Menu EN

S360MAG

23 September

2025 Yılında Bizleri Ne Bekliyor?

Günümüzde yaşanan teknolojik devrimin küresel ekonomide görülen yavaşlamaya rağmen hızla devam ediyor olması şaşırtıcı sayılabilir. Buna rağmen, DNV GL siber ve fiziki sistemlerin yardımıyla ivmelenen endüstri süreçlerinin yeni bir “Rönesans” yaşadığına inanıyor. Önümüzdeki on yılda gelişmiş teknoloji ve teknolojik uygulamaların kombinasyonu ile gerçek manada somutluk ve anlam kazanacağı gerçeği özellikle vurgulanıyor. Tarihsel sürece bakıldığında yalnızca 20. yüzyılda dünya nüfusunun 1,6 milyardan 6 milyara çıkmasında teknolojik gelişmelerin ve inovasyonun etkisinin yadsınamaz olduğu, 21. yüzyılda ise daha çok sürdürülebilirlik ile teknoloji ve inovasyonun hem kalkınma taleplerini karşılayacak hem de gezegenin geleceğini düşünülmesi şeklinde bir odak değişikliği olduğunu söylemek mümkün.

DNV GL tarafından yayımlanan Technology Outlook 2025 raporu, müşterilerinin faaliyet gösterdikleri endüstrilere göre ilgili teknolojilerin durumu hakkında temel bilgileri sağlarken aynı zamanda takip eden on sene için de bir öngörü oluşturuyor. Çalışmanın odağı genel olarak taşımacılık, enerji ve yaşam bilimleri olarak göze çarpıyor. Bununla beraber, 2025 yılı ekonomik ve jeopolitik trendleri ile demografik değişim ve çevre hakkında da tahminlerde bulunarak bir platform oluşturuluyor. Rapordan önemli başlıklar ise şöyle:

1. Toplum:

Toplumsal yapı dünyanın her yerinde yoksul nüfusun artışı, yaşam süresinin uzaması ve iş olanaklarının artması ile birlikte ciddi ve beklenmeyen bir değişim gösteriyor. Teknoloji ve inovasyonun, artan üretkenliğin ve küreselleşmenin sebep olduğu bu değişim, aynı zamanda şehirleşme ve altyapı taleplerini de artıracak ve sağlık sisteminde de hem fırsatlar hem de riskler yaratacaktır.

2025 yılına gelindiğinde 8 milyarı bulması beklenen dünya nüfusundaki bu artışın büyük çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde olacak.
Teknoloji ve ekonomik büyüme insanlara daha uzun süre yaşama şansı sunuyor; 60 yaşın üzerindeki insanların oranı 2013 yılında artarak %11.7 seviyesine ulaşırken bu oranın 2015 yılında yaklaşık %15’i bulması ve 2050 yılında ise %20’den fazla olması bekleniyor.




Asya ve Afrika’da artan eğitim seviyesi ile güçlenen bu toplumlar yeni iş ve istihdam olanakları arayışı içerisindeler. 2030 yılına gelindiğinde yalnızca Çin’in tek başına Avrupa ve Kuzey Amerika’daki çalışan nüfustan daha fazla eğitimli nüfusa sahip olması bekleniyor.
2030 yılına gelindiğinde, 2010 yılında 1,8 milyar olan orta sınıfın %170 büyüme göstererek 4,9 milyara ulaşması ve bu artışın %85’inin Asya kaynaklı olması bekleniyor.




2010 yılında şehirlerde yaşayan insanların sayısı 3,5 milyar iken, 2030 yılında çoğundan gelişmekte olan bölgelerin sorumlu olacağı bu sayının 5 milyarı bulması bekleniyor. Bu da her 10 kişiden altısının şehirli olması demek. Küresel ekonomik çıktının %80’inden sorumlu ve ekonomik refah yaratmada önemli bir araç olan şehirler, aynı zamana kırsalda ve şehirde yaşayan nüfus arasında ciddi gelir dengesizliği yaratıyor. Birçok şehrin artan nüfusa karşılık konaklama, çeşitli hizmet ve altyapı ihtiyaçlarına cevap vermesi de giderek zorlaşıyor.




Şehirleşmenin 2000 ile 2030 yılları arasında üç kat artabileceği göz önüne alındığında şehirlerin, ekonomik büyümenin yanında ekolojik sınırların gözetilmesi zorluğuna karşı önemli rolü olduğu ve iklim değişikliği gibi sorunların şehirlerin uzun vadeli sürdürülebilirlik planlarını riske edeceğini söylemek mümkün.
Geçen birkaç on yıl boyunca sağlık harcamalarının ciddi şekilde arttığını söylemek mümkün; gelişmiş ülkelerde artan fiyatlar ve yaşlanan nüfus ile hastaların beklentilerinin artması, hastalıkların tedavi yükünün ağırlaşması, ödeneklerin optimal düzeylerin altında olması ve bakım masraflarının artması nedenler arasında gösterilebilir.  2025 yılında daha bireysel bir hasta profili olması bekleniyor; online kaynaklar ve uygulamalar aracılığıyla bilgiler edinen bu kitlenin daha bilinçli olacağı düşünülüyor.




21. yüzyılın en büyük halk sağlığı sorunlarından birisi olan antibiyotik direnci, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) de girişimleri ile 2025’e doğru hükümetlerin, ilaç şirketlerinin ve hastanelerin işbirliği ile bu sorunun çözümlenmesi hedefleniyor.
2. Ekonomi:

Küresel ekonomi, kişi başına düşen refahını arttırsa da gelir dengesizliği gün geçtikçe artmakta ve doğal kaynakların kısıtlılığı etkisini hissettiriyor. Enerji ihtiyacını fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye doğru çeviren dünyada tarihi günlere tanıklık ediyoruz. Aynı zamanda, enerji ve kaynakların etkili kullanımına artan dikkat ile birlikte yasa koyucuların geri dönüşüm ve döngüsel sistemlere verilen önemin arttığı bir döneme girmiş bulunuyoruz.

Hindistan’ın on yıl içerisinde önemli ekonomik atılım göstereceği, Japonya’nın 2025 yılında en büyük üçüncü ekonomi olacağı ve Çin’in en büyük ekonomi olmak adına ABD ile yarışacağı tahmin ediliyor. Almanya, Fransa, Birleşik Krallık ve Brezilya’nın en büyük 10 ekonomi arasında yer alacağı, onuncu ekonominin de İtalya, Güney Kore, Endonezya veya Türkiye olması bekleniyor.

Büyümenin çoğunun OECD ülkesi olmayan ekonomilerden gelecek destek ile dünya genelinde kişi başına düşen GSYH’nın 2010-2030 yılları arasında %50’denfazla artması bekleniyor. Fakat küresel ekonomik büyümenin bu zaman zarfında giderek azalması bekleniyor.




Küresel nüfusun %70’inden fazlası eşitsizliğin arttığı ülkelerde yaşıyor. Devam edeceğe benzeyen bu eğilim, gelişmekte olan birçok ülkede sosyal ve politik istikrarsızlığın giderek artmasına yol açacaktır. Gelir dağılımındaki dengesizliklerin kırsal-şehir ve kadın-erkek arasında var olmaya devam edeceğini de söylemek mümkün.
2035 yılına kadar küresel net borcun GSYH’ya denk olacağı veya geçeceği tahmin ediliyor. Bu durumun politikalar ile hükümetlerin hareket alanını kısıtlayacağını ve başlıca sosyal, ekonomik ve çevresel sorunlara cevap oluşturmada engel teşkil edeceğini söylemek mümkün.




Genç iş gücünün etkili bir biçimde kullanılamaması her ülke için ekonomik büyümeyi sürdürme ve yaşam kalitesini arttırma yönündeki en büyük sorunlardan bir tanesi. 2025 yılında 15-24 yaş aralığındaki genç nüfusun dörtte birinden fazlası resmi bir iş sahibi olamayacaklar. Bununla beraber birçoğunun, özellikle de gelişmekte olan ülkelerdekilerin, kayıt dışı çalışıyor olması bekleniyor.
1980’lerde dünyanın ekonomik güç merkezi Avrupa ve ABD arasında gidip gelirken 2030 yılına gelindiğinde Merkez Asya’ya doğru özellikle de Çin veya Hindistan arasında bir yere kayma yaşanacağı ön görülüyor. 



2030 yılına gelindiğinde, Asya’nın küresel ithalat oranlarında payını yaklaşık iki katına çıkararak %39’lara ulaşması bekleniyor. 2025’de ise Çin, Afrika’nın en büyük ticari partneri olmaya devam edecek ve gelişmekte olan ülkelerde ticareti yapılan ürün ve hizmetlerin sayısı artacak böylece bu ülkelerin birbirleri ile rekabet edebilmeleri adına uzmanlaşmaya ve çeşitlenmeye gitmesi gerekecek.




Artan yoksulluk ile de ilişkilendirilebilecek yeni tüketim alışkanlıkları ve artan nüfus, doğal kaynaklar üzerindeki baskısını her zamankinden daha çok hissettirecek. Önümüzdeki 15 sene içerisinde, küresel enerji tüketimi %20-35 oranında artacak ve kişi başına düşen metal ve çelik tüketimi kişi başına düşen GSYH ile orantılı olarak artarak doygunluk seviyesine ulaşacak.




Önümüzdeki on sene boyunca kömür, doğalgaz ve petrol tüketimi küresel enerji ihtiyacının %80’ini karşılamaya devam edecek fakat iklim değişikliği ile mücadele ve artan baskılar sebebiyle fosil yakıt endüstrisinin sera gazı salımlarını azaltmak adına adımlar atması bekleniyor.
Bir kaynak gibi görülen atıkların satılmak üzere depolanması pratiği giderek büyüyor. Dünya çapındaki ekonomiler döngüsel ekonomilere başarıyla geçiş yaptığı takdirde sera gazı salımlarının azaltılması gibi olumlu çevresel etkilerin dışında 2025’e kadar 1 trilyon Dolar kar edilebileceği ve beş sene içerisinde 100.000’den fazla yeni iş imkânlarının yaratılabileceği öngörülüyor.
3. Jeopolitika:

Küresel ticaret, iklim değişikliği, terörizm, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri gibi kolektif aksiyonların alınması gereken küresel sorunlar modern jeopolitikanın gündemi içerisinde yer alıyor.

ABD, Çin ve Avrupa 2025 yılında da jeopolitik sahnedeki egemenliğini korumaya devam edecek fakat Çin’in jeopolitik ağırlığı ABD ve Avrupa’ya göre artış gösterecek ve “Üç Büyükler”in yükselen ekonomiler ile olan rekabeti artacak.
Enerjiye ve doğal kaynaklara erişim konusunda yaşanan rekabetin önümüzdeki yıllar içerisinde artacağı ve dünyada jeopolitik değişikliklere yol açacağı tahmin ediliyor. Danimarka, Rusya, ABD ve Kanada’nın Arktika bölgesinde çeşitli toprak iddialarına gireceği ve Çin, Malezya, Vietnam, Filipinler ve Tayvan’ın ise Güney Çin Denizi’nde doğal kaynakların kullanımı, sınır ve nakliye rotaları konusunda rekabet edeceği tahmin ediliyor.  
Uluslararası hükümetler tarafından tasarlanan politikalar ajandası şehirler, bölgeler ve daha küçük ölçekli yönetimler bazında özelleştirilmeye ve stratejik ortaklıklar kurulma yönünde özelleşiyor. Bu sayede 2025’e gelindiğinde bu tür yönetimsel ortaklıkların oluşturduğu güven, ortaklık, diplomasi ve hiyerarşinin olmadığı network ağlarını görmek mümkün olacak.
4. Çevre:

Artan nüfus, ormansızlaşma, iklim değişikliği tarım, su ve hava kirliliği, kaynakların bilinçsiz kullanımı ve zayıf su yönetimi gibi sorunları küresel çevreyi tehdit eden ciddi sorunlar arasında göstermek mümkün. Karşı karşıya olunan bu sorunlar, ekosistem, vahşi yaşam, biyoçeşitlilik ve birçok topluluktaki yaşam kalitesi konularında alarm etkisi yaratmada kullanılabilir.

Gezegendeki orman arazilerinin yaklaşık beş milyon hektarlık kısmı, yani İsviçre’den daha büyük bir, her yıl yeni tarım arazileri açmak ve şehirler inşa edilmek üzere yok ediliyor. Vahşi yaşam alanlarını yok eden ormansızlaşma aynı zamanda dünyanın sahip olduğu karbon stoklarının da her yıl yaklaşık yarım milyar ton azalmasın neden oluyor.
Artan nüfus ve refah sebebiyle yiyecek üretimine artan küresel talep giderek artıyor; mevcut tüketim ve israf yönetimi devam ettiği takdirde tarımsal üretimin 2050 yılında 2005 yılındaki oranlara nazaran %60 oranında artması gerekecek.




2000 ile 2050 yılları arasında küresel su ihtiyacı %55 oranında artış göstermesi ve en büyük talebin üretim, elektrik ve yerel kullanımlar için olacağını söylemek mümkün. 2025 yılına gelindiğinde ise 1,8 milyar insanın su kıtlığı yaşayacağı ve dünya nüfusunun üçte ikisinin suya erişim konusunda sıkıntı yaşayacağı tahmin ediliyor.
Biyoçeşitliliği oluşturan gen, tür ve ekosistem bileşenlerini ciddi azalma gösteriyor; doğal ortama verilen zararlar, kirlilik, aşırı tüketim ve iklim değişikliği biyoçeşitliliğin azalmasından sorumlu en önemli etkenler arasında gösteriliyor. Önümüzdeki yüzyılda biyoçeşitliliğin kaderini belirleyecek aksiyonların en kısa zamanda alınması gerekiyor.



2025 yılına gelindiğinde küresel karbon fiyatlandırması olmaması fakat ulusal ve yerel düzeyde önem kazanacağı, karbon fiyatlandırması aynı zamanda iş dünyasında da stratejik planlamalar ve yatırım kararları alınırken bu durumu daha çok göz önünde bulunduracağı tahmin ediliyor.



Yenilenebilir enerjiden, özellikle de güneş enerjisi, elde edilen elektrik gücünün miktarı her geçen gün artarken maliyetler de azalmaya devam ediyor. 2025 yılında birçok ülkede elektrik üretimin en ucuz yolunun okyanuslardaki rüzgar santralleri ve güneş panelleri ile olması bekleniyor. Uzun vadeli yatırımlara yönelen birçok yatırımcı, varlıklarını ciddi şekilde etkileyebilecek iklim değişikliği tehdidinin bilincine varmaya ve yatırımlarını daha düşük karbonlu ve iklimi tehdit etmeyen aktivitelere kaydırmaya başladı.



 

PAYLAŞ: