Menu EN

S360MAG

2 September

Uluslararası Küçülme (Degrowth) Konferansı Başladı

30 Ağustos’ta başlayan ve 3 Eylül’e kadar devam edecek olan 5. Uluslararası Küçülme (Degrowth) Konferansı’nın bu seneki ev sahipliğini Budapeşte’deki Corvinus Üniversitesi yapıyor. İki yılda bir düzenlenen ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair umut aşılayan “küçülme” aktivistlerini ve camiasını bir araya getiren konferans  ilk defa 2008 yılında Paris’te olmak üzere, 2010’da Barselona, 2012’de Venedik ve 2014’te Leipzig’te düzenlendi.




Konferansa bu yıl ilk defa, konferans oturumlarına paralel olarak gerçekleştirilen “Küçülme Haftası” etkinlikleri de eşlik ediyor. “Küçülme Haftası”nın amacı, konferansta yer almayan ya da yer alma imkanı olmayan daha geniş çevrelerin de katılımına olanak sağlamak ve konuyu daha geniş çevrelerin katılımında tartışmaya açmak. Küçülme haftasının etkinlikleri de dahil olmak üzere üniversitenin konferans salonunda gerçekleştirilen sabah ve akşam oturumları,gün içinde devam eden ve daha küçük gruplar halinde üniversite sınıflarında gerçekleştirilen eş zamanlı oturumların oldukça dopdolu geçtiğini söylemek mümkün. Bu vesile ile basın bültenimizde konuyu kısaca tartışmaya açmak ve konferanstan ilk izlenimlerimizi ve iş dünyasını da ilgilendirebilecek bir iki ufak örneği sizlerle paylaşmak istedik.

Her şeyden önce, küçülme hareketi, bize sınırları olan bir gezegende sınırsız büyümenin ne sürdürülebilir ne de arzu edilen bir seçenek olduğunu hatırlatıyor. Küçülme aynı zamanda mevcut sistemin bizi içine sürüklediği çıkmazın çözümünün büyüme ile elde edileceği ya da daha çok tüketimin, daha çok üretimin ve bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak büyümenin, beraberinde mutluluğu getirdiği efsanesini de çürütüyor. 

Bu anlamda hatırlamamız gereken ve konferansta da önemle altı çizilen konulardan bir tanesi “küçülme”nin ekonomik durgunluk ya da ekonomik gerileme ile karıştırılmaması gerektiği. Burada bahsedilen küçülme, içinde yaşadığımız sistemin aynı şekilde süregeldiği bir dünyada (yönetimlerin, kurumların, güç ve gelir dağılımının, şirketlerin aynı şekilde var olduğu bir düzende) hayatlarımızı ya da tüketim davranışlarımızı, aynı ürün ve hizmetlerden yalnızca “daha az” miktarda kullanarak değiştirmemiz anlamına gelmiyor. Tam da bu noktada “küçülme”nin nasıl tanımlandığı önem taşırken, özellikle Türkiye açısından ilk akla gelen sorulardan bazıları olarak ele alabileceğimiz “peki ya küçülürsek sağlık hizmetlerine erişimimiz de azalacak mı?” ya da “küçülme olursa işsizlik artar mı?” gibi soruları da “küçülme”yi doğru bir şekilde anlamaya çalışarak cevaplandırmak mümkün olabilir. Daha az üretmemiz ve tüketmemiz gerektiği şüphe götürmezken, burada tüm sistemin değişmesi gerektiğine dair bir anlayıştan bahsetmek mümkün. Bir başka deyişle, eğitim, sağlık, iş yapış biçimleri, enerji üretimi ve tüketiminin de dahil olduğu her alanda kurum ve sistemlerin radikal bir değişimden geçmesi gerektiği fikri karşımıza çıkıyor.

Küçülme camiasının “küçülme hareketi” ile nasıl bir “değişim”den bahsedildiğini anlatmaya çalışırken sıklıkla kullandığı bir örneği sizlerle paylaşalım. Filin bir sümüklü böceğe dönüştüğü aşağıdaki görsel bize bahsi geçen değişim ile aynı şeyin “daha az”ından değil, “kısaca bambaşka olanından” bahsedildiğini gösteren güzel bir örnek.



Perşembe sabah oturumunda söz alan Barbara Muraca’nın konuşmasında yer verdiği bisiklet örneği de küçülme hareketini anlamamıza yardımcı olabilir. Düşmemek için sürekli pedal çevirmemiz ve hızımızı korumamız gereken iki tekerlekli bir bisiklette daha yavaş gitmemiz belki mümkün olmazken, bisikletimizi üç ya da dört tekerlekli bir bisiklete çevirerek bambaşka bir yolculuğa çıkabilir; istediğimiz zaman durup, istediğimiz zaman, istediğimiz hızda ilerleyebiliriz.

Konunun derinlemesine ve dikkatlice ele alınması gereken bir konu olduğu şüphesiz. Konunun ulusal ya da yerel ölçekte inceliklerini, ne şekilde hayata geçirilebileceğini ya da bu yolda işbirliklerinin ne şekilde kurulabileceğini anlamaya başlamak için birkaç fırın ekmek yememiz gerektiğini bildiğimiz ve kendimize önemli dersler çıkarmaya çalıştığımız bu süreçte, bizim de amacımız büyük cümleler kurmak ya da önerilerde bulunmak elbette değil. Aksine, tüm coğrafyaları ve tüm sektörleri olduğu gibi “sürdürülebilir iş dünyasını” da çok yakından ilgilendiren bu konuyu tartışmaya açmak ve konu üstüne düşünmemizin önemli olduğunu vurgulamak. Bu noktada, konferansın ilgili oturumlarında da bahsi geçen ve sürdürülebilir iş dünyasının ilgisini çekebilecek bir iki ufak örneği sizlerle paylaşmak istedik.

Bu örneklerden ilki Patagonia. Patagonia, amacını “büyüme” olarak kesinlikle nitelendirmeyen hatta “don’t buy this jacket (bu ceketi satın almayın)” sloganı ile müşterilerini ikinci el kıyafet kullanımına ve yıpranmış kıyafetleri bir kenara atmaktansa tamir ettirmeye ve yeniden kullanmaya teşvik eden (tabii tamir etmek ve yeniden kullanmak için önce ürünü satın almanız gerekiyor) bir şirket. Niyeti son derece takdire şayan olsa bile, “bilinçli tüketici” çevrelerini bu sloganı ile derinden etkilemiş olan Patagonia’nın satışlarında patlama yaşanıyor ve aslında “hiç de istemediği” bir şekilde “büyüyor”. Bu örnek, şirketlerin attığı adımlar ile tüketici davranışlarını ne şekilde etkilediklerini iyi incelemeleri ve takip etmeleri gerekliliğini ortaya koyan örneklerden yalnızca bir tanesi. Bir başka örnek ise Airbnb. Airbnb’nin, turizm sektörüne “kazandırılan” yeni bina ve tesislere sahip olmadığı ve konvansiyonel turizm tesislerine ve büyük otellere kıyasla daha az tüketime sebebiyet verdiği doğru olabilir; ancak burada belki de unutulmaması gereken, bu sayede bireylerin daha fazla seyahat etmeye teşvik edilmesi. Elbette, bu önermelere katılanlar ya da katılmayanlar olabilir. Belki bu noktada söz konusu örneklerden alabileceğimiz en önemli mesaj, farklı anlayışlara ve fikirlere “acil” bir biçimde ihtiyaç duyduğumuz ve söz konusu “değişim”i önce düşünce tarzımızda edinmemiz gerektiği olabilir.

Konferansta sıklıkla hatırlatılan bir diğer konu da hem iş dünyasında, hem sürdürülebilirlik camiasında ve hatta çevre ve iklim değişikliği ile mücadele alanında önde gelen figürlerden duymaya alışkın olduğumuz ve altında yatan fikri tam olarak düşünmeden ve değerlendirmeden kullandığımız “yeşil büyüme”, “kapsayıcı büyüme”, “decoupling” ve hatta “sürdürülebilir kalkınma” gibi kavramları kullanırken dikkatli olmamız gerektiği. Sonu olmayan bir büyüme mümkün ya da tercih edilir olmadığı gibi, bunun “yeşil” bir versiyonu da ne mümkün ne de gerçekçi. Özellikle iş dünyasının hemen her alanında sıklıkla karşılaştığımız “yeşil badana” örneklerine dikkatlice yaklaştığımız gibi, bu kavramlarla olan ilişkimizi de gözden geçirmemizin, geç de olsa, zamanı.

Konferans programını merak edenler şu bağlantıdan göz atabilirler: https://scriptum.degrowth.net/en/DG2016/public/schedule.

Konuya ilgili duyanlar için G. D’alisa, F. Demaria ve G. Kallis tarafından derlenen çok yazarlı ve katılımlı kitap “Degrowth: A Vocabulary for a New Era” (Routledge, 2015) güzel bir başlangıç noktası olabilir. Ayrıca, http://www.degrowth.org/, http://www.degrowth.de/en/ takip edilebilecek internet sayfalarından yalnızca iki tanesi. İki haftada bir Perşembe günleri Açık Radyo’da Fikret Adaman ve Bengi Akbulut’un sunduğu Bildiğimiz Ekonominin Sonu radyo programı da konu ile ilgilenenler için güzel bir adres olabilir.

Bizler de konuyu mümkün oldukça tartışmaya devam edeceğiz.

 

PAYLAŞ: