Menu EN

S360MAG

5 March

Teksas: İklim Krizi, Kömür, Petrol ve Yenilenebilir Enerji Tartışmaları

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz Şubat ayında Teksas'ta tarihi bir durum yaşandı. Yaşanan yoğun kar yağışı ve sıcaklıklardaki şiddetli düşüş eyalette doğrudan ve dolaylı bir sürü krizi beraberinde getirdi. Bunlardan en önemlisi enerji tedarikinin sağlanamaması ve şebekelerin çökmesi oldu.  Benzer bir durum başka bir eyalette gerçekleşmiş olsaydı, komşu eyaletlerden enerji sağlanması mümkün olabilirdi ancak Teksas, ABD’deki diğer eyaletlerden farklı olarak, bağımsız bir enerji şebekesine sahip. Krizin tırmanması ve bölge sakinlerine komşu eyaletlerden de enerji sağlanamaması üzerine tüm eyalet büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldı. İnsanlar alternatif ısı kaynakları ararken ölümcül olan karbon monoksit zehirlenmesi vakalarında artış görüldü, evsiz insanlar sokaklarda donarak öldü, bazı bölgelerde ise su, benzin ve hatta gıda kıtlığı ile karşı karşıya kalındı. Öyle ki geçtiğimiz aylarda doktora araştırması için ABD’ye yerleşen ekip arkadaşımız Asya da iklim mülteciliğinin zor koşullarının çok küçük bir provası olarak elektrik ve suya erişim konusunda günler süren krizden etkilenenler arasındaydı ve bizi mümkün olduğunca bilgilendirdi.

Teksas’ta yaşananlar eyalette ve ülke genelinde iklim krizi, yeşil enerji alternatifleri, yenilenebilir enerji kullanımı gibi önemli tartışmaları tetikledi. Kömür ve petrol zenginliği ile bilinen Teksas eyaletinde cumhuriyetçilerin beslediği, yanıltıcı tartışmalar gerçekleştirildi ve rüzgar ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının donmasının eyaletteki büyük elektrik kesintilerinin ana nedeni olduğu öne sürüldü. Eyaletin tarımdan sorumlu komisyon üyesi Sid Miller tarafından yayınlanan bir Facebook gönderisinde, "Teksas'ta asla başka bir rüzgar türbini inşa etmemeliyiz. Deney büyük ölçüde başarısız oldu." benzeri ifadeler kullanıldı. Peki bu yorumlar konusunda ne düşünmeliyiz?

Çevre Koruma Ajansı’na göre, evlerde kullanılan gaz, ABD iklim kirliliğinin %12’sine neden oluyor. Teksas ise diğer herhangi bir eyaletten daha fazla gaz yakarak bu toplamın %14,9’unu oluşturuyor. Bu doğrultuda, ABD’deki karbon ayak izini azaltmak isteyen diğer eyaletler gibi Teksas da 2040’a kadar evlerdeki gaz kullanımını sıfıra indirgemeyi planlıyor. Ancak bu hedeften pek de memnun olmayan gaz endüstrisi ve lobileri ise Cumhuriyetçi politikacıların desteğiyle ülke genelindeki iklim değişikliği reformlarıyla mücadele ediyor.

Söylenenlerin aksine, bölgenin elektrik şebekesini işleten Electrix Reliability Council of Texas (ERCOT) yaptığı basın açıklamasında bazı rüzgar türbinlerinin donduğu bilgisini doğrularken, yaşanan kesintiden doğal gaz, kömür ve nükleer enerji sistemlerindeki arızaların yenilenebilir enerjiye göre neredeyse iki kat daha fazla sorumlu olduğunu belirtti. Yani, tüm enerji kaynaklarında sorunlar yaşandı ve yenilenebilir enerji bu sorunların oldukça küçük bir oranını oluşturuyordu. Bloomberg’in haberine göre ERCOT ise gaz, kömür ve hatta nükleer santrallerdeki donmuş aletlerin asıl ana sorunlar arasında yer aldığını açıkladı.   

Bu tartışmalar sosyal medyada yenilenebilir enerji, rüzgar türbinleri ve Yeşil Yeni Mutabakat (Green New Deal) konusunda farklı iddia ve tartışmaları tetikledi. Ancak, Stanford Üniversitesi profesörü ve Atmosfer-Eneri Programı direktörü Mark Jacobson’a göre zaten Texas’ta veya ülke çapında Yeşil Yeni Mutabakat’ın hiçbir versiyonu yürürlükte değil. Yani kömür kaynakları zengini olan Teksas’ta kriz sırasındaki enerji tedariki sorunlarının temelinde elektriğin büyük kısmını sağlayan doğal gaz, kömür ve nükleer enerji bulunuyor.

ERCOT, eyalet çapında çevrimdışı olan toplam 45.000 megavat gücün yaklaşık 30.000’inin gaz, kömür ve nükleer santraller gibi termal kaynaklardan oluştuğunu, ancak 16.000’inin yenilenebilir kaynaklardan geldiğini belirtti. Her ne kadar Teksas’taki rüzgar türbinlerinin sayısı son yıllarda hızlıca artsa da üretilen toplam enerji miktarının sadece %25’ini oluşturuyor. Ayrıca ERCOT sonraki süreçte yaşanan kesintilerden doğal gaz sistemlerindeki donmaların sorumlu olduğunu doğruladı.

Akademi tarafından yapılan yorumlar ağırlıklı olarak; rekabet ortamında farklı faktörlerin enerjide kullanılmasını ve piyasanın serbestleşmesini ifade eden deregülasyonun etkilerini önemini vurguluyor. Tartışmalar özellikle eyaletteki kömür lobisinin bu konuya yapılacak yatırımları engellemesi ve kömüre alternatifin çeşitlenmemesinin sorun oluşturduğunu vurguluyor. ABD’deki diğer eyaletler, doğu ve batı ara bağlantı şebekelerine bağlı olduğundan dolayı gerektiğinde hatlar boyunca farklı güç kaynaklarını kullanabiliyorken Teksas bu ağın bir parçası olmak yerine kendi şebekesine sahip olmayı tercih ettiği için diğer bağlantı şebekelerinden güç kullanamıyor. Artık iklim krizinin de boyutlarının artmasıyla daha sık ve şiddetli hale gelen hava olaylarının altyapıyı zorlamasıyla birlikte ortaya çıkan yeni sorunlar için, popüler bir konu olan yenilenebilir enerjiye yatırımların günah keçisi haline getirilmeye çalışıldığını belirtiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

5 March

Pandemi sonrası dünyada merkezde kadınlar olmalı

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını devam ederken hükümetler bir yandan da salgının getirdiği insani ve ekonomik krizin etkilerini hafifletmek için iyileşme planları yapıyor. Pandemi boyunca paylaşılan raporlar cinsiyet lensinden bakıldığında salgından en ağır şekilde etkilenenlerin kadınlar olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler, COVID-19 salgınının kadınların eşitlik mücadelesini 25 yıl geriletebileceğini söylüyor. Bu nedenle küresel iyileşme hareketlerinin merkezinde de yine kadınların olması gerekiyor.
 
Pandemi kadın istihdamını büyük oranda azalttı
 
Daha önce yaşanılan Büyük Buhran ve 2008 Ekonomik Krizi gibi küresel krizlerin kadınlar ve erkekler üzerinde farklı etkilere sahip olması konuşulmuyordu. Ancak COVID-19 krizinde bu durum değişti. Bugün yaşanılan ekonomik durgunlukta kadınlar başrolde.
ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun yayınladığı ocak ayı iş raporu da bunu doğrular nitelikte. Rapora göre, sadece ocak ayında ABD’de 71 bin erkek iş gücü piyasasından çekilirken, bu sayı kadınlar için 250 bin civarında.
 
Pandeminin ekonomik etkileri kadınların son yıllarda elde ettikleri çoğu kazanımı silme riskine sahip, bu nedenle bazı ekonomistler mevcut ekonomik durgunluğu “she-cession (kadın terki)" olarak adlandırıyor. Ulusal Kadın Hukuk Merkezi’nin (NWLC) verilerine göre, Şubat 2020'den bu yana kaybedilen 5.318.000 işin yüzde 50'den fazlasını kadınlar oluşturuyor. Ocak ayında kadın istihdamı 87 bin civarında artış gösterirken pandemi öncesi istihdam düzeylerine dönme konusunda hala erkeklerin çok gerisinde.
 
Kadın istihdamındaki gözle görülür azalmanın çeşitli nedenleri var; Kadınlar, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun bir şekilde istihdam ediliyor. Ayrıca, genellikle, ücretli izin veya işsizlik sigortası gibi korumalardan yoksun olan, sokakta eşya satmaktan evde dikiş dikmeye kadar, kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda kalan kadınlar için bu işlerin ortadan kalkması güvensiz bir ortam oluşturuyor.
 
Pandemi aynı zamanda birçok kadına eğitime uzaktan devam eden çocuklarının eğitim sorumluluklarını, ev işlerini, hasta, yaşlı ve engelli bakımını üstlenmek gibi ek sorumluluklar yükledi. Morning Consult’ın  araştırmasına göre, kadınlar pandemi boyunca evde eğitim ve ebeveynlik görevlerinde daha büyük bir pay aldılar. Ankete katılan kadınların yüzde yetmişi, karantina sırasında ev işlerinin çoğundan veya tamamından kendilerinin sorumlu olduğunu söyledi.
 
Kadınlar pandemi nedeniyle kaybettikleri işlerini yakın gelecekte geri kazanamayabilir.
 
Kadın Politikaları Araştırma Enstitüsü (IWPR) başkanı Nicole Mason, pandemi sırasında kadınların kaybettiği işlerin bir kısmının, kısıtlamalar kaldırıldığında bile geri gelmeyebileceğini söylüyor. Mason okullar ve kreşler kapalı kaldığı müddetçe işgücüne yeniden katılmak isteyen kadınlar için belirsizliğin hakim olmaya devam edeceğini ve bu nedenle de işsiz kadınların sayısının artmasını beklediğini belirtiyor. Uzmanlar kapsayıcı ve kadın merkezli iyileşme paketleri oluşturulmazsa kadınların pandemi sonrası dönemde önceki işlerinden daha düşük ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmalarından endişe duyuyor.
  
Kadın istihdamının ülke ekonomisine katkısı
 
COVID-19'un çalışan kadınlar üzerindeki orantısız etkisi ülke ekonomisi üzerinde de kalıcı etkiler yaratabilir. 2015 yılında yayınlanan bir McKinsey & Company raporuna göre, kadınların ekonomiye erkeklerle eşit şekilde katılması durumunda, küresel GSYİH 2025 yılına kadar yaklaşık 28 trilyon dolar artabilir. Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde kadınlar COVID-19 sonrası ekonomik iyileşmeyi sağlamada çok etkili olabilir. Dünya Bankası’nın araştırması, Nijer'de istihdamda cinsiyet eşitliği sağlandığı takdirde kişi başına düşen GSYİH'sının, %25 daha fazla olabileceğini gösteriyor.
   
Kriz sonrası döneme hazırlanan hükümetlerin yapılacak yardımların hangi kesimi nasıl etkileyeceğini planlayarak hareket etmesi ve iyileşme çabalarında kadınların ihtiyaçlarına özel önem vermeleri kritik. Ülkeler ekonomik iyileşme paketlerinde aşağıdaki 3 noktayı gözeterek kadınları önceliklendirebilir.
 
1-Dijitalleşmenin hızlanması ve fırsat eşitliğinin sağlanması
200'den fazla ülke COVID-19'a yanıt olarak sosyal koruma önlemleri geliştirirken, çoğu kayıt dışı çalışanları belirleyip onlara yardım ulaştırmakta zorluk çekti. Bu da birçok kadının gözden kaçırıldığı anlamına geliyor. Pandemi sonrasını planlarken bunu gözden kaçırmamak için ülkeler, özel sektör iş birliğiyle, devlet tanıma sistemlerinin, ödeme platformlarının ve diğer kritik hizmetlerin dijitalleşmesini hızlandırabilir. Gelişmiş dijital sistemler, kayıt altında olmayan ihtiyaç sahibi kadınları tespit etmeye ve onlara ulaşmaya yardımcı olabilir.
 
2-Girişimciliğin desteklenmesi
Hükümetler, girişimci veya çalışan kadınların ekonomiye tam katılımının önündeki engelleri kaldırmalı. Salgın önlemlerinin en katı olduğu ekonomilerde, kadınlara ait şirketlerin kapanma olasılığı erkeklerin sahip olduğu şirketlere göre yüzde 10 daha fazla. Kadın girişimcilerin sayısının arttırılması, yoksulluğun azaltılmasına, istihdam yaratılmasına, büyüme ve yeniliğin teşvik edilmesine yardımcı olacaktır. Bu nedenle hükümetler, kadınlara ait işletmelere kredi ve diğer finansman destekleri sağlamalı, kadın girişimcilerin pazara erişimini sağlamak için e-ticaret platformlarını arttırmalı.
 
Çalışanlar için de iş gücünde kadınlara karşı ayrımcılığı önlemek için yasa ve yönetmelikler gözden geçirilmeli. Ayrıca kadın çalışanlar, uygun aile izni politikaları ve kaliteli çocuk bakımı servisleriyle de desteklenmeli.
 
3-Eğitimin desteklenmesi
Son olarak bu politikalar kaliteli bir eğitimle desteklenmeli. Pandemi öncesinde de dünya bir eğitim kriziyle karşı karşıyaydı: Düşük ve orta gelirli ülkelerde 10 yaşındaki çocukların yarısından fazlası temel bir metni okuyup anlamakta güçlük çekiyor. Salgın ise bu oranları daha da kötüleştirdi. Dünya çapında, 800 milyondan fazla öğrenci okula gitmiyor ve özellikle kırsal bölgelerdeki pek çok yoksul öğrencinin uzaktan eğitime erişimi yok.
 
Kız öğrenciler, çevrimiçi eğitimde ek zorluklarla karşılaşıyor. Örneğin, hanede yalnızca bir telefon varsa, kızlardan ziyade oğlanlar tarafından kullanılıyor.Daha ağır bir ev işi yükü birçok kızın eğitime erişimini engelliyor.
 
Eğitim, gelecekteki istihdam fırsatlarının ve kadınların kendi yaşamlarını yönetebilmesinin anahtarı. Bu nedenle öğrenciler okula döndükçe, ülkeler hem kızların hem de oğlanların öğrenme sürecine yeniden katılmalarını sağlamalı. Hibrit eğitim sistemine yatırım yapılırken öğrencilerin pandemi döneminde kaybettikleri zamanı geri kazanmalarına yardımcı olacak temel ve sosyal becerilerin geliştirilmesi desteklenmeli.
 
Artan borçların devletler için endişe verici hale geldiği bir dönemde, bu önlemleri sağlayacak yatırımların yapılması olanaksız gibi gözükse de pandemi sonrası ekonomik sıkıntıların giderilmesinin yolu ekonomik büyümeyi desteklemek ve daha fazla ailenin yoksulluğa düşmesini engellemeye çalışmaktan geçiyor. Doğru politikalarla ülkeler daha güçlü ve daha kapsamlı bir şekilde pandeminin yaralarını sarabilir. Ülkeler, çağımızın en büyük zorluğuna çözüm ararken, kadınları daha güçlü bir COVID-19 sonrası dünyanın temel kurucuları olarak görmeli.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

5 March

Yapay zeka iklim değişikliğiyle savaşıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası organizasyonlar, araştırmacılar ve veri bilimciler, yapay zeka ve büyük verinin yıllardır iklim, biyoçeşitlilik ve hava kirliliğiyle ilgili verilen vaatlerin gerçekleştirilmesinde önemli bir rol oynayabileceğine inanıyor.

Bu inançtan yola çıkarak, 2021 Şubat ayında UNESCO, BM Çevre Programı, Microsoft ve StartUp Inside tarafından ‘AI for the Planet’ zirvesi gerçekleştirildi. Zirvenin ortakları dijital teknolojilerin ve makine öğreniminin artık daha sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gezegen inşa etme tartışmalarının dışında bırakılamayacağını belirtiyor.

Zirvenin ortaklarına göre üretim, tarım, enerji, mobilite ve inşaat gibi alanlarda büyük veri, yapay zeka ve dijital teknolojiler kullanmak 2030’a kadar küresel karbon salımının %10-%20 civarında azalmasını sağlayabilir.

Örneğin; UC Berkley araştırmacıları ve Silikon Vadisi yazılım mühendisleri tarafından kurulan ve kar amacı gütmeyen çevre örgütü Watt Time, karbon salımını azaltmak için teknoloji geliştirme üzerine çalışıyor. Watt Time, sürece yapay zeka kullanarak sera gazı emisyonları hakkında yüksek kaliteli veri üretmekle başlıyor. Dünyadaki tüm enerji santrallerinden gelen emisyonları sürekli olarak takip etmeye başlamak ve bu verileri Amerika Birleşik Devletleri hükümeti gibi halka açık hale getirmek için Carbon Tracker ve World Resources Institute dahil olmak üzere diğer kuruluşlarla da birlikte çalışıyor.

Bu teknolojiler ayrıca toplumun sürdürülebilir uygulamaları benimsemesine ve daha doğru tüketim tercihleri yapmasına yardımcı olmak için kullanılabilir. Mila Enstitüsü'nde yapay zeka alanında araştırmalarını sürdüren Sasha Luccioni, "geleceği yakınlaştırarak" değişen iklimin sonuçlarını görselleştirmek için yapay zeka kullanan bir proje üzerinde çalışıyor. Sel, şiddetli yangın veya sis gibi iklimle ilgili olayların evleri ve sokakları nasıl etkileyeceğini yapay zeka yardımıyla görsel olarak yansıtan bu çalışmanın insanları dünyayı korumak için harekete geçireceği umuluyor. Oluşturulan görüntülere ayrıca iklim değişikliği, aşırı hava olayları, yerel ve küresel değişikliklerle ilgili bilgiler, dünyayı kurtarmak ve sanal görüntülerin gerçeğe dönüşmesini önlemek için kişisel ve toplu alınabilecek önlemler eşlik ediyor. 

Luccioni'nin projesi davranış değişikliğini tetiklemek için yapay zekayı kullanırken, Weathernews Incorporated of Japan, bu teknolojiyi UNESCO destekli bir afet önleme programında kullanıyor. Herhangi bir doğal afet öncesinde vatandaşlara uyarı göndermek, afet sırasında ve sonrasında onlarla iletişim kurmak için geliştirilen yapay zeka temelli bir mesajlaşma uygulaması olan Chatbot Japonya'daki yerel hükümetler tarafından da kullanılıyor. Proje, sel, toprak kayması, kuraklık ve depremlerle çevrili bir bölgede hayat kurtarmak için teknlojiye olan ihtiyacın altını çiziyor.

Teknolojinin kullanılabileceği bir diğer alan ise yaratılan değişimlerin ölçümlenmesi. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak için 10 sene kaldığını hatırlatan BM Çevre Programı, çevresel göstergelerdeki ilerlemelerin yeterince iyi ölçülemediğini söylüyor. İcra Direktörü Inger Anderson, yapay zeka, büyük veri ve teknolojinin bu ölçümün geliştirilmesinde yardımcı olabileceğini belirtiyor.
 
Küresel ortalama sıcaklığı endüstri öncesi seviyelerin altına düşürme ve sıcaklık artışını 1.5°C ile sınırlama gibi hedeflerle karşı karşıya olduğumuz bu günlerde, yapay zeka dünyayı korumak ve daha sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almak için, emisyonlarla ilgili gerçek zamanlı, güvenilir veriler sağlamaktan felaket önlemeye odaklanmaya kadar birçok alanda önemli faydalar sağlayabilir.
 

PAYLAŞ: DETAY

5 March

Almanya, tedarikçileri çevre ve insan haklarını ihlal eden şirketlere ceza verebilecek!

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası tedarik zincirlerinin büyümesi, gelişmekte olan ülkelere şüphesiz önemli faydalar sağladı fakat aynı zamanda, zayıf yasal düzenlemeler nedeniyle zorla çalıştırma ve çocuk işçiliği dahil insan ve işçi hakları ihlalleri, çevresel zarar, arazi gaspı gibi bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirdi.
 
Bu olumsuz etkileri azaltabilmek adına Almanya hükümeti, Alman şirketlerine küresel olarak tedarik zincirlerindeki insan hakları ve çevre sorunları konusunda daha fazla sorumluluk yükleyecek olan Tedarik Zinciri Yasası üzerinde uzlaştı. Tedarikçileri asgari çevre ve insan hakları standartlarını karşılamayan şirketlere para cezası vermenin önünü açan yasa tasarısının bu ay Bakanlar Kurulu’na gelmesi ve yaz tatiline girilmeden Federal Meclis’ten geçmesi planlanıyor.
 
Yasa 2023'ten itibaren, en az 3 bin personel istihdam eden 600'den fazla Alman şirketini bağlayacak. 2024'ten itibaren ise binden fazla çalışanı olan yaklaşık 3 bin şirket küresel tedarik zinciri konusunda sorumluluk üstlenmek zorunda kalacak. 500 veya daha az çalışanı olan orta ölçekli şirketler ise yasadan muaf tutulacak. Tedarik Zinciri Yasası 1 Ocak 2023'ten itibaren kademeli olarak yürürlüğe girecek.
 
Yasa tasarısı söz konusu şirketleri doğrudan tedarikçilerinden sorumlu tutarken ara tedarikçilerde yaşanan bir hak ihlali durumunu aydınlatmak ve ortadan kaldırmakla yükümlü kılmakla yetiniyor. Yasaya göre şirketler, tedarikçilerinde çocuk işçiliğine ve zorla çalıştırmaya izin vermeyecek. Adil ücret ödenmesi ve uluslararası sözleşmelerle tanımlanan çalışma ve çevre koruma kurallarının yerine getirilmesinden yükümlü olacak. Bunların ihlal edilmesi durumunda, olay sivil toplum kuruluşları veya sendikalar aracılığıyla Alman yargısına taşınabilecek, ayrıca şirkete maddi yaptırımlar uygulanabilecek. İhlalden sorumlu görülen bir Alman şirketi üç yıla kadar ihalelere katılmaktan menedilebilecek. Federal Çalışma Bakanı Hubertus Heil, şirketlerin ticaret hacminin yüzde 10'una kadar maddi cezanın mümkün olduğunu söyledi, bunun da milyonlarca avro anlamına geleceğini belirtti.
 
Almanya tarihinde önemli bir paradigma değişimi olarak da kabul edilen kanunun Avrupa pazarında Alman şirketleri için bir dezavantaj haline gelmemesi için konuyla ilgili Avrupa Birliği Komisyonu’nun da bağlayıcı bir yasa çıkarması isteniyor. Tedarik Zinciri Kanunu’na ülke içinden gelen en önemli eleştiri ise pandemi gibi bir kriz ortamında şirketlerin yükünün hafifletilmesi gerekirken bu yükün ağırlaşıyor olması.
 
Avrupa Birliği son birkaç senedir çok uluslu şirketleri, tedarik zincirleri için gönüllü olarak sorumluluk almaya teşvik ediyordu. 2011 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, küreselleşen ticari faaliyetin olumsuz etkilerini önlemek için hükümetlerin ve ticari şirketlerin görev ve sorumluluklarını özetleyen ilk küresel çerçeveyi oluşturan İş ve İnsan Haklarıyla İlgili Yol Gösterici İlkeleri (Guiding Principles on Business and Human Rights- UNGP) oybirliğiyle onayladı. 2011'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanan bu ilkeler, Nisan 2013'te Bangladeş'teki Rana Plaza'nın çöküşünün ardından daha da önem kazanmış oldu. Sekiz katlı bina, çok uluslu şirketlere hizmet veren giyim fabrikalarıyla doluydu ve daha ucuz fiyatlar için iş güvenliği ihlallerine göz yumuluyordu.
   
İhlallerin en yüksek olduğu bazı sektörlerde, özellikle madencilik endüstrisinde veya kereste çıkarımında, zorunlu düzenlemeler zaten AB düzeyinde kabul edilmişken, diğerleri için teşvik edilen gönüllü yaklaşımın yeterli olacağı umuluyordu. Ancak akademik araştırmalardan, sivil toplum kuruluşlarından ve AB kurumları tarafından yapılan çalışmalardan elde edilen veriler, gönüllü yaklaşımın yeterli olmadığını açıkça ortaya koymakta. Federal Dışişleri Bakanlığı tarafından çokuluslu Alman şirketlerinde yapılan bir anketin sonuçlarına göre, Alman işletmelerinin yalnızca yüzde 22'si, tedarikçilerini insan haklarına uygunluk açısından gönüllü olarak denetliyor. Bu oran Tedarik Zinciri Yasası’nın hazırlanmasında büyük bir tetikleyici oldu.
 
Almanya’daki bu gelişmeler Avrupa Birliği’nde konu hakkında yasal düzenlemeler yapılmasını gündeme getirdi. Avrupa Birliği Komisyonu’nun bu yılki çalışma programı yılın dördüncü çeyreğinde çıkması beklenen kurumsal yönetişim hakkında bir yasa teklifi içeriyor. Şirketlerin tedarik zincirlerinde çevre ve insan hakları durum tespiti yapmalarını içeren yasa teklifi, Komisyonun AB düzeyinde zorunlu bir Tedarik Zinciri Yasası’na gideceğine dair verilen sinyallerden biri. AB tarafından çıkarılacak zorunlu bir mevzuatın tedarik zincirlerinde yaşanan insan hakları ve çevre ihlallerinin önüne geçebileceğine inanılıyor. Bu tür bir mevzuatın, AB pazarında faaliyet gösteren tüm şirketler arasında eşit bir oyun alanı yaratma, yasal netlik sağlama ve etkili uygulama ve yaptırım mekanizmaları oluşturma gibi önemli avantajları olacağı düşünülüyor.
 
Tüm bu gelişmelerle birlikte pandemi tedarik zincirlerinin kırılganlığını gösterdi. Koronavirüs salgını krizi küresel tedarik zincirlerini de derinden etkiledi. Küresel tedarik zincirleri; seyahat kısıtlamaları, üretimi durduran kısıtlayıcı önlemler nedeniyle ciddi şekilde sekteye uğradı. İşgücü piyasaları üzerindeki bu büyük baskı, özellikle gelişmekte olan ülkelerde çalışma standartlarının ve iş güvenliğinin daha da kötüye gitme riskini ortaya çıkardı. Kriz, bu nedenle, küresel tedarik zincirlerinin, daha sürdürülebilir hale gelmesi için yeniden yapılandırılmasını gündeme getirdi.
 
Tedarik Zinciri Yasası'nın yürürlüğe girmesi bütün tedarikçi ülkeler kadar Türkiye'yi de etkileyecek. Rusya ve Çin'in ardından Almanya, Türkiye'nin en fazla ithalat yaptığı üçüncü ülke. Ayrıca 1980'den bu yana yaklaşık 15 milyar 500 milyon dolar yatırım ile Almanya Türkiye'deki en büyük yabancı yatırımcılar arasında geliyor. Türkiye'de faaliyet yürüten Almanya veya Türkiye iştiraki olan Alman şirketlerin sayısı 7 bin 150'yi geçti.
 
Almanya’daki bu gelişme tedarik zincirlerinin daha sürdürülebilir olması için atılan önemli bir adım. Etkisini sadece Almanya’da hissettirmeyecek olan yasa tedarik zincirlerine küresel ölçekte düzenlemeler gelmesinin de yolunu açıyor.
 
 
 

PAYLAŞ: DETAY

19 February

Prens Charles’ın ‘doğayı kurtarma planı’: Terra Carta

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz ay Prens Charles, Paris’te düzenlenen One Planet Summit toplantısından önce Terra Carta (Earth Charter) isimli bir bildirge açıkladı. Prens Charles bu bildirge ile beraber iş dünyasını sürdürülebilir bir kalkınma için iş birliğine davet etti ve şirketlerin bildirgeyi imzalamalarını ve bildirgede belirtilen aksiyonları hayata geçirmelerini istedi.
 
800 yıl önce kabul edilen ve temel haklar bildirgesi olarak bilinen Magna Carta'ya atıf yaparak Terra Carta olarak adlandırılan 17 sayfalık bu bildirge, Sustainable Markets Initiative (SMI) bünyesinde yayımlandı. SMI ise, 2020 yılında Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Prens Charles tarafından başlatılan bir girişim. Girişimin amacı açıkladığı 10 maddelik aksiyon planı çerçevesinde iş dünyasından katılımcılar ile birlikte daha sürdürülebilir bir gelecek için stratejiler ve eylem planları ortaya koymak. Bu amaç çerçevesinde inisiyatifdüzenli olarak sektör bazlı yuvarlak masa toplantıları düzenliyor.
 
Terra Carta, 2030 yılı için artan küresel iklim ve biyolojik çeşitlilik kriziyle mücadele etmek için iş dünyasının, kaynaklarını ve araçlarını nasıl kullanmaları gerektiği yönünde 5 kısım ve 10 madde etrafında şekillenen bir yol haritası ve yüze yakın aksiyon sunmakta.
 
Prens Charles’a göre bildirge "bir kurtarma planının temelini sunuyor" ve bildirgeyi destekleyen firmalar, iddialı ara hedeflerin yanı sıra 2050'ye kadar veya daha erken bir tarihte karşılanacak net sıfır emisyon hedeflerine duyulan ihtiyacı kabul etmeyi taahhüt ediyor.
 
Bildirgenin ortaya sunduğu eylem planları, hedeflenen değişimin lokomotifi olabilecek tüketici talebini ortaya çıkarmayı, yatırımı doğal ve temiz teknoloji çözümlerine yönlendirmeyi ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için "iddialı fakat pratik bir eylem" başlatmayı hedefliyor.
 
"Küresel ekonomimizi dönüştürmek için gerekli olan inovasyonu, ölçeği ve kaynakları seferber edebildikleri için, özellikle endüstri ve finans sektöründeki kişileri bu ortak projeye pratik liderlik sağlamaya teşvik edebilirim." diyerek bildirgeyi yayınlamaktaki kendi motivasyonunu ortaya koyan Prens, "Terra Carta, doğayı, insanları ve gezegeni küresel değer yaratmanın merkezine koyan bir kurtarma planının temelini sunuyor. Doğanın değerli, yeri doldurulamaz gücünü özel sektörün dönüştürücü yenilikleri ve kaynakları ile birleştirecek bir plan." cümleleriyle Terra Carta ile bildirgesi ile nasıl bir yol izleneceğini ortaya koydu.
 
Konulan hedeflerin ve iş dünyasına yapılan çağrıların yanında bildirgenin üçüncü maddesinde Terra Carta’da belirlenen hedeflere nasıl ulaşılacağına da yer verildi.
 
Buna göre;
 
- Doğayı, insanları, dünyayı, eşitlik ve refahı kapsayacak şekilde sürdürülebilirlik kavramının sıfır salım hedeflerinin ötesinde tekrardan tanımlanması
- 2030'a kadar karada ve su altında biyoçeşitliliğin en az %30'unun ve 2050'ye kadar %50'sinin korunması ve biyoçeşitliliğe verilen zararlar için iyileştirme çalışmalarının yapılması
- Özel sektörde sürdürülebilir geçiş ve yeşil yatırımı teşvik etmek için tüketici ve hissedar talebinden yararlanılması, Terra Carta’da belirtilen hedeflere ulaşmak için uygulanacak yöntemler arasında.
 
Terra Carta ile birlikte eş zamanlı olarak Natural Capital Invesment Alliance adında bir fon da hayata geçirildi. Bu fon ile birlikte doğal sermaye yatırımı için "ortak bir dilin" geliştirilmesi ve 2022’ye kadar varlık sınıflarında bulunan 10 milyar dolar değerinde finansmanın doğal sermaye için mobilize edilmesi planlanıyor. Gelecek 10 yıl boyunca, dünya çapında elde edilen ilerleme ve değişimi analiz etmek ve göstermek adına SMI, Terra Carta bünyesinde gerçekleşen ilerlemeyi, yıllık olarak güncelleyecek ve raporlayacak.
 
Bildirge Apple’ın eski baş tasarımcısı Sir John Ive tarafından tasarlandı. Prens Charles bildirgede tüm dünyadaki CEO’lara seslenerek, küresel mücadelede onların desteğini istiyor. Katılım için sektör ve ülke sınırı bulunmamakta. Bununla birlikte Terra Carta, Blackrock, EON, Eurasian Resources Group, Unilever, Bp, Bank of America, AstraZeneca, Schorders, EY ve HSBC’nin yanında farklı sektörlerden pek çok şirket tarafından destekleniyor.
 
Terra Carta’nın destekçi olmak isteyen şirketlerden, şirket ve CEO’larının bilgilerini info@sustainable-markets.org mail adresine göndermeleri isteniyor. Katılımcı (imzacı) olmak isteyen şirketlerin ‘Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) itibarlarının’ ve güvenilirliklerinin yüksek olması bekleniyor.
 
Terra Carta bildirgesine buradan, bildirgeyi özetleyen dokümana ise buradan ulaşabilirsiniz.  
 

PAYLAŞ: DETAY

19 February

Platform ekonomisine yeni bir bakış

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Donald Trump’ın destekçilerinin ABD Kongre Binası’nı basmasıyla birlikte Facebook ve Twitter’ın halkı şiddete teşvik ettiği gerekçesiyle Trump’ın sosyal medya hesaplarını kapatması, Big Tech'in yol açtığı siyasi gücü görmezden gelmenin imkansız olduğunu gösterdi. Sosyal medya platformlarının sahip olduğu siyasi güce dair tartışmalar yeni başlamış olsa da ekonomik güçleri tartışılmayacak kadar büyük. ABD'nin en büyük beş teknoloji platformunun (Alphabet (Google), Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft) toplam piyasa değeri 2020'de 2,7 trilyon dolar arttı. Tesla'nın S&P 500'e eklenmesiyle Big Six adını alan teknoloji firmaları, endeks değerlemesinin neredeyse dörtte birini oluşturuyor.
 
Pandemide teknoloji firmalarının önemi artmış olsa da Big Tech ile ilgili sorgulamalar devam ediyor. Bu teknoloji platformlarının güçlerini kötüye kullandığı, tüketici mahremiyetini kullanarak kâr elde ettiği, rekabeti ortadan kaldırdığı ve potansiyel rakipleri satın aldığı konusunda giderek artan bir fikir birliği var. Bu nedenle konuyla ilgili pek çok önlem alınmaya başlandı bile. Örneğin, Birleşik Krallık'ta, bir uzman paneli, Google gibi büyük şirketlerin bölünmesi gerekip gerekmediğine ve düzenleyici kurumların Big Tech'i dizginlemek için nasıl güçlendirilebileceğine dair bir soruşturma yürütüyor. OECD, dijital inovasyondan elde edilen değeri ölçmek ve önde gelen teknoloji platformlarını vergilendirmek için yeni küresel standartlar oluşturmaya çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise uzun bir kongre soruşturması, bu platformların kapsamlı bir düzenleyici gözetimi gerektirecek kadar çok pazar gücü topladıkları sonucuna vardı.
 
Tüm bu sorunlar, daha iyi bir platform ekonomisini inşa etmek için ne tür bir inovasyon ekosistemi olması gerektiği sorusunu beraberinde getiriyor.
 
Big Tech ve değişen pazar yapısı
 
1970'lerden itibaren, bir pazarın sağlıklı olup olmadığını değerlendirmek için tüketicileri dezavantajlı duruma sokan uygulamalar tespit ediliyordu. Ancak Google, Amazon, Facebook gibi platformların hizmetlerini “ücretsiz” sunmasıyla bu denklem değişti.  Alışılmışın aksine bu pazarlardaki ana değer kaynaklarından birini, reklamları belirli kitlelere yönlendirmek için kullanıcı verilerini toplamak oluşturuyor. Bu nedenle, düzenleyicilerin denklemin diğer tarafına, özellikle de hizmet sunanlara bakması gerekiyor. Tüketiciler doğrudan zarar görmese bile Google'ın içerik oluşturuculara, Amazon'un satıcılara, Uber'in sürücülere nasıl davrandığına bakmak büyük önem taşıyor.
 
Örneğin, internet aramasında tekel konumunda olan Google, web içerik sağlayıcıları ekosistemine giden reklam gelirlerini kendisine yönlendirmek için internet trafiğini kendi lehine olacak şekilde tasarlayabilir. Alıcı tercihleri, arama sorguları vb. konularda zengin bir veri içeriğine sahip olan Amazon, kendisine ait ürünleri tüketiciye sunarak mevcut satıcıları görünmez kılabilir. Burada ana sorun platformların, ekosistemlerindeki satıcıları ve içerik sağlayıcıları güçsüzleştirmek ve sömürmek için konumlarını kullanabilmesinde yatıyor.
 
Her koşulda, teknoloji platformlarının oluşturduğu yeni ekonomik düzen, geleneksel çevrimdışı ve tek taraflı pazarların ekonomisinden farklılaşıyor. Bu nedenle, politika yapıcıların en temel varsayımlarından bazılarını yeniden gözden geçirmelerine ve platform gücünü net bir şekilde tanımlayacak yeni pazar gücü ölçütlerinin geliştirilmesine ihtiyaç var.
 
Kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçiş
 
Platformlar söz konusu olduğunda en temel sorunlardan bir tanesi verinin değerinin, veri üreten bir hizmet sağlayarak yaratılan değerden nasıl farklılaştığını belirlemek. Google'ın kurucu ortakları Larry Page ve Sergey Brin'in 1998 tarihli bir makalede öngördüğü gibi, reklam veya üçüncü partilerden hizmet alma durumunda temel odak, kullanıcılar için değil, reklam verenler için üretilen değere kayabilir. Bu nedenle belirli bir hizmetin tasarımından en çok kimin yararlandığını sormak büyük önem taşıyor.
 
Teknoloji platformlarının zenginlik yarattığı gerçeği, kamusal değer yarattıkları anlamına gelmiyor. Büyük miktarda veriye ve ağ etkinliklerine erişimi olan bir firma, teoride, konumunu sosyal refahı iyileştirmek için kullanabilir. Ancak, ürün ve hizmetlerin performansı da dahil olmak üzere reklam geliri oluşumunu diğer her şeyin üzerinde ödüllendiren bir iş modeli çerçevesinde çalışıyorsa, bunu yapması olası değildir. Platform ekonomilerini değer çıkartan değil, değer yaratan bir şekilde yeniden tasarlamak için yaratılan servetin “nasıl” yaratıldığına bakmak gerekiyor.
 
Yeni bir ekonomik temel oluşturmak, hissedar modelinden kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçişi gerektiriyor. Bundan sonraki süreçte, servet üretiminin toplumu gerçekten iyileştirip iyileştirmediği ve sosyal problemlere yanıt verme yeteneğini güçlendirip güçlendirmediği konularının da sorgulanması gerekiyor.
 
Kamu sektörü ne yapmalı?
 
Tartışılan konuları ele almaya başlamanın birkaç yolu var. İlk olarak, teknoloji ve inovasyon ekosisteminin yönünü belirlemek için koordineli endüstriyel ve düzenleyici politikalara duyulan ihtiyaca işaret edilmesi gerekiyor. Kilit nokta, devletin pazarları yaratmak ve şekillendirmek için girişimcilik potansiyelinin farkına varmasında yatıyor. Çünkü tarihsel olarak, kamu yatırımı, bugün internet de dahil, birçok teknolojinin temelini oluşturuyor. Platformların yönetimi söz konusu olduğunda, değerin nasıl yaratıldığını ve tahsis edildiğini belirlemede proaktif bir rol üstlenmeye yatkın girişimci bir devlete ihtiyaç var.
 
İkinci önemli adım, Big Tech platformlarının çeşitli veri çıkarıcı özellikleri arasında ayrım yapmaya başlamak. Platform tabanlı modellerin mutlaka veri çıkarıcı olması gerekmez, fakat bunlar genel olarak veri yoğunlukludur. Bu nedenle verilerin nasıl kullanıldığı ve ilk etapta hangi verilerin toplandığı önemli soruları oluşturmakta. Şu anda reklam tabanlı var olan bu sistemin reklamlar olmadığı durumda nasıl görünebileceğinin düşünülmesi gerekiyor. Ve ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Kullanıcılardan kesin rızaları olmadan ayrım gözetmeksizin veri toplamak artık geçerli değilse, dijital girişimler zamanlarını ve enerjilerini nasıl ve nereye yönlendirecekler?
 
Son olarak, kamu sektörünün kendisine yeniden yatırım yapmaya başlaması önemli bir adım olabilir. Çevrimiçi platformları yönetmek konusunda devletin, yeni riskleri anlamak ve bunlara etkili bir şekilde yanıt vermek için kendi kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. Big Tech'in kendisinin kamu sektöründeki dijital dönüşümünü yönlendirmesi, devletin gelecekteki düzenleyici ve operasyonel bağımsızlığı için sorun oluşturabilir.
 
Gelinen nokta itibarıyla, özel hayatının gizliliğine saygı duyan, insanı geliştiren bir platform ekonomisine sahip olmanın ne anlama geldiği hakkında daha derin düşünmenin tam zamanı.
 

PAYLAŞ: DETAY

19 February

İklim Değişikliğiyle Savaşta Yeni Bir Araç: Yönetici Primleri

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Çevresel, Sosyal ve Yönetim (ÇSY) konuları, organizasyonların iş stratejileri, operasyonları ve ürün/hizmetlerine giderek daha fazla entegre ediliyor. Willis Towers Watson tarafından gerçekleştirilen küresel yönetim kurulu ve üst düzey yöneticiler araştırması, katılımcıların yüzde 70 ila 80'inin ÇSY önceliklerini belirlediğini ve bunlara yönelik uygulama planları geliştirdiğini ortaya koyuyor. Ancak henüz bu planları hayata geçirebilenlerin oranı %48 olduğundan, şirketlerin birçoğunun ÇSY yolculuklarının farklı aşamalarında olduğunu söylemek mümkün.  

Birçok kuruluş ÇSY ilkelerini benimsemiş olsa da yöneticiler ve yönetim kurulları, özellikle iklim krizi risklerine yönelik paydaşların taleplerini karşılamak için daha fazlasını yapabilir. ÇSY ilkelerini güçlendirmenin etkili bir yolu sorumlu liderliği yeniden tanımlamaktan geçiyor. Liderleri iklim değişikliğini ele almaya ve organizasyonlarını daha sürdürülebilir hale getirmeye yönlendirmenin en etkili araçlarından birini ise prim ve teşvik programlarına iklim eylemi ölçütlerinin dahil edilmesi oluşturuyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’in kurullar için etkin iklim yönetimi konulu bir yayınına göre üst yönetim ekipleri için parasal teşvikler, zaman içerisinde direnç ve refaha katkıda bulunan uzun vadeli kurumsal hedeflere bağlanmalı.

Yönetici primlerine ÇSY entegrasyonu
Yatırımcılarda, müşterilerde ve şirketlerde sürdürülebilirliğe dair bilinç giderek artış gösterse de birçok kurumun yönetim kurulu henüz iklim bilincini organizasyonlarına adapte edebilmiş değil. Şirketlerin kamuya açtıkları raporların analizi, Avrupa’nın önde gelen 350 şirketinin yaklaşık %11’inin teşvik planlarına CO2 salımlarının dahil olduğunu gösterirken ABD S&P 500 şirketlerinde bu oran yalnızca %2. Bununla birlikte şirketlerin %40'ı ÇSY konularını uzun vadeli teşvik planlarına dahil etmeyi planladığını belirtiyor.

ÇSY ölçütlerinin yönetici prim programlarına dahil edilmesindeki ana zorluklar hedefleri seçmek, performans ölçütlerini belirlemek ve tanımlamak ve anlamlı bir değişim yaratmak için gerekli zaman aralıklarını tespit etmek olarak belirtiliyor. Bu yanıtlar göz önüne alındığında, standardize edilmiş iklim değişikliği ölçütlerinin eksikliğinin, iklim değişikliğinin yönetici primlerine dahil edilmesini engellediğini varsaymak doğru olur. Her endüstri farklı olduğundan, iklim eylemlerini teşvik edecek ölçütlerin sektörlere göre özelleştirilmesi de ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Yönetici primleri ve iklim eylemi arasında bağlantı kurmanın farklı yolları
İklime yönelik ilgili eylemleri yönetici teşvik planlarına katmayı planlayanlar için uygulanabilecek çeşitli yöntemler bulunuyor:

Alt sınır belirlenmesi, iklime bağlı sürdürülebilirlik ölçütlerini uygulamaya yeni koyan, yüksek CO2 emisyonlarına sahip şirketler için en uygun yöntemi oluşturur. Bu kapsamda prim planı doğrultusunda ödemelerin yapılması adına CO2 için temel bir seviye belirlenebilir.

Bireysel performans derecelendirme düzenleyicisi, bir bireyin rolüne göre uyarlanabilir ve daha nitel veya stratejik iklim değişikliği hedefleri için bakış açısını iyileştirebilir. Ancak ortak bir maddi hedefe ulaşmayı amaçlayan katılımcıların iş birliğini zorlaştırabilir.

Plan düzenleyiciler, "nasıl" ve "ne" sorularını dikkate alan bağımsız ölçümlerdir. Bir düzenleyici, tüm kısa dönem (STI) ve uzun dönem (LTI) prim ödemesinin belirli bir yüzde oranında artırılmasına veya azaltılmasına izin verebilir. Temel hedef karşılanırsa, o zaman hiçbir değişiklik yapılmaz ve STI veya LTI kararı diğer ölçütlere göre yapılır.

KPI'lar, iklim değişikliğinin önemini vurgulayan ve genellikle kolayca iletişimi yapılabilen ve ölçülebilir hedefleri olan doğrudan bir ölçü sağlar.

LTI planlarındaki KPI'lar, ölçülebilir sonuçlar elde etmek için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyulduğunda (karbon emisyonu azaltımı gibi), bu yöntem en uygun bağımsız iklim değişikliği ölçümlerini sunar. Bununla birlikte, bir dezavantaj olarak, performans süresinin uzunluğu sürdürülebilirlik sonuçlarına ulaşma ivmesini azaltabilir.

Bağımsız teşvik planlarının diğer teşvik planlarından farklı olarak, tek amacı sürdürülebilirlik performansını ölçmek ve iklim riskini azaltmaktır. Performansa daha uzun-vadeli bakılmasına yardımcı olur.

Çoğu karbon salımı azaltma hedefi daha uzun vadeli bir bakış açısı gerektirdiğinden tipik yıllık ve üç yıllık teşvikler bu hedeflerle doğrudan uyumlu olmayabilir. Bununla birlikte, kısa vadeli teşvikler bile kurum kültürü açısından önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ancak, genellikle büyük sermaye yatırımlarıyla ilişkilendirilen daha uzun vadeli karar verme süreçlerini (örneğin, 10 yıllık bir hedef dönem) teşvik etmek ve bu kararların önemini vurgulamak için şirketler, yalnızca karbon salımını azaltmaya odaklanan, hiper-uzun-vadeli teşvik planları da sunabilir.
Bu tür teşvik düzenlemelerini uygulamak kolay olmayacaktır. Ancak iklimle ilgili ölçümler koymak itibara sağladığı katkıya ek olarak, azaltılmış enerji tüketimi ve israf yoluyla şirketlere ayrıca yatırım geri dönüşü sağlayabilir. Yönetici teşviki, yeniliği güçlendirmek için her zaman etkili bir araç olmuştur. Şimdi ise bu gücü, iklim karşısında dirençli bir geleceğe doğru ilerleyişi cesaretlendirmek için kullanmalıyız.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

18 February

Hava kirliliği sandığımızdan daha ölümcül olabilir!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

16 Aralık'ta Londra'daki Southwark Coroner's Mahkemesi, hava kirliliğinin dokuz yaşındaki Ella Adoo-Kissi-Debrah'ın yaşamanı yitirmesinde "ciddi bir katkısı" olduğunu tespit etti. Ella'nın evinin yakınındaki NO2 seviyeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Birliği yönergelerinde belirtilen değerin üstündeydi.
 
Kamu hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukat olan David Wolfe QC, "Bu kararın diğer mahkemeler üzerinde bağlayıcı bir etkisi olmamasına rağmen, hava kirliliğinin ölüme sebep olmasının ilk kez yasal olarak tanınması adına önemli. Bu karar, hava kirliliği konusunda daha fazla aksiyon alınması için baskı yapan aktivistlere referans olacaktır. Aynı zamanda, araç trafiği gibi kirletici faaliyetler hakkında kararlar alan kamu kurumlarının veya kendileri ciddi derecede hava kirliliğine neden olan kamu ve özel kuruluşların aksiyon almalarını tetikleyebilir." diye belirtti.
 
Ulusal ve küresel ölçekte epidemiyolojik araştırmalar yürüten, hava kirliliği konusunda hükümet danışmanı olan Profesör Gavin Shaddick, hava kirliliğinin zararlı etkilerinin anlaşılmasının ve aktarılmasının genellikle zor olduğunu belirtti. Ayrıca, "Bu son derece üzücü vaka, hava kirliliğinin etkilerini aşağıdan yukarıya bir şekilde düşünmemize yardımcı olacak; bireyler üzerindeki etkiler, toplum düzeyindeki sağlık etkileri hakkındaki tahminlerin oluşturulmasına destek sağlar.” diye ekledi.
 
Bu üzücü vaka, hem Birleşik Krallık'ta hem de uluslararası düzeyde hava kirliliğinin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine ciddi bir kanıt sunuyor. Otomobillerden, kömür santrallerinden ve fosil yakıtlarla çalışan diğer makinelerden etrafa saçılan küçük parçacıklarının küresel sağlık açısından zararlı olduğunu uzun zamandır biliyorduk. Ancak şimdi bilim insanları, bu parçacıkların daha önce düşünülenden daha fazla insanın ölümüne sebep olduklarını keşfettiler. Environmental Research dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, 2018 yılında dünyadaki yaklaşık her beş ölümden birinin nedeninin fosil yakıt kirliliğinin olduğu ve yani fosil yakıt kirliliğinin toplamda 8,7 milyon insanın ölümüne sebep olduğu tahmin ediliyor.
 
Global Burden of Disease Study’nin önceki tahminlerine göre 2,5 mikrometreden küçük ya da insan saçından 30 kat küçük partiküllerin sebep olduğu kirlilikten dolayı hayatını kaybeden insan sayısı, yeni tahminin neredeyse yarısıydı. Bu mikro boyuttaki partiküller, solunum yolu ile akciğerin derinliklerine ve hatta kan dolaşımına bile girebiliyor. Dolayısıyla kirliliğin, bazı kalp ve göğüs hastalıkları ile bağlantı olduğunu söylemek mümkün.
 
Geçmişte yapılan araştırmalarda, bu tür bir hava kirliliğinin küresel boyutunu tahmin etmek için uydu ve yer yüzü verileri inceleniyordu. Ancak bu tahminler sonucu elde hava kirliliği verilerinin ne kadarının fosil yakıtlar kaynaklı ne kadarının da orman yangınları gibi diğer eylemlerden kaynaklı olduğu ile ilgili net bir ayrım yok. Harvard Üniversitesi ve Leicester Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yürütülen çalışmanın yazarlarından birisi olan Karn Vohra, “Bizim elde ettiğimiz sonuçlar, genellikle tüm kaynakların sebep olduğu toplam bir hava kirliliği verisini temsil eder ve toz, orman yangını ve fosil yakıtlar gibi alt kırımlarda sonuçları tespit etmek oldukça zordur.” diye belirtiyor.
 
Araştırmacılar, geçmişteki araştırmalarda kullanılan yöntem olan uydu verilerini ele almak yerine Harvard Üniversitesi ve Washington Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından tasarlanan atmosferik kimyanın küresel bir üç boyutlu modelini kullandılar. Dünyayı 50'ye 60 kilometrelik hayali parçalara böldüler ve ardından kirlilik seviyelerini anlamak için fosil yakıt salımları ve hava koşulları hakkında yerel verileri modele dahil ettiler. Ardından, yüksek hava kirliliği seviyelerinden kaynaklanan ölümleri tahmin etmek için en son epidemiyolojik modelleri kullandılar. Güncellenen sağlık riski değerlendirmeleri, geçmişte olduğundan daha yüksek ölüm sayılarını tahminlerinde bulunuyor. Sayıların daha da yüksek olması ise oldukça olası. Çünkü bahsettiğimiz yeni çalışma yalnızca fosil yakıtlara odaklandığı için hava kirliliğinden kaynaklanan toplam ölüm sayısı kesinlikle daha yüksek olduğunu söylemek mümkün. Vohra, en kirli şehirlerde sağlık etkileri üzerine daha detaylı araştırmaların yürütülmesi gerektiğini söylüyor. 
 
Bu araştırma sonucu elde edilen veriler, ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle karbon salımlarını azaltma planlarını açıkladığı bu dönemde yenilenebilir enerjiye daha hızlı bir geçişin gerektiği konusunda iyi bir argüman sunabilir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, özellikle Hindistan ve Çin'de hava kirliliği açısından oldukça olumlu etkiye neden olabilir. Hava kirliliği kaynaklı ölümlerin yaklaşık %60'ının Çin ve Hindistan'da gerçekleştiği tahmin ediliyor. Vohra, "Bu iki ülke fosil yakıt kullanımlarını kontrol ederse, çok önemli bir etki olacaktır" diye ekliyor. Bu noktada önemli olan bir diğer konu ise ülkelerin, kirliliği başka yerlere ihraç etmekten de kaçınmaları gerektiği. 2060 yılına kadar karbon nötr hale gelmeyi planlayan Çin'in kömür kullanımını azaltması bekleniyor, ancak Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerde yeni kömür santrallerine yatırım yapmayı da bırakması gerekecek.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 February

ÇSY etkilerini ölçmek imkansız mı?-

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Şirketlerin hayatta kalmaya devam edebilmesi için dünya üzerindeki etkilerini düşünmeleri ve yönetmeleri gerektiği konusundaki bilinç, şirketler, yatırımcılar ve hissedarlar nezdinde giderek artıyor. Bunun kanıtlardan biri de küresel çapta profesyonel olarak yönetilen varlıkların üçte birinin (yaklaşık 30 trilyon dolar) Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerine tabi olması.

Sürdürülebilirlik artık en önemli hedef olarak tanımlanıyor ve bu amaca ulaşmanın yolunun da ÇSY faaliyetlerini ve etkilerini ölçmekten geçtiği düşünülüyor. Bu kriterleri ölçmenin ve puanlamanın şirketlerin performanslarını iyileştirmek için önemli bir teşvik sağlayacağı konusunda çoğu kişi hemfikir.
Ancak, şu anda sahip olunan ÇSY ölçme yöntemleri dar bir bakış açısına sahip. Bu yüzden de şirketlerin sosyal ve ekonomik sistemlerinin karmaşıklığını yansıtmakta yetersiz kalıyor. Peki bu yöntemleri iyileştirmek için neler yapabiliriz?

Dikkat: Ölçümler yanıltıcı olabilir!

ÇSY ölçüm sistemleri, yönetim kurullarında yer alan kadın sayısı gibi girdi olarak nitelendirebileceğimiz ölçüleri yakalamada oldukça başarılı. Ancak, girdileri yakalayan ölçüm sistemleri sonuçları (çeşitlilik içeren karar verme süreçleri) ve etkileri (kararlar sonucu yaratılan sosyal değer) ölçme noktasında yetersiz kalıyor. Bunun yerine bir neden-sonuç ilişkisi kurarak yönetim kurulunda kadın sayısının artmasının daha iyi sonuçlar getireceği varsayılıyor. Bu yüzden doğru iç görüleri yakalayabilmek ve süreçleri doğru anlamak için rakamlara odaklanmanın ötesinde neden ve nasıl gibi sorularla daha derin bir düşünme biçimine sahip olmak gerekiyor.

Ölçümlerin bizi yanıltma ihtimali olan bir başka alan da neden-sonuç ilişkisine odaklanıp problemlere yanlış çözüm üretme durumu. Buna örnek olarak 1970’lerde Amerikan hükümetinin otomobil üreticilerini daha yüksek yakıt tasarrufuna sahip araçlar üretmesi konusunda zorunlu tutması verilebilir. Hükümet salımları düşürmek için belli bir standart belirleyerek şirketlerin performansını bu standartlara göre ölçmeye başladı. Ancak, binek araçlara, kamyonetlere kıyasla daha sıkı tasarruf standartları koyulduğu için otomotiv sektörü kısa bir süre sonra üretimlerini büyük bir oranda SUV tipi araçlara kaydırdı. Bu durum hem salımların istenen oranda düşmesini engelledi hem de trafik kazaları gibi beklenmeyen olumsuz etkilere yol açtı. Bu örnekte görüldüğü gibi karmaşık süreçlerin yalnızca küçük bir kısmına odaklanmak, yanlış çözümler üretilmesine yol açabiliyor.

Bir diğer yanlış varsayım ise daha kolay ölçülebilen metriklerin daha değerli olduğunun düşünülmesi. CO2 eşdeğeri salımlar buna örnek verilebilir. Kolay ölçülmesinin yanı sıra tek bir sayı kullanılarak çeşitli sera gazı salımlarının yarattığı etki yansıtılabiliyor. Ayrıca CO2 eşdeğeri salımlar ölçüldükten sonra karbon fiyatı cinsinden paraya dönüştürülebiliyor, bu da şirketler ve faaliyetler arasında karşılaştırma yapmayı mümkün kılıyor. Ancak biyoçeşitlilik ve habitat üzerinde meydana gelen etkileri ölçmek ise çok daha güç. Hangi şirketin/faaliyetin biyoçeşitliliğin azalması üzerinde, ne kadar etkisi olduğunu ölçmek çok çeşitli faktörlerin devreye girmesi nedeniyle karmaşık bir süreç yaratıyor.        

Ölçümlerin ötesinde bir yaklaşım mümkün mü?

ÇSY ölçümlerinin çeşitli konularda yetersiz kalması şirketlerin bu ölçümleri yapmasına engel olmamalı. Öte yandan bahsedilen bütün bu endişeler doğrultusunda ölçümler yapılırken farklı faktörler de göz önünde bulundurulmalı.

İç görülere odaklanmak: Altta yatan süreçleri anlayabilmek için şirketler odak faaliyet alanlarıyla ilgisi olan konuları derinlemesine incelemeli ve etkilerini artırmak için neden-sonuç ilişkilerini daha iyi anlamaya çalışmalı.
Daha geniş bir bakış açısına sahip olmak: Daha uzun vadeli düşünmek için geniş bir bakış açısına sahip olmak önemli. Bunun için paydaşların farklı bakış açılarını dikkate alması, organizasyonel sınırların dışına çıkması ve sistematik konulara iş birlikçi yaklaşması gerekiyor.
Öğrenerek gelişmeye devam etmek: Yalnızca ölçümlere bağlı kalmadan, sosyal değer yaratacak bir amaç uğruna çalışmaya ve harekete geçmeye devam edilmeli.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 February

Shenzhen Borsası’nın yoksullukla mücadelesi

“Çin pırasasının ana vatanı” olarak bilinen Wushan, toplam köy sayısının %82’sini oluşturan 282 yoksul köy ile Çin’deki en yoksul ilçelerden biri olma özelliği taşıyordu. Ancak, Shenzhen Borsası (SZSE) tarafından gerçekleştirilen bir program sayesinde 2019 yılında yoksulluk sınırının altındaki nüfusun 122.000’den 5715’e düşmesiyle Wushan yoksulluk listesinden çıkartıldı.

SZSE, 2002 yılında yoksullukla mücadele etmek için başlattığı çabaları 2013 yılında Wushan’a odaklayarak buraya özel 8 yıllık bir plan tasarladı. Sermaye piyasasından faydalanan SZSE, bu program için özel bir ekip kurdu ve SZSE’den 4 üst düzey personel Wushan İlçesi vali yardımcıları olarak geçici olarak göreve atandı. Ayrıca, 18 genç çalışan da yoksullara yardım eden ekibin parçası oldu. Bununla birlikte SZSE, Wushan’a doğrudan 53,6 milyon yuanlık bir finansman sağladı, yoksulluğu azaltmak üzere 30 proje hayata geçirdi, firmaların desteğini almak üzere 2,37 milyar yuanın finansmanı için piyasa katılımcılarına rehberlik yaptı, ve Wushan şirketlerine kurumsal tahvillerle birlikte Varlığa Dayalı Menkul Değer ürünleri sundu.

Mikro-küçük ve orta büyüklükteki işletmelere destek

Çin’deki birçok başka bölge gibi Wushan’ın ekonomisi de önemli oranda mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere dayanıyor. Ancak, zayıf endüstri altyapısı ve büyük yerel işletmelerin eksikliği büyük ölçekli ve standartlaştırılmış üretimin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor. Mikro küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ve aile şirketlerinin büyümesinin önünde ise yetersiz finansman kanalları ve katı kredi kuralları gibi engeller bulunuyor.
Finansal kaynaklarla Wushan arasındaki boşluğu doldurmak için SZSE, China Construction Bank ve China Foundation for Poverty Alleviation ile birlikte “SZSE Banka Hattı” ve “SZSE Çiftçi Desteği” isimli iki inovatif proje hayata geçirdi. “SZSE Banka Hattı” yüksek kaliteli tarım ürünleri geliştirmek için çiftçileri bir araya getirerek rekabet avantajı oluşturmaya ve önde gelen işletmeleri desteklemeye odaklandı. Bu proje kapsamında 103 milyon yuan (15,8 milyon dolar) değerinde 35 ayrı kredi sağlayan SZSE toplam 14 mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmeyi destekledi. “SZSE Çiftçi Desteği” ise çiftçilere finansal yardım sağlamaya odaklanarak 80 milyon yuan (12,4 milyon dolar) değerinde krediyle 5451 yoksul çiftçiye yoksulluktan kurtulup kendi işlerini kurmaları için başlangıç sermayesi sağladı.
SZSE’nin uzman ekipleri ayrıca toplumun finansal okuryazarlığını geliştirmek ve yerel işletmelerin sermaye piyasalarından daha fazla yararlanmasını sağlamak adına finansal destek konulu eğitimler gerçekleştirdi.

Sürdürülebilir kalkınmaya katkı

Mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere verilen desteklerin yanı sıra SZSE, temel ihtiyaçların da yoksulluktan kurtulmada çok önemli bir rol oynadığının bilinciyle eğitim, tıbbi bakım ve barınma gibi temel ihtiyaçlar için de fon sağladı. SZSE ayrıca özel sektörün gücünü kullanarak, piyasa kaynaklarının dinamik ve güçlü bir ekonomi inşa etmek için kullanılmasını sağladı. Örneğin SZSE’de listenen, önde gelen e-ticaret şirketlerini Wushan’a tanıtarak yeni iş modellerini teşvik etti.
SZSE’nin Wushan ilçesinde uyguladığı yoksullukla mücadele programı Çin’in yoksulluğa karşı verdiği savaşta göstermiş olduğu başarı için güzel bir örnek oluşturuyor. 1978’de yoksul kırsal nüfus 770 milyona ulaşmışken ve yoksulluk oranı %97,5 iken 40 yıl süren çalışmalar sonrasında Birleşmiş Milletler’in Binyıl Kalkınma Hedefleri’nde belirtilen yoksulluğu azaltma standartlarına belirlenen takvimden önce ulaşan ilk ülke Çin oldu. Çin’in çabalarıyla 700 milyondan fazla insan yoksulluktan kurtuldu, böylelikle küresel yoksulluğu azaltma çabalarına %70’ten fazla katkı sağlanmış oldu. 

SZSE’nin de destekleri ve inovatif yöntemleriyle Wushan’da elde edilen bu sonuç Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nda yer alan Yoksulluğa Son hedefi kapsamında diğer ülkeler için güzel bir örnek oluşturuyor ve 2030’a kadar ulaşılmak istenen bu hedef için önemli bir model sunuyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

5 February

Ahlaki bir sorgulama: COVID-19 aşılarında kimler öncelikli olmalı?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıklar ortalamanın altında bir yaşam beklentisine sahip.  Bu nedenle COVID-19'dan ölme olasılığı en yüksek olanlar arasında temsiliyet oranları düşük. Bu da önemli bir sorunun cevaplanmasını gerektiriyor: Politika yapıcılar bu durumu ve nüfusun içerisinde yer alan diğer topluluklara özgü faktörleri nasıl değerlendirmeli?
 
COVID-19 aşılarının piyasaya sürülmesiyle beraber, politika yapıcılar bu aşıların hızlı ve adil bir şekilde nasıl dağıtılacağı sorusuna cevap aramaya başladı. Virüs nedeniyle hasta olanların hayatlarını kurtarmak için sağlık çalışanlarına büyük bir ihtiyaç var. Dolayısıyla sağlık çalışanlarının aşılanma sürecinde öncelikli olması gerektiği konusunda geniş bir fikir birliği sağlanmış durumda. Ancak bir sonraki adımda kimlerin aşılara erişeceğine  karar vermek önemli tartışmalara yol açtı.
 
Halihazırda 65 yaşın üstündeki kişilerin COVID-19'dan ölme riskinin gençlere göre yüksek olduğu biliniyor. 75 yaşın üstündeki bireyler için ise ölüm riski diğer tüm yaş gruplarına göre çok daha yüksek.
 
Ancak bu noktada değinilmesi gereken önemli bir gerçek var: Amerika Birleşik Devletleri'nde ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların ortalama yaşam süresi nüfusun çoğunluğuna göre daha düşük seviyelerde. Dolayısıyla bu azınlık grupları, 65 yaşın üzerindeki grup içinde yetersiz temsil ediliyorlar. Yaşlılara öncelik verildiği takdirde azınlıklara mensup yaşlı bireylerin oranı, nüfusun bütünü içerisindeki azınlıkların oranından daha düşük oluyor. Azınlık topluluklarının halihazırda pek çok önemli konuda dezavantajlı oldukları göz önünde bulundurulduğunda, aşıların bu şekilde dağıtımını yeni bir adaletsizliğin ortaya çıkmasına sebep olabilir.
 
Bu adaletsizlik, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC)’nde bir halk sağlığı görevlisi olarak çalışan olarak Kathleen Dooling'in aşılanma sürecine dair farklı bir yaklaşımı benimsemesine sebep oldu. Dooling, CDC'nin Aşılama Uygulamaları Danışma Komitesine yaptığı bir sunumda, "temel işçilerin"- yaklaşık 87 milyonluk bir grup- 65 yaş ve üstü 53 milyon Amerikalıdan önce aşılanması gerektiğini savundu. Dooling’in önerdiği sürecin uygulanması sonucunda ölümlerin %0,5- %6,5 artış gösterme ihtimali bulunuyor. Bu aralığın geniş olmasının sebebi ise pek çok farklı aşının bulunması nedeniyle, aşıların ne derecede COVID-19’u önlediği ve bulaşıcılık seviyesini düşürdüğüne dair sorular henüz net cevaplanmış olmaması.
 
Doogling’in de savunduğu, 65 yaş üzeri ABD vatandaşlarını orantısız bir şekilde beyaz oldukları bundan ötürü adaletsiz bir durum ortaya çıkıyor gerekçesiyle, aşı için daha uzun süre bekletme politikası, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların yetersiz temsil edildiği bir gruba öncelik vererek, var olan eşitsizliğini önlemek için daha fazla insanın hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Üstelik bu tek sorun değil. 65 yaşın üzerindeki insanlar arasında bu azınlıkların yetersiz temsili, COVID-19'dan ölenler arasında 65 yaşın üstündeki insanların çok fazla temsil edilmesiyle kıyaslandığında çok az. Aralarında Matthew Yglesias ve Yascha Mounk'un da bulunduğu birkaç yorumcunun belirttiği gibi, aşılama sürecinde öncelikli olarak temel işçileri tercih etmek, böylece daha adil muamele görmesi beklenen azınlık topluluklarında tam tersi bir etki yaratarak daha fazla ölüme neden olacaktır.
 
Sonuç olarak, CDC’nin Danışma Komitesi, tüm "temel çalışanlara" öncelik verilmesi yönündeki öneriyi reddetti ve bunun yerine grubu, acil durum müdahale ekipleri, öğretmenler ve market çalışanları gibi yaklaşık 30 milyon "ön saftaki temel çalışanlar" olarak daralttı. Ek olarak, 75 yaş ve üstü kişilerin de aynı önceliğe sahip olması gerektiğini belirtti.
 
CDC bu yeni önerisiyle, ‘en çok risk altında olanlara öncelik vermek’ ile ön saflarda olsun ya da olmasın ‘tüm gerekli çalışanlara öncelik vermek’ arasında bir uzlaşmanın oluşması sağlanabilir. Gerçekten de ön saflarda çalışanların güvende ve işte tutulması virüsle mücadelede oldukça önemli. Aynı şekilde 75 yaş ve üzerindekilere benzer düzeyde öncelik verilmesi, genel olarak ve dezavantajlı azınlıklardan çok daha az insanın virüsten ölmesine sebep olabilir.
 
Ne var ki, CDC tavsiyeleri bağlayıcı değil ve devletler hem dezavantajlı azınlıklara eşit davranmak hem de daha fazla hayat kurtarmak için bu konular üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunabilir. Örneğin, Illinois Halk Sağlığı Departmanı müdürü Ngozi Ezike, aşı dağıtımı üzerine New York Times'ın yakın tarihli bir yuvarlak masa tartışmasında, bunun nasıl yapılabileceğine dair bir ipucu verdi. Ezike’nin aktardıklarına göre bazı tıbbi durumlar için hazırlanan kılavuzlarda ırksal ve etnik azınlıklara yönelik tedavi, beyazlar için geçerli olanlardan farklı.
 
Ezike’nin bahsettiği durumlardan bir tanesi de prostat kanseri taramaları. Afro-Amerikalı erkeklerde prostat kanseri beyaz erkeklere göre daha yaygın olduğu için, genelde Afro-Amerikalı erkeklerin çok daha erken yaşlarda tıbbi taramadan geçirilmesi tavsiye edilir. Çünkü önemli olan, risk düzeyi yüksek ve tıbbi bir gözlem gerektiren herkesi taramaktır.
 
ABD mevcut aşılama önceliklerini koruyor, ancak politika yapıcılar eşit risk seviyesindeki insanlara eşit muamele ilkesini hayata geçirmek istiyorlarsa, Afro-Amerikalı, Latin ve Kızılderili topluluklarının hangi yaştaki üyelerinin 75 yaş ve üzeri beyaz ya da Asyalı-Amerikalı vatandaşlarla aynı riski taşıdığını tahmin etmesi gerekiyor.
 
Bunun bir tür ters ırkçılık olduğuna dair itirazlar gelebilir. Fakat bu doğru değil. Daha kişisel kanıtların yeterli olmadığı durumlarda ırk, virüs kaynaklı riskin bir göstergesi olarak kullanılıyor. Burada belirlenmesi gereken ilke, farklı ırk ve etnik grupların üyelerinin, bir bütün olarak toplumdaki paylarıyla orantılı olarak aşılanması gerektiği değil, çünkü bu etik açıdan da önemli değil. Önemli olan daha fazla hayat kurtarmak için politika üretmek olmalı.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

5 February

Küresel Riskler Raporu: En üst sıradaki 10 riskin 5’i çevresel

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2021 Küresel Riskler Raporu 19 Ocak’ta Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayınlandı. Raporun içeriği özel sektör, hükümet, sivil toplum ve fikir önderlerinin 2021'de ve gelecek on yıl için öngördükleri en yüksek riskleri olasılık ve etki açısından sıraladığı anket sonuçlarına dayanıyor. Bu sonuçlara göre 2006 yılından sonra ilk defa, bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliğini yerinden ederek küresel risk tablosunun en üst sırasında yer aldı. Aşırı hava olaylarının ve iklim değişikliğinin önümüzdeki 10 yılda en büyük hasarı yaratacağı düşünülen 2020 yılında, bulaşıcı hastalıklar kategorisi 10. sırada yer almıştı.  
 
En yüksek risk bulaşıcı hastalıklar
 
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'ya göre, 20 Ocak itibarıyla 94 milyondan fazla insana COVID-19 teşhisi kondu ve 2 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. Dünyanın karşılaştığı en ciddi sağlık krizi olmasının yanında dünyadaki yoksul bölgelerin bazılarında ekonomik gelişmeyi de engelleyen COVID-19 dünyadaki zenginler ve yoksullar arasındaki mevcut ekonomik uçurumun genişlemesine ve eşitsizliklerin artmasına sebep oldu. Ekonomik risklerin 3-5 yıl içerisinde küresel tehditlere dönüşebileceğini söyleyen rapor, bu riskleri farklı jeopolitik tehditlerin de takip edebileceğinin altını çiziyor.
COVID-19'un insani ve ekonomik maliyetleri oldukça ağır olduğundan, rapor bulaşıcı hastalıkların, en azından gelecek iki yıl için acil bir tehdit olduğunu vurguluyor.
 
Etki ve olasılık bakımından en yüksek riskler
 
Gelecek on yıl için en yüksek olası riskler arasında aşırı hava olayları, iklim krizi ile mücadelede başarısızlık, insan kaynaklı çevresel hasarların yanı sıra dijital güç konsantrasyonu (digital power concentration), dijital eşitsizlik ve siber güvenlik yer alıyor.
Bununla birlikte gelecek on yılda en yüksek etkiye sahip olması beklenen riskleri ise bulaşıcı hastalıklar, iklim krizi ile mücadele başarısızlık ve diğer çevresel felaketler olarak belirtiliyor. Kitle imha silahları, geçim krizleri, ekonomik durağanlığın ve işsizliğin ortaya çıkarabileceği borç krizleri ve bilişim teknolojileri altyapılarının çökmesi de en yüksek etkiye sahip riskler arasında yer alıyor.
WEF raporda ayrıca iş kaybı risklerinin, genişleyen dijital uçurumun, bozulan sosyal etkileşimin, piyasalardaki ani değişimlerin küresel nüfusun büyük bir kesimi için toplumsal huzursuzluk, siyasi parçalanma ve jeopolitik gerilimler gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bütün bu olası ve yüksek etkili risklerin yanı sıra kısa vadede öngörülen risklere de raporda yer veriliyor. Bulaşıcı hastalıklar ve geçim krizleri gibi risklerle birlikte dijital eşitsizliğin de kısa vadede kritik sonuçlar doğurabileceği vurgulanıyor. Rapora göre artarak devam eden dijital eşitsizlik toplumun parçalanmasına yol açabilir. Kısa vadede karşılaşılacak bir diğer kritik risk ise gençlerde oluşan gelecek kaygısı ve hayal kırıklığı (youth disillusionment).
 
İklim krizi tehdidi devam ediyor
 
Rapor, iklim krizini en etkili risklerden biri olarak nitelendiriyor. Dünya çapındaki karantina önlemleri 2020'nin ilk yarısında küresel emisyonların düşmesine neden olsa da WEF, 2008-2009 ekonomik krizinden elde edilen tecrübeyle, emisyonların eski seviyelere geri dönebileceği uyarısında bulunuyor.
WEF, 5-10 yıllık çerçeveden baktığımızda riskler arasında baskın bir şekilde biyoçeşitlilik kaybı, doğal kaynak krizleri ve iklim krizi ile mücadelede başarısızlık gibi çevresel riskler olduğunu ortaya koyuyor.
 
Krizi fırsata çevirmek mümkün mü?
 
Raporda, COVID-19'a karşı verilen yanıtların, ülkelerin, işletmelerin ve uluslararası toplumun direncini güçlendirmek için dört yönetişim fırsatı ortaya çıkardığı belirtiliyor:
 
- Risk etkilerine ilişkin bütüncül ve sistem tabanlı bakış açısına sahip analitik çerçeveler formüle etmek: Teknolojik hizmetler, yeni iş ekosistemleri oluşturmaya ve fırsatları artırmaya, dijital uçurumları kapatmaya yardımcı olabilir. Büyük şirketler, değer zincirlerindeki küçük şirketlerin sürdürülebilirlik hedeflerini belirlemelerine, standartlarını formüle etmelerine ve ilerlemelerini ölçmelerine yardımcı olabilir.
 
- Ulusal liderliği ve uluslararası iş birliğini teşvik etmek için yüksek profilli "risk şampiyonlarına" yatırım yapmak: Ulusal düzeyde risk şampiyonları risk analizi ve finansman konularında yeniliği teşvik etmek ve bilimsel uzmanlar ile siyasi liderler arasındaki ilişkileri iyileştirmek için farklı paydaşları bir araya getirebilir.
 
- Olası risklere karşı alınan önlemlerde kamu-özel girişim ortaklığına dayalı yeni modeller keşfetmek: Büyük teknoloji firmaları, dayanıklılığı güçlendirmek, verimliliği artırmak ve dezavantajlı gruplar için erişilebilir finans ürünleri sağlamak gibi yeni hizmetler sunmak için hükümetlerle birlikte çalışabilir.
 
- Risklere dair yapılan iletişimi açık tutmak ve geliştirmek, aynı zamanda yanlış bilginin yayılmasına karşı mücadele etmek
 
Gelecek yıllar, pandemi nedeniyle ortaya çıkan birçok kısa ve uzun vadeli riske karşı mücadele yılı olacak. Bu risklerin etki ve olasılıklarını artırmamaları için mücadelede hükümetlerin, şirketlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun tüm bileşenlerinin ortaklığına ihtiyaç var.
 

PAYLAŞ: DETAY

4 February

4°C’lik sıcaklık artışı nasıl hissedilecek?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Zorlu bir yıl, yeni bir rekoru da beraberinde getirdi ve 2020 yılı, küresel olarak kaydedilen en sıcak yıl olarak 2016 yılıyla birlikte zirveye oturdu. 2020'de kaydedilen ortalama yüzey sıcaklığının, 1850 ile 1900 arasındaki küresel ortalamanın 1,25°C üzerinde olduğu belirtiliyor. Bu artış, büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımlarının sebep olduğu yükselen trendin bir parçası.
 
Ortalama küresel sıcaklık artışını 1,5°C gibi belirli dereceler ile sınırlamak iklim değişikliğinin zararlı etkilerinden bazılarının önlenmesine yardımcı olabilir. Ancak, dünyanın 1,5°C veya 4°C ısınmasından bağımsız olarak sıcaklık artışları her bölgede eşit derecede hissedilmeyecek. İklim modellerini dikkate alan araştırmalar, Kuzey Kutbu, Orta Brezilya, Akdeniz Havzası ve kıtasal ABD’nin küresel ortalamadan çok daha fazla ısınabileceğini belirtiyor.
 
Peki bu durum bizim için ne anlam ifade ediyor? "Küresel ortalama sıcaklıklar" ve "bölgesel sıcak noktalar" gibi takip edilen istatistikler politika yapıcılar için faydalı olsa da bireysel olarak yaşayacağımız tecrübeleri anlatmak noktasında yetersiz kalıyor. Yaşanacakları tam olarak anlayabilmek için şehirlerin sokakları, iş yerleri, kamusal alanlar ve evlerimiz bu durumdan nasıl etkilenecek, bunları tartışmamız gerekiyor.
 
Hesaplamalarda dikkate alınmayanlar
 
Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi’nin yaptığı analizlere göre endüstri öncesi seviyelerin 4°C üzerinde olan küresel sıcaklıklara 2060'lı yıllarda ulaşılabilir. Bu da 38,7°C ile Birleşik Krallık’ta dış mekanlarda ölçülen en yüksek hava sıcaklığına sahip Cambridge’de sıcaklıkların 43 dereceye ulaşabileceğini gösteriyor. Ancak 2060 yılına yönelik bu tahmin, iklim modellerinin hava istasyonlarından topladığı ortalama sıcaklık verileri üzerinden yapılıyor. Bu istasyonlar, yapay ısı kaynaklarından uzakta ve genellikle çim ve bitki örtüsünün olduğu alanlarda bulunuyor. Ancak asfalt yüzeyler ve şehir merkezleri kırsal hava istasyonlarının bulunduğu bölgelerden çok daha farklı karakteristiklere sahip ve genellikle de birkaç derece daha sıcak. İklim modellerinin şehir merkezlerini dikkate aldığı durumlarda bile aylık ortalama sıcaklıklar hesaplanırken günlük değişimler, sokaklar arasındaki farklar hesaba katılmayabiliyor ve ileride şehirlerde karşılaşacağımız iklim değişikliği konusunun ciddiyetini yansıtmıyor.
 
İklim bilimini iç mekanlara taşımak
 
İklim değişikliğinin etkilerini gerçek anlamda anlayabilmek için hayatımızın çoğunu geçirdiğimiz ev ve iş yeri gibi iç mekanlardaki koşulları da simüle etmemiz gerekiyor. Hissedilen sıcaklığı anlayabilmek için nem, havalandırma, yüzeylerden yayılan ısı ve bina sakinlerinin metabolik hızı, giysileri gibi faktörleri de dikkate almalıyız. Örneğin; 38°C'lik bir hava sıcaklığı, %30 bağıl nem ile birleştiğinde tehlikeli olarak nitelendirilir. Ancak, bu oran %80'e ulaştığında ölümcül olabilir. Herhangi bir yalıtım veya soğutucu mekanizma olmadan yüksek nem oranına sahip iç mekan sıcaklıkları milyonlar için dayanılmaz, hatta ölümcül hale gelebilir.
 
Loughborough Üniversitesi Profesörü Robert Wilby’nin yürüttüğü bir araştırmaya göre metal bir çatının altındaki yalıtımlı bir katman, dışarıdaki sıcaklık artışı 4°C’den daha fazla olsa bile iç mekan sıcaklıklarını mevcut seviyede tutabiliyor. Ne yazık ki, gün boyu içeride biriken ısı geceleri dışarıya daha az çıkabildiğinden, bu çözüm yolu gece vakti içeride hissedilen sıcaklığı yükseltme potansiyeline sahip. Bu nedenle ileride iç mekan sıcaklıkları için gündüzle gece arasında bir seçim yapılması gerekecek gibi gözüküyor. 
 
Eğer hızlı bir şekilde harekete geçmezsek, dayanılmaz derecede sıcaklıklara maruz kalacak şehirlerin ve evlerin sayısı giderek artacak. Bu durumu engellemek için iklim müzakerelerinde yapılacak tartışmaların yalnızca tahmini sayılar üzerinden değil, “hissedilen sıcaklıklar” üzerinden olması gerekiyor. Karar vericilerin doğru adımları atabilmesi için, geçmişte yaşanan sıcaklara dair kişisel tecrübelerinden yararlanıp, hem dış hem de iç mekanlarda hissettikleri en yüksek sıcaklıkları hatırlaması iyi bir başlangıç noktası olabilir. 
 

PAYLAŞ: DETAY

4 February

Günümüzün değişen iş koşullarında bulut teknolojilerinin ve SaaS (Hizmet Olarak Yazılım) uygulamalarının payı giderek artıyor!

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Günlük yaşantımızın birçok noktasında radikal değişikliklere yol açan olan COVID-19 salgını, mevcut çalışma koşullarında da zorunlu ve hızlı değişikliklere sebep oldu. Hükümetler salgının yayılmasını yavaşlatabilmek için çalışanları ve işverenleri etkileyen çeşitli kısıtlamalar yürürlüğe koydu. Pandemi dolayısıyla işyeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşayan çalışanların sayısı 2021'in başında da yüksek seviyelerde seyrediyor ve tüm dünya ülkelerindeki çalışanların %93'ü çeşitli formlarda iş yeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşıyor.
 
İş yeri kısıtlamalarının tetiklenmesi ile beraber birçok şirket evden çalışma çözümlerini benimsemek zorunda kaldı. Pandemi öncesi dünyada genellikle Silikon Vadisi’nde yer alan bazı şirketlerce uygulanan bir akım olarak görülen evden çalışma düzeni, pandemi ile birlikte günümüzün yeni normali olmaya aday. Facebook, Twitter ve Microsoft gibi dev şirketler pandemiden sonra da çalışanlarının çoğunun kalıcı olarak evden çalışmasına izin vermeyi planlıyor.
 
Türkiye’de de bu trend büyük şirketler tarafından gündeme getirilmeye başlandı. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, pandemi önemleri doğrultusunda dünya üzerinde milyonlarca çalışanın yeni normali haline gelen uzaktan çalışma modelinin Koç Topluluğu şirketlerindeki 35 bin ofis çalışanı için bundan sonra kalıcı hale geleceğini belirtirken “Değişmekten korkmuyoruz, kendimize güveniyoruz” diye ekledi.
 
Bu trendin işletmeler üzerinde önemli bir etkisi olacak ve muhtemelen pek çoğunun daha esnek iş yeri modellerine geçtiğini göreceğiz. İçinde bulunduğumuz koronavirüs krizinin, neyin işe yarayıp neyin yaramadığını gösteren, büyük ölçekli bir uzaktan çalışma deneyi olarak hizmet ettiğini söylemek mümkün. Bu krizin hızlandırdığı daha esnek iş yeri modellerine yönelik eğilim, çalışanlara konum ve zaman yönetimi açısından daha fazla esneklik sağlıyor.
 
Değişen çalışma pratiklerinin büyük destekçisi:  Bulut teknolojisi
 
Bulut teknolojisi kullanımı, kullandıkça öde fiyatlandırma modeliyle kaynakların internet üzerinden isteğe bağlı olarak sunulmasıdır. Bulut teknolojisi ile fiziksel veri merkezleri ve sunucuları doğrudan satın almak ve bunların düzenli bakımını yapmak yerine, bir bulut sağlayıcısı ile ihtiyaç duyulduğu oranda bilgi işlem gücü, depolama, veri tabanları ve güvenlik gibi teknoloji hizmetlerine erişebilmek mümkün hale geliyor. Uluslararası Veri Grubu tarafından yapılan bir araştırmaya göre işletmelerin %69'u belirli kapasitede bulut teknolojisini kullanıyor ve %18'i bir noktada bulut bilişim çözümlerini uygulamayı planladıklarını söylüyor.
 
Farklı büyüklüklerde olan ve çeşitli sektörlerde yer alan organizasyonlar veri yedekleme, büyük veri analizi ve müşteriye yönelik web uygulamaları gibi birçok çözüm için bulut teknolojisini kullanıyor. Makine öğrenimi ve veri analitiği gibi çeşitli teknolojilere kolay erişim sağlanmasıyla organizasyonların inovasyon kapasitesinde artış ve daha çevik çalışma düzenleri gözlemleniyor
 
Günümüzün uzaktan çalışma düzeni ile dünyanın farklı noktalarından çalışan ekipler, bulut teknolojisinin sunduğu küresel altyapı sayesinde eş zamanlı olarak çalışma imkanı buluyor. Teknoloji sayesinde ürünler, farklı fiziksel noktalarda bulunan son kullanıcılara saniyeler içerisinde ulaşıyor.
 
Kurumsal şirketlerin SaaS çözümlerine ilgisi artıyor! 
 
Bulut teknolojisinin mümkün kıldığı Hizmet Olarak Yazılım (Software as a Service- SaaS), bulut tabanlı bir yazılım uygulamasının bir kullanıcıya lisanslandığı bir yazılım teslim modelidir. Uygulamaya internet üzerinden erişilir, yani kullanıcı yazılımı yerel olarak kurmak, bakımını yapmak ve güvenliğini sağlamak zorunda kalmaz. SaaS uygulamaları genellikle abonelik temelinde lisanslanır. Hizmet düzeyine ve ihtiyaç duyulan kullanıcı sayısına bağlı olarak aylık bir ücret yansıtılır. Bu şekilde bir SaaS sağlayıcısı, uygulamalarını hizmet olarak internet üzerinden sunar.
 
Pandemi ile beraber ismini sık sık duyduğumuz ve kullandığımız sanal görüşme uygulaması Zoom, kurulum yapılmasına gerek kalmadan internet tarayıcısı üzerinden kullanılması ile tipik bir SaaS örneği. Şirket içi iletişim çözümleri sunan son dönemin popüler hizmetlerinden birisi olan Slack’e de bir başka SaaS örneği denebilir.
 
Crunchbase’in yayımladığı SaaS şirketleri listesine göre dünya genelinde bulunan 15.529 SaaS şirketi içerisinde 117 milyar dolardan fazla değeri ile Salesforce en tepede yer alıyor. Gartner tarafından yayımlanan rapora göre ise SaaS şirketlerinin dünya çapında pazar gelirlerinin 2022'ye kadar 151 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.
 
Bu yükselen trendin arkasındaki en büyük motivasyon olarak SaaS çözümlerinin organizasyonlara sunduğu avantajlar yer alıyor. IBM, SaaS kullanımın öne çıkan dört faydasını şu şekilde belirtiyor:
 
Kurulum kolaylığı: Hizmet olarak yazılım geleneksel modelden farklı çünkü yazılım (uygulama) zaten buluta yüklenmiş ve yapılandırılmış durumda. Sunucuda yer alan uygulamayı müşteriye özel konfigürasyonlarda deneyip birkaç saat içinde kullanıma hazır hale getirebilirsiniz. Bu kolaylık sayesinde kurulum için harcanan zaman azalıyor.
 
Düşük maliyetler: SaaS, genellikle paylaşımı mümkün kılan veya birden fazla müşteriye servis sağlayan bir ortamda bulunduğu için donanım ve yazılım lisansı maliyetleri geleneksel modele göre düşük. SaaS sağlayıcısının sahip olduğu sunucu üzerinden hizmet sağlandığı ve bu çözümü kullanan tüm müşteriler arasında bölündüğü için müşteriye yansıyan bakım maliyetleri de azalmış oluyor.
 
Ölçeklenebilirlik ve entegrasyon: SaaS çözümleri genellikle ölçeklenebilir ve diğer SaaS sağlayıcıları ile entegrasyona sahip bulut ortamlarında bulunur. Geleneksel modelle karşılaştırıldığında, başka bir sunucu veya yazılım satın alınmasına gerek yok. Böyle bir ihtiyaç durumunda yalnızca yeni bir SaaS çözümünün etkinleştirilmesi gerekir ve sunucu kapasitesi planlaması açısından SaaS sağlayıcısı bunu müşteri için ayarlayacaktır. Ek olarak, sunulan SaaS çözümlerini belirli ihtiyaçlar doğrultusunda yukarı ve aşağı ölçeklendirme esnekliği mevcuttur.
 
Kullanım kolaylığı: SaaS çözümleri, en iyi uygulamalar ve örneklerle birlikte müşteriye sunulduğundan kullanımı oldukça kolay. Kullanıcılar önceden bazı özelliklerin uygunluğunu ve işlevselliğini test edebilir. Ayrıca, farklı sürümlere sahip birden fazla hesabınız olabilir ve sorunsuz bir geçiş yapabilirsiniz. Büyük organizasyonlar için bile, satın almadan önce yazılımı test etmek için SaaS çözümleri denenebilir.
 
Yeni çalışma düzeninde SaaS’ın yeri:
 
Video konferans ve gerçek zamanlı iletişim gibi işbirliğini arttıran çözümlerden veri analizi ve e-posta pazarlaması gibi görevleri otomatikleştirenlere kadar birçok çözüm sunan SaaS araçlarının evrimi, yalnızca kurumların maruz kaldığı COVID-19 salgınından etkilerini hafifletmeye yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda mevcut ve gelecekteki zorluklar karşısında başarılı olmaları için bir yol gösterici pozisyonda bulunuyor.
 
Bunun nedeni, çoğu SaaS çözümünün şirket içi ekosistemler yerine bulut için tasarlanması ve geliştirilmesi. Uzaktan çalışanlar, ofiste tipik olarak kullanacakları araçlara sanal özel ağlar (VPN'ler) aracılığıyla web tarayıcıları üzerinden kolayca erişebiliyorlar. İş akışları neredeyse tam verimlilikle çalışırken çalışanlar arası bağlantılar aksamaya uğramamış oluyor.
 
Bundan yalnızca 10 yıl öncesini düşündüğümüzde, bu gelişmelere imkansız gözüyle bakıyorduk. İşyerlerinde kullanılan teknoloji çözümlerinin yükselişi, maliyetleri en aza indiren, üretkenliği arttıran ve giderleri düşüren çalışma dünyası dönüşümünü mümkün kılıyor. Pandemi koşulları, SaaS çözümlerinin kullanımının şirketlere sunduğu faydaları ve çevikliği daha net bir şekilde ön plana çıkardı. Konu ile ilgili çalışmalarda yer alan tahminlere paralel olarak SaaS sektörü büyümeye ve inovatif çözümler sunmaya devam edeceğini söylemek mümkün.
 

PAYLAŞ: DETAY

29 January

Çeşitliliğe Yeni Bir Bakış Açısı: İçe Dönük Kadınlar

*Bu haberi 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Daha önce “sessiz”, “utangaç”, “soğuk” gibi sıfatlar sizi tanımlamak için kullanıldı mı? Eğer öyleyse, siz de dışa dönüklerin dünyasında yaşayan içe dönüklerden olabilirsiniz.

Yaygın olarak nüfusun dışa dönük olarak kabul edildiği Amerika’da bile toplumun üçte birinin içe dönük olduğu tahmin ediliyor. Asya’da bu oranın çok daha yüksek olduğu düşünülmekte. Türkiye’de ise içe dönük kişi sayısıyla ilgili herhangi bir istatistiki veri maalesef bulunmuyor.

İçe ya da dışa dönük olmak hayatımızda belirleyici bir öneme sahip. Carl Jung’un Psikolojide Tipler (Psychological Types) kitabında içe dönük/dışa dönük olmak kişiliğin vazgeçilmez bir parçası olarak tanımlanıyor. Bugün de kişilik belirlemede yaygın olarak kullanılan Beş Faktör Kişilik Envanteri’nin bir boyutunu içe dönük/dışa dönük olmak oluşturuyor. Ancak içe dönüklük farklı bir kişilik özelliği olarak kabul edilmektense, toplumun yalnızca dışa dönüklüğü ödüllendirmesi nedeniyle genellikle bir rahatsızlık olarak nitelendiriliyor. TDK’nın kavramı tanımlama şekli de bu görüşü yansıtıyor: “Çevresiyle iletişim kurmada güçlük çeken, içine kapalı, sosyal ilişkileri zayıf olan (kimse)”.

Susan Cain, İçe Dönüklerin Gücü (The Power of Introverts) adlı kitabında, bu kalıplaşmış düşüncelerin neden doğru olmadığını bize gösteriyor: İçe dönükler farz edilenin aksine asosyal değiller, yalnızca farklı şekilde sosyalleşiyorlar. Kalabalık gruplar yerine samimi olunan birkaç yakın arkadaşla görüşmeyi, daha az uyaranın olduğu sakin ortamlarda vakit geçirmeyi, konuşmadan önce dinlemeyi ve düşünmeyi tercih ediyorlar.

Ancak toplumda standartlar daha çok uyarana ihtiyaç duyan dışa dönüklere göre belirlendiğinden, içe dönükler hayatları boyunca farklı ortamlarda ayrımcılığa ve önyargıya maruz kalıyor. Çocukluktan itibaren daha sosyal olmamız için uygulanan baskı, üniversite döneminde artıyor; derslerde söz almak bir başarı kriteri olarak değerlendiriliyor. Sunum yapabilme ve iletişim kurma becerisinin başarılı olmak ile doğrudan ilişkisi olduğu düşünüldüğünden, iş hayatında da dışa dönük olma beklentisi peşimizi bırakmıyor, “etkili iletişim becerileri” iş ilanlarında sık sık karşımıza çıkıyor.

Halihazırda iş hayatında birçok engelle karşı karşıya olan kadınlar için ise durum daha karışık. İş Dünyasında Kadın Olmak adlı kısamızda bahsettiğimiz gibi; iş hayatında kadınlar ve erkekler aynı davranışları sergilediğinde cinsiyetleri nedeniyle çoğunlukla bu davranışlar farklı yorumlanıyor. Örneğin eşitlikçi karar alma süreçleri feminen liderlik olarak algılanırken, bu özelliğe sahip olmayan kadınlar, erkek çalışma arkadaşlarının aksine “zorba” (bossy) ve “aceleci” (pushy) olarak algılanıyor. İçe dönüklük de toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engellerle birlikte kadınların iş hayatında pek çok farklı problem yaşamasına yol açıyor.

Geçtiğimiz günlerde iş hayatında içe dönük kadınlarla ilgili araştırmalar yapmak için oluşturulan Kaktüs Projesi’ni anlatan bir yazıyla karşılaştıktan sonra, konuyu daha detaylı dinlemek için projenin yaratıcılarından Hilal Erkoca ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Kaktüs Projesi nedir? Bu projeye başlamanızın arkasındaki hikâyeyi paylaşabilir misiniz? 

İş hayatındaki dışa dönük kurallarla epey hırpalanmış iki içe dönük kadın olarak bir araya gelip, içe dönüklerin buluşabileceği bir platform kurmaya karar verdik. Adını da Kaktüs Projesi koyduk. Biliyorsunuz, kaktüs, çiçek bahçesindeki en ilgi çeken bitki değil, kendini göstermekle o kadar da ilgilenmeyen bir bitki. İçe dönüklük de dikenli bir kaktüs gibi hissetmek bazen. Kendi halinde, kimi zaman yalnız ama hayat dolu olmak, az su ve bol güneşle kendi yağında kavrulabilmek. Belki başka bitkiler kadar ilgiye, muhabbete ihtiyaç duymamak. Yine de dikenleriyle ve farklılığıyla güzel olmak ve hatta isteyince çiçek bile açmak…

Pandemide evden çalışmaya geçmemizle birlikte, içe dönük kavramının ne olduğunu kendisinden öğrendiğim Norveçli ev arkadaşımla evden çalışmaktan ne kadar zevk aldığımızdan, açık ofis ortamının zorluklarından konuştuk. İkimiz de dış uyaranlara karşı aşırı hassasız. Karşı masamızda birinin o gün üzgün ya da asık suratlı olması, yüksek sesli telefon konuşmaları ya da farklı teknolojik cihazlardan yayılan sesler kolayca kötü bir gün geçirmemize sebep olabiliyor. Bu dönemde özellikle neden bizim gibilerin nasıl hissettiğinin ve düşündüğünün önemsenmediğini sorguladık. Sonra Impact Hub'un Medyada Değişim Yaratanlar hibe programına başvurduk, sorguladığımız her şey, başkaları da yanıt bulabilsin diye bir multimedya hikâyeye ve bir internet sitesine dönüştü.

İş hayatında “içe dönük”olmak konusunda bir farkındalık mevcut mu? 

Benim gözlemim konuyla ve kavramla aşina olanların çoğunlukla içe dönükler olduğu. İnsanlar bu kavramı, ya bana olduğu gibi bir arkadaşından duyuyor ya da “bende bir terslik mi var” diye internette araştırırken kişilik testlerinde denk gelerek öğreniyorlar. Toplumumuzda içe dönüklük 'utangaçlık', 'asosyallik', 'tuhaflık' olarak görüldüğü için bu durumu inkâr etme ve dışa dönük gibi davranmaya çabalama söz konusu. İş ortamlarında da bu durum devam ediyor çünkü çoğunlukla dışa dönüklük ödüllendiriliyor. İşe alımlarda klasik anlamda iletişim yeteneği gelişmiş, iş görüşmesinde beden dili ve cevaplarıyla 'parlayan' adaylar tercih ediliyor. O yüzden iş görüşmelerinde çoğu içe dönüğün işi alabilmek için dışa dönük taklidi yaptığını düşünüyorum. En azından ben çok yaptım, görüşmelerimin çoğu da olumlu sonuç verdi.

Hal böyle olunca, içe dönüklük iş ortamında gizli gizli acı çektiğimiz bir konu oluyor ve gizlemek zorunda olduğumuz için de umursanmayan bir kavram olarak kalmaya devam ediyor. Dile getirmedikçe kırılamayacak bir kısır döngü aslında; iş dünyası dışa dönüklere göre tasarlanmış, içe dönükler rol yapıyor, sorun olduğu gibi kalmaya devam ediyor.

Peki toplumsal cinsiyet lensinden konuya bakacak olursak; içe dönük bir kadın iş yerinde neler hissediyor? 

İş ortamında maalesef toplumsal cinsiyet rolleri dayatılabiliyor. Kadınların, erkeklerin yönettiği ve aktif olarak oynadığı bir futbol maçında daha az değerli görülen rolleri üstlenmesi gerektiği bir oyuna benzetiyorum bunu. Oyun kuran orta saha, gole giden forvetler, baş hakem erkek, dördüncü hakem ise kadın. Bir kadının önemli rolleri üstlenmesi için bir şekilde sivrilmesi gerekiyor. Bunun için de işini çok iyi yapmasının yanında- ki her zaman dikkate alınan bir kriter değil- sesini duyurabilmesi gerekiyor. Yani bir kadının çoğunlukla iş yerinde dikkat çekebilmesi için dışa dönük olması gerekiyor, bu nedenle de içe dönük kadınlar arka planda kalıyor. İçe dönük karakterini rahatça gösteremeyen kadınlarda bu durum huzursuzluk hissine yol açıyor. Çoğunlukla sorun hissettiği alanlarda, değişmesi ve iş hayatının gerekliliklerine ayak uydurması gerekenin kendisi olduğunu düşünüyor.

Bu çerçeveden bakacak olursak, içe dönük erkeklerin de kadınlarla benzer problemleri olduğunu düşünüyorum. Kendilerine sorarsak muhtemelen anlaşılamamaktan muzdarip olduklarını söyleyeceklerdir. Ancak kadınlar erkeklere kıyasla iş hayatında yükselme ve kendini ifade etme konularında daha dezavantajlı. Yöneticilik pozisyonlarında kadın-erkek oranına bakmak aradaki uçurumu görmeye yetiyor. İçe dönük kadın iş hayatında çifte dezavantaj yaşıyor; hem toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engeller hem de içe dönük karakter özelliği.

İş hayatında içe dönük ve dışa dönük olan kadınlar dışarıdan nasıl algılanıyor?

İçe dönük kadınlara yönelik “asosyal”, “sessiz”, “utangaç”, “özgüvensiz”, “o bu işi yapamaz” şeklinde bir algı var. Kendini daha az ifade etmek hala yetersizlik olarak görülüyor ve bunun bir iletişim tercihi olduğu göz ardı ediliyor. İçe dönüklüğümle barıştıktan ve bu halimle gurur duymaya başladıktan sonra bu konuyu her yerde dile getirmeye başladım. İnsanların ilk tepkisi beni teselli etmek ister gibi “ama sen içe dönük değilsin ki” oldu. Bu kalıbı bir iltifat gibi kullanıyoruz. Oysa kimseye, “sen dışa dönük değilsin ki” deyip iltifat ettiğimizi düşünmeyiz.

İş hayatında da buna benzer bir yaklaşım var. İçe dönüklüğün uygun görüldüğü dikkat ve bağımsız çalışma isteyen finans ve IT gibi alanların haricinde dışa dönüklük, aranan, yükseltilen ve övülen bir karakter özelliği. Performans açısından içe dönüklüğün yetersizlik olarak algılanmasının yanı sıra, içe dönük kadınların daha az konuşmayı tercih etmeleri asosyallik olarak nitelendirilerek iş arkadaşlıklarını da olumsuz etkileyebiliyor. Bir taraftan da bu işe dışa dönükler tarafından bakacak olursak, az konuşmak ne kadar olumsuz değerlendiriliyorsa fazla sıcak kanlı ve konuşkan olmak da yanlış algılanabiliyor. Özellikle networking arayışında kadınların davranışları kimi zaman flört olarak anlaşılabiliyor ya da suistimal ediliyor. İş hayatında kadınların da belirli bir dereceye kadar dışa dönük olması hoş karşılanıyor diyebiliriz.

İçe dönük bir kadın iş hayatında ne tür engellerle karşılaşıyor?

Ofis ortamı ve iş yapma biçimleri karşılaşılan en büyük engellerden. Ofis ortamımız, en az günde sekiz saatini orada geçirecek olan kişiler biz olduğumuz halde, başkaları tarafından biçimlendiriliyor. Bir çiçeğin nerede mutlu olacağı, yerini sevip sevmeyeceği tartışılırken çalışanların nerede mutlu olacağı, çiçek açıp açmayacağı ise maalesef göz ardı ediliyor.

Ofis ortamlarının nasıl şekillendiği, hangi tür iletişim araçlarının kullanıldığı, toplantıların hangi yöntemle yürütüldüğü çalışanlarda büyük bir fark yaratabiliyor. Verimliliğe bir katkısı olmadığı ispatlandığı halde sıklıkla kullanılan açık ofis düzenini eleştirememek, 'beyin fırtınaları'nın ve ardı kesilmez ekip toplantılarının işi sürdürmek ve birlikte çalışmak için tek yöntem olmadığını dillendirememek içe dönüklerde baskı yaratıyor.

İş dünyasının önemli bir uygulaması olan networking’ler de içe dönükler için büyük bir stres kaynağı olabiliyor. Çoğu içe dönük insanın networking kelimesinden bile nefret ettiğini biliyorum. Çünkü kalabalıkları, bir sürü insanla konuşmayı ve onları etkileme zorunluluğunu çağrıştırıyor. Yine dışa dönük dünya kuralları çerçevesinde şekillenmiş bir kavram. Oysa farklı şekilde kurgulandığı durumda, içe dönükler de güçlü noktaları sayesinde derin ve amacına ulaşan sohbetle sağlam networkler kurabilir.

İş hayatında doğal kabul edilen bu kavramları sorgulamaya açamıyoruz. Örneğin alternatif iletişim yöntemleri tartışmaya açılarak, toplantıların herkesi kapsayıcı, herkes için verimli hale gelebilmesi için yaratıcı bir yol üzerine düşünülemez mi? Bunları sorgulayabilmenin temel hakkımız olduğunu düşünüyorum.

İçe dönük olmak iş hayatında performansı nasıl etkiliyor?  İçe dönük kadın çalışanların dışa dönük çalışma arkadaşlarından daha güçlü olduğu alanlar var mı? 

İçe dönüklük; yüksek konsantrasyon kapasitesi, yaratıcılık, bireysel çalışma yetisi, empati gibi özelliklerle bağdaştırılıyor. Bunlar aynı zamanda başarılı liderlerin özellikleri. Özellikle empati yeteneği, içe dönüklerin birlikte çalıştıkları insanların hislerini ve beklentilerini anlamalarına yardımcı olabilen bir özellik. Sanılanın aksine dünyada pek çok başarılı içe dönük lider var. Bill Gates, Albert Einstein, Mahatma Gandhi, Rosa Parks gösterilen örneklerden bazıları.

Türkiye'de kendini içe dönük olarak tanımlayan yönetici ya da lider konumunda kaç kişi olduğunu araştırmak çok ilginç olurdu. Tahminim iş hayatında yönetici kadrosunda bu sayının çok olmayacağı yönünde. Bunun farklı sebepleri olabilir; içe dönüklük toplumda negatif algılandığı için kişilerin bu özelliklerini saklamaları ya da gerçekten de içe dönüklerin yükseltilmemesi ve üst kademelerde kendilerine yer bulamamaları.

İçe dönük olmak bir kadının kariyer yolculuğunu nasıl etkiliyor?  

İçe dönüklüğünün erken farkına varmış bir kadın kendine uygun olacağını varsaydığı mesleklere yönelebilir. Bu sayede sevmediği, uyum sağlamakta zorlanacağı iş ve ortamlarda rol yapmak durumunda kalmaz. Erken keşfetmenin ve kabul etmenin çok kuvvetli bir dönüştürücü etkisi olduğuna inanıyorum. Tabii hiçbir zaman geç değil. Kendin olamayarak sürdürülen bir iş yaşamında doyum ve mutluluk yakalanamıyor. Bizim kuşağımızda sık iş değiştiren ya da kendi işini kuran insanlar arasında içe dönüklerin çok olduğunu sanıyorum. Ofis ya da iş arkadaşı değiştirmekle, dikkate alınmamanın baskısı, kendin olamamanın tatminsizliği dinmiyor. Bu yüzden insanlar, belki hayalleri bile olmadığı halde, sırf kendi işlerinin başında olabilmek, bir nevi kendileri olabilmek için risk alıyor, yeni bir iş kuruyorlar.

Bunu cesurca bulsam da içinde bulunduğumuz ortamları dönüştürmeye çalışmayı da cesurca buluyorum. Örneğin şirketlerin çeşitlilik yaklaşımının bir katmanı da bu olabilir. Biz dışa dönük rolü yaptıkça, rahatsızlıklarımızı ve çözüm önerilerimizi dile getirmedikçe bu konu konuşulmamaya devam edecek. Pek çok içe dönük değişmesi gerekenin kendisi olduğuna inandığı ve sevmediği ortamlarda çalışacak.

Son olarak, içe dönük kadınlar iş hayatında nasıl güçlenebilir?  

İçe dönüklüğü rahatça konuşarak, söylemekten çekinmeyerek, sayıca ne kadar çok olduğumuzu, bizim ihtiyaçlarımızın da iş hayatında dikkate alınması gerektiğini vurgulayarak değişim başlatabiliriz. İş hayatında huzursuz olduğumuz her noktanın sorgulanabilir olduğunu kendimize hatırlatabilirsek, suçu her zaman kendimizde aramayız diye düşünüyorum. Alice Miller'ın “Beden Asla Yalan Söylemez” kitabı bu noktada iyi bir örnek. Miller, gürültülü açık ofis ortamında, ya da çevrimiçi katıldığımız toplantıda huzursuzluk duyuyorsak duygularımız gerçektir, bize bir mesaj vermeye, acı çeken bir noktayı göstermeye çalışıyordur, diyor. Sessizce acı çeken noktalarımızı kontrol ederek işe başlayabiliriz. Bu şekilde belki önce yüksek sesle acı çeker, başkaları tarafından duyulur ve bir gün bu sorunlardan da kurtuluruz.
 

PAYLAŞ: DETAY

21 January

‘COVID Jenerasyonu’: Gençler pandeminin etkisiyle nasıl başa çıkıyor?

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin başlamasıyla birlikte devletler COVID-19 ile mücadele etmek için karantina ve sokağa çıkma yasakları ilan etti. Pek çok ülke okulları kapatma kararı alarak uzaktan eğitim modelini tercih etti. Yaşanan ekonomik yavaşlama ile beraber küçük işletmeler zarar gördü ve bazıları kapanmak zorunda kaldı. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan pek çok genç ise okullarına devam etmek veya kendilerine yeni bir iş bulmak için çeşitli alternatifler geliştirdiler.
 
Adesola Akerele, pandemi süresince gelecek planlarını değiştirme karar alan gençler arasında. Akerele, ilk olarak Londra’da bir üretim şirketinde bulunan stajyerlik pozisyonuna başvurma hayalinden vazgeçti.  Çünkü 23 yaşındaki yeni mezun Akerele de yaşıtları gibi pandeminin kurbanı olmuş, durdurulan işe alımlar ve akademik çalışmalardan ötürü çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştı.
 
Fakat Akerele, aynı zamanda var olan bir değişikliğin de farkına vardı. Hayatı boyunca Britanya’da siyah bir vatandaş olmak hakkında yazı yazmak isteyen Akerele, geçen yaz başlayan ve dünyanın pek çok ülkesinde gerçekleşen faşizm karşıtı protestoların ardından, ilk defa insanların yazmak istediklerini dinlemek için hazır olduğunu düşünmeye başladı.
 
Thomson Reuters Foundation’a konuşan Akerele ‘Anlaşılması zor ve yaratıcı işlerin yerine karantina günlerinde senaryo yazarı olarak kendimi geliştirmek adına yazılarıma odaklandım.’ yorumunu yaptı ve ekledi ‘Pandemi bana önceden sahip olmadığım bir fırsat sundu: Fikirlerimi geliştirecek ve yazıya dökecek kadar yeterli zaman’.
 
Odalarında kod yazan gençlerden, giriş seviyesi işler yerine kendi start-up’larını kuran yeni mezunlara kadar, Akerele de COVID jenerasyonunun bir parçası. Tıpkı yaşıtları gibi o da 2021 yılında meslek sahibi olabilmek için çeşitli yenilikler bulmak ve kendini geliştirmek zorunda.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) küresel ölçekte yaptığı bir ankete göre altı gençten biri pandemi başladıktan sonra çalışmayı bıraktı ve yarısından fazlası akademik çalışmalarına ara vermek durumunda kaldı.
 
Uzmanlara göre pandemi ile beraber ortaya çıkan yeni normalin, COVID jenerasyonunun kariyer beklentileri ve planları üzerinde yaratacağı etkiyi bilmek için henüz çok erken. Ancak bu yeni jenerasyonun mesleklere ve iş dünyasına bakışı 2021 yılı ve sonrasında geleneksel perspektiflerin dışında olacağı düşünülüyor.
 
ABD merkezli International Youth Foundation’ın CEO’su Susan Reichle’a göre artık gençler kariyer olanaklarına ve eğitimlerine çok daha girişimci ve inovatif bir şekilde yaklaşıyorlar. Örneğin birincil olarak tercih edilen sağlık ve hizmet sektöründeki iş olanakları artık eskisi kadar revaçta değil.
 
Pandemi sebebiyle Mumbai’de, çalıştığı İtalyan restoranından ayrılmak zorunda kalan Bhargav Joshi de kendisine yeni bir kariyer çizen gençler için iyi bir örnek oluşturuyor. COVID-19 sebebiyle işinden ayrıldıktan sonra, aşçılık yeteneklerini ailesinin mutfağıyla birleştiren Joshi, paket servisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Yaklaşık olarak 5 ay önce bu işe başladığını belirten Joshi, işten ayrılmasından sonra oluşan zararı telafi ettiğini ve bunun onun için büyük bir başarı olduğunu söyledi.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre girişimcilik ve free-lance çalışılabilen iş türleri pandemiden önce de ebeveynlerine kıyasla işsiz kalma ihtimali 3 kat daha fazla olan gençler arasında yaygındı. Pandemiyle beraber bu eğilim hızlanarak arttı ve gençler para kazanmak için yaratıcı iş modelleri geliştirmeye başladılar.
 
Örneğin Akerele, çok fazla başvuranın ve rekabetin yüksek olduğu birkaç iş başvurusuna yoğunlaşmaktansa, senaryo yazarı olarak free-lance işler bulmanın ve bağımsız projelerde çalışmanın kendisi için çok daha faydalı olacağının farkına vardı. Ekim ayında bir TV programıyla anlaşmayı başaran Akerele, siyah Birleşik Krallık vatandaşlarının tecrübelerine dair içerik üretiyor.
 
Ancak pek çok genç Akerele kadar şanslı değil. Bunun yanında yaratıcı projeleri takip etmek ve kendi girişimlerini kurmak için yeterli finansmana da sahip değiller. Reichle’ye göre bu durum hükümetler için bir fırsat oluşturabilir. Yeni finansman imkanları yaratılarak genç girişimciler teşvik edilebilir.
 
Dijital Araçlar
 
21 yaşında Namibia Üniversitesi’nde bir öğrenci olan Kimberly-Viola Heita, 2020 yılı boyunca radyo sunucu olmak için siyasal bir topluluk kurmuş ve arkadaşlarıyla çeşitli toplantılar organize etmişti. Fakat pandeminin çıkması ile beraber tüm öğrenciler kırsal bölgelerdeki evlerine dönmek zorunda kaldı. Her ne kadar internete erişim kısıtlı da olsa, kurduğu topluluğun devam etmesini isteyen Heita, WhatsApp Messenger üzerinde 100’ün üzerinde arkadaşıyla çeşitli çalışma grupları organize ederek pandeminin ortaya çıkardığı olumsuzluklara rağmen topluluğun devamlılığı sağlamayı başardı.
 
ILO’da iş uzmanı olarak çalışan Drew Gardiner’a göre pandemi sonrasında büyük ölçüde dijitalleşen eğitim ve meslekler, pandemi sonrasında yükselme eğilimi göstermekte. Dolayısıyla gençlerin bilişim ve dijital alanlarında kendilerini geliştirmeleri çok daha önemli bir hale gelecek. Gardiner’a göre gençler kodlama, yazılım ve yapay zekâ alanlarında kendilerini geliştirmek istiyor fakat aynı zamanda daha basit olan çeviri ve redaksiyon işlerine de oldukça ilgililer.
 
Özellikle bilişim teknolojileri ve kodlama alanlarında eğitimler çok yaygın değil fakat dünyanın farklı yerlerinde artan talebi karşılamak üzere yeni girişimler kuruluyor. Örneğin Microsoft, 25 milyon insanın ücretsiz olarak faydalanabileceği çevrimiçi dijital eğitim kursları açtı. Başka bir örnek olarak Afrika Kalkınma Bankası da ‘İş için Kodlama’ platformuyla beraber insanlara ücretsiz temel kodlama ve yazılım eğitimi imkanı sunuyor.
 
Dünya Bankası da ‘Click-on Kaduna’ isimli, dijital pazarlama, grafik, dizayn ve çevrimiçi iş bulma konularında eğitim verilen yeni bir proje başlattı. 33 yaşında Kuzey Nijerya’da yaşayan Aisha Abubakar da bu ücretsiz eğitimden faydalanarak WhatsApp aracılığıyla yeni bir mentoring programı geliştirdi ve bu program aracılığıyla kendi topluluğunda bulunan kadınlara küçük işletmelerini nasıl dijitalleştirebileceğini anlatıyor.
 
Topluluk Katılımı
 
ILO’nun düzenlediği anketin diğer bir sonucu, ankete katılan gençlerin yarısının kaygı ve depresyon sebebiyle olumsuz etkilendiğini ortaya çıkardı. Aralarında en fazla etkilenenler ise pandeminin başlamasının ardından işlerini kaybetmiş olanlar.
 
Avrupa Gençlik Forumu’nda sosyal ve ekonomik katılım alanında kıdemli politika uzmanı olarak görev yapan Nikita Sanaullah’a göre gençlerin içerisinde bulunduğu durum ve geleceğin belirsizliği daha büyük problemlerin habercisi olabilir ve şu anda yaşanılan kriz ekonomi ve istihdamın ötesinde daha büyük etkilere sebep olabilir.
 
Gençlerin içerisinde bulunduğu duruma dair değerlendirmelerde bulunan Sanaullah ‘Pek çok Avrupa ülkesinde, gençler belirli bir işte yeteri kadar çalışmamış oldukları için sosyal hizmetler ve işsizlik yardımlarından faydalanamıyorlar. Gelirlerini kaybetmeye devam ettikleri taktirde bazıları evsiz bile kalabilir’ yorumlarında bulundu.
 
Pandeminin yarattığı tüm bu olumsuzlukların yanında, olumlu bir gelişme de var. Gençler pandemi sürecinde sosyal konulara daha duyarlı hale geldi. ILO’nun düzenlediği ankete katılan gençlerin %25’i COVID-19 ile mücadeleye gönüllü olarak veya bağış yaparak katkı sağlamış.
 
San Francisco’da yaşayan 17 yaşındaki James Poetzcher, Covid’le mücadeleye destek vermek için sıra dışı bir yol geliştirdi. Hobi olarak hava kirliliği haritaları çıkarmaya başlayan James, sokağa çıkma kısıtlamalarıyla beraber, hava kirliliğini gösteren mavi noktaların kaybolmaya başladığının fark etti. Ağustos’ta Kaliforniya’da başlayan orman yangınları ardından, Poetzcher odasından geliştirdiği projesini bir adım ileriye taşıdı ve hükümetin, STK’ların kullanabileceği hava kalitesi veri portalı tasarladı.
 
Pandemi dünyanın çeşitli bölgelerinde gençleri olumsuz bir şekilde etkiledi. Fakat işe alımların durmasına ve internete erişimin problemli olduğu bölgelerde uzaktan eğitimin aksamasına rağmen pek çok genç dijital iletişim araçlarıyla çalışma grupları organize etmeye, kendi işlerini kurmaya ve COVID-19 ile mücadele için alternatif yollar geliştirmeye devam ediyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

20 January

Evsizliğin çözümü para yardımı kadar basit olabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2018’de Vancouver merkezli bir sivil toplum kuruluşu ‘Evsiz bir insana tekrar kendi ayakları üzerinde durabilmesi için binlerce dolar para verilse ne olur?’ sorusunu sorarak evsizlikle mücadeleye yeni bir yaklaşım getirdi. Bu yaklaşımın oldukça basit bir önermesi bulunuyordu: Eğer birisinin paraya ihtiyacı var ise olabilecek en etkili çözüm yolu koşulsuz olarak ona bu parayı vermektir.
 
New Leaf Project programı kapsamında gerçekleştirilen deneyler, bu yaklaşımın doğruluğunu ortaya koyuyor. Yapılan çalışma kapsamında kendilerine 7500 Kanada Doları verilen 50 evsiz, para yardımı almayan kontrol grubundakilere kıyasla daha hızlı bir biçimde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti ve gıda güvenceleri arttı. Hatta sene sonunda yardım olarak verilen paranın bir miktarı birikime dönüştü. Üstelik, hükümetin evsizlere yönelik yardım programlarına kıyasla New Leaf Project programının daha düşük maliyetli olduğu görülüyor.
 
New Leaf Project nasıl ortaya çıktı?
 
Programın kurucu ortakları, harekete geçme kararını 2017 yılında Hollandalı tarihçi Rutger Bregman’ın TED konuşmasını dinledikten sonra aldı. Bregman konuşmasında, yoksulluğun sona ermesi için evrensel temel gelirin uygulanabileceğinden bahsediyordu. Konuşmada geçen fikirler üzerine araştırma yapan ortaklar, Londra’da 13 evsiz insana nakdi yardım yapılan ve 1 yıl sonra 11 katılımcının düzenli ikamet edebildikleri bir eve sahip olduğu küçük çaplı bir deneyle karşılaştı. Doğrudan para transferi hakkında araştırmalarını derinleştiren ortaklar, Kenya’da yoksullukla mücadele kapsamında en fazla yardıma muhtaç ailelere nakit para yardımı yapan GiveDirectly gibi çeşitli başarı örnekleriyle karşılaştı.
 
Bu örnekler ve evsizlerle mücadele eden kurum temsilcileriyle yapılan görüşmeler, Vancouver’da artan evsiz sayısını fark eden ortakları, kendi uygulamalarını ortaya koymaları için teşvik etti.
 
Araştırma çıktıları ne gösteriyor?
 
British Columbia Üniversitesi iş birliği ile yapılan ilk uygulama, son zamanlarda evsiz kalmış ve akıl hastalığı veya madde bağımlılığıyla mücadele etmeyen kişilere odaklandı. Programın katılımcılarından birisi olan Ray, programın katılımcılarına sağladığı faydaları anlamak için iyi bir örnek oluşturuyor. Ray, çok uzun bir süre inşaat sektöründe çalıştıktan sonra işten çıkarıldığı ve hükümet tarafından yapılan yardımlar için gerekli niteliklere sahip olmadığı için barınaklara yerleşmek zorunda kalmış. Bu süre zarfında geçici bir işe girmesine rağmen yeni bir eve çıkacak kadar birikim oluşturamayan Ray’e verilen 7500 Kanada Doları pek çok yeni imkân için bir başlangıç noktası oluşturmuş. Aldığı nakdi yardımla bir daire kiralayan Ray, aynı zamanda kamu hizmeti çalışanı olarak eğitim almaya başlamış.
 
Ray ve daha pek çok katılımcı için programın etkileri çok olumluydu; Program kapsamında nakdi yardım alan insanların yarısı, ortalama olarak bir ay içerisinde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti, %70’inin gıda güvencesi arttı. Araştırmanın ilginç çıktılarından biri ise alkol, uyuşturucu ve sigara için bir yıl süresince harcanan paranın ortalama %40 seviyesinde düşüş göstermesi. Bunlarla birlikte, bazı katılımcılar, 12 ayın sonunda ortalama 775 Dolar değerinde para biriktirmeyi dahi başardı.
 
Hükümet destekli barınaklarda daha az kalan bu kişiler, devletin yılda kişi başı 8100 Dolar değerinde tasarruf etmesine sebep oldu. Halihazırda kapasite limitini doldurmuş olan barınak sistemleri üzerindeki baskının azalması da ayrıca programın olumlu etkileri arasında.
 
Programı bundan sonra neler bekliyor?
 
Program başarılı kabul edilse ve farklı şehirlerde uygulamalar için hazırlıklar sürüyor olsa da tabii ki program kapsamında karşılaşılan bazı zorluklar da mevcut. Örneğin katılımcıların halihazırda var olan faydalar vesilesiyle sahip oldukları paranın kesilmemesi için program yöneticileri British Columbia hükümetiyle birlikte çalışıyor. Sivil toplum kuruluşları bağış yoluyla elde ettikleri parayı değerlendirirken bazı kurallara uyması gerektiğinden, ilerleyen dönemlerde programın başka kurumlar tarafından gerçekleştirilmesinin önünde de birtakım engeller bulunuyor.
                                                                                         
Geleceği henüz belli olmasa da program, yoksulluk içerisinde yaşayan insanların doğru finansal tercihler yapamayacağı nedeniyle onlara para verilmemesine yönelik var olan algıyla mücadele etmesi açısından ezber bozan bir yaklaşıma sahip. Para yardımı yapılan kişilerin hayatları üzerinde kontrol hissettiklerini belirtmeleri ve kontrol hissiyle birlikte kendileri için doğru kararlar vermeleri programın belki de en önemli çıktısı.
 
 
 

PAYLAŞ: DETAY

20 January

Geleceğin stratejilerini yönlendirecek bir araç: Sürdürülebilirlik verisi analitiği

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Günümüzde veri biliminin şirketlere sağlayabileceği sayısız fayda bulunuyor. Bunların belki de en önemlileri arasında yeni ürünler geliştirme ve müşteri deneyiminin ölçümlenmesi yer alıyor. Ancak rekabet yoğun iş dünyasında veri biliminin kurumlara sunabileceği en önemli potansiyel kazanım olarak operasyonel verimlilik gösteriliyor.  
 
Veri bilimi geleneksel olarak mevcutta tutulan veriyi kullanarak çıkarımlar yapmaya odaklanıyor. Ancak operasyonel verimliliğin arttırılması için geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek oldukça önemli. Geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek yeni ve alışılmışın dışında metriklerin takip edilmesi ihtiyacını doğuruyor ancak bu durum beraberinde yeni zorlukları da getiriyor. Şirketlerin karşılaştıkları en önemli sorun, takip ettikleri verinin nasıl tutulacağı ve verinin değere nasıl çevrileceği. Bunu sağlayabilmeleri için de şirketlerin veri odaklı dönüşümü hayata geçirmesi kritik önem taşıyor. 
 
Şirketlerin kendileri ile ilgili geleneksel olarak nitelendirilen ekonomi, insan kaynakları, iş sağlığı ve güvenliği gibi takip ettikleri pek çok veri bulunuyor elbette. Ancak son dönemde gelenekselin ötesinde ürünlerin çevreye etkileri, yatırımların toplumsal faydaları, organizasyonun değer zincirine olan etkileri gibi pek çok alanda performansın ölçülmesine imkan sağlayan ÇSY (Çevre Sosyal ve Yönetişim) verilerinin de yakından detaylı olarak izlenmesi giderek önem kazanıyor. Şirketler, insan kaynakları, çevre yönetimi, karbon salımları, toplumsal yatırımlar, değer zinciri, iş sağlığı ve güvenliği gibi sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli metriklere ilişkin veriyi takip ederek veri biliminin sunduğu imkanlar ile çok değerli çıkarımlarda bulunabiliyor. Bu çıkarımlar gündelik iş yapışın ötesinde, aynı zamanda hem paydaşların hem de yatırımcıların beklentilerine ne ölçüde yanıt verebildiklerini ölçümlemeleri için de bir kılavuz niteliğinde.  
 
Özellikle günümüz veri bilimi teknolojilerinin sunduğu imkanlar doğrultusunda şirketler artık çok daha fazla veriyi analiz etme şansına sahipler. Bu durum şirketlere geçmişe dair performans ile gelecek hedefleri arasındaki ilişkiyi kurmalarına ve kurumsal sürdürülebilirlik hedeflerinin yakalanabilmesine imkan tanıyor. Ayrıca sürdürülebilirlik performansının düzenli takip edilmesi ile şirketler risk ve fırsatları önceden tespit ederek erkenden aksiyonları hayata geçirebiliyor ve böylelikle kendilerine önemli bir rekabet avantajı da sağlayabiliyor.
 
Yatırım dünyası ve ÇSY verisi
 
Sürdürülebilirlik veri analitiği, organizasyonlar için sağladığı yararların yanında yatırım dünyasının artan ilgisi ve karar mekanizmalarında yer etmesi ile beraber daha da önemli hale geliyor. Sürekli ve hızlı bir şekilde değişime uğrayan iş dinamiklerine ve çevre koşullarına uyum sağlayabilen yenilikçi iş modelleri ayakta kalacak ve değişimi yakalamakta yavaş  olan şirketler büyük zorluklarla mücadele edecek. Yatırımcı dünyası, bu zorluğun farkında ve birçok profesyonel para fonu yöneticisinin giderek riski daha iyi yönetmek ve değişen dünyada yeni fırsatlar keşfetmek için ÇSY verilerini yatırım yaklaşımlarına entegre ettiğini gözlemliyoruz. ÇSY’yi merkezinde bulunduran yatırım fonları, dünya genelinde hızla büyüyor. Morningstar raporundaki verilere göre, 2020 sonu itibariyle ÇSY fonlarının toplam büyüklüğü 250 milyar USD’yi geçti. 
 
Yatırımcılar, yatırım yapacakları şirketleri en iyi şekilde tespit edebilmek için ÇSY verilerine giderek daha fazla güveniyor. Bununla birlikte, şirketlerden ÇSY alanlarında doğru, güvenilir ve şeffaf veri paylaşımını talep ediyorlar. Ancak bu verilerin toplanması ve takibi konusunda sorunlar göze çarpıyor. Halihazırda genellikle şirketlerin tüm operasyonlarını kapsayacak bir şekilde ÇSY performansını ölçecek veri takip sistemleri bulunmuyor ve bu nedenle operasyonun tamamı ile ilgili ÇSY verisi raporlanamıyor. Bu olumsuz durum yatırımcıların bir şirkete yatırım yapmasının önündeki en büyük engellerden biri.
 
Yatırımcılar, düzensiz ve karmaşık olarak karşılarına çıkan yapılandırılmamış ÇSY verisinden  bunalmış durumda. Üstelik birbirinden çoğu zaman önemli derecede farklılıklar gösteren üçüncü taraf ÇSY değerlendirme puanları arasında kayboluyorlar. Sürdürülebilirlik odaklı yatırımcılar artık yalnızca üçüncü parti tavsiyelerine ve ÇSY "puanlarına" güvenmek istemiyor. 
 
Şirketlerin yatırımcıların ilgisini çekebilmeleri ve müthiş bir hızla büyüyen sorumlu yatırım fonları arasında yer alabilmeleri ancak şirketlerin kendi operasyonlarının tamamı ile ilgili kapsamlı, güvenilir ve şeffaf olarak ÇSY performansını veri biliminin bugün getirmiş olduğu imkanlar doğrultusunda takip ederek raporlamaları ile mümkün olacak gibi duruyor.


PAYLAŞ: DETAY

20 January

Net-sıfır karbon taahhütlerinin kalitesi sorgulanıyor!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Net-sıfır karbon taahhütlerinde son dönemde yaşanan hızlı artış nedeniyle mevcut karbon kredilendirme sisteminde bir patlama yaşanması an meselesi. Ancak bu durumu belki de pek olumlu yorumlamamak gerekiyor.
 
Şirketler, hükümetler ve diğer kuruluşların net sıfır karbon taahhütleri bir yıldan kısa bir süre içerisinde ikiye katlandı. Dünya Yeşil Bina Konseyi, 2030 yılına kadar tüm binalarını net sıfır yapma taahhüdünde bulunan 68 işletme, 28 şehir ve altı eyalet ile sözleşme imzaladı. Amazon, Shell ve Ford dahil dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları; JetBlue ve United gibi havayolları ve Mace Group gibi inşaat firmaları, önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde karbon nötr, hatta negatif olmayı taahhüt ettiler.
 
Şirketler net sıfır taahhütlerine yenilenebilir enerji alımı, hammadde geri kazanımı, iş modeli değişimi gibi farklı yöntemlerle ulaşmayı hedefliyor. Ancak şirketlerin birçoğu, uyguladıkları bu yöntemlerle yok edemediği emisyonu nötrlemek için karbon denkleştirmeye (offset) yönelmek zorunda kalacak. Vivid Economics’e göre karbon denkleştirme pazarı 20 yıl içerisinde yıllık 1,4 trilyon dolar büyüklüğüne ulaşacak, bu sayı 2020'deki pazar büyüklüğünün (247,9 milyon dolar) yaklaşık beş bin katına denk geliyor.
 
Nicelik niteliğe karşı
 
Kuruluşlar, hedeflerine ulaşamadıkları durumda, karbon kredisi satın alarak kendileri yerine bir başkasının sera gazı emisyonlarını önlemesi veya ortadan kaldırması için ödeme yapabiliyor. Aktivistler, kredi sisteminin bu kadar kolay olması nedeniyle, şirketlerin operasyonlarında önemli ve maliyetli değişiklikler yapmaktansa her zamanki gibi işlerini sürdürmeye devam etmelerinden ve çevreye duyarlı gözükmek için ihtiyaç duydukları kadar karbon kredisi satın almalarından endişeleniyor.
 
Net sıfır taahhüdü olan şirketler karbon kredilerini değerlendirirken, önceliği niceliğe veriyor ve ne kadar karbon yakaladıklarına veya önlediklerine göre bir değerlendirme yapıyor. Bu da çok önemli bir konuyu devre dışı bırakıyor: Karbon kredisinin kalitesi. 
 
Karbon kredilerini yüksek ve düşük kaliteli olarak ikiye ayırmak mümkün. Yüksek kaliteli bir kredi olması için, projeyle kredi olmadan depolanamayacak karbonun depolanması ve onu birkaç yüzyıl boyunca tutması gerekiyor. Yüksek kaliteli karbon denkleştirme projeleri, karbon salımını başka bir sektöre aktarmıyor ve hayata geçirildiği bölgedeki toplulukların yaşam kalitesini iyileştiriyor. Örneğin bir kentsel ağaçlandırma projesi, klimalar nedeniyle ortaya çıkacak karbon salımlarını ve sıcaklık nedeniyle yaşanabilecek tıbbi acil durumları azaltabilecek gölge alanlar sağlayabilir ve aynı zamanda karbonu tutup yerel hava kalitesini iyileştirebilir. 
 
Tabii yüksek kalite, yüksek fiyatı da beraberinde getiriyor. Düşük kaliteli karbon kredilerinin maliyeti daha az. Ancak, düşük kaliteli krediler karbon salımlarını gerçekte azaltmama ve hatta bazı durumlarda ortaya çıkan salımı artırma riski taşıyor. Bir orman koruma projesi kapsamında birkaç dönümlük Amazon ormanını yok etmemesi için finansman sağladığınız ağaç kesme şirketi, faaliyetlerini basit bir tabirle yolun aşağısına taşır ve yerli halka fayda sağlanan bir alanı yok ederse, bu kredinin kalitesi düşüktür.
 
Karbon kredilerinde standardizasyon ihtiyacı
 
Net sıfır taahhütleri ton sayısını odağa alarak belirleniyor ve şirketleri olabildiğince ucuza mümkün olduğunca fazla ton karbon denkleştirmeye yönlendiriyor. Karbon kredileri, kaliteleri ne olursa olsun eşit değere sahip olduğundan, genellikle en ucuza en fazla tonu ortadan kaldıran ya da önleyen kredi kazanıyor.
 
Bu durumu önlemek için karbon piyasasının bir standardizasyon ihtiyacı bulunuyor. Standart olmadığı durumda, ne için ödeme yaptığınızı bilmek zorlaşıyor ve bu da olumsuz etki yaratma ihtimalini artırıyor. Kredilerin, binlerce olası istenmeyen sonuç araştırılarak büyük bir özenle uygulanması gerekiyor. Bu da projelere, basın bülteninde en iyi hangisi duracak gözüyle değil, sorgulayıcı bir perspektifle bakmamızı gerektiriyor. 
 
Karbon nötr olma hedefiyle hareket eden şirketler, yanlış metrikler ile ölçümleme yapan bir sisteme para aktarıyor olabilir. Bu nedenle net sıfır çerçevesi yerine, karbon denkleştirme kalitesine odaklanan bir çerçeveye ihtiyacımız var. Odağı ancak nicelikten kaliteye kaydırdığımızda, net sıfır taahhütlerinin aslında beklenen etkiye sahip olması sağlanabilir.
 

PAYLAŞ: DETAY

13 January

Yeşil bankaların yükselişi

COVID-19’un dünyada yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmak için yalnızca kısa dönemli çözümlere değil, uzun dönemde sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayacak yatırımlara ihtiyacımız var. İklim değişikliği kaynaklı risklerin giderek arttığı bu dönemde, iklim koşullarına dirençli altyapıya dayalı çözümlere, sermayenin ve inovasyonun kalkınmaya katkı sağlayacak şekilde kullanılmasına ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Sürdürülebilir ekonomik iyileşme için ihtiyacımız olan bir diğer şey de yeşil bankalar.  

Yeşil bankalar, iklim dostu sürdürülebilir projeler için yerel yatırımları büyütme görevi gören, çoğunlukla kamuya ait, ticari olarak işletilen finans kurumlarından oluşuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan State of Green Banks raporu, yeşil bankalara olan ilginin dünyada giderek arttığını ortaya koyuyor. Şu anda 12 ülkede toplam 27 yeşil banka bulunuyor. Var olan yeşil bankaların çoğunluğu gelişmiş ülkelerde yer alsa da yeşil banka modeli sadece bu ülkelerle sınırlı değil. Gelişim süreci devam eden yeşil bankalar farklı coğrafyalarda yer alan ve farklı gelir düzeylerinde bulunan 25 farklı ülkede yer almakta. 

Mevcut yeşil bankaların bugüne kadar göstermiş olduğu performans oldukça etkileyici; kuruluşlarından bu yana öz sermayelerinden yaklaşık 25 milyar dolarlık yatırım yaparak 2020 yılının ortası itibarıyla toplam değeri 70 milyar dolara ulaşan projelere destek verdiler. Bu miktarın 45 milyar dolardan fazlası ise özel sektörden geliyor. 

Sermayenin düşük karbonlu ve sürdürülebilir kalkınma çözümlerine aktarılması, COVID-19 sonrası iyileşme ve 2050'den önce salımların azaltılması için büyük önem taşıyor. Ekonomik iyileşme için, yeşil bankalar mali kaynaklarını hem inşaat işleri gibi kısa dönemli hem de yeni endüstrileri teşvik etmek gibi uzun dönemli iyileşme sağlayacak yatırımlara yönlendirebilir. Ancak, iklim açısından bakıldığında, Climate Policy Initiative tahminlerine göre iyileşme için 2050’ye kadar her yıl 1,6 ile 3,8 trilyon dolar arasında bir tutarın enerji üretiminin sadece arz tarafında harcanması gerekiyor olmasına rağmen, 2018’de küresel olarak kullanıldığı hesaplanan tutar yalnızca 546 milyar dolarda kalmış durumda.

Yeşil bankalar yeni ve çeşitli sermaye havuzlarını çeken güvenilir yerel ortaklar haline gelerek, mevcut finansman boşluğunu doldurmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, yeşil bankalar piyasada bulunan açığa yönelik garantiler, uzun vadeli borçlar, öz sermaye, ikinci derecede borç, menkul kıymetleştirme gibi birçok finansal aracı kullanabilir. Özellikle yetersiz hizmet alan ve teknolojik olarak geri kalmış topluluklarda yeşil banka yatırımları yeşil yatırımın önündeki engelleri kaldırma misyonunu da taşıyabilir. 

Bütün bu faydaların yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerin sıfır karbonlu bir gelecek için gelişmiş ülkelerin fonlarına ihtiyaç duymasına bir alternatif de yine yeşil bankalar ile sağlanabilir. İklim finansmanını yerel bir kurumda merkezileştirerek, Yeşil İklim Fonu (GCF) gibi kaynaklardan imtiyazlı destek, kalkınma bankalarından imtiyazsız araçlar ve özel sektörden ortak yatırım alınması sağlanabilir.

Daha da önemlisi, yeşil bankalar, yeşil iyileşme ve istihdam yaratma konusunda kritik bir rol oynayabilir. Yeşil sektörlerin gelişimini destekleyerek ve özel sektör yatırımlarını iklime dirençli projelere çekerek, yeşil bankalar sağlıklı bir ekonomiyi destekleyebilir. 2008 yılındaki ekonomik krizden sonra Birleşik Krallık’ta kurulan Green Investment Bank kurulduğu ilk üç yıl içerisinde, yeşil altyapıya yatırımları üç katına çıkardı ve Birleşik Krallığı 5 yıl içerisinde dünyanın en büyük denizüstü rüzgar pazarı haline getirdi. Yakın zamanda Amerika’daki bir federal yeşil bankanın potansiyelini araştıran bir rapor, bankanın kuruluşundan sonraki ilk 5 yıl içerisinde 3,3 milyon doğrudan ve 2,2 milyon dolaylı olmak üzere toplam 5 milyon üzerinde yeni iş yaratabileceğini ortaya çıkardı. 

Bugüne kadarki veriler parlak bir geleceğe işaret etse de yeşil banka ekosisteminin büyümesi için desteğe ihtiyacı var. Başlangıç sermayesiyle birlikte ihtiyaçlar arasında yerleşik teknik uzmanlık ve dışarıdan teknik desteğe erişim de bulunuyor. Bu sorunlara çözüm bulmak amacıyla Green Bank Design Platform adlı bir oluşum şu anda gelişim aşamasında. Bu oluşum, ülkelere yeşil banka kurmaları için gerekli yönlendirmeleri yapmayı, koordinasyonu sağlamayı ve önlerindeki bariyerleri aşmaları için gerekli hizmetlere erişim sağlamayı hedefliyor. 

İhtiyaç duyulan destek gelişmiş ülkeler aracılığıyla da sağlanabilir. Gelişmiş ülkeler, küresel yeşil bankaların gelişimi ve yayılımı için gerekli desteği sağlamaya çeşitli şekillerde yardımcı olabilir; Gelişmekte olan ülkelerdeki yeşil finans kurumlarına sermaye katkısında bulunmak, ihtiyaç duyulan teknik uzmanların yeşil bankalara yerleştirilmesini sağlamak, yeşil banka oluşturma sürecinde durum tespiti ve proje hazırlama aşamaları için hibe finansmanı sağlamak ve Green Bank Design Platform’un kurulmasını desteklemek.

Yeşil bankalar bize hem COVID-19 süreci nedeniyle yaşanan ekonomik problemlere, hem de karşı karşıya olduğumuz uzun dönemli iklim krizine cevap verebilecek bir çözüm sunuyor. Sürdürülebilir bir gelecek için yeşil bankalara desteğin hızlı bir şekilde sağlanması ve gerekli adımların atılması kritik bir önem taşıyor. 
 

PAYLAŞ: DETAY

13 January

Gelişen ÇSY endeksleri ve türevleri portföyleri nasıl dönüştürüyor?

Riskleri azaltma peşinde olan yatırımcıların Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerinin endekslere entegrasyonu konusunda taleplerini artırmalarına yönelik olarak bu alanda sunulan çözümler de giderek çoğalıyor. Eurex borsasının Mart ayında Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi ile veya belirli ÇSY kriterleri ile uyumlu olmayan şirketlerin kapsam dışı bırakıldığı türevleri hayata geçirmesiyle birlikte bunlar, hedge ve trade işlemlerinde en çok rağbet gören türev ürünler arasına katıldılar.

Eurex ÇSY Taramalı Endeks vadeli işlem sözleşmeleri 1 milyona yaklaştı ve 12 milyar Avro işlem hacmine sahip. ÇSY Borsa Yatırım Fonu (ETF)’nin yönetim altındaki varlıklarının rekor kırarak, 2020 Temmuz ayında 100 milyar doların üzerinde işlem görmesi de pandemi ve regülasyonlar nedeniyle yatırımcıların bu konuya gösterdiği ilginin arttığını kanıtlıyor. 

ÇSY türevlerinin büyüme rakamlarının arkasında farklı sebepler olsa da en önemli nedenin riskleri azaltma olduğu görülüyor. Bunun güzel bir örneğini Volkswagen’in emisyon skandalı ve Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni ihlal etmesi sebebiyle taramalı vadeli işlem endeksinden çıkartılması oluşturuyor. Bu şirketlerin otomatik olarak endekslerden çıkartılması yatırımcılar için olası riski oldukça azaltıyor. Müşterilerden alınan geribildirimler de bu tür hedging amaçlı kullanılan türevlerin ÇSY kriterlerine “neredeyse” değil, tamamen uyumlu olmasının beklendiğini gösteriyor. Ayrıca ÇSY endekslerinin COVID-19 döneminde daha iyi performans göstermesi, yatırımcılara ÇSY yatırımlarının kriz dönemleri için iyi önlem olduğunu düşündürtüyor.

Peki bugün bu kadar değerli olan bu portföyler nasıl oluşturuluyor? Eurex’in listelenmiş türevlerinin temelini oluşturan endeksler, MSCI’nın endekste yer alan şirketlerini ÇSY kriterlerine göre dikkatle inceleyen 350 ÇSY uzmanı tarafından oluşturuluyor. Buna göre MSCI, yıllar içerisinde farklı ÇSY hedeflerine bağlı olarak üç farklı tarama seti geliştirmiş durumda: Termal kömür, tütün gibi problemli olduğu bilinen alanları ve BM Küresel İlkeler Sözleşmesi gibi sosyal normları ihlal eden şirketlere yönelik geleneksel değerlere bağlı taramalar; etkisi yüksek ve kurum faaliyetlerinin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile uyumlu olduğu şirketleri kapsayan olumlu etkiye dayalı taramalar; ve son olarak da ÇSY risklerinin şirket değerini olumlu veya olumsuz nasıl etkileyebileceği değerlendirilerek buna göre bir değer biçme yöntemi izleyen rating bazlı denilen taramalar.

Bu değerlendirmeler sonrasında portföy oluşum süreci başlıyor. Her endeks piyasa değeri kıyaslaması veya bölgesel değerlendirme yapılarak başlıyor. Ardından yine çeşitli yöntemler izlenerek endeksler oluşturuluyor. MSCI’nın en basit portföyü ÇSY ‘Tarama’ (ESG ‘Screen’),en düşük değerlendirilen şirketleri kapsam dışı bırakıyor. Böylelikle şirketlerin %7’si kapsam dışı kalmış olsa da yatırımcılara piyasanın hala %93’üne erişim imkânı sağlıyor. ÇSY ‘Evrensel’ (ESG ‘Universal’), portföyüne iyi ÇSY değerlerine sahip olan veya değerlerini yükseltmeye çalışan şirketleri katarken, ÇSY performansı düşük şirketlerden uzak durmayı hedefliyor. ÇSY ‘Odak’ (ESG ‘Focus’) endeksi yeniden bir ağırlıklandırma yapıyor ancak aktif risk konusunda düzeltme yapmak için optimizasyonda bulunuyor. “Liderler”endeksi ise en yüksek ÇSY değerine sahip şirketleri seçerek oluşturuluyor. 

ÇSY kriterleri portföyleri dönüştürürken ve yatırımları artırırken, Paris Anlaşması’yla uyumlu kıyaslamaları zorunlu kılacak Avrupa Birliği regülasyonları da ayrıca yatırımları çekerek bu alanın gelecekte daha da büyümesine fırsat sağlayacak gibi gözüküyor. 
 

PAYLAŞ: DETAY

6 January

Hayvanların %90’ı yaşam alanlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Korkulduğu kadar hızlı olmasa da dünya genelinde biyoçeşitliliğin azalmaya devam ettiğini ve gelecekte durumun küresel ısınma ve habitat kaybı nedeniyle daha da kötüleşeceğini biliyoruz. Bilinen bu gerçeklere rağmen, bilinmeyen şey ise bunu önlemek için ne yapılabileceği.
 
Biyoçeşitlilikteki azalmanın altında yatan sebepler her geçen yıl güçlenerek artmaya devam ediyor. Günümüzde biyoçeşitliliğe karşı en büyük tehdidi yeni tarım arazileri oluşturmak için doğal habitatların yok edilmesi oluşturuyor. Dünya nüfusunun ve dolayısıyla tüketimin artması ile beraber tarım arazilerine duyulan ihtiyaç da giderek artıyor. Bu durum ise 2050 yılı itibarıyla 2 milyon, hatta bazı tahminlere göre 10 milyon km2 yeni tarım arazisi anlamına geliyor.
 
Tarım arazilerinde beklenen genişlemenin biyoçeşitliliğe zarar vermemesi için geleneksel koruma yaklaşımlarının da çeşitlenmesi gerekiyor. Her ne kadar şu anda uygulanan koruma yaklaşımları pek çok tür için önemli ve olumlu sonuçlar doğuruyor olsa da bu yaklaşımlar tüm türleri korumak için yeterli değil. Türlerin tamamını korumak adına biyoçeşitlilik kaybına neden olan temel sebeplerin araştırılması gerekiyor. Bu kapsamda Nature Sustainability’de yayınlanan bir çalışma, spesifik olarak hangi türlerin ve yaşam alanlarının tarım arazilerinin genişlemesinden olumsuz etkileneceğine odaklanıyor ve biyoçeşitliliğin korunması adına gıda sistemlerinde ne tür değişiklerin yapılması gerektiğine dair bir yol haritası çiziyor.
 
Yapılan araştırmada, tarım arazilerinin hangi bölgelerde genişleyeceğine dair tahmin yürütmek adına hassas uzamsal ölçeklerin kullanıldığı (1.5 km x 1.5 km) bir metot uygulanıyor. Ardından, yapılan tahminlerin olduğu yerlerde, 20.000 amfibiyan türünü, kuşları ve memelileri kapsayacak şekilde habitat haritaları oluşturularak, bu haritalar üzerinde yapılan gözlemlerle birlikte hangi türlerin ne tür tarım arazilerinde yaşayabileceği saptanıyor. Tüm bu sürecin sonucunda ise 2010-2050 yılları arasında hangi türlerin ne kadar habitat kaybına uğrayacağı hesaplanabiliyor. Hassas uzamsal ölçeklerin kullanılması ile de hangi bölgelerin ve hangi türlerin daha çok korumaya ihtiyaç duyacağı ortaya çıkmış oluyor.
 
Çalışma sonucunda elde edilen gelecek projeksiyonlarına göre türlerin yaklaşık %90’ının habitat kaybına uğrayacağı tahmin ediliyor. Bu türlerin 1280’i ise yaşam alanlarının %25’inden fazlasını kaybetme riskiyle karşı karşıya.
 
Habitat kayıplarının özellikle Sahra Altı Afrika’da, spesifik olarak ise Büyük Rift Vadisi’nde ve ekvatoral Batı Afrika’da daha yoğun olarak yaşanacağı öngörülüyor. Bununla beraber Atlas Yağmur Ormanları’nın olduğu Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da da habitat kayıpları ciddi bir biçimde yaşanabilir.
 
Dikkat çekilmesi gereken bir mesele ise gelecekte habitat kaybına uğrayacak hayvan türlerinin halihazırda bir tehditle karşı karşıya olmaması. Bu durum, koruma alanında çalışanların bu türler hakkında endişe duymamalarına yol açabilir. Bu nedenle tür ve bölgelere yönelik yapılacak gelecek tahminlerinin biyoçeşitlilik kaybını önlemek için çok önemli olacağı düşünülüyor.
 
Biraz da güzel haberler verecek olursak, habitat kaybını azaltabilecek pek çok önlem neyse ki mevcut. Örneğin; tarımsal verimin artırılması, daha sağlıklı beslenme alışkınları, gıda israfının önlenmesi ve riskli bölgelerdeki tarımsal arazilerin yeniden düzenlenmesi. Yapılan çalışma, tüm bu önlemlerin habitat kaybını ciddi derecede önleyeceğini ortaya koyuyor.  Bu önlemlerin hayata geçirilmesi için ise hükümetlerin, şirketlerin, STK’ların ve bireylerin kararlı bir şekilde üzerlerine düşenleri yapması gerekiyor.
 
Çalışma, uyguladığı yöntem sayesinde yukarıda belirtilen hangi önlemlerin hangi bölgeler için daha etkili olabileceğini de belirtiyor. Örneğin, Sahra Altı Afrika’da biyoçeşitliliği korumak adına yapılabilecek en etkili şey tarımsal verimin arttırılması. Eğer ihtiyaç duyulan gıda, daha küçük tarım arazilerinden temin edilebilirse, bu durum habitat kaybını ciddi şekilde azaltabilir.
 
Sahra Altı Afrika’daki durumun aksine Kuzey Amerika’da verim artışı, bu bölgede verimliliğin neredeyse en yüksek seviyede olması nedeniyle çok az bir etkiye sebep olabilir. Bununla beraber, sağlıklı beslenme alışkanlarının uygulanması Kuzey Amerika’da oldukça önemli bir etki yaratabilir. Hayvansal gıdalara olan talebin düşmesi, yeni tarım arazilerine olan talebin de azalmasına sebep olacaktır.
 
Önemle vurgulamak gerekir ki, yapılan çalışma sadece tarımsal genişlemenin biyoçeşitlilik üzerinde oluşturduğu etkilere odaklanıyor. Vahşi doğanın karşı karşıya kaldığı pek çok farklı tehdit de hala varlığını korumakta. İklim değişikliği, çevre kirliliği, kaynakların aşırı kullanımı bunlardan sadece birkaçı. Biyoçeşitliliğin azalmaya devam etmesi de geleneksel koruma yöntemlerinin bu durumla mücadele etmek için yeterli olmadığını gösteriyor.
 
Ancak çalışmada ortaya koyulan veriler ışığında koordineli ve kararlı bir şekilde uygulanacak eylem planları kapsamında habitat kaybına yol açmadan, giderek artan nüfus için sağlıklı beslenme alışkanlıkları oluşturulabilir. Üstelik bu eylemler biyoçeşitlilik ile mücadelede önemli pozitif etkiler yaratmakla birlikte kendi içlerinde de olumlu sonuçlar doğurabilir. Örneğin; sağlıklı beslenme alışkanlıkları aynı zamanda toplumsal sağlık krizine karşı da etkili olabilir. Gıda israfının azaltılması ve tarımsal verimin arttırılması gıda güvenliğinin de sağlanmasına yardımcı olabilir.
 
Biyoçeşitliliğin azalmasını engellemek adına yapılması gerekenlere bir ışık tutarken, Nature Sustainability’de yayınlanan bilimsel çalışma aynı zamanda umudumuzu kaybetmememiz için de önemli bir kaynak oluşturuyor.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

6 January

KOBİ’ler ekonomik iyileşme için kritik önem taşıyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Teknoloji, pandemi boyunca ekonomilerin sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri haline geldi. Teknolojinin pandemi döneminde sunduğu çözümlerin birçoğu bireylere, hükümetlere, kamu kuruluşlarına ve araştırma/eğitime yönelikken, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ihtiyaçları ve teknolojinin bu ihtiyaçlar konusunda nasıl yardımcı olabileceği ise gözden kaçırılmışa benziyor.
 
Boston Consulting Group’un (BCG) pandemi döneminde teknolojinin kullanımına dair yaptığı analize göre KOBİ’ler teknolojinin COVID-19 odaklı ürettiği çözümlerin yalnızca %10’undan faydalanmış. Bu durum KOBİ’ler için birçok probleme yol açarken, karantinaların ve çeşitli kısıtlamaların ‘yeni normal’ olarak tanımlandığı bu günlerde, teknolojinin KOBİ’lere vereceği destek çok daha kritik hale geldi.
 
KOBİ’ler genel olarak resmi ve gayrıresmî olacak şekilde kategorize edilen ve 250 kişiden az çalışanı bulunan işletmeleri oluşturuyor. Boyutlarının küçüklüğüne rağmen KOBİ’ler yarattıkları istihdam olanakları ve ürettikleri finansal değer ile dünya ekonomisinin önemli yapı taşlarını oluşturuyor.  Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre KOBİ’ler dünyadaki istihdamın yaklaşık olarak %65’ini oluşturuyor, ülkelerin GSYİH’lerine %35-%50 oranlarında katkı sağlıyor ve yeni iş olanaklarının üçte ikisini yaratıyor.
 
Ancak bu işletmeler pandemi nedeniyle kendi boyutlarının çok üzerinde problemlerle karşı karşıya kalmış durumda. Sermayeye ve nakit paraya ulaşmakta zorluk yaşamakla birlikte, pandeminin süregelen etkilerinden kendilerini koruyamıyor ve iş modellerini yeni normale adapte etmekte güçlük çekiyorlar. Büyük işletmelere göre daha sınırlı sayıda tedarikçiye bağımlı devam eden iş süreçleri, pandeminin bu tedarikçileri etkilemesi durumunda işletmeler için de çok büyük bir risk teşkil ediyor. KOBİ’ler ayrıca genellikle pandemiden en çok etkilenen sektörler arasında bulunan perakende, turizm ve hizmet sektöründe yer alıyor.
 
Tüm bu faktörler neticesinde birçok KOBİ pandemi döneminde kapılarını kapatmak durumunda kaldı ve pandemi sonrasında muhtemelen pek çoğu tekrar açılamayacak. Veriler, özellikle hükümetlerin aldığı kararlar neticesinde yaz dönemi öncesi uygulanan karantina kısıtlamaları süresince küresel çapta KOBi’lerin açıkladığı iflas oranlarının iki katına çıktığını gösteriyor. Bu durum da doğrudan ekonomiye etki ediyor; Ülkelerin GSYİH’lerinin bu kapanmaların sonucunda düşüşe geçmesi bekleniyor. Her ne kadar yeni oyuncuların piyasada oluşan boşluğu dolduracağı öngörülse de bu uzun bir zaman alacak ve ekonomik iyileşme sürecini olumsuz etkileyecek.
 
İstihdamda ve GSYİH’de sahip oldukları pay nedeniyle ekonominin iyileşme sürecinde KOBİ’lere odaklanmak stratejik olarak önemli bir husus. KOBİ’lere yapılacak yatırımlar neticesinde işletmeler hem müşterilerini elinde tutabilir hem de yeni müşteriler kazanabilir. Her ne kadar kısıtlama ve karantina dönemlerinde hükümet destekleri bu işletmeler için hayati olsa da uzun vadede operasyonlarını son derece dijital olan “yeni normale” adapte edebilmeleri için teknoloji firmalarının ilgisine ve desteğine ihtiyaçları var.
 
KOBİ’ler halihazırda teknoloji şirketlerinin sunduğu birtakım çözümlerden faydalanabilir; Örneğin Google gibi şirketler çevrimiçi reklam kredileri ile küçük işletmelerin müşteri çekmelerine ve dijital kampanyalar gerçekleştirmelerine yardımcı olabilir. İşletmelerin kendi bünyelerinde yaptıkları iş takipleri için Salesforce, Microsoft ve UnitedHealth Groups gibi teknoloji firmalarının sunduğu ve harcanan zaman ve emeği azaltabilecek çözümler değerlendirilebilir. Aynı şekilde bu çözümler B2B ve B2C müşterilerle çalışma ve onlara hizmet sunma imkânı sağlayabilir. Bir başka örnek olarak, ürünler ve sağlanan hizmetler için alınan mobil ödemelerden feragat edilmesi sonucunda, dijital alışveriş artarak, kişiler arası temas da azaltılabilir. Bu çözüm özellikle bazı Afrika ülkeleri gibi, ticarette mobil ödemenin yoğun olarak kullanıldığı bölgelerde çok verimli sonuçlar doğurabilir.
 
Bu işletmelerin ihtiyaçları farklı ülkelerde ve sektörlerde çeşitlilik gösterdiği için küresel anlamda KOBİ’lere gerekli yardımların planlanabilmesi için bu işletmelerin teknolojik adaptasyonun hangi aşamasında olduklarının da bilinmesi gerekiyor. Gerekli donanım olmaksızın KOBİ’lere verilen destekler verimli olmayabilir.
 
Her ne kadar şu ana kadar teknoloji endüstrisi birtakım çözümler sunuyor olsa da pandemi sonrasında KOBİ’lerin hayatta kalabilmesi için çok daha fazla desteğe ihtiyaç var. Küresel çapta bir ekonomik iyileşme için, KOBİ’lerin istihdam yaratılmasında ortaya koydukları katkı ve GSYİH’deki önemli payları düşünüldüğünde, bu desteğin en kısa sürede verilmesi büyük bir önem taşıyor.

PAYLAŞ: DETAY

6 January

Yakın gelecekte milyonlarca elektrikli aracın şarj edilmesi gerekecek, peki ama nasıl?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Brexit sonrası İngiltere’nin önemli ihtiyaçlarından biri de çağa ayak uydurabilecek endüstriyel bir strateji. Boris Johnson’ın planlarında bu stratejinin en önemli yapı taşlarından birini “yeşil endüstriyel devrim” oluşturuyor. Bu kapsamda, petrol ve dizel yakıtla çalışan arabaların satılmasının yasaklanması düşünülürken aynı zamanda elektrikli araçlar için önemli bir ihtiyaç haline gelecek şarj altyapılarının hazırlanması adına 1,3 miyar sterlin değerinde bir bütçe ayrılmış durumda.
 
Açıklanan stratejik plan, sürdürülebilir hareketliliğe geçiş için kararlılığın olduğunu ve yapılması gerekenlerin belirlendiğini gösteriyor. Teknolojik gelişmelerin ardından, elektrikli arabaların üretimi ve şarj istasyonlarının kurulumu için gerekli bilgi mevcut. Peki yeşil devrim sadece halihazırda var olan planların kapsamını genişleterek ve hızını artırarak uygulanabilir mi?
 
Her ne kadar yukarıda bahsedilen hususlarda doğruluk payı yüksek olsa da açıklanan planların, gerçekleşmesi gereken radikal değişikliğin içerisinde barındırdığı karmaşıklığı gizleyen bir yönü de bulunmakta. Hala bazı hususlarda önemli belirsizlikler yer alıyor. Nereye ne kadar şarj istasyonu yerleştirileceğinden, bu değişimin yaşanmasının ardından sokak ve caddelerin nasıl bir yapıya evrileceğine ve insanların pratiklerinin ne ölçüde farklılaşacağına kadar birçok önemli soru işareti varlığını koruyor.
 
Elektrikli ve hibrit araçlar var olan satışların yaklaşık %10’unu oluşturuyor, ancak İngiliz caddelerindeki toplam araçların %1’inden daha azı elektrikli ve hibrit. Bu araçların kullanıcıları, sürüş pratiklerini teknolojiye adapte edebilecek koşullara sahip olabilmiş %1’lik küçük bir kesim. Çünkü, günümüzde elektrikli veya hibrit araç sahipleri çoğunlukla çevreye duyarlı insanlardan oluşuyor ve araçlarıyla uzun mesafeler kat etmemeye özen gösteriyorlar. Bunun yanında bu insanlar maddi açıdan yüksek gelir grubunda yer alıyorlar ve genellikle evlerinde kendi şarj istasyonlarına sahip olabiliyorlar.
 
Fakat eğer yeşil endüstriyel devrimin hedeflerinin tamamlanması isteniyorsa, gelişen teknolojilerin tüm insanları kapsayacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Her bir insanın petrollü araç kullanımını yasaklamak olanaksız olduğu kadar her bir sokağa şarj istasyonu yerleştirmek de gerçekçi olmayabilir. Fakat hükümet, özellikle şarj dolumun evde olabilmesi durumunu benimseyerek bu özelliğin elektrikli arabaları daha çekici kılacağına inanıyor.
 
Ancak pek çok İngiliz vatandaş (hanelerin %65’ten fazlası) yol dışı otopark imkanına sahip değil. Bu imkana sahip olmayan aileler ve bulundukları apartmanlar için şarj istasyonları mı kurulacak veya kaldırımlar ve şehir içi cadde ve sokak yapıları nasıl bir değişim geçirecek? Tüm bu sorular hala cevaplanmış değil.
 
10 yıl öncesinde Birleşik Krallık sıfır karbon salımlı araçlar için Office for Zero Emission Vehicles (OZEV) isimli bir departman oluşturduktan sonra, bu departmanın yaptığı ilk iş, Britanya’nın belirli bölgelerinde şarj istasyonları kurmayı hedefleyen Plugged in Places programını uygulamaya geçirmek oldu. Programın odak noktası teknoloji olurken aynı zamanda yerel otoriteler ve endüstriyel aktörler de şarj konusunun geliştirilmesi için teşvik edildiler. Bu sayede alışveriş merkezlerinde ve diğer çalışma alanlarında uygulanabilecek pek çok model geliştirilmiş oldu. Bu sürecin ardında Birleşik Krallık’taki elektrikli araç politikası uygulamalı bir biçimde büyük bir aşama kaydetti.
 
Halihazırda Open Universitesi’ndeki akademisyenlerin yer aldığı bir takım, hükümet destekli bir diğer projeyi yürütmekte. Proje genel itibarıyla kablosuz şarjın (wireless charging) mümkün olup olamayacağını araştırıyor. Her ne kadar kablolu şarj modelleri şu an için bir sorun teşkil etmese de yoğun kullanımın oluştuğu senaryolarda belirli problemler oluşabilir. Örneğin estetik açıdan kötü olabilme ihtimalinin yanında yaşlı ve engelli bireylerin sokaklarda ve caddelerde hareket etmeleri de büyük ölçüde güçleşebilir. Dolayısıyla uzun vadede, toplumsal ulaşımın yeni bir hale evrilmesiyle beraber kablosuz şarj etme olanaklarının arttırılması önemli bir ihtiyaç haline gelebilir.
 
Yukarıda bahsedilen araştırma doğrultusunda toplumsal ulaşımın yeni aşamalarına dair önerilen yaklaşım, yeşil endüstriyel devrimin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynayabileceği gibi etkisiz de kalabilir. Burada üzerinde durulması gereken mesele, bugünün ihtiyaçları baz alınarak geliştirilen çözümlerin 2030’ların dünyasında büyük bir piyasayı oluşturacak elektrikli araçlar için yeterli olup olmayacağı. Önemli olan, var olan belirsizliklerin farkında olarak bir gelecek vizyonuna sahip olmak ve bu vizyonu kapsayıcı bir biçimde bilimsel çalışmalar ve sosyo-teknik fikirlerle uygulamaya dökebilmek.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

6 January

Sürdürülebilir kalkınmada gönüllülüğün rolü

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kurumsal gönüllülük programları, çalışanların sosyal fayda yaratmak için işverenlerinin desteğiyle kişisel kaynaklarını kullanmalarına olanak tanıyor. Yapılan araştırmalara göre, şirket içerisinde bir gönüllülük kültürü yaratmak topluma katkıda bulunmanın ötesinde; şirketlerin kendisini de birçok açıdan olumlu etkiliyor. Veriler ayrıca, şirketlerinde gönüllülük yapan çalışanların şirkete bağlılıklarının arttığını, iş tatminlerinin yükseldiğini ve profesyonel hayatlarına katkıda bulunacak beceriler kazandıklarını gösteriyor. Yeni jenerasyon çalışanlar için, şirketlerin kendilerine gönüllülük için bir fırsat sunuyor olması, çalışmak istedikleri şirkete karar verme aşamasında önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.
 
Kurumsal gönüllük, aynı zamanda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA)’lara ulaşmaya katkı sağlamak için de önemli bir potansiyel oluşturuyor. SKA’lara tüm sektörler genelinde ulaşmanın yıllık maliyetine ilişkin tahminler, yaklaşık 3,9 trilyon ABD Doları ile 6 trilyon ABD Doları arasında değişiyor. Ancak, hükümetlerin ve diğer kuruluşların küresel olarak mevcut taahhütleri göz önüne alındığında bile dünya çapında yıllık 3 trilyon ile 5 trilyon dolar arasında değişen bir finansman boşluğu bulunuyor. Türkiye ise 2020 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na göre, SKA’lara ulaşma performansı değerlendiğinde 70,3 puanla 166 ülke arasında 70. sırada bulunuyor.
 
Hedeflere ulaşmak için daha gidecek uzun bir yolumuz olsa da çalışan gönüllülüğü çalışmaları, bu süreci hızlandırabilir. IMPACT2030, tam da bu nedenle, SKA’lara katkıda bulunmak için çalışan gönüllülüğünü harekete geçirmek üzere tasarlanmış bir oluşum ve üç stratejik amacı bulunuyor: Harekete Geçirmek (Activate), İş Birlikleri Yapmak (Collaborate) ve Ölçümlemek (Measure). 
 
Geçtiğimiz yıl kurulan IMPACT2030 Türkiye Konseyi, bu amaçlar doğrultusunda faaliyetlerini devam ettirirken, aynı zamanda bölgesel düzeyde 2030 yılına kadar SKA’lara ulaşılmasına yardımcı olmak için çalışan gönüllülüğü kapasitesini ölçmek ve haritalandırmak adına bir proje gerçekleştirdi. Türkiye operasyonu bulunan 33 şirketin katılımıyla hazırlanan Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Aralık ayında yayınlandı.Rapor aynı zamanda SKA’ların kurumsal gönüllülük programlarına entegrasyonu hakkında da önemli bir çıktı niteliğinde.
 
Raporda öne çıkan konular
 
- Şirketlerin %79’u gönüllülük faaliyetlerinin SKA’lara uyum sağladığını belirtiyor. Gönüllülük programları kapsamında gerçekleştirilen faaliyetler en çok SKA4-Nitelikli Eğitim hedefi ile ilişkilendiriliyor (%66), ardından SKA5 – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (%54) ve SKA3 – Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam (%48) geliyor.
- Şirketlerinde gönüllülük çalışmalarının arttığını ve önceki yıllara göre önemli bir büyüme gösterdiğini belirtenlerin oranı %48. 
- Ankete katılan şirketlerin çalışanlarının gönüllü olarak çalıştığı toplam saat sayısı bir yılda 32.372 saate denk geliyor.
- Çalışan gönüllülüğü stratejisi ve belirli bir bütçesi bulunan şirketlerin oranı %60’a yakın. Gönüllülüğü teşvik etmek ve katılımı artırmak için bir iletişim stratejisi bulunan şirketlerin oranı ise %76. 
- Şirketlerin %58'inin gönüllülük stratejisini destekleyen ve programlara katılımı teşvik eden bir lideri bulunuyor. 
- Şirketlerin %67'si paydaşların (çalışanların aile üyeleri, tedarikçiler, müşteriler vb.) gönüllülük faaliyetlerine katılımı için fırsatlar sunuyor.
- Gönüllülük yapan çalışanlara yönelik takdir mekanizmaları olan şirketlerin oranı %77.
- Şirketlerin %73'ü gönüllülük faaliyetlerinin etkisini çeşitli şekillerde ölçüyor ancak%58’i çalışan gönüllülüğünün yarattığı değeri takip etmiyor.  

Türkiye’de kurumsal gönüllülüğün önündeki engeller
 
Raporun ortaya koyduğu istatistikler, Türkiye’de çalışan gönüllülüğü için olumlu bir tablo yaratsa da var olan potansiyelden yeteri kadar faydalanılamamasının önünde birtakım engeller bulunuyor:
 
Çalışan gönüllülüğünün yaygınlığı: Türkiye'de çalışan gönüllülüğü sistematik olarak bazı büyük şirketler tarafından yürütülüyor. Ancak aktif şirket sayısında hızlı bir artış bulunmuyor. Türkiye'de gönüllü olanların sadece %0,8'i, gönüllü oldukları sivil toplum kuruluşunun iş yerleri tarafından tavsiye edildiğini söylüyor.
 
Gönüllülük algısı ve sürdürülebilir yaklaşım: Ankete katılanların %39'u, gönüllülük ve sosyal etki programlarının faydaları ve şirketlere katkısı konusunda yönetim seviyesindeki bilinçsizliğinin başarılarını etkilediğini düşünüyor. 
 
İş birliği düşünce yapısının geliştirilmesi: Türkiye’de kâr amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşlarının toplumsal sorunların çözümünde yeteri kadar etkili olmadığını düşünenlerin sayısı giderek artıyor. 
 
Sosyal etki ölçümlemesi: Kurumsal gönüllülük programının etkisinin ölçülmesi oldukça önemli. Ancak, ankete katılan şirketlerin %27'si gerçekleştirilen faaliyetlerin etkisinin ölçülmediğini belirtiyor.
 
Önümüzdeki dönemde gelişim fırsatları
 
Türkiye’de çalışan gönüllülüğün önünde engeller bulunsa da tam da pandemi döneminde bu faaliyetlerin etkisini artırmak adına çok güzel fırsatlar bulunuyor:
 
E-gönüllülük ve dijitalleşme: Yeni dönemde çevrimiçi gönüllülük fırsatlarına olan ihtiyacın artması bekleniyor. STK'ların tümü çevrimiçi gönüllülük fırsatları sunmasa da şirketler, anlamlı dijital programlar geliştirmeleri için kâr amacı gütmeyen kuruluşlara destek olabilir. Çevrimiçi gönüllülük, aynı zamanda ülke içindeki farklı bölgelere erişimi de artırma imkanı yaratıyor. 
 
Beceriye dayalı gönüllülüğün yükselişi: Becerilere dayalı gönüllülük dünyada hızlı bir şekilde büyüyor. Çalışanların bağlılığını artırmasının yanı sıra, profesyonel gelişimlerine destek olması da bu gönüllülük türünün artış sebeplerinden. Bu tür programların Türkiye’de de yaygınlaşması için kurumların Kurumsal İletişim ve İnsan Kaynakları departmanları birlikte çalışmalı. 
 
Stratejik konumlandırma: Kurumların, faaliyetleriyle uyumlu ve kuruma da fayda sağlayacak bir sosyal amacı desteklemesi hem gönüllülüğün etkisini artıracak, hem de şirketin bir amacı sahiplenmesini sağlayacaktır. 
 
Sosyal değişimi tetiklemek ve ilham vermek için üst düzey liderliğin görünürlüğünün artırılması: Çalışan gönüllülüğünün üst düzey yöneticiler tarafından benimsenmesi, uzun vadeli politikalar geliştirmek, gönüllülük fikrini çalışanlar arasında yaygınlaştırmak, çalışanlara katılım için ilham vermek ve paydaşları dahil etmek için bir avantaj olabilir.
 
Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Türkiye’de çalışan gönüllüğünün harekete geçirilmesi durumunda, sosyal fayda yaratmak için büyük bir potansiyel olduğunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda yapılabilecekler konusunda bize bir yol haritası çiziyor. SKA’lara ulaşma yolunda şirketlerin kurumsal gönüllülüğün potansiyelinin farkına varıp çalışanları için gerekli desteği sağlaması, topluma katkıda bulunmanın yanı sıra hem kuruma hem de çalışanlara fayda sağlayacaktır. IMPACT 2030 Yönetim Kurulu Başkanı Peter Bodin’in de belirttiği gibi “Şirketler güçlerini birleştirdiğinde ve çalışanlarının becerilerini, uzmanlığını ve yaratıcılığını olumlu bir güç olarak kullandığında, dünyayı değiştirme potansiyeline sahipler.”
 

PAYLAŞ: DETAY

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Perakende Sektörüne Etkileri

Perakende sektöründe temel sera gazı salımı üretimin yanı sıra lojistik, dağıtım ve ulaşımdan kaynaklanmaktadır. Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM) ile ihracat yapan perakende şirketlerinin bu doğrultuda önerilen vergi mekanizması Sınırda Karbon Düzenlemesine(SKD) (Carbon Border Adjustment Mechanism) dikkat etmesi ve buradaki oluşabilecek riskleri önceden ön görmesi gerekiyor. 

Komisyon tarafından, tekstil sektörüne paralel şekilde perakende sektöründe de yoğun kullanımı olan plastik ve diğer paketleme materyallerine çeşitli düzenlemeler getiriliyor.1 Komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastik yoluyla sağlanması yönünde uygulamalar yaratacağı ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor. Döngüsel ekonomi eyleminin ayrıca, tüketicilerin yeniden kullanılabilir, dayanıklı ve tamir edilebilir ürünleri alma yönünde şirketlere teşvik edici yaptırımlar uygulaması planlanıyor. Tüketicilerin yeşil badanaya (greenwashing) maruz kalmadan, daha sürdürülebilir seçimler yapması yönünde güvenilir, doğrulanabilir bilginin sağlanması hedefleniyor. Stratejik değer zincirlerinde yatırımların ve endüstrinin iş birliği içinde olmasına yönelik yeni yollar geliştirilmesi yer alıyor. 

Komisyonun Tarladan Sofraya stratejisi döngüsel bir ekonomiye ulaşılmasına katkıda bulunurken özellik tarım, gıda ve perakende sektörüne etkisi olacak bazı düzenlemeleri içeriyor.2 Bu strateji kapsamında lojistik, depolama, paketleme ve gıda atıkları konusunda gıda ve perakende sektörlerinin çevresel etkilerinin azaltılması hedeflenecek. Tarladan Sofraya stratejisi, gübre ve antibiyotik kullanımının yanı sıra kimyasal pestisit kullanımını ve riskini önemli ölçüde azaltmaya yönelik aksiyonlar almayı hedefleniyor. Avrupa Komisyonu yasama tedbirleri almak da dahil olmak üzere paydaş diyaloğuna dayalı olarak bu azaltım hedefi için çalışacak. Özellikle öz-markalı ürünleri olan perakende şirketleri için bu anlamda bazı kısıtlamalar getirebilir. Tarladan Sofraya stratejisi sürdürülebilir gıda tüketimini, uygun fiyatlı ve herkes tarafından kolayca erişilebilen sağlıklı gıdayı teşvik edecek. AB çevre standartlarına uymayan ithal gıdaların AB pazarında satışına izin verilmiyor. AB Komisyonu, tüketicilerin sağlıklı ve sürdürülebilir beslenme biçimlerini benimsemelerine ve gıda israfını azaltmalarına yardımcı olacak eylemler önerecek. Komisyon aynı zamanda, gıdanın kaynağı, besin değeri ve çevresel ayak izi gibi ayrıntılar hakkında dijital araçlar da dahil olmak üzere tüketicilere daha iyi bilgi vermenin yeni yollarını araştıracak. Tarladan Sofraya stratejisi, çiftçilerin değer zincirindeki konumunu iyileştirmeye yönelik öneriler de içerecek.

Perakende sektörünün önemli derecede karbon salınımı yaptığı tedarik zinciri süreçlerinin iyileştirilmesi için de bazı düzenlemelerin yapılacağı komisyon tarafından belirtiliyor. Perakende sektörü için büyük bir önemi olan lojistik ve soğutma uygulamalarının karbonsuzlaştırılması için inovatif uygulamaların büyük bir önemi var.  Binalarda enerji verimliliği AYM’nin net-sıfır hedefi için en önemli aksiyon alanlarından biri olarak yer alıyor. Depo ve mağazalarda enerji verimliliğinin sağlanması için teşvikler bulunuyor.

1 A new Circular Economy Action Plan, 2020.
2 A Farm to Fork Strategy, 2020.

PAYLAŞ: DETAY

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Sanayi Sektörüne Etkileri

Sektörlere göre ürün ve hizmet ihracatı kaynaklı sera gazı salımı (MtCO2e, 2018) karşılaştırılması yapıldığında Kapsam 1 açısından sanayi en yoğun sektörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizin Avrupa Birliği ile yaptığı ticaretlerde büyük bir payı olan sanayi sektörünün Avrupa Yeşil Mutabakat çağrısı ile oluşabilecek riskleri önceden ön görmesi gerekiyor. Avrupa Yeşil Mutabakat stratejisine göre AB, bundan böyle başka ülkelerle yapacağı serbest ticaret anlaşması gibi anlaşmalar için aday ülkenin Paris Anlaşması’nı “onaylama ve etkin bir şekilde uygulaması” ön şartını getiriyor. Burada önemli kriter, metnin, partner olacak ülke için sadece onaylamayı yeterli görmemesi, daha ileri giderek etkin bir şekilde uygulanması şartını öne sürmesi. Dolayısıyla, Paris Anlaşması’nı şimdiye kadar onaylamayan tek partner ülke Türkiye ve anlaşmadan çıkan ülke ABD açısından AB ile ticarette sıkıntılar yaşanması da beklenebilir. Türkiye’nin hâlihazırda AB ile Gümrük Birliği ortaklığı mevcut ancak gündemde bu ortaklığın güncellenmesi de bulunuyor. Bu anlamda, güncelleme müzakereleri yapılırken Türkiye için bu şartların uygulanmasının söz konusu olup olmayacağı net olmamakla beraber, böyle bir duruma hazırlıklı olmak önem taşıyor.1

Ülkeler, AB’nin hedeflerini göz önüne alıp kendi hedeflerini daha ileriye taşımazsa ve hedefler arasında seviye farklıkları devam ederse, Komisyon seçilen sektörlerde karbon sızıntısını (carbon leakage) azaltmak için bir “Sınırda Karbon Düzenlemesi (SKD)” (Carbon Border Adjustment Mechanism) önerecek. AB, bu vergi mekanizması ile, ticari partnerlerini de emisyon azaltımına yönlendirmeyi planlıyor. Mekanizmanın nasıl işleyeceği ve hangi sektörlere yönelik uygulanacağı henüz belirgin hale gelmemiş olsa da AB sınırından girecek malların karbon içeriği –eğer geldikleri ülkede vergilendirilmemiş veya fiyatlandırılmamışsa– fiyatlanacak, geldikleri ülkede fiyatlanmışsa o fiyat AB’de geçerli olan karbon fiyatından düşülerek ayarlama yapılacak. Böyle bir vergi uygulaması, AB ile ticarette düşük emisyonlu ülkeleri, yüksek emisyonlu ülkelere göre daha avantajlı bir konuma getirebilir. SKD altında karbonun ton fiyatı, güncel değeri olan 30 avro/tCO2e düzeyinde fiyatlandığında otomotiv, makine ve demir-çelik sanayiilerinin ihracatının maruz kalabileceği toplam karbon maliyeti 100-150 milyon avro arasında değişen tutarlar olabileceği ön görülüyor. Türkiye’nin güncel ihracat dağılımı ve sektörel karbon verimliliği göz önüne alındığında, AB ile ihracatta karşılaşılması muhtemel gelir kayıpları (karbon fiyatının ton başına 30 ya da 50 avro olması durumuna bağlı olarak) Demir Çelik’te %1,7 - %2,8; Kimya sanayiinde %1,1 - %1,9; Otomotiv’de ise %0,7 - %1,2 olarak hesaplanmaktadır. Energiewende’den Oliver Sartor’a göre SKD kapsamında ilerleyen aşamalarda kağıt, organik kimyasallar, cam ve seramik ürünleri, kok, gübre, temel demir-çelik ürünleri, rafineri ürünleri ve alüminyum gibi ürünlerin vergilendirilmesi beklenmektedir.

AB tarafından yayımlanan yeni sanayi stratejisi doğrultusunda, küresel sahnedeki rekabeti korumak için endüstrinin daha yeşil, döngüsel ve dijital olması gerektiği belirtiliyor.1 Avrupa Yeşil Mutabakatı bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Avrupa’nın karbon nötr hedefi kapsamında en büyük dönüşümün enerji ve ham madde kullanımının yüksek olduğu tekstilelektronik ve plastik sanayilerinde olacağı belirtiliyor. Dönüşüm esnasında toplumun her grubundan ve endüstrinin her kolundan şirketlerin dahil olmasını hedefleyen komisyon, karbon yoğun endüstrilerin ve ekonomilerin dönüşümü için geçiş mekanizması kapsamında 100 milyar avroluk desteğin sunulmasını planlıyor. Kurulan ortak girişimler ve ittifaklar kapsamında, pil, plastik ve mikroelektronik alanlarında başarılı sonuçlar gözlemlendiğini belirten komisyon, bu çalışma yöntemini diğer endüstriler için de genişletmeyi planlıyor. Bu kapsamda Avrupa Temiz Hidrojen Birliği kurulacak. Düşük karbon endüstrileri, bulut tabanlı endüstri uygulamaları ve ham madde konularının takvimde yer alacağı belirtiliyor. Döngüsel ekonomi çalışmaları doğrultusunda komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastik yoluyla sağlanması yönünde uygulamaları teşvik edeceği ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor. Dijitalleşme, daha sürdürülebilir uygulamaların hayata geçirilebilmesi için önemli bir araç ve stratejinin ana dinamiklerin biri olarak sunuluyor. Hava ve su kirliliği verilerinin takibi ile enerji ve ham madde kullanımının izlenerek optimize edilmesi için yeni inovasyon fırsatları sunuluyor. Elektronik cihazların enerji verimliliği, dayanıklılık, tamir edilebilirlik, yeniden kullanım ve geri dönüşüm için tasarlanması amacıyla Ecodesign Direktifi2 kapsamında cep telefonları, tabletler ve beyaz eşyalar dahil olmak üzere düzenleyici önlemler alınması gündemde. Kimyasal stratejisi ile güvenli ve sürdürülebilir kimyasallar için inovasyonun teşvik edilmesi ve insan sağlığının ve çevrenin tehlikeli kimyasallara karşı korunması hedefleniyor. Strateji, çocuk bakım malzemeleri, kozmetikler, deterjanlar, gıda ile temas eden malzemeler ve tekstil ürünleri gibi tüketici ürünlerinde zararlı kimyasalların kullanımının yasaklanmasını içeriyor.3

1 A New Industrial Strategy for Europe, 2020.
2 Establishing a framework for the setting of ecodesign requirements for energy-related products, 2009.
3 Green Deal: Commission adopts new Chemicals Strategy towards a toxic- free environment, 2020. 
 

PAYLAŞ: DETAY

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Finans Sektörüne Etkileri

Avrupa Birliği, kaynakların verimli kullanıldığı, sera gazı emisyonlarının düşük olduğu sürdürülebilir bir ekonomik modele geçişte oldukça kararlı. Bu geçişte finansal sistemin sürdürülebilir büyümenin sağlanmasında önemli bir role sahip olacağı değerlendiriliyor. Avrupa Yeşil Mutabakat (AYM) kapsamında, 14 Ocak 2020 itibarıyla Avrupa Yeşil Mutabakat Yatırım Planı1 kamuoyuna sunuldu. Bu kapsamda  gelecek 10 yıl içerisinde en az 1 trilyon avro değerinde finansmanın sürdürülebilir yatırımlar için mobilize edileceği açıklandı. AB yatırım planı ile beraber Avrupa Yeşil Mutabakatı hedefleri doğrultusunda, özel yatırımları, iklim zararsız, iklime dayanıklı ve verimli kaynaklara kanalize etmeyi hedefliyor.  Geçiş süreci finans sektörü için belirli riskler barındırıyor olsa da uygulanan politikaların neticesinde önemli avantajlar da yakalayabileceği düşünülüyor. AYM kapsamında, bankacılık ve sigortacılık sektörlerini etkileyecek riskler fiziksel ve geçiş riskleri olmak üzere iki şekilde tasnif edilebilir;
 
Fiziksel riskler: Sıcak hava dalgaları, kuraklık, fırtına ve seller bireylerin günlük hayatlarını olumsuz etkilediği kadar finansal açıdan da büyük zararların oluşmasına sebebiyet veriyor. Araştırmalardan2 elde edilen verilere göre 2018 yılında bu zarar 160 trilyon dolara kadar ulaşmış olup sigorta şirketlerinin ve bankaların bilanço tablolarına yansımıştır. Bazı çalışmaların tahminlerine göre, global finansal varlıkların %6’sının (24,1 trilyon dolar) riskli pozisyonda olduğu değerlendirilmektedir.3 Değişen iklim koşullarıyla oluşabilecek zararın 2008 Küresel Ekonomik Kriz kadar büyük ölçeklere ulaşabileceği tahmin ediliyor.4

Geçiş Riskleri: Avrupa Yeşil Mutabakatı uyarınca gerçekleştirilecek yeşil dönüşüm büyük ölçeklerde olacağı için, bu değişimin fırsat ve riskler yaratacağı sektörler olacaktır. Örneğin enerji-yoğun sektörler, yüksek oranda karbon salımına sebep oldukları için bu riski taşıyanlar arasında yer alması beklenmektedir. Portföylerinde karbon-yoğun varlıklara sahip olan bankalar ve sigorta şirketleri de aynı şekilde ciddi risklere maruz kalacaklar. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve Uluslararası Yenilebilir Enerji Ajansı’nın (IRENA) yaptığı bir çalışmaya göre, stranded assets, (emisyon azaltım politikası sebebi ile değerini kaybeden yatırım) değerlerinin 10 trilyon dolar kadarı riskli pozisyonda değerlendirilmektedir.Yukarıda belirtilen risklerin yanında, unutulmamalıdır ki, küresel ısınma ve iklim krizinin yaratacağı tehlikeler önümüzdeki on yıl boyunca oluşacaktır. Bununla birlikte yeşil dönüşüm uzun vadeli bir stratejik plandır. Fakat finansal hizmetler sektörü tarafından kullanılan konvansiyonel risk modelleri ise genellikle kısa vadeli, finansal risk penceresinden bir değerlendirme yapmaktadır. Bu doğrultuda entegre risk yönetimlerine geçilmelidir.5 
 
1.Bankacılık Sektörü Açısından Riskler ve Fırsatlar
Avrupa Yeşil Mutabakatı çerçevesinde AB Komisyonu, iş dünyasının sürdürülebilirliğe geçişini desteklemek için politika araçları sunmayı amaçlayan yenilenmiş bir sürdürülebilir finans stratejisi duyurdu.Eylem planı kapsamında ortaya koyulan strateji, üç kategoriye ayrılabilen on temel eylem içeriyor. Bu eylemlerden çıkarılabilecek, yeni risk ve fırsat doğurabilecek öngörüler ve bilgiler şu şekilde:
-Yeşil finansal ürünler için AB Yeşil Tahvil Standardı6  ve etiketler oluşturma planı bulunuyor ve bu konuda 2021’in 3. Çeyreğinde bir çerçeve oluşturulması planlanıyor.
-InvestEU programı kapsamında, finansman ve teknik destek yoluyla yatırımcıları ve proje girişimcilerini bir araya getirerek dört politika alanında destekler sunulması amaçlamaktadır: sürdürülebilir altyapıaraştırma, inovasyon ve dijitalleşmeküçük ve orta ölçekli işletmeler, ve sosyal yatırım ve yetkinliklerin geliştirilmesi.
-Sürdürülebilirliğin derecelendirilmesive piyasa araştırmasına entegre edilmesi teşvik ediliyor.
-Avrupa Parlamentosu ve Konseyi, bankalara yönelik Risk Azaltma Önlemlerine ilişkin müzakereler bağlamında, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) risklerinin denetçiler tarafından gerçekleştirilen inceleme ve değerlendirmeye dahil edilmesine yönelik ilkeleri ve metodolojileri belirlemesi için Avrupa Bankacılık Otoritesini (EBA) görevlendirilmesi konusunda anlaştı.7
-İklimsel ve çevresel risklerin finansal sisteme entegre edilmesi planlanıyor. Bununla, risklerin AB ihtiyat çerçevesine8 daha iyi entegre olacağı ve yeşil varlıklar için mevcut sermaye gereksinimlerinin uygunluğunun daha açık değerlendirilebileceği ön görülüyor. Ayrıca, doğal afetlerden kaynaklanan fiziksel risk ve hasar söz konusu olduğunda, finans sektörünün iklim ve çevresel risklere karşı dayanıklılığı artırma konusunda vereceği destek için çalışmalar yapması amaçlanıyor. 
 
Komisyon ayrıca mevcut 2030 iklim ve enerji hedeflerine ulaşmak için 2030 yılına kadar yılda yaklaşık 260 milyar avro tutarında ek yatırım gerekeceğinin altını çiziyor. AB, Avrupa Stratejik Yatırımlar Fonu ve diğer girişimlerle gerekli yatırımları çekmeye yardımcı olmak için halihazırda destek sağlıyor. Ancak, yatırım zorluğunun ölçeği tek başına kamu sektörünün kapasitesinin ötesinde yer alıyorBu hedeflere ulaşmakta finans sektörüne önemli bir rol düşüyor. Bu kapsamda AB tarafından aşağıdaki öneriler sunuluyor:
- Yatırımları daha sürdürülebilir teknolojilere ve şirketlere doğru yeniden yönlendirme.
- Uzun vadede sürdürülebilir bir finansal büyüme.
- Düşük karbonlu, iklime dayanıklı ve döngüsel bir ekonominin yaratılmasına katkıda bulunma.9

Sürdürülebilir yeşil altyapı geçişini hızlandırma ve özel yatırımı teşvik etme için kamu-özel ortaklıkları (public-private partnerships) ön plana çıkıyor. Geçmiş örnekler incelendiğinde günümüzdeki AB programlarının bu şekilde desteklendiği ve daha iyi sonuçlar elde edildiği göze çarpıyor. Bu ortaklıklar kapsamında Avrupa Yatırım Bankası tarafından (EIB), ulusal bankalara sunulan kredi garantilerinin genişletilmesi ön görülüyor.10 Bankacılık sektörü için oluşan önemli fırsatlardan birisi AB’nin tetiklemeye çalıştığı ek özel finansman tarafında oluşuyor. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) garantörlüğünde belirlenen sürdürülebilir geçişi destekleyen konularda yeni kredi fırsatları doğabilir. Bankalar AB’nin fonlama stratejisine paralel bir stratejiyi iç dinamiklerine entegre ederek gelecekte doğacak çevre, iklim ve sosyal risklere daha hazırlıklı olabilirler. Risk tarafında ise AB tarafından sürdürülebilir finans stratejileri kapsamında Yeşil Tahvil Standardı gibi yeni regülasyonlar ortaya çıkıyor. Bu regülasyonların sıkı takibi ve entegrasyonu ön plana çıkıyor.
 
2.Sigortacılık Sektörü Açısından Riskler ve Fırsatlar 
Sigortacılık, küresel ısınmayla mücadelede, sahip olduğu önleyici finansal mekanizmalar sayesinde, toplumu ve bireyleri güvence altına alan önemli bir sektördür.  Küresel ısınma ve iklim krizi ile mücadele kapsamında yürürlüğe giren Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte, Avrupa Komisyonu, önümüzdeki 10 yılda 1 trilyon avronun üzerinde finansmanı sürdürülebilir yatırım için mobilize edeceğini duyurdu. Önemli yatırım araçlarına sahip olan sigorta şirketleri de afet öncesi önleyici politikaları ve sahip oldukları finansal araçlarla bu dönüşümde kritik bir rol oynayabilirler. Aynı zamanda Yeşil Mutabakat ile hedeflenen ekonomik dönüşüm içerisinde sigortacılık sektörü için çeşitli riskler ve fırsatlar barındırmakta. Bu risk ve fırsatlar şu şekildedir;
 
Riskler
- Kredi (Karşı taraf) Riski :Şirketler, ÇSY kapsamında alınan ve karbon vergisi gibi iş modelleri üzerinde negatif etkiye sebep olan kararlara dair yükümlülüklerini yerine getiremeyebilir.
- Piyasa (Fiyat) Riski :ÇSY kapsamında alınacak politik ve regülatif kararlar doğrultusunda oluşan piyasa beklentileri sürdürülebilir olmayan yatırımların değerlerinin düşmesine sebep olabilir. 
- Likidite Riski :Doğal afetler sonucunda, müşterilerin önemli bir kısmı hesaplarında tuttukları fonları, kayıplarını finanse etmek için geri çekebilirler.11
 
Fırsatlar
Avrupa Yeşil Mutabakat’ın’nın önemli hedeflerine ulaşması açısından Avrupa Komisyonu’na danışmanlık veren IE (Insurance Europe), Avrupa Birliği’ndeki sigortacıları temsil eden bir meslek örgütü, Temmuz 2020’de belirlenen hedeflere ulaşmak adına yapılması gereken önemli noktalara değinmiştir.12 Bu noktalar aşağıdaki gibidir:
 
- Sürdürülebilir finans hizmetleri sağlayan kurumların geliştirilmesi: ÇSY verilerini belirli merkezde toplayacak bir veri tabanı önerisinde bulunmuştur. Bu sayede daha iyi bir karşılaştırma yapma imkânı sunarken, şeffaflığı arttırıp, maliyetleri de azaltabilir.
- Bireyler, finansal kurumlar ve şirketler için fırsatların arttırılması: Avrupa Birliği’nin sürdürülebilir finans alanındaki şeffaflık için gerekli olan standartları belirlemesi gerektiği vurgulanmıştır. Gelişmelerin (yeşil ve sosyal tahvillerin kullanımın artması, ESG verilerinin şirketlere tutulmasının ve yatırımcılara açılmasının zorunlu olması vb.) ve inovasyonların teşvik edilmesi ve bu şekilde sürdürülebilirliğin ana akım haline gelmesi gerektiği belirtilmiştir. Cezbedici uzun vadeli sürdürülebilir yatırımların eksikliği ve muğlak tanımların kullanımı gibi sorunların aşılması gerektiği de belirtilmiştir.
- İklimsel ve Çevresel Risklerin Azaltılması ve Yönetimi:
Fiziksel risklerin sigorta edilebilirlik açısından oluşturabileceği ciddi sonuçlardan ötürü Insurance Europe küresel ısınma ile mücadele toplumsal direncin arttırılmasınıetkin önleme’nin (doğal afetlere karşı halkın dayanıklılık seviyesini artırmak, kısıtlı doğal kaynakların verimli kullanılması vb) önceliklendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

1 Avrupa Yeşil Mutabakat Yatırım Planı
2 Löw, P. (2019), The natural disasters of 2018 in figures, Munih Re
3 Dietz, S., Bowen, A., Dixon, C. and Gradwell, P. (2016), “‘Climate value at risk’ of global financial assets”, Nature Climate Change, Vol. 6, No 7, pp. 676-679
Davenport, C. (2019), Climate Change Poses Major Risks to Financial Markets, Regulator Warns, NY Times
5 International Energy Agency and International Renewable Energy Agency, Perspectives for the energy transition – investment needs for a low-carbon energy system, March 2017
6 AB Yeşil Tahvil Standardı, https://ec.europa.eu/info/business-economy-euro/banking-and-finance/sustainable-finance/eu-green-bond-standard_en
7 Renewed sustainable finance strategy and implementation of the action plan on financing sustainable growth, European Comission
8 AB İhtiyat Çerçevesi, 2017, https://ec.europa.eu/environment/integration/research/newsalert/pdf/precautionary_principle_decision_making_under_uncertainty_FB18_en.pdf
9 Overview of sustainable finance, European Comission
10 Europe’s Green Deal needs PPP thinking, World Bank
11 Bundesanstalt für Finanzdienstleistungsaufsicht (BaFin): Guidance notice on dealing with sustainability risks (2020)
12 Response to EC Consultation on Sustainable Finance Strategy, Position Paper, July 2020

PAYLAŞ: DETAY

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Enerji Sektörüne Etkileri

2050 yılında karbon-nötr bir ekonomiye ulaşmayı hedefleyen Avrupa Birliği'nin çeşitli planlar geliştirdiği sektörlerden biri de enerji sektörü. Vonder Leyen önderliğindeki Avrupa Komisyonu, görevde kalacağı 5 yıl için Avrupa Yeşil Anlaşması’nın temel öncelikli alanlarından birini enerji olarak tanımlıyor. Avrupa ekonomisine bakıldığında enerji üretiminin, tahvilinin ve dönüşümünün AB’deki toplam salımların %75’inin kaynağı olduğu görülmektedir. Bu kapsamda Avrupa Komisyonu, Şubat 2015’te, gelecekteki potansiyel iklim değişikliği politikalarına uygun olacak şekilde Enerji Birliği (Energy Union) adı altında bir strateji açıkladı. Bu strateji sonucunda, konutlara ve şirketlere daha sürdürülebilir, güvenli ve karşılanabilir enerji hizmeti sunulmasını amaçlıyor. Enerji Birliği stratejisi 5 temel başlık içeriyor: 
 
1. Enerji Güvenliği: Avrupa Birliği’nin enerji kaynaklarının çeşitliliğini artırmak ve daha verimli enerji kullanımının sağlanması
2. İç Entegre Piyasası: Gerekli altyapı desteği sunularak, AB içerinde enerji dolaşımını teknik ve regülatif engeller olmaksızın mümkün kılmak, bu sayede Avrupa’daki aktörlerin rekabet seviyesinin arttırılması
3. Enerji Tasarrufu:Enerji tüketiminin azaltılması yoluyla kirliliği azaltmak ve ithal enerji alımını azaltarak Avrupa içindeki enerji kaynaklarının korunması
4. Ekonominin Karbonsuzlaştırılması:Yatırımcıları, sürdürülebilir yatırımlara teşvik etmek ve iklim mücadelesi kapsamında küresel bir anlaşmaya varmak
5. Araştırma, İnovasyon ve Rekabet: Özel sektörle entegre bir biçimde düşük karbon teknolojilerinin desteklenmesi, bu alandaki araştırma ve çalışmalara finansman sağlanması. 

Bununla birlikte, 2019 itibarıyla AB, Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi (Clean energy for all Europeans package) oluşturdu ve bu kapsamda üç temel öncelik belirledi: Kaynakların güvenliği, finansal karşılanabilirlik ve sürdürülebilirlik.1 Oluşturulan enerji politikası kapsamında 2015 yılında yayınlanan ve yeşil dönüşüm için temel politika aracı olarak belirlenen Enerji Birliği stratejisinin uygulanmasında da önemli bir adım atılmış oldu. Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi içerisinde yönergeler barındırıyor. Avrupa Birliği ülkelerinin bu yönergeleri 1-2 yıl içerisinde ulusal yasalarına entegre etmesi bekleniyor. Avrupa Yeşil Mutabakatı, Enerji Birliği stratejisi ve Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi doğrultusunda AB komisyonu 2021 yılına kadar gerekli mevzuatı hazırlamayı ve kanunlaştırmayı planlıyor. Bununla birlikte 2023 yılı itibarıyla üye ülkeler ulusal iklim ve enerji planlarını hazırlayacak.2
 
Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi kapsamında üye ülkelerden beklentiler şöyle;
 
- Binaların Enerji Performansı: Avrupa Birliği’nde binalar, enerji tüketiminin %40’ı, CO2 salımlarının ise %36’sından sorumlu. Bu kapsamda AB, iklim hedeflerine ulaşmak amacıyla binalardaki enerji performansını artırmayı planlıyor. Bu kapsamda Binaların Enerji Performansı Direktifi ile birlikte, geçiş süreci içerisinde enerji sektörünün yanı sıra inşaat sektörünün yapması gerekenlere dair kriterler belirliyor ve önerilerde bulunuyor.
- Yenilenebilir Enerji: 2030 yılında enerji kaynaklarının %32’sini yenilenebilir enerjiye dönüştürmek isteyen AB, Yenilebilir Enerji Direktifi ile birlikte yol haritasını ortaya koyuyor.
- Enerji Verimliliği: Sera gazı salımlarına etkisi itibarıyla 2030 yılında %32,5 enerji verimliliği hedefi koyan AB, bu hedefi doğrultusunda Enerji Verimliliği Direktifini açıkladı.
- Yönetim Düzenlemeleri: Paket, dirençli bir enerji yönetim sistemi oluşturmayı planlıyor. Bu kapsamda her üye ülkeden 2021-2030 yıllarını kapsayacak şekilde 10 yıllık ulusal enerji ve iklim planı hazırlanması bekleniyor.
- Elektrik Piyasaları Regülasyonu: Paketin bu kısmı, AB Elektrik piyasalarında yenilenebilir enerjiye daha büyük bir pay ayıracak. Aynı zamanda sınır aşırı enerji altyapılarının geliştirilmesiyle AB genelinde entegre bir enerji piyasası kurulması hedefleniyor.
 
Enerji Sektöründe Yeşil Dönüşüm için AB’nin Planladığı Başlıca Aksiyonlar
 
Avrupa Birliği Komisyonu, yeşil dönüşüm kapsamında 2030 ve 2050 hedeflerini belirlemiş, bu hedefler doğrultusunda strateji ve regülasyonların yanında alınması gereken aksiyonları da ortaya koymuştur. Sera gazı salımlarının %72,8’ini3 enerji sektörüne borçlu olan Türkiye, AB’nin tasarladığı eylem planlarından kendi enerji endüstrisini daha yeşil ve sürdürülebilir hale getirmek adına faydalanabilir. 

- Akıllı Sektör Entegrasyonu: Bu strateji kapsamında elektrik, gaz, binalar, endüstri ve ulaşım gibi çeşitli enerji sektörleri karbon salımlarını azaltmak amacıyla entegre edileceklerdir. Bu doğrultuda, fosil yakıtların kullanımı, yenilenebilir elektrik enerjisi ile yer değiştirecek, elektrifikasyonun mümkün olmadığı alanlarda düşük karbon yakıtlar kullanılacak.
- Açık Deniz ve Yenilenebilir Enerji: Açık denizde bulunan rüzgârın kuvvetini ve dalgaların hareketiyle birlikte ortaya çıkan enerjinin, modern teknolojilerle birlikte kullanıma sunulması planlanıyor.
- Karbon nötr hedefi doğrultusunda devamlılığı sağlamak için, enerji altyapısında var olan düzenleyici çerçeve (regulatory framework) revize edilecek. Bu kapsamda, krizlere karşı dayanıklı ve daha entegre bir enerji altyapısı kurmak amacıyla ortaya konulan Trans-European Networks For Energy Regulation(TEN-E), Avrupa Yeşil Mutabakat’ının beklentileri doğrultusunda, 2020’i sonuna kadar yeniden yapılandırılacak.
- Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte tüm enerji tedarik zincirlerinde, temiz enerjinin ulaşımını kolaylaştırmak ve binalardaki enerji tasarrufunu artırmak adına dijitalleşme teşvik edilecek.
Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi kadar, üretilen enerjinin depolanması da önemli bir konu. Bu kapsamda Avrupa Birliği Komisyonu ‘Bataryalar için Stratejik Aksiyon Planı’(Strategic Action Plan on Batteries) geliştirmekle birlikte enerji depolama kapasitesini artırmayı planlıyor.

1 Simson, K., Delivering the Green Deal in the Europe energy sector, 2020.
2 Clean Energy, The European Green, December 2019.
3 TÜİKTürkiye’de Sektörlere Göre 2016 Yılı Sera Gazı Emisyonları

PAYLAŞ: DETAY

24 December

Stajyer çalışma arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 11 Ocak 2021 Pazartesi gününe kadar info@s360.com.tr veya oyku.kurtoglu@s360.com.tr adreslerine CV'leri ile s360’ta staj yapma motivasyonunu açıklayacak şekilde bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler. 

Görev Tanımı ve Aranan Özellikler:

- Sürdürülebilirlik konuları hakkında bilgiye sahip olmak
- Üniversitelerin sosyal bölümlerinde 2. veya 3. sınıfta okuyor olmak 
- Çok iyi derecede İngilizce bilmek
- İyi seviyede MS Office (Word, Powerpoint ve Excel) bilgisi
- Haftada en az 3 gün devam etmek
- Tercihen daha önce sürdürülebilirlik ve ESG konuları üzerine deneyim (iletişim/raporlama/ strateji)  

Not: Pandemi nedeniyle 2021 Mart ayına kadar uzaktan çalışmaktayız. 

S360 Hakkında:
Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.
 
Unutmadan, B corp şirketi olmaktan gurur duyuyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

23 December

2020: İnsanlığın direncini test eden bir yıl

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

2020 yılına (sonunda) veda ederken geçtiğimiz bir yıl boyunca S360MAG’de nelere yer verdiğimizi size bu haberde hatırlatmak istedik. 
 
Öncelikle 2020, küresel sağlık sistemi ve tüm dünya ekonomileri üzerinde ciddi etkileri olan COVID-19’la tanıştığımız ve iklim değişikliğinin yarattığı risklerin etkisinin artarak hissedildiği sıra dışı bir yıl oldu.
 
Pandeminin tetiklediği küresel sağlık krizi ve onu kontrol altına almak için alınan önlemlerin, e-ticaret, uzaktan çalışma ve dijitalleşme gibi ekonomideki birçok eğilimi hızlandırırken bazı eşitsizlikleri şiddetlendirdiğini ve kapitalizmin geleceği hakkında küresel bir tartışmanın fitilini ateşlediğini söylemek mümkün.
 
Şiddetlenen aşırı yoksulluk
 
2020, COVID-19 salgını ile birlikte yoksulluk ve adalet tartışmalarını S360MAG’de sıklıkla ele aldığımız bir yıl oldu. Salgın, son 12 ayda en çok yoksul insanlar ve savunmasız toplulukları oldukça olumsuz bir şekilde etkiledi ve hala milyonlarca insanı daha yoksulluğa itmekle tehdit ediyor. Günde 1,90 dolardan daha az parayla yaşamını sürdüren insan sayısını azaltma hedefinde on yıllarca süren istikrarlı ilerlemenin ardından, COVID-19’un yıkıcı etkisi ile aşırı yoksullukla mücadelede ilk kez geriye adım atma tehlikesi ile karşı karşıyayız.
 
Yapılan son analizlere göre COVID-19'un bu yıl en az 88 milyon insanı daha aşırı yoksulluğa ittiğinin altı çiziliyor. En kötü senaryoda, bu sayı 115 milyona kadar çıkabilir. Dünya Bankası Grubu, "yeni yoksulların" en büyük payının, Sahra Altı Afrika'nın da hemen arkasından Güney Asya'da olacağını tahmin ediyor.
 
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yayımlanan rapora göre pandeminin şiddetli ve uzun vadeli etkileri, 2030 yılına kadar 1 milyarın üzerine insanı aşırı yoksullukla karşı kaşıya bırakabilir. 
 
Uzaktan çalışma kalıcı bir trend mi?
 
Pandemi sırasında hükümetlerin ve şirketlerin aldığı önlemler doğrultusunda bu yıl içerisinde ciddi artış gösteren uzaktan çalışma, S360MAG’de sıkça ele aldığımız trendler arasında yer aldı. Yayımlanan McKinsey raporuna göre, pandemi sırasında yaşanan patlama ile ulaşılan uzaktan çalışma seviyelerinde devam edilmesi her sektör için mümkün değil. Ancak rapor, bazı meslek grupları için hibrit modellerde her hafta birkaç gün evden çalışma potansiyeli  olduğunu gösteriyor. Örnek olarak, finans ve sigortacılık faaliyetlerine harcanan sürenin dörtte üçü, verimlilik kaybı olmadan uzaktan yapılabilir.
 
Uzaktan çalışmanın geleceği konusunda daha pozitif bir projeksiyon çizen ABD merkezli Enterprise Technology Research (ETR) tarafından yapılan bir ankete göre, dünya genelinde sürekli olarak evden çalışanların yüzdesinin, koronavirüs salgını sırasında gözlemlenen yüksek üretkenlik doğrultusunda 2021'de iki katına çıkması bekleniyor.
 
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği
 
COVID-19’un negatif etkilediği gözlemlenen toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki gelişmeleri, her sene olduğu gibi S360MAG için takip edip farklı öznelere de odaklanan güncel çalışmaları sizlerle paylaştık. McKinsey’nin yürüttüğü farklı güncel bir çalışma ise, kadın çalışanların pandemi koşullarında işlerini kaybetmeye erkek çalışanlardan 1,8 kat daha açık olduğunu gösterdi. Bunun temel nedeni ise virüsün, orantısız bir şekilde kadınlar tarafından üstlenilen ücretsiz bakım yükünü önemli ölçüde artırması oldu. Kadın çalışanlar küresel istihdamın %39'unu oluşturuyor ancak pandemiye bağlı genel iş kayıplarının yüzde %54'ünü kadınlar oluşturuyor.
 
UNDP ve UN Women tarafından yayımlanan yeni verilere göre dünya ülkelerinin çoğu, kadınları COVID-19 krizinin neden olduğu ekonomik ve sosyal etkilerden korumak için yeterince aksiyon almıyor. Analiz edilen ülkelerin %20’sine denk gelen 42 ülkenin COVID-19'a yanıt olarak cinsiyete duyarlı hiçbir önleme sahip olmadığına işaret ediyor. Sadece 25 ülke, yani dünyanın %12'si, ücretsiz bakımı destekleyen ve kadınların ekonomik güvenliğini güçlendiren önlemleri uygulamaya koydu.
 
Ekonomik baskılar
 
İnsanlık tarihindeki en büyük ekonomik etkilerden birini yaratan COVID-19’un ekonomik sistem üzerindeki olası baskılarını tahmin etmeye çalışan modeller ve projeksiyonlar güncellendikçe S360MAG aracılığıyla sizlerle paylaşmaya devam ettik. Virüsün yayılmasını kontrol etmek ve savunmasız sağlık sistemleri üzerindeki baskıyı azaltmak için yürürlüğe koyulan kısıtlamalar, ülkelerin ekonomik büyümeleri üzerinde muazzam bir etki yarattı. Küresel Ekonomik Beklentiler Raporu'nun (Global Economic Prospects) Haziran sayısında açıkça ifade ediliyor: “COVID-19, eşi benzeri olmayan bir küresel krizi tetikledi. Yarattığı muazzam bir insani kaybın yanı sıra, bu salgın İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en derin küresel durgunluğa yol açan küresel bir sağlık krizi olarak nitelendirilebilir". McKinsey’nin Temmuz ayındaki tahminine göre, pandeminin ekonomik kaybının 9 trilyon ila 33 trilyon dolar arasında olduğu belirtiliyor.
 
Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, sağlık sistemin kaldıramadığı baskı ile hızla yayılan virüsün geniş ölçekte ekonomik hasara yol açacağını erken fark etti. İşletmelerin kapanması ile rekor seviyelere ulaşan işsizlikle mücadele etmek, ekonomilerini güçlendirmek ve çalışanlarını desteklemek için hızla harekete geçtiler. Küresel olarak, hükümetler sadece iki ayda ekonomik teşvik için çarpıcı bir miktar olan 10 trilyon dolar ayırdı. Bu miktar, 2008-2009 mali krizinin tamamında harcadıklarının üç katıydı.
 
Fiziksel sınıflarından uzak kalan öğrenciler
 
Pandeminin etkisi ile sınıflarından uzak kalmak zorunda kalan öğrencilerin, evlerinden kendi imkanları ile derslere katılım sağlaması için elektronik cihaza ve internet altyapısına gereklilik duymasından dolayı daha da belirginleşen eşitsizliklere S360MAG’de dikkat çektik. COVID-19 salgını sebebiyle 190'dan fazla ülkede yaklaşık 1,6 milyar öğrencinin okullarından uzak kalırken, küresel eğitim sisteminde tarihteki en büyük duraksama görüldü. Okulların ve diğer öğrenme alanlarının kapatılması, dünyadaki öğrenci nüfusunun yüzde 94'ünü, düşük ve düşük-orta gelirli ülkelerde yüzde 99'unu etkiledi. COVID-19’un eğitim üzerindeki etkileri, sadece kısa vadede öğrenme kaybına neden olmakla kalmayıp aynı zamanda öğrenciler için uzun vadede ekonomik fırsatları da azaltıyor. Öğrenme kayıpları ve okulu bırakma oranlarındaki artışlar nedeniyle şu anda eğitim gören nesil, ilerideki kazançlarında tahminen 10 trilyon dolar kayıp yaşayacak.
 
UNICEF ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'nin yayımladığı ortak rapora göre, dünyada okul çağındaki çocukların üçte ikisinin veya başka bir deyişle 3-17 yaşları arasındaki 1,3 milyar çocuğun evlerinde internet bağlantısı yok. UNICEF İcra Direktörü Henrietta Fore, "Bu kadar çok çocuk ve gencin evde internete sahip olmaması dijital bir boşluktan çok daha fazlası. Bağlantının olmaması sadece çocukların ve gençlerin çevrimiçi bağlanma becerilerini sınırlamıyor. Modern ekonomide rekabet etmelerini engelliyor ve onları dünyadan izole ediyor." diye belirtiyor. 
 
Sağlık sistemlerinin, küresel ekonomik düzenin ve toplumların sosyal dengesinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde test edildiği bir yılı geride bırakıyoruz. Tecrübe etmeye devam ettiğimiz birçok olumsuzluğa rağmen, COVID-19 nedeniyle küresel olarak daha yüksek sesle tartışılmaya başlanan karbon salımları, iklim değişikliği ve sosyal eşitsizlikler gibi alanlarda atılan adımları umut verici buluyoruz. Bu gelişmeleri yanımıza alarak, daha sürdürülebilir ve eşit bir geleceğe ilerleyeceğimiz bir yıl olması dileğiyle 2021’e umutla bakıyoruz.
 

PAYLAŞ: DETAY

23 December

İnsani Gelişme ve Antroposen

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından İnsani Gelişme Raporu’nun “Önümüzdeki Sınır: İnsani Gelişme ve Antroposen” başlıklı 30. yıl baskısı yayımlandı. Bir ülkenin sağlığını, eğitimini ve yaşam standartlarını ölçen İnsani Gelişim Endeksi (İGE), bu sene ülkelerin karbondioksit salımlarını ve çevresel ayak izlerini de içeren yeni bir yaklaşımı da kapsama dahil etti. Endeks, hem insanların hem de gezegenin refahının insanlığın ilerlemesini tanımlamada merkezi konumda yer alması durumunda küresel kalkınmanın nasıl değişeceğini gösteriyor. Raporda öne çıkan bazı önemli noktaları sizler için derledik:

- Raporda yer alan İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye, 189 ülke arasında 54. sırada yer alarak üst üste ikinci kez "çok yüksek insani gelişme" kategorisine girdi. İnsani gelişmedeki ilerlemenin ölçütü olan endekste, Türkiye son 29 yılda %41'lik artış kaydetmiş oldu.

- İnsanların, geleceği şekillendiren baskın güç olduğu Antroposen veya İnsan Çağı adlı yeni bir jeolojik çağa girildi. Tüm ülkeler, insanların gezegen üzerindeki tehlikeli baskılarını tam olarak hesaba katarak ilerleme yollarını yeniden tasarlamalı ve değişimi engelleyen büyük güç ve fırsat dengesizliklerle mücadele etmeli.

- İnsanlığın mücadele ettiği en yeni krizin COVID-19 olduğu ancak doğa üzerindeki baskıların devam etmesi durumunda yeni krizlerin kaçınılmaz olduğu öne çıktı.

- Çevre ve doğal yaşam alanları üzerindeki büyük baskıyı azaltmak için liderlik düzeyinde kapsamlı adımlar atılmaması durumunda insanlığın ilerlemesinde önemli bir yavaşlama gözlemlenecek. Ayrıca insanların gezegen üzerinde her zamankinden daha fazla güce sahip olduğu; COVID-19, rekor kıran sıcaklıklar ve artan eşitsizliklerin gizlenemez olduğu, ilerleme ile ne demek istediğimizi yeniden tanımlamanın gerekliliği vurgulanıyor.

- “Gezegensel Üzerindeki Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi (GİGE)” adlı deneysel nitelikteki yeni küresel endeks ile olumsuz ancak daha net bir küresel resim ortaya çıkıyor. Örneğin, çok yüksek insani gelişmişlik düzeyindeki 50 ülke fosil yakıtlara olan bağımlılıkları ve çevresel ayak izleriyle ön plana çıkıyor. Mevcut senaryo ile ilerleyip diğer ülkelerde fosil yakıt kullanımlarını artırarak gelişmeyolunu seçerseeğer yüksek gelir statüsüne ulaşabilir. Ancak rapor, 2 santigrat derecenin altında tutmak için hedef koyulan küresel ısınma 3-5 santigrat dereceye ulaşacağını ön görüyor.

- İnsani gelişmedeki bir sonraki sınırı aşmak için sosyal normları ve değerleri, hükümetleri ve mali teşvikleri dönüştürürken doğaya karşı değil doğayla birlikte çalışmak gerekiyor. Örneğin, yeni tahminler 2100 yılına kadar dünyanın en yoksul ülkelerinin iklim değişikliği nedeniyle her yıl yaklaşık fazladan 100 gün aşırı hava koşullarına maruz kalabileceğini öngörüyor. Bu süre Paris Anlaşması tam olarak uygulanırsa eğer yarıya düşebilir. Yine de fosil yakıtlar hala hükümetler tarafından finanse edilmeye devam ediyor. Uluslararası Para Fonu verilerine göre fosil yakıtlar için kamu tarafından finanse edilen miktarın, dolaylı maliyetler de dahil olmak üzere toplam yılda 5 trilyon ABD dolarının üzerinde veya küresel GSYİH'nın %6,5'i olduğu tahmin ediliyor.

- Ağaçlandırma faaliyetleri ve ormanların daha iyi korunması, küresel ısınmanın iki santigrat dereceye ulaşmasını durdurmak için gerçekleştirmemiz gereken 2030 öncesi eylemlerin kabaca dörtte birine tek başına çözüm getirebilir.

- Sömürgecilik ve ırkçılık ile bağlantılı deneyimi olan toplumlar içindeki ve arasındaki eşitsizliklerin temelinde, sosyal gruplar arası gelir ve fırsat eşitsizliği yer alıyor. Bu durum, daha az kaynağa sahip olan insanlar için fırsatları azaltıyor ve mevcut konumların kurtulmak için aksiyon alma yeteneklerini en aza indiriyor.

- Amazon'da yerli halklar tarafından yönetilen bölgeler, her yıl dünyadaki en zengin %1'lik kesimde yer alanlar tarafından salınan karbondioksite eşdeğer miktarı absorbe ediyor. Ancak rapora göre, yerli halklar zorluklara ve ayrımcılığa maruz kalmaya devam ediyor ve karar verme mercilerinde çok az söz hakkına sahipler. Etnik kökene dayalı ayrımcılığın, toplulukları sıklıkla ciddi şekillerde etkilediğini ve zehirli atıklar veya aşırı kirlilik gibi yüksek çevresel risklere maruz kalıyorlar.

- Değişen vergi oranları ile destelenen kamu tarafından atılacak finansal yatırım ve olası risklere karşı sigortalama adımları eşitsizlikler ile mücadelede önemli görülüyor. Özellikle kıyı şeritlerinde yaşayan yüksek risk altındaki 840 milyon insanın hayatını korumak adına atılacak adımlara örnek olabilir. Ancak eylemlerin gezegen üzerindeki baskıyı azaltma çabaları ile çelişmemesi için ortak bir çaba gerekiyor.  

UNDP'nin İnsani Gelişme Raporu Ofisi Direktörü ve raporun baş yazarı Pedro Conceição, insanların gezegenimiz üzerindeki baskıları toplumların işleyişi ile ilişkilendiriyor ve bugünün problemli toplumları, insanları ve gezegeni birbiriyle çelişen karşı iki güç gibi benimsetiyor. Pedro Conceição, “İnsani gelişme, insanlar veya ağaçlar arasında seçim yapmak değildir, eşitsizliklerle dolu ve karbon yoğun büyümenin yol açtığı insani ilerlemesinin getirdiklerinin farkında olmaktır. Eşitsizlikle mücadele, yenilikten yararlanma ve doğa ile beraber hareket etme ile elde edilen insani gelişme, toplumları ve gezegeni birlikte desteklemek için ileriye doğru dönüşümsel bir adım atabilir" diye belirtiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

22 December

Yapay zeka ülkeler arası uçurumu derinleştirebilir mi?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Yapay zeka, robotlar, büyük veri gibi yükselen yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde devrim yaratması bekleniyor. Bu yenilikler, aynı zamanda, gelişmekte olan ekonomileri ciddi biçimde etkileme ihtimaline sahip. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik gelişim süreçlerinin erken safhalarında sahip oldukları fırsatlar ve potansiyel büyüme olanakları, bugünün dünyasında Tanzanya, Kamboçya gibi ülkelerin karşı karşıya olduğu durumdan oldukça farklı.
 
Otomasyonun geldiği son aşamanın gelişmekte olan ekonomiler üzerindeki etkisini olumlu ve olumsuz açılardan ele alan değerlendirmeler mevcut fakat bu konuya yönelik sistematik bir analiz yok denecek kadar az. Bu kapsamda Dünya Ekonomik Forumu (WEF) yapay zeka devrimini, gelişmekte olan ülkeler perspektifinden ele alan yeni bir araştırma ortaya koyuyor. WEF çalışanlarının araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bulgulara göre gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurumun, yatırımların gelişmekte olan ülkelerden otomasyon süreçlerini halihazırda tamamlamış gelişmiş ülkelere kaymasıyla daha da artacağı belirtiliyor.

Bu durum ayrıca, normalde gelişmekte olan ülkeler için bir avantaj olarak görülen artan iş gücünü bir dezavantaja dönüştürerek yeni teknolojilerin iş gücü için tamamlayıcı bir etkiye sahip olmasındansa, var olan iş gücünün yerini alabilecek şekilde konumlanmasına sebep olabilir.
 
15 yıl öncesine kadar robotların sadece rutin, yaratıcılıktan uzak, analitik düşünceye ihtiyaç duyulmayan görevler için insan emeğinin yerini alabileceği düşünülüyordu. Fakat artık, gelişen yapay zeka teknolojileri ile beraber robotlar çok çeşitli görevleri yerine getirmenin yanı sıra bazı noktalarda insan üstü yetenek ve kapasiteye sahip. Bu doğrultuda WEF’in gerçekleştirdiği araştırma, gelişen teknoloji ile beraber robotların pek çok alanda işçilerin yerine geçecek olması varsayımına dayanıyor.
 
Araştırma modelinde biri gelişmiş, diğeri gelişmekte olan iki ülke üretimin üç değişkenini ele alarak karşılaştırılıyor; İş gücü, sermaye ve yeni teknolojiler (“robot”lar). Gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasında oluşabilecek fark ise üç temel unsura dayandırılıyor; Toplam üretimdeki pay, yatırım akışı ve ticaret şartları.
 
Toplam üretimdeki pay: Toplam faktör verimliliğinin yüksek olması nedeniyle gelişmiş ülkelerde ücretler daha yüksek. Ücretlerin yüksek olması ise en baştan robotların işçiler yerine kullanılma olasılığını artırıyor. Robotların üretkenliği artırmasıyla birlikte de gelişmiş ülkeler uzun vadede daha avantajlı bir konuma geçiyor. Ülkeler arasındaki fark artıkça, robotlar işçilerin yerini daha fazla almaya devam ediyor.
 
Yatırım akışı: Robotların üretkenliğinin artması, robotlara ve geleneksel sermayeye (robotlar ve iş gücünü tamamlayıcı etkiye sahip olduğu varsayılarak) yatırımdaki talebi artırıyor. Bu talep, robotların daha fazla kullanılması nedeniyle, gelişmekte olan ülkelerde çok daha fazla. Bunun sonucunda yatırımlar, robotlar için gerekli finansmanı sağlamak üzere gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere aktarılıyor. Bu durum ise gelişmekte olan ülkelerdeki GSYİH rakamlarında düşmeye sebep oluyor.
 
Ticaret şartları: Gelişmekte olan ülkeler çoğunlukla niteliksiz işçilerin emeklerine ihtiyaç duyulan sektörlerde uzmanlaşıyor. Robotların, niteliksiz iş gücünün yerini aldığı ve nitelikli iş gücünü tamamlayıcı şekilde kullanıldığı varsayıldığında, yapay zeka devriminden sonra gelişmekte olan bölgelerde ticarette kalıcı bir düşüş meydana gelebilir. Robotlar hızla niteliksiz işçilerin yerini aldıkça, ücretlerin ve dolayısıyla da ürünlerin fiyatının da düşmesi bekleniyor. Bu durum ise, yatırım isteğini azaltarak, yalnızca nominal GSYİH’in değil, reel GSYİH’in de düşmesine neden olacak.
 
Araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlar robotların işçilerin yerine geçeceği varsayımına dayanıyor ve bulgular da bu varsayımı destekler nitelikte. Araştırma sonucunda yüksek ücretlerin daha fazla robot kullanımına yol açtığı ve şirketlerin giderek yüksek ücretler karşısında robotları tercih ettiği görülüyor. Robotların işçilerin yerini almasıyla artan üretkenliğin gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasındaki uçurumu derinleştireceği öngörülüyor. Her ne kadar bu sürecin gelirlerde bir artış sağlama potansiyeli olsa da geçiş sürecinde ve uzun vadede bazı işçi grupları için gelir adaletsizliğinin artması söz konusu olabilir.
 
Araştırmada elde edilen diğer sonuçlar ise, ülkeler arasında oluşacak uçurumu engellemek için insan sermayesi birikiminin önemini özellikle vurguluyor ve farklı beceri düzeylerine sahip gelişmekte olan ekonomiler için farklı büyüme dinamikleri öngörüyor. Demografik yapının değişmesi ve genç nüfusun artması gelişmekte olan ülkeler için uzun zamandır büyük bir potansiyel olarak görülse de, WEF’in araştırması, eğer gerekli önlemler alınmaz ise robotların genç nüfusun işlerini ellerinden alabileceğini ortaya koyuyor.
 
Oluşabilecek bu makro etkilerin yanında, gelişen teknolojinin yarattığı uçurum bireylerin hayatlarında da doğrudan hissediliyor. Örneğin Hindistan’da akıllı telefonlara ve internete erişimi olmayan okul çağındaki çocukların büyük bir kısmı pandemi döneminde uzaktan eğitim olanaklarından faydalanamıyor. Gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasındaki fark, şu anda bile insanların hayatlarında somut etkilere yol açarken, yapay zeka devriminin hızı göz önünde bulundurulduğunda, gelişmekte olan ülkelerdeki karar vericilerin acil bir şekilde gerekli önlemleri alması gerekiyor.
 
Karar vericilerin üretimi artıracak ve işçilerin yetkinliklerini yeni teknolojilerle uyumlu olacak şekilde geliştirecek uygulamaları hayata geçirmesi büyük bir önem taşıyor. Ancak bu sayede, robotlar, işçilerin yerlerini almaktansa iş süreçlerinde yardımcı bir unsur olarak konumlanabilir.
 
 
 
 

PAYLAŞ: DETAY

22 December

İklim krizi ile mücadelenin neresindeyiz?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Son beş yıldır ülkeler, şehirler, şirketler ve topluluklar iklim krizi ile mücadelede çok daha iyisini yaptıklarını iddia ediyor. Birçok ülke lideri ardı ardına 2030 ve 2050 yılları için karbon nötr olma hedeflerini ve Ulusal Olarak Belirlenen Katkılar’ını (INDCs - Intended Nationally Determined Contributions) açıklarken aynı zamanda yıllık açıklanan raporlarda üretim süreçleri sonunda ortaya çıkarılan sera gazı salımı oranı düşüş gösteriyor. Peki ama bu gelişmeler yeterli mi? Dünya, iklim krizi ile mücadelede ne aşamada?
 
2020 yılı sera gazı salımı dikkate alındığında olumlu bir yıl oldu. Sera gazı salımının bu sene düşüş göstermesinin ardında pandemi sebebiyle küresel ekonominin durağanlaşması, üretimin azalması ve sokağa çıkma yasakları gibi karantina tedbirleri yatıyor. Fakat ortaya çıkan bu olumlu sonuçların gelecek yıllarda da korunması oldukça önemli. Pandemi sonrası dünyada ekonomik iyileşme yaşandığında ve üretim miktarı ve hızı tekrar arttığında sera gazı salımı oranlarında yaşanan bu düşüşün devam etmesine kuşkuyla bakılıyor.
 
Aynı zamanda, dünyanın önemli ekonomilerinin Paris Anlaşması çerçevesinde verdikleri iklim taahhütleri ve CAT’in (Climate Action Tracker) cesaretlendirici bulguları umutların artmasına sebep oldu. Dünyanın küresel ısınma ile mücadelede uyguladığı yol ve yöntemleri değerlendiren bu araştırmaya göre ülkeler sera gazı salımı miktarlarını azaltmak adına yaptıkları taahhütleri yinelemeli ve verdikleri sözleri yerine getirmeliler.
 
Sadece Eylül sonrasında, Çin 2060 yılı itibarıyla, Japonya, Güney Kore ve Güney Afrika ise 2050’ye kadar karbon nötr olma hedeflerini açıkladı. Bunlara ek olarak AB’nin 2050 yılında karbon nötr olma hedefi doğrultusunda uygulamaya sunduğu Avrupa Yeşil Mutabakatı, Joe Biden’ın taahhüdünü verdiği Yeni Yeşil Plan eklendiğinde, küresel sera gazı salımının %63’ünün gerçekleştiği bölgeler karbon nötr olma taahhütleri doğrultusunda yönetilecekler.
 
CAT’in tahminlerine göre hükümetler ve dünya liderleri verdikleri taahhütleri gerçekleştirirlerse dünya sıcaklığı 2,1°C seviyelerinde olacak. Her ne kadar ABD ve diğer ülkelerin verdiği sözler yasal statüye sahip olmasa da CAT şu anda sahip olunan iklim taahhütleri gerçekleştirilirse dünya sıcaklığındaki artışın 2,24°C olmasının mümkün olduğunun hesaplıyor. ‘Görev tamamlandı.’ demek için yapılması gerekenler hala fazla olsa da gidişat 2,7 °C veya 3,7°C gibi olumsuz senaryoların uzağında yer almakta.
 
NewClimate Institute’te görev yapan Prof Dr. Niklas Höhne’ye göre geride kalan son üç ayda sürpriz gelişmeler yaşandı. Business Green’e konuşan Höhne, ‘Bizim için bu tarz olumlu gelişmelere şahit olmak oldukça şaşırtıcı’ değerlendirmelerinde bulundu. Senelerdir yaptıkları çalışmaların sonucunda çok az şeyin değiştiğini söyleyen Höhne son üç ayda yaşanan hızlı gelişmelerin oldukça olumlu olduğunu söyledi.
 
Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2060 yılı için verdiği iklim taahhüdünün ardından Japonya, Güney Kore ve Güney Afrika’nın haftalar içinde harekete geçmesi ve kendi eylem planlarını kamuoyu ile paylaşmasını domino efekti olarak değerlendiren Höhne, ‘Bu çok dinamik bir süreç dört ay öncesinde bunların olacağını beklemezdim’ yorumlarında bulundu.
 
Bu optimist yaklaşımın yükselmesinin temel sebebi yeni ekonomik ve teknolojik trendlerin karbon nötr hedefleri destekler nitelikte olması. Son beş yıl içerisinde yenilenebilir enerji kaynaklarının maliyetlerinde ciddi düşüşler gözlemlendi, akıllı teknolojilerde olumlu yeni gelişimler yaşandı ve karbon yoğun endüstrilerin karbon nötr eylem planlarını açıklamalarının yanında elektrikli araçlar ana akım olmaya başladılar. Gelişmiş sanayilere sahip olan devletlerin birçoğu, sera gazı salımını azaltıp enerji kaynaklarında yeşil ve yenilenebilir enerjiye geçiş yaparak hala insanların yaşam standartlarının geliştirilebileceğini ortaya koydular.
 
İklim mücadelesinde, mevcut durumun gidişatı ile ilgili optimist yaklaşımlar olduğu kadar hedeflenenlerin ve bu hedefler doğrultusunda atılan adımların yeterli olmadığı değerlendirmelerinde bulunanlar da var. ClimateWorks Foundation’ın hazırladığı rapora göre dünya, 5 yıl öncesinde Paris Anlaşması’nda konulan 1,5°C hedefinin oldukça gerisinde. Enerji, gayrimenkul, endüstri, ulaşım, tarım ve orman olmak üzere iklim mücadelesinde etkili olabilecek 6 önemli sektörün incelendiği raporda, küresel sera gazı salımında büyük rol oynayan sektörlerin Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflerden bir hayli uzağında olduğu değerlendirildi. Raporu hazırlayan uzmanlardan biri olan ve aynı zamanda Dünya Kaynakları Enstitüsü’nde (WRI) çalışan Kelly Levin’a göre ‘Şu anda iyi performans gösterdiğini düşündüğümüz sektörlerde ve alanlarda dahi belirlenen hedeflerin gerisindeyiz.’
 
Örneğin 2019 yılı ile birlikte güneş ve rüzgar enerjileri kullanılarak elde edilen yenilenebilir elektrik %72 seviyelerine yükseldi. Fakat bu on yılın sonunda hedeflenen sonuçlara ulaşılması için şu anda var olan bu değişimin 5 kat daha hızlı olması gerekiyor. Her ne kadar daha az ekonomik olsalar ve kapansalar dahi, kömür madenlerinin de çok daha hızlı bir şekilde kapatılmaları gerekiyor.
 
Dünya sıcaklığını 1,5°C’de tutmak için bu yüzyılın ortalarına kadar sera gazı emisyonlarında konulan karbon nötr hedeflerine ulaşılması ve 2030 yılına kadar bu hedeflerin yarısı kadarının hayata geçirilmesi kritik bir eşiği oluşturuyor. 21 göstergenin incelendiği raporda göstergelerin sadece 2 tanesi olması gerektiği gibi ilerliyor. Örneğin tarımsal üretimin sahip olduğu büyüme hızı yeterli düzeyde. Şu anki hızla devam edildiği takdirde 2050 yılında, daha fazla orman yok edilmeden 10 milyar insanın gıda ihtiyacı karşılanabilecek. Büyükbaş hayvancılıktaki üretkenlik hızı için de aynı yorumlar yapılabilir. Fakat bahsedilen 2 olumlu göstergenin dahi gelecek yıllarda aynı performansı sergileyebileceğine kuşkuyla bakılıyor. Diğer göstergeler için ise durum daha kötü. 13 tanesi doğru yönde ilerlese de şu andaki değişim hızı olması gerekenin altında. Hazırlanan raporun bir diğer yazarı olan Katie Lebling’e göre ‘Göstergelerin 2 tanesi hedeflenenin tam aksi yönünde ilerliyor ve bu oldukça kaygı verici.’
 
Rapora göre, yeni inşa edilen binaların karbon ayak izi daha hızlı küçülmeli ve enerji tasarrufu için yapılan tadilatlar hız kazanmalı. Çimento ve çelik sektörlerinde çok daha hızlı bir şekilde sera gazı salımı miktarı düşürülmeli. Elektrikli araçlara geçiş bir an önce gerçekleştirilmeli. 2030 yılındaki hedeflere ulaşılabilmesi için satış oranlarının 12 kat daha fazla olması gerekli. Her ne kadar Norveç gibi bazı yerlerde satılan araçların %59’u elektrikli araç olsa da bu sadece caddelerdeki toplam arabaların %1’ini oluşturmakta. Bunlarla birlikte ormanlaştırma çalışmaları da hız kazanmalı ve bugün ekildiğinden 5 kat daha fazla ağaç ekilmeli.
 
Her sektör kendi içinde farklı zorluklarla karşı karşıya. Levin’e göre enerji sektörü yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırma çalışmaları ile doğru istikamette ilerliyor fakat hükümetler fosil yakıtlara yönelik yatırımları hala teşvik ediyorlar. Bu durumun oldukça problemli olduğunu vurgulayan Levin, yapılanların aksine hükümetlerin, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandıracak teşviklerin uygulamaya konması gerektiğini belirtiyor.
 
İklim krizi ile mücadelede ilerlemenin yavaş olmasının sonuçları ise oldukça ürpertici. Şu ana kadar küresel ortalama sıcaklık 1°C artmış durumda. Bu sene Kaliforniya’da aşırı hava sıcaklıkları sebebiyle oluşan yangınlar sonucunda 4 milyon hektarlık alan kül oldu. Avustralya’da ise bu rakam 46 milyon hektara kadar ulaştı. Atlantik’in üzerinde oluşan 30 fırtınanın 6’sı büyük kasırgalara evrildi. Şiddetli yağmurlar sonucunda oluşan sel felaketleri yüzünden Bangladeş’te milyonlarca insan evlerinden ayrılmak durumunda kaldı. Kaliforniya’daki ölüm vadisi, yeryüzünde şu ana kadar ölçülmüş en yüksek sıcaklığa ulaştı.
 
Yapısal değişiklikler uygulanmadan kaydedilen küçük gelişmeler iklim krizi ile mücadelede oldukça yetersiz kalıyor. Her ne kadar 2020 yılı olumlu atılımların yaşandığı, büyük ekonomilerin sürece dahil olmaya başladığı bir yıl olsa da önemli olan bu gelişmelerin sürdürülebilir kılınması. Bunun için ise 2021 Bileşmiş Milletler İklim Konferansına ilerlerken, en kötü senaryolara hazırlıklı eylem planlarına ve bu planları hayata geçirecek siyasi ve toplumsal iradeye ihtiyaç var.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Tekstil Sektörüne Etkileri

Avrupa Birliği ile yoğun ticari ilişkiler içerisinde olan tekstil endüstrisi, Avrupa Yeşil Mutabakat’ında belirtilen yeni ticari düzenlenmelerin devreye girmesiyle çeşitli riskler ile karşı karşıya kalması muhtemel. AB, bölgeden karbon kaçağını azaltmak amacıyla, “Sınırda Karbon Düzenlemesi” SKD (carbon border adjustment) mekanizmasıyla ticarette yeni vergiler getirmeyi ön görmektedir. Bir diğer ifadeyle, bu uygulama AB’ye ihraç edilen üretim AB sınırları içinde yapılsaydı katlanılacak karbon maliyetinin AB sınırında vergilendirilmesi anlamına gelecek. AB pazarına yapılan ihracatın içerdiği karbon için ton başına güncel değer olan 30 avro ödemek zorunda kalınması halinde, tekstil sektörünün 135 milyon avroya yakın bir maliyet ile karşı karşıya kalacağı öngörülüyor. Yapılan analizlere göre tekstil sektörünün maruz kalacağı vergi yükünün neredeyse tamamını kapsam 2 kaynaklı karbon maliyeti oluşturuyor.1 Üretim sürecinde elektriği yoğun olarak kullanan tekstil gibi ihracatçı sektörler SKD riskine karşı kırılgan durumda. Bu doğrultuda elektrik sektörünün karbonsuzlaşması tüm sektörlerin rekabet düzeylerini korumaları açısından elzemdir. COVID-19 sürecinde enerji talebi kayıplarına bağlı olarak yaşanan sorunlar, dönüşümün aciliyetini bir kez daha hatırlatmıştır.

Avrupa Birliği’nin yayımladığı kapsamlı tekstil stratejisi sektörün sürdürülebilir dönüşümü için yol haritası çiziyor.2 AB tarafından belirtilen yeni sürdürülebilir ürün çerçevesini tekstil ürünlerine uygulanması, tekstil ürünlerinin döngüselliğe uygun olmasını sağlamak için eko tasarım önlemleri geliştirilmesi ve ikincil hammaddelerin alımının arttırılması teşvik edileceği belirtiliyor. Ayrıca, üretimde tehlikeli kimyasalların kullanımı ile mücadele edilmesi de önemli başlıklardan birisi. Tüketicileri ve üreticileri daha sürdürülebilir tekstil ham maddelerine yöneltmek ve yeniden kullanım, onarım gibi hizmetlere daha kolay erişim sağlamak da kapsamlı strateji içerisinde yer alıyor. Sürdürülebilir ve döngüsel tekstil ürünleri için regülasyonların iyileştirilmesi, döngüsel malzemelere ve üretim süreçlerine teşvikler ve uluslararası iş birliği yoluyla şeffaflığın artırılması planlanıyor. Tekstil atıklarının yüksek seviyelerde toplanması için rehberlik sağlayarak 2025’e kadar üye ülkelerin belirlenecek seviyeye ulaşması hedefleniyor.

Avrupa Birliği Komisyonu’nun Döngüsel Ekonomi aksiyon planı kapsamında ayrıca tekstil sektöründe yaygın kullanımı olan tek kullanımlık plastikler ve geri dönüştürülemeyen paketleme materyalleri için yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi planlanıyor.3 Komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastik yoluyla sağlanması yönünde uygulamalar yaratacağı ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor. Döngüsel ekonomi eyleminin ayrıca, tüketicilerin yeniden kullanılabilir, dayanıklı ve tamir edilebilir ürünleri alma yönünde şirketlerin teşvik edici uygulamaları hayata geçirmesinin desteklenmesi planlanıyor. Tüketicilerin yeşil badanaya (greenwashing) maruz kalmadan, daha sürdürülebilir seçimler yapması yönünde güvenilir, doğrulanabilir bilgiyi sağlanması sağlanması hedefleniyor. Stratejik değer zincirlerinde yatırımların ve endüstrinin iş birliği içinde olmasına yönelik yeni yollar geliştirilmesi yer alıyor. Mikroplastiklerin salımına ilişkin etiketleme, standardizasyon, sertifikasyon ve düzenleyici önlemlerin geliştirilmesi planlanıyor. Tekstil ürünlerinden istemsiz şekilde salınan mikroplastikleri ölçmek ve deniz suyundaki mikroplastik konsantrasyonları hakkında veriler sunmak amacıyla teknolojik yatırımlar teşvik edilecek. Bunu takiben endüstrinin belirlenen standartlarla uyumlu hale gelmesi hedefleniyor.

Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi Raporu, TÜSİAD.
2 Sewing the pieces together: towards an eu strategy for fair and sustainable textiles, Ecdpm. 
3 A new Circular Economy Action Plan, European Comission.
 

PAYLAŞ: DETAY

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Tarım ve Gıda Sektörlerine Etkileri


Farm to Fork- Tarladan Sofraya ve Biyoçeşitlilik Stratejileri:1
 
- Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısındaki Tarladan Sofraya stratejisi gelecek 30 yıl içerisinde Avrupa Birliğinin bir nevi tarım ve gıda stratejisinin temelini oluşturuyor. Gıda üretimini, nakliyesini, dağıtımını, pazarlamasını ve tüketimini kapsayan gıda zincirinin, bağlı olduğu kara, tatlı su ve deniz ekosistemlerini koruyarak çevresel etkinin azaltılması komisyonun Tarladan Sofraya stratejisinin önemli bir parçası. Komisyonun bu hedeflerine ek olarak, iklim değişikliğini hafifletmeye ve etkilerine uyum sağlamaya yardımcı olmak; arazi, toprak, su, hava, bitki ve hayvan sağlığı ve refahını korumak ve biyolojik çeşitlilik kaybını azaltmak da bu çerçevenin öne çıkan hedefleri.
 
- Tarladan Sofraya stratejisi ile gübre ve antibiyotik kullanımının yanı sıra pestisit gibi tarım kimyasallarını kullanımını önemli ölçüde azaltmaya yönelik aksiyonlar alınması hedefleniyor. Pestisitlerin kullanımının 2030’a kadar %50 azaltılmasıve gübre kullanımının %20 azaltılmasıile gübre kullanımı kaynaklı besin kaybının %50 azaltılması hedefleniyor. Çiftlik hayvanları ve su ürünleri yetiştiriciliğinde antibiyotik kullanımının ise %50 azaltılmasıhedefler arasında. Avrupa Komisyonu yasama tedbirleri almak da dahil olmak üzere paydaş diyaloğuna dayalı olarak bu azaltım hedefleri için çalışacak.
 
- 2030’a kadar tarım arazilerinin en az %25'inin organik tarım yöntemleri kapsamında olması ve agro-ekolojik uygulamalarda önemli ölçüde artış hedefleniyor. Hızla büyümesi beklenen organik tarım sektörünün değişen doğasını yansıtacak yeni organik mevzuat, tüketici güveninin korunmasını hedeflerken çiftçiler için adil rekabeti garanti etmeyi amaçlıyor. AB iç pazarında ve ticaret gerçekleştirilen ülkelerde kalite özelliklerini teşvik ederek tarım sektörünü destekleyen AB tarımsal gıda teşvik politikası önemli bir gelişme. 2021 yılı için Komisyon, politika kapsamında organik tarıma 40 milyon avroluk özel bir bütçe ayırmayı planlıyor.
 
- Komisyon, geliştireceği zorunlu paket önü etiketlemesi doğrultusunda gıda ürünlerinin beslenme, iklim, çevresel ve sosyal yönlerini kapsayan sürdürülebilir bir gıda etiketleme çerçevesi de sunacak. Etiketleme girişimine ek olarak desteklenen pazarlama stratejileri ile AB yüksek standartlarına ilişkin farkındalığının artacağı ve AB üreticileri için ek ihracat fırsatları yaratacağı düşünülüyor.
 
- AB, sürdürülebilir gıda sistemlerine yönelik küresel bir hareketi desteklemek için diğer ülkeler ve uluslararası oyuncularla iş birliği yapacağını belirtiyor. Horizon Europe kapsamında gıda, biyo-ekonomi, doğal kaynaklar, tarım, balıkçılık, su ürünleri yetiştiriciliği ve çevre konularında Ar-Ge'ye 10 milyar avro yatırım yapılacak. Bilgi aktarımı önemli bir madde olacak.
 
- Tarladan Sofraya stratejisi sürdürülebilir gıda tüketimini, uygun fiyatlı ve herkes tarafından kolayca erişilebilen sağlıklı gıdayı teşvik edecek. AB Komisyonu, tüketicilerin sağlıklı ve sürdürülebilir beslenme biçimlerini benimsemelerine ve gıda israfını azaltmalarına yardımcı olacak eylemler önerecek. Komisyon aynı zamanda, gıdanın kaynağı, besin değeri ve çevresel ayak izi gibi ayrıntılar hakkında dijital araçlar da dahil olmak üzere tüketicilere daha iyi bilgi vermenin yeni yollarını araştıracak. Tarladan Sofraya stratejisi, çiftçilerin değer zincirindeki konumunu iyileştirmeye yönelik öneriler de içerecek.
 
- AB, metan stratejisi doğrultusunda tüm ilgili sektörlerde ve tüm ortak ülkelerde metan salımının azaltılmasını ele almak için küresel olarak yol göstermeyi amaçlıyor. Şirketler tarafından sektör spesifik metan salımlarının ölçümü ve raporlanması için adım atılması planlanıyor. Tarımsal üretim ve gıda sektörü en çok metan salımı yapan sektör olarak ön plana çıkıyor.
 
Ambalaj ve Plastik:2
 
- Komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastiklerden sağlanması yönünde uygulamaları teşvik edeceği ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor.
 
- Döngüsel ekonomi ile, tüketicilerin yeniden kullanılabilir, dayanıklı ve onarılabilir ürünleri almaları yönünde şirketlere teşvik edici yaptırımlar uygulanması planlanıyor. 
 
- Tüketicilerin yeşil badanaya (greenwashing)maruz kalmadan, daha sürdürülebilir seçimler yapması yönünde güvenilir, doğrulanabilir bilginin sağlanması hedefleniyor.
 
- Atık üretiminin azaltılması için sürdürülebilir ürün politikasının uygulanması gündemde. 
 
- Stratejik değer zincirlerinde, yatırımların ve endüstrinin iş birliği içinde olmasına yönelik yeni yollar geliştirilmesi gündemde yer alıyor. 
 
Ticaret:1
 
- Ülkeler, AB’nin hedeflerini göz önüne alıp kendi hedeflerini daha ileriye taşımazsa ve hedefler arasında seviye farklıkları devam ederse, Komisyon seçilen sektörlerde karbon sızıntısını (carbon leakage) azaltmak için bir “Sınırda Karbon Düzenlemesi(SKD)” (Carbon Border Adjustment Mechanism) önerecek. AB, bu vergi mekanizması ile, ticari partnerlerini de emisyon azaltımına yönlendirmeyi planlıyor. Mekanizmanın nasıl işleyeceği ve hangi sektörlere yönelik uygulanacağı henüz belirgin hale gelmemiş olsa da AB sınırından girecek malların karbon içeriği –eğer geldikleri ülkede vergilendirilmemiş veya fiyatlandırılmamışsa– fiyatlanacak, geldikleri ülkede fiyatlanmışsa o fiyat AB’de geçerli olan karbon fiyatından düşülerek ayarlama yapılacak. Böyle bir vergi uygulaması, AB ile ticarette düşük emisyonlu ülkeleri, yüksek emisyonlu ülkelere göre daha avantajlı bir konuma getirebilir.
 
- SKD altında karbonun ton fiyatı, güncel değeri olan 30 avro/tCO2eve SKD devreye girdiğinde ulaşması beklenen 50 avro/tCO2edüzeyinde fiyatlandığında Türkiye tarım sektötürünün ihracatının maruz kalabileceği toplam karbon maliyeti sırasıyla yaklaşık olarak 90 Milyon avrove 150 milyon avroolabileceği ön görülüyor. Olası maliyetin AB ihracatı oranı incelediğinde yüzdesel olarak en çok gelir kaybı yaşayacak sektörler arasında tarım da bulunuyor.

1 Farm to Fork Strategy, European Comission.
2 EU Circular Economy Action Plan, European Comission.
 

PAYLAŞ: DETAY

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakatı 101

2019 Aralık ayında AB Komisyonu tarafından açıklanan Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı (European Green Deal) ile, Avrupa Birliği 2050 yılına kadar net-sıfır karbon salım hedefine ulaşmayı hedefliyor.1 Bu hedef sayesinde 2030 yılına kadar ise AB’nin karbon emisyonlarının 1990 yılına kıyasla en az %55 azaltılması amaçlanıyor. Çağrı kapsamında AB tarafından,

- Çevre dostu teknolojilere yatırım yapılması, 
- Sanayide inovasyonun desteklenmesi, 
- Özel ve toplu taşıma sektörlerinde ulaşımın temiz, ucuz ve sağlıklı alternatifler ile sunulması2,
- Enerji sektörünün karbonsuzlaşması ve dolayısıyla %100 yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş,
- Binaların enerji verimli hale getirilmesi ve küresel çevre standartlarının geliştirilmesi için uluslararası ortaklıklarla çalışmaların yapılması bekleniyor.3

Avrupa Komisyonu, Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı ile konulan hedeflere ulaşmak için kamu ve özel sektör yatırımının önemine vurgu yaparak dönüşüm sürecinin en az 1 trilyon avroluk yatırım gerektirdiğini belirtiyor.4 2030’a kadar karbon emisyonlarının azaltılması için ise 260 milyar avroluk ek bir yatırıma ihtiyaç var.  Bu gelişmelere ek olarak, Mutabakat çerçevesinde “karbon sınır vergisi- sınırda karbon düzenlemesi- SKD” uygulanması planlanıyor. Bu bağlamda Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusu gündeme geliyor.5



Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı’nın, Türkiye’nin en büyük ticaret ortaklarından Avrupa Birliği ile yürüttüğü ticaret sürecini önemli ölçüde etkileyeceği öngörülüyor.6 Bu süreç, Türkiye ekonomisi açısından hem risk hem de fırsatlar doğurmakta. Riskler incelendiğinde Avrupa Birliği Emisyon Ticareti Sistemi ile karbon fiyatlandırması ve Türkiye’deki sektörlerin karşılaşacağı karbon maliyeti örnek gösterilebilir. Ayrıca Yeşil Mutabakat stratejisine göre AB, bundan böyle başka ülkelerle yapacağı serbest ticaret anlaşması gibi anlaşmalar için aday ülkenin Paris Anlaşması’nı “onaylama ve etkin bir şekilde uygulaması” ön şartını getiriyor.8Burada önemli kriter, metnin, partner olacak ülke için sadece onaylamayı yeterli görmemesi, daha ileri giderek etkin bir şekilde uygulanması şartını öne sürmesi. Dolayısıyla, Paris Anlaşması’nı şimdiye kadar onaylamayan tek partner ülke Türkiye ve anlaşmadan çıkan ülke ABD açısından AB ile ticarette sıkıntılar yaşanması da beklenebilir. Öte yandan, doğru adımlar atılırsa Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı, Türkiye için birçok fırsat doğurabilir. Mutabakat, Türkiye'nin düşük karbon ayak izli üretimini avantajlı konuma getirerek Türkiye'nin AB ülkelerine daha kolay ihracat yapmasına yardımcı olurken, özel sektörün finansmanını mobilize ederek ülke ekonomisinin gelişimine katkı sağlayabilir.1Buna ek olarak, üretimde karbonsuzlaşma süreci ile birlikte arka planda güçlenecek teknoloji sektöründe (konu ile ilgili ortaya çıkacak Girişim, CleanTech7 ekosistemi) ve finans sektöründe (düşük karbonlu üretime yönelik yatırım için kaynak aktarma ve inovatif finansal modeller) de önemli fırsatlar yaratarak 4. Endüstri devriminin potansiyelini açığa çıkarabilir. 

Bu gelişmelerin yanı sıra, COVID-19 küresel salgını toplumları ayakta tutmak için daha dayanıklı ve sürdürülebilir sistemlere olan ihtiyacı gündeme getirdi.8 Finansal sistemden sağlık sistemine, ekosistemlerden tedarik sistemlerine tüm paydaşları, canlıları ve çevreyi gözeten, toplumsal eşitliğe dayalı sistemlere ihtiyacımız var. Krizden çıkışa adanacak olan iyileşme finansmanının iklim açısından doğru harcanması, akıllıca ve geleceğe yönelik planlanması gerekiyor. Birçok Avrupalı yatırımcı ve büyük piyasa oyuncuları iklim stratejilerini genişletirken, geleneksel iklim finansmanı anlayışının geride bırakılması da ortaya çıkıyor.9 Özel yatırımların önünü açmak, düşük karbon ekonomisine geçişte hangi finansman araçlarının, stratejilerinin ve mekanizmalarının gerçekten anlamlı olduğuna dair daha sistematik bir yaklaşımla başarılı modellerin pilotlaştırılması ve ölçeklendirilmesi büyük önem teşkil ediyor. COVID-19 iyileşme senaryoları yeşil toparlanma odaklı gelişirken, 750 milyar avro bütçeli AB iyileşme paketinin %30’unun Avrupa Yeşil Mutabakat odağında olup, iklim hedeflerine uyum için projelere aktarılacağı belirtiliyor

S360 ekibi olarak Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı’nın Türkiye’deki yedi sektöre olası etkilerini, risk ve fırsatlarını inceledik. Bu sektör incelemelerinde AB’nin yeni büyüme stratejisi olarak da Avrupa Yeşil Mutabakat Türkiye için bir risk olduğu kadar, sürdürülebilir kalkınma için yeni bir fırsat olarak değerlendirilecek alanlarını ortaya koyduk. Bu sektörlerin AYM’ye uyum sağlamak adına çağrıdaki 1 milyar avroluk fon fırsatından yararlanarak bu alanlarda Ar-Ge ve inovasyon faaliyetlerine hız vermelidir. Bu doğrultuda Türkiye’de çağrı, Dışişleri Bakanlığı AB Başkanlığının ve Horizon 2020 Programının da iletişim kurumu olan TÜBİTAK tarafından yürütülmekte olup 22 Eylül 2020 itibari ile açılmıştır. Çağrı kapsamında pilot uygulamaların, yenilikçi ürünlerin, yeşil ve dijital dönüşümün yönetişimiyle ilgili önerilerin, sosyal ve değer zincirlerinde inovasyonun destekleneceği belirtilirken; çağrı kapsamında enerji başlığında toplam 128 milyon avro, binalarda enerji verimliliği için 60 milyon avro, çevreci havalimanları ve limanlar için 10 milyon avro, Tarladan Sofraya stratejisine destek olacak projeler için 74 milyon avro kaynak ayrılmış durumda.





- Avrupa Yeşil Mutabakat'ın çimento ve yapı sektörüne etkilerini incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.
- Avrupa Yeşil Mutabakat'ın gıda ve tarım sektörüne etkilerini incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.
- Avrupa Yeşil Mutabakat'ın tekstil sektörüne etkilerini incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.
Committing to climate-neutrality by 2050: Commission proposes European Climate Law and consults on the European Climate Pact, 2020. European Commission, https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_20_335
A European Strategy for low-emission mobility, 2016. European Commission, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/en/TXT/?uri=CELEX:52016DC0501
A Renovation Wave for Europe - greening our buildings, creating jobs, improving lives, 2020. European Commission, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?qid=1603122220757&uri=CELEX:52020DC0662
The Just Transition Mechanism: making sure no one is left behind, 2020. European Commission, https://ec.europa.eu/info/strategy/priorities-2019-2024/european-green-deal/actions-being-taken-eu/just-transition-mechanism_en
EU Green Deal (carbon border adjustment mechanism), 2020. European Commission, https://ec.europa.eu/info/law/better-regulation/have-your-say/initiatives/12228-EU-Green-Deal-carbon-border-adjustment-mechanism-
Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi Raporu, 2020. Tüsiad, https://www.tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/10633-ekonomik-gostergeler-merceginden-yeni-i-klim-rejimi-raporu
Temiz teknoloji, önemli enerji verimliliği iyileştirmeleri, kaynakların sürdürülebilir kullanımı veya çevre koruma faaliyetleri yoluyla olumsuz çevresel etkileri azaltan herhangi bir süreç, ürün veya hizmettir.
COVID-19 Gündemi, 2020. KPMG, https://assets.kpmg/content/dam/kpmg/tr/pdf/2020/07/covid-19-gundemi.pdf
Yeni bir iklim stratejisi için hemen şimdi!, 2020. KPMG, https://home.kpmg/tr/tr/home/gorusler/2020/04/yeni-iklim-stratejisi-icin-hemen-simdi.html

PAYLAŞ: DETAY

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Çimento ve Yapı Sektörüne Etkileri

AB ekonomisinin sürdürülebilir bir gelecek için dönüşümünde öne çıkan başlıklardan kaynak ve enerji verimli binaların inşa edilmesi ve yenilenmesi, çimento ve yapı ürünleri sektörü için sürdürülebilir ürün çözümlerinin bu geçişteki önemini ortaya çıkarıyor.1 Yeşil Mutabakat kapsamında AB Komisyonu tarafından yoğun bir şekilde eski ve verimli olmayan binaların yenileceği üzerinde duruluyor ve bu yenileme işlemleri sırasında ise döngüsel ekonomiye katkısı olacak materyal kullanımı ön plana çıkıyor. Bu gelişmenin ise çimento ve yapı sektörü için yeni fırsatlar doğuracağı öngörülmekte. Demir-çelik ve çimento gibi enerji yoğun endüstriler, çeşitli değer zincirlerine ürün tedarik ettikleri için Avrupa ekonomisi açısından vazgeçilmez bir konumda. Bu sektörlerin karbondan arındırılması ve modernleşmesi koyulan hedeflere ulaşılması için kilit rolü bulunuyor.

AB Komisyonu, iklimle ilgili hedeflerin gerçekleşebilmesi için baş koşulu ekonominin tümünde karbonun etkin biçimde fiyatlandırılması olarak görmektedir. Bu doğrultuda, AB, bölgedeki karbon kaçağını (carbon leakage) azaltmak amacıyla, sınırda karbon düzenlemesi- SKD (carbon border adjustment) mekanizmasıyla ticarette yeni vergiler ve tarife dışı engeller ile örülmüş yeni bir sistem üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. SKD’nin mevcut AB Emisyon Transfer Sistemi’nin (ETS) uluslararası plana taşınması şeklinde uygulanması büyük bir olasılık olarak değerlendirilmektedir.

Uzmanlara göre SKD ilk olarak klinker (çimento ana hammaddesi), kireçtaşı (lime), alçı (plaster) ve elektrik gibi sektörleri kapsama alarak yürürlüğe girecekir. İlerleyen aşamalarda kağıt, organik kimyasallar, cam ve seramik ürünleri, kok, gübre, rafineri ürünleri, temel demir-çelik ürünleri ve alüminyum gibi ürünlerin kapsama alınması beklenmektedir.

AB pazarına yapılan ihracat kaynaklı CO2 salımı için ton başına 30 avro ödenmek zorunda kalınması durumunda bundan en çok 170 milyon avro ile çimento sektörünün etkileneceği ön görülmektedir. Özellikle çimento sektörünün ihracat gelirlerine oranla yüksek bir maliyetle karşı kaşıya kalabileceğini ön görülmektedir. Sektörel karbon verimliliği göz önüne alındığında, AB ile ihracatta karşılaşılması muhtemel maliyetler (karbon fiyatının ton başına 30 ya da 50 avro olması durumuna bağlı olarak) çimento sanayiinde gelirlerin %13,2-%22’sine ve demir çelik sektöründe %1,7 ve%2,8 arasında bir orana denk gelebileceği hesaplanmaktadır. 2

Diğer yandan inşaat sektörü istihdam yaratma kapasitesi bakımından önemli bir sektör. Binaların elektrik, dolayısıyla sera gazı salımları içindeki payı, bu enerjinin cari açık içerisinde oynadığı rol düşünüldüğünde inşaat sektöründe enerji verimliliği alanında atılacak, “Pasif Bina” standartlarının geliştirilmesi ve mevcut binaların enerji verimliliğinin artırılması (mantolama vb.) için kolay erişilebilir kredi imkanlarının geliştirilmesi gibi adımların ek getirisi söz konusu olacaktır. 

Emisyon kotası uygulamalarının olumsuz makroekonomik etkilere yol açabileceği, ancak bu olumsuz etkilerin üreticilerin karşılaştığı diğer vergilerde (örneğin istihdam vergilerindebir hafifleme ile dengelenebileceğini ve böylelikle ortaya koyulabilecek çevre politikasının kapsamlı bir kazanıma dönüşebileceği de olası senaryolar arasında değerlendiriliyor.

1 The European Green Deal, European Comission
2 Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi Raporu, TÜSİAD
 

PAYLAŞ: DETAY

10 December

Kentsel hareketlilik karbondan arınıyor (mu?)

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kentsel hareketlilik, insanların ulaşım ihtiyaçlarının zamanla değişmesi ile birlikte evrimleşmeye devam ediyor. Kentsel hareketliliğin sürdürülebilir dönüşümü ise, ortaya çıkan yeni teknolojiler, kamu-özel işbirliği ve şehir tasarımı girişimleri ile beraber yükseliyor.
 
Göçebe topluluklardan yerleşik hayata ve günümüze kadar insanlığın 10.000 yıllık evrimi süresince, hareketlilik, insanın çevreyle ilişkisinde oluşturduğu önemli etkilerle birlikte hayatın en önemli unsurlarından biri. Bu yıl Mart ayından itibaren yaşadığımız COVID-19 salgını ile tüm dünyada insanlar karantina ve sokağa çıkma yasakları ile karşı karşıya kaldı.
 
Pandeminin hayatı, iş dünyasını ve şehirleri nasıl değiştirdiğine ve geleceğin pandemiden sonra nasıl şekilleneceğine dair pek çok araştırma yapıldı. COVID-19’un küresel iklim değişikliği üzerindeki etkileri hakkında araştırmalar yapılırken aynı zamanda kentsel hareketlilik ve COVID-19’un yayılması arasındaki ilişkiye dair de çalışmalar paylaşıldı. Bu çalışmaların gösteriyor ki kentsel hareketlilik artık hiç de eskisi gibi olmayacak.
 
Aslında pandemi başlamadan önce, son 10 yıl içerisinde kentsel hareketlilik, toplu taşıma, taksi ve özel araçlardan, uzmanların ACES (Autonomous driving, Connected cars, Electrified vehicles, and Shared mobility) olarak adlandırdığı otonom, birbiriyle bağlantılı ve elektrikli araçlar ile paylaşımcı hareketliliğe doğru değişim geçirmişti. Karantina sonrası artan çevresel farkındalıkla birlikte bu dönüşümün daha iddialı yaklaşımlar ve eylem planlarıyla devam etmesi beklentiler arasında. Bugünden ortaya çıkan bazı gelişmeleri ise aşağıda özetledik:
 
Daha yaşanılabilir kent merkezleri
 
UEA (Uluslararası Enerji Ajansı) ve C40 Kentleri’ne göre yol taşımacılığı küresel sera gazı salımlarının yüzde 11,7’sini oluşturuyor ve bunun yüzde 70’ini kent merkezleri üretiyor. Fakat şehirler aynı zamanda, hareketliliğin karbondan arındırılmasıyla beraber küresel iklim değişikliği için çözüm arayışlarında önemli bir enstrüman da olabilir.
 
Bu kapsamda salımların azaltılması ve elektrikli araçlara geçiş en önemli konu başlıklarını oluşturuyor. Bazı markalar ise bu hususta adımlar atmayı önceden başladı. Örneğin Cabify İspanya ve Latin Amerika’da 3 yıl önce, operasyonlarında karbon nötr olma hedefine ulaştı. Bu süre zarfında 310.000 ton karbondioksit salımını dengeleyen Cabify, aynı zamanda 2025 ve 2030 yıllarında İspanya ve Latin Amerika’da elektrikli araçlara geçiş ve salımların azaltımı konularında çalışmalar yapmaya devam ediyor.
 
Bunun yanında, Climate Trade ile yapılan iş birliği sonucunda Peru, Şili ve Brezilya’da yeni temiz enerjiler ve çevreci projeler Cabify tarafından desteklenirken, blok zinciri teknolojisi ile de denkleştirme fonlarının takip edilmesi sağlanıyor.
 
Eylül’de Greentech Festivali’nde sergilenen, otonom hava taksileri, 3D yazıcı ile üretilmiş bisikletler, elektrikli motosikletler ve katlanabilir e-bisikletler, teknolojinin iklim değişikliği ile mücadelede ne kadar önemli bir rol oynayabileceğini gözler önüne sermiş oldu. Bütün bu fütürist alternatiflerin yanında büyük firmaların farklı önemli taahhütleri de var. Örneğin Amazon, Rivian, Volvo ve Daimler ile birlikte ağır yük taşıyan tırlar için hidrojen yakıtı geliştirmeyi ve satmayı tasarlayan bir girişim başlattı. Hyundai ise dahili yanma motorlu araçların çevreye duyarlılığını arttırmaya devam ederken, çevreye duyarlı elektrikli araçlarını üretmeyi ve geliştirmeyi de ihmal etmiyor.
 
Göz önünde bulundurulması gereken diğer önemli bir gelişme ise, şehirlerin insan merkezli olacak şekilde sürdürülebilir kentsel hareketliliğe geçişte kritik adımlar atması. Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo’nun 15 dakikalık şehir konsepti bu konuda bakılması gereken önemli vaka çalışmalarından bir tanesini oluşturuyor. Parislilerin günlük ihtiyaçlarını karşılayacak alışverişlerini kısa bir yürüyüş veya bisiklet ile ulaşım sağlayabilecekleri şekilde tasarlayan, pandemiden etkilenen kesimler için çeşitli çözümler sunan bu öneri araba merkezli planlama içeren Amerika’daki vaka çalışmalarından daha farklı bir yerde konumlanıyor.
 
Siyasi irade
 
Avustralya Eski Başbakanı Kevin Rudd’un da Eylül’de düzenlenen Sürdürülebilir İnovasyon Forumu’nda belirttiği gibi ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında karbon nötr olma hedeflerine ulaşmak için hazırladıkları eylem planlarını hızlı bir şekilde hayata geçirmeleri bekleniyor. Aynı şekilde pandeminin etkilerini azaltmak, küresel iklim krizine yönelik çalışmaları arttırmak ve daha sürdürülebilir şehirler inşa etmek adına Küresel Belediye Başkanları COVID-19 İyileştirme Platformu kuruldu.
 
Kaliteli halka açık alanlar
 
Şehirlerin gelecek yıllardaki önemli hedefleri arasında halka açık alanları genişletmek ve zenginleştirmek bulunuyor. İnsanlar şehirleri birbirine bağlayan ve şehir hayatını var eden en önemli aktör. Bu kapsamda insanları önceleyecek şekilde şehirleri tasarlamak önem arz ediyor. Pritzker ödüllü yazar Richard Rogers’ın Cities for Small Planet kitabında da belirttiği gibi şehirlerin ulaşım için kullandıkları alanları yenilemesi ve halka açık alanlarını iyileştirmesi gerekiyor. Dünya şehirlerinden bazıları bu hususta adımlar atmaya başladı. Örneğin Berlin, pop-up bisiklet şeritlerini uygulayan ilk şehir oldu. Bogota ise 600 km’lik bisiklet yoluna sahip ender şehirlerden. Her ne kadar bu gelişmeler önemli olsa da yeterli değil. Gelecek 10 yıl içerisinde altyapıya ulaşımın ve şehirlerdeki elektrik şarj noktalarının sayısının arttırılması büyük bir önem arz ediyor.
 
Hedeflere ulaşmak için işbirlikleri
 
Son günlerde hareketlilik endüstrisi iklim krizi ile mücadele kapsamında çeşitli işbirliklerine sahne oluyor.  Elektrik enerjisine geçişi desteklemek, yeni iş alanları yaratmak ve karbon kirliliğinin önüne geçmek için kurulan ZETA (Zero Emission Transportation Association) bunlardan bir tanesi. Global Optimism ve Amazon tarafından güçlendirilen The Climate Pledge ise diğer bir örneği oluşturuyor. İş dünyası ve teknolojiyi birleştirmeyi amaçlayan oluşum Paris Anlaşması hedeflerini 10 yıl öncesinden karşılamayı planlıyor. Dünyanın pek çok büyük şirketi bu oluşum içerisinde bir sinerji yakalanması ve daha yeşil bir dünyanın oluşması için katkıda bulunuyor.
 
Pandemi süresince kentlerin ve kentlerde hareketliliği sağlayan araçların daha sürdürülebilir olması gerektiğinin farkındalığının artmasıyla birlikte, gelecek dönemde siyasi yönetimlerin ve iş dünyası liderlerinin kanun tasarıları geliştirmeleri ve daha fazla yatırım yapmaları bekleniyor. Kentsel hareketlilik için şu anda yapılan çalışmalar ve kazanılan ivme göz önünde bulundurulduğunda, pandemi sonrası dünyada kentsel hareketliliği sürdürülebilir bir biçimde yeniden tasarlamanın iklim değişikliği ile mücadeleye oldukça olumlu bir etkisi olabilir.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

10 December

Kapitalizmi yeniden tanımlamak mümkün mü?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kapitalizmin çevre ve toplum üzerindeki olumsuz etkileri pandemi dönemi ile birlikte daha da belirgin hale geldikçe, bu durum kapitalizmin sorgulanmasına yol açıyor ve sistem farklı bir şekilde yeniden tasarlanabilir mi sorusunu da beraberinde getiriyor. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD)’nin 2050 Vizyonu’nun güncellenmesi kapsamında bu konu ile ilgili hazırladığı rapor, kapitalizmin “değer yaratma”ya odaklanarak yeniden tanımlanması gerektiğini savunuyor ve bu vizyonu hayata geçirebilmek adına bir yol haritası sunuyor.

Koronavirüs pandemisi dünyada iklim krizi, eşitsizlik, halk sağlığı gibi önemli konularda büyük değişimler yarattı ve bu değişimler özellikle sürdürülebilirlik çerçevesinden çeşitli konular üzerine sorgulamayı da beraberinde getirdi. Sorgulanan kavramlardan biri de günümüzün küresel ekonomisinin belkemiğini oluşturan kapitalizm.

Aslında kapitalizmin sorgulanıp yeniden ele alınması, Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı gibi dünyayı etkileyen krizlerden sonra daha önce de yaşanmış bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Şu anda yaşanan kriz ile birlikte de, kapitalizmin popülerliğinin azalmaya başladığını söylemek mümkün. 2020 yılında yayınlanan Edelman Trust Barometer’a göre kapitalizmin bugün var olduğu şekliyle dünyaya faydadan çok zararı olduğunu düşünenlerin oranı %56.
Yüzyıllar boyunca kapitalizmin özünü oluşturan kâr odaklılık ve rekabetçi piyasa koşulları, yaşam standartlarının yükselmesine, inovasyona ve varlık oluşumuna yol açsa da, kapitalizmin çevre ve toplum üzerindeki olumsuz etkilerini göz ardı etmek mümkün değil. Bu olumsuz etkilerin bir kısmı, günümüzde söz konusu sistemin bazı durumlarda şirketleri doğrudan negatif toplumsal etki yaratacak şekilde hareket etmeye teşvik etmesinden kaynaklanıyor. Bir örnek olarak, 2015’te imzalanan Paris Anlaşması sonrasında, kendileri için bu durumun hâlâ kârlı olması ve kısa-vadeli getirilerin önceliklendirilmesi nedeniyle 35 küresel bankanın 2016-2019 yılları arasında toplamda 2,7 trilyon doları fosil yakıt yatırımlarının finansmanı için her yıl artarak temin etmesi gösterilebilir.

Kapitalizmin yarattığı olumsuz çıktılar karşısında, bu sistem üzerine yeniden düşünmemiz gerektiğini vurgulayan kurumlardan biri olan Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD) 2010 yılında paylaştığı 2050 vizyonunu yeniden tanımladı. Bu yeni vizyon çerçevesinde yayınlanan raporda, kapitalizmin yeniden tanımlanması gerektiği savunuluyor ve bu vizyonu hayata geçirebilmek adına bir yol haritası sunuluyor.

Reinventing Capitalism adlı rapor, kapitalizmin özel girişim ve rekabetçi piyasalar gibi bazı temel özelliklerinin, 9 milyar insanın bir arada uyum içinde yaşaması için gerekli koşulların sağlanması adına vazgeçilmez olduğunu belirtiyor. Ancak önemli bir fark olarak, yeni tanım ile birlikte “değer çıkartma”nın değil, “değer yaratma”nın ödüllendirilmesi ve teşvik edilmesi gerektiği savunuluyor. Günümüzde finansal değerlendirmelerin sosyal ve çevresel etkileri hesaplarına dahil etmemesi  “değer” tanımının toplumsal katkıyı doğru bir şekilde yansıtmamasına yol açıyor.

Rapora göre, “değer yaratan” bir kapitalizmin önündeki engeller şu şekilde sıralanıyor: Finansal değer ile gerçek değer arasındaki farkı ortaya koyamayan performans metrikleri, uzun dönemli değer yaratmaktansa kısa vadede finansal değer çıkarmayı teşvik eden pazar dinamikleri, gerçek değer yaratılmasını sağlamak adına yasalar oluşturmayan veya uygulamasını yapmayan kurum yapıları.

Tabii ki bu engelleri aşmak için sıfır noktasından başlamak zorunda değiliz; son yıllarda şirket performanslarının ölçümlenmesi adına Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) riskleri ve etkileri gösteren raporların oluşturulması, uzun dönemli değer yaratmak için şirketlerin ve yatırımcıların davranışlarını değiştirecek “Benefit Corporation” gibi birtakım teşvik mekanizmalarının oluşturulması, devletin ve düzenleyicilerin tasarladığı yeni politikalar olumlu gelişmeler arasında sayılıyor.

Bu gelişmeler umut verici olsa da, gerçek bir değişimin yaşanması için atılması gereken önemli adımlar bulunuyor. Rapor bu kapsamda, ihtiyaç duyulan yeni kapitalizm kavramı için 5 özellik belirliyor:
Hisse değerlerlerini mümkün olduğunca artırmaktansa paydaşlara odaklanmak.
Şirketlerin ana amacı çalışanları, müşterileri, tedarikçileri, hissedarları, topluluklar ve çevrenin de arasında olduğu bütün paydaşları için değer yaratmak olmalı.
Etkiyi dışarı yansıtmak yerine kabullenip çözüm üretmek
Olumlu ve olumsuz sosyal ve çevresel etkiler ürün ve hizmetlerin fiyatlarına, şirketlerin piyasa değerlerine yansıtılmalı. Bu konuda yasal düzenlemeler getirilerek, şirketlerin sorumluluk almaları sağlanmalı.
Kısa dönem yerine uzun dönemli düşünmek
Şirket ve yatırımcılar iklim değişikliği gibi uzun dönemli riskleri yönetebilmek adına daha uzun dönemli düşünerek stratejiler oluşturmalı.
Dejeneratif yerine rejeneratif olmak
Rejeneratif kapitalizm doğrultusunda şirketler ekonominin, toplumun ve çevrenin sağlığına katkıda bulunmalı.
Sorumluluktan muaf olmak yerine hesap vermek zorunda olmak
Sermaye piyasaları ve düzenleyiciler şirketleri, toplumun faydasını gözeterek, aktif olarak gözetim altında tutmalı ve kontrol etmeli, gerektiği durumda onları hareketlerinden sorumlu tutmalı.

Raporda bahsedilen bu başlıklar “gerçek değer” yaratmak için birlikte işleyen, birbirinden ayrı düşünülmeyecek unsurlar olarak belirtiliyor. İşe nereden başlanması gerektiği konusunda da WBCSD, üye şirketlerine de danışarak öncelikli aksiyon alanları belirliyor:
Şirketler ÇSY risk ve etkilerini, finansal performansları kadar sıkı ölçmeli. Bu risk ve etkilerin açıklanması standartlaştırılmalı ve zorunlu hale getirilmeli.
Çok paydaşlı yapının yönetişim, karar verme ve teşvik mekanizmalarına yerleştirilmesi sağlanmalı. Sermaye harcamalarını ve Ar-Ge yatırımlarını tahsis etmek için kullanılan değerlendirme modelleri sosyal ve çevresel maliyetleri ve faydaları kapsamalı.
Kurumlar vergilerini şeffaf ve adil bir şekilde ödemeli ve vergiden kaçınmayı zorlaştırmak için uluslararası vergi sisteminde reformlar gerçekleştirilmeli. Hükümetler vergilendirmenin odağını istihdam gibi olumlu unsurlardan çevre kirliliği gibi olumsuz unsurlara kaydırmalı.
Öncelikli konuların hayata geçirilmesi ve “değer yaratma” üzerine yeni bir düzen kurulması için şirket liderlerinin, yatırımcıların, düzenleyicilerin, devlet ve sivil toplumun birlikte çalışması kritik önem taşıyor. Gerçek değer yaratmaya yönelik özel sektör stratejileri ile oyunun kurallarının gerçek değer yaratımını desteklediğinden emin olmak için kamu sektörü eylemleri arasında ortak bir yaklaşıma ihtiyaç var.

Kapitalizmi bu şekilde yeniden tanımlamanın topluma ve çevreye sağlayacağı katkıların yanı sıra, bu değişimin iş dünyasının uzun dönemli başarısı için de kritik bir öneme sahip olduğu söylenebilir.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

10 December

Pandemi ile akıllı telefon kullanımı artık lüks değil, bir ihtiyaç

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

COVID-19 nedeniyle Türkiye’de Mart ayında uzaktan eğitim sistemine geçen okullar yeni eğitim-öğretim döneminde kademeli olarak açılmaya başlamışken, Kasım ayındaki açıklamalar sonrasında öğrenciler bir kez daha uzaktan eğitime geçiş yaptı.
 
Türkiye’de karşılaştığımız bu durum, dünyanın çeşitli bölgelerinde de benzer şekilde yaşanıyor. Okul çağındaki yaklaşık 1,2 milyar çocuk pandemi nedeniyle okulların kapanmasından etkilenmiş durumda ve uzaktan eğitim sistemine uyum sağlamaya çalışıyor.
 
Uzaktan eğitimin bir zorunluluk haline gelmesiyle teknolojiye ve eğitim araçlarına erişim önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Öğrencilerin eğitimlerine devam edebilmesi için bilgisayar, akıllı telefon, televizyon, radyo, internet, elektrik gibi cihaz ve hizmetlere erişimlerinin olması büyük önem taşıyor.
 
UNICEF ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği tarafından hazırlanan uzaktan eğitime erişim konulu yeni bir rapora göre, dünya genelinde 25 yaş altı çocuk ve gençlerin üçte ikisinin evlerinde internet bağlantısı bulunmuyor. Rapor ayrıca ülkeler, bölgeler ve kır/kent arasında “dijital uçurum”a (digital gap) yol açacak bir fark tespit ediyor.
 
Öğrencilerin uzaktan eğitime erişim sorunu yaşadığı yerlerden birisi de Hindistan. Hafta boyu süren sıkı karantina kurallarının Haziran ayından itibaren hafifletilmesine rağmen ülkenin pek çok kısmında kısıtlamalar hala devam ediyor. Vaka sayılarının hızlı bir şekilde artışını sürdürmesi ve kısa zaman önce 1 milyonu geçmesi kısıtlamaların devam etmesindeki en temel etken.
 
Okulların yakın gelecekte açılma olasılığına dair hiçbir somut veri olmadığından, çocuklarının okula devam etmesini, derslerini takip etmesini isteyen düşük gelir grubundaki aileler, bütçelerinin büyük bir kısmını ucuz veya ikinci el akıllı telefon almak için kullanıyor. Ülkedeki 240 milyon öğrenci sayısı, özellikle kırsal bölgelerde ucuz maliyetli cihazlar için yepyeni bir satış potansiyeli oluşturuyor.
 
Bu potansiyel kitle arasında, Kuzey Hindistan’da bir çiftçi olan ve sahip olduğu tek ineği satarak elde ettiği geliri çocuklarının uzaktan eğitime devam edebilmeleri için akıllı telefon satın almak için kullanan Kuldip Kumar da bulunuyor.
 
Hindistan, Çin’in ardından en büyük ikinci akıllı telefon piyasasına sahip ülke ve 1 milyara ulaşan telefon kullanıcısının yarısı internet erişimi olan bir telefona sahip. Mckinsey’nin yayınlamış olduğu 17 ülkeyi kapsayan çalışmaya göre ise, dijitalleşme hızı açısından değerlendirildiğinde yalnızca Endonezya, Hindistan’dan daha iyi performans gösteriyor. Fakat, ülkenin akıllı telefon sahipliği ve internet erişimi konularında elde ettiği gelişmeler, uzaktan eğitime geçiş ile beraber meselenin farklı bir yönünü de ortaya çıkardı: dijital bölünme (digital divide).
 
Pazar araştırması şirketi International Data Corporation’ın araştırma direktörü Navkendar Singh, Hindistan’daki akıllı telefon pazarının son üç yılda büyüdüğünü açıklasa da cep telefonu kullanıcılarının pek çoğu için dijitale geçiş yapmanın hala oldukça pahalı olduğunu belirtiyor. Singh, ‘Akıllı olmayan cep telefonlarının fiyatı 1000 rupiden az iken akıllı telefonlar 3000-4000 rupi arasında değişkenlik gösteren fiyatlara sahip. Sadece ekran değişikliği yapmanın maliyeti bile 1000 rupiden fazla olabiliyor. Bu durumda insanların akıllı telefon almasını nasıl bekleyebilirsiniz?’ diyerek pahalılık konusuna vurgu yapıyor.
 
Televizyon ve akıllı telefon gibi dijital cihazlara sahip olmayan 14 yaşında bir genç kızın uzaktan eğitime erişememesinden ötürü intihar etmesinin ardından dikkatler en ucuz akıllı telefonları dahi karşılayamayan düşük gelirli ailelere çevrilmiş durumda.
 
Üstelik uzaktan eğitimin önündeki tek engel, akıllı telefona erişimin sınırlı olması değil. Maharashtra’nın Panchgani bölgesinde kimya öğretmeni olan Moumita Bhattacharjee internet çekim gücünün düşük olması nedeniyle sorun yaşıyor. Bu problemi derslerini önceden kaydederek ve öğrencilerin kayıtları sonradan indirmesini sağlayarak çözmeye çalışıyor.
 
İnternetin çekmemesi, akıllı telefon maliyetleri ve ekran karşısında geçirilen uzun süreler kişileri eğitimlerin çevrimdışı uygulanabilme olasılıklarına dair düşünmeye teşvik ediyor. Bu kapsamda yapılan yeni bir çalışma sonucunda ülkede 1. sınıftan, 12. sınıfa kadar öğrenciler için tasarlanmış derslere, ‘tek ders-tek kanal’ girişimiyle beraber televizyonlardan ve radyodan ulaşılabilecek.
 
Bu konuda başka bir çözümü ise, Hindistan’ın 19 bölgesinde eğitim alanında faaliyetlerini sürdüren sivil toplum kuruluşu Pratham sunuyor. Pratham, ders ve ödev içeriklerini ailelere SMS yoluyla ulaştırıyor ve Pratham gönüllüleri köylerde dersleri hoparlörler aracılığı ile yayınlamak için organize oluyor. Bu sayede akıllı telefonu olmayan öğrencilerin de eğitime erişimi sağlanabiliyor.
 
Ancak bütün bu yapılanlar, en düşük gelirli ailelerinin çocuklarının eğitimlerini yarıda bırakmasına engel olamıyor.  Sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösteren Caritas India’nın 600 göçmen işçi üzerinde yaptığı çalışmaya göre, göçmenlerin çocuklarının %46’sı karantina süresince eğitim almayı bıraktı. Pune’da öğretmenlik yapan Vibhute’un aktardıklarına göre ise, karantina sebebiyle işsiz kalan göçmen işçilerin memleketlerine dönmeleri sonucunda pek çok öğrenciyle iletişimleri kesilmiş durumda.
 
Yaşanan zorluklara rağmen çevrimdışı eğitim olanakları geliştirilene kadar çevrimiçi derslerin devam etmesi ve öğrencilerle iletişimin kesilmemesi büyük bir önem taşıyor. Bir taraftan da bu önemli meselenin çözüme kavuşturulması için akıllı telefon gibi uzaktan eğitime erişim için zorunlu olan cihazların bir ihtiyaç olduğu hatırlanarak, dijital bölünmeyi önleyici politikalar oluşturmak, alternatif çözüm yolları üretmek şart.
 

PAYLAŞ: DETAY

9 December

Ekosistem tahribatının uluslararası suç sayılması an meselesi!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Bir grup uluslararası avukat, dünya ekosistemlerinin yok edilmesini suç sayan bir yasal düzenleme üzerinde çalışıyorlar ve şimdiden yükselen deniz seviyelerinden dolayı risk altında olan Avrupa ülkelerinden destek almış durumdalar.
 
Girişimi koordine eden kurula, University College London'dan Profesör Philippe Sands QC ve eskiden Uluslararası Ceza Mahkemesinde (ICC) yargıç olarak görev alan Florence Mumba başkanlık ediyor.
 
Amaçları ise savaş suçları ve soykırım gibi diğer mevcut uluslararası suçlar gibi tanımlanabilecek yasal bir “ekolojik suç” tanımı yapmaktır.
 
İsveçli parlamenterlerin talebi üzerine Ekolojik Katliamı Durdurma Vakfı (Stop Ecocide Foundationtarafından hazırlanan proje, Nazi liderlerinin 1945 yılında yargılandığı Nuremberg savaş suçları mahkemelerinin başlangıcının 75. yıldönümüne denk gelecek şekilde bu ay başlatıldı.
 
Pasifik'te yer alan Vanuatu ve Hint Okyanusu'nda yer alan Maldivler de dahil olmak üzere bazı küçük ada ülkeleri, ICC’nin her yıl düzenlediği üye devletler toplantısında ekolojik suçun “ciddi şekilde değerlendirilmesi” çağrısında bulundu.
 
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Belçika hükümeti de bu fikre destek sözü verdi. Birleşik Krallık Parlamento Üyesi David Lammy de ekolojik suçun yasalara dahil edilmesi çağrısında bulundu.
 
Merkezi Lahey'de bulunan ICC, daha önce “çevrenin tahrip edilmesi”, “doğal kaynakların kötüye kullanılması” ve toprağın “yasadışı olarak mülksüzleştirilmesi” ile sonuçlanan suçlara öncelik verme sözü vermişti.
 
2016 yılında yayımlanan belgede ICC, resmi olarak yetki alanını genişletmediğini ancak insanlığa karşı işlenen suçlar gibi mevcut suçları daha geniş bir bağlamda değerlendireceğini söyledi. Şimdiye kadar ise bu türde resmi bir soruşturma veya suçlama olmamıştır.
 
Kurula başkanlık eden Profesör Sands şunları söyledi: "Küresel doğal çevremizi korumak için uluslararası ceza hukukunun gücünden yararlanma zamanı... Umudum, bu grubun pratik, etkili ve sürdürülebilir bir tanım oluşturabilmesi ve ICC tüzüğünde bir değişiklik yapılması için gereken etkiyi yaratabilmesi."
 
Zambiya'da eskiden yüksek mahkeme yargıcı olarak görev yapan Mumba ise şunları söyledi: "Hem insanlığın hem de doğanın hayatta kalması için gerekli olan dengeyi sağlamak adına birey/devlet sorumluluğunun düzenlenebilmesi açısından uluslararası bir ekolojik suç regülasyonu önemli olabilir."
 
Ekolojik Katliamı Durdurma Vakfı'nın başkanı Jojo Mehta, Guardian'a şunları söyledi: “Çoğu durumda ekolojik suç büyük ihtimalle kurumsal bir suçtur. ICC'de bir şeyi suç saymak, onu onaylayan ülkelerin bunu kendi ulusal mevzuatlarına dahil etmeleri gerektiği anlamına geliyor."
 
"Bu, dünya çapında suç işleyen şirketleri yargılamak için pek çok seçenek olacağı anlamına geliyor." Mehta, taslak hazırlanırken ortaya çıkacak zorluğun, bir ekolojik suçun hangi noktada yürürlüğe gireceğini tanımlamak olacağını söyledi.
 
"Kitlesel, sistematik veya yaygın yıkımı içermesi gerekir" diye ekledi. “Muhtemelen Amazon'un büyük çapta ormansızlaşmasından, derin denizlerde trol ile balık avlamadan veya petrol sızıntılarından bahsediyoruz. Bunu ICC tarafından araştırılan katliamlarla aynı seviyeye yerleştirmek istiyoruz."
 
Dünyanın dört bir yanından gelen 13 güçlü hukuk uzmanından oluşan kurulda, aynı zamanda eski bir ICC yargıcı olan Samoalı Tuiloma Neroni Slade de yer alıyor. Kurul, önümüzdeki yılın başlarında çalışmalarını tamamlamayı planlıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 December

Bir sonraki pandemi nerede ortaya çıkacak?

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Önce bütün şehre yayılıp ardından hızla dünyanın geri kalanına sıçrayan COVID-19’un, yaklaşık bir yıl önce Çin'in Wuhan kentinde vahşi bir hayvandan ilk enfekte insana bulaştığı tahmin ediliyor. 
 
2020 size sıra dışı göründüyse bir daha düşünün. Çünkü bilim insanları, gelecekte pandemilerin ortaya çıkmaya devam edebileceğini, gerçekleşme sıklığının artabileceğini ve hatta daha ölümcül olabileceğini belirtiyor. Bu yüzyıl içerisinde karşılaştığımız SARS, MERS, Ebola, Zika, Dang humması, domuz gribi gibi çok sayıda salgın hastalık bu öngörüyü kanıtlar nitelikte. 
 
Yeni bir pandemi kaçınılmaz olsa da, pandemiye yol açabilecek etkenleri tespit edebilmek yaşanacak felaketin etkilerini de önemli ölçüde azaltabilir. Bu kapsamda yayımlanan bir çalışma, yeni tehlikenin nerede ortaya çıkabileceğini saptamaya çalışıyor.
 
Araştırmanın baş yazarı ve Sydney Üniversitesi’nde epidemiyolog olan Michael Walsh, bu çalışma ile dünyada patojenlerin fark edilmeden küresel yayılıma yol açabileceği bölgeleri tespit etmeye çalıştıklarını belirtiyor.
 
Çalışmaya göre, üç kritik risk faktörü ön plana çıkıyor: Vahşi yaşam alanlarının azalması, sağlık sistemlerinin yetersiz olması ve büyük havalimanları gibi insan yoğunluğunun fazla olduğu seyahat merkezlerine yakın olmak.
 
Araştırma, vahşi yaşam alanlarının çoğunun yok olduğu ve vahşi hayvanların yaşam alanları üzerinde daha fazla baskı oluşan bölgelerde insanlarla hayvanlar arasındaki temasın artması nedeniyle hastalıkların daha kolay yayılabileceğini ortaya koyuyor. HIV, SARS ve Ebola da dahil olmak üzere, son yıllarda ortaya çıkan en bulaşıcı virüsler zoonotik yani hayvanlardan insanlara yayılma özelliği taşıyor. (Bazı durumlarda, virüsler önce çiftlik hayvanlarına daha sonra da insanlara bulaşıyor.) 
 
Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES)’in yakın tarihli bir raporu, COVID-19'un ortaya çıkışının "tamamen insan faaliyetleri kaynaklı" olduğunu açıklayarak, memelilerde ve kuşlarda potansiyel olarak yüz binlerce başka virüs olduğu konusunda bizleri uyarıyor. 
 
Sağlık sistemlerinin yetersiz olması araştırmada ikinci bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor. Walsh, "Eğer yeni ortaya çıkacak virüs, insandan insana bulaşabiliyorsa sağlık hizmetlerine erişimin iyi olmadığı ve hastalık gözetim sistemlerinin güçlü olmadığı bölgelerde virüsün erken tespit edilememe olasılığı daha yüksek." diye belirtiyor.
 
Üçüncü risk faktörü olarak, havalimanları aracılığıyla küresel olarak birbirlerine bağlı olan şehirlerin, yeni bir pandemi başlatma riskinin yüksek olduğu belirtiliyor.
 
Bu risk faktörleri doğrultusunda çalışma, Afrika ve Asya'nın bazı bölgelerinin hem insanlar ve hayvanlar arasındaki yüksek temas hem de yetersiz sağlık sistemi gibi diğer faktörler nedeniyle yüksek risk altında olduğunu ortaya çıkartıyor.  Özellikle Mumbai (Hindistan) ve Chengdu (Çin) gibi şehirler seyahat merkezleri olmalarından da dolayı büyük risk altında görülüyor. 
 
Hükümetler araştırma çıktıları doğrultusunda habitatı koruyarak hem insanlar için sağlık altyapısını hem de çiftlik hayvanları için veteriner hizmetlerini iyileştirerek, patojenleri sistematik olarak izleyebilen daha verimli hastalık takip sistemleri geliştirebilir ve yüksek risk altındaki şehirlerdeki açıkları kapatmaya başlayabilir. Walsh ayrıca toplumların insanlar ve yaban hayatı arasındaki teması mümkün olduğunca en aza indirmenin yollarını düşünmeleri gerektiğini ve bunun da ormanlardan sorumlu yönetim birimleri gibi kurumlarla birlikte alan paylaşımını azaltmanın yollarını düşünmek anlamına geldiğini belirtiyor. 
 
Gündelik hayatı derinden sarsma potansiyeli olan ve bir sonraki pandemiyi tetikleyebilecek virüsün nerede ortaya çıkacağı kesin olarak bilinmese de bilim insanları tarafından altı çizilen risk faktörlerine dikkat edilerek gerekli önlemlerin alınması yaşanacak büyük bir felaketi önleyebilir gibi gözüküyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

CDP raporlamasında rekor: 2020 yılında 10,000’e yakın şirket verilerini paylaştı!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs krizinin küresel ekonomide yarattığı olumsuz etkilere rağmen 2020 yılında rekor sayıda şirket ve şehir yönetimi, iklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşma verilerini CDP'ye (Carbon Disclosure Project) bildirdi.
 
Küresel marketin toplam değerinin yarısından fazlasına eşit olan 9.600'den fazla şirket, çevre verilerini CDP ile paylaştı ve bu sayı, 2019'a göre yüzde 14 ve Paris Anlaşması'nın imzalandığı 2015'ten bu yana ise yüzde 70 artış gösterdi.
 
CDP’ye göre bu açıklamalar, 106 trilyon dolarlık varlığı yöneten 515 yatırımcının ve 4 trilyon doların üzerinde satın alma gücüne sahip 150'den fazla büyük kuruluşun iklim, ormansızlaşma ve su riski yönetimi ile ilgili veri talepleri doğrultusunda yayımlandı.
 
Şirketlere ek olarak, yüzlerce şehir, eyalet ve bölge yönetimi de bu yılki çevre verilerini CDP aracılığıyla açıklarken, 2020'nin sonuna kadar verilerini paylaşan toplam kuruluş sayısının 10.000’i bulması bekleniyor. Geçen yıl 920 şehir, eyalet ve bölge yönetimi CDP aracılığıyla verilerini açıklamıştı.
 
Kuruluşundan bu yana en başarılı yılı geçirdiklerini belirten CDP, veri paylaşımındaki rekor artış ile birlikte ekosistem tahribatının yarattığı tehlikeler konusunda farkındalığın artması, işletmeler ve tedarik zincirlerine yönelik çevresel tehditlerle mücadelede artacak ilgiyi müjdelediğini belirtti.
 
Yatırımcı gruplarının ve düzenleyici kurumların artan talepleri ile şekillenen çevresel veri paylaşımı için yakın zamanda daha sağlam temelleri olan kurallar açıklanabilir. Örneğin geçen hafta İngiltere Maliye Bakanı Rishi Sunak, Birleşik Krallık'ın borsaya kayıtlı şirketler için zorunlu çevresel raporlamayı uygulayan ilk ülke olacağını duyurdu.
 
CDP'nin CEO'su Paul Simpson, bu kilometre taşını hem şirketler hem de yatırımcılar için performansı ve riski yönetmek için kritik bir mekanizma olarak ve güvenilir çevresel verilerin artan öneminin bir kanıtı olarak gördüğünü belirtti. Kuruluşun, kısa süre içerisinde veri paylaşım yükümlülüğünü toprak ve okyanus etkilerini ve diğer kritik çevresel temaları içerecek şekilde genişleteceğini de sözlerine ekledi.
 
Simpson, "Hepimizin COVID-19’un etkisi ile geçirdiği son derece zorlu yıla rağmen bu yıl kurumsal veri paylaşımında çok güçlü bir ivme gördük." dedi. "2030'a baktığımızda ise hızlı bir şekilde harekete geçmemiz gerektiğinin ve maalesef iklim ve ekolojik acil durumun var olduğunun kesinlikle farkındayım. Ancak seçim hakkımız mevcut. Eğer her şirket, yatırımcı, şehir yönetimi ve hükümet risklerin bilincinde olursa ve bu riskler konusunda harekete geçmeyi önceliklendirirse hepimizin istediği ve ihtiyaç duyduğu sürdürülebilir geleceği yaratabiliriz." diye ekledi.
 
Artan şeffaf veri paylaşımı ve risk bilincine rağmen şirketlerin, gittikçe şiddetlenen iklim etkileri karşısında hazırlıklı olmaları konusunda hala önemli endişeler var. Chartered İç Denetçiler Enstitüsü, şirketlerin risk yönetimi, adaptasyon ve dayanıklılık konusundaki beklentileri ve aldıkları aksiyonlar arasındaki genişleyen boşluğu acilen ele almaları gerektiğini belirtiyor.
 
Profesyonel bir kuruluş tarafından denetimden sorumlu yöneticilerle gerçekleştirilen bir ankete göre, yöneticilerin üçte ikisi iklim değişikliğinin şirketlerinin risk radarında olduğunu belirtirken, yüzde 58'i önümüzdeki üç yıl içinde yüksek riskli bir konu olacağını söylüyor.
 
Ancak ankete katılanların yarısından fazlası, şirketlerinin iklim risklerini ele almak için oldukça sınırlı veya hiçbir çalışma yapmadıklarını belirtiyor. Benzer orandaki iç denetim yöneticileri ise denetim komitesi başkanlarıyla iklim değişikliği üzerine bir gündemde konuşmadıklarını belirtirken bu konunun kuruluşlarının risk yönetimi işleyişlerine yerleşik olmadığını öne sürdü.
 
Anketi gerçekleştiren kuruluşun başkanı John Wood, hükümetin harekete geçmesini beklemek yerine şirketleri gelecekteki risklerin ve fırsatların farkında olmaya çağırdı ve iç denetim fonksiyonlarının, iklim değişikliğinin etkileri için alınan önlemleri desteklemede kilit bir rol oynayacağını savundu.
 
Wood, "İklim değişikliği halihazırda altyapıya ve varlıklara gözle görülür şekilde zarar veriyor, işletmelerin itibarını tehdit ediyor ve dayanıklılığımızı giderek daha fazla test edecek riskleri beraberinde getiriyor" diye ekledi. "Koronavirüs kriziyle pek çok paralellik kurulmasına rağmen pandeminin etkileri, eğer şimdi harekete geçmezsek iklim değişikliğinin getirecekleri ile karşılaştırıldığında hiçbir şey değil."
 
Pandeminin tetiklediği pozitif değişim etkisi ile şirketler tarafından iklim krizi riskleri konusunda aksiyon aldıklarını görüyoruz. Ancak, eğer iklim krizi ile uzun dönemli bir mücadele amacı mevcut ise bu aksiyonların daha da artması şirket kültürlerinde yer etmesi gerekiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

Feminist bir barış için yatırım yapmak

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin sebep olduğu kriz, aynı zamanda tarihsel bir fırsatın oluşmasına da zemin hazırladı. Bu tarihsel fırsat, daha az şiddet içeren bir dünyanın inşası için öncesinde savaş harcamalarına ayrılan fon ve finansman kaynaklarının daha kapsayıcı ekonomiler ve toplumlar için kullanılmasıyla mümkün olabilir.
 
Pandemi sürerken dünyanın pek çok yerinde toplumsal hayat durma noktasına geldi ve gelmeye devam ediyor. Fakat çatışmadan etkilenen ülkelerde yaşayan 2 milyar insan için, şiddet ve kargaşa canlılığını korumaya devam ediyor.
 
Bu süre zarfında, barış için çalışan insanlar da çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Pandeminin şiddetini artırdığı 23 Mart günü, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, küresel bir ateşkes için çağrıda bulundu. Bu ateşkes çağrısı sayesinde ülkeler çatışma noktalarına odaklanmaktan uzaklaşacak ve COVID-19’un sebep olduğu kriz için gerekli önlemler alınabilecekti.
 
Benzer bir şekilde Irak, Libya, Filistin, Suriye ve Yemen'den 100’den fazla kadın örgütü, COVID-19 sebebi ile de sürdürülebilir bir barışa vesile olabilecek bir ateşkes çağrısında bulundu.
 
Ateşkes çağrısının öncelikli olarak kadınlar tarafından yapılması şaşırtıcı değil. Geçtiğimiz haftalarda, hükümetler ve sivil toplum kuruluşları, kadınların barış inşası için sarf ettikleri önemli gayretleri tanıyan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1325. Önergesi’nin 20. yıl dönümü nedeniyle bir araya geldi.
 
Uzun vadeli işlerin ve planların çoğu aralarında gençlerin de bulunduğu kadınlar tarafından yapılıyor. Ancak, onların destekleriyle ortaya konulan yüksek profilli resmi anlaşmalar için yapılan konuşmalarda, ne yazık ki kadınların dışlanmasına devam ediliyor.
 
Örneğin Suriye’de, hastanelerde ve okullarda, yiyecek ve ilaç dağıtımı yapacak olan yardım ekiplerinin gerekli bölgelere sevkini sağlamak adına başvurulacak ateşkesin uzlaşı görüşmeleri kadınlar tarafından yapıldı. Sudan’da ise kadınlar, kabileler arasında yaşanan anlaşmazlıkların şiddet içeren boyutlara ulaşmadan son bulması için arabuluculuk görevini üstlendi ve başarılı oldular.
 
Bununla birlikte kadınlar, çocuklara ve gençlere çatışmanın ve anlaşmazlıkların çözülebilir ve uzlaşılabilir olduğuna dair eğitim programları içeren barış kampanyalarına da liderlik etmekte. Feminist organizasyonlar uzun süre boyunca nükleer silahsızlanma, silahlanmanın kontrolü ve finansmanların ordudan sosyal yatırımlara yeniden dağıtımı konularında çeşitli çağrılarda bulundu.
 
Her ne kadar yapılan bu çağrılar büyük bir önem arz etse de pek çoğu cevapsız kaldı. Bunlar arasında Guterres’in yaptığı BM çağırısı da bulunuyor. Norveç Mülteci Konseyi’ne (NRC) göre BM’nin yapmışı olduğu çağrıyı takip eden 2 ay süresince, çatışmaların yer aldığı 19 ülkede bulunan 661.000 insan yerlerini değiştirmek zorunda kaldı. Eğer kadınların ve uluslararası kuruluşların yaptığı çağrılar dikkate alınmaz, yatırımların savaş harcamalarından sosyal alanlara geçişi sağlanmazsa, bu yıkıcı tablo varlığını korumaya devam edecektir.
 
Dünya genelinde yapılan askeri harcamalar geçen sene 1.9 trilyona ulaştı. Bu rakam on yıl içerisinde yapılan askeri harcamalar baz alındığında en yüksek harcama olarak kayıtlara geçti. Son çeyrek yüzyılda, Pekin Deklarasyonu ve Aksiyon Platformu’nun (Bejiing Declaration and Platform for Action) hükümetlere yaptığı çatışma ve negatif etkiyi önleyecek aşırı askeri harcamaları önleme çağrısından sonra dahi, savunma harcamaları dünya genelinde 2 katına çıktı.
 
Kaynakların büyük bir kısmının daha yoğun silahlanma ve askeri yatırımlar için harcanması, dünya nüfusunun %55’ini (4 milyar insan) oluşturan ve sosyal yardıma ihtiyaç duyan kesimlerin yeterli desteği almalarını engelliyor. Ordular için yapılan bu harcamalar, yetersiz beslenen 132 milyona ve bu insanlara eklenen COVID-19 hastalarına yardım etmeye yetmeyebilir.
 
Liberyalı arabulucu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Leymah Gbowee’nin de belirttiği gibi barış, savaşın olmama durumundan öte, insan ihtiyaçlarının insan onuruna yakışır bir biçimde temin edilmesi anlamına geliyor. Bu, çocuklar için yeterli eğitim, sağlık sistemlerinin tüm insanları kapsayacak şekilde dizayn edilmesi, önyargısız yargı sistemi, güçlendirilmiş, tanınmış ve eşitlikçi ortamların yaratıldığı kadın toplulukları ve pek çok şey anlamına gelmektedir. Sosyal korumanın sağlanması ve eğitim, sağlık ve çocuk hizmetleri gibi hayati öneme sahip hizmetlerin insanlara ulaştırılması çatışmaya sebep olan eşitsizliklerin azaltılmasında önemli birer rol oynamakta.
 
Feminist bir barış, tüm kesimlerin kendilerini etkileyen hususlar hakkında söz sahibi oldukları, herkesin sesinin duyulduğu bir barışı ifade ediyor. Her ne kadar kadın örgütleri, azınlık gruplarına ve kadınlara yardım konusunda öncü rolü üstlenseler de sahip oldukları finansman yeterli değil. Çatışmadan etkilenen bölgelerde bulunan kadın örgütlerine sağlanan finansman 2017-2018 yılları arasında ortalama 96 milyon dolar seviyesindeydi. Bu, yıllık küresel askeri harcamaların sadece yüzde 0.0005’ini oluşturuyor.
 
Yarattığı bütün yıkıma rağmen, COVID-19’un ortaya çıkardığı kriz hali, daha kapsayıcı bir toplum ve ekonomi inşa edilmesi adına insanlığa çok önemli bir fırsat sunuyor.
 
Dünyanın silahsızlandırılması ve feminist bir barış inşa etme amacı, küresel bir ateşkesi ve kaynakların yeniden dağıtımını gündemine alarak, geleceğe yönelik vizyonun mihenk taşlarını oluşturmalıdır.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

UEA (Uluslararası Enerji Ajansı) : 2024 itibarıyla rüzgar ve güneş enerjisinin toplam kapasitesi gaz ve kömürü geride bırakacak.

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın açıkladığı yeni rapor, global düzeyde rüzgar ve güneş enerjisinin sahip olduğu toplam kapasitenin önümüzdeki 5 yıl sonunda 2 katına çıkacağını, gaz ve kömürün oluşturduğu kapasite miktarını geride bırakacağını ortaya koydu.
 
Merkezi Paris olan hükümetler arası enerji ajansı, güneş ve rüzgar enerjisi kullanılarak üretilecek 1,123 gigawatt (GW) fazla enerjinin 2023’te doğal gazın, 2024’te ise kömürün sunduğu kapasiteyi geçeceğini belirtti.
 
UEA’nın raporu sonuç bölümünde pandemi sebebiyle kömür ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarının problemler yaşadığına dikkat çekerken, yenilebilir enerji kaynaklarında ise bir yükseliş olduğunu belirtti.
 
Önceden düşünüldüğünden çok daha dirençli”
 
Rapor, hidro ve biyoenerjiyi de kapsayacak şekilde, rüzgar ve güneş enerjilerinin, yani yenilebilir enerji kaynaklarının 2025 yılı itibarıyla kömürün yerini alarak dünyanın en geniş enerji kaynağı olacağını belirtti.
 
Bir önceki yıl, Carbon Brief’in UEA’nın verileri üzerine yayınladığı analizde, en optimist bakış açısını sunan ‘hızlandırılmış vaka’ senaryosunda, yenilenebilir enerji kaynaklarının kömürün ürettiği enerji miktarını ancak 5 yıl içerisinde geride bırakabileceği tartışılmaktaydı.
 
Fakat bu seneki analizde, ‘temel (olası) vaka’ senaryosunda dahi rüzgar, güneş, hidro ve biyokütleden üretilebilecek yenilenebilir enerjinin 5 yıl içerisinde kapasite olarak kömürü geride bırakıp liderliği ele alabileceği tahmin ediliyor.
 
Kapasite için Dönüm Noktaları
 
Üretim aşamasındaki maliyetler düştükçe yenilenebilir enerji kaynakları, enerji altyapılarının oluşumunda ve enerji üretiminde piyasa hakimiyetini de ele geçirmeye başlayacak.
Genel olarak UEA, gelecek 5 yıl içerisinde rüzgar, güneş ve diğer yenilebilir enerji kaynaklarının, dünyanın elektrik üretim kapasitesinin %95’ini oluşturacağını tahmin ediyor.
 
UEA’nın gelecek projeksiyonlarından en iyi senaryonun gerçekleşmesi mümkün olursa, dünya tarihindeki en ucuz elektrik üretimi hayata geçirilebilir. Bu senaryodaki en önemli unsur ise güneş enerjisinin sağlayacağı kapasite.
 
Yeni açıklanan ‘raporun temel(olası) vakasına göre, 2023-2025 yılları arasında Güneş enerjisi kapasitesinde her sene 130 GW artış beklenirken, bu rakam ‘hızlandırılmış vaka’ senaryosunun gerçekleşmesi halinde 165 GW’ye ulaşacak. Bu durum tüm yenilenebilir enerji kaynaklarının genişlemesi süresince alınan yolun %60’ına tekabül ediyor.
 
Her ne kadara rüzgar enerjisinin de artışa geçmesi beklense de, güneş enerjisi ile kıyaslandığında rüzgar enerjisindeki kapasite artışının daha küçük boyutta kalacağı tahmin ediliyor.
 
Genel görünüm itibarıyla, UEA’nın olası temel senaryosunda, rüzgar ve güneş enerjilerinin sahip olduğu kapasitenin 2020 ile 2025 yılları arasında iki katına çıkması bekleniyor. Bu kapasite artışı, yenilebilir enerji kaynaklarının neredeyse %50 oranında artması anlamına geldiği gibi, elektrik üretiminde de 3. sıraya yerleşmelerini sağlayacak. UEA’nın genel direktörü Fatih Birol’a göre “Yenilebilir enerji kaynakları, on yıllardır süregelen kömür hakimiyetini kırarak, enerji üretiminde liderliği ele geçirecek.”
 
Özetlemek gerekirse yenilebilir enerji üretimi, 9,745 terewatt saate ulaşacak ve bu rakam, Çin ve AB’nin toplam elektrik ihtiyacına denk gelmekte.
 
Toplumların elektrik kullanımı ve dünyadaki ekonomik büyümenin artması ile beraber, UEA yenilenebilir enerji kaynaklarının, ortaya çıkacak olan talebin tamamını karşılayabileceğini öngörüyor.
 
Rapora göre, gelecek 5 yıl içerisinde oluşacak elektrik talebinin %99’unun yenilenebilir enerji kaynakları tarafından karşılanabilme olasılığı çok yüksek.
 
Avrupa ve Amerika’da, fosil yakıtların yerini yenilenebilir enerji kaynaklarının alması ile beraber talebin çok üstünde bir üretim mümkün olabilecekken, Asya’da ise daha farklı bir durum ortaya çıkabilir. Yenilebilir enerji kaynaklarının gelecek yıllardaki talebin bir bölümünü karşılayacağı düşünülse de geriye kalan talep için fosil yakıtların kullanılmaya devam edeceği düşünülüyor.
 
 ‘Covid’e Meydan Okumak’
 
Covid-19 sebebiyle 2020 yılında, küresel elektrik talebi %2 düşerken, enerjiye olan toplam talepte %5 civarında düşüş gözlemlendi. UEA, pandeminin ortaya çıkardığı krizin, fosil yakıtların terkedilmesi sürecini hızlandırdığını belirtti. Buna rağmen açıklanan rapora göre, 2020 yılında rüzgar, hidro ve biyokütle kullanılarak üretilen elektrik miktarı küresel ölçekte %7 oranında artacak.
 
Pandemi, yenilebilir enerji sektöründe olumsuz bir etki yaratmış olsa da temel olarak yenilebilir enerji kaynaklarının genişlemesi üzerinde etkili olan faktörler geçerliliğini korumaya devam ediyor. Maliyette yaşanan düşüşler ve politikalar vasıtasıyla verilen destekler neticesinde, yenilenebilir enerjinin yükselişinin devam etmesi bekleniyor.
 
Öte yandan yapı ve inşaat çalışmaları karantinanın sert uygulandığı dönemlerde dahi pek çok ülkede devam etti. Bu durum, sektörün Covid’e meydan okumasına ve yenilenebilir enerji kapasitesi baz alındığında, yeni bir rekora ulaşmasına sebep oldu.
 
UEA’nın temel(olası) senaryosu, bu sene sonunda yenilenebilir enerji kapasitesinin rekor kırarak 198 GW’a ulaşacağını öngörürken, hızlandırılmış senaryoda kapasite artışı 234 GW’a kadar çıkabilme potansiyeline sahip. Bu durumun temel sebebi ise, ABD ve Çin’de yenilebilir enerji sektöründe bulunan şirketlerin sene sonunda bitecek olan teşviklerden yararlanmak istemeleri.
 
Gelecek sene Hindistan ve Avrupa’nın, başlatmış oldukları yeşil dönüşüm programları ile birlikte, ertelenmiş projelerini de kapsayan yeni politikaların geliştirildiği ve fonların düzenlendiği yeni bir döneme girişin liderliğini ele alacakları tahmin ediliyor.
 
Gelecekteki belirsizlikler
 
Rapor yenilenebilir enerjinin geleceğine yönelik umut vaadeden bir tablo çizse de geleceğe yönelik bazı belirsizlikler de yok değil.  Eger politika değişikliğine gidilmezse sene sonunda, yenilenebilir enerji sektörüne verilen teşviklerin sona ermesi sebebiyle 2022 yılında 2021’e kıyasla kapasite artış oranında küçük bir düşüş bekleniyor.
 
Çin’in uzak kıyı rüzgarı ve güneş enerjisi için verdiği sübvansiyonlar ve ABD’de sahil rüzgarı ve güneş enerjisi üretiminde uygulanan vergi indirimleri, bu sene itibarıyla bitmekte olan önemli teşvikler arasında sayılabilir.
 
Fatih Birol’a göre “Yenilebilir enerji kaynakları, her ne kadar Covid’e karşı dirençli olsalar da politik belirsizlikler karşısında aynı durum geçerli değil.” 
 
Diğer bir taraftan ise, rapor, son zamanlarda yenilenebilir enerjiye dair oluşan pozitif politik momentumun, yenilebilir enerji kullanımının artmasında önemli bir artışa neden olabileceğinin de ayrıca altını çiziyor.
 
Geçen haftalarda, Güney Kore, Japonya ve Çin, fosil yakıtların kullanımını azaltarak yenilebilir enerjiye geçişin taahhüdünü verdikleri sıfır karbon hedeflerini açıkladılar.
 
Bununla beraber ABD başkanlık seçimlerinde Joe Biden’ın kazanmış olması da yenilenebilir enerji sektörünün geleceğini olumlu yönde etkileyebilir. Biden’ın programında bu sektörü hedef alan ve 2 trilyon dolar değerinde temiz enerji üretimini ön gören planlar yer almakta.
 
Biden’ın olası politikalarını değerlendiren Fatih Birol: ‘Eğer, ABD’nin yeni yönetimi, beklenen politikaları hayata geçirirse, rüzgar ve güneş enerjisinde sahip olunan kapasite çok daha hızlı bir şekilde artış gösterebilir ve enerji sektörü dekarbonizasyonunu tamamlayabilir.’ sözleriyle ABD’de atılacak olumlu adımların yenilenebilir enerji sektörüne önemli katkılar yapma potansiyeline dikkat çekiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

Yörüngedeki güneş enerjisi istasyonları enerji ihtiyacımıza cevap olabilir!

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Uzay boşluğunda dolaşan ve Dünya'ya muazzam miktarda enerji gönderen dev güneş enerjisi istasyonları bilim kurgu gibi geliyor. İlk olarak 1920'lerde Rus bilim insanı Konstantin Tsiolkovsky tarafından geliştirilen bu konsept, uzun bir süre için bilim kurgu yazarlarına bir ilham kaynağı oldu.
 
Kavramın ortaya atılmasından bir asır sonra bilim insanları bu kavramı gerçeğe dönüştürmek için büyük adımlar atıyor. Avrupa Uzay Ajansı bu çalışmaların potansiyelini fark etti ve şu anda bu tür projeleri finanse etmek için adım atmak istiyor. Uzaydan elde edebileceğimiz ilk endüstriyel kaynağın ise "güneş ışını enerjisi" (beamed power) olduğu tahmin ediliyor.
 
İklim değişikliği, zamanımızın en büyük sorunu ve olası sonuçlarından dolayı tehlikede olan çok fazla şey var. Yükselen küresel sıcaklıklardan değişen hava koşullarına kadar iklim değişikliğinin etkileri şimdiden dünya çapında hissediliyor. Bu zorluğun üstesinden gelmek için enerji üretme ve tüketme şeklimizde köklü değişikliklere gitmemiz gerekiyor.
 
Yenilenebilir enerji teknolojileri, son yıllarda artan verimlilik ve daha düşük maliyetle önemli ölçüde bir gelişim kaydetti. Ancak, yaygın kullanımlarının önündeki en büyük engellerden biri sürekli enerji sağlayamamaları. Rüzgar ve güneş çiftlikleri yalnızca rüzgar estiğinde veya güneş parladığında enerji üretir, ancak bizim 24 saat elektriğe ihtiyacımız var. Nihayetinde, yenilenebilir kaynaklara geçiş yapmadan önce enerjiyi büyük ölçekte depolamanın bir yolunu bulmamız gerekiyor.
 
Uzayın faydaları
 
Uzayda güneş enerjisini üretmek, dünya için birçok avantaj sağlayabilir ve uzayın en büyük potansiyellerinden biri olabilir. Yörüngede yer alan bir güneş enerjisi istasyonu, günün 24 saati Güneş'e bakacak şekilde yörüngede dönebilir. Dünya'nın atmosferi de Güneş'in ışığını yansıtır, böylece atmosferin üzerindeki güneş pilleri daha fazla güneş ışığı alabilir ve daha fazla enerji üretme imkanı yakalayabilir.
 
Ancak üstesinden gelinmesi gereken en önemli zorluklardan biri, bu kadar büyük yapıların nasıl monte edileceği, uzaya nasıl gönderileceği ve yörüngeye nasıl oturtulacağı. Tek bir güneş enerjisi santralinin, alan olarak 10 kilometre kare yer kaplaması gerekebilir ve bu alan 1.400 futbol sahasına eşdeğer. En büyük masraf kalemi, istasyonu bir roketle uzaya fırlatmanın maliyeti olacağından hafif malzemelerin kullanılması da kritik öneme sahip olacaktır.
 
Bu soruna cevap verebilecek bir çözüm ise bir araya gelip büyük bir güneş paneli istasyonu oluşturacak şekilde yapılandırılacak binlerce küçük uydudan oluşan bir küme geliştirmektir. 2017'de, California Teknoloji Enstitüsü'ndeki araştırmacılar, binlerce ultra hafif güneş panelinden oluşan modüler elektrik santrali tasarımlarını ortaya koydu. Ayrıca, bir kredi kartının ağırlığına benzer şekilde metrekare başına sadece 280 gram ağırlığında bir prototip panel gösterdiler.
 
Son zamanlarda bu tarz uygulamalar için 3D baskı teknolojileri gibi üretimdeki gelişmeler de inceleniyor. Liverpool Üniversitesi'nde, ultra hafif güneş pillerini güneş yelkenlerine entegre edebilmek için yeni üretim teknikleri araştırılıyor. Güneş yelkeni, bir uzay aracını yakıtsız olarak ileri itmek için Güneş'in radyasyon basıncının etkisinden yararlanabilen katlanabilir, hafif ve oldukça yansıtıcı bir zardır. Büyük ve yakıtsız güneş enerjisi istasyonları oluşturmak için güneş pillerinin güneş yelken yapılarına nasıl yerleştirileceği araştırılıyor.
 
Bu yöntemlerin uzayda elektrik santralleri inşa etmemizin önünü açacağı öngörülüyor. Nitekim, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda veya Ay'ın yörüngesinde dönecek olan gelecekteki Ay geçidi istasyonunda gerekli parçaları üretmek ve yerleştirmek bir gün mümkün olabilir. Bu tür cihazlar aslında Ay'da da güç üretmeye yardımcı olabilir.
 
Olasılıklar ise burada bitmiyor. Şu anda elektrik santralleri inşa etmek için Dünya'dan gelen malzemelere güveniyor olsak da bilim insanları üretim için Ay'da bulunan malzemeler gibi uzaydaki diğer kaynakları da kullanmayı düşünüyor.
 
Bir başka büyük zorluk da üretilen enerjiyi Dünya'ya aktarmak olacak. Plan, güneş hücrelerindeki elektriği enerji dalgalarına dönüştürmek ve elektromanyetik alanları kullanarak bunları Dünya yüzeyindeki bir antene aktarmak. Anten ise daha sonra bu dalgaları tekrar elektriğe dönüştürecek. Japonya Havacılık ve Uzay Araştırma Ajansı liderliğindeki araştırmacılar, halihazırda tasarımlar geliştirdiler ve bunu yapabilecek bir yörünge sistemi ortaya koydular.
 
Bu alanda hala yapılacak çok iş var ama ana hedef uzaydaki güneş santrallerinin önümüzdeki yıllarda gerçeğe dönüşmesi. Çin'deki araştırmacılar, 2050 yılına kadar faaliyete geçirmeyi hedefledikleri Omega adlı bir sistem tasarladılar. Bu sistem, Dünya'nın şebekesine en yüksek performansta 2 GW güç sağlayabilmeyi hedefliyor ki bu çok büyük bir miktar. Örneğin, Dünya üzerinde yer alan güneş panelleriyle bu kadar çok güç üretmek için altı milyondan fazla güneş paneline ihtiyaç var.
 
Dünyanın dört bir yanında, bilim topluluğu uzayda güneş enerjisi istasyonlarının geliştirilmesi için zaman ve çaba harcıyor. Bu emeğin, iklim değişikliğiyle mücadelede nasıl bir rol oynayacağını yakın zamanda  görmeyi umuyoruz.
 

PAYLAŞ: DETAY

13 November

ABD’nin büyük yatırımcıları, iklim lobiciliği beyanı için şirketlere çağrıda bulundu

Kurumsal yatırımcılar, ABD merkezli en büyük kurumsal sera gazı yayıcılarından 47'sine, iklim lobiciliği faaliyetlerinin Paris Anlaşması ve bilime dayalı iklim politikalarının en iddialı hedefleriyle nasıl uyumlu olduğunu açıklamaları için acil bir çağrıda bulundu.

Bu çağrı, bahsi geçen şirketlerin, önümüzdeki yılın başlarında yayımlanacak olan iklim eylemlerine ilişkin kamuya açık bir karşılaştırmalı değerlendirmesinden sadece aylar önce geliyor.

Yatırımcılar, İcra Kurulu Başkanları’na ve Yönetim Kurulu Başkanları’na hitaben yazdıkları mektuplarda, iklim lobiciliğinin geçen yıl yayımlanan “Investor Expectations on Corporate Lobbying on Climate Change (İklim değişikliğine dair kurumsal lobicilikle ilgili yatırımcı beklentileri)” adlı doküman ile tutarlı olmasını sağlamaları gerektiğini belirtti. Yatırımcılar, şirketleri tüm lobi faaliyetlerinin –hem şirketler tarafından doğrudan lobicilik hem de ticaret birlikleri aracılığıyla dolaylı lobicilik faaliyetlerinin– Paris Anlaşması’na uygun olmasını sağlamaya ve yanlış hizalama olduğunda harekete geçmeye çağırdı.

Bunun yanı sıra yatırımcılar, şirketlerden iklim lobi faaliyetleri için güçlü bir yönetim oluşturmalarını ve bu faaliyetler için tam kamu şeffaflığı sağlamalarını istedi. Şirketlere, “Ceres Blueprint for Responsible Policy Engagement on Climate Change (Ceres İklim Değişikliği Üzerine Sorumlu Politikaları Planı)” gibi planlarda gösterilen kurumsal iklim lobiciliği için en iyi uygulamalar tavsiye edildi. Bu plan, milyonlarca insan için iklim kaynaklı kuraklık, sel, aşırı sıcak ve yoksulluk yaratan felaketlerden kaçınmak için küresel sıcaklık artışını 1,5 derece ile sınırlandırmanın gerekli olduğunu vurguluyor.

BNP Paribas’ın da aralarında bulunduğu yatırımcıların tümü aynı zamanda “Climate Action 100+ (İklim Eylemi 100+)” imzacıları ve “Ceres Investor Network (Ceres Yatırımcı Ağı)” üyeleri. Odağında yüksek salım yapan (petrol ve gaz, elektrik enerjisi, ulaşım gibi) pek çok sektörden şirketin de bulunduğu Climate Action 100+, iklim değişikliği konusunda dünyanın en büyük yatırımcı liderliğindeki girişimi. Ceres ise bu girişimin kurucu ortak ağı ve Kuzey Amerika'daki yatırımcı ilişkilerini koordine etmeye ve desteklemeye yardımcı oluyor.

Bu yılın başlarında, bu ay bildirilen 47'si de dahil olmak üzere Climate Action 100+ kapsamındaki 161 odak şirketinin tümü, girişimin hedeflerini yansıtan bir dizi temel göstergeye göre iklim ilerlemelerinde kıyaslanacakları konusunda bilgilendirildi. Paris uyumlu kurumsal lobicilik, kurumsal ilerlemenin değerlendirileceği temel bir gösterge olarak yer alıyor. Tam değerlendirme (Climate Action 100+ Net-Zero Company Benchmark) ise 2021'in başlarında yayımlanacak.

Geçen yıl artan sayıda yatırımcı, şirketlerden doğrudan ve dolaylı lobi faaliyetlerinin beyanını artırmalarını istedi. 2020 sezonu boyunca, şirketlerden iklim lobiciliklerinin Paris Anlaşması hedefleriyle nasıl uyumlu olduğunu beyan etmelerini isteyen hissedar önerileri rekor düzeyde yüksek yatırımcı desteği aldı.

Pek çok şirkette iklim lobiciliği konusundaki bu yatırımcı etkileşimleri, beyanları iyileştirmeyi başardı. Avrupa'da BP, Equinor, Shell ve Total dahil en az 15 şirket, ticaret birliklerinin iklim değişikliği konusundaki pozisyonları ve şirketin Paris Anlaşması'na verdiği destekle uyum dereceleri hakkında analizler yayımladı. Bu şirketlerin birçoğu, hizalanmadıklarını belirledikleri bazı ticaret birliklerinden ayrılmaya da karar verdi.

PAYLAŞ: DETAY

13 November

Merkez bankaları iklim savaşı için yeşil güç gösterisi yapıyor

Küresel ekonomiyi COVID-19 pandemisinden kurtarmak için savaşan merkez bankaları, bir yandan da güçlerini iklim değişikliğine karşı benzeri görülmemiş bir başka savaşta konuşlandırmaya hazırlanıyor.
 
Bu yıl dünyanın büyük bir kısmını kasıp kavuran orman yangınları, seller ve kuraklıklar, COVID-19'un dünya ekonomisine zarar veren tek kriz olmadığını hatırlattı. Bu tür iklim kaynaklı olaylar enflasyonu, ekonomik büyümeyi ve finansal istikrarı giderek daha fazla etkilemekte. Avrupa Merkez Bankası (ECB) Başkanı Christine Lagarde geçtiğimiz ay politika yapıcıların göreve hazır olduğunu belirterek, ECB'nin teşvik programları ve diğer politikalar aracılığıyla iklim risklerini ele alması gerekebileceğini söyledi.
 
Merkez bankalarının neden iklim savaşına giderek daha çok dahil oldukları ve neler yapabilecekleri ise şöyle sıralanıyor:
 
1- Neden Merkez Bankaları?
ABD Merkez Bankası haricinde en büyükleri de dahil olmak üzere 74 merkez bankası ve düzenleyicilerden oluşan Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı (NGFS), iklim değişikliğinin bir finansal risk kaynağı olarak doğrudan merkez bankalarının yetki alanına girdiğini savunuyor. 2017 yılında yapılan ve Alman hükümeti tarafından finanse edilen bir araştırma, dünya fosil yakıt kullanımını bıraktıkça 20 trilyon dolar civarı varlığın, 2050'ye kadar fiilen değersiz hale gelme riskinin olduğu konusunda uyardı. Buna ek olarak merkezi Birleşik Krallık'ta bulunan ve kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Carbon Disclosure Project (CDP), dünyanın en büyük 500 şirketinin yaklaşık 1 trilyon dolarlık iklim riskine maruz kaldığını tahmin ediyor.
 
2- Yeşile Dönüş
Öte yandan merkez bankaları, sürdürülebilir projelere ayrılan gelirlerle temiz enerji ve çevre projelerini finanse etmek için kullanılan yeşil tahvil alımlarını arttırma yolunda ilerliyor. Örneğin Avrupa Merkez Bankası, şirket tahvillerini yalnızca 2016'da almaya başlamasına rağmen  Avro cinsinden uygun yeşil borcun %20'sine sahip.
 
Lagarde da dahil olmak üzere ECB'deki pek çok kişi, kurumsal tahvil satın alma planlarında "yeşil" borcu desteklemeye devam ediyor. Bu politika, su anda ECB'nin tahvilleri tamamen ödenmemiş toplamlarla orantılı olarak satın almasını gerektiren piyasa tarafsızlığı ilkesini ortadan kaldıracağından ECB için radikal bir hareket olarak görülüyor.
 
Diğer yerlerde, örneğin İngiltere Merkez Bankası ve Hollanda Merkez Bankası, iklimi banka stres testleri için kriterler arasına dahil ederken, Çin Merkez Bankası bazı yeşil tahvilleri teminat olarak kabul ediyor.
 
Bu tarz yenilikçi adımlarda görece ketum olan Japonya Merkez Bankası da, Vali Haruhiko Kuroda geçtiğimiz günlerde iklim değişikliğini dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu en büyük zorluklar arasında listelemesiyle birlikte harekete geçmeye başladı.
 
3- Birlikte Düşünmek
Teşvik amaçlı veya döviz rezervi için yeşil tahvil satın almak bankalar için en kolay seçenek gibi görünse de pazar hala çok küçük; yeşil tahviller 260 trilyon dolarlık küresel tahvil evreninin sadece %4'ünü oluşturuyor. Bu pazar büyürken, makul diğer bir alternatif "yeşil TLTRO'lar (Targeted Long-Term Refinancing Operations - Hedeflenen Uzun Vadeli Yeniden Finansman İşlemleri)" olabilir. İklim dostu şirketlere ve projelere verilmiş olması şartıyla bankalara daha ucuz merkez bankası kredileri sunmayı ifade eden TLTRO'lar, aynı zamanda ECB'nin bankalar için finansman mekanizması. ECB Yönetim Kurulu Üyesi Isabel Schnabel'in geçen ay ortaya koyduğu bir başka yaklaşım ise, merkez bankalarının kredi operasyonlarını kirletici (polluting) şirketlerin tahvillerini teminat olarak daha temiz emsallerinden daha az değerli hale getirmek için değiştirmeyi içermekte.
 
4- İklim ’Stresi’
Bir diğer yandan da finans sektöründe iklim riski için stres testi yapmak popülerlik kazanıyor. Bu yıl düşünce kuruluşu OMFIF’in anketine katılan 33 merkez bankasının %15'i bu tür uygulamalar üzerinde çalışıldığını ve yaklaşık %80'i bu tarz uygulamaların planladığını söyledi.
 
Ülke çapında da benzer çalışmalar yapılmasına örnek, büyük bölümü deniz seviyesinden sadece 15 metre (49 ft) yüksekte olan Singapur’dan gelmekte. Singapur, stres testini döviz rezervlerinin esnekliğini bir dizi iklim senaryosu altında değerlendirmek kaydıyla uyguluyor.
 
Yukarıda bahsedildiği gibi halihazırda yapılan uygulamalar olsa da gelecekte neler yapılması gerektiğine dair tavsiyeler de merkez bankalarınca göz önüne alınmalı. Kar amacı gütmeyen sürdürülebilirlik kuruluşu Ceres, yakın tarihli bir çalışmada Fed ve diğer düzenleyicilerin istikrar risklerini değerlendirirken finansal sektörün iklimi hesaba katması gerektiğini söyledi. İklim aktivistleri ayrıca karbon yoğun şirketlere kredi verirken bankaların sermaye gereksinimlerini artırmak gibi cezalandırıcı tedbirler alınması gerektiği çağrısında bulunuyor. Aktivistler bu tedbirlerin, iklim riskine maruz kalmayı azaltacağını ve daha düşük karbonlu işletmelere kredi vermeyi teşvik edeceğini savunuyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

13 November

Capgemini: Sürdürülebilirliği güçlendirmek olumlu sonuçlar getiriyor

“Gelişmiş sürdürülebilirlik girişimlerine sahip enerji ve hizmet şirketleri daha fazla gelir elde etmekte, marka ve şirket değerlerini iyileştirmekte ve yatırımcılar, düzenleyiciler ve müşteriler tarafından olumlu algılanmakta.”

Capgemini Araştırma Enstitüsü'nün “Sürdürülebilirliği Güçlendirmek: Enerji ve kamu hizmetleri şirketlerinin hemen harekete geçmesi ve gezegeni kurtarmaya yardımcı olması için nedenler ve öneriler” adlı yeni bir raporu bu ifadeyi doğruluyor. Rapor ayrıca sektörün temiz gelir kaynaklarına doğru çeşitlendiğini, ancak sera gazının (GHG) şu anda küresel olarak tüm salımların %73'ünü oluşturduğunu da ortaya koyuyor. Tüm ekonominin iklim riskini azaltmasına yardımcı olmak için ise şirketlerin sürdürülebilir hale gelmek adına daha çok şey yapmaları gerekiyor.

Yeşil paketler (örneğin Avrupa Yeşil Anlaşması) ve karbonla ilgili diğer düzenleyicilerin koydukları tarihlerin yaklaşmasıyla birlikte, harekete geçmemek şirketler için maliyetli hale geliyor. Bu durum karşısında, büyük kuruluşlar, şirketlerinin değer zincirindeki karbonu azaltmak veya ortadan kaldırmak için açık ve iddialı hedefler belirleyerek sürdürülebilirliğe doğru yol alıyorlar.

Capgemini, 300 kuruluştan 600 üst düzey endüstri yöneticisiyle yaptığı anket sonucunda, enerji ve kamu hizmeti şirketlerinin sürdürülebilirliği bir tehdit olarak görmekten onu bir fırsat hatta "varoluş nedeni" olarak görmeye doğru ilerlediğini ortaya koydu. Kuruluşların yaklaşık üçte ikisi (%64) sürdürülebilir operasyonlardan bir gelir artışı elde ettiklerini ve kuruluşların yarısından fazlasının yeşil hidrojen dahil en az altı temiz gelir kaynağına yatırım yaptığını söyledi (%59). Bu sürdürülebilir yatırımların diğer faydaları arasında, olumlu Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) algısı yoluyla geliştirilmiş marka değeri olduğu da anket çıktıları arasında yer aldı.

İlerlemenin önünde hala engeller var

Bu ilerlemeye rağmen, enerji ve kamu hizmeti kuruluşları hala hedeflerini gerçeğe dönüştürmek için mücadele ediyor. Ankete katılan yöneticilerden %57'si şirketlerinin olgun bir yaklaşıma sahip olduğunu, yani sürdürülebilirlik girişimlerinin kuruluş genelinde yaygın olarak ve çevresel sorumluluk açısından müşterilerinin yararına uygulandığı belirtti. Ancak bu nispeten güçlü olgunluğun diğer alanlara yansımadığı da gözden kaçmadı. Örneğin ölçeğe ulaşmak, kritik bir engel olarak anket sonuçlarına yansıdı. Bölgeler arasında bazı girişimleri aktif olarak ölçeklendiren veya Kapsam 3 salımlarını azaltmak için kapsamlı bir küresel girişim oluşturan kuruluşların oranının yalnızca %3 olduğu görüldü. Salımların azaltılması söz konusu olduğunda rapor, kuruluşların yarısından azının (%42) Kapsam 1 salımlarını azaltmak için ve yalnızca %3'ünün Kapsam 3 salımlarıyla mücadele için olgun uygulamalara sahip olduğunu ortaya koyuyor.

Devam eden COVID-19 krizi ise başka bir zorluk olarak ortaya çıkmakta. Genel olarak pandemi, 2010 yılından bu yana küresel CO2 salımlarında gözlemlenen en hızlı düşüşe (2,4 Gt) neden olsa da, 2050 yılına kadar sıcaklık artışlarının endüstrileşme öncesi dönemin 1,5 ila 2°C altında tutulmasını sağlamak için %60 daha düşürülmesi gerekiyor. Ayrıca anket katılımcılarının %37'si COVID-19'un bir sonucu olarak sürdürülebilirlik yatırımlarının hızını önemli ölçüde yavaşlattıklarını ekliyorlar.

Son olarak rapor, enerji ve kamu hizmetleri kuruluşlarının sürdürülebilir bir geleceğe hazırlanmaları için bir dizi temel öneriyi vurguluyor. Organizasyonların, fosil yakıtlı işletmelerdeki sermaye yatırımlarını kademeli olarak azaltarak, mevcut salım yoğun varlıkları aşamalı olarak ortadan kaldırmak için bir yol haritası oluşturarak ve sermayeyi yenilenebilir enerjilere ve düşük salımlı operasyonlara yönlendirip iş modellerini kökten dönüştürerek işe başlamaları gerekiyor. Ayrıca organizasyonların, yenilenebilir enerji kullanımını ve yatırımını en üst düzeye çıkarması, sürdürülebilirlik yolculuğunu hızlandırmak için teknolojiyi kullanması, Kapsam 3 salımlarını azaltmak ve sosyal kapsayıcılık ve ekonomik sürdürülebilirlik çabalarını ölçeklendirmek için müşterilere düşük salımlı / temiz enerji çözümleri sunması gerektiği de ekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

12 November

İş dünyasında sürdürülebilirlik nasıl olgunlaştı?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir yatırım için iş dünyasının önünde çok önemli fırsatlar yer alıyor. Fakat bu fırsatların hayata geçirilmesi için hükümetlerin ve düzenleyici kuruluşların desteğine, onlarla birlikte gelecek finansal kapitale ve yumuşak güce ihtiyaç var. Devlet, düzenleyici kuruluşlar ve yatırımcılar gibi aktörler arasında sağlanabilecek güçlü bir işbirliği özel sektör için sadece yeni ve sürdürülebilir bir gelecek yaratma imkanı sunmuyor, bunun da ötesinde, toplum ve iş dünyası için uzun vadeli bir değer üretimi de mümkün.
 
2019’da, etki yatırımları olarak tanımlanan yanifinansal getirinin yanı sıra ölçülebilir, faydalı bir sosyal veya çevresel etki yaratmak amacıyla şirketlere, kuruluşlara ve fonlara yapılan yatırımlarküresel markette 715 milyar dolardı. Bu rakama, finansal boyutunun dışında bir perspektifle bakacak olursak artık, şirketlerin ve yatırımcıların hissedarları için önemli finansal getiriler elde etmenin yanında, yeni bir motivasyonlarının olduğu da açıkça görmek mümkün: Büyümeyle beraber, tüm paydaşlar için daha adil bir dünya inşa etmek.
 
Şirketlerin ÇSY (Çevresel, Sosyal ve Yönetişim) etkilerine net bir şekilde odaklanmaları, son yıllarda yatırımcıların dünyayı önemli ölçüde etkileyen problemlere karşı ilgisini paralel bir şekilde artırdı. Şirketlerin, hedeflerini karşılaştığımız problemlere çözümler sunacak bir perspektifle yeniden inşa etmesi, iş dünyası için tarihi bir fırsat olabilir.
 
İş dünyası, bu noktada daha adil ve ilerici bir toplum yaratmak için sahip olduğu sorumluluktan vazgeçemez bir konumda yer alıyor. Çünkü daha sürdürülebilir, dirençli ve piyasa eksenli bir özel sektör için böyle bir toplum, ihtiyaçtan öte bir önkoşul olarak karşımıza çıkıyor. 
 
Tarihsel olarak bakıldığında yatırımcılar, sürdürülebilirlik alanında yapılabilecek yatırım olanaklarını dar getirisi olan yatırımlar sınıfında nitelendiriyordu. Fakat bu düşünce biçimi yıllar içerisinde büyük bir dönüşüm geçirdi. Çünkü artık yatırımcılar, emeklilik fonları ve finansal kurumlar yatırım yaptıkları şirketlerden, elde ettikleri riske uyarlanmış getirilerin, ÇSY performanslarını takip etmelerini ve raporlamalarını istiyor.
 
Bunun da ötesinde, insana, refaha ve dünyaya odaklanan bir iş dünyasının uzun vadeli yeni bir iş değeri üretebileceğine dair önemli kanıtlar bulunmakta. Bahsedilen bu yeni değer, kullanılan binalarda enerji tasarrufu yaparak ve üretim süreçlerinde ortaya çıkan karbon salımını azaltarak veya varlıkların, otomasyon ve dijitalleşme ile birlikte daha yaşanabilir hale getirilmesiyle elde edilebilir.
 
Liste bu şekilde uzayıp gittikçe iddialar da güçleniyor. Örneğin gayri menkullerin satın alınabilirliği, yaşanabilirliği ve dayanıklılığı için ÇSY’lere yapılan yatırımlar dengeleyici bir faktör olmanın ötesinde önemli getiriler elde etmek adına avantajlı bir yol sunuyor. 
 
ÇSY ve değer yaratma
 
Küçük veya büyük fark etmeksizin işletmelerin tamamının 2020’de tek bir hedefi var: Ekonomik olarak hayatta kalma. Bu hedefin ötesine geçmek ise oldukça güç, fakat işletmeler eğer tekrar bir büyüme eğrisi istiyorlarsa uzun vadeli planlara da sahip olmalılar. Bununla birlikte, hayatta kalma mücadelesi verirken, daha fazla maliyetlerle uzun vadeye yönelik yatırımlar yapmak oldukça zor olduğunu kabul etmek gerek.
 
Gayri-menkul alanında uzman Knight Frank’in 2019’da yayınladığı rapora göre, yatırımcılar sahip oldukları birikimlerini giderek enerji tasarruflu ve sürdürülebilir yapılara yönlendirmeye başladı. Yeni ve karmaşık teknolojiler uygulamak ayrıca bir yatırım ihtiyacı doğururken, yüksek kira gelirleri ve düşük operasyonel maliyetleri bu yatırımlar için olan ihtiyacı dengeliyor.
 
Enova ve Siemens ortaklığında hayata geçirilen bir proje bunun için iyi bir örnek olabilir. Birleşik Arap Emirlikleri’nde Majid Al Futtaim’in sahibi olduğu 13 otelde, 22,5 milyon dirhemlik enerji tasarrufu sağlayacak bir proje geliştirildi. Bunun sonucunda, her yıl 5,5 milyon dirhemlik tasarruf beklenirken, sadece 4 yılın sonunda, yapılan yatırım maliyetini karşılamış olacak. Yan gereksinimlerin ve maliyetlerin en büyük operasyonel masrafı oluşturduğu gayri menkul varlıklarda, özellikle bu ölçekte enerji tasarrufları uzun vadede büyük bir finansal etki potansiyeline sahip.
 
Yeşil yatırım için yeni bir market 
 
Her ne kadar geçmişte, sürdürülebilirlik ve ÇSY odaklı yatırımlara şüpheyle yaklaşılmış olsa da sürdürülebilirlik, iş dünyasında ve yatırımlarda yeni ve yükselen bir trend haline geldi. Özellikle, finansal sektörde yeşil tahvillere ve ÇSY odaklı yatırımlara doğru ortaya çıkan ilgi bunun açık bir göstergesi. 2019’da yeşil tahvil piyasası, Çin, ABD ve Fransa’nın öncülüğünde tüm dünyada, 255 milyar dolara çıktı. Yeni göreve gelen Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Legarde da küresel ısınma ile mücadelede yeşil bir dönüşüm için 2,8 trilyonluk bir varlık alım şemasına sahip olduklarını özellikle vurguladı.
 
Pandemi sonrasında iyileşme süreci Profesör Klaus Schwab tarafından Muhteşem Sıfırlanma’  olarak nitelendirildi ve bununla beraber daha iyi bir dünya inşa etmek adına pek çok çağrı yapıldı. Bu kapsamda, stratejik ÇSY yatırımları temel gövdeyi oluşturan parametreler arasında. Yatırımcılardan hükümetlere, şirketlerden tüketicilere kadar tüm özneler, yeşil ve daha temiz bir gelecek inşa edebileceğimiz ekosistemin oluşturulması için beraber çalışmak zorundalar.
 
Günümüzde, gayrimenkul sektörü, emlak endüstrisi yukarıda belirtilen yeşil dönüşüme liderlik etme fırsatını elinde bulunduruyor. Fakat planlanan yatırımların yapılması ve daha ileriye gidebilmesi için hükümetlerin ve düzenleyici kurumların de desteğine ihtiyaç olduğunu özellikle belirtmek gerekiyor. Tüm bunların gerçekleşebilmesi için önemli ölçüde finansman ve yumuşak güç de gerekli. Eğer bahsettiğimiz tüm aktörler beraber çalışabilir ve ortak hedef doğrultusunda hareket edebilirse, sürdürülebilir bir gelecek inşa etmenin yanında, uzun vadede hem iş dünyası hem de toplum için yeni değerler yaratılabilir.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 November

Küresel ısınma ile mücadele: Covid-19 tedbirleri ve ABD başkanlık seçimlerinin iklim değişikliği ile mücadeleye yansımaları.

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Covid-19 tedbirleri kapsamında uygulanan ekonomi iyileştirme paketleri pek çok ülkede yeşil dönüşüm için verilen taahhütlerin gerisinde kaldı ve küresel iklim değişikliği ile mücadeleye olumsuz yansıdı.
 
İklim değişikliği ile mücadele, pandeminin yarattığı yeni koşullarda performans kaybına uğramışken, seçimler sonucunda Trump’ın kaybetmesi mücadelenin yeni bir ivme kazanması demek. 
 
Pandeminin sebep olduğu ekonomik resesyonu önlemek ve etkilerini hafifletmek adına pek çok ülke fosil yakıt ekonomisine önemli miktarda para harcarken, yeşil dönüşüm için atılan adımların da etkisinin azalmasına sebebiyet verdi. Bu süreçte ülkelerin pek çoğu, düşük karbon ayak izli üretim için verdiği sözleri pratiğe dökemedi. Sadece birkaç ülke, karbon salımını azaltmayı hedefleyen, yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar ve enerji tasarrufu gibi alanlarda yapılan çalışmalara finansman desteği sağladı.
 
Guardian’ın hazırladığı bir değerlendirmeye göre AB, 770 milyar Euro değerindeki Yeni Jenerasyon için İyileştirme Fonu’nun (Next Generation Recovery Fund) %30’unu yeşil dönüşüm için çalışmalara ayırarak küresel ölçekte, iklim krizi ile mücadelede liderliğini elinde bulunduruyor. Fransa 30 milyar Almanya 50 milyar Euro olacak şekilde, açıkladıkları ekonomik teşvik paketlerinin bir bölümünü çevresel harcamalar için tahsis edeceklerini duyurdu. Dünyanın bir diğer tarafında Çin, büyük ekonomiler arasında en kötü performansa sahip ülke. Açıkladıkları ekonomi teşvik paketinin sadece %0.3’lük bir dilimi yeşil projeler için tahsis edilmiş durumda. Bununla beraber, ABD’de ise seçimlerden önce açıklanan 26 milyar dolar değerinde ekonomik iyileştirme paketinin yalnızca %1’inin yeşil dönüşüm için yapılan projelere aktarılacağı duyuruldu.
 
Dünyanın büyük ekonomilerinin en az 18’inde, pandeminin ortaya çıkmasının ardından açıklanan ekonomi iyileştirme paketlerinde, fosil yakıt tüketiminin teşvik edilmesi gibi çevreye zarar verecek pek çok uygulamaya hafifletici regülasyonlar getirildi. Çimento ve demir-çelik gibi karbon yoğun sektörlere ve petrol, doğal gaz firmalarına yapılan finansal yardımlar, pozitif iklimsel sonuçlar yaratan yeşil sermaye harcamalarını geride bıraktı.
 
Küresel ölçekte yeşil dönüşümü destekleyen ülkeler dahi sera gazı salımı yoğun uygulama ve iş alanlarına harcamalar yapmayı sürdürdü. Örneğin Güney Kore, Temmuz’da 135 milyar dolar değerinde olan yeşil anlaşma için hazırlıklar yaptığını açıklamasına rağmen, süre gelen zaman içerisinde karbon-yoğun endüstrilere finansman sağlamaya devam etti. Nitekim, yeşil dönüşüm için ayırdığı finansman itibarıyla dünya genelinde kendisine yalnızca 8. sırada yer bulabildi. 
 
Benzer biçimde Kanada, binaların yalıtımı, yeşil ulaşım ve temiz enerji gibi alanlara 6 milyar Kanada doları değerinde finansman sağlarken, bu rakam, içerisinde fosil yakıt endüstrisine vergi mükellefiyetlerini de barındıran 300 milyar Kanada doları değerindeki kurtarma paketi ile mukayese edildiğinde çok küçük bir miktar olarak kalıyor. Dünyadaki nüfus yoğunluğunun önemli bir bölümünü bünyesinde barındıran Hindistan’da da durum farklı değil. Yeşil ekonomi için 830 milyon dolar değerinde harcama yapmayı öngören Hindistan yönetiminin, kömür madenciliğini destekleyen planlara sahip olması, iklim değişikliği karnesini olumsuz etkiliyor.
 
Joe Biden’ın 3 Kasım ABD başkanlık seçimleri sonrasında Trump’tan koltuğu devralması ile birlikte, iklim değişikliği ile mücadelede küresel ölçekte olumlu bir değişim yaşanabilir. 
 
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın yaptığı analize göre, gezegenin ısısını 1.5C’nin altında tutmak için, küresel emisyonların önümüzdeki on yıl boyunca her sene %7.6 azaltılması gerekiyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yayınladığı rapora göre, Covid-19’un etkisi altında geçen 2020 yılı için %8 oranında emisyon miktarında bir düşüş bekleniyor. Fakat bunun sürdürülebilir olması büyük bir önem arz ediyor. Küresel salımların %14’ünden sorumlu olması ve ekonomik büyüklüğü hesaba katıldığında, ABD, karbon ve sera gazı salımında hedeflenen rakamla ulaşmak adına en önemli aktör olarak ortaya çıkıyor. 
 
ABD’nin seçilmiş başkanı Joe Biden, Paris Anlaşmasından çıkan ve Obama yönetimi çevre koruma yasalarını deregüle eden Trump’tan tamamıyla farkı düşünüyor. Seçim kampanyasında, Paris Anlaşması’na ABD’nin tekrar katılacağını ifade eden Biden, bunun da ötesinde Yeni Yeşil Anlaşma kapsamında, ülkede büyük bir yeşil dönüşüm başlatacağını da iddia etti. 2 trilyon dolar değerinde olan bu plan doğrultusunda ABD’nin 2050 yılında karbon nötr hedefine ulaşacağını ifaden eden Biden, 2035 yılında ise temiz enerjiden elektrik üretimini %100’e çıkaracaklarını belirtti.
 
Fakat, her ne kadar Joe Biden başkan olarak seçilse ve Trump ile mukayese edildiğinde fazlasıyla iklim değişikliğinin bilincinde olsa hatta buna dair ekonomi iyileştirme planlarını açıklasa da, sözü edilen yeşil dönüşüm kolay görünmüyor. Trump’ın hala seçim sonuçlarına itiraz etmesinin ötesinde, Bloomberg tarafından yayınlanan bir rapora göre Biden’ın seçimi kazanması ABD senatosunda demokratları çoğunluğu elde ettiği anlamına gelmiyor. Dolayısıyla önemli politika önerilerini ve kanunlarını cumhuriyetçi senatodan geçirmeyebilir veya sürecin uzamasına sebep olabilir.
 
Amerikan Şehirleri İklim Değişikli ile Mücadele adında 2018’de kurulan platform, şehirler seviyesinde sera gazı salımları ile mücadele edileceğini vurguluyor. Aralarında Boston, Seattle ve San Jose’nin de bulunduğu 25 şehir, yakın dönem karbon salımını azaltma hedeflerine yönelik yeni bir program açıkladı. Bloomberg Philanthropies’e göre eğer 100 tane şehir bu programa üye olup, sahip oldukları sera gazı salımını azaltabilirlerse, ABD Paris Anlaşması’nın hedeflerini yakalayabilir. Şehirlere ek olarak, bazı eyalet ve şirketler ise, ‘Hala Buradayız’ diyerek, Paris Anlaşması’na bağlılıklarının devam ettiğini vurguladılar. Aralarında Nike, Tesla ve Google ve Microsoft’un da bulunduğu 900 firma ‘Hala Buradayız’ deklarasyonunun içerisinde yer aldı.
 
COVİD etkisiyle küçülen dünya ekonomilerine teşvik için açıklanan paketlerin beklenen “yeşil iyileşmeyi” yaratacak seviyenin altında kalmasına rağmen, Çin, AB ve ABD’den gelen taahhütler iklim krizi konusundaki umudun yükselmesine sebep oldu. 2020 yılında sera gazı salımlarının %8 azalacağı tahmini ise eğer değişim istenirse küresel ölçekte iklim hedeflerine ulaşılabileceğini gösteriyor. 
 

PAYLAŞ: DETAY

12 November

COVID-19’un yüksek öğretim ve topluma etkisi: Şu ana kadar ne öğrendik ve gelecekte bizi neler bekliyor?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Uluslararası öğrenci kayıtlarının hızlı bir şekilde azaldığını, araştırmalar için ayrılan fonların büyük ölçüde kesilmeye başladığını gösteren raporlar, yüksek öğretim endüstrisinin COVID-19 sebebiyle büyük zararlara uğradığını gösteriyor. Buna yönelik pek çok üniversite, hayatta kalmak adına öğrenci kayıtlarını muhafaza etmeyi öncelemiş durumda
 
Pandemiyle birlikte, yüksek öğretim derecesinin değeri hakkında şüpheler giderek artmaya başladı. Öğrencilerin üniversitede eğitim almalarının temel sebeplerinden biri olan “üniversite deneyimi” yani önemli bir sosyalleşme aracına erişebilme fırsatı da artık mevcut değil. Bununla birlikte yoğun bir çevrimiçi öğrenim sürecinin tatmin edilebilir olmaktan çok uzak olduğu konusunda genel olarak fikir birliği oluşmuş durumda. Öğrenciler, arkadaşlarıyla beraber üniversite kulüplerinde sahip oldukları ortamı ve düzenledikleri aktiviteleri fazlasıyla özledi. Üniversiteler ise temel cazibe noktalarından birisini, sosyalleşme olanağını artık öğrencilere sağlayamayacak pozisyondalar.
 
Sosyal ilişkilerin kurulamadığı senaryoda ise, öğrencilerin pek çoğu, ABD ve başta olmak üzere birçok ülkede büyük finansal yükümlülükler ve borcu da beraberinde getiren bu tecrübeye daha mesafeli bakmaya başladı. ‘Neden çok fazla parayı sadece çevrimiçi bir eğitim için vermeliyim ki?’ sorusu gençler arasında giderek daha çok sorulur hale geldi. 
 
Kitleselleşmiş öğrenimin ekonomik bir çöküntüye uğraması, küresel eğitim imkanlarının kısıtlanmasının yanında, büyüyen bir elitizme ve aynı şekilde gelir gruplarının arasında oluşan eğitim düzeyini farklılığının da radikal bir şekilde artmasına sebep olacak. Çünkü sosyal bir tecrübe imkanı sunmasalar ve sadece çevrimiçi derslerle öğrenimi sürdürseler dahi üst düzey üniversiteler için her zaman bir pazar olacak, fakat aynısını tüm üniversiteler için söyleyebilmek oldukça zor.
 
Bununla birlikte, Z kuşağının kendilerinden bir önceki kuşak olan X kuşağından, aynı ölçülerde çalışsalar ve benzer üniversite derecelerine sahip olsalar dahi daha az iş imkanına sahip olacakları ve çalıştıkları oranda daha az para kazanacakları tahmin ediliyor. Peki bu koşullarda, üniversiteye gidip, büyük bir borcun sorumluluğuna sahip olmaktansa orta ve lise öğrenimini tamamladıktan hemen sonra bir start-up ile hayata başlamak neden hedeflenmesin ki?
 
İçinde bulunduğumuz durum zaten gerçekleşecek miydi?
 
1950’li yıllarda, üniversite eğitimi dünya genelinde yaygınlaşmaya başladığında büyük bir domino etkisiyle beraber, sahip olunan diploma ile birlikte bir meslek sahibi olma olasılığı yüksekti. Bu durum, yüksek öğretim endüstrisinin kitleselleşmesine sebep oldu.
 
1950’lerden 2000’lere kadar süregelen büyüme, üniversite öğrencilerinin artmasını ve daha kapsamlı yüksek öğrenim altyapısının oluşmasını sağladı. Bugün itibariyle dünya genelinde, 26.000 üniversite, bu üniversitelerin çevresinde sağladığı eğitime yardımcı hizmetler veren kamu ve özel kuruluşları yer almakta. Başka bir perspektiften bakılırsa, bu tehlikeli genişleme ve büyüme, akabinde, finansal olarak kırılganlığı da beraberinde getiriyor. 
 
Yalnızca doktora ve master programlarında inanılmaz bir artış görülmedi, lisans mezunlarının sayısı da dramatik bir şekilde arttı. Üniversite diplomasının bu kadar yoğun ve herkes için ulaşılabilir olması da, çok fazla üniversite mezunu olduğu ve diplomaların, yeterlilik ölçme anlamında eksik kaldığı algısını yarattı.
 
Pek çok endüstri, iş başvurularında üniversite diploma zorunluluğunun olmadığını belirten reklamlar yapmaya başladı. Adaylardan daha çok talep ettikleri ise girişimci özelliklere sahip olup büyüme odaklı bir düşünce sistematiğine sahip olmak.
 
Tam bu noktada bir paradoksun oluştuğu gözlemlenebilir. Birleşmiş Milletler’in 2015 yılında açıkladığı Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın dördüncüsü kapsamında, mümkün olan en üst seviyede öğrenimin, olabildiğince fazla insana ulaştırılması hedefleniyor. Fakat bu durum, arzulanan olumlu sonucun aksine eğitimin değerinin düşmesine sebep olabilir. 
 
Neden toplumun iyiliği için üniversitelerin kalitesinin artması adına mücadele etmeliyiz?
 
Genel anlamda üniversitelerin bugünkü durumunun farklı konularda da tehdit yarattığını söylemek mümkün. Bir kurum olarak üniversite toplum için de çok büyük bir öneme sahip. Üniversiteler yalnızca mezun ettiği insanlara daha fazla para kazandıran değil, bunun ötesinde kritik düşüncenin, daha olgun ve karmaşık argümanların üretildiği bir yer olarak görülmeli.
 
Entelektüel üretimin kalesi olmanın yanında, özgürlüğün ve hatta otoriterliğe karşı duruşun da düşünsel zeminini hazırlayan bu kurumlar, tam olarak bu sebeptendir ki pek çok otoriter ve diktatörlüğe eğilimi olan liderin de öncelikli olarak kontrol etmeye çalıştığı yerler arasında.
 
Modern tarihe göz attığımızda, öğrenci aktivizmi soysal ve toplumsal değişimlerin en önemli dinamiği. Arjantin’den Çek Cumhuriyeti’ne, gerçekleşmiş pek çok devrimde üniversite öğrencileri baş aktördü. Öyle ki, 1400’lerde dahi, Martin Luther, Wittenberg’teki reform hareketlerini başlatmak için öğrencilerle birlikte mücadele etmiştir.
 
Şu an, pandemiyle beraber, insanlar arasındaki bağlayıcı uyum ve dayanışma tehdit altında. Karantina ve sokağa çıkma yasakları parçalı bir dünya yaratmanın yanında, toplanma ve beraber eyleme geçme fırsatına çok nadir olarak ulaşabilen izole bireylerin oluşması da sebep oluyor. Bu durumun sonuçları dramatik olabilir. Fransız sosyolog Emile Durkheim’in da uyardığı gibi atomize bir toplum yapısının oluşmasına sebebiyet verebilir.
 
Eğer otoriter özellikleri olmayan ve özgür düşüncenin hakim olduğu bir toplum yapısı isteniliyorsa, üniversiteler canlı ve dayanıklı bir biçimde ayakta durmalı. Benzer biçimde, ortak tecrübelerin ve paylaşılan değerlerin olduğu bir sivil toplum tahayyül ediliyorsa, üniversiteleri bir kurum olarak savunmak gerekiyor. Kişisel yatırımlar, devlet yardımları ve sponsorluklar tüm olası bedellere rağmen devam etmelidir. Çünkü eğer Covid-19’un üniversitelere zarar vermesine müsaade edilirse, tahmin edebileceğimizden çok daha büyük bir kayıp bizi bekliyor olacak. 
 

PAYLAŞ: DETAY

12 November

Eko-üretkenlik: Ekolojik dönüşüm politiktir!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Emmanuel Macron’un ekonomi programına ilham kaynağı olan ekonomist Jean Pisani-Ferry yakın tarihli yayımlanan bir yazısında, ekonomik büyümenin iklim değişikliğine karşı savaşmak için gerekli olduğunu savundu ve eko-üretkenlik çağrısında bulundu. Aşağıda, Pisani-Ferry’e bir cevap 
niteliğinde olan analizi S360Mag için derledik.
 
Son zamanlarda, kapitalizmi daha sürdürülebilir kılmak için eko-üretkenlik çağrıları yapılıyor ve bu noktada büyümenin iklim değişikliğine karşı mücadelede vazgeçilmez olacağı belirtiliyor. Ekolojik krizin üstesinden gelmek için gereken yatırımlar kesinlikle büyümeyi sağlayacak ve düşük karbon ekonomisine göre uyarlanmış yeni bir sermaye birikimine yol açacaktır. Dolayısıyla büyüme ve kapitalizm, kısa vadede ekolojik bir geçiş için gerekli koşullar olarak görünebilir. Kapitalizmi daha sürdürülebilir bir forma dönüştürmenin mümkün olduğunu ve bunun acilen yapılması gerektiğini kimse inkar edemez. Yine de eko-üretkenlik önerisi bazı kuşkular yaratıyor.
 
Bu kuşkuların başında öncelikle, mevcut ekolojik durumun görmezden gelindiği söylenebilir. Çoğu zaman konu iklim değişikliğine indirgeniyor ancak karbon ayak izi ve biyolojik çeşitlilik göz ardı ediliyor. Bu noktada, hatırlatmakta fayda var: Küresel krizler dışında karbon salım verilerinde hiçbir azalma görülmüyor. Mevcut durumda atmosferdeki CO2konsantrasyonu milyonda 413 parçaya yaklaşıyor ve bu oran 2016 seviyesinin ise altında olmakla birlikte bu yüzyılın sonuna kadar 1,5 derece ısınma seviyesini aşmamak için gerekli olan ortalama seviyenin üzerinde. İkinci olaraksa, materyal kullanımında olumlu gelişmeler yaşanmıyor. Dünya çapında 1970'ten bu yana ham madde çıkarımı üç kattan fazla arttı; bununla birlikte birincil materyal kullanımının 2060'a kadar iki katına çıkması bekleniyor ki malzeme kullanım verimliliği 2000'den bu yana azalmış durumda. Yani hem daha fazla malzeme kullanıyoruz hem de kullandığımız malzemeler daha verimsiz! Bu durum ise, daha fazla sera gazı salımı, doğal kaynakların daha hızlı tükenmesi ve biyolojik çeşitliliğin daha fazla erozyona uğraması anlamına geliyor. GSYİH, sera gazı salımları, enerji ve materyal kullanımı arasındaki ilişkiye odaklanan 835 bilimsel makaleyi içeren yeni bir analiz ise sera gazı salımlarında azalma ile doğal kaynakların kullanımı arasında uyumlu bir korelasyon olmadığını göstermekte. Halihazırda mevcut veriler ve makroekonomik durum göz önüne alındığında, yeşil büyüme ve yeşil kapitalizm üzerine gerçekçi bir politika söylemi için bilimsel bir temel neredeyse yok.
 
Eko-üretkenlik önerisi, ekolojik bir yatırım sorununa ve teknolojik dönüşüm hızında azalma gibi sebeplere odaklanıyor. "Karbondan arındırılmış" veya geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılmış ürünler ve hizmetler de olumsuz etkisi olan yatırımlara işaret ediyor. Yatırım söz konusu olduğunda ve hızlı üretim mantığı gereği hacim ve hızlı dağıtım gibi konular ortaya çıkıyor. 
 
Üretkenliği artırmak, iklim değişikliğiyle mücadele için gerekli görülüyor. Tarihsel olarak ise üretkenlik kazanımlarının üretimin genişlemesi ile elde edildiği ve bu sebeple bugün, eko-üretkenlik savunanların da dolaylı olarak büyümeyi hedeflediği anlaşılıyor. Fakat büyümenin oldukça çelişkili olduğunu biliyoruz. Büyümek yerine üretkenlik kazanımlarını daha iyi bir paylaşım sistemi ve daha kısa çalışma süreleri ile daha uzun süreli, daha sürdürülebilir kılmak oldukça mümkün. Ancak böyle bir sisteme geçiş ancak politik ve sosyal bir irade ile gerçekleşebilir.

Eko-üretkenliğe duyulan inanç, üretim ve tüketim olanaklarının kapsamını sınırlayan ekolojik ve fiziksel gerçeklerle olan ısrarlı kopukluğunu yansıtıyor. Bu nedenle iki paradoksla karşı karşıyayız.
 
Birincisi, politik bir paradoks. Bir yandan büyüme, tarihsel bir norm ve bu nedenle, mantıklı ve gerçekçi bir temel gibi görünmekte. Öte yandan, sera gazı salımları, karbon ayak izi ve biyolojik çeşitlilik hakkındaki tüm veriler, büyüme arayışını savunmanın mantıklı ve gerçekçi olmadığını gösteriyor.
 
İkincisi ise entelektüel bir paradoks. Bir yandan, ekonominin büyük bir kısmı tarihsel olarak fizik ve doğa bilimleri ile faydacı bir ilişki sürdürmüş, yöntemlerini ve bilimsellik kriterlerini benimsemeye çalışmıştır. Öte yandan, bu tür ekonomik yaklaşımlar, fizik ve doğa bilimlerinin üretim-tüketim süreçleri ve bunların sınırları hakkında söylediklerini büyük ölçüde göz ardı etmeye devam ediyor.
 
Bu iki paradokstan, toplumun gelecekteki konumunu hayal etmeyi güçleştiren kör bir nokta ortaya çıkıyor. Dünya'nın ekolojik sınırları yakında büyümeyi aşamalı olarak imkansız hale getirecek, bu da kapitalizmin içsel çelişkilerini şiddetlendirecek ve başka bir sosyo-ekonomik organizasyon kaçınılmaz olacak. Ancak çoğunluk için bu kör noktayı görmek oldukça güç.
 
Biz yine de şu soru üzerinde düşünmeye çağırıyoruz: Toplumları gezegenin ekolojik sınırlarıyla uyumlu bir şekilde nasıl düzenleyebiliriz? Eko-üretkenlik diyerek bir sıfat veya bir ön ek ile üretkenlik ve dolayısıyla zararlı büyümeyi lağvetmiş olmuyoruz. Ekolojik geçişin ihtiyaç duyduğu şey büyümeden ve bu tip yeni sıfatlardan ziyade demokratik derinleşme ve sosyal yeniliktir.
 

PAYLAŞ: DETAY

30 October

Şehirlerde iklim eylemi için kaynak oluşturacak yenilikçi vergi planı

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim krizi, devletleri olduğu kadar yerel yönetim ve bölgesel toplulukları da etkilemekte. Bazı şehirler değisen iklime karşı harekete geçebilmek adına çareyi iklim acil durumu ilan etmekte buluyor. Bunu yapan yüzlerce şehirden birisi de CA, Berkeley. Şehir yıllar önce bir iklim eylem planını da yürürlüğe koydu. Ancak, iklim sorununu gerçekten çözmek için ihtiyaç duyduğu fonlara sahip değil.
 
Seçmenler bu sonbaharda yeni yasa teklifini onaylarsa eğer bu durum değişmeye başlayabilir. İklim Sermayesi Eylem Fonu adı verilen program, çoğu hane halkı için elektrik, su ve doğalgaz faturaları üzerindeki vergileri ufak miktarlarda artırırken düşük gelirli haneler için bu vergileri sıfıra indirecek. Sonrasında ise oluşan ekstra finansman, elektrikli bisikletler veya elektrikli arabalar için indirimler, indirimli toplu taşıma ve yalıtımlı evler gibi teşvikler yoluyla vatandaşların bazı yaşam tarzı tercihlerinde daha temiz alternatiflere geçişini kolaylaştıran yardımlar için kullanacak. Aynı zamanda vatandaşları yeşil işler konusunda eğitmeye de yardımcı olacak.
 
Şehre enerji ve iklim konularında tavsiyelerde bulunan bir grup vatandaştan oluşan Berkeley Enerji Komisyonu’nun üyesi Ben Paulos, "Amacımız parayı insanları adım atmaya teşvik etmek için kullanmak. İnsanlar harekete geçmek istiyor, ancak onlara maddi destek sunarsanız, bunu yapma olasılıkları daha yüksek olacaktır." diyor.
 
Şehir, 2009 yılında bir iklim planı kabul ettiğinden beri yerel emisyon verilerinde düşüş gözlemlendi. Ancak, bu büyük ölçüde değişen dış dinamikler yüzünden. Paulos, “Bu kazanımların çoğu elektrik sektöründen geldi” diyor. "Rüzgâr ve güneş enerjisi artık çok daha ucuz, bu nedenle enerji sistemi çok hızlı bir şekilde değişiyor. Temiz elektrik gerektiren eyalet yasaları var. Ayrıca oldukça temiz bir güç kaynağına sahip bir topluluk enerji sağlayıcımız var. Ancak sorun şu ki, ulaşım ve binalar konusunda gerçekten hiçbir şey yapmadık."
 
California valisi kısa süre önce 2035 yılına kadar yeni benzinli otomobil satışını yasaklamayı planladığını duyurdu. Ancak bu aksiyon, 2035 yılana kadar geçen sürede emisyonların azaltılmasına yardımcı olmayacak ve eski arabalara sahip vatandaşların düşük emisyonlu araçlara geçiş yapmasını gerektirmeyecek. Şehir, yeni teşvikler sunarak işlerin daha hızlı ilerlemesine yardımcı olabilir. Ayrıca bu teşvikler, hali hazırda yürürlükte olan ve eski otomobiller kullanan vatandaşlara elektrikli veya hibrit araç satın almaları için maddi teşvik sunan veya araçlarını kullanmak yerine toplu taşımayı kullanmaya teşvik etmek için ön ödemeli bir kart sunan mevcut programlara da uyarlanabilir. Paulos, "Şöyle diyebiliriz, hibrit araba satın almak yerine elektrikli bir araba satın almak için 2.000 dolar destek verilecek." diyor. Uzmanlardan oluşan bir ekip ise yılda 2,4 milyon dolar olarak tahmin edilen bu yeni fonu kullanmanın etkili yolları hakkında önerilerde bulunacak.
 
Diğer şehirler de iklim eylemini finanse etmek için benzer programları değerlendiriyor. Denver'da yürürlüğe girecek bir yasa, yıllık 36 milyon dolarlık fon oluşturmak için satış vergisini yüzde 15 artırmayı içeriyor. California, Berkeley'in yanındaki küçük Albany şehrinin de düşük gelirli sakinler için vergiyi ortadan kaldırırken kamu hizmeti vergisini artırma ve gelirin bir kısmını karbonu azaltmak için kullanma önerisi mevcut. Long Beach, California, toplum sağlığı, iş eğitimi ve iklim programları için yerel petrol üretimi vergisini artırabilir. Büyük işverenleri yerel bir Yeşil Yeni Anlaşma kapsamında ödeme yapmaları için vergilendirecek Seattle ve 2018'de benzer bir yasayı geçiren Portland, Oregon dahil olmak üzere diğer birkaç şehir, yeni iklim finansmanı programlarını çoktan kabul etti. 
 
Berkeley'deki yasanın geçip geçmeyeceği henüz net değil, ancak yüksek gelirli hane halkları üzerindeki etki minimum düzeyde olacak (100 dolarlık bir elektrik faturası ekstra 2,50 dolarlık bir vergiye sahip olacak). Ve vatandaşlar şimdiden harekete geçmek için özellikle şu an motive olabilirler. Kaliforniya yangınlarına atıfta bulunan Paulos, "Bu ağustos ayı dumanlı gökyüzü ile cehennemden gelen bir yazı anımsattı. Harekete geçmemiz gerektiğine dair gerçek bir his olduğunu düşünüyorum ve sadece bir iklim acil durumu olduğunu dile getirmek yeterli değil, bu söyleme göre hareket etmemiz gerekiyor." diyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

30 October

İklim krizi ile mücadelede kadınlar

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

COVID-19 aylar içerisinde, sağlık sektöründe, ekonomide ve sosyal hayatımızda küresel ölçekte büyük ve yıkıcı etkilere sebep oldu. Bu yıkıcı etkiler, en az pandemi kadar yıkıcı olan başka bir küresel krizin, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini hissettiğimiz bir zaman diliminde gerçekleşti. Bu iki küresel krizin bizim için verdiği mesaj ise hiç olmadığı kadar net ve açık: Sosyal adaleti ve eşitliği toplumdaki herkesi kapsayacak şekilde geliştirecek sürdürülebilir ve yeşil bir kalkınma. 
 
Dünyadaki ortalama sıcaklığın artması ile beraber iklim değişikliğinin sebep olduğu etkiler yerkürenin pek çok yerinde hissediliyor. Hava modellerinin tahmin edilebilirliğinin azalması, yaşadığımız doğal afetlerin sıklığının ve şiddetinin büyük bir artış göstermesi ise buna dair sadece birkaç örneği oluşturuyor.
 
COVID-19 ile birlikte iklim değişikliğinin yarattığı krizler de dünyanın her yerinde eşit şekilde hissedilmiyor. Sosyal statü, toplumsal cinsiyet, gelir adaletsizliği ve kaynaklara ulaşım gibi faktörler krizler karşısında toplulukların kırılganlığını artıran etmenleri oluşturmakta. İklim değişikliğinin olası etkileri, kadınların, yaşadıkları topluluklarda maruz kaldıkları eşitsizlikleri artırıcı bir faktör olarak karşımıza çıkabiliyor.
 
Örneğin, kırsal yerleşim bölgelerinde yaşayan kadınlar için iklim değişikliği pek çok yeni sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Yaşadıkları ailelerin bakımını üstelenen bu kadınlar, iklim değişikliği sebebiyle su veya yakıt temin etmek için çok daha uzak mesafelere yürüyerek ulaşmak zorunda kalıyorlar. Bununla birlikte, iklim kaynaklı bir afet gıda kıtlığına yol açtığında, önceliği erkeklere ve çocuklara vermeleri nedeniyle kadınların yetersiz beslenmeye maruz kalma olasılığı daha yüksek. 
 
Kadınlar, özellikle kırsal kesimde yaşayan kadınlar, genellikle ailelerinin bel kemiğini oluşturan aktiviteleri gerçekleştiriyorlar. Tarımsal ürünlerin elde edilmesinden ailenin gıda ihtiyacının teminine ve çocukların bakımına kadar pek çok hayati yükümlülüğe sahipler. Aynı zamanda çoğunlukla çevresel konuların yönetimi de bu kadınların omuzlarında. 
 
Dünya genelinde kadınlar, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımında ve çevre dostu tarımsal pratiklerin uygulanmasında yerel dönüşümlerin önderliğini yapıyor. Böylelikle iklim değişikliğinin olası krizlerine karşı ailelerini ve yaşadıkları toplumu korumak adına tedbirler almakla kalmıyorlar, bunun yanında gerekli adaptasyona da öncülük ediyorlar.
 
İklim Taahhütleri
 
Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılar (INDCs) olarak adlandırılan ve uluslararasında Paris Anlaşması ile önem kazanan taahhütler, iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir stratejik araç haline geldi.
 
INDC’ler, her 5 yılda yenilenecek şekilde, ülkelere iklim değişikliğinin etkisi ile oluşan riskleri azaltma ve iklim değişikliğine adaptasyon ile ilgili öncelemeleri gereken noktalar hakkında politika önerileri sunuyor
 
Artan bir ivmeyle ülkeler, INDC’lerin toplumsal cinsiyet ile ilgili hususlarda kritik bir role sahip olabileceğinin farkına vardılar. Kendi çerçevesinde, etkili ve faydalı olmanın yanında INDC’ler, Hedef 5 Toplumsal Cinsiyet Eşitliği hakkında da geniş bir farkındalığın oluşmasına yardımcı oluyor. 
 
İklim Vaadi (Climate Promise) ve onun önde gelen programlarından NDC Destek Programı (NDC Support Programme) ile beraber UNDP, ülkelerin iklim taahhütlerine, kadınları ve diğer hassas grupları entegre etmesi noktasında teşvik ediyor.
 
Sağlık ve ekonomi başta olmak üzere INDC’ler, kadınların çeşitli alanlarda spesifik olarak sahip oldukları kırılganlıkları gözler önüne seriyor, bununla birlikte iklim krizine karşı ulusal mücadelede hükümete yol haritası sunuyor. Bu kapsamda bazı ülkelerde öne çıkan mevcut çalışmalar şu şekilde:
 
Vietnam
 
Geçen on yıl boyunca, UNDP, Vietnam’daki genç yeteneklerin bulunmasında, kurumların kapasitenin artırılmasında, erkek ve kadınların iklim değişikliğe karşı yaptıkları çalışmalarda toplumsal cinsiyete dair konuların göz önünde bulundurulması adına araştırmalar yapıyor. Bu hususta, toplumsal cinsiyetin iklim tabanlı planlamalarla ve politika yapıcı mekanizmalarla entegre olmasını talep ediyor.
 
2016-2020 arasında, NDC Destek Programı aracılığıyla UNDP Vietnam, BM kuruluşlarını, STK’ları, ulusal bir kuruluş olan Women’s Union’ıve hükümet organlarını, ülkenin iklim taahhütlerinin toplumsal cinsiyet konuları ile entegrasyonu hakkında değerlendirmeler yapmak üzere bir araya getirdi. Çalışmaların sonucunda alınan geri dönütler toplumsal cinsiyet konularının NDC revizyon sürecine eklenmesi adına önemli katkılarda bulundu. 
 
Bunların yanında, UNDP Vietnam, kadın çiftçilerin iklim bilgilendirme servislerine ulaşımı ve yeşil enerjili elektriğin yerleşim yerlerinden uzak topluluklara ulaştırılması konularında teknik analizler hazırladı.
 
Irak
 
2009’tan itibaren UNDP, çevre, enerji, doğal afetler ve iklim riski yönetimi alanlarında Irak hükümetiyle önemli işbirliklerinde bulundu. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadının güçlendirilmesi, belirtilen alanlarda üzerinde durulan temel unsurlardı.
 
Irak hükümetin uyguladığı INDC’de (2015) kadınların katılımı ve yönetici pozisyonlarında var olmaları için yapılan çalışmalar, ulusal ve yerel seviyelerde belirlenen hedeflere ulaşılması için önemini korumaya devam ediyor.
 
Irak Hükümeti, Sağlık ve Çevre Bakanlığı ile birlikte, toplumsal cinsiyete duyarlı riskleri azaltma ölçütlerini takip etmek ve gözlemlemek adına çalışmalar başlattı. Bu çalışma, riskleri azaltmak için yol haritası (NAMA)’nın ve Irak Yeşil İklim Fonu’nun geliştirilmesine yardımcı oldu. İki program da toplumsal cinsiyet konuları ile entegre olacak şekilde geliştirildi.
 
Şu anda UNDP’nin de desteği ile birlikte, ilgili devlet kurumlarındaki kadınlar, Irak’ın NDC revizyonuna çok daha fazla entegre olmuş durumdalar. Ayrıca UNDP’nin verdiği destekle birlikte Yeşil ve Güvenli Irak için Kadınlar’a katılımın artması hedefleniyor. Yeşil ve Güvenli Irak için Kadınlar, cinsiyete duyarlı politikaların geliştirilmesi adına çalışmalar yapan gönüllü bir girişim.
 
Lübnan
 
Pandemi, Beyrut’ta gerçekleşen patlama ve ekonomik krizle beraber, Lübnan için iklim değişikliği ile mücadele ve diğer şoklara karşı alınması gereken önlemlerin ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
 
Revize edilmesi planlanan NDC’lerde odaklanılan temel noktalar, yeşil dönüşümün getirebileceği faydalar ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair sorunların iklim değişikliği ile mücadele ile entegre edilmesi olarak belirlendi. 
 
UNDP, NDC Destek Programı çatısı altında, revize edilen NDC’lerin daha fazla toplumsal cinsiyet duyarlı olmasına yardımcı oluyor. Bunun yanında program, iklim odaklı politikalarda toplumsal cinsiyeti değerlendiren bir rapor hazırladı. Bu raporda, NDC çatısı altında, toplumsal cinsiyetin iklim değişikliği ile mücadele kapsamında yer alması gerektiğine değinildi. 
 
UNDP Lübnan, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve iklim değişikliğine karşı mücadele eden ulusal kuruluşları da destekliyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

30 October

Bankalar ve hava yolu şirketleri 100 milyon ağaç dikecekleri bir ortaklık oluşturuyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İş dünyasından pek çok şirketi bünyesinde barındıran Paha Biçilemez Gezegen Koalisyonu, 100 milyonun üzerinde ağacı restore ederek yeniden ormanlaştırma girişimi başlattı. Ocak ayında Mastercard’ın öncülüğünde kurulan, ve aralarında Barclays Bank US, HSBC ve Frontier Airlines’ın da bulunduğu Koalisyon, içinde barındırdığı şirketlerin çalışanlarına ve müşterilerine yönelik uyguladığı ödüllendirme mekanizmalarında, ağaç dikimini önceleyen modeller kurmaları için destek sağlıyor.
 
Bundan önce, MasterCard, CitiBank, Santander UK veya Banq kart kullanarak, Transport for London, American Airlines veya L.L Bean gibi şirketlerden yapılan her alışverişte yeni bir ağaç dikiliyordu. Yeni üye şirketlerle birlikte, Barclays Bank US, Associated Bank, First Hawaian Bank, HSBC, EuroBank and ScotiaBank kartları da bu girişim içerisinde yerlerini aldılar. Aynı zamanda, Mastercard’ın bağış platformuna, doğrudan bağış özelliği de eklendi, ilerleyen haftalarda bu özellik telefon uygulamalarında da kullanıma hazır olacak. 
 
CI (Conservation International), World Resources Instute (WRI) ve koalisyon ile birlikte oluşturulan yeni danışma kurulu ormanların restore edilme sürecinde koalisyona destek olacak. 2021 yılı itibari ile Kenya, Brezilya ve Avustralya’da ilk projelerini hayata geçirecek olan koalisyon, 2025 yılı sonunda 100 milyon ağaç hedefine ulaşmayı planlıyor. Eski uluslararası iklim temsilcileri Bo Lidegaard ve Todd Stern’ün yanında, Brezilya’nın eski çevre bakanı Izabella Teixerira’nın da bulunduğu kurul, iklim, biyoçeşitlilik ve sosyal sürdürülebilirlik alanlarında var olan hedeflere olumsuz sonuçlara sebep olmadan ulaşılması adına tavsiyelerde ve gözlemlerde bulunacak.
 
Mastercard dijital genel müdürü Jorn Lambert, Paha biçilemez Gezegen Koalisyonu ile birlikte, küresel ölçekte iş dünyası ve tüketicileri, daha iyi bir dünya ve daha temiz bir çevre adına mücadele etmek için bir araya getirdiklerini belirtti. Bu sayede çevre ve iklim değişikliği için alınan önlemlerin ve uygulanması planlanan projelerin çarpan etki yaratacağını söyledi.
 
Nielsen’in geçen sene sonunda yayınladığı bir çalışmada, küresel ölçekte tüketicilerin %73’ü tüketim alışkanlıklarını, ‘muhtemelen’veya ‘kesinlikle’ çevreyi merkeze alacak şekilde değiştireceklerini söyledi. Çalışmaya katılanların %20’si bu değişimi daha az tüketerek yapacaklarını belirtseler de, büyük çoğunluğu düşük ekolojik ayak izine sahip olan ve karbon salımı, çevre ve atıklar konusunda duyarlı olan şirketlere destek vererek bu değişimi gerçekleştireceğini belirtti.
 
Bu trendleri göz önünde bulundurarak, Mastercard sürdürülebilirlik stratejilerini daha görünür kılmak adına belirli adımlar attı. Şirket, son olarak, okyanus plastiklerinden ve geri dönüştürülmüş atıklardan ürettiği kartlarını kullanıma sundu. Bununla beraber, İsveç’te kurulan start-up Doconomy ile birlikte mobil bir uygulamayı hayata geçiren şirket, bu uygulama sayesinde, kullanıcılarına, harcama alışkanlıklarının sebep olduğu ekolojik ayak izi miktarını hesaplayabilecekleri bir araç sunuyor.
 
Benzer şekilde, 2019’da 4 milyon ağaç dikimi gerçekleştirmiş Woodland Trust önümüzdeki 5 sene içerisinde Birleşik Krallık’ta 50 milyon yeni ağaç dikeceklerini duyurdu.
 
Önümüzdeki 6 hafta içerisinde 600.000 fidanı STK’lara ve okullara göndereceğini duyuran Woodland Trust, aynı zamanda çevreci hedeflerine ulaşmak için ‘Acil Ağaç Fonu’ adı altında 1 milyon sterlin değerinde yeni bir fon kuracaklarını açıkladı. Kendi fonlarını da oluşturacak olan yerel yönetimlere daha büyük bir mali destek sağlamayı hedefleyen bu fon, yeniden ağaçlandırma ve ormanlaştırma faaliyetlerinde kullanılacak. İlk etapta 12 belediye meclisi tarafından kullanılacak fon, pilot bölgeler başarılı olursa, etki alanını genişletmeyi hedefliyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

30 October

Gençlik iklim hareketi iyileşme sürecini nasıl etkiliyor?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını sonrası yeşil iyileşme fikri dünya çapında ilgi kazanıyor. İngiltere, yakın zamanda ağır sanayi salımlarını azaltmak için 350 milyon sterlin yatırım sözü verirken Güney Kore de yeşil teknolojiler geliştirerek 1,9 milyon iş yaratma sözü verdi. Çin ise 2060'tan önce karbon nötr hale gelme planını sundu.
 
Bunların yanı sıra, Avrupa Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen, bloğun ekonomik faaliyetini canlandırma stratejisi olarak AB Yeşil Mutabakatı’nı tanıttı. Konuşmasında, 2030 yılına kadar AB'nin toplam salımlarının en az %55'ini azaltacağına söz verdi ve bu hedef daha sonra Avrupa parlamentosunda %60'a yükseltildi.
 
Bazı dünya liderleri, daha sürdürülebilir ekonomiler inşa etmek için salgını bir şans olarak görüyorlar ve bu doğrultuda yeşil enerji yatırımlarını artırırken işsizliği de kontrol altına almayı hedefleyen yeni konut iyileştirme projeleri açıklıyorlar. Ancak yine de sokaklardan gelen yüksek ve ‘rahatsız edici’ sesler eksik.
 
Fridays for Future(Gelecek için Cumalar), Ağustos 2018'de Greta Thunberg'in İsveç parlamentosunun önünde tek başına yaptığı bir protesto olarak başladı ve hızla küresel bir harekete dönüştü. Fakat COVID-19 pandemisi, iklim grevlerini çevrimiçi ortama taşınmaya zorladı ve büyük ölçüde filizlenen gençlik hareketini halkın gözünden uzaklaştırdı. Ancak şu anda, iklim değişikliğini siyasal olarak ön plana çıkaran canlı protestolara her zamankinden daha fazla ihtiyaç var.
 
İyileşme tartışmalarına katılım
 
Hükümetler tarafından şimdiye kadar önerilen yeşil iyileşme planlarının çoğu, yenilenebilir enerji yatırımlarını ve çelik veya çimento üretimi gibi kirletici endüstrileri modernize etmeye yönelik önlemleri içermekte. Örneğin AB, yenilenebilir enerji, enerji depolama ve karbon yakalama alanlarında yeni teknolojileri finanse etmek için Temmuz 2020'de 1 milyar Euro değerinde bir inovasyon fonu açıkladı.
 
Ancak Fridays for Future aktivistleri üzerine yapılan araştırma, birçok genç iklim aktivistinin, mevcut siyasi ve ekonomik yapıları değiştirmeden bırakıp sadece biraz daha yeşil büyümeyi teşvik eden yardım paketleri konusunda eleştirel olduğunu gösteriyor. Örneğin Almanya'da genç iklim grupları, elektrik hizmetlerini yerel toplulukların mülkiyeti altına alma çağrılarına öncülük etti. Bu gençlik grupları yenilenebilir enerjiye geçiş sürecinin, üretilen yeşil enerjiyi artırmaktan ziyade enerji şirketlerinin sahip olduğu gücün yeniden dağıtılmasını içermesi gerektiğini savunuyorlar.
 
Gençlerin ortaya koydukları bu talepleri aslında oldukça öngörülebilirdi. Yeşil dönüşüme kimin sahip olması ve liderlik etmesi gerektiğine ilişkin bu argümanların çoğu, Ağustos 2019'da iklim aktivistleri bir yaz kongresi için Almanya'da bir araya geldiğinde ortaya çıkmıştı. Bu kongrede, yeşil ekonomik büyüme yoluyla toplumu karbondan arındırmanın alternatiflerini tartıştılar. Bir ay sonra Thunberg, New York'taki Birleşmiş Milletler (BM) İklim Eylemi Zirvesi'nde dünya liderlerini “ebedi ekonomik büyüme masalları” sunmakla eleştirdi.
 
Bu argümanları duyurmak, geleceğimizi şekillendirecek iyileşme planları hakkında etkili bir tartışma yaratmak için çok önemli. Aktif bir gençlik hareketi, tartışmayı odaklanılan ekonomik faydalar alanından, mevcut yeşil iyileşme tartışmalarında çoğunlukla eksik olan eşitlik ve mülkiyet sorunlarına kaydırabilir.
 
‘Rahatsız’ bir gençlik
 
Gençlerin bu hareketi aynı zamanda giderek artan iklim krizine karşı en kırılgan insanların sesini de duyurabilir. Thunberg, Aralık 2018'de bir BM iklim değişikliği konferansında yaptığı konuşmasında, iklim değişikliğinden orantısız olarak etkilenen yerli halkı, azınlık toplulukları ve düşük gelirli aileleri temsil eden uluslar ötesi bir ağ olan “Climate Justice Now” adına konuştu.
 
Temmuz 2020'de Fridays for Future aktivistleri, dünya liderlerini iklim krizinin özündeki derin adaletsizlikleri hesaba katmaya çağıran açık bir mektup yayımladılar. İklim değişikliğinden en az sorumlu olanların, sonuçlarından en çok etkilenenlerin olduğunu savunuyorlar.
 
25 Eylül'deki protestoların ardından -salgının başlamasından bu yana ilk kez- Thunberg, AB'yi on yıl içinde salımları üçte iki oranında azaltma sözünde “rakamlarla hile yapmakla” eleştirdi. Hedefin uluslararası havacılık, nakliye veya AB'de tüketilen ancak yurt dışında üretilen malları hesaba katmadığını açıkladı. Dedi ki:
 
İklim adaleti olmadan sosyal adalet olamaz. Bununla birlikte, salımlarımızın büyük bir kısmını yurt dışına attığımızı, ucuz işgücü ve kötü çalışma koşullarını ve daha zayıf çevresel düzenlemeleri kullandığımızı kabul etmedikçe de iklim adaleti gerçekleşemez.
 
Genç iklim aktivistlerinin inatçılığı, hükümetlerin COVID-19 ekonomik iyileşme planlamasına dair isteklerini artırmaya yardımcı olabilir ve en kırılganların ihtiyaçlarını karşılamalarını sağlayabilir. Koronavirüs açık havadaki örgütlenmeleri kısıtlamış olsa da iklim hareketinin etkisi, dünyanın pandemiden nasıl çıkacağı hakkındaki tartışmayı genişletmek için hayati önemini koruyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

15 October

Yeşil Badana 2.0: Şirketler gerçekten sürdürülebilir ürünler mi sunuyor?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim krizinin şiddetlenen yansımaları ve pandeminin yarattığı panik, sürdürülebilirliğin değerinin anlaşılmasını ve tüketicilerin markalarda aradığı değerlerin değişmesini bir derecede mümkün kıldı. Bununla paralel olarak da markaların tüketici taleplerine göre sürdürülebilirliğe verdikleri önem arttı, ar-ge ve sürdürülebilirlik faaliyetleri genişledi, sürdürülebilir ürün katalogları oluşturuldu.

En azından, markalar böyle yaptıklarını iddia ediyorlar. Peki geniş ürün kataloglarının içinde bir ya da iki tane sürdürülebilir ürün bulundurmak ne ifade ediyor? Çevreye duyarlı diye etiketlenen her ürün sürdürülebilir şartlarda mı üretildi? Üretim zincirlerindeki faaliyetler adil ve temiz şekilde mi gerçekleştirildi?

Genellikle sürdürülebilirliği önemsediği için bilinçli markaları tercih etmeye çalışan tüketiciler, markalara dair bu soruların cevaplarını bilmiyorlar. Bu da bize “yeşil badana” ihtimalini, yani markaların gerçekten bir fark yaratmayıp yalnızca kar odaklı operasyonlar yaparken “çevreci”liği öne sürdüğü ya da iklim krizini bir PR (halkla ilişkiler) projesi olarak sunduğu durumları akla getiriyor.

S360 olarak daha önce de kısa olarak ele aldığımız “Yeşil Badana” konusu, bugün yeniden sıkça gündeme gelmeye başladı. Bunun temel sebebi, sürdürülebilirliğe verilen önemin özel sektörde yansımalarının son dönemde artıyor olmasıyla birlikte, sürdürülebilirlik kavramının net bir tanımı olmamasından kaynaklı olarak birçok firmanın bu tarz iliştirmeleri keyfi şekilde yapabiliyor olması. Z kuşağının sosyal adalete ve iklim adaletine olan düşkünlüğüyle ve bilinç seviyesiyle ilişkilendirilebilecek olan bu sürdürülebilirlik trendi, ister istemez firmaları da harekete geçiriyor. Peki nasıl?

Geçmişte harcamalardan kısmayı “çevreci tedbir” olarak gösteren ve konuya dair başka hiçbir önem göstermeyip diğer tüm operasyonlarında zarar yaratmaya devam eden firmaları ele alırken kullandığımız terim olan yeşil badana, artık firmaların şeffaf ve hesap verebilir olmayan operasyonlarına “çevreci”, “çevre dostu”, “sürdürülebilir üretim” etiketlerini sıkça yapıştırmasıyla gündeme geliyor. Sürdürülebilirliğe yönelik sosyal medya kampanyaları, bilinçli tüketicilere yönelik mikro-pazarlama stratejileri geliştiriledursun, markaların bir kısmı bu meseleyi bir moda olarak görüyor ve ilgi çekici olduğu için üzerine eğiliyor.

Günün sonunda çevre ve sürdürülebilirliğe dair artan kazanımlar ve koyulan kurallar uzun yıllardır bu konuda savunuculuk yapan insanlarca önemli olarak addedilse de yeşil badana süreçlerinde bu kazanımlar gerçekten elde ediliyor mu sorusu cevaplanamıyor ve bu yüzden bu kampanyalar bir mesele haline geliyor. 100 ürününün 90’ını geri dönüştürülemez plastikle ve en çok salıma sebep veren malzemelerle üreten firmaların tüm ürünleri sürdürülebilirmişçesine yaptığı tanıtım, kullanıcıların gerçekçi değerlendirmeler yapmasını engelliyor. Bu noktada konu internet okur yazarlığı, dezenformasyon ve doğru bilgiye erişim meseleleriyle de kesişiyor. Birçok firma, bu bilgi kirliliğinden besleniyor. Z kuşağının “yumuşak karnı”, yani savunmasız yönü olan bu konuda faaliyetlerini sözde arttıran bu firmalar, sonuçlardan memnun olduğu için çalışmalarına hesap verme kaygısı gütmeden devam ediyorlar.

Burada markaların yeşil badanacılık yapmakla suçlanmasını sağlayan özelliklerin, süreçlerine dair dürüst ve şeffaf olmamaları olduğu söylenebilir. Operasyonlarına dair analizlerin kısmi yapılması ve verilerin toplumla paylaşılmaması, yaptıkları doğaya zararlı operasyonlara dair sorumluluk almıyor olmaları, hesap verebilir bir formatta tüketicilerle sağlıklı iletişimler kurmuyor olmaları… Bu sayılanlar, tüketicilerin aklında soru işaretleri uyandıran sorunlardan yalnızca birkaçı.

Bununla birlikte, sürdürülebilirlik ekosistemi geliştikçe, yeşil badanaya karşı olan farkındalık ve dikkat seviyesi de artıyor. Sürdürülebilirlik ve etki ölçümleme metotlarının her gün geliştiği günümüzde, sürdürülebilirliği gerçekten ana odağına alan şirketler ve devletler bu tarz kampanyalara veya markalara dair hassaslaştılar. Örneğin H&M’in “conscious” (bilinçli) ürünler kampanyasının Norveç’te kamu kurumu tarafından soruşturulması ve conscious ürünlerin neye dayanarak bu şekilde ifade edildiklerine dair şeffaf bir açıklamanın olmadığının vurgulanması, yeşil badanaya karşı nasıl önlemler alınabileceği ve konuya dair nasıl bir farkındalık yaratılabileceğini bizlere gösteriyor.

Yine de H&M kadar göz önünde olmayan, yerel çapta faaliyet gösteren ve sözüm ona daha “masum” duran firmalara karşı da dikkatli olmak ve süreçlerini sorgulamakta yarar var. Örneğin Euronews’in haberinde son dönemde popülerleşen New York çıkışlı girişim “Package Free” (Paketsiz) ele alınmış: Yüzlerce milyon çöpü çöp olmaktan kurtarma sloganıyla ilerleyen girişimin, bu rakamlara nereden ulaştığı ve halihazırda kullandığı materyallerin yarattığı atıkların etkisi net ve şeffaf değil; toplumla paylaşılmıyor. Dolayısıyla da Package Free, bireylerin gözünde güven inşa edebilen bir kurum olmaktan çıkıp yeşil bandana kervanına katılıyor.

Peki firmalar, yeşil badananın bir parçası olmadıklarını bireylere nasıl kanıtlayabilirler?
• Öncelikle, yıllar içinde sürdürebilirlik ekosisteminin geliştirdiği online araçlar ve araştırma kaynakları, firmalar için ışık tutabilecek ve operasyonlarını şekillendirmede yardımcı olabilecek nitelikte.
• İkincisi, sürdürülebilirlik süreçleri, değer zinciriyle bağlantılı bir konu olarak müşterilerin “güven”inin kazanılması gereken bir mesele olduğu için, firmalar süreçlerin şeffaf ve hesap verebilir olması için daha çok çaba gösterebilir.
• Bunların yanı sıra, müşterilerle olan iletişim kanallarının açık tutulması, süreçlere dair kısmi açıklamalardan kaçınılıp ayrıntılı raporlamalar ile operasyonlara dair kümülatif analizler yapılması faydalı olabilir.

Geçtiğimiz yıllarda uluslararası nitelikteki dev şirketlerin vadettikleri adımları atmamasının ve hedefledikleri faydaya ulaşmamaların, tüketiciler ve çevre savunucuları nezdinde özel sektöre dair genel bir güvensizlik oluşturduğu söylenebilir. Bu noktada yine bu büyük şirketlerin, tüketicilerini süreçleri şeffaf ve operasyonları sürdürülebilir olan yenilikçi şirketlere kaptırmaması için bu konu üzerine daha çok eğiliyor olmaları gerekiyor.

Unilever, Carrefour, PepsiCo, Nestle, Walmart gibi devasa şirketlerin oluşturduğu Consumer Goods Forum (Tüketim Malları Forumu) grubu da bu anlamda hayal kırıklığı yaratan oluşumlardan bir tanesi. “İnsan hakları savunucuları ve ön saflardaki topluluklar ormanları savunmak için hayatlarını tehlikeye atarken, CGF'nin on yıllık eylemsizliğini, aldıkları kısmi önlemlerini ve yeşil badanayı gördük. " diyen Rainforest Action Network yöneticisi Morgan, bu şirketlerin meseleyi dert edindiklerini bireylere ve kurumlara kanıtlayabilmeleri için somut adımlar atmaları gerektiğinin altını çiziyor. İklim krizinde geri dönülemez noktaya her geçen gün yaklaştığımız 2020 yılında atılan adımların çok kritik olduğunu belirten Morgan, bu şirketlerin yeşil badana lekesinden sıyrılmaları için şu an gerçekçi bir şekilde harekete geçmeleri gerektiğinin çağrısını yapıyor.

Reuters’ın haberine göre, CGF altında toplanan bu firmaların birbirlerinden güç alarak gerçekten bir değişim yaratma potansiyeli ve isteğine sahip oldukları söylenebilir. Ormansızlaşma ve palm yağı kullanımı üzerine standardizasyonlar üzerine çalışan forumun Sosyal Sürdürülebilirlik Direktörü Bergeret, vade koyarak üyelerini acele ettirmektense, öne çıkıp liderlik yapacak şirketlere diğer şirketlerin sonraki yıllarda katılabileceğini belirtiyor. Bu net olmayan şema ise, yine akıllara yeşil badana sorusunu getiriyor.

Bu noktada Bergeret, yaratmaya çalıştıkları etkinin devrimsel niteliği olmasından çok evrimsel yönde olmasını istediklerini söyleyerek, bu dönüşümün uzun vadede gerçekleşeceğine ve sağlam adımlarla etkinin yaratılabileceğine inandıklarını belirtiyor. Forumun 2020 ideallerine ulaşmamış olmasının ilerleyen adımları atmasını engellemeyeceğini söyleyen Bergeret; palm yağı, soya, kağıt ve lifli ambalaj üretimlerinde forum üyesi şirketlerin önemli adımlar atmak için kendi yol haritalarını çıkaracaklarını söylüyor.

CGF’nin vaatlerini gerçekleştirip hedefledikleri etkiyi yaratması, dünya için önemli bir kazanım olabilir. Bu noktada bireylerin ve kurumların, yeşil badanaya karşı dikkatli olup şirketleri süreçlerini şeffaflaştırmaları, yarattıkları etkiyi gerçekçi bir şekilde ölçümlemeleri ve somut adımlar atmaları yönünde teşvik etmeye devam etmesi, iklim krizinin önüne geçilmesinde özel sektörün dönüşümünü en çok hızlandırabilecek adımlardan birisi olarak görülebilir. Bununla bağlantılı olarak da bireyler ve kurumlar olarak küresel çapta karar alıcıları etkileyebilecek güçte ve konumda olduğumuzu unutmamamız, sürdürülebilir bir dünya için sorumluluklarımızı yerine getirmeye devam etmemiz gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

15 October

Daha adil ve daha yeşil: Pandemi sonrası dünyanın inşası

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisi, insanlığın birçok açıdan içinde yaşadığımız dünyayı ve değer yargılarımızı sorgulamamıza yol açtı: Yaşadığımız sağlık krizi ve almak zorunda kaldığımız acil eylemler iklim krizine dair alınan önlemlerle ilgili bir farkındalık yarattı. Pandeminin diğer eşitsizlikleri derinleştirmesiyle ayrımcı politikalar daha çok öne çıktı ve daha çok ifade edilmeye başlandı, son olarak da uluslararası sosyal ve ekonomik düzenin nasıl daha iyi olabileceğine dair tartışmaların ve alınan aksiyonların sayısı oldukça arttı. Dolayısıyla artık, pandemi sonrası dünyadan insanların daha adil ve daha yeşil bir düzene geçiş yapmakla ilgili umutları ve beklentileri daha yüksek.
 
Bugüne kadar, tüm dünyayı ilgilendiren uluslararası ticaret, uluslararası finans, tedarik zinciri gibi çok boyutlu sistemlerin, daha çok verimliliği ve karı üzerinden tartışmalar yapılıyor, her ne kadar iklim ve adalet aktivistleri sistemlerin sürdürülemez olduğunu vurgulasalar da şirketler, hedeflerini büyük oranda verimlilik ve kar kavramları üzerinden tanımlıyorlardı. Ancak pandemi farklı grupların sesini dinlemeye, daha kapsayıcı, adil ve eşitlikçi ve sürdürülebilir bir düzene geçmeye dair olan ihtiyacı ortaya koyarak yeni düzenin farklı tasarlanabileceğini gösterdi ve kapsayıcı bir gelişmenin ‘iyi ticaret’ ile yapılabileceğini gösterdi.
 
Uluslararası Ticaret Merkezi (ITC) direktörü Coke-Hamilton, Project Syndicate’te yayınladığı yazısında pandeminin özellikle de toplumsal cinsiyet eşitliği ve sürdürülebilirlik açısından nasıl sonuçlara yol açtığından ve nasıl iyileşme stratejileri izlenebileceğinden bahsediyor.
Öncelikle pandeminin kadınlarda ve erkeklerde bambaşka deneyimlere yol açtığını vurgulayan Coke-Hamilton, ITC’nin 120 ülkede yürüttüğü araştırmaya göre kadınlar tarafından işletilen küçük ölçekli işletmelerin %65’inin krizden ciddi seviyede etkilendiğini ve bu oranın erkekler tarafından yürütülen işletmelerde %50 olduğunu ifade ediyor. Bunun yanı sıra kadınların sektörel olarak da pandemide dezavantajlı konuma düştüğünden bahsedilen yazıda, kadınların yoğun olarak çalıştığı işleri kapsayan hizmet sektörünün ve perakende, otelcilik, turizm, hafif sanayi gibi alt kolların, pandemiden en çok yara alan, istihdam kaybının en çok yaşandığı sektörler olduğunu ortaya koyuyor.  
 
Bu noktada kadınların belli sektörlerde istihdam edilmesi ve bunun sonucunda oluşan toplumsal cinsiyete dayalı mesleklerin başlı başına bir problem olduğu göze çarpabilir.
Sektörel ayrımcılığın uluslararası ticaret alanında da çok belirgin olduğu Financial Times dergisinde Oxford Üniversitesi’de akademisyen Linda Scott’un yazdığı yazı ile belgeleniyor. Uluslararası ticaretin yüzde 99’unu erkeklerin yönettiği vurgulanan haberde, dünya üzerindeki mülkiyetin %80’ine de erkeklerin sahip olduğu belirtiliyor. Bu çarpıcı istatistikler, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yapısal bir problem olduğunu ve bu problemin pandemi sonrasındaki dünyada makro politikalar aracılığıyla çözülmesi gerektiğini bize gösteriyor.
 
Bu doğrultuda, cinsiyete dayalı ayrımcılığın karar alıcılar tarafından aktif bir şekilde ele alınması ve konu ile ilgili harekete geçilmesi gerekiyor.  Bu konuda yorum yapan Scott, “Bu zorluğun başarıyla üstesinden gelmek, kadın girişimcileri yeni küresel değer zincirlerinde yeniden konumlandırarak, modern ürün standartlarını karşılamalarına ve hızla artan e-ticaret fırsatlarından yararlanmalarına yardımcı olacaktır.” diye de ekliyor. Bununla birlikte değişim için umut olduğunu, özellikle son 10 yıldaki gelişmelerin şirketler nezdinde de fark yarattığını belirten Scott, özel sektörün bir araya gelerek bu meseleye kafa yorduğunun ve küresel çapta değişimin özel sektörlerin desteğiyle olabileceğini vurguluyor. Pandemi, kadınların ekonomik olarak dezavantajlı oldukları ve sosyal yüklerinin daha da arttığı bir dönem olarak bu farkındalığın uyanması ve fark yaratan adımlar atılması açısından oldukça kritik bir dönem.
 
Coke-Hamilton, pandemi sonrası iyileşmesinin toplumsal cinsiyet merceğinde eşitliği kapsamasının yanı sıra, diğer konularda da sürdürülebilir olmasına dair ihtiyacımızı vurguluyor, dolayısıyla özel sektörün bu doğrultuda attığı adımlar yine çok kritik. Hali hazırda tüketicilerde uluslararası sistemlerin işleyişi ve dünyaya olan etkileri hakkında gelişen bilinç ve hissedarların talepleri; şirketlerin, yatırımların ve bankaların dönüşümünü ivmelendirdi. Geçtiğimiz ay Adidas, Unilever gibi küresel çapta önde gelen 20 firma, Avrupa Birliği’nin yeni belirlediği sürdürülebilirlik standartlarına uymayı kabul etti; Birleşmiş Milletler’in yenilenmiş küresel iş birliği çağrı metnini de 1000’i aşkın CEO imzaladı.
 
Özel sektörün yanında hükümetler de bu dönemde kendi paylarına düşen sorumluluğu alma konusunda gelişim gösterdi. Örneğin, pandemi sonrası iyileşme ile ilkim kriziyle mücadele açısından iyileşme arasında bağ kurarak gerekli adımları atan Fransız hükümeti, pandemi sırasında zorlanan şirketlere şartlı destek paketleri açıklayarak şirketleri salımlarını kontrol etmesi ve etkilerini daha iyi yönetmesi konusunda teşvik etti. Bir yandan da Çin hükümeti 2060 yılına kadar karbon nötr bir ülke olmayı hedeflediklerini açıkladı. Dünyadaki toplam karbon salımının %26’sına sahip olan Çin’in bu açıklaması, dünya için atılan büyük ölçekli adımlardan bir tanesi.
 
Avrupa Birliği’nin Eylül ayında sera gazı salımlarını 2030’a kadar %55 oranında azaltmayı planladığını açıklaması, Fransa’nın 30 milyarı “yeşil dönüşüm”e ayrılmış 100 milyar Euroluk iyileşme paketi gibi atılan somut adımlar, iyileşmenin mümkün olduğunu ve dünyanın daha sorumlu ve sürdürülebilir bir noktaya evrilebileceğine işaret ediyor. Özellikle de uluslararası ticaret gibi hem kamuyu hem özel sektörü etkileyen ve küresel ölçekli sektörlere yönelik atılacak adımlar ise, dünyayı daha temiz, adil ve krizlere daha dayanıklı bir hale getiriyor. Ancak büyük yardım ve iyileşme paketleri açıklanırken, özellikle de kadın yöneticilerin ve çalışanların bulunduğu, değer zincirlerinde önemli bir yeri olan küçük veya orta ölçekli yerel şirketlere uzun vadeli destekler verilmesi de gelişmekte olan yerel ekonomilerin devamı için önemini koruyor.
 
Buna örnek olarak, Avrupa Birliği’nin karbon salımlarını kontrol etmeye yönelik kota ile vergilendirme gibi atacağı adımlar ve bunun Avrupa ile ticarette bulunan gelişmekte olan ülkeler için yaratabileceği sıkıntılar verilebilir. Şu anki düzende Avrupa’nın getirdiği kurallara uyum süreci, Avrupa merkezli şirketler için gelişmekte olan ülkelere göre daha kolay olacağı söylenebilir. Bu durumda ticari olarak Asya ya da Afrika merkezli şirketler, daha dezavantajlı bir konuma düşebilir. Bu sebeple, uluslararası kamuoyununun çevre dostu politikalara geçiş yaparken sürdürülebilirlik için adil ve eşitlikçi politikaların da önemli olduğunu hatırlaması ve sürdürülebilirliğe uyum sağlaması için dezavantajlı pazarlara destek olması gerekiyor.
 
Avrupa dışından olduğu kadar Avrupa’daki küçük ve orta ölçekli işletmeler de sürdürülebilirlik şartlarına uyum sağlamaya çalışırken olası finansal zorluklar yaşayabilirler. Bu noktada şirketlerin denetim süreçlerinin sonunda kriterleri sağlayabilmeleri için sürdürülebilirlik ölçümleri ve değer zincirleri gibi konularda, yani iyileşme yolculuklarında desteklenerek sürdürülebilirliklerinin artması ve ekonomik olarak hayatta kalmaları sağlanabilir.
 
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin şirketlerde sağlanması konusunda da UPS, MasterCard, Visa ya da P&G gibi şirketlerin kadınların girişimlerini “tedarik zincirinde çeşitlilik” amaçlayan programlarla mentörlük desteği, kapasite geliştirme noktalarında desteklemesi özel sektörün dönüşümünde önemli bir rol oynuyor. Bu programlar ile profesyoneller, uluslararası kuruluşların ve yerel kurumların uzmanlıklarından ve iş çevrelerinden yararlanarak, kamunun faydalı olamadığı konularda daha eşitlikçi ve adil bir özel sektör için bir araya gelerek kadınları destekliyor.
 
Pandeminin şiddetlendirdiği eşitsizlikleri görmezden gelmek giderek zorlaşıyor ve bu eşitsizliklerin azaltılması başta şirketler ve kamu kurumları olmak üzere herkesin sorumluluğunda. Geleceği tasarlarken özellikle sosyal sorumluluk, toplumsal cinsiyet eşitliği ve çevresel sürdürülebilirliği planlarımızın odağına koymak yukarıda bahsedilenler sebebiyle kaçınılmaz. Bu doğrultuda, atılacak somut ve stratejik adımların daha adil ve sürdürülebilir bir geleceğin inşasında kritik olduğunu unutmamak ve bu iyileşme için herkesin payına düşeni yapması gerekiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

15 October

Koronavirüs dönemi için karbon muhasebesi: Uzaktan çalışma emisyon hesaplaması için kılavuz yayımlandı

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Covid-19’un dramatik etkisi ile beraber değişen koşullar göz önüne alındığında günümüzde Birleşik Krallık’ta evden çalışan 14 milyondan fazla insan bulunmakta. Bu sebeple işletmeler, karbon hesaplamalarını ofiste olmayan çalışanların yaptığı enerji ve elektrik kullanımını hesaba katacak şekilde güncellememeleri durumunda emisyonlarını eksik bildirme riski altında.
 
Sürdürülebilirlik danışmanlığı şirketi EcoAct, giderek ciddileşen "uzaktan çalışma emisyon açığı" konusunun üstesinden gelmek amacıyla, evden çalışanlarını da dahil ederek operasyonel emisyon hesaplamalarını güncellemek isteyen firmalar için yeni bir kılavuz yayınladı.
 
Hesaplamanın nasıl doğru bir şekilde yapabileceğini açıklayan belgeye göre evleri ısıtmak ve soğutmaktan kaynaklanan emisyonlar, dizüstü bilgisayarların, ekranların, aydınlatmanın güç tüketimi ve diğer ev ofis ekipmanlarının kullandığı enerji şirketlerin 2020 yılındaki karbon raporlamalarına dahil edilmesi gereken üç ana alanı oluşturmakta.
 
Evden çalışmanın sebep olduğu enerji ve güç kullanımı sonucu ortaya çıkan karbon emisyonları, şu anda çoğu karbon raporlama pratiği çevresinde isteğe bağlı açıklanıyor. Ancak Birleşik Krallık'taki işgücünün neredeyse yarısı koronavirüsün yayılmasını sınırlamaya yardımcı olmak için ofislerden uzaklaşırken karbon raporlama kurallarının netleştirilmesine yönelik artan çağrılar mevcut.
 
Enerji firması Bulb, Birleşik Krallık'taki işletmelerin, karbon hesaplamalarında evden çalışanların yaptığı enerji kullanımını göz ardı etmeleri halinde bu yıl 470.000 tondan fazla karbon içeren bir "kara delik" ile karşı karşıya kalacakları konusunda uyardı.
 
Ancak EcoAct, evden çalışma emisyonları raporlaması için standartlaştırılmış bir ayrıştırma formatı sağlayarak birçok şirket tarafından kullanılan Sera Gazı Protokolü karbon raporlamasını tamamlayıp destekleyebileceğini söyledi.
 
Bu metodolojiyi, Bulb da dahil olmak üzere bir dizi şirkete danıştıktan sonra NatWest Group ve Lloyds Banking Group ile birlikte hazırladılar.
 
Lloyds Banking Group'un sürdürülebilir işletme müdürü Fiona Cannon, "Bu rapor, evden çalışma ile ilişkili karbon emisyonlarını ölçme zorluğunun üstesinden gelmek için değerli bir adım ve kuruluşların iklim değişikliği tehdidiyle mücadele etmesini destekleyecek." dedi.
 
NatWest sözcüsü, pandemi sırasında çalışma koşulları değiştikçe şirketlerin karbon emisyonları konusunda daha fazla şeffaf olmalarının gerekli olduğunu vurguladı.
 
"Evden çalışmaya bağlı emisyonlar, net bir metodolojinin eksikliği ve ilgili verileri toplama konusundaki zorluklar nedeniyle şu anda karbon ayak izi hesaplamalarımızın dışında tutulmaktadır." Diye belirten Natwest sözcüsü, sözlerine şöyle devam etti: "2020 yılında görülen çalışma modellerindeki önemli değişim göz önüne alındığında, yer değiştiren emisyonları değerlendirebilmenin önemli olduğunu düşünüyoruz ve bu da gelecekte bu emisyonlarla nasıl mücadele edeceğimiz konusunda daha iyi kararlar almamızı sağlıyor."
 
Evden çalışmadaki patlamanın, işe gidip gelmeyle ilgili bazı ulaşım emisyonlarında bir azalmaya yol açtığı düşünülse de insanlar toplu taşımadan kaçındıkça karayolu taşımacılığından kaynaklanan emisyonların artabileceğinden de korkuluyor. Benzer şekilde, ofislerin kullanımından kaynaklanan emisyonlar azaldı ancak genellikle enerji tüketimi konusunda verimsiz evlerden çalışanlardan dolayı gün sonunda emisyonların azalmadığı, sadece kaynaklarının değiştiğine dair endişeler var. 
 
Bazı kuruluşlar, insanlar evde daha fazla zaman geçirdikçe bu kış enerji faturalarında ortalama 100 sterlinin üzerinde artış görülebileceği konusunda uyardı. Evden çalışmanın etkisine ilişkin endişeler, hükümete ve işverenlere, enerji verimliliklerini artırmalarına yardımcı olmak için hane halklarına verilen desteği artırma çağrılarına yol açtı. Geçen ay Hazine Bakanlığı, 3 milyar sterlinlik enerji verimliliği hibe programı başlattı. Ancak uzmanlar, iyileştirmelerin sağlanmasına yardımcı olmak için daha uzun vadeli bir plana ihtiyaç duyulduğunun da altını çizdi.
 
Evden çalışma emisyonları metodolojisi, aynı zamanda Covid-19’un vatandaşların iklim değişikliği konusundaki endişelerini artırdığını gösteren bir çalışmayı da ortaya koyuyor.
 
Yönetim danışmanlığı şirketi Lansons ve Opinium Research tarafından yapılan ankette, yetişkinlerin üçte birinden fazlasının pandeminin bir sonucu olarak iklim değişikliği konusunda daha fazla endişe duyduklarını söyledi. Bu arada yarısından fazlası hükümetin ekonomik iyileşme planlarında çevreye öncelik vermesini istedi.
 
Başbakan Boris Johnson'ın açık deniz rüzgar enerjisi hedeflerini güçlendirme ve yeşil bir sanayi dönüşümü planlarını aktardığı konuşmasının ardından, hükümetin bu sonbaharda yeni bir 10 adımlık yeşil ekonomik iyileşme planı açıklaması bekleniyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

15 October

COVID-19 aşısı yarım milyon köpekbalığının ölmesine sebep olabilir!

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Bilim insanları, COVID-19 aşısı oluşturmak için zamana karşı yarışıyorlar. Ancak, bu çabaların etkileri köpekbalıklarına geri dönüşü olmayan zararlar verebilir. Uzmanlar, yeni koronavirüs aşısı hazırlamanın en az yarım milyon köpekbalığı gerektireceğini tahmin ediyor. Bu sayılar bazı köpekbalığı türlerini yok olmasına sebep olacak seviyede. 
 
Köpekbalığının suda yüzebilme özelliğini düzenleyen bir bileşik olan skualen, köpekbalığı karaciğerinin yağında bulunuyor. İnsan vücudunun bağışıklığını arttırmak için hayati önem taşıyan bu bileşik, aşının hazırlanmasında büyük rol oynuyor. 1997'den beri skualen grip aşıları hazırlamak için kullanılıyor ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC), güvenli olması nedeniyle skualeni önermekte. Bileşik ayrıca kişi başına ihtiyaç duyulan aşı miktarını da azaltmaya yardımcı oluyor. Buna ek olarak, Science Times’daki bir yazıya göre skualenin aşıları daha etkili hale getirdiği belirtiliyor.
 
Skualen, bitkilerde, insanlarda ve diğer hayvanlarda da bulunmasına rağmen köpekbalıkları bu önemli bileşiğin en yüksek hacimde bulunduğu canlı. Bu nedenle yüzbinlerce köpekbalığı aşı üretimi nedeni ile hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya. Köpekbalığı savunma grubu Shark Allies'e göre, geliştirilen COVID-19 aşılarından beşi köpek balığı skualeni kullanıyor. Organizasyon, ABD Gıda ve İlaç İdaresi, Çin ve Avrupa'daki aşı geliştiricilerine, bileşiği aşılarında kullanmamaları için dilekçe verdi. Grup ayırca aşı geliştiricilerini köpekbalığı temelli olamayan skualen alternatifleri kullanmaya teşvik ediyor.
 
Sky News raporuna göre, köpekbalığı skualenini kullanan önde gelen bir İngiliz ilaç şirketi, Mayıs 2021'e kadar potansiyel koronavirüs aşılarında kullanılmak üzere bir milyar doz bileşik toplamayı planlıyor. Shark Allies'in yönetici direktörü Stefanie Brendl, bileşiğin elde edilme sürecinin köpekbalıklarını öldürdüğünü söylüyor. "Buna hasat deniyor, ama gerçekten yetiştirmiyorsun, onu vahşi doğadan alıyorsun” diyerek bunun sınırlı bir kaynak olduğunu ekliyor. 
 
Eğer köpekbalığı temelli bu bileşik COVID-19 aşısı hazırlamak için kullanılırsa dünya ciddi bir ekolojik bedel ödeyebilir. Brendl, "Bu durumun bir an önce önüne geçmeliyiz. Çünkü süreç küresel nüfus için uzun yıllar aşı üretimini gerektiriyor. Bunun gelecekte nasıl sorunlar doğuracağını ve nasıl bir tehlike yaratacağını düşünmek zorundayız. Küresel bir aşı için köpekbalığına güvenmek gerçekten delilik. Vahşi bir hayvan sürdürülebilir bir kaynak değildir ve devam eden ticari baskıyı kaldıramaz." diyerek yetkilileri uyarıyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 October

FTSE Russell, gelişmiş Green Revenues 2.0 Veri Modelini piyasaya sürdü

Küresel endeks, veri ve analitik sağlayıcısı FTSE Russell, 48 gelişmiş ve gelişmekte olan pazarda borsaya kayıtlı 16.000'den fazla şirketin yeşil gelir riskini ölçen gelişmiş Green Revenues 2.0 Veri Modeli’ni piyasaya sürdü. Bu, listelenen şirketlerin toplam küresel piyasa değerinin %98,5'ini temsil etmekte.

Yeşil gelir, daha temiz hava, su veya arazi gibi çevreye fayda sağlayan ürünlerin satışlarının yüzdesini ifade ediyor. Örneğin, suya ihtiyaç duymayan şampuanlar veya enerji tasarruflu motorlar yeşil gelir yaratıyor. Daha yüksek bir yeşil gelir oranı da çevresel ve finansal faydayı aynı anda sağlıyor.

FTSE Russell’ın Green Revenues 2.0 Veri Modeli, yatırımcılara 10 sektör, 64 alt sektör ve 133 mikro sektördeki yeşil ürünleri ve hizmetleri kapsayan kapsamlı bir sınıflandırma sistemi sağlıyor. Yeşil gelirlerin daha açık ve daha koyu ‘gölgelerde’ geldiğini kabul ederek, yedi çevresel hedefe dayalı olarak net çevresel etkiyi belirlemek için yeşil bir "katmanlama" sistemi de uyguluyor. Yeşil gelir kaynaklarını "Sınırlı", "Net Pozitif" ve "Açık ve Önemli" olarak sıralamak için üç katman kullanan Yeşil Gelir verileri, yatırımcıların ‘yeşile maruz kalmalarının’ daha net anlaşılmasına yardımcı oluyor.

Veri modeli, sayıları gittikçe artmakta olan düzenleyici raporlama ihtiyaçları için de kullanılabilir, örneğin İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (TCDF) gereklilikleri ve AB Sınıflandırma Tüzüklerine göre iklim performansının ölçülmesi gibi. Yatırımcıların bir şirketin yeşil standartlara ulaşmadaki ilerlemesini izlemelerine olanak tanıyan, 2008 yılına uzanan on yıldan fazla yeşil gelir verisi mevcut durumda.

FTSE Russell Araştırma ve Ürün Yönetimi Küresel Başkanı Arne Staal konuyla ilgili şunları söyledi:

"FTSE Russell’ın gelişmiş Green Revenues 2.0 Veri Modeli, yatırımcıların bir şirketin yeşil ekonomiye katkısını tek bir gelir yüzdesi rakamıyla ölçmek için kullanabilecekleri güçlü bir araç. Gelecek AB Sınıflandırması ile yüksek derecede örtüşme de varlık yöneticilerinin bir fonun büyüyen ve dinamik yeşil ekonomiye katkıda bulunma oranını göstermesini sağlayacak.”

“Yatırımcıların, sürdürülebilir yatırım stratejilerini desteklemek için yüksek kaliteli, karşılaştırılabilir ve amacına uygun temel verilere geniş ölçekte erişime ihtiyacı var. FTSE Russell, portföylerine sürdürülebilir yatırımları dahil etmek adına yatırımcı gereksinimlerini karşılamaya yardımcı olmak için neredeyse yirmi yıldır Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) endeksi ve veri ürünleri geliştiriyor. Yeşil gelir veri setlerimiz, küresel yeşil ekonomiden kaynaklanan fırsatlara daha fazla maruz kalmayı sağlayan FTSE TPI Climate Transition Endeksi de dahil olmak üzere birçok şekilde kullanılmakta.”

FTSE Russell’ın yeni Green Revenues 2.0 veri modeli pazarlama kaynağına buradan ulaşabilirsiniz.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Yöneticiler, uzun vadede değer yaratmayı sürdürmeye nasıl yardımcı olabilir?

Pek çok araştırma yöneticilerin plan ve kararlarını uzun vadeli hedefleri göz önünde bulundurarak kurguladıklarında, şirketleri kısa vadeye odaklanan benzer şirketlerden daha fazla hissedar değeri üretmekte, daha fazla iş yaratmakta ve ekonomik büyümeye daha fazla katkıda bulunduğunu gösteriyor. Ayrıca çalışanların, müşterilerin ve diğer paydaşların çıkarlarına hitap etmek de şirketlere daha iyi uzun vadeli performans sağlıyor. Öyle görünüyor ki gelecek, uzun vadeli bir yönelime sahip olan ve çeşitli paydaşlara adil davranmanın önemini kabul eden liderlere ait olacak.

Ancak yeni bir araştırma, kısa vadeli faydalara yönelik davranışların son yıllarda arttığını gösteriyor. FCLTGlobal ve McKinsey tarafından yapılan yakın tarihli bir ankette yöneticiler, uzun vadeli stratejiler pahasına kısa vadeli kazanç hedeflerine ulaşmak için hissedarlar ve diğer yöneticilerden baskı hissetmeye devam ettiklerini dile getirdiler. Yöneticiler, CEO'larının kısa vadeli finansal hedefleri karşılamak için sermayeyi ve yetenek gibi diğer kaynakları stratejik girişimlerden uzaklaştıracağına inandıklarını söylüyorlar. Yani yöneticiler uzun vadeli bir yönelim benimsemek zor olabildiğinden kısa vadeli sonuçlara odaklanmaya devam etme eğiliminde olabilir. Önceki araştırmalar, eylemlerini uzun vade perspektifiyle planlayan şirketlerin diğerlerinden daha iyi performans gösterdiğini ortaya koymakta. Buna karşın bu başarıyı mümkün kılan yönetim davranışları ise henüz tanımlanmadı. "Kurumsal uzun vadeli davranışlar: CEO'lar ve yönetim kurulları sürdürülebilir değer yaratma sürecini nasıl yönlendiriyor?” başlıklı yeni rapor ise bu boşluğu doldurma girişimini temsil etmekte.

Uzun vadede değer yaratan beş davranış

Bu rapor, şirketlerin uzun vadeli bir yönelimi nasıl sürdürdüklerini belirlemek adına farklı pek çok araştırmanın sentezi niteliğinde. Ayrıca rapor araştırma takımının yöneticilerle yaptığı anketlerin yani sıra yönetim ve kurumsal performans hakkındaki verilerin analizini de içermekte. Sonuç olarak raporda yöneticilerin şirketlerinin durumuna göre uyarlayıp uygulayabilecekleri beş genel uzun vadeli davranış ortaya konuyor:

Kazanan bir konuma ulaşmak için büyük, riskli girişimlere yeterli sermaye ve yetenek yatırımı yapmak. Birçok köklü işletme, riskli bahislere karşı fazla temkinli davranır. Oysa uzun vadeyi gözeten şirketler, uzun vadede kendilerini önde tutacak stratejik hamleleri belirler ve ürün inovasyonu, pazarlama ve satış, yetenek geliştirme gibi stratejik girişimlere bol miktarda kaynak ayırır.
Sermaye maliyetini aşan getiri sağlayan bir stratejik girişimler portföyü oluşturmak. Büyüme, tek başına değer yaratmaz. Kurumsal finansmanın temel bir ilkesine göre, şirketler yalnızca yatırılan sermaye getirileri sermaye maliyetlerini aştığında uzun vadeli hissedar değeri yaratırlar.
Sermayeyi ve yeteneği, gerekirse elden çıkarma yoluyla, en fazla değeri yaratan iş ve girişimlere dinamik olarak tahsis etmek. Uzun vade vizyonuna sahip yönetim, yöneticilerin şirketlerinin pazardaki konumunu izlemesini ve rekabet ortamları değiştikçe farklı piyasalara girip çıkmalarını gerektirir.
Sadece hissedarlar için değil, çalışanlar, müşteriler ve diğer paydaşlar için de değer yaratmak. Uzun vade vizyonuna sahip şirketler, yalnızca işletmede hisse sahibi olanlar için değil, tüm paydaşları için sonuçları iyileştirmeye odaklanır.
Kısa vadeli karları artıran eylemlerde bulunma isteğine direnerek uzun vadeli rotayı sürdürmek. Uzun vadeli şirketler kısa vadede cazip gelen üç şeye direniyor: kazanç sapmaları gibi kısa vadeli zorlukları telafi etmek için uzun vadeli büyüme yatırımlarını kısma; rekabetçi konumlarını zayıflatabilecek ölçüde maliyetleri düşürmek; gelir ve kazançlardaki doğal dalgalanmayı azaltmak için ekonomik olmayan seçimler yapmak.

Yukarıda bahsedilen uzun vadeli adımları atabilmek adına CEO'lar ve yöneticiler yeni davranışlar geliştirmeli, eskilerini terk etmeli ve yöneticileri uzun vadeli sonuçları göz önünde bulundurarak kararlar alma konusunda teşvik etmelidir. Bu çerçevede rapor, kurulların ve CEO'ların uzun vadeli davranışları teşvik etmek için atabilecekleri bazı pratik adımları da özetliyor:

Kurullar, yönetimi uzun vadeye doğru yönlendirmeye üç şekilde yardımcı olabilir:

• Stratejik yatırımların her yıl tam olarak finanse edilmesini ve onlara uygun yeteneklerin atanmasını sağlamak,
• Bir CEO'yu sadece kısa vadeli finansal performans açısından değil, şirketin stratejisinin kalitesi ve uygulaması, şirket kültürü ve yönetim ekibinin gücü konusunda değerlendirmek,
• Yönetici tazminatlarını, yöneticilerin şirketlerinden ayrıldıktan sonraki süre de dahil olmak üzere daha uzun zaman aralıklarında yapılandırmak.

Benzer şekilde CEO'lar da etki ve yetkilerini dört şekilde uygulayarak yöneticiler ve çalışanlar arasında uzun vadeli bir yönelimi teşvik edebilir:

• Stratejik girişimlerin doğru bir şekilde finanse edilmesini, görevlendirilmesini ve kısa vadeli kazanç baskısından korunmasını bizzat sağlamak,
• Risk almayı teşvik etmek ve önyargılı karar almaya karşı koymak için yönetim sistemlerini yeniden yapılandırmak,
• Uzun vadeli yönelimli yatırımcıları belirlemek ve onlarla ilişkileri geliştirmek- kısa vadeli hissedarları ve yatırım topluluğunun diğer üyelerini görmezden gelme cesaretine sahip olmak,
• Kısa vadeli çıkar hesaplarını önlemek için finansal ve geleneksel olmayan metrikler arasındaki bağlantıyı göstermek.

Sonuç olarak rapor, yukarıdaki adımları sıralayarak şirket yönetimlerine su mesajı vermeyi hedeflemektedir: CEO'lar ve kurullar, hangi yönetim davranışlarının uzun vadeli başarılar sergileyen şirketleri ayırt ettiğini anlayarak ve bu davranışları açıkça teşvik ederek, şirketlerinin uzun vadede paydaşlar için değer üretmesine yardımcı olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Sürdürülebilir bir dünya için muhasebe: Kalite beyanı neden gerekli?

Global Reporting Initiative (GRI) Başkanı Tim Mohin’in kalite beyanlarının sürdürülebilirlik için önemini ve muhasebecilerin bu süreçteki kritik rolünü anlattığı yazısını S360Mag için derledik.

COVID-19'la birlikte ortaya çıkan benzeri görülmemiş zorluklar bize birbiriyle bağlantılı küresel bir topluluk olduğumuzu hatırlattı. Bu kriz haklı olarak tüm dikkati üzerine çekmiş olsa da, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) ve Paris İklim Anlaşması'nın daha geniş amaçlarına yönelik ilerlemeyi gözden kaçırmamalıyız. Pandemi sürecinde olduğu gibi tepkimizin ulusal sınırları aşması, kamu ve özel sektörle ilişki kurması ve temponun hızlanması gerekiyor.

Şirketler sürdürülebilir kalkınma için birinci derecede önemli. Bazı çok uluslu şirketlerin birçok ülkenin GSYİH'sini aşan gelire, milyonlarca iş gücüne ve dünyanın her köşesine dokunan tedarik zincirlerine sahip olduğu küreselleşmiş bir ekonomide yaşıyoruz. İyi haber şu ki, çoğu büyük şirket sorumluluklarını kabul ediyor ve sürdürülebilirlik raporlaması için dünyada yaygın olarak kullanılan GRI Standartlarını kullanarak ilerlemelerini gönüllü olarak raporluyor.

Tüm işletmelerin toplum üzerindeki etkilerinin farkında olması çok önemli. Bu, yönetim toplantılarında ve üst düzey yöneticilerde değişen bir görünüm anlamına geliyor ve finansal açıdan önemli etkilerin yalnızca içe dönük bir değerlendirme olmasından, topluma olan etkilerin daha geniş bir şekilde tanınmasına doğru gerçekleşen bir değişimi ifade ediyor.

Yine de işletmeler bu etkileri tam olarak anlamadan sürdürülebilirlik performanslarını iyileştirmek için gereken değişiklikleri uygulayamazlar. Konunun özünde şeffaflık bulunuyor, ancak bu herhangi bir şeffaflık değil. Yirmi yıldan fazla bir süredir GRI, şirketler ve etraflarındaki dünya için öncelikli etkileri raporlama ve yönetme pratiğini geliştirdi. Sürdürülebilir kalkınmayı ilerletmek ve yatırımcılar, tüketiciler, çalışanlar, hükümetler ve sivil toplum tarafından talep edilen hesap verebilirliği sağlamak için bu tür bir beyan gerekiyor.

Raporlamanın kalitesi kritik bir konu. Şeffaflığın etkili bir araç olması için açıklamaların eksiksiz, doğru ve zamanında olması gerekiyor. Pek çok şirket mükemmel bir iş çıkarıyor, ancak sürdürülebilirlik verilerinin sağlamlığı ve ilgi düzeyi söz konusu olduğunda çıtayı yükseltmek için daha fazla çalışma gerekiyor. Şirketler ve muhasebeciler, kalitenin iyileştirilmesine yardımcı olmada büyük bir rol oynuyorlar. Bununla birlikte, politika yapıcılar da tutarlı, güvenilir, yüksek kaliteli Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) beyanı gerektiren görevlere dahil olmalı. AB'nin "Yeşil Anlaşma" (Green Deal) kapsamındaki finansal olmayan raporlama direktifini geliştirme taahhüdü beni çok cesaretlendirdi.

Muhasebe mesleği burada önemli bir rol oynamakta. Örneğin, iklim değişikliğine yanıt olarak dünya çapında 14 muhasebe kurumu tarafından imzalanan, Sürdürülebilirlik için Muhasebe (Accounting for Sustainability) eylem çağrısı, muhasebecilerin, iklim acil durumuna yanıt vermede işletmeleri desteklemedeki etkili rolünü vurguladı. Bu, uzmanlıklarının "finansal ve stratejik analiz, beyan, senaryo analizi ve güvence" sağlamak için kullanılmasını ve "iklimle ilgili riskler ve fırsatlar konusunda şeffaflık ve uygun açıklama sağlamayı" içeriyor.

Michael Izza'nın 2020 Dünya Ekonomik Forumu'nda belirttiği gibi, "Bu sadece verileri toplamakla ilgili değil, onlarla ne yaptığınızla ilgili". Muhasebecilerin kendi yetkinliklerini verileri ölçmek, raporlamak, denetlemek ve güvence altına almak için kullanmaları çok önemli.

Gerçek şu ki, iyi kurumsal yönetişim, paydaşların çoklu ve rekabet halindeki taleplerini anlayan, dikkate alan ve dengeleyen uzun vadeli bir bakış açısı gerektirir. Küresel raporlama standartlarına dayanan sağlam, güvenilir ve eksiksiz ÇSY beyanı, bunu mümkün kılmak için kurumsal liderlerin kullanabileceği araçlardan biri. Eğer salgın bize bir şey öğrettiyse bu, birbiriyle bağlantılı tek bir küresel toplum olarak çok yönlü zorluklarla karşı karşıya olduğumuzdur. Şimdi hepimiz her zamankinden daha fazla birbirimizin ve küresel müştereklerin iyi yardımcıları olmalıyız.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 October

SET’in yeni platformu Care the Wild: “Yeşillendir ve Koru"

Tayland Menkul Kıymetler Borsası (SET) iklim değişikliği ve çevre sorunları ile mücadele etmek için Care the Wild “Yeşillendir ve Koru" projesini başlatıyor. Proje, iyi yönetişim ilkelerine uygun olarak “Care the Wild” (Vahşi Hayati Koruma) uygulamasıyla orman alanlarının artırılması ve bitki gelişiminin izlenmesi hedeflemekte. Bu çevresel girişim, BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ndan 13.sü İklim Eylemi ve 17.si Amaçlar için Ortaklıklar doğrultusunda dengeli bir ekosistem oluşturmayı amaçlamaktadır. SET, sera gazı salımını yılda 900.000 kilogram karbondioksit eşdeğeri düşürmek için bir yıllık bir hedef belirledi.
 
SET Başkanı Pakorn Peetathawatchai, SET'in "SET Sosyal Etki" platformu geliştirme yoluyla çevre sorunlarını yönetmeye kararlı olduğunu söyledi. Yeşillendir ve Koru ile bu işbirliği platformu, hem kamu hem de özel sektörden oluşan güçlü bir işbirliği ağını teşvik ederken, ağaç dikimi için fon yaratma mekanizması yoluyla orman alanlarını genişleterek çevresel sürdürülebilirlik yaratmayı amaçlamaktadır. Proje, tüm ilgili tarafları bitkiler, hayvanlar ve çevre ekosistemini kapsamlı bir şekilde öğrenmeye, anlamaya ve başarılı ağaç dikimi için fon yaratmaya yardımcı olmaya davet etmekte. Koruma kısmı ise iyi yönetişim uygulamasına dayanıyor, çünkü fon oluşturucular 6 yıl boyunca ağaçların büyümesini ve topluluk etkinliklerini takip edebilecek, topluluk gelişimine dahil olabilecek ve bağışlanan ağaçları "Care the Wild" uygulaması aracılığıyla ormanlık alanları genişletmek için yetiştirebilecekler.
 
Doğal Kaynaklar ve Çevre Bakanlığı'na bağlı Kraliyet Orman Dairesi ve ilgili kamu kurumları, bu projeye katılmak için 7 ilde 717 rai (yaklaşık 1,12 kilometrekare) halk ormanını özenle seçti. İş ortakları, sponsorlukları için çeşitli ekim alanları seçip köylülerle birlikte ekosistem yönetimi hakkında bilgi edinmenin yanı sıra topluluk gelişiminde de yer alabilmektedir.
 
“Bu iş ortaklığı sayesinde, Care the Wild projesi başlangıçta bir yıllık bir süre içinde 100.000 ağaç dikmeyi hedefliyor.” diyen Pakorn, "Proje ortakları yalnızca küresel ısınmayla mücadeleye yardımcı olmakla kalmayıp, aynı zamanda sürdürülebilir topluluk kalkınmasına da dahil olabilir.”, yorumunu da ekledi. 
 

PAYLAŞ: DETAY

1 October

İklim odaklı akıllı şehirler COVID-19 sonrası dönemde nasıl inşa edilebilir?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya nüfusunun yüzde 55’ine ev sahipliği yapan ve trafik, endüstri ile ticaret gibi sebeplerle salım ya da atıkların kaynağı olan şehirler, iklim krizini en çok hızlandıran ve aynı zamanda krizin etkilerini en çok hisseden bölgeler. Pandemiyle de kırılganlıkları daha çok ortaya çıkan şehirler, nüfus ve yerleşim yapıları itibariyle virüsün yayılmasına olanak tanıyor. Bu yayılma sonucunda da şehirlerin en kırılgan ve muhtaç grupları virüse ve krizlere karşı savunmasız hale geliyor.
 
Covıd-19 vakalarının %95’inin kentsel bölgelerde görüldüğü göz önüne alındığında, şehirlerin krizlerle baş etmede büyük sorunlar yaşadığını ve sürdürülemez bir yapıda olduğunu söyleyebiliriz. Tam da bu sebepten şehirlerin pandemi ya da doğal afetler gibi krizlere karşı uzun vadeli çözümler bulmaktan başka şansı yok. Neyse ki bunca kırılganlığa ve plansızlığa rağmen şehirlerin yenilikçi ve teknolojik yapısı düşünüldüğünde bu problemleri aşabilecek bölgelerin yine de şehirler olduğu savunulabilir. Bugüne kadar hep verimliliğe göre tasarlanan şehirler, milyarlarca insana hizmet ulaştırabilen yapılar oldular. İyi çalışan kanalizasyon sistemleri inşa etmek, halka açık yeşil alanlar planlamak ve sanitasyon hizmeti verebilen ve aşırı kalabalığı önleyen planlı konut politikaları üretmek gibi sürdürülebilir ve yenilikçi adımlar, şehirlerin yüzyıllar boyunca krizlere ve pandemilere verdiği cevaplardı. Dolayısıyla da geriye dönüp baktığımızda bu alanda yeniliklerin devam etmesinin ve krizlerden iyileşerek çıkmanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz.
 
Peki bu yenilikçi iyileşme nasıl gerçekleşecek? Yenilikçi yatırımların şehirlerin dayanıklılığını arttırmak için gerekli olduğuna hem fikir olsak dahi bu yatırımların finanse edilmesi noktasında pandeminin ekonomiye verdiği zarar büyük bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Pandemi döneminde şehir ekonomileri, yüklü ve çoğu durumda da öngörülmemiş olan halk sağlığı ve sosyal yardımlar sebebiyle kırılganlaştı. Bunda vergi indirimleri ve kamu hizmetlerinden kazanılan gelirlerin azalmasının da etkisi oldu. İnsanlar işsiz kaldı ve ekonomi genel olarak daraldı. Şimdi, şehirlerin kendilerini su yüzüne çıkarabilecek, en azından iflas etmemelerini saplayacak planlara ihtiyacı var. Bu noktada “eski normal”e dönüş, birçok insan için çözüm ya da iyileşme anlamına geliyor olabilir. Ancak pandeminin halihazırda var olan dayanıksızlığı ve kırılganlığı işaret edecek bu krizlerin giderek şiddet ve sıklıklarının artacağının sinyalini verdiği göz önüne alınırsa eski normale dönmek yetersiz kamu hizmetlerini, kalitesiz yapılaşmaları, dengesiz ve eşitsiz yeşil alanları iyileştirmeyeceği de daha iyi anlaşılabilir.
 
Şimdi şehirler “eski normal”e geri dönmek ya da “günü kurtarmak” yerine hem pandemiden kurtulmak hem de sürdürülebilir, dayanıklı ve kapsayıcı bir kalkınma modeli ile iklim değişikliğiyle mücadele etmek için tarihi bir adım atma fırsatına sahip. Tabi bu kolay bir adım değil. Kısıtlı yönetişim, teknik ve kurumsal kapasite yetersizlikleri, yeterli fona ulaşamama, yerel ve merkezi yönetimler arası uyuşmazlıklar, kısıtlayıcı finansal yapılar gibi birçok olumsuz etmen söz konusu. Uzun vadeli plan ve projeler uzun vadeli anlaşmalar, yükümlülükler ve borçlar getirdiği için buna yönelmek ayrıca zor. Bunun yanı sıra kısa vadeli faydaların politikacılar için getirileri de daha fazla.
 
Hükümetler ve kurumlar bu sürecin daha hafif ve hasarsız atlatılması için milyar dolarlık iyileşme stratejileri geliştirdiler. Ancak bu paranın ve kaynakların nasıl yönetildiği, projelerin yarattığı pozitif etkinin seviyesi için hala çok belirleyici. Ulaşılabilir halk sağlığı, istihdam yaratma ve yaşam şartlarını iyileştirme yardımları haricinde akıllı ve sürdürülebilir şehirlere uzun vadeli yatırımlar için de bu stratejik kaynakları kullanmak gerekiyor. Özellikle de pandemi ve iklim krizinin ortaklaştığı kamusal problemler göz önüne alındığında, pandeminin yöneticiler tarafından bir fragman gibi algılanıp, sorununun ciddiyeti anlaşıldıktan sonra iklim krizine yönelik uzun vadeli adımlar atılması faydalı olabilir.
 
İklim Yatırım Fonları (CIF) başkanı Duarte’ye göre, kalkınma odaklı finans kurumları, şehirlere doğrudan iklim problemlerine yönelik yatırımlar sağlar ve özel sektör girişlerini desteklerse, finans dünyası şehirlerin engelleri aşmasına ve yeni kentsel gelişim modellerini hedeflemesine yardımcı olabilir.  2008'den bu yana iklim finansmanında kilit bir oyuncu olan CIF, öngörülebilir, geniş ölçekli ve uzun vadeli iklim projelerini finanse etmenin yanı sıra farklı kalkınma bankalarını birbirine bağlayarak kalkınma odaklı yatırım programları sunan benzersiz bir iş modeli oluşturdu.  2019'daki BM İklim Eylem Zirvesi'nde açıklandığı gibi çeşitli küresel girişimlere rol verebilmek için İklim-Akıllı Kentleşme Programı aracılığıyla şehirleri destekleme sözü verdi.
 
CIF’in sunduğu programın odağında bahsi geçen projeler için ölçeklendirilmiş finansman sağlamak, yönetim birimlerindeki kurumsal know-how'ı güçlendirmek, yerelde iç görü elde edip sorunları teşhis etmek ve planlama ve ardından bu planları harekete geçirmek için büyük ölçekli yatırımlara olanak sağlamak var. Duarte’ye göre programın kapsayıcı ve katılımcı yapısı sayesinde bu tarz yatırımlarla özellikle de fiziki imkansızlıklar kaynaklı yapısal sorunlar yaşayan, kritik sektörlerde işgücünü oluşturan kent topluluklarına ve görülmeyen, kırılgan gruplara ses olunabilecek.
 
Bu noktada CIF, Teknik ve finansal destek aracılığı ile şehirlerin özel sektör yatırımları çekmesine yardımcı olmak ve uzun vadede bu tarz yatırımsal desteklerle şehirlerin kalkınabileceği bir yapının temelini emsal olarak oluşturmak istiyor. Yapılan araştırmalar da bu sistemi destekliyor ve beklentileri arttırıyor. Uluslararası Finans Kurumu'na (IFC) göre, gelişmekte olan pazarlara sahip şehirler, 2030'a kadar kilit sektörlerde iklimle ilgili yatırımlarda 29 trilyon dolardan fazla çekebilme kapasitesine sahip.
 
Özel sektörün sağladığı para akışını kullanmak; gelir akışlarını ve finansal yönetim sistemlerini güçlendirmeyi, projenin güvenilirliğini ve kredi itibarını artıran iklim açısından akıllı çözümlerin risklerini azaltmayı, yatırımcı güvenini ve isteğini oluşturan finansal yatırım araçları geliştirmeyi gerektirecektir. CIF, tüm bu alanlarda destek sağlama konusunda başarılı bir geçmişe sahip olan bir kurum olarak bu sisteme öncülük ediyor.
 
CIF’in başkanı Duarte’nin dediği gibi, gittikçe krizler karşısında daha da kırılgan hale gelen kentsel bölgelerin daha iyi bir yönetişime ve dayanıklı yapılanmaya ihtiyacı var. Duarte’ye göre, özel sektör üstüne düşeni yapar ve var olan fonlar işgücü arttırmaya ve uzun vadeli kentsel verimliliğe göre dağıtılırsa, o zaman pandeminin yarattığı ve katlanması beklenen olumsuz etkiler yönetilebilir. Burada özel sektörün oynadığı büyük rolün yanı sıra karar vericilere de önemli bir rol düşmekte. Destek fon ve yatırımlarına açık olmanın yanı sıra, şeffaf ve yönetişimi güçlü yönetimler ve sürdürülebilirliğe önem veren karar alıcıların varlığı bu iyileşmenin önünü açmada kritik.

PAYLAŞ: DETAY

1 October

Çalışma Hayatının Geleceği: Evden/uzaktan Çalışma Sürdürülebilir mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisi hayatın her alanını geri dönülemez bir şekilde etkilerken aynı zamanda hayata olan bakış açımızı da değiştiriyor. Günlük hayattaki tüm ritüel, pratikler ve zaman algımızın farklılaştığı bu dönemde, hayatın en belirleyici dinamiklerinden biri olan “iş” veya “kariyer” süreçleri de mekânsal anlamda büyük bir değişiklik yaşamak durumunda kaldı. İngiltere’nin önde gelen finans şirketi Barclays’in CEO’su “7.000 kişinin aynı binada çalışmasının, pandemi sonrasında geçmişe has bir şey olarak anılacağını” söylüyor. Pandemi, öğrenciler için online eğitimi, mavi yakalılar için kontrollü, sosyal mesafeli fiziki çalışmayı, beyaz yakalılar için ise evden çalışmayı beraberinde getirdi. Bu değişimin farklı gruplar üzerine olan etkisi uzun bir süre boyunca devam edecek gibi gözüküyor. İkinci dalganın da başlamasıyla beraber Mart ayından bu yana çeşitli farklı modellerin mümkün olduğunu gören kurumsal şirketler, ofis ve buna bağlı maliyetleri yeni hibrit modellerle azaltmak istiyor. Biz de S360 olarak bu yazıda beyaz yakalıların yaşadığı değişimi ve evden/uzaktan çalışma modelinin ne kadar sürdürülebilir olup olmadığını ele alacağız ve halihazırda tartışılan ara geçiş-hibrit modellerden bahsedeceğiz.

Yapılan son araştırmalara göre trafikte kaybedilen vakit ya da toplu taşımanın getirdiği yorgunluk olmadan geçirilen bir iş günü kulağa başta mükemmel gelse de evden çalışmanın getirdiği iyi ve kötü birçok yenilik olduğu ortaya konuluyor.

• Evden çalışmanın başlıca iyi yanları arasında önemli olan işlere daha çok odaklanıldığı belirtiliyor. Pandemi öncesinde ofisteyken uzun süren toplantılar gibi işlere daha çok vakit ayrılırken, pandemide benzeri etkinliklere ayrılan vakit evden çalışmayla beraber %12 azaldı, dış paydaşlara ve müşterilere ayrılan zaman ise %9 arttı.
• Evden çalışma ile çalışanlar çalışma programlarını diledikleri gibi belirleyebiliyor ve işleri daha rahat bir şekilde önceliklendirebiliyorlar. Çalışanların bu dönemde günlük iş aktivitelerini %50 oranında kendi tercihine göre planladığı gözlemlenirken, bu sayede sorumluluk duygusunun arttığını işaret ediyor.
• Karantinada evden çalışmak, yapılan işin daha değerli görülmesini ve sahiplenilmesini sağlıyor. İşverene karşı mevcut sorumlulukların yanı sıra çalışanlar tarafından değer verilen işlerin oranı bu dönemde artarken, sorumlulukların yoruculuğu %27’den %12’ye düşüyor.
Genel olarak bu çıktılar ışığında, evden/uzaktan çalışma sayesinde verimliliğin kısa vadede arttığı söylenebilir. Bunun dışında evden çalışmanın getirdiği fırsatlar, şirketler için de faydalı gözüküyor: Evden çalışma modeline geçen şirketler fiziki imkanlara daha az yatırım yapıyor, yol giderleri gibi ek masraflardan ve büyük iş seyahatlerinin çıkardığı yüklü harcamalardan tasarruf sağlıyor.

Uzaktan çalışmanın diğer artılarından biri de çevre ve iklim kriziyle ilgili. Daha az trafik ve ulaşım, daha az karbon salımı demek. Önümüzdeki yıllarda iklim krizinin giderek etkisinin artacağı da hesaba katıldığında evden çalışma modelleri iklim kriziyle mücadeleye katkıda bulunabilir.

Ancak mesele bundan ibaret değil. Evden/uzaktan çalışmanın getirilerinin yanında götürüleri de olduğu ifade ediliyor. Dünyanın en geniş çaplı evden çalışma deneyi olarak tanımlanan karantina döneminde 25.000 kişiyle yapılan bir ankete göre katılımcıların %75’i en azından isteğe bağlı ve ara sıra olmak üzere uzaktan çalışmaya devam edebileceğini belirtirken, karantinadaki “zorunlu” evden çalışmanın bir alternatif sunmadan getirilmesinin beraberinde birçok problem getirdiğini söylüyor. İngiltere merkezli İstihdam Çalışmaları Enstitüsü (TIES)’nün pandemiyle beraber başlayan evden çalışmanın çalışan psikolojisi ve fizyolojisine olan etkilerine yönelik yürüttüğü araştırmada ise bu dönemde bedensel ağrıların belirgin şekilde arttığını ortaya koydu. Ayrıca araştırma katılımcılarının yüzde 50’sinin iş-özel hayat dengesi açısından bu dönemde “mutsuz” olduğu gözlemlendi. Tabi ki bu verilerde karantina döneminin getirdiği belirsizlik ve yaşanan ani değişime adapte olamamanın da büyük bir etkisi var. Ancak evden çalışmanın en azından daha uzun bir süre belirli bir oranda hayatımızda kalacağı düşünüldüğünde, kalıcı olarak yaşanabilecek sorunları ve dezavantajlı senaryoları dile getirmekte fayda var.

Koronavirüs öncesi evden/uzaktan çalışmaya dair yapılan çalışmalarda stres faktörü öne çıkıyor: Birleşmiş Milletler tarafından 2017’de yürütülen çalışmada ofis ortamında ortalama stres %25 oranında belirtilirken, uzaktan çalışmada bu oranın %41’e çıktığı gözlemleniyor. Organizasyonel psikoloji alanında çalışan akademisyen Dr. Rivkin’e göre bunun sebebi kendi kendini kontrol etme gerekliliğinin artması ile gelen mental enerjinin daha çok tüketilmesi zorunluluğu ve bu durumu iyi yönetememenin getirdiği baskı.

İş-özel yaşam dengesi kurmaya çalışmanın getirdiği mental yük ve stresin artması özellikle de toplumsal cinsiyet perspektifinden bakıldığında daha da belirgin hale geliyor. Çocuk bakımı veya ev işleri gibi birçok sorumluluğun cinsiyetçi geleneklerden dolayı kadının sorumluluğu olarak algılanması, kadınların evden yürüttüğü işlerde partnerlerine oranla çok daha fazla ev işine maruz bırakılmasına sebep oluyor ve iş-özel yaşam dengesini kurmasını imkansızlaştırıyor. Bir araştırmaya göre, evden çalışan anneler evden çalışan babalara göre günlük 49 dakika daha çok ev işi yapmak zorunda kalıyor. Pandemide zaten işlerini kaybeden çalışanların ağırlıklı olarak kadınlar olduğu düşünüldüğünde, bu sürecin kadınlar için işleri olsa da olmasa da ağır geçtiğini gözler önüne seriyor.

Başka bir araştırma da uzaktan çalışmanın izolasyon ve sosyalleşememeyle birleştiğinde özellikle birçok problemi beraberinde getirdiğini ortaya koyuyor. Pandemi kaynaklı eve kapanmayla beraber gelen uzaktan çalışmanın bireyler için gergin ve olumsuz olarak nitelendirilmesi bu sebepten dolayı şaşırtıcı değil. İnsanlar için sosyalleşme basit bir istekten öte bir ihtiyaç olduğu göz önünde bulundurulduğunda izolasyon sürecinin en büyük zorluğunun insanlardan uzaklaşmak zorunda kalınması olduğunu belirtebiliriz. Zoom, teams, skype gibi çeşitli dijital iletişim araçlarıyla bir araya gelen insanlar beraber çalışabiliyor olsalar da sosyalleşme ihtiyaçlarını giderebilmeleri için çoğu senaryoda yeterli görülmüyor. Dijital araçlar üzerinden yapılan toplantıların ya da sosyalleşme aktivitelerinin çokluğu ise, bireylerin ekran başında geçirdiği süreyi arttırarak “zoom fatigue- yorgunluğu” olarak da belirtilen bir çeşit tükenmişliğe de sebep oluyor.

İş kalitesi olarak bakıldığında, verimliliğin arttığına dair veriler var olsa da geribildirime ulaşmanın zorluğu, topluluk, ekip ve aidiyet hislerinden yoksun bırakılmak gibi etmenler, uzaktan çalışmanın profesyonel başarıyı da olumsuz etkileyebileceğini gösteriyor. Şirketler ve yöneticiler de ne kadar bu konuya odaklansalar ve çalışanlarını önemseseler de bazı uzmanlar çalışan psikolojisinin uzaktan tam olarak kavranamayacağını söylüyor. Özellikle uzun vadede yeni çalışanların ve stajyerlerin şirkete entegrasyonu gibi durumlarda sıkıntılara neden olabiliyor.

Avantajlara ve dezavantajlara dair araştırmalar ve analizler yapıladursun, araştırmacı, danışman ve insan kaynakları yöneticileri en ideal hibrit modeli kurgulamak için çalışıyor. Yahoo şirketinin bundan önce hibrit model denemesi ve bundan vazgeçmesine sebep olan görüş, fiziksel olarak ortamda bulunmayan çalışanların o gün var olan önemli toplantıları kaçıracağını ve online takiple aynı verimin alınamayacağını savunuyor. Ancak yıllardır operasyonlarının hepsini online ve farklı zaman dilimlerinden çalışanlarla senkronize bir şekilde yürütebilen yenilikçi firmaların varlığı da bir gerçek. En son olarak Deloitte, KPMG ve PwC tarafından ortaya koyulan “hub and spoke” modeli, çalışanların ihtiyacı olduğunda gerekli hijyenik önlemler ve şartlar sağlanarak bulundukları şehirden toplantılara ve çalışma ofislerine erişim sağlamasını ön görüyor. İletişim teknolojilerinin herkes için önem kazandığı bu günlerde efektif iletişimi ve ekip ruhunu yansıtabilecek aracı platformların daha çok gündeme gelmesi ve uzaktan çalışmayı iyileştireceği beklenebilir. Bu gibi yeniliklerle beraber de hibrit modellerin çalışma hayatının vazgeçilmez bir parçası olması, yakın gelecekte hep beraber karşılaşacağımız ve kaçınılmaz olan bir senaryo gibi duruyor.

PAYLAŞ: DETAY

1 October

Ekolojik soykırımı önlemek için konulan tek bir hedefe bile ulaşılamadı!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Biyoçeşitlilik eşi görülmemiş bir oranda kaybediliyor ve bu kayba neden olan baskılar gittikçe yoğunlaşıyor.
 Hızlanan iklim krizi konusunda yetersiz kalan mücadele, sürdürülemeyen üretim ve tüketim kalıpları, nüfus artışı ve arazi kullanımında görülen hızlı değişim nedeniyle biyolojik çeşitlilik kaybının devam edeceği öngörülüyor. Altıncı kitlesel yok oluşa doğru inanılmaz bir hızla ilerleniyor. 
 
196 farklı ülkenin liderleri 2010 yılında Japonya'da bir araya geldi ve Dünya'yı kurtarmak için tasarlanmış bir dizi hedef üzerinde anlaşma sağladılar. Bu toplantı sonrası açıklanan Aichi Biyoçeşitlilik Hedefleri, dünyanın biyolojik çeşitliliğini ve ekosistemleri korumak, ekosistem servislerinin önemini yaymak ve sürdürülebilir kullanımını teşvik etmek için 10 yıllık bir plan ortaya koydu. Hedefler iddialı ama çok önemliydi. Örneğin bu hedeflerden biri, biyolojik çeşitlilik ölçütlerinin ulusal ve yerel kalkınma stratejilerine ve planlama süreçlerine entegre edilmiş olması ile beraber uygun bir şekilde raporlama sistemlerine de dahil edilmesini amaçlıyor.
 
Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan Küresel Biyoçeşitlilik Görünümü raporuna göre Aichi’de belirlenen tarihe ulaşmamıza rağmen, hedeflere ulaşmada başarısız olduk. Raporda, "İnsanlık gelecek nesillere bırakacağı miras açısından şu anda bir dönüm noktasında." diye belirtiliyor.
 
Küresel olarak değerlendirildiğinde, yirmi hedeften sadece altısında "kısmen” başarıya ulaşıldı. Katılımcı ülkeler arasında ulusların bireysel olarak belirlediği hedeflerde (Aichi hedefleri ile birebir uyuşmayıp daha düşük ulusal hedef belirleyen ülkeler de olduğu gözlemleniyor.)  ortalama olarak üçte birinden fazlasının karşılanma yolunda olduğu görülüyor. Ortalama verilere bakıldığında ulusal hedeflerin yarısında yavaş ilerleme görülürken, %11'inde önemli bir ilerleme gözlemlenmiyor. %1'inde ise durum kötüye gidiyor.
 
Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'nin idari sekreteri Elizabeth Maruma Mrema bir basın açıklamasında, kutlanacak bir miktar ilerleme olduğunu söyledi. Ancak, "biyolojik çeşitlilik kaybı oranı insanlık tarihinde eşi görülmemiş seviyelerde ve baskılar gittikçe yoğunlaşıyor" diye de ekledi.
 
Dünya neleri başardı
 
Öncelikle, iyi haber: Son on yılda sınırlı olsa da ilerleme kaydedildi. Küresel ormansızlaşma oranı, önceki on yıla kıyasla üçte bir oranında azaldı. Hedeflenen bazı bölgelerde istilacı türler başarıyla ortadan kaldırıldı. Bazı ülkeler, aşırı avlanma ve çevresel bozulmadan ağır etkilenen deniz balığı stoklarının yeniden oluşturulmasına yardımcı olmak amacıyla iyi balıkçılık politikalarını uygulamaya koydu. Hem karada hem de denizde korunan doğal alanların sayısı önemli ölçüde artırıldı. Biyolojik çeşitliliğin korunmasına katkıda bulunan avlanma kısıtlamaları gibi daha fazla koruma önlemi getirildi. Raporda, "Bu tür eylemler olmasaydı, kuşların ve memelilerin son on yılda neslinin tükenme oranı muhtemelen iki ila dört kat daha fazla olurdu" diye belirtiliyor.
 
Neler başarılamadı
 
Rapora göre, yirmi ana hedef altında yer alan altmış alt başlıktan on üç tanesinde ilerleme gösterilemedi veya gerileme gözlemlendi. Habitat kaybı ve bozulması, özellikle ormanlarda ve tropikal bölgelerde yüksek oranda devam ediyor. Raporda, küresel sulak alanların azalmasının ve hidroelektrik santralleri inşasının sebep olduğunehirlerin parçalanmalarının "tatlı su çeşitliliği için kritik bir tehdit" oluşturduğu belirtiliyor. Okyanuslardaki plastik ve ekosistemlerdeki pestisit oranı hala artıyor. Küresel ısınmadan dolayı okyanus suyu sıcaklığının artması ile mercan resiflerinde ağartma olayları artıyor. Doğal kaynaklara olan talep artıyor. Aynı zamanda, yerel topluluklar hala bu tartışmalardan büyük ölçüde dışlanmış durumda ve sürdürülebilir kaynak yönetimi konusundaki değerli bilgileri ulusal yasalarda bir karşılık bulmuyor.
 
İlerleme kaydedilen alanlarda bile durum çok umut verici gözükmüyor, sadece hiç önlem alınmadığı senaryoya göre daha az şiddetli bir şekilde tahribat gözlemleniyor. Örneğin rapora göre, bazı ülkeler daha sürdürülebilir bir şekilde deniz balığı stoklarını yönetmiş olsa da küresel olarak stokların üçte biri hala aşırı avlanıyor ve bu 10 yıl öncesine göre oldukça yüksek bir oran.
 
Ne yapılması gerekiyor
 
Acil eylem planı her zamankinden daha gerekli. Aichi Hedeflerinden herhangi birinin karşılanmamasına rağmen, biyolojik çeşitliliğin kaybını yavaşlatmak, durdurmak ve nihayetinde tersine çevirmek için çok geç değil. İhtiyaç duyulan eylemlerin çoğu, Paris Anlaşması (Amerika Birleşik Devletleri'nin şu anda çekildiği) gibi uluslararası anlaşmalar kapsamında belirlendi ve üzerinde mutabık kalındı.


 
Üstteki şema biyoçeşitliliğin yıllar içindeki kayıp eğrisini gösteriyor ve aksiyon alınmadığı senaryolarda bu düşüşün devam edeceği ön görülüyor. Çeşitli aksiyonlar alınması biyoçeşitlilik kaybını yavaşlatabilir ve 2050 yılına gelindiğinde ekosistemlerin iyileşmesini sağlayabilir. Bunun gerçekleşmesi ve düşüş eğiliminin tersine çevrilmesi için;
(1) Ekosistemlerin daha iyi korunması ve rehabilite edilmesi,
(2) iklim değişikliği ile mücadelenin hızlanması ,
(3) kirlilik, istilacı yabancı türler ve aşırı sömürü üzerine eylem planı oluşturulması,
(4) başta gıda olmak üzere daha sürdürülebilir ürün ve hizmet üretimi,
(5) tüketim ve israfın azaltılması aksiyonlarının alınması gerekiyor.
Bununla birlikte, aksiyonların hiçbiri tek başına veya kısmi kombinasyonlar şeklinde uygulandığında biyoçeşitlilik kaybını önlemeye yeterli olmuyor.
 
Bu çözümleri uygulamak "zor" ama kritik ve başarısız olunduğunda ne olabileceğini BM Genel Sekreteri António Guterres raporda şöyle açıklıyor; “Covid-19 salgınının ekolojik hayata karşı olan tutumumuz ile hastalıklarının ortaya çıkışı arasındaki bağlantıyı çok net bir şekilde kanıtlıyor”. Guterres, "Gezegenimizin canlı dokusu ve insan yaşamının temeli olan biyolojik çeşitliliği korumak ve eski haline getirmek için harekete geçmek, bu kolektif çabanın önemli bir parçasıdır" diye ekledi.

 

PAYLAŞ: DETAY

1 October

Odağımıza "daha fazla"yı değil, "yeterli"yi koymak

Bu haberi 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Post Carbon Institute
'un Program Direktörü ve Enough is Enough: Building a Sustainable Economy in a World of Finite Resources kitabının yazarı Rob Dietz ile yapılan söyleşiyi S360Mag için çevirdik. 
 
Bu konu degrowth/küçülme ile ilişkili olduğundan yakın zamanda derlediğimiz kısamızı da inceleyebilirsiniz.
 
Kısa bir şekilde bize “durağan durum ekonomisi”nin tanımını verebilir misiniz?
 
Durağan durum ekonomisini, üretim ve tüketimin sürekli büyüdüğünü varsayan ana akım veya neoklasik ekonomiye sürdürülebilir bir alternatif olarak düşünebilirsiniz. Dolayısıyla durağan durum ekonomisi, sabit bir kaynak tüketimi ve nüfusa sahip bir ekonominin nasıl sürdürüleceğine dair bir çalışma ve uygulamadır. Böyle bir ekonomi, malzeme ve enerji kullanımını ekolojik sınırlar içinde tutar ve sürdürülebilir olmayan (ve gerçekçi olmayan) sürekli artan gelir ve tüketim hedefi yerine herkes için yaşam kalitesini iyileştirme hedefine yönelir. Kısacası, odak daha fazlası yerine “yeterli”dir. 
 
Gelecek nesiller için yaygın refahı ve kaynak sürdürülebilirliğini teşvik etmenin tek yolunun neden istikrarlı bir ekonomik model benimsemek olduğunu düşünüyorsunuz?
 
Bunun "tek" yol olduğundan emin değilim ancak tarihin bu önemli dönüm noktasında yapabileceğimiz en iyi şey bu. "Yaygın refah" ve "kaynak sürdürülebilirliği" terimlerinin tanımlarını oluşturarak başlayalım. Yaygın refah, herkesin fiziksel sağlık ve geçim için temel ihtiyaçlarını ve ayrıca bir miktar rahatlık standardını karşılayabileceği anlamına gelir. Hiç kimse yoksulluk içinde yaşamaz ve günlük yaşam, hayatta kalmanın ötesinde doyum ve zevk için fırsatlar sunar.
 
Kaynak sürdürülebilirliği ise üç temel kuralı gerektirir. Birincisi, doğanın ağaçlar ve balıklar gibi yenilenebilir kısımlarını, yenilenebileceklerinden daha hızlı kullanmayız. İkinci olarak, fosil yakıtlar ve mineraller gibi yenilenemeyen kaynakların kullanımını en aza indirir ve uzun vadede yenilenebilir ikameler buluruz. Üçüncüsü ise, ekosistemlerin onları güvenli bir şekilde absorbe edebileceğinden daha hızlı bir şekilde kirleticiler salmayız.
 
Hayattaki pek çok mesele gibi, refah ve sürdürülebilirlik hedefi arasında da bir denge vardır. Örneğin hane halkı düzeyinde, kredi kartlarınızı maksimuma çıkarıp büyük bir borç yükü üstlenerek ve bir sürü lüks mal satın alarak bir tür refah elde edebilirsiniz. Ancak bunu yaparak hayatınız boyunca ihtiyacınız olan finansal güvenliğe ulaşma şansınızı zayıflatırsınız. Daha fazlayı hedefleyen bir ekonomide, ölçekler tek hedef olarak tüketimi artırmaya doğru eğilirken denge kaybolur. Bununla birlikte, kredi kartı örneğinde olduğu gibi bu tür bir refahın ömrü kısadır. Sürekli artan tüketim, uzun vadede refahın temeli olan üretken ekosistemleri, istikrarlı bir iklimi ve bol miktarda yiyecek ve suya erişim fırsatlarını aşındırır. Teknoloji ve daha verimli üretim bu erozyonu yavaşlatabilir, ancak tüketimde gittikçe artan büyümenin acımasız baskısıyla eşleştirildiğinde bu durumun yalnızca bir süreliğine olduğu söylenebilir. Aynı zamanda insanlar, daha sağlıklı ya da daha mutlu yaşamak için her zaman daha fazla şeye ihtiyaç duymazlar, özellikle de zaten iyi bir yaşam kuracak kadar tüketmekte olanlar.
 
“Yeterli” bir ekonomi neye benzer?
 
Yeterli ekonomi hem fiziksel çevrenin hem de insan refahının gerçeklerini tanır. Aşırı büyümenin küresel ısınmaya, yaygın biyoçeşitlilik kaybına ve kirlilikten dolayı sağlığın kötüleşmesine neden olmasının gösterdiği gibi büyümenin çevresel sınırları vardır. Maddi kazanç elde etmenin olumlu etkilerinin sınırları bulunurken tüketime bağlılığın neden olduğu birçok olumsuz sonuç da vardır. Yeterli bir ekonomi, refah ve sürdürülebilirlik arasındaki dengeyi kurarak doğanın sınırlarını aşmadan insan ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Böyle bir ekonomi, doğayla anlamlı bir bağlantı için fırsatlar sunar ve eşitlik, topluluk ve cömertlik gibi değerleri destekler.
 
Keşfetme, biriktirme, büyüme ve gelişme dürtüsü insan doğasının bir parçası gibi görünüyor. Durağan bir ekonomide toplumların “hiç gelişmeden” kalacağını iddia etmiyorsunuz. Durağan durum ekonomisinde hangi özellikler sabit kalır ve hangi unsurlar gelişmeye devam eder?
 
Modern insan kültürünün kapsamı ile insan doğasının bir parçası olan varsayımlar konusunda dikkatli olurdum. Örneğin biriktirme dürtüsü daha çok, "en çok oyuncağa sahip olanın kazandığı" aşırı rekabetçi kapitalist bir ekonomide öğrenilmiş bir özelliktir. Yine de durağan ekonomide sabit tutulması gereken şeyler listesinde nelerin olduğunu düşünmek önemlidir. Yalnızca birkaç öğenin sabit tutulması gerekir: insan sayısı, toplam yapı miktarı ve ekonomide dolaşan malzeme ve enerji miktarı. Bunun aksine gelişebilecek öğelerin listesi uzundur. Bu liste bilgi, teknoloji, bilgelik, ürün çeşitliliği, gelir dağılımı ve sosyal kurumları içerir. Amaç, bu ikinci listedeki öğelerin zaman içinde gelişmesini sağlamak, böylece ekonominin niceliksel olarak büyümeden niteliksel olarak gelişmesini sağlamaktır.
 
COVID-19, toplumları ve ekonominin geniş kısımlarını geçici olarak durma noktasına getirdi. Virüsün neden olduğu muazzam acıyı kabul ederken, dünyanın her yerinden birçok insan COVID karantinasının bazı yönlerini takdir etmeye başladı: daha az stres, daha fazla aile ile geçirilen zaman, daha temiz hava vb. Bunlar aynı zamanda tasavvur ettiğiniz ekonomi türünün de yönleri. COVID aracılığıyla yaşanan deneyimin insanları savunduğunuz gibi alternatif ekonomik modellere karşı daha açık ve destekleyici hale getirdiğini düşünüyor musunuz?
 
Cevap gerçekten COVID ile yaşama deneyiminize bağlı. Örneğin yüksek gelire, iş güvenliğine ve sağlık hizmetlerine iyi erişime sahip birçok ayrıcalıklı insan, işlerin "normale" dönmesini ister. Ne yazık ki "normal", gezegenin yaşam destek sistemlerini baltalayan ve uzun vadeli refah fırsatlarını ortadan kaldıran adaletsiz bir ekonomi anlamına gelir. Ancak, "anormal" bir şey isteyen pek çok insan var ve bu pandemiden önce yaptığımız şeye sorgulanmadan yapılan bir dönüşten daha iyi bir şey.
 
Şu anki kriz, bu dönüm noktasını oluşturmak için nasıl bir fırsat olabilir?
 
Kriz anları, yaşamı yönlendirmek için yeni modellerle birleştiğinde değişim için büyük fırsatlar sağlar. Genç İklim Grevi, Yokoluş İsyanı, Siyahilerin Hayatı Değerlidir ve Deep Adaptation gibi hareketler insanları evlerimizi, topluluklarımızı, ekonomilerimizi ve toplumlarımızı düzenlemenin farklı yollarını düşünmeye davet ediyor.
 
Elbette COVID-19 bir kriz yarattı ve çok kısa bir sürede çarpıcı değişiklikler ortaya çıktı. Ekonomik faaliyet ile kişisel sağlık arasındaki değiş tokuşlarla ilgili sorular, insanların zihinlerini günlük yaşamı farklı şekilde düzenleme olasılığına açmakta. İnsanlar pandemiyle, deniz seviyesinin yükselmesiyle, zorunlu göçle ve "normal" ekonomik sistemimizin diğer semptomlarıyla yüzleşmek istemiyorlar. Buradaki zorluk, sorunun kökenini (sınırların ötesinde büyüme) tanımak ve yeterlibir ekonomiyi yürütmek için yaratıcı yollar bulmaktır.
 
Sizce COVID-19 kaynaklı durgunluğun dünya ve bir bütün olarak toplumun refahı için uzun vadeli olumlu sonuçları olabilir mi?
 
Planlanmamış, yönetilmeyen bir ekonomik durgunluk, özellikle düşük gelirli ve görece daha az yaşam güvenliği olanlar için mücadelelere ve zor zamanlara neden olur. Bu nedenle böyle bir şeyin olumlu sonuçlarından bahsetmek zordur. Mantıklı olan bir yol, COVID-19 durgunluğunu, tekrarlamak istemediğimiz ve ondan öğrenebileceğimiz bir olay olarak görmektir. Asıl soru, geçmiş hataların tekrarından kaçınmanın nasıl olacağıdır. Öncekiyle aynı şeyi yapmak, zaten aşırı büyümüş bir ekonomide daha fazla büyümeye ulaşmaya çalışmak hiçbir anlam ifade etmiyor. Böyle olursa daha fazla çevresel ve sosyal çöküş ve daha fazla durgunluk yaşamaya devam edeceğiz. Küçülme (degrowth) savunucularının sık sık belirttiği gibi, ekonomiyi belirli bir süre boyunca kasıtlı olarak daraltan adil politikalar yürürlüğe koymak ile bir sonraki durgunluğu beklemek arasında keskin bir fark bulunuyor.
 
Şu anda, insanların ihtiyaçlarını karşılayan ve dünyaya uyan daha küçük bir ekonomiyi beslemeyi amaçlayan bazı küçülme politikalarını deneme fırsatımız var. Eğer deneme cesaretine sahip olursak COVID-19 salgınını izleyen yıllarda ve on yıllarda olumlu gelişmeler görebiliriz.
 
Vatandaşlar ve politikacılar, ekonomik toparlanmanın önümüzdeki aylarında (ve yıllarında) ekonomiyi daha sürdürülebilir bir yola doğru koymak için ne yapabilir?
 
Vatandaşların destekleyebileceği ve politikacıların ekonomiyi sürdürülebilir bir yola taşımak için hayata geçirebileceği çok sayıda politika var. Belki de ihtiyaç duyulan ilk ve en basit politika değişikliği, daha iyi başarı ölçütleri benimsemek. Ülkeler, gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) ölçütünde gittikçe artan bir büyümenin peşinden koşmayı bırakabilir, zira busadece paranın el değiştirmesinin bir ölçüsü. Bir ülkenin tüm vatandaşları için çevresel sınırlar içinde uzun ve mutlu yaşamlar sağlama yeteneğini ölçen Mutlu Gezegen Endeksi (Happy Planet Index) gibi daha iyi refah ölçütlerini kullanmaya başlayabilirler. Ayrıca, malzeme ve enerji kullanımını sürdürülebilir seviyelerle sınırlandıran, şefkatli ve zorlayıcı olmayan yollarla nüfusu stabilize eden, gelir ve servetin adil bir şekilde dağıtılmasını sağlayan, anlamlı işler ve istihdam sağlayan işletmelerin değer yaratma yöntemini yeniden yapılandıran politikaları da destekleyebiliriz.
 
Vatandaşlar, politikaları desteklemenin ötesinde ekonomiyi sürdürülebilir bir yola koymak için günlük yaşamlarında başka hangi önlemleri alabilir?
 
Bireyler, kendi evlerinde ve toplumlarında direnç geliştirerek harekete geçebilirler. Bu tür bir direnç, küresel ekonomiden kopmaktan ve yerel olarak yaşamanın ve komşular arasında karşılıklı destek geliştirmenin yollarını bulmaktan geliyor. İyi haber şu ki, topluluk destekli tarım, araç paylaşım ağları, gönüllü yardım grupları ve diğer yerel paylaşım odaklı kurumlar dünyanın her yerindeki topluluklarda gelişiyor. Hem insanları hem de gezegeni destekleyen yeni ekonomik kurumları organize etmek ve bunlara katılmak için birçok fırsat var.
 
Durağan bir ekonomiyi desteklemek için özel sektör nasıl bir araya getirilebilir?
 
Özel sektörü dahil etmenin bir yöntemi, kaynak kullanımına ve emisyonlara bilimsel olarak sağlam limitler koyan istikrarlı politikaları yürürlüğe koymak ve ardından işletmelerin başa çıkmasına ve uyum sağlamasına izin vermektir. Böyle bir politika ile işletmelerin malzeme ve enerji kullanımlarında çok daha verimli ve dikkatli olmaları gerekecek, ancak kendi yöntemleriyle adapte olma esnekliğine de sahip olacaklar. Bu yaklaşım müdahale edilemeyecek gibi görülebilir, ancak daha proaktif olmak için iyi nedenler de var. Ekonomi genelindeki büyüme zorunluluğunu bastırmak istiyorsak, büyümeyi hedeflemeyen bir ekonomide iyi işleyen iş yapılarını (örneğin kooperatifler, kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ve fayda şirketleri) desteklemeliyiz.
 
Peki işletmelerin kendileri? Amaçlarının ve varoluş nedenlerinin tamamen yeniden düşünülmesini gerektirir mi?
 
İş kültürünün çoğu para kazanmakla ilişkili ancak bu şekilde olması gerekmiyor. İşletmelerin DNA'larında yerleşik sosyal ve çevresel hedefleri bulunuyorsa, toplumsal bir amaca hizmet ederken işlerini sürdürmek için yenilikçi yollar bulma olasılıkları çok daha yüksek. Hepimiz geçimimizi sağlamalıyız ama aynı zamanda hepimizin hayatımızda anlam ve amaca ihtiyacı var. Çalıştığımız yerler bu amaçların her ikisine de ulaşılmasından sorumlu tutulabilir.
 

PAYLAŞ: DETAY

28 September

Stajyer pozisyonu için takım arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor.

Ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 9 Ekim 2020 Cuma gününe kadar ozgun.inceoglu@s360.com.tr adresine CV'lerini gönderebilirler.

Stajyer Görev Tanımı ve Aranan Özellikler:
• Sürdürülebilirlik konuları ile ilgili
• Sayısal ve analitik yönleri güçlü
• Veri bilimi ve veri ile çalışmaya ilgili
• Dikkatli ve titiz çalışan
• MS Office uygulamalarına hakim (iyi derece Excel bilgisi)
• Üniversitelerin ilgili bölümlerinde eğitim gören (Tercihen mühendislik fakültesi)
• Haftada 3 gün tam zamanlı destek verebilecek
• Çok iyi derecede İngilizce bilen

S360 Hakkında: Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.

PAYLAŞ: DETAY

17 September

Turizm sektöründe daha bilinçli talepler sürdürülebilir odaklı toparlanma fırsatı doğurabilir mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.
 
Dünyadaki her büyük endüstri COVID-19 salgınından etkilenirken, dünya GSYİH'sının yüzde 10'unu temsil eden turizm, en çok etkilenen sektörlerden birisi oldu. Turizm sektöründe olumsuz etkiler devam ederken bilinçli talepler doğrultusunda sürdürülebilir odaklı toparlanma fırsatları ortaya çıkıyor.
 
Ülkeler sınırlarını yavaş yavaş yeniden açarken bile seyahatlerle ilgili belirsizlikler devam ediyor. Dünya Turizm Örgütü'nün (UNWTO) Mayıs ayında yayınlanan İlgili Seyahat Kısıtlamaları raporuna göre, uluslararası turizm hareketliliğinin 2019'a göre yüzde 58-78 arası bir oranda azalması bekleniyor.
 
İşletmeler yalnızca hayatta kalmaya değil, aynı zamanda pandeminin etkisinden kurtulmaya odaklandıkça amaç ve insan odaklı çözümlere daha çok yöneliyor. Daha iyi iş uygulamaları için artan tüketici talebi ile beraber krizin getirdikleri, kuruluşları sosyal ve çevresel etkilerini incelemeye zorladı. Ayrıca, Birleşmiş Milletler'in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA) turizm sektörünün sorumlu bir şekilde toparlanmasını desteklemede ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkardı.
 
Haziran ayında UNWTO, seyahat işletmelerinin krizden daha güçlü bir şekilde çıkarken SKA'lara katkıda bulunmasına yardımcı olmayı amaçlayan stratejik bir rehber olan Turizm Sektörünün Sorumlu İyileştirilmesi İçin Tek Gezegen Vizyonu’nu yayımladı.
 
Tek Gezegen Vizyonu, insanlar, gezegen ve refah için sorumlu turizmin toparlanmasına rehberlik etmek amacıyla altı eylem başlığı etrafında yapılandırıldı: Halk sağlığı, sosyal kapsayıcılık, biyolojik çeşitliliğin korunması, iklim eylemi, döngüsel ekonomi ve yönetişim ve finans.
 
Raporda, UNWTO Genel Sekreteri Zurab Pololikashvili şöyle diyor: “Sürdürülebilirlik artık turizmin niş bir parçası değil, sektörümüzün her bölümü için yeni norm olmalıdır. Bu, Turizmi Yeniden Başlatmak için Küresel Rehberimizin temel unsurlarından biridir. Turizmi dönüştürmek bizim elimizde ve COVID-19 krizi toparlanma dönemi sürdürülebilirlik için bir dönüm noktası haline geliyor.
 
Bu sektörel durgunluğu sürdürülebilir tüketime ve üretim modellerine doğru bilinçli bir geçiş için kullanmak isteyen akıllı seyahat işletmeleri, ünlü amaç odaklı tatil işletmesi Bawah Reserve'den önemli dersler çıkarabilir.
 
Endonezya'nın Anambas Adaları'nda bulunan özel ada tesisi, sosyal ve çevresel ayak izini yönetme konusunda lider konumda olmayı hedeflerken misafirlerinin ihtiyaçlarını daha derin  ve daha duygusal bir düzeyde ele aldığını belirtiyor.
 
Daha sürdürülebilir bir seyahat deneyimi vizyonu ile büyümeyi hedefleyen tesis 2018'de açıldı. Tesisin gezgen odaklı felsefesi, doğal çevreye saygı duyarak ve gelecekteki etkiyi en aza indirerek geleneksel tatil köylerinin çalışma şeklini değiştiriyor.
 
Tesis, minimal etki yaklaşımıyla ağır makineler kullanılmadan ve bambu, geri dönüştürülmüş tik ağacı, palmiye yaprakları ve doğal taş gibi çeşitli yerel kaynaklı ve sürdürülebilir malzemeler kullanılarak inşa edilmiş. Çevreye duyarlı bu tasarım, doğal çevreye saygı duyan bir tatil köyü örneği olarak gösteriliyor.
 
Tesisin kendine ait bir su altyapısı bulunuyor. Tuzdan arındırma tesisi personel ve konuklar için temiz içme suyu üretirken yağmur suyu da ayrı olarak toplanıyor. Güneş enerjisi, su ısıtıcılarına güç sağlıyor ve atık su toplanarak bir dizi belirlenmiş arıtma tesisine pompalanıyor.
 
Gıda konusunda ise tesis, organik bir permakültür bahçesi işletiyor ve önce Bawah ardından Anambas Adaları, Batam ve Endonezya gibi yerel yerlerden tedariki ön plana çıkartan bir felsefeyi takip ediyor. Tesis, ürünleri ancak bu dört konumdan temin edemediği durumlarda ithal etme seçeneğini düşünüyor. 
 
Tesis, Bawah Rezervini oluşturan altı adada deniz ve karasal yaşamı korumak için 2018 yılında kurulan, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir kuruluş olan Bawah Anambas Vakfı (BAF) ile birlikte entegre bir atık yönetimi programı başlattı ve döngüsel bir ekonomiye geçiş çalışmalarına başladı.
 
2019'da ada sakinlerine döngüsel uygulamalar tanıtıldı. BAF tarafından, yerel halkın becerilerini arttırmak, Anambas'taki ekonomiyi iyileştirmek ve plastiklerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olmak için bir program tasarlandı. Tasarlanan program aracılığıyla yerel bir köyden zanaatkârlara, geliştirilen eğitim ve öğretim programları aracılığıyla geri dönüştürülmüş ve yükseltilmiş ürünlerin nasıl yapılacağı öğretildi. Örnek olarak, plastik atıklardan yapılan çantalar ve keseler tesis tarafından satın alınıyor.
 
Tesis bu çabalarına ek olarak, kendini yerel olarak üretilen okyanus dostu güneş kremi ve çevre dostu çamaşır deterjanıyla yüzeyin altındaki yaşamı desteklemeye odaklanmış. Su ekosistemine katkıda bulunmak amacıyla, takımadaların el değmemiş sahillerinde yuva yapan mercan, balık ve deniz kaplumbağaları için koruma ve rehabilitasyon programları geliştirmek üzere deniz biyologlarıyla birlikte çalışmalar yürütülüyor.
 
COVID-19, seyahatin geleceğini desteklemek ve güvence altına almak için değişiklikler yapılması gerektiğini gösterdi. Arttırılmış güvenlik protokollerinin yanı sıra sürdürülebilirliğe gerçek bir bağlılık, daha sorumlu ve adil bir seyahat için bir yol haritası sağlıyor. Ve birçok turizm profesyonelinin bu alanda gidecek uzun bir yolu olsa da, SKA’lar ve UNWTO’nun Tek Gezegen Vizyonu, turizm için nasıl daha iyi bir gelecek inşa edileceği konusunda rehberlik ediyor.
 
Dijital göçebeler ve uzaktan çalışma ile ortaya çıkan fırsat
 
Turizm tesislerin krizin etkisi ile beraber yaşamak zorunda olacağı değişimin nasıl fırsata dönüştürülebileceği ve daha sürdürülebilir iş yapış biçimlerini entegre edebilecekleri konusunda yukarıda bahsettiğimiz örneğin yanı sıra pandemi sebebiyle uzaktan çalışma pratiğinin artmasıyla oluşan farklı trendler turizm sektörü için yeni fırsatlar doğuruyor.
 
Dijital göçebeler olarak adlandırılan ve genellikle e-ticaret, metin yazarlığı ve tasarım gibi mobil uyumlu işlerle uğraşan Y kuşağı, son on yıldır egzotik yerlerde çalışıyorlar. Bu kesim, 2010’lardan beri ana akım basında yer almaya başladı.
 
Peki, pandemi ile beraber hayatımıza entegre olan uzaktan çalışma ile çalışanlar, dijital göçebe felsefesini benimserler mi? COVID-19 hala uluslararası seyahati zorlaştırıyor olabilir, ancak uzaktan çalışma -dijital göçebeliğin diğer temeli- artık sıkı bir şekilde ana akımda. Öyle ki, birçok kişi uzaktan çalışmanın pandemiden sonra da kalıcı olacağını düşünüyor.
 
Turistik destinasyonların kendilerini iş yeri olarak tanıtması fikri yeni değil. Japon teknoloji uzmanı Tsugio Makimoto, dijital göçebe fenomenini 1997'de, Y kuşağının kendilerini Bali'de uzaktan çalışırken Instagram'a bağlamadan on yıllar önce tanımlamıştı. Makimoto, uzaktan çalışmanın yükselişinin ulus devletleri “vatandaşlar için rekabet etmeye” zorlayacağını ve dijital göçebeliğin “materyalizm ve milliyetçilikte düşüşlere” yol açacağını tahmin etmişti.
 
Bu trende paralel bir gelişme olarak, Hırvat hükümeti dijital göçebe vizesi konseptini tartışmaya başladı. Bu değişikliklerin etkilerini tahmin etmek zor. Mesela yerel işletmeler, uzun vadeli ziyaretçilerden, bir gün boyunca akın eden yolcu gemisi ziyaretçilerinden daha fazla fayda sağlayacak mı?
 
Asıl soru ise işverenlerin işçilerin ülke değiştirmesine izin verip vermeyeceği konusu. Kulağa inanılmaz geliyor ancak Google çalışanlarına 2021 yazına kadar uzaktan çalışabilme esnekliği tanıdı. Twitter ve diğer 17 şirket, çalışanlarının süresiz olarak uzaktan çalışabileceğini duyurdu.
 
Barbados gibi ülkeler, işçilerinin ülkeler arası hareketine olanak tanıyan istihdam sözleşmelerini ilk başlatan şirketlerin hangileri olabileceğini kesinlikle yakından izleyecekler. Böyle bir gelişme yaşanması ile yakın gelecekte turistik bir tesise tatil rezervasyonu yapmak yerine iş yeri rezervasyonu yapıyor olabilirsiniz.
 

PAYLAŞ: DETAY

17 September

Pandemi, yoksulluk ve adalet tartışmalarını derinleştiriyor

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İşsizliğin arttığı, işletmelerin dayanamadığı ve yoksulluğun dünya genelinde arttığı bu günlerde ekonomik sistemi bir bütün olarak inceleyip zayıf yönlerini ortaya koymak gerekiyor. Nobel ödüllü ekonomist Edmund Phelps’in yazısına göre, insanların hâlihazırdaki dünya düzeninde iş sahibi olsalar bile hayatlarından tatmin olmama düzeyi çok yüksek. Bu bulgu hem manevi, yani duygusal ve mental tatmini hem de maddi yani ekonomik tatmini kapsıyor.
 
Phelps, bu tatminsizliğin genellikle eşitsizlikle ilişkilendirilmesine rağmen problemin adaletsizlik çerçevesinden incelenmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre eşitsizlik, düşük ücretli insanların hayatını idame ettirememesini açıklamak için yeterli bir kavram değil, çünkü eşitsiz bir dünyada asgari ihtiyaçların sağlandığı ve insanların anlamlı gelen işlerden de tatmin olarak hayatlarını devam ettirebilecekleri bir düzen kurulabilir. Adaletsizlik ise yoksulluğu büyüten ve mutsuzluğu arttıran şey.
 
Bu sebeple, hükümetlere bir yandan işsizlikle bir yandan da bu adaletsizlik problemiyle başa çıkma görevi düşüyor. Bu noktada ekonomistlerce kabul gören mali yardım ve düzenleyici mali politikaların ekonomik büyümeyi etkileyeceği ve inovasyon teşvikini azaltacağı görüşü, bu konuda atılacak kamusal adımlara olumsuz bir görünüm kazandırıyor. Mali politikaların arttırıldığı ve büyümede azalma yaşanan dönemlerin rastlaşması da bu savları güçlendiriyor. Makalede 1970’lerde Birleşik Devletler’de uygulamaya geçirilen “Refah Toplumu” (Great Society) politikası kapsamında arttırılan vergiler ve sonrasındaki yavaşlayan büyüme örnek gösteriliyor. Ancak Phelps’e göre bu iki değişken arasında nedensellik ilişkisini kanıtlayan bir ekonometrik çalışma yok. Ünlü akademisyenin akademik çalışmalarla desteklediği tezine göre, toplumda o dönemde birçok kesimin yeni ticari ürün ve metot üzerine çalışıp sonuç alamaması büyümenin yavaşlamasının ve verimliliğin azalmasının asıl sebebi.
 
Temel ekonomi tartışmaları devam ederken, küresel düzeyde artan yoksulluk meselesi günümüzde giderek daha büyük boyutlara ulaşıyor. 2020 yılında dünya GSYİH toplamının %5,2 oranında azalması ve iki yılın sonunda 8,5 milyar dolarlık bir ekonomik daralma yaşanması bekleniyor. 34 milyon insanın daha aşırı yoksullukla karşı karşıya kalacağı 2020’de, yalnızca 4 ayda 400 milyon kişinin tam zamanlı işini kaybetmesine denk gelecek miktarda bir iş kaybı yaşandı ve dönemin koşullarının yarattığı psikolojik hasar ciddi boyutlarda. Artan yoksulluğun ve belirsizliğin getirdiği endişe hali en çok da gençler üzerinde belirgin. Oxford Üniversitesi tarafından gençlerle ilgili yürütülen bir akademik çalışmada pandemi ve yoksulluğun kesişiminin getirdiği farklı problemler ve bunların sonucunda gençlerin önlerini neden göremediği gözler önüne seriliyor.
 
Bu araştırma kapsamında Etiyopya, Hindistan, Peru ve Vietnam’da 19 ila 25 yaş arasındaki 10.000’e yakın gençle Haziran ve Temmuz ayları arasında görüşüldü. Gençlere, sağlık hizmetlerinin ulaşılabilirliğinden gıdaya güvencesine, iş ve gelir kayıplarından uzaktan çalışma ve uzaktan eğitime erişimlerine kadar birçok konuda sahip oldukları koşullar soruldu. Çıkan sonuçlar, her ne kadar konudan konuya ülkeler arasında farklılıklar olsa da pandemi sürecinde devletlerin kamu hizmetlerini yönetmede problem yaşadığını küresel düzeyde gösteriyor.
 
Çalışmanın ilk bulgusu, toplumların uygulanan karantinalar ve kurallar farklılaştığı için pandemiyi ne derece hissettiklerinin değiştiğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre krizin sağlık faturası Peru ve Hindistan’da Vietnam ve Etiyopya’ya göre daha kabarık.
 
Pandeminin gıda güvencesine olan etkisinde ise Vietnam diğerlerinden açık ara daha dayanıklı bir duruş sergiledi. Peru, Hindistan ve Etiyopya’da her altı aileden birinde gıdaya erişimde sorun ortaya çıkarken, Vietnam’da oran %4’ün altında. Bu noktada hükümetler, gıda ya da maske gibi ürünlerin vatandaşlara destek olarak dağıtılması noktasında da ayrıştılar. Hindistan’da halkın %90’ından fazlası bir şekilde hükümetten ürün desteği alırken Peru’da halkın yarısı desteğe erişebildi, Etiyopya’da ise oran %6’da kaldı. Yine de verilen desteğin gıdaya erişimde problem çeken yoksul kesimlere ulaşması noktasında 4 ülkenin de başarılı olduğu söyleniyor.
 
Peki ya toplumda gıda güvencesinin azalmasının asıl sebebi ne? İşsizlik ve gelir kaybının arttırdığı yoksulluk. Bu noktada çalışma kapsamında görüştükleri 10.000 kişiye pandemiden ekonomik olarak nasıl etkilendiklerini soruldu; Peru ve Hindistan’da %70, Vietnam’da %60 ve Etiyopya’da %40 iş kaybı ve gelir azalması yaşandığı sonucuna varıldı. Kentsel alanlarda gelirini veya işini kaybedenlerin oranı kırsal alanlara göre daha yüksek olduğu ortaya konuldu. Uzaktan çalışma, sadece kentsel alanlarda yaşayan, 25 yaşındaki az sayıda çalışan için mümkün olabildi. Hindistan'da, ankete katılanların %28'i salgın sırasında evden çalışabildiklerini söyledi ve oranlar Vietnam'da %20'ye, Etiyopya'da %18'e ve Peru'da %17'ye düştü.
 
Gençler için bu süreçte en kritik meselelerden biri de eğitime erişim. Dört ülkede de eğitime erişim salgının çok erken dönemlerinde okullar ve üniversiteler kapandığında ana sorunlardan biri haline geldi. Vietnam'da, 19 yaş grubunun neredeyse %90'ı uzaktan öğrenmeye erişti, bu oran Peru'da %70 ve Hindistan'da %38' seviyesinde. Etiyopya'da ise öğrencilerin yalnızca %28’i uzaktan öğrenmeye devam edebildi ve ebeveynlerinin eğitimi yoksa bu oran %14'e düştü. Uzaktan eğitime kadınların erkeklerden biraz da olsa fazla erişebilmesi ve ebeveynlerin eğitimli olmasının eğitimi bu süreçte sürdürmede şansları ikiye katlıyor olması ise çarpıcı noktalar.
 
Sürecin getirdiği sıkıntılara toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden bakıldığında yeni bulgular ortaya çıktı: 19 yaşındaki kadınlar, eğitimlerine erkeklerden daha fazla çevrimiçi olarak devam edebilmelerine rağmen, bakım sorumluluklarında büyük eşitsizlikler oluştu. Peru dışındaki tüm ülkelerde, genç kadınların sayısının erkeklere göre iki katından fazlası, süreçte ekstra bakım sorumlulukları üstlenmek zorunda kaldı. Eşitsizlik özellikle Hindistan ve Etiyopya'da çarpıcı.
 
Anketten çıkarılan ve burada ifade edilen tüm bulgular, hayatlarını yeni kurmaya başlamış genç insanların ne kadar zor durumda olduğunu ve yaşadıkları endişe halini gözler önüne serdi. Stres seviyesi özellikle de Hindistan’da çok yüksek: Yanıt verenlerin %90'ından fazlası “Mevcut koşulları düşündüğümde gergin hissediyorum” ifadesine şiddetle katıldıklarını belirti. Vietnam ve Etiyopya'daki gençlerin %65’i bu ifadeye katıldı. Peru, krizden nispeten daha kötü etkilenmesine rağmen en düşük kaygı düzeyine sahipti ve katılımcıların %50'den biraz azı gergin hissettiğini açıkladı.
 
Ekonomik sistemin sürdürülebilirliğini ve hükümetlere düşen rolleri sorguladığımız bu pandemi günlerinde, krizlerin atlatılması için iyi planlamalar yapmaya ve sorunların küresel olduğunu kabul edip adımları beraber atmaya ihtiyaç var. Bu noktada gençlerin problemlerini dinlemek de yeni neslin travmatize olmaması ve pandemiyi geride bırakabilmeleri için kritik.
 
 
 

PAYLAŞ: DETAY

17 September

Yaklaşan iklim mülteciliği: sorular ve cevaplar

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim mültecileri ya da iklim göçmenleri olarak tanımlanan kitleler, son dönemde daha çok konu edilir ve ciddiye alınır oldu. Bunun birincil sebebi, Kaliforniya’daki yangınlar ya da Güneydoğu Asya’da yaz boyu süregelen sel ve taşkınlar gibi büyük çaplı doğal afetlerin sıklıklarının ve şiddetinin artıyor olması. İklim kriziyle bağlantılı olarak şiddetlenen ve sıkça karşımıza çıkan bu afetler, gittikçe daha çok insanın doğal afetler veya iklim sorunları sebebiyle yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalacağını akıllara getirmeye başladı. Dünya Bankası’nın 2018’de yayınladığı rapora göre, iklim mülteciliğinin yaygınlaşması kaçınılmaz. Rapor, 2050 yılında tropik bölgelerde yaşayan 143 milyon insanın iklim krizi ve afetler sebebiyle yerinden edileceğini ve sığınmacı olacağını ön görüyor. Dolayısıyla zorunlu olarak yer değiştiren insanların bugünden konu edilmeye başlanması kaçınılmaz olarak dünya gündeminde yer etmeye başlıyor. Peki iklim mültecileri nasıl konu edilmeli? Bugünden “yeniden yerleştirme” için yapılabilecek neler var ve bu konuyu politikacılar hali hazırda nasıl ele alıyor- nasıl almalı? “İklim mülteciliği” yaşanan zorunlu göçün tasviri için doğru terim mi? Akla gelen birçok soru var.

Birçok uzun soluklu araştırmanın sonucunda ortaya çıkan gerçekçi tahminler, beklentilerimizi şekillendiriyor ve karar alıcılara bugünden geleceği inşa etme fırsatı sunuyor. İklim mültecileri için sürdürülebilir şehirler tasarlamak da bu fırsatlardan biri. İklim mültecilerinin sayısal miktarının dahi yaklaşık olarak kestirilebildiği bu günlerde, bu kitlelerin nereye sığınacağını şimdiden planlamak mümkün. Dünya Ekonomik Forumu’nun paylaştığı analize göre, bu sığınma faaliyeti ülkeler arasında olduğu kadar ülke içinde de gerçekleşiyor olacak. Dolayısıyla hükümetlerin şimdiden hem kendi vatandaşları hem de komşuları için şehirlerini bu gerçeğe göre planlamasının şart olduğu söylenebilir. Ne yazık ki çoğu şehir göç ve mülteci dalgalarına hazır değil.

Yine de bazı şehirlerin göç dalgalarına yönelik tasarlanmaya diğerlerine göre daha müsait olduğu söylenebilir. WEF’in iklim mültecileri üzerine yayımladığı haberde şehir planlama uzmanı George Besch’in üzerine çalıştığı Buffalo şehri, Birleşik Devletler içinde yeni bir düzen inşa edilebilecek bir “iklim sığınağı” olma potansiyeli taşımasıyla karar alıcılar için örnek model olarak gösterilmekte. Besch, haberde Buffalo’nun neden ideal şehir olduğunu belli başlıklar üzerinden açıklıyor:
• Ona göre şehrin iklime bağlı artacağı öngörülen afetlere maruz kalmaması uzun vadede de kalmayacak olması ve enerji yönünden sürdürülebilir bir şehir olması, başlıca kriterlerden.
• Şehrin su ve gıda kaynakları bakımından zengin olması da nüfus artışına dayanıklılıkta belirleyici bir etken.
• Bunun yanı sıra istihdam kapasitesinin ve büyüme potansiyeli yüksek olan, iş gücü artışının pozitif yansımaları olacağı gelişime açık şehirler, mültecilere kucak açmaya daha yatkın. Dolayısıyla hem beyaz hem de mavi-yakalı çalışanların artacağı iklim sığınaklarında iklim mültecileri sorun olarak değil, büyümede kritik bir grup olarak görülebilecekler.
• Bir başka kriter de şehirlerin arazi alanı geniş, konut kapasitesinin yüksek ve kiraların uygun olması. Bu sayede konutlar daha planlı ve kişi başına düşen metrekare oranı düşürülmeden inşa edilebilecek ve yeni yerleşecek kitlelere uygun olacak. Bu noktada tarihte de binlerce insana ev kazandıran parselli satış üzerinden ev sahibi olma ve kira elde etme modeli, belediyeler tarafından vatandaşlara sunulabilir.

Tabi ki bir şehrin bir anda binlerce insana yuva olabilmesi için bu kriterlerden çok daha fazlasına da ihtiyacı var. Bu noktada karar alıcıların bu dönüşümü gerçekleştirmeye hevesli olması; mültecileri bir fazlalık olarak değil, aksine ekonomiyi güçlendirecek, inovasyonu ve büyümeyi arttırıp şehri iyileştirecek bir grup olarak görmesi oldukça belirleyici. Bu bakış açısına sahip olunan şehirlerde ise sürdürülebilir enerji için çalışmaların ve eğitim ile kültüre yapılan yatırımların arttırılması, gıda tedarik zincirlerine destek verilmesi şehirlerin sürdürülebilirliği için kaçınılmaz.

Şehirlerin bugünden nasıl tasarlanabileceği ve iklim krizinin yaratacağı göç dalgalarına nasıl hazır hale getirilebileceği şehir planlamacılar tarafından konuşuladursun, bu tasarımların hayata geçmesi için gerekli adımları atmaya hevesli politikacıların olup olmadığı asıl tartışılması gereken şey olabilir. Zira bu konuya gereken önemi veren karar alıcılar olmadığı sürece iklim mültecilerine toplumun bakışı ve politik söylemler, geçmişte yaratılan ve bugün hala yansımalarını gördüğümüz göçmen/sığınmacı/mülteci karşıtı ırkçı politikaların tekrarlanmasını kolaylaştırıyor olacak.

Bugün Birleşik Devletler’deki Black Lives Matter hareketinin en çok karşı çıktığı ırkçı düzenleme olan “Ulusal Konut Yasası” gibi ayrımcı yasalar, geçmişte güneyden kuzeye yapılan göçte kuzeylilerin kendi bölgelerini oluşturmak istemesi sebebiyle çıkarılan bir yasaydı. Şehir planlama tarihçisi Taylor’a göre bunun tekrarının önlenmesi, ayrımcı diskura ve göçmen denince oluşan olumsuz çağrışıma bugünden aktif olarak karşı çıkarak ve aşırı sağcı politikacılara bu konuda destek vermeyerek mümkün. İklim krizi söz konusu olduğunda mültecilerin artacak oluşunu “kontrol altında” tutmaya yönelik söylemleri olan politikacılar, mültecileri kontrol altında tutulmaları gereken gruplar olarak nitelendirerek halkı paniğe sevk edebiliyorlar. Halihazırda iklim dışı sebeplerle sığınmacı, mülteci veya göçmen statüsünde olan insanlara karşı var olan milliyetçi söylemlerin devamı niteliğinde olan bu söylemler, sorunu insan üzerinden tanımlayıp, mültecilerin bu hikâyede mağdur olduğu gerçeğini göz ardı ediyorlar. Bu yüzden de ülkelerdeki endişe hali ve mültecilere karşı şüpheci tepkiler de artmaya devam ediyor.

Kavramların düşünceleri yönlendirdiği bu konuda hangi tanımın kullanılacağı da kritik. Bu yüzden iklim sebebiyle yer değiştiren insanların iklim mültecisi olarak mı, yoksa iklim göçmeni olarak mı adlandırılacağı henüz net değil. Genelde göçmen karşıtı politikacılarca kullanılan iklim mülteciliği terimi, yer değiştiren herkesi kapsayarak kullanıldığı için mültecilik kavramının altının boşalmasına sebep oluyor. Bu sebeple iklim mülteciliğinin kullanılmasına karşı olan çevreler var. Bununla birlikte, İngiltere’deki AB İçişleri alt komitesi iklim göçmeni kullanımının da yanlış yönlendirdiğine dair bir karar vermiş durumda. Bu tartışmaların değerlendirildiği the Guardian haberine göre akademi ve göçle ilgili sahada çalışanlar bu konuda ayrışmaya devam ediyor.

"İklim mültecisi" konseptinin ne kadar yararlı olduğunu sorgulayan akademisyen Zickgraf’a göre göçle ilgili popüler tartışmalar, göç olgusunun arkasındaki çoklu nedensellikleri göz ardı ediyor. Göçün nedenlerini sosyal, politik, ekonomik, çevresel ve demografik olarak incelemek gerektiğini savunan akademisyen, göçün bu faktörlerin bir birleşimi olduğunu ve bu mantıkla, iklim krizini mevcut sorunları şiddetlendiren bir “tehdit çarpanı” olarak anlamanın daha verimli olduğunu savunuyor. İklimin konuyla alakasının zorunlu göçe yol açan, doğal kaynaklara bağlı geçim yöntemleriyle ilgili olduğunu savunan akademisyen; yoksulluk, kaynaklara erişimin kısıtlı olması ya da eşitsizlik gibi daha temel problemlerin iklim kaynaklı mülteciliğin altında yatıyor olduğunu vurguluyor.

King’s College London'da uluslararası kalkınma öğretim görevlisi Dr. Natarajan ise, iklime dayalı göçün yoksullukla ilişkisini incelerken, sorunun yalnızca iklim değişikliğinden kaynaklanmadığını savunuyor. Aynı zamanda sorunun küresel kalkınma modelleriyle ilişkilendirilmesi gerektiğini ve iklim krizi sebebiyle afetler yaşayan ülkelerin küresel planlamaların da etkisiyle bu afetlerle karşılaştığı argümanını ortaya koyuyor. Yani Natajaran’a göre dış borçlar veya yüksek faiz oranları gibi yapısal problemlere yanıt olarak finansal uyum programları ya da çevresel kaynakların dış yatırımcılara açılması gibi sürdürülebilir olmayan politikalar üreten az gelişmiş ülkelerin iklim krizini ilk elden yaşayan ülkeler olması şaşırtıcı değil.

Son olarak, kavramsal tartışmalar devam ederken konunun hukuki karşılığının da konuşulması gerekebilir. Ancak ne yazık ki göçmen ya da mülteci kelimelerin kullanımı yasal açıdan farksız, çünkü iklim kaynaklı göç uluslararası hukukta henüz meşru ve kabul gören bir olgu değil. Dolayısıyla da iklim krizi mağduru kitlelerin yaşadığı deneyimi koruyan, destekleyen ya da çerçeveleyen herhangi bir kural henüz yasalaşamadı. Bu yüzden Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı (UNHCR), mağduriyetlerin önüne geçilmesi ve temel hakların korunması için iklim göçmenlerinin yasal çerçeveye dahil edilmesini istiyor.

İklim krizinin sonuçlarının gittikçe görünür olduğu bugünlerde, yukarıda belirtildiği gibi iklim kaynaklı zorunlu göçün hem pratik hem de teorik zeminde tartışılması ve geleceğe hazırlanılması gerekiyor. Bu noktada şehir planlamadan siyaset bilimine, sosyolojiden ekonomiye, enerjiden çevre bilimlerine birçok disiplinden ve birçok iş alanından insanın ve kurumun bir araya gelmesi, insan odaklı bir bakış açısıyla krizlerin yaratacağı göç dalgalarını ele alması, küresel yönetişimle mağduriyet yaşayan insanların siyasi oyuncak olmasının engellenmesi ve temel haklarının korunma altına alınması birçok uzman ve akademisyen tarafından vurgulanıyor. “Kimseyi geride bırakmamak” nosyonuyla yola çıkan uluslararası örgütler de konunun önemini vurgularken, toplumlara da geleceği şekillendirirken insanı odağa alan politikaları aktif olarak desteklemek rolü düşüyor.

PAYLAŞ: DETAY

17 September

Tedarik zincirlerimizi nasıl geleceğe uygun hale getirebiliriz?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz. 

COVID-19 salgınının etkilerine maruz kalan her türden işletme, tedarik zincirlerini daha dayanıklı hale getirerek kendilerini gelecekteki şoklardan korumanın yollarını arıyor. Bunu yaparken, sadece mevcut olumsuz duruma hazırlık yapmak yerine gelecekteki olası şokları da hesaba katmak gerekiyor.
 
Umarız ki yakın gelecekte, COVID-19'a verilen daha önce benzeri görülmemiş küresel yanıt ile onu yönetilebilir bir tehdide indirgeyerek kişisel ve profesyonel yaşamlarımızda normale yakın bir duruma dönmemizi sağlayabiliriz. Bunu gerçekleştirebildiğimizde ise tedarik zincirlerine yönelik en büyük anlık ve uzun vadeli risk virüs olmayacak. COVID-19 krizinden önce yeniden canlanan yerli ticari faaliyetleri koruma politikası, uluslararası tedarik zincirlerinin karşı karşıya kaldığı en büyük risk olarak ortaya çıkıyor ve iyileşmeye sürecinde ihtiyaç duyduğumuz can damarını kesmekle tehdit ediyor.
 
Global Trade Alert'e göre 2016 yılında uluslararası ticaret yapan ülkeler, ticareti serbestleştirmek için attıkları adımların iki katı oranında olmak üzere sübvansiyonlar, tarifeler, kotalar, lisans gereklilikleri benzeri birçok yeni engel koydular. 2018 yılına gelindiğinde ise koyulan yeni engeller, liberalleştirme adımlarının üç katıydı. Geçen yıl ise oran dörde bir olarak yükseldi ve bunun sonucu olarak küresel emtia ticaretinin değeri 2015'ten bu yana ilk kez düşüş yaşayarak %3 geriledi.
 
COVID-19 krizinin başlangıcından bu yana korumacılığı yoğunlaştıran adımlar atıldığını gözlemledik. Bu adımlardan bazılarının acil durumda gerçekleştirildiğini ve geçici olduklarını söyleyebiliriz. Virüsü kontrol altına almak veya tedavi etmek için gereken ilaçlara, makinelere ve koruyucu ekipmana erişimi sağlamak için hükümetler tarafından uygulanan adımlar örnek olarak gösterilebilir. Yerel halk için yeterli gıda tedarikini garanti etmek için uygulanan önlemler de buna benzer koruyucu politikalar. 
 
Ancak bu yeni önlemler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin arasındaki ticaret geriliminin yükseldiği ve Almanya ve ABD başta olmak üzere ülkelerin 5G kablosuz ekipmanları, yarı iletkenler, çelik, nadir toprak mineralleri gibi önemli ürünler ve endüstriler için millileştirme ve alternatif tedarik kaynakları aradıkları söylemlerinin arttığı bir zeminde alındı. 
 
Ticaret savaşlarını bastırmak ve serbest ticaret için küresel uzlaşmayı desteklemek amacıyla kurulmuş olan ve 164 ulustan oluşan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), çözüm sistemine olan inancın yitirilmesi ve ABD’nin desteğinin açıkça azalması ile ciddi miktarda güç kaybetti. Bloomberg durumu şu şekilde özetliyor: "İçinde yaşadığımız mevcut alternatif evrende, küresel ticaret çöküyor ve DTÖ ile liberal düzenin kendisi gerçek bir varoluşsal kriz içinde".
 
Dünyadaki ekonomilerin pandemiden çıktıkça talebin güçlenmeye başlamasını bekleyebiliriz. Her zaman olduğu gibi ticaret akışları, lojistik aktiviteleri ve stok seviyeleri normalleşmeye başlayacak ve arz ve talep yeni bir denge bulacaktır. Ancak normalleşme süreci, tam olarak eski normale dönüş anlamına gelmiyor. Dünya Bankası, 2020'de küresel GSYİH'de %5,2'lik bir daralma bekliyor. Banka gelişmiş ülke ekonomilerinin, gelişmekte olan ülke ekonomilerden daha hızlı toparlanmaları beklentisine rağmen %7'ye kadar küçülebileceğini söylüyor.
 
Son yıllarda küresel ekonomik faaliyetin %54 ila %60'ını oluşturan ticaret hacminin daha da gerilemesi bekleniyor. DTÖ, 2020'de küresel ticaret akışlarında %13 ila %32'lik bir düşüş öngörüyor. UNCTAD ise ticaretin %20 oranında düşmesini bekliyor. Bu bağlamda, geçmişte ticaret hacminde gözlemlenen üç aylık en büyük düşüş 2008 mali krizi sırasında %5 ile kaydedildiğini hatırlatmak gerek.
 
Uluslararası ekonomik yaptırımların ve cezaların yürürlüğe girmesindeki keskin bir artışı içeren yeni korumacılık dalgası ile beraber her kıtada tarihi düzeylerde işsizlik ve yoksulluğu deneyimlediğimiz bir zamanda ürünlerin maliyetleri önemli ölçüde artacak.
 
Korumacılık dalgası içinde dayanıklılığın sağlanmasının temel adımı kaynakların ve tedarikçilerin çeşitlendirilmesi. Çoğu ülke için bu yol, küresel üretimin %28'ini oluşturan Çin'e olan bağımlılığı azaltmaktan geçiyor. Ancak COVID-19'un neden olduğu ekonomik travma, tedarikçilerin ekosistemini büyütmek yerine daha da küçülmesine yol açacak. Korumacılık politikalarının yeni katmanları, şirketlere daha da az tedarikçi seçeneği bırakacak, çünkü Çin gibi ülkelerde yer alan verimli üreticileri rekabet güçlerinden yoksun bırakacak ve onları daha pahalı hale getirecek.
 
Özetle, Çin'e olan bağlılığın azaltılması göründüğü kadar kolay değil. Modernleşme adımlarının atılmasından kırk yıl sonra Çin, bugün başka hiçbir yerde elde olmayan avantajlara sahip: Yüksek sayıda vasıflı ve vasıfsız işçi; sofistike otomasyon, gelişmiş mühendislik kapasitesi; dünya standartlarında lojistik altyapısı, hem ülke içinde hem de Asya genelinde senkronize ve entegre tedarikçi ağları. Yirmi beş yıl önce Çin'den ayrılmak düşük maliyetli bir üretim merkezinden ayrılmak anlamına geliyordu. Bugün ise, dünyanın en büyük tüketici pazarından ve COVID-19 krizinden önce ABD'nin iki katı oranında büyüyen bir ekonomiden vazgeçmek anlamına geliyor.
 
Dayanıklı tedarik zincirleri oluşturmaya yönelik diğer çabalar da farklı sorunları beraberinde getirecek. Örneğin, pandemiyi “güvenlik stoğu” ekleyerek gelecekteki envanterini arttırmanın bir nedeni olarak gören işletmeler, tarihsel olarak baktığımızda düşük olan sermaye maliyetleri yükselmeye başladığında muhtemelen farklı düşünecek.
 
COVID-19 tehdidi azaldığında, neredeyse tüm endüstrilerdeki işletmeler verimlilik ve dayanıklılık arasında yeni bir denge bulmak zorunda kalacak çünkü ikincisi yüksek bir maliyet taşıyor. İşletmeler, tedarik zincirlerinin fiziksel uzunluğunu kısaltmaya veya 'küreselleşmeyi ortadan kaldırmaya' çalışmak yerine, hızlandırılmış dijitalleşme adımları ve teknoloji entegrasyonu ile ortaya koyulabilecek dayanıklılığı dikkate almalı. 
 
Pandemi, ilk günlerinden itibaren dijital liderler ile teknolojiye adapte olamayanları net bir şekilde ayrıştırdı. Lider şirketler, tedarikçi durumu, siparişler, sevkiyatlar ve envanter konusunda onlara doğru bilgiler sağlayan araçlara sahipti. Bu şirketler, özellikle nakliye şirketleri ve üçüncü taraf lojistik sağlayıcıları olmak üzere güvenilir tedarik zinciri ortakları ile yeni bilgileri neredeyse gerçek zamanlı olarak paylaşabildiler ve mevcut üretim ve nakliye kapasitesini bu bilgiler ışığında optimize edebiliyorlar. Bu sayede veriye dayalı kararları hızlı bir şekilde verebildiler. Bu altyapısı mevcut olmayan şirketler ise bocaladı ve bocalamaya devam ediyor.
 
Pandemi sürecinden öğrenilebilecek en önemli derslerden biri, tahmine dayalı modelleme, büyük veri ve iş ortağı entegrasyonu gibi dijital yeterliliklerin iş yapış esnekliğini arttırması oldu. Görece istikrarlı olan dönemlerde dijital araçlar rekabet avantajı sağlar. Kriz zamanlarında ise şirketlere, programlarını, sağlayıcılarını ve diğer değişkenleri optimize etme ve aksi takdirde yıkıcı olabilecek olaylara anında uyum yeteneği sağlıyor. Özetle şunu hatırlamak gerekiyor: Gerçek dayanıklılık, politik, ekonomik, siber veya pandemiyle ilgili olmak üzere her türlü krize hazırlıklı olmak anlamına geliyor. Bu dayanıklılığı nasıl inşa edileceğini bilmek, yarının liderlerini geride kalanlardan ayıracak.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 September

Küresel kamu yatırımcıları arasında ivme kazanan trend: ÇSY yatırımcılığı


BNY Mellon ve OMFIF (Official Monetary and Financial Institutions Forum)’in yeni yayımlanan anketine göre küresel kamu yatırımcılarının %90'ından fazlası belirli Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) yatırım politikalarına sahip veya bunları geliştirme sürecinde.

Salgın sonrası toparlanmayı desteklemek için, küresel kamu yatırımcıları son yılların sürdürülebilirlik gündeminin ivmesinden yararlanma şansına sahip olacaklar. Aynı zamanda ankete göre yatırımcılar, üstün riske uyarlanmış getiri potansiyeli sayesinde ÇSY kriterlerini benimseme konusunda da motiveler. Ancak bu çabaları ölçeklendirmede yetersiz veri ve ÇSY yatırım stratejilerinin etkisini ve finansal olmayan performansını ölçmenin zorluğu gibi önemli engellerle karşı karşıyalar.

OMFIF’in en son Küresel Kamu Yatırımcı Raporu’nda da yayımlanan bu bulgular, geçtiğimiz yıl içinde gerçekleştirilen OMFIF GPI Anketi 2020 ve OMFIF ESG entegrasyon Anketi olmak üzere 2 anketin yanıtlarına dayanıyor. Anketlerden ilki, bu yılın Mart ve Haziran ayları arasında gerçekleştirildi ve yönetim altındaki toplam varlıkları 7,2 trilyon dolar olan 50 merkez bankası, 11 bağımsız fon ve 17 emeklilik fonunun tepkilerini yansıtıyor. Daha derinlemesine olan ikinci anket ise ÇSY yatırımıyla ilgili 25 sorudan oluşuyordu ve Ağustos-Kasım 2019 arasında BNY Mellon ile ortak olarak yürütüldü. Toplamda 4,72 trilyon dolarlık yönetim altında birleşik varlığa sahip 27 devlet ve emeklilik fonunun tepkilerini yansıtıyor.

İki ankette öne çıkan noktalar ise şunlar oldu:

Veri, karmaşıklık ve mevcut direktifler ÇSY engellerinin başında gelmekte
• Küresel kamu yatırımcılarının %51'i, yetersiz verinin ÇSY’nin benimsenmesi veya kuruluşlarında daha fazla ÇSY entegrasyonunun oluşması önünde bir engel olduğunu belirtiyor,
• Küresel kamu yatırımcılarının %30'u, mevcut yatırım zorunluluklarının derinleştirilen sürdürülebilir yatırımlarla uyumsuz olduğunu söylüyor. Merkez bankalarının %38'i de bu konuya atıfta bulunarak geçerli merkez bankası sözleşmelerinin nasıl sürdürülebilirlikle uyumlu hale getirilebileceğine yönelik devam eden bir tartışma olduğuna dikkat çekiyor,
• Küresel kamu yatırımcılarının %20'si, sürdürülebilir varlıkları ÇSY faaliyetlerine bir kısıtlama olarak değerlendirmenin doğasında var olan karmaşıklığı vurguluyor.

ÇSY hassasiyetine yönelik yatırımcı iştahı artmakta
• Küresel kamu yatırımcılarının %77'si yatırım süreçlerinde ÇSY uyguluyor,
• Yatırımcıların %27'si mevcut ÇSY kıyaslamalarını veya derecelendirme endekslerini kullanıyor. %12'si ise yatırımcılar veri tutarsızlıkları ile mücadele ederken kendi iç değerlendirme çerçevelerini kullanmayı tercih ediyor,
• Devlet ve emeklilik fonlarının %63'ü finansal olmayan etkiyi resmi olarak ölçme konusunda zorluk çekiyor, ancak %65'i bu kapasiteyi gelecekteki ÇSY yöntemlerinde ve sürdürülebilir varlık tahsislerinde geliştirmeye hevesli.

ÇSY yöntemleri ve sürdürülebilir varlık tahsisleri
• Küresel kamu yatırımcılarının %42'si ÇSY yatırım süreçlerinin bir parçası olarak en popüler yöntem olan negatif taramayı kullandıklarını söylüyor.
• Küresel kamu yatırımcılarının %76'sı, tercih ettikleri sürdürülebilir varlık sınıfı olarak yeşil tahvillerini gösteriyor,
• %45'i önümüzdeki 12-24 ay içinde yeşil tahvil tahsisinde orta ila büyük dereceli artışlar bekliyor; sadece % 3'ü yeşil tahvil tutumunda önemli düşüşler öngörüyor.

OMFIF Baş Ekonomisti ve Araştırma Direktörü Danae Kyriakopoulou ise rapor hakkında şu yorumları yaptı: “Pandemi, finansal sistemlerin finansal olmayan küresel risklere karşı savunmasızlığını ortaya çıkardı. Politika ‘yaşam desteği’nden ‘iyileşmeyi tasarlamaya’ evrilirken, sürdürülebilirlik ana yol gösterici tema olacaktır. 39,5 trilyon dolarlık varlığa sahip küresel kamu yatırımcıları, toparlanmanın sürdürülebilir olmasını sağlamada aktif bir role sahip. Ancak bu raporun da gösterdiği gibi, sürdürülebilir yatırım uygulamalarını büyütmek için veri, ölçüm ve kaynaklarla ilgili engellerle karşılaşmaya devam ediyorlar."

PAYLAŞ: DETAY

10 September

Neden yatırımcılar mali düzenleyicilerin iklim değişikliği riskiyle mücadele etmesini istiyor?

Epoch Investment Partners Genel Başkan Yardımcısı Ravi Varghese, yakın zamanda kaleme aldığı makalede bu soru üzerine eğiliyor.
 
Michael Lewis’in "The Fifth Risk" (Beşinci Risk) adlı kitabına atıfta bulunan Varghese, Lewis’in neden mevcut salgına hazırlıksız olduğumuzu ve iklim değişikliği gibi tehditlerle başa çıkmak için neden farklı bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu en iyi şekilde açıkladığını savunuyor.
 
Buna göre Lewis’in basit ama derin bir tezi var: Katastrofik risklerle başa çıkmak hükümetin görevidir.
Özellikle ABD hükümeti, ‘dünya tarihinde bu tür risklerin tek bir kurum tarafından yönetilmesine örnek en büyük portföy’ olarak nahoş bir yük taşımakta. Bu risklerden bazıları aklımıza hemen gelir: Finansal krizler, kasırgalar ve terörist tehditler bunlardan birkaçıdır. Küresel pandemi gibi diğerleri ise, daha önce ciddi bir şekilde değerlendirilmeye değer olamayacak kadar abartılı görünebilirdi. Lewis, bu risklerin ‘çok uzun fitilli bombalar gibi’ olduğu konusunda uyarmıştı; uzak gelecekte patlayıp patlamayacakları ise bilinmiyordu.
Varghese’ye göre iklim değişikliği doğrudan bu kategoriye giriyor; çünkü yayılmakta olan bir virüsle mücadele etmek için kaynakları ve kamu desteğini seferber etmek, yatırımlar yapmaktan ve yalnızca bundan on yıllar sonra ödüllendirebilecek politikalar oluşturmaktan çok daha kolay. Ayrıca, iklim değişikliği gibi bir tehdit toplumun ve ekonominin o kadar çok unsuruna nüfuz ediyor ki bu durum kimin ne yapması gerektiğini bilmeyi çok zorlaştırıyor.
 
Bu noktada, Varghese eylem alma zorluğunu azaltacak bir raporun kısa zaman önce yayımlandığından bahsediyor. Ceres Accelerator for Sustainable Capital Markets tarafından kamuoyuna sunulan "İklimi Sistemik Bir Risk Olarak Ele Alma" adlı rapor, ABD mali düzenleyicilerini iklim değişikliğini anlamak için ileriye dönük adımlar atmaya teşvik ediyor.
 
Rapor, yedi federal mali düzenleme kurumunun yanı sıra eyalet ve federal sigorta düzenleyicilerine 50 özel tavsiye sunuyor. Genel anlamda Ceres, düzenleyicileri iklimin finansal piyasa istikrarı üzerindeki etkisini değerlendirmeye, iklim değişikliğinin risk yarattığı yerlerde gözetimi artırmaya, şirketler ve finansal aracılardan daha fazla açıklama yapılmasını teşvik etmeye çağırıyor.
 
Varghese, yatırımcıların da bu atılımların arkasında durmaları gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu sebeple yönetilen varlıkları toplam 1 trilyon doları geçen 70’ten fazla yatırım şirketine katılarak bu girişimi destekleyen mektubun imzacıları arasında yer aldık.”
 
İmzacılar arasında yer alan şirketi Epoch Investment Partners adına konuşan Varghese, uzun vadeli bir perspektifle kanunlaştırılan ihtiyatlı düzenleme sayesinde, sermayenin küresel sıcaklık artışının 2 santigrat derece ile sınırlı olduğu bir gelecek senaryosuyla uyumlu sektörlere aktarılabileceğine inandıklarını dile getiriyor. Bu noktada var olan riskleri azaltmak adına Varghese’nin Amerikalı düzenleyicilere önerisi ise Network of Greening of the Financial System (NGFS) gibi öngörülü kuruluşlarda uluslararası meslektaşlarına katılıp onların tecrübelerinden yararlanmaları.
 
İklim değişikliğinin mali sonuçları ise şimdiden ortaya çıkmakta. Ceres'in de işaret ettiği son araştırmalar, özel ipotek kreditörlerinin daha riskli ipotekleri devlet destekli kuruluşlara kaydırdığını gösteriyor. Varghese’ye göre bu durum, çoğu yatırımcının özelleştirilen kazançlar ve toplumsallaşmış kayıplar fikrine kesinlikle karşı çıkacağının göstergesi.
 
“Ancak düzenleyiciler Ceres'in tüm tavsiyelerini kabul etseler bile, eylemleri için manşetlere girmezler. Bu belki de çalışmalarını daha da önemli hale getiriyor.” diyen Varghese yazısını yine Lewis’in kitabından bir bölüme yaptığı göndermeyle noktalıyor: “Hükümetimizde en çok endişelenmeniz gereken yerler kameraların döndürülmediği yerlerdir. Ceres'in bu yeni raporuyla donanmış olan mali düzenleyiciler, yatırımcıların biraz daha az endişelenmesine yardımcı olabilir.”
 
 
 

PAYLAŞ: DETAY

10 September

Bloomberg şirkete özgü ÇSY puanlarını piyasaya sürüyor

Bloomberg 11 Ağustos’ta şirkete özgü ÇSY puanlarının lansmanını duyurdu. Bu ilk teklif, petrol ve gaz sektöründeki 252 şirketin Çevresel ve Sosyal (ÇS) puanlarını ve birden çok sektördeki 4.300'den fazla şirketin Yönetim Kurulu Bileşimi puanlarını içeriyor.
 
Bloomberg Sürdürülebilir Finans Çözümleri Küresel Başkanı Patricia Torres, “ÇSY verileri yatırım süreci için kritik bir önem taşıyor. Yatırım ve finans uzmanlarının bilinçli kararlar almasını desteklemek için temel verilerle birlikte şeffaf ve eksiksiz puanlama metodolojileri sağlamakta bir fırsat görüyoruz," dedi. “Şeffaf ÇSY verileri ve puanları sağlayarak yatırımcıların, aksi takdirde şirketler arasında karşılaştırılması zor olan ham verileri deşifre etmesine yardımcı oluyoruz. Şirketler için bu puanlar, ÇSY performanslarını kolayca vurgulayacak değerli, kantitatif ve normalize edilmiş bir kıyaslama sunuyor."
 
ÇS puanları, petrol ve gaz sektöründeki şirketlerin genel olarak daha güçlü açıklama verilerine sahip olması nedeniyle petrol ve gaz sektörüyle başlayacak. IEA (Uluslararası Enerji Ajansı)’ya göre bu sektördeki şirketler aynı zamanda yakıtın yanmasıyla ortaya çıkan karbondioksit salımlarının yarısından fazlasını oluştururken küresel enerji ile ilgili sera gazı salımlarının %15'ini üretiyor.
 
Yönetişim puanları, kurumsal yönetim kurullarının uzun vadeli stratejik performans dahilinde uygun liderlik ve gözetimin sağlanmasındaki rolü üzerine artan tetkikleri göz önüne alarak Yönetim Kurulu Bileşimi ile başlayacak. Yönetim Kurulu Bileşimi puanları yatırımcıların, bir yönetim kurulunun çeşitli bakış açıları ve yönetim denetimi sağlamak ve mevcut yönetim kurulu yapısındaki potansiyel riskleri değerlendirmek için ne kadar iyi konumlandırıldığını değerlendirmesine olanak tanıyor.
 
Kantitatif model, Bloomberg yönetişim uzmanları tarafından tasarlandı ve Bloomberg’in yönetim ve yönetim kurulu düzeyindeki verilerini kullanıyor. Puanlar, şirketlerin göreceli performansını çeşitlilik, görev süresi, overboarding yani birden fazla şirkette yönetim kurulu üyesi olma durumu ve bağımsızlık gibi dört ana odak alanında sıralıyor.
 
ÇS puanları, yatırımcıların iklim değişikliği, sağlık ve güvenlik gibi finansal açıdan önemli, şirketle ilgili ve sektöre özgü bir dizi kilit konu genelinde performansı hızlı bir şekilde değerlendirmek için kullanabilecekleri, kurumsal çevresel ve sosyal performansın veriye dayalı bir ölçümünü sağlıyor ve şirket faaliyetlerini sektör emsallerine göre değerlendiriyor.
 
Bloomberg’in şirkete özgü nicel modeli, sürdürülebilirlik ve endüstri çerçeveleri, anlamsız verileri azaltmak için araştırma ve analizler, verileri normalize etme, büyüklük yanlılığının ve açıklama boşluklarının ele alınması ile bilgilendiriliyor. Bloomberg’in ÇSY puanları tamamen şeffaf: Yatırımcılar hem puanlama metodolojisini hem de her bir puanın altında yatan şirket tarafından bildirilen verileri inceleyebiliyorlar.
 
ÇSY puanlarının yanı sıra, yatırımcıların tüm yatırım süreci boyunca ÇSY'yi entegre etmelerine yardımcı olmak için veri odaklı içgörüler sunan bir dizi sürdürülebilir finans çözümü de sunuluyor. Bu, şirket tarafından bildirilen verileri ve üçüncü taraf verilerini birleştirmek ve standartlaştırmak, haber ve araştırma içeriğine erişim ve özellikle ÇSY alanında yatırımcılar için oluşturulmuş analitik ve araştırma iş akışlarını içeriyor.
Bloomberg Terminal aboneleri, Veri Kitaplığından ÇSY skorlarını seçerek puanları görüntüleyebiliyor. Daha fazla bilgi için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
 

PAYLAŞ: DETAY

3 September

B Corp hareketi dev şirketlere hazır mı?

Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Bildiğiniz gibi B Corp, dünyanın en iyisi olmayı değil dünya için en iyi olmayı hedefleyen şirketlerin bir araya geldiği küresel bir liderlik hareketi. Dünya çapında on binlerce şirket, sosyal ve çevresel etkilerini ölçmek ve operasyonlarını ve iş modellerini değerlendirmek için B Lab tarafından geliştirilen B Etki Değerlendirmesi (BIA) üzerine çalışıyor, performansını ölçüyor ve geliştiriyor. Yatırımcıların özel önem verdiği bu değerlendirme aracı şirketlerin faaliyetlerini değerlendirmeleri ve durum tespiti yapmaları için kolaylık sağlıyor. B Corp hareketi, şirketlerin geleneksel yaklaşım olarak hissedar önceliğinden paydaş önceliğine geçişi benimsemelerini teşvik ediyor.

Son zamanlarda en çok tartışılan konu ise çok uluslu, büyük şirketlerin bu harekette nasıl yer bulacağı. Geçtiğimiz ay Stanford Social Innovation Review’da B Corp hareketinin nasıl büyüdüğünü ve özellikle büyük şirketler için öneminin nasıl arttığını anlatan bir makale yayımlandı. S360 olarak bu yazıdan öne çıkanları sizler için bir araya getirdik.
 
Halka açık büyük şirketlerin adaptasyonu
 
2018’de Danone Kuzey Amerika CEO’su B Corp sertifikalı olduklarını duyurmuştu. Yıllık 6 milyar dolar ciro ile Danone Kuzey Amerika, dünyada B Corp sertifikasına sahip en büyük şirket oldu. Ayrıca küresel Danone organizasyonunun 2030 yılına kadar B Corp sertifikasını alma hedefini açıklamıştı. 30 milyar dolardan fazla gelire sahip bir Fortune Global 500 şirketi olan Danone, böyle bir taahhütte bulunduğunda küresel B Corp hareketinin bir önemli bir noktaya yaklaştığı söylenebilir.
 
Ancak çok yakın zamana kadar B Corp, Kickstarter, Allbirds, Casper ve Bombas gibi küçük ve orta ölçekli şirketlerin yer aldığı bir oluşumken artık büyük şirketleri de bir parçası olduğu bir harekete dönüşüyor. Öyle ki nihai hedef, B Corp sertifikasını veren oluşum olan B Lab'ın da belirttiği gibi “faaliyetlerini herkes için paylaşılan ve kalıcı bir refaha ulaşmaya yönelik olarak hizalayan küresel bir ekonomi” geliştirmekse eğer hareket büyük ve çokuluslu şirketleri de bünyesine katmalıdır.
 
Temel soru ise bu hareket büyük ve çok uluslu şirketlerin de katıldığı bir oluşuma dönüşmeye ne kadar hazır? B Lab’ın yüksek standartlarını korumasına olanak sağlayacak şekilde uyarlanıp uyarlanamayacağıdır. Bazı kesimler büyük şirketlerin gemiye alınmasıyla hareketin bütünlüğünün azalacağını düşünüyor. Ancak COVID-19'un ve ekonomik etkisinin ardından daha sürdürülebilir ve esnek, yumuşak kapitalizm inşa edilecekse eğer büyük, çok uluslu şirketlerin de bu oluşumun parçası olması gerekecek.
Süreçte bazı kamuya açık çok uluslu şirketler, bir B Corp şirket satın alarak veya mevcut bir yan kuruluşunun sertifikalı olmasını sağlayarak B Corp hareketine katıldı. Örneğin;

- Unilever, Ben & Jerry’s dahil olmak üzere sertifikalı B Corp olan birkaç yan kuruluşa sahip.
 
- 2014'te Brezilya'nın en büyük kozmetik ve kişisel hijyen ürünleri üreticisi olan Natura'nın B Corp sertifikasyonunu almasıyla beraber ulusal borsada işlem gören ilk B Corp sertifikalı şirket ile önemli bir kilometre taşına ulaşıldı. 2020'de Natura, ABD’de kozmetik sektöründe doğrudan tüketiciye satışın öncüsü Avon'u 2 milyar dolara satın aldı. Avon, anlaşmanın parçası olarak bir fayda şirketi yapısına dönüşecek. Halka açık bir Amerikan şirketinin yöneticileri ilk kez tüm paydaşlara odaklanan bir kurumsal yapı benimsemek için oy kullandı. 

- Eğitim şirketi Laureate Education’da ise işler biraz farklı ilerledi. Şirket, 2015'te kamu yararına çalışan bir şirket olarak yeniden örgütlendi ve sertifikalı B Corp oldu. 2017'de Laureate, NASDAQ borsasında halka arzı gerçekleştirdi ve böylece ABD borsasında halka açılan ilk B Corp oldu. Şirketin B Corp olmaya karar verdiği zaman 25 ülkede 80 farklı kurumunun olmasından dolayı süreç oldukça karmaşık ve zorluydu. Her kurum, kendi değerlendirmesi için tüm ilgili verileri ve belgeleri toplamaktan sorumluydu. B Lab, saha ziyaretleri ile denetlemek için rastgele beş kurumu seçti. Laureate, sertifikasyon sürecinde çeşitli şekillerde yarar sağlamıştır. Bunun en dikkat çekeni farklı bölgelerdeki çeşitli kurumlarında ortak uygulamalar yaratmaktı. 

Danone önderliğinde çok uluslu şirketlerin sertifikasyon süreci
 
2015'te Danone, B Lab ile iki büyük taahhüttü içeren bir anlaşma imzaladı. İlk olarak Danone, BIA aracını ekosistem fonunda yer alan kuruluşlarıyla birlikte kullanacaktı. İkincisi ise B Lab'ın BIA'yı büyük şirketlere uyarlamasına, piyasaya çıktığında kendi üzerinde test etmesine ve diğer büyük şirketlere tanıtmasına yardımcı olacaktı. 
 
B Lab, bu süreçle beraber değerlendirmenin kapsamını büyük çokuluslu şirketlerle önceden belirlemesi gerektiğini öğrendi. Sürecin Danone’nin Kuzey Amerika’daki faaliyetleri üzerinde ise önemli ticari etkileri oldu. Şirketin satın alma politikasını hayata geçirip iyileştirilmesiyle BIA sürecinde önemi fark edilen azınlıklara ait işletmelere öncelik vermek, üretim lokasyonlarında yerel olan tedarikçilere öncelik vermek, çevresel ayak izini azaltmaya yardımcı olmak ve yerel ekonomileri canlandırmak gibi kriterler şirket politikasına dahil edildi.
 
Büyük şirketlerin sertifika alma süreci nasıl işler?
 
B Lab, 2015 yılında Danone, Unilever ve Natura'nın da aralarında bulunduğu bir dizi çok uluslu şirket ile yıllık 5 milyar dolardan fazla gelir elde eden şirketleri sertifikalandırmak için çeşitli yollar geliştirmeye başladı. Yeni sertifikasyon süreci düzenlemesi Nisan 2019'da yayınlandı ve bir şirketin sertifika almaya uygun hale gelmeden önce bazı temel gereksinimleri karşıladığını doğrulayan ek bir ön tarama süreci eklendi.
Şirket ayrıca, genel efektif vergi oranı da dahil olmak üzere, hükümet işlerine (lobicilik) yaklaşımı ve vergi felsefesi hakkında kamuya açık beyanlar yayınlamalı. Buna ek olarak, şirketin temel insan hakları sözleşmelerine uymayı taahhüt etmesi gerekmektedir.
Son olarak, üçüncü parti standartlarını kullanarak şirketin halka açık bir şekilde yıllık etki raporları hazırlaması gerekiyor. B Lab’ın Bağımsız Standartlar Danışma Konseyi ise, şirketin bu gereksinimleri ne ölçüde karşıladığını denetleyip belirlemekle sorumlu. Ardından, kapsam belirleme süreci başlar. Bu süreçte B Lab, tam sertifikasyon için tamamlanması gereken BIA'ların sayısını belirlemek için şirketin yapısına ve yönetimine genel bir bakış getirir. B Lab, değerlendirme ve doğrulama zaman çizelgesinin yanı sıra sertifikasyon için yasal gereklilik hakkında rehberlik sağlar.
 
Bir sonraki adım, birden fazla BIA'nın tamamlanmasını gerektiren değerlendirme ve doğrulamadır. Büyük şirketler, çeşitli iştirakleri ve operasyonlarının her biri için BIA'ları tamamlamadan önce yönetişimdeki en iyi uygulamalara odaklanan BIA'nın "Global Headquarters" oluşumu üzerine çalışmalıdır. Bütün bu adımlar tamamlandıktan sonra B Lab tarafından tüm belgelerin denetlenip onaylanmasını takiben çok uluslu şirketler B Corp sertifikasına sahip oluyor.

Yeni bir program: B Movement Builders

Artık büyük şirketler için bir sertifikasyon süreci mevcut olsa da değerlendirmenin detaylı olması ve diğer gereksinimler birçok şirket için ürkütücü görünebilir. B Lab, daha geniş bir topluluk yaratması gerektiğinin farkına vararak büyük çokuluslu şirketlerin felsefeyle somut ve aşamalı bir şekilde etkileşime girmesine yardımcı olmak için yeni bir program olan B Movement Builders geliştirildi. Bir şirket bu programa katılmak için B Corp Topluluğunun bu ilkelerine bağlı kalmalıdır: (1) işi tüm paydaşlar için değer yaratmak üzere dönüştürmek için yüksek standartlara ve hedeflere bağlılık, (2) somut taahhütler ve şeffaf değerlendirme ve (3) kolektif etki yaratılması.
 

PAYLAŞ: DETAY

3 September

Koronavirüs maskeleri: Yıllarca sürecek bir felaket mi?

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Koruyucu yüz maskeleri, pandemi önlemleri kapsamında artık birçok ülkede kamusal alanda yasal bir gereklilik haline geldi. Ancak zorunlu hale gelmeden önce bile maskeler karada ve denizde kirliliğe neden oluyordu. Bilim insanları Covid-19 ile beraber kullanımı artan maskelerin, etkisi uzun yıllar sürecek bir felaketini tetikleyebileceğinden endişe duyuyorlar.
 
Salgının başladı Çin’de geçen ay yapılan bir plaj temizliği sırasında 100 metrelik kıyı şeridinde 70 maske bulundu ve bir hafta sonra temizlenen bölgede 30 maske daha ortaya çıktı. Akdeniz'de ise adeta denizanasını andıran yüzen maskelerin görüldüğü bildirildi. İngiliz bilim adamları daha çevreci bir alternatif bulunmadığı taktirde sadece İngiltere’de her yıl 124.000 tondan fazla kullanılmış maske atığı oluşacağını belirtiyor.
 
Milyonlarca insan için yüz maskeleri kullanmak zorunlu hale gelse de bunların nasıl güvenli bir şekilde bertaraf edileceği veya geri dönüştürüleceği konusunda rehberlik eden yönlendirmeler maalesef yeterli değil. Ülkeler karantina kısıtlamalarını kaldırmaya başladıkça, küresel olarak her ay milyarlarca maskeye ihtiyaç duyulacağı ön görülüyor. Maskelerin çoğu uzun ömürlü plastik malzemelerden üretilir ve doğaya atılması durumunda yüzlerce yıl çözünmeden kalabilir. Kullanılmış maskeler konusunda adım atılmaması halinde sosyal ve çevresel bir felaket ile karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacak.
 
İnsanlar ve hayvanlar için tehlike
 
Dünyanın önde gelen bağımsız bilim dergisi The Lancet’te bilim insanlarının koronavirüs ile ilgili yaptığı araştırmaya göre koronavirüsün atılan maskelerden çöpçülere veya atıklarla olası teması halinde bireylere bulaşma riski bulunuyor. Araştırmada ayrıca virüsün belirli koşullarda, plastik bir cerrahi maske üzerine yedi gün yaşayabileceği belirtiliyor.
 
Orta ila uzun vadede ise maskelerin doğru bertaraf edilmemesi hayvanlar ve bitkileri de farklı şekilde etkiliyor. Plastik atıklar, su yüzeyini kaplayabilecek hacme sahip olmasından dolayı deniz ve okyanusları oksijensiz bırakıp bu ekosistemlerde yıkıcı sonuçlara sebep olabiliyor. Diğer taraftan bazı hayvanların plastik atıklar ile avları arasındaki farkı anlayamayıp bu parçaları yuttuğu gözlemleniyor. Boğulmalara sebebiyet vermesinin yanı sıra atıkların midelerine dolmasından dolayı hayvanlaryetersiz beslenebilir. Daha küçük hayvanlar ise parçalanmaya başladıkça maskelerin veya eldivenlerin içindeki elastiğe dolanabilir.
 
Plastikler zamanla daha küçük parçalara ayrılır ve çevrede ne kadar uzun kalırsa o kadar çok ayrışır. Plastikler önce mikroplastiklere ve sonra daha da küçük nanoplastiklere ayrılır. Bu küçük parçacıklar ve lifler genellikle besin zincirlerinde birikebilen uzun ömürlü polimerlerdir. Sadece bir maskeden potansiyel olarak milyonlarca partikül ortaya çıkabilir ve besin zincirinde taşınarak insanlara kadar ulaşabilir.

Ne yapılması gerekiyor?
 
Mart ayında yayınlanan bildiride Dünya Sağlık Örgütü, COVID-19 ile mücadele için tıbbi ortamlarda her ay 89 milyon ek tek kullanımlık maskeye ihtiyaç duyulacağını paylaştı. Buna ek olarak, OECD’nin tahminine göre pandemi kaynaklı kullanımın getirdiği önemli artış ile beraber dünya genelinde koruyucu yüz maskesi talebi günlük 40 milyona ulaştı. 
 
Ancak, yeniden kullanılabilir maskelerde bile tasarımlarından ve temizlerken kullanılan yöntemlerden kaynaklı farklılıklar ortaya çıkıyor. University College London ekibi, yeniden kullanılabilir, tek kullanımlık ve tek kullanımlık filtreler ile tekrar kullanabilen maskelerin çevresel etkilerini hesaplamak için maskelerin üretimini, kullanımını ve kullanım sonrası süreçlerini inceledi. Araştırma sonucu, makinede yıkanabilen ve filtresiz yeniden kullanılabilir maskelerin bir yıllık süre içerisinde en düşük çevresel etkiye sahip olduğu ortaya konuldu. Şaşırtıcı bir şekilde, araştırma diğer bir sonucu da tek kullanımlık filtreli yeniden kullanılabilir maskelerin elde yıkanmasının genel olarak en yüksek çevresel etkiye sahip olduğu anlaşıldı. Bu tür maskelerin çevresel etkisi filtresiz tek kullanımlık maskelerden bile daha yüksek.
 
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda maskesi kullanımının çevresel etkisini azaltmak için şu adımların izlenmesi öneriliyor:

- Tek kullanımlı filtresi olmayan tekrar kullanılabilen maskeleri tercih edin. Kumaşın yıkama talimatlarına uygun olarak çamaşır makinesinde düzenli olarak yıkayın.  

- Yanınızda bir adet tekrar kullanılabilir yedek maske taşımaya çalışın. Böylece bir şeyler ters giderse eğer tek kullanımlık maske kullanmanıza veya satın almanıza gerek kalmaz.  

- Tek kullanımlık bir maske kullanmanız gerekiyorsa, onu eve götürün (çıkarmanız gerekirse bir çantaya koyun) ve ardından plastik bir poşete koyup sıkıca bağladıktan sonra çöpe atın.  

- Tek kullanımlık maskeleri geri dönüşüm kutularına koymayın. Geri dönüşüm işçileri için potansiyel bir biyolojik tehlike oluşturabilirler.  

- Ne yaparsanız yapın, maskeleriyere atmayın!

PAYLAŞ: DETAY

3 September

Yerel toplulukları güçlendirme adımları: Küresel Orman Restorasyonu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim krizinin etkilerini doğal afetlerle beraber daha da çok hissettiğimiz bu günlerde, akıllara krizle başa çıkmak için en bilinen ve desteklenen yöntemlerden biri olan “yeniden ağaçlandırma” geliyor. Yangınlar; tarımsal, hayvansal ya da ticari amaçlarla yapılan orman tahribatları her gün daha çok ormanın yok olmasına sebep oluyor. Buna çözüm olaraksa, ormanları restorasyon adı altında yeniden yapılandırma ve tahribatın yaşandığı bölgelerde geri ağaçlandırma politikaları uygulanıyor. Ancak maalesef konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, politikaların sosyal ve çevresel adalete olan etkileri genellikle göz ardı ediliyor. Dünya üzerinde tahribata maruz kalan tropikal bölgelerde yaklaşık 300 milyon insan yaşarken, bu ormanların 8 kilometrelik havzalarındaki yoksul nüfus 1 milyara ulaşıyor. Bu da ağaçlandırmaya yönelik araştırmaların ve politikaların odağına insani kalkınmanın konulması gerektiğine işaret ediyor.
 
Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre restorasyon projelerinin adil ve eşitlikçi bir tasarıma sahip olması, orman bölgelerinde yaşayan yerel halkların hayatlarını sürdürebilmeleri için kritik bir nokta olarak görülüyor. Bu noktada ormanların yerel dinamiklerden bağımsız olmadığını kabul etmenin ve ormanlara özgür erişim, arazi yönetimi ve kaynak kullanımı hakkı gibi konularda yerel toplulukları güçlendirici çalışmalar yapmanın gerekli olduğu söylenebilir. Bu konuda araştırmacı yazar Erbaugh, küresel orman restorasyonunun başarıya ulaşmasının ancak yerel toplulukları önceleyerek olacağını vurgularken, Michigan Üniversitesi profesörü Agrawal da yerel toplulukları güçlendirmenin dünyadaki yoksun ve dışlanmış milyonlarca insanın refahını arttıracağını ve bu öncelemenin insanların yanında çevreye de fayda getireceğini bulduklarını belirtiyor.
 
Söz konusu araştırmada atmosferin temizlenmesi, biyo çeşitliliğin desteklenmesi ve yerel toplulukların ihtiyaçları noktalarında tropikal bölgelerin potansiyeli yüksek olduğu için bu bölgelerdeki restorasyon fırsatlarına odaklanıldı. Tropikal orman çevresini kalkındırmak, iklim krizini önlemek ve o bölgelerde yaşayan 1 milyar insana fayda sağlamanın aynı anda mümkün olduğuna dikkat çeken araştırmada, 1-ton CO2’ye 20 dolar gibi orta dereceli bir karbon vergisi ile 30 yıl içinde yeniden ağaçlandırmanın mümkün olduğu sonucuna varıldı.
 
Çalışmada özellikle de Brezilya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Hindistan, Endonezya gibi eşitsizliklerin yüksek olduğu ülkelere odaklanıldı. Bu ülkelerdeki ormana dayalı iş kollarında çalışan, orman havzalarında yaşayan ve havzayı kültürlerinin önemli bir parçası olarak gören bu insanlarının hayatlarının iyileştirilmesinin ormanın restorasyonuyla ve insan-merkezli politikalar güdülmesiyle mümkün olduğu ortaya konuldu.
 
Tropik bölgelerdeki düşük gelirli ülkelerde nüfusun %12'sinin restorasyonun yapılabileceği orman havzalarında yaşadığı düşünülürse, bölgede yaşayıp altyapı ve kalkınmadaki standart yatırımlarla genellikle yetersiz hizmet alan milyonlarca insanın geçim ve refahını iyileştirme potansiyeli daha iyi anlaşılabilir. Peki nasıl? Araştırma, düşük gelirli ülkelerdeki gece zamanı uydu görüntüleri baz alınarak yapılan çalışmalarla yapay ışıklandırma olmayan alanların incelenmesi, bu ülkelerin karbon giderme potansiyellerinin en yüksek seviyede olduğunu ortaya koydu. Yani orman restorasyon projeleri kalkınma hedeflerini en iyi şekilde bu havzalarda gerçekleştirilebilir. Aynı zamanda Dünya Kalkınması adlı derginin editörü de olan akademisyen Agrawal, bahsedilen projeler için Orta, Doğu ve Güney Afrika’da büyük fırsatlar olduğunu vurgularken, hali hazırda çok katmanlı krizlerle karşılaşan yerel halkların restorasyon projelerinden sosyo-ekonomik ve yapısal faydalar elde edeceğini de belirtti. Agrawal’a göre ormanları yönetme ve eski haline getirme hakkını yerel topluluklara vererek onlara öncelik tanıyan orman arazi restorasyonları, iklim krizi için küresel ve bütüncül bir bakış açısı sağlamayı ve doğayı koruma, iklim adaleti ve sürdürülebilir kalkınma konusunda yol haritasında ortaklaşmayı mümkün kılabilir.
 
Tüm bunların yanında, restorasyondan etkilenecek yerli halkı karar verme hakkından mahrum bırakmak; özellikle de bazı topluluklar restorasyon sebebiyle yerlerinden edilirse ciddi etik sorunlar oluşturabilir. Karar ve yönetim süreçlerinden bu tarz bir dışlanma yaşanması, çoğu yönden yoksul olarak nitelendirilebilecek yerel topluluk üyelerinin yaşam alanlarından ayrılmasını ya da neredeyse hiç katkıda bulunmadıkları küresel karbon ve biyo çeşitlilik krizinin yaşam şekillerini değiştirmesini zorunlu kılabilir. Dolayısıyla bu durum, yerel toplulukların orman restorasyonu süreçlerini yönetme ile güçlendirilmenin yanı sıra, “ortak orman mülkiyeti”ni genişletmeye yönelik fırsatların da araştırılmasını gerekli kılıyor.
 
Araştırmada analiz edilen restorasyon bölgelerinde ortak orman mülkiyetine yönelik yasal dayanakların varlığı yasal haklara dair ortak orman mülkiyetine göre daha güçlü kaynakların varlığına işaret ediyor. Ortak orman mülkiyetini genişletmeye yönelik çabalar ise özellikle de nüfusun önemli bir miktarının orman havzalarında yaşadığı Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Tayland ve Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde ciddi bir önem teşkil ediyor.
 
Bahsi geçen projeler, tarım, kereste ya da diğer ticari amaçlar için kullanılmış eski orman arazilerinin yeniden ağaçlandırılmasını kapsıyor. Halihazırda devlet ve sivil toplum nezdinde artan farkındalık ve görünür destek de bu projelerin gerçekleştirilmesi ihtimalini güçlendiriyor. Bu noktada, araştırmada kullanılan “Orman Arazi Restorasyonu” (FLR) adı verilen planlama ve yönetim aracı, yerel halkı restorasyon projelerine nasıl entegre edilebileceğine dair fikir vermek için kullanılabilir. Araştırmacılara göre FLR, "yerel paydaşların dahil edilmesi ve katılımı yoluyla ormansız ve bozulmuş topraklarda ekolojik bütünlüğü yeniden tesis etmeyi ve insan refahını artırmayı hedefliyor". Bu planlama yönteminin savunucuları ise, FLR’nin orman ürünlerinin kullanımı ve satışının yerel halkların refahına katkıda bulunduğunu, yerel gıda ve su güvenliğindeki artışları desteklediğini ve yerel halkların ağaçlar ve ormana içkin sahip oldukları kültürel değerlere saygı duyduğunu belirtiyorlar. Bu da çevresel adaletin sağlanması adına önemli bir adım olarak görülüyor.
 
Agrawal’a göre bu araştırma araştırmacıların, karar vericilerin ve yerel halk temsilcilerinin halkların ve ekosistemlerin iyiliği için ortaklaşma gereksinimini vurguluyor ve ekliyor: “İster devlet kurumları ister araştırmacılar olsun, ormanlar üzerinde çalışanlar, insanlara karşı değil, insanlarla dayanışma içinde çalışmanın gerekliliğini sık sık unutuyorlar.” İşte bu yüzden de insan odaklı ve topluluk-mekân ilişkisini göz ardı etmeyen çalışmaların sıklaşması ve hareketin savunuculuğunun yapılması, yerel halkları ve doğayı önemseyen herkes için bir amaç haline geliyor.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

3 September

Yatırım piyasasındaki toplumsal cinsiyet uçurumu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Risk sermayedarı ve girişimci dendiğinde gözümüzde canlandırdığımız kişi genellikle bir erkek oluyor, değil mi? Birçok sektör gibi iş dünyasında ve yatırım piyasasında da erkek hakimiyetinden ve cinsiyet eşitsizliğinden söz edilebilir. Erkekler, risk sermayesi (VC) endüstrisinin yönetici kademelerinin %91’ini oluşturuyor. Buna rağmen, karlı getirileri olan kadın liderliğindeki işletme ve girişimlerin piyasayı domine eden VC şirketleri tarafından görmezden gelinmesi, verimlilik kaybına sebep olmaya ve inovasyonu engellemeye devam ediyor. Kadın liderliğindeki fark yaratan girişimler küresel olarak sistematik bir şekilde göz ardı ediliyor. Bu tablo Avrupa’da da çok belirgin. Geçen yıl risk sermayesi yatırımlarının sadece %2'si kadınlar tarafından kurulan girişimlere gitti. Ancak bu eşitsiz tablo, sermayedarların kadın liderliğindeki girişimlere daha çok yer vermesiyle değişebilir.
 
Farklı endüstrilere dair iş dünyasındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin gözler önüne serildiği birçok farklı istatistik mevcut. Örneğin, bilgi ve iletişim teknolojileri (ICT) endüstrisinde kadınların işten ayrılmasından dolayı Avrupa Birliği (AB)’nin toplam zararı 16 milyar Euro’yu aşıyor. Kadınlar, Avrupa nüfusunun kabaca %52'sini oluştursa da AB'deki serbest meslek sahiplerinin yalnızca %34'ünü ve yeni başlayan girişimcilerin %30'unu oluşturuyorlar. Daha da kötüsü, 2017'de kadın liderliğindeki ICT şirketleri, kıtada yatırım yapılan VC'lerin %10'undan azını oluşturuyordu. Bu noktada Avrupa’yı inovatifleştirmek için yapılması gerekenlerden bir tanesi sorunun sistemsel olduğunu kabul edip kadın liderliğindeki işletmeler için fon oluşturmak olabilir.
 
Fırsatların kadınlara sunulmama probleminin yanında aynı zamanda kadın girişimcilerin davranış kalıplarını da incelemek gerekiyor. Bu konuda yapılan araştırmalar, kadınların liderliğindeki şirketlerin dış finansman fırsatlarıyla ilgilenme eğiliminde olmadığını ve riskten kaçınmaya meyilli olabileceklerini gösteriyor. AB'de yeni girişimler kuran kadınların çoğu, dış finansman sağlama fırsatlarının farkında olduklarında bile yine de başlangıç ??sermayesi sağlamayı önemli ölçüde kendi başlarına yapmayı tercih ediyor. Yani kadın kurucular, erkek kuruculardan daha az risk sermayesi yatırımı peşinde koşuyorlar. Kadın girişimcilerin görece yokluğu, kadınların kendi raporlarına göre kendi işlerini "ön plana çıkarma" tercihleriyle birleştiğinde ise Avrupa'da dış finansman için genel talebin azalmasına sistematik eşitsizliğin nasıl katkıda bulunduğu anlaşılabilir. Halihazırda erkek sermayedarların hakimiyeti altında olan sektörde yatırım alma oranı düşük olan kadın girişimciler, bu konudaki fonlama ve yatırım fırsatlarına ilgisizleşip kendi kendilerini fonlamayı öncelediklerinde, bu olgu öncelikle kadın girişimcilerin dışarıdan yatırım alıp zinciri kırmasını zorlaştırıyor. İkinci olarak da sektördeki toplam yatırım talebi, öz-yatırım sebebiyle büyüyemiyor, hatta azalıyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'ndeki durum daha da kötü. ABD istatistiklerine göre beş risk sermayesi şirketinden yaklaşık dördünde hiçbir zaman üst düzey yatırım rolünde bir kadın istihdam edilmezken, yeni işe alınan her on kişiden sadece biri kadın.
 
Yukarıda bahsi geçen sermaye şirketleri ve yatırım alan girişimlerdeki cinsiyete dayalı uçurum; önyargılara dayalı ayrımcılık ve kadınlarda genel olarak yatırım için risk almama eğilimiyle birlikte yatırımcı ve kurucular arasında da kadın temsilinin az olmasıyla birleştiğinde, sektördeki toplumsal cinsiyet eşitsizliği adeta bir kısır döngü yaratıyor. Erkekler tarafından yönetilen fonlar, erkek liderliğindeki girişimlerin baskınlığı sebebiyle kadın liderliğindeki girişimlere ulaşamıyor; fonların kadınlara ulaşamıyor olmasının yarattığı olumsuz tablo ve stratejik adımlar da kadın liderliğindeki şirketleri risk almaktan uzaklaştırıyor ve bu sebeple kadınların yatırım alma oranları daha da düşüyor.
 
Peki bu kısır döngüden nasıl uzaklaşılabilir? Avrupa Yatırım Bankası (EIB)’nın yeni raporu tam da bu konuya parmak basıyor. Rapora göre, kadın girişimcilerin inovasyon ve iş yaratma potansiyeli göz önüne alındığında bu döngünün kırılması mümkün.  Araştırmalar, halihazırda zaten kadın liderlere sahip işletmelerin erken dönemlerde yaşanan fonlama sıkıntıları atlatılıp, gelişmiş işletmelere dönüştüklerinde, erkeklerce yönetilen işletmelere göre açık ara daha çok yatırım çektiğini gözler önüne seriyor. Ortalama ücretlerle karşılaştırıldığında da kadınlarca yönetilen şirketlerdeki çalışanların daha avantajlı olduğu görülürken, kadın girişimcilerin diğer kadın girişimciler için istihdam yarattığı ortaya konuluyor.
 
AYB aynı raporda, AB'de kadın liderliğindeki VC destekli şirketlerin, anlaşma değeri ve hacmi açısından daha yüksek exit değerlerine (girişimi şirketleştirip satma değeri) sahip olduğunu gösterip; yıllanmış, sermayedarlarca finanse edilmiş girişimlerin genellikle daha fazla kadın yönetici alma eğiliminde olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik yapılan bu deneyimli yönetici alımlarının, kadınların liderliğindeki girişimlere daha çok yatırım yapmada ve kadın yöneticileri daha çok desteklemede etkili olduğu görülüyor. Tüm bu bulgular, aslında sistemin kadınların daha çok dahil olmasıyla nasıl daha üretken ve inovatif bir noktaya gelebildiğini, dolayısıyla da halihazırda var olan toplumsal cinsiyet uçurumunun bitmesi için herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini gösteriyor. Örneğin bu konuda harekete geçen organizasyonlardan biri olan Avrupa Girişim Topluluğu (EVC), bölgedeki genel yatırım büyümesinin üzerinde bir oranda büyüyen kadın liderliğindeki şirketlere yatırım yapmaya başladı.
 
COVID-19 salgını gibi küresel zorluklar, piyasa şoklarına yanıt vermede ve ekonomik iyileşmeye katkıda bulunmada kritik bir role sahip kadın girişimciler için daha fazla finansman ihtiyacının altını çiziyor. Mevcut krizin kargaşasının ortasında, toplumsal cinsiyet dengeli yeniliği teşvik etme fırsatı var. Ancak toplumsal cinsiyet eşitliğine doğru ilerleme kaydetmek ve çeşitliliğin tüm faydalarından yararlanmak için kurumlarda, iş kültürlerinde ve tutumlarda köklü değişiklikler yapılması gerekecek.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

20 August

Moda sektöründe sürdürülebilirliğinin anahtarları: dijital teknoloji ve yeşil finansman

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Moda endüstrisinde uzun vadeli başarının yolu trendlere öncülük etmekten ve sınırları sürekli zorlamaktan geçiyor. Bu bakış açısı Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) öncelikleri için de geçerli. Paulson Enstitüsü’nden Phylicia Wu, paylaştığı yazısında endüstrinin sürdürülebilir dönüşümü için adım atılması gereken iki ana konu üzerine odaklanıyor.
 
2,5 trilyon dolar değerindeki moda endüstrisinin değer zincirinin tamamı göz önüne alındığında, moda endüstrisi dünyadaki karbon salımlarının yaklaşık %8'ini oluşturuyor. Bu salım miktarı tüm demir ve çelik üretim endüstrisinin toplamından daha yüksek. Herhangi bir önlem alınmaması durumunda, bu sayının 2030 yılına kadar %60'tan fazla artacağı tahmin ediliyor. Ancak, sektör genelinde çevresel etkilere dair artan kolektif farkındalık da göz ardı edilmemeli. Şirketler sürdürülebilirliğin sadece bir akım değil, aynı zamanda kalıcı olan yeni bir standart olduğunun farkına varıyorlar.
 
Bu sorunun üstesinden gelmek için politik adımların atılması, tedarik zincirlerinin yarattığı karbon ayak izini iyileştirmeye yönelik önlemlerin öneminin anlaşılması, döngüsel ekonomi uygulamalarının teşvik edilmesi ve giderek daha popüler hale gelen sürdürülebilir markaların ön plana çıkmasıyla beraber sektörde yer alan oyuncuların sürdürülebilirlik alanındaki girişimleri çoğaldı. Öte yandan, moda endüstrisindeki trend öncülerinin çeşitli yeşil girişimlerine rağmen özellikle tedarik zinciri stratejileri söz konusu olduğunda sürdürülebilirliğin yaygınlaşması yolunda büyük zorluklar mevcut.
 
Çevresel etki bilgisi eksikliği ve güncelliğini yitirmiş teknoloji, genel olarak endüstriyel tedarik zincirlerinin ön plana çıkan iki sorunu. Bu sorunlar özellikle moda endüstrisi açısından büyük bir öneme sahip. Eski teknoloji kullanımının neden olduğu verimsizliklerin en çarpıcı örneklerinden biri, geleneksel yollarla tipik bir pamuklu tişört yapmak için hala 2.700 litre su (ortalama bir insanın 3 yıllık içme suyu tüketimi) kullanılan üretim sürecidir.
 
Fiyat açısından oldukça rekabetçi bir endüstri olması sebebiyle, şirketlerin tedarik zinciri iyileştirmelerine yatırım yapmak için motivasyonları genel olarak düşük. Güçlü markalar ve perakendeciler gibi tedarik zincirinin önemli paydaşları kişisel çıkarlarından dolayı daha küçük paydaşların sürdürülebilirliği önceliklendirilmesini pek teşvik etmiyor.
 
Phylicia Wu konuyu şöyle özetliyor: “Açığa çıkan salımın büyük bir miktarının tedarik zinciri boyunca üretildiği düşünüldüğünde şirketler bu verileri izleyemediği ve takip edemediğinden dolayı çevresel ayak izlerini iyileştirmek için bir başlangıç noktası bulamıyorlar.
 
Tedarik zinciri boyunca yetersiz veri toplama altyapısı, çevresel verilerin toplanmasında ve bilgi şeffaflığında eksikliğe sebep oluyor. Şeffaflık Endeksi’nin 2020 yılında yaptığı ankete göre markaların %78'inin enerji ve karbon salımları konusunda politikaları varken, yalnızca %16'sı tedarik zincirlerinin yıllık karbon ayak izlerine ilişkin verileri yayınlıyor.
 
Ancak bu bir felaket senaryosu değil. Bu noktada yeşil finans ve teknolojinin devreye giriyor. Bu iki alanın beraber benimsenmesi, çevresel verilerin izlenmesindeki eksikliği gidermeye başlayabilir ve aynı zamanda moda endüstrisinin daha sürdürülebilir olması için gerekli olan tedarik zincirindeki verimliliği artırabilir.
 
Dijital teknoloji, tedarik zinciri boyunca veri toplamayı kolaylaştırarak moda endüstrisinde bilgi şeffaflığının ve çevresel raporlamanın ele alınmasında önemli bir rol oynayabilir. Bir dizi girişimler, blockchain ve bulut tabanlı teknolojiyi kullanarak bu alanda temelleri atıyorlar. Örneğin, blockchain platformu Provenance, etik satın alma kararlarını etkinleştirmek için tedarik zincirlerinin izlenmesine ve kritik kararların verilmesine yardımcı oluyor.
 
Girişimlerin yanında moda devleri de adımlar atıyor. Kısa süre önce Stella McCartney ve Google Cloud, çeşitli hammadde türlerinin çevresel etkilerini saptamak için kurdukları ortaklığı duyurdu. Tüm bu çabalar tedarik zinciri boyunca farklı noktalarda veri toplamanın ilerlemesine ve şeffaflık sağlanmasına katkıda bulunuyor.
 
Tedarik zincirinde verimliliği arttıran, daha iyi kaynak tahsisini destekleyen, potansiyel maliyet tasarruflarını belirleyen, talebi tahmin eden ve endüstrinin çevresel etkisini azaltan iyileştirmeler ve güncellemeler bir diğer önemli konu. Optoro ve ShareCloth gibi girişimler fazla stok taşıma maliyetini ve tekstil israfını azaltmak için süreçleri dijitalleştiren, yapay zeka, makine öğrenimi ve diğer gelişen teknolojileri kullanıyor. Ancak, çevre dostu malzemelerin daha geniş bir çevre tarafından benimsenmesini engelleyen maliyet engellerine benzer olarak, bu yeni teknolojilerin hayata geçirilmesi için yüksek sermaye yatırımı şirketler tarafından olumsuz karşılanıyor.
 
Tedarik zinciri iyileştirmeleri için sadece dijital teknoloji alanında atılan adımlar yeterli değil. Moda endüstrisi büyük ölçekli dönüşümü sağlamak için yeşil finansmana da ihtiyaç duyuyor. Boston Consulting Group, bu yenilikleri ticarileştirmenin ve ölçeklendirmenin yılda 20 milyar ila 30 milyar dolar arasında finansman gerektireceğini tahmin ediyor.
 
Moda endüstrisinin geleceğinde önemli yer alacağı düşünülen yeşil finans alanındaki gelişmeler halihazırda devam ediyor. Geleneksel borç veren kurumlar, yeşil tahvilleri ve sürdürülebilirlikle bağlantılı kredileri ön plana çıkarmaya başladı. Kasım ayında Prada, Crédit Agricole ile 59 milyon dolarlık sürdürülebilir adımları teşvik eden kredi imzalayan ilk moda şirketi oldu. Moda endüstrisinde yenilikçi çözümlerin uygulanmasını teşvik etmeye odaklanan ilk yatırım fonunu temsil eden 30 milyon dolarlık İyi Moda Fonu Eylül 2019'da başlatıldı.
 
Markalar ayrıca yeşil finans alanında fırsatlar yaratmak için kurumsal risk sermayesi departmanları oluşturmaya başladılar. Örnek olarak Patagonia’nın 2013 yılında 20 milyon dolarlık bir fon olarak başlattığı Tin Shed Ventures ve sürdürülebilir moda için 1 milyon ila 20 milyon dolar arasında değişen yatırımlar yapan H&M’nin CO:LAB'ı sayılabilir.
 
Moda endüstrisini daha yeşil bir yöne taşıyabilecek fikirler, sürdürülebilir çözümler için planları içeren uzun vadeli iş stratejileri oluşturmayı, tedarik zincirlerinde sürdürülebilirliği uygulamaya yönelik yaratıcı yaklaşımları kullanmayı, çevresel veri izleme ve raporlama için en iyi uygulamaları geliştirmeyi içermelidir. Google ve WWF İsveç bir çevresel veri platformu oluşturma planlarını yakın tarihli bir basın açıklaması duyurdu. 
 
Sürdürülebilirliğin sektörde ve tedarik zincirinde benimsenmeye devam etmesiyle gelecek gerçekten umut verici. Yeşil finans ve dijital teknoloji, daha temiz ve daha sürdürülebilir tedarik zincirlerinin gelişimi için giderek daha kritik itici güçler olacaktır. Moda endüstrisi, tasarımlarında her zaman yaratıcı, yenilikçi ve cesur olmuştur; yeşil ve sürdürülebilir, modaya uygun bir geleceği güvence altına almak için bu nitelikleri kanalize etmenin şimdi tam zamanı.

PAYLAŞ: DETAY

20 August

Ulaşımda otomasyon kalkınmayı hızlandırabilir ancak bu vizyon gerçeğe dönüşebilir mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya Bankası’ndan Micheal M. Lokshin ve David Newsom, taşımacılık sektöründeki otomasyonun tarihine ve olası gelecek senaryolara odaklanarak bu alandaki gelişmelerin olası yararlarını ve risklerini 
ortaya koyuyorlar.
 
Taşımacılık sektörü her zaman mühendislerin, mucitlerin ve kompleks problemleri çözmekten zevk alan kişilerin yaratıcılığını ortaya çıkarmıştır. Ancak en yaratıcı yenilikler bile her zaman hayata geçmeyebiliyor. Halkın ve yatırımcıların ilk ilgisinden ve heyecanından sonra yeni fikirlerin büyük çoğunluğu (%70 ila %97’si) hayal kırıklığı sepetinde yerini almaktan öteye gidemiyor ve sadece şanslı birkaçı yaygın bir şekilde benimseniyor. 
 
Bu durum ulaşım otomasyon teknolojileri için de geçerli. Teknolojideki etkileyici gelişmelere rağmen ulaşım operasyonlarındaki otomatikleştirme girişimleri şüphe ile bakılan gelişmeler olarak görülebiliyorlar. Yine de otomatikleştirilmiş ulaşım çözümlerinin düşük işletme maliyetleri, daha fazla esneklik ve daha yüksek güvenlik standartlarına sahip oluşuyla hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelere önemli faydalar sağlanması bekleniyor. Doğru uygulanması durumunda otomasyon ulaşımı "daha akıllı" hale getirebilir ve mevcut ulaşım sistemlerimizin trafik kazaları, kirlilik, trafik yoğunluğu, zaman ve verimlilik kayıpları gibi birçok problemine çözüm olabilir. 
 
Ancak, bu konunun önemli başka bir noktası daha var. Devam eden COVID-19 krizi, ulaşım gibi bazı kritik sektörlerde daha güçlü altyapı sistemleri oluşturmanın ve insan etkileşimini en aza indirmenin önemini de gösterdi. Bu deneyimin ışığında otomasyon, daha güçlü taşıma sistemleri oluşturmanın ve gelecekteki şoklara karşı daha hazırlıklı olmanın bir yolu olabilir.
 
Peki ulaşım otomasyonu konusunda mevcut durum nedir? Alandaki ilerlemeyi etkileyebilecek temel zorluklar ve fırsatlar nelerdir? İnsanlar, ülkeler ve ekonomiler için gelecekte neler olacak? Bu soruları yanıtlamak için otomasyon alanında bir başarı öyküsü örneği olan asansörlerin geçmişine daha yakından bakıp,ardından, taşımacılığın geleceği için umut vaat eden iki önemli teknoloji olan otomatik tren operasyonlarına ve sürücüsüz arabalara geçeceğiz.
 
Otomasyon alanında bir başarı öyküsü: asansörler
 
Yenilikçi gelişmelerin, teknoloji ilerledikçe ve ölçeklendirildikçe basit iyileştirmelerden daha gelişmiş çözümlere veya yöntemlere geçmesi artık olağan bir durum. 
 
Asansörler ise son 50 yılda tamamen otomatikleştirilmiş bir teknolojinin nadir örneği. Asansörler, ilk kez 1850'lerde tanıtıldığında her birinin kendi insan operatörüne ihtiyacı vardı. Asansör otomasyon teknolojisi 1900'lerin başında hazırdı, ancak halk 50 yıl boyunca operatörsüz asansörlere binmeyi reddetti.
 
Asansör otomasyonundaki kırılma noktası, şehre 100 milyon dolardan fazlaya mal olan New York City asansör operatörlerinin 1945 greviydi. Ekonomik teşvikler ve operatörsüz teknolojiye güven aşılamaya yönelik büyük çaba, otonom asansörleri ana akıma getirdi ve sonuç olarak on binlerce asansör operatörünün işini ortadan kaldırdı.
 
Durdurma düğmesi, uyarı zili ve telefon gibi acil durum ekipmanlarının her yerde piyasaya entegre edilmesi, halkı operatörsüz bir asansör kabininde güvende kaldıklarına ikna etmede çok önemli bir rol oynadı.
 
Otomasyonlu demiryollarının potansiyelinden yararlanma
 
Asansörlerden sonra demiryolu otomasyonu da oldukça öenmli bir adım olarak görülebilir. Bakıldığında, asansörler ve trenler birçok benzerliği paylaşıyor: Hem insanları hareket ettirmek için raylar üzerindeki vagonları/kabinleri kullanıyorlar hem de yolcular platforma mekanik kapılardan girip çıkıyor ve duraklar arasında platformda kalıyor. İlk kez 1859'da patentlendiğinde asansörlere "dikey demiryolları" bile deniyordu ve üzerinde oturulacak bankları olan gerçek bir kabin vardı.
 
Birçok yönden demiryolları otomasyon için mükemmel bir aday gibi görünüyor. Özellikle metrolar ve diğer kentsel raylı sistemler, düşündüğümüzde, sıkı bir şekilde kontrol edilen bir ortamda genellikle kendi yollarında çalışan kılavuzlu sistemler. Öyleyse, neden kendi kendine giden trenleri görmüyoruz?
 
Bu trenleri henüz görmesek de tarihte ve şimdi yapıyoruz! 1967'de açılan Londra Metrosu Victoria hattı, Otomatik Tren Operasyonu (ATO) ile çalıştırılan ilk hat. 2019 yılına gelindiğinde ise dünya çapında 46 şehirde 64 otomatik metro treni operasyonlarını sürdürüyordu. Dünya Bankası tarafından finanse edilen Sao Paulo Metrosu'nun 4. Hattı, Latin Amerika'daki sürücüsüz trenleri ilk kez kullanan en modern metro hatlarının bir örneği. Birçoğumuz havalimanlarındaki otomatik servis trenlerini yolcu salonlarına ve bagaj alım noktalarına ulaşırken kullanıyoruz. Bu ATO'ların kritik özelliği kapalı sistemler olmaları (Piste erişim tüneller, çitler veya yükseltilmiş platformlarla sınırlandırılmıştır.). ATO'ları açık demiryolu sistemlerine entegre etmek zorlu bir görev gibi görünüyor ve çoğu endüstri uzmanı bunun yakın zamanda olacağını tahmin etmiyor.
 
ATO'nun öngörülen ekonomik avantajları oldukça fazla. Çalışmalar, %70'e varan personel tasarrufu ve enerji verimliliğinde %30'dan fazla iyileşme ile gelişmiş operasyonel güvenlik ve daha düşük demiryolu ölümlerini ortaya koyuyor. Daha önce tren operatörlerinin kullandığı alan ise daha fazla yolcu taşımak için kullanılabilir. Tren otomasyonu ayrıca, yoğun saatlerde trenlerin eklenmesine ve gece veya tatil günlerinde trenlerin kaldırılmasına olanak tanıyan esnek bir kapasite sağlar. Tren otomasyonu için tahmini getiri oranı %10 ila %15. O halde ATO'nun daha geniş bir şekilde benimsenmesini engelleyen nedir?
 
Sıklıkla tartışılan konulardan birisi, otomatikleştirilmiş bir sistemin treni güvenli bir şekilde durdurmak için gereken uzun mesafe nedeniyle uzaktaki olası engelleri belirleme ve buna tepki verebilme kapasitesi. Demiryolu sendikaları ise işlerini kaybetme korkusu nedeniyle yeni teknolojiye itiraz edebilir ve bu da ATO'nun uygulanmasını siyasi olarak zorlaştırabilir. Endüstrinin ATO'nun güvensiz olduğuna dair halk korkularını da yenmesi gerekiyor. Ayrıca, bu sistemlere olan geçişi engelleyen ve kültürel bir algı olan "kırılmadıysa düzeltmeyin" felsefesi de oldukça yaygın.
 
Sürücüsüz arabalar: yeni sınır mı?
 
Bu argümanların her biri otonom otomobiller için de geçerli. Teknik bir bakış açısından düşünüldüğünde sürücüsüz otomobiller, ATO'nun potansiyel sorunlarından çok daha karmaşık bir dizi güvenlik endişesi ortaya çıkarıyor. Ve bir hattın tamamının aynı anda otomatik çalışmaya geçebildiği demiryollarının aksine, otonom arabaların yıllarca sürücülü arabalarla bir arada var olması gerekecek. Sonuç olarak özellikle otonom arabalara gelince, ulaşım otomasyonu hakkında hala büyük bir çekince mevcut. Karar vericiler ve halk, temel teknik aksaklıklardan, otomatik taşıma sistemlerinde tahribata yol açabilecek yaygın siber saldırı olasılığına kadar geniş bir risk yelpazesine işaret etmekteler.
 
İşgücü piyasasına olan olası etkileri de bir başka büyük engel. Otonom araçlar, işleri bu yeni teknolojik gelişme tarafından tehdit altında olan milyonlarca kamyon ve taksi şoförünün büyük bir direnişiyle karşılaşabilir. 
 
MS 200 dolaylarında İskenderiyeli Heron, Hephaestus'un Tripodu adlı kendi kendine giden bir aracın tasarımı fikriyle ortaya çıktı. Otonom araç teknolojisinin olgunlaşması için iki bin yıl yeterli mi? Halkın otomatik asansör korkusunun üstesinden gelmesi 50 yıl sürdü ve büyük bir grevin sonucu oldu. Araba paylaşım hizmetlerinin artarak kullanıldığı bir dönemde ortaya çıkan COVID-19 salgını, otonom otomobil endüstrisi için bir dönüm noktası olabilir. Nisan 2020'de Elon Musk, Tesla’nın yıl sonuna kadar 1 milyon sürücüsüz “Robotaksi” piyasaya süreceğini duyurdu. Tren otomasyonundaki ilerleme sürücüsüz arabaların benimsenmesinin göstergesi ise bu plan fazlasıyla iyimser olabilir.  Ulaşımda otomasyonu tahmin etmesi zor bir gelecek bekliyor. 
 

PAYLAŞ: DETAY

20 August

Biyoçeşitliliğin kaybolması insanlığı hasta ediyor olabilir

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Uzmanlar, 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 70’inin şehirlerde yaşıyor olacağını öngörüyor. Bu, en başta akla refah ve fırsat artışını getirse de aslında yoğunlaşan şehir yaşamı insanların bulaşıcı olmayan veya sindirimle alakalı birçok sağlık problem artarak yaşadıkları ve yaşayacakları anlamına da geliyor.
 
Bilim insanları, halihazırdaki yoğun şehirleşmenin getirdiği hastalıkların biyoçeşitlilğin kaybedilmesiyle alakalı olduğunu savunuyor. Farklı türlerin neslinin tükenme hızı şu anda tarihsel oranlarla karşılaştırılınca bin kat daha yüksek ve bu kaybın giderek de artması bekleniyor. Mikrobik canlılar olarak tanımlanan bakteri, virüs ve mantarların da bu yok oluşun önemli bir kısmını oluşturduğu biliniyor. Ve Shieffield Universitesi’nde araştırmacı olan Robinson’un haberine göre, insanların kendini zararlı olan mikrobik canlılara karşı savunabilmesi ve vücutlarını güçlendirmeleri için şehirleşmeyle beraber kaybolan faydalı mikroplara ihtiyaçları var.
 
İç Ekosistem
 
Faydalı mikropların vücutlarımızın içindeki ekosistemdeki işlevlerine daha yakından bakacak olursak, insan vücudu ile bu mikropların uyumlu çalıştığı anlaşılabilir. Özellikle bağırsaklar, cilt ve solunum yollarımız, mikrobiyom olarak adlandırılan geniş mikrop ağlarına ev sahipliği yapıyor. Sadece bağırsakta bile 100 trilyon mikrobun bulunduğu düşünülürse, insan bedeninde besinlerin parçalanmasının yanı sıra kimyasal transferleri ile beynin işlemesi noktasında bile mikropların ne kadar kritik bir görev üstlendiği görülebilir. Bu transferin yanı sıra bağışıklık sistemimizin desteklenmesi için mikroplar çok önemli bir rol taşıyor. Özellikle de doğada, insanların yaşam alanlarındaki yeşil alanlarda bulunan “eski dost” mikroplar, bağışıklık sistemimizi güçlendirmede ve eğitmede en can alıcı işi üstleniyor.
 
Bağışıklık sistemimiz, gördüğü her tehlike ve bilinmezliğe karşı saldırıya geçen hızlı ve odaksız bir mekanizmayla işliyor. Yani düzenleyici bir etkenin yokluğunda herhangi bir yabancı maddeye saldırabiliyor. Bunlar göz önünde bulundurulursa mikropların dengeleyici ve düzenleyici bir rolü de olduğundan bahsedilebilir. Bununla birlikte, iltihabı kontrol etmeye ve vücudumuzun kendi hücrelerimize veya polen ve toz gibi zararsız maddelere saldırmasını engellemeye yardımcı olan kimyasalları da uyarıyorlar.
 
Ne kadar çok farklı nitelikte mikroba maruz kalırsak, bağışıklık sistemimiz o kadar çok güçleniyor. Sistemdeki “hafıza hücreleri” olarak nitelendirilen savaşçı hücreler, mikropları hafızasına kaydediyor ve hafızadaki mikrop sayısı ve çeşidi arttıkça onlara karşı daha güçlü ve verimli bir savunma sistemi kuruyor. Dolayısıyla, özellikle de Koronavirüs gibi bulaşıcı hastalıklardan korunmak için güçlü bir bağışıklık sistemine ihtiyacımız var. Ancak bu ihtiyacın karşılanması farklı ve çeşitli mikrobiyomların desteğini almadan mümkün olmuyor. Mikropların nasıl bitki ekosistemlerine büyüme gelişme ve beslenme noktalarında katkısı varsa, insanlara da kimyasal ve besinsel anlamda bağışıklıklarını düzenleyerek, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını dengede tutarak katkı sağlıyorlar. Ancak gittikçe şehirleşen ve doğadan; dolayısıyla da mikrobik çeşitlilikten uzaklaşan insanlar, bulaşıcı hastalıklara da daha savunmasız hale geliyorlar. Şehirler, biyoçeşitlilikten uzak durumdalar ve kirlilik ve yeşil alan azlığı da bu durumu kötüleştiriyor.
 
Halihazırda faydalı mikroplara maruz kalmak giderek zorlaşırken üstüne bir de halk nezdindeki bütün mikropların zararlı olduğu algısı; yani germofobi, işleri toplum için hiç kolaylaştırmıyor. Yeni nesiller git gide daha da sterilize hayatlar sürdürüyorlar ve evlere hapsoluyorlar. Toprak, mineral ve mikroorganizma bakımından en zengin olan yaşam alanlarından biri iken  çocukların uzak tutulmaya çalışıldığı, oynamaktan çekindikleri ve kir olarak görülen bir şey olarak addedilmeye başladı. Bu da yeni nesillerin bağışıklık sistemleri için büyük bir dezavantaj oluşturuyor.
 
Şehirlerdeki yeşil alan ve hava/su temizliği seviyesinin, şehirde yaşayanların sağlığı direkt olarak etkilediğini, dünyadaki örnekleri karşılaştırarak görmek mümkün. Yeşil alan ve temiz havadan mahrum bırakılmış şehirlerdeki insanların daha kolay enfekte olması ve ortalama yaşam süresinin kısa olması kesinlikle rastlantısal değil. Ayrıca, bu şehirlerde yaşayan insanların meyve ve sebze tüketiminin erişilebilirlik ve ekonomik durum sebebiyle az olması da konuyla paralellik görülebilen bir parametre.
 
Ne yapılabilir?
 
Pandemi gibi güçlü ve hayatımızı derinden etkileyen durumların artmaması ve topluluklar olarak daha da savunmasız hale gelmemek için, kentsel mikrobiyomların çeşitlenmesi ve güçlenmesi konusunda ciddi adımların atılması gerekiyor. Canlıların doğal yaşam alanlarının genişletilmesi, düzenlenmesi ve biyoçeşitliliği arttırmak, şehirdeki insanların sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilecek adımları arasında sayılabilir. Örneğin, daha çeşitli bitkiler dikmek, yeşil alanları güvenli, tahribata kapalı ve erişebilir tasarımlarla çeşitlendirmek, park gibi ulaşılabilir, günlük sosyal ihtiyaçların karşılanabileceği alanları düzenlemek de şehirlerin mikrobiyel çeşitliliği geri kazanmasını sağlayabilir.
 
Bununla beraber mavi ve yeşil alanlara (su ve orman biyomlarına) erişebilirliğin karar alıcılarca arttırılması, sağlıklı ve dengeli beslenme için gereken besinlerin ekonomik olarak daha uygun hale getirilmesi toplum bağışıklığı için başka bir önemli nokta. Bu konudaki girişim ve şirketler, hobi bahçesi gibi yerel yoplulukları doğayla buluşturan inisiyatifler desteklenmeli ve germofobiye karşı adımlarla atılmalı. Bu sayede de toplum faydalı mikroplarla buluşturulmalı ve Koronavirüs sonrasındaki yaşama, şehirler daha hazır ve daha dayanıklı bir şekilde devam edebilmeli.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

20 August

Yerel gıda hareketine neden katılmalıyız?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

COVID-19 pandemisi, insanların gıdaya bakışını ve tedarik zincirlerine duyduğu güveni büyük ölçüde etkiledi. İnsanlar artık gıda tedarik zincirlerinin ertesi gün düzgün işleyip işleyemeyeceğini kestiremiyorlar. Karantinaya bağlı işçi kısıtlamaları, lojistik problemler ve arz ve talepte oluşan oynaklıklar, sağlık krizinin yanı sıra gıda krizinin de ortaya çıkmasına sebep oluyor. Dolayısıyla pandemi, bize halihazırda işleyen küresel gıda sisteminin bilinmeyen güçsüz taraflarını gösteriyor.

Bununla birlikte, küresel gıda krizi tehdidinin, yerel gıda hareketini güçlendirerek önlenebileceği belirtiliyor. Pandemi ve yerel gıda sisteminin ilişkisini inceleyen araştırmaların çıktılarıyla birlikte birçok saygın kurum ve kuruluş da yerel gıda hareketinin önemine dikkat çekiyor. Örneğin Dünya Ekonomik Forumu (WEF), pandemi sonrası dönemde ülkelere ve tüketicilere yerel öncelikleri ele alan daha kısa, daha temiz ve daha adil tedarik zincirlerine sahip yerel gıda sistemlerinin desteklenmesi tavsiyesinde bulundu. Cambrige Üniversitesi ise pandeminin yerel gıda sistemleri üzerine etkisini küresel gıda güvenliğinde yeni bir sayfa olarak tanımlarken, Ipsos Mori ve Gıda Standartları Ajansı’nın yürüttüğü bir araştırmada pandemi sonrasında yerel gıdaya yönelimin pandemi öncesine göre yüzde 35 artması da bu yönlü argümanları destekleyici nitelikte görünüyor.

Yerel gıda inisiyatiflerinin neden desteklenmesi gerektiğiyle ilgili pandemi ile birlikte gün yüzüne çıkan ya da belirginleşen 5 önemli nokta bulunuyor:

1- Yerelde üretilen gıda, topluluklara sosyal fayda getiriyor

Uzun ve karmaşık tedarik zincirlerinin insani ilişkiler kurmayı, satıcılarla ve satın aldıklarımızla bağ kurmamızı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Yerelde üretilen gıda ürünlerini almak tercih edildiğinde ise yetiştirici ya da satıcıyla kurulan doğrudan bağ, yerel topluluklar içinde uzun vadeli güvene dayanan ve samimi ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlıyor. Üstelik, pandemi ve karantina döneminde yereldeki samimiyetin artması ve iletişimin güçlenmesi herkes için daha faydalı görülüyor.

2- Yerelde üretilen gıda, yerel ekonomilere katkı sağlıyor

Küçük işletmeler ve yerel üreticiler; karantina, hareketliliğin kısıtlanması ve talebin azalması sebebiyle pandemiden ciddi bir şekilde etkilendi. Bunu tersine çevirmek yerelde üretilen gıdaya yönelerek ve yerel üreticiyi destekleyerek mümkün olabilir. Ayrıca yerel halkın kendi topluluğundaki üreticiden satın alması sayesinde gıda ihtiyaçlarını karşılaması ve üreticinin de bu yerel döngüyü devam ettirmesi, paranın topluluk içinde kalmasını, başka ihtiyaç sahiplerine de ulaşmasını ve topluluk refahının artmasını sağlıyor.

3- Yerelde üretilen gıda daha sağlıklı ve güvenli

Uzun tedarik zincirleri, gıdanın son kullanıcıya ulaşana kadar bozulmaması için daha olgunlaşmamışken koparılmasına ve tam olgunlaşmamış halde satılmasına sebep oluyor. Olgunlaşmamış gıdaların besleyicilik açısından son kullanıcıya vaat ettiğinden daha az fayda sağladığı farklı çalışmalar tarafından vurgulanıyor. Uluslararası bilimsel bir dergide yer verilen bir araştırmaya göre, yerelde üretilen brokoli, ithal edilen brokoliye göre iki kat daha fazla C vitamini içeriyor. Bu sebeple, yerelde üretilen gıdaların tercih edilmesi, sağlık ve beslenme açısından da daha faydalı görülüyor. Ayrıca, uzun tedarik zincirlerinde gıdaların dayanıklılık adına daha çok kimyasala ve süreçte daha fazla kirliliğe maruz kalmaları yerelde üretilen gıdaların daha güvenli olduğunu da ortaya koyuyor.

4- Yerelde üretilen gıda tedarik zinciri aksaklıklarına karşı daha dayanıklı

Uzun tedarik zincirleri dünyanın farklı coğrafyalarındaki farklı ülkeler üzerinden üretim ve dağıtımın gerçekleşmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla pandemi gibi kriz durumlarında zincirler uzadıkça zincirin bozulma riski de ülke sayısına bağlı olarak artıyor. Örneğin, yol üzerinde yer alan bir aracı ülkenin ülkeye giriş çıkışı kısıtlaması, gıdanın sevkiyatı açısından beklenmedik aksamalar yaratabiliyor. Buna karşın, yerel üreticiler işçi, ulaşım, dağıtım ya da paketleme noktalarında başka aracılara bağımlı olmadan da ürettiklerini alıcıya ulaştırabiliyorlar. Dolayısıyla da müşterilerine pandemi gibi kriz dönemlerinde risksiz, dayanıklı ve kesintisiz bir ürün hizmeti sağlayabiliyorlar.

5- Yerelde üretilen gıda çevre için daha iyi

Yukarıdaki argümanların yanı sıra çevre aktivistleri tarafından uzun tedarik zincirlerinin ortaya çıkardığı karbon salımının ve çevresel etkinin yıllardır vurgulandığını unutmamak gerek. Pandemi olsun ya da olmasın, kısa üretim zincirlerinin uzun zincirlere göre doğaya daha az zarar verdiği ve daha az atığa sebep olduğu uzun süredir biliniyor. Bu sebeple de yerelde üretilen gıdaların tercih edilmesi için en temel sebep, sürdürülebilir ve çevre dostu bir şekilde gıdaya ulaşımı mümkün kılıyor olmasından geçiyor. Ayrıca, yerel üreticiler topluluklarla daha şeffaf ilişkiler kurmak zorunda olduğu için, bu üreticilerin her konuda çok daha sorumlu ve hesap verebilir davranmaları gerekiyor ve bu da onları daha sürdürülebilir ve temiz gıdalar üretmeye teşvik ediyor.

Küresel gıda sisteminin gıdaya ulaşımı ve çeşitliliği arttırarak herkes için faydalı olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bunun yanı sıra, yerel gıda üretiminin mevsimsellik ya da bölgesel iklim koşulları nedeniyle daha kısıtlı olduğu da kabul ediliyor. Ancak yukarıdaki argümanlarla bağlantılı olarak yerel gıda sistemlerini güçlendirmek, bireylerin birden çok seçeneği olabilmesi ve istendiğinde tanıdık, güvenilir ve sürdürülebilir ürünlere ulaşabilmesi açısından çok önemli bir yere sahip. Bu sayede kriz anlarında insanların temel ihtiyaçlarına ulaşma endişesi yaşaması engellenebilir ve teknoloji yerel gıda sistemlerinin güçsüz yanlarının iyileştirilmesi konusunda yardımcı olabilir. E-ticaret sisteminin yarattığı fırsatlar yerel üreticiler için daha büyük pazarlara açılmayı ve daha sürdürülebilir bir gıda akışı oluşmasını sağlarken aynı zamanda ürün çeşitliliğini artırmalarını da sağlayabilir.

Koronavirüs döneminin getirdiği tecrübelerin ve gıdaya yönelik kriz endişesinin unutulması kısa vadede zor görünüyor. Bu sebeple yerel üreticilerin kalkınması ve yerel sistemlerin büyümesi için toplulukların, devletlerin ve şirketlerin konunun önemini kavramaları ve desteklemeleri her zamankinden daha önemli. Eğer bu sistem desteklenirse pandemi sonrası dünya sosyal, ekonomik, sağlıksal ve çevresel olarak herkes için daha iyi bir yer haline gelebilir.

PAYLAŞ: DETAY

19 August

Yeni takım arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak karmaşık sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile çözülebileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Büyüyen ekibimizle beraber sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında çalışacak bir takım arkadaşı arıyoruz.

Görev Tanımı:
S360, Araştırma ve Etki Tasarımı bölümünde yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek
Etki odaklı program tasarımı ve sosyal etki değerledirmesi yapmak

Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak
Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişiminin etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağlamak
Potansiyel müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yeni program ve projeler tasarlamak, fikirler üretmek
Araştırma projelerinin saha çalışmalarının koordinasyonunu sağlamak
Müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda proje raporlaması yapmak

Aranan Özellikler:
Sosyal bilimler başta olmak üzere ilgili konularda yüksek lisans derecesi ve akademik yeterliliğe sahip olan

Araştırma ve analiz teori ve pratiklerine hakim olan
Analitik yönü güçlü
Yaratıcı yazma, düzenleme ve redaksiyon yapma gibi becerilere sahip
Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili
İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarılı
Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi görebilen
Zaman planlamasına göre çalışabilen ve aynı anda farklı projeleri yönetebilen
Bağımsız şekilde çalışabilen ve işbirliği/ekip çalışmasına uyumlu
Çok iyi derecede İngilizce bilen
Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
Minimum 3 yıl sürdürülebilirlik ve/veya araştırma alanında profesyonel tecrübe

İlgili adaylar en geç 18 Eylül Cuma gününe kadar seza.eraydin@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

PAYLAŞ: DETAY

14 August

CDP, yatırımcılar için yeni bir şirket sıcaklık değerlendirilmesine öncülük ediyor

Çevresel etki yönetimi için yatırımcılar, şirketler, şehirler, eyaletler ve bölgeler için küresel beyan sistemi sunan ve kâr amacı gütmeyen CDP (Carbon Disclosure Project- Karbon Saydamlık Projesi), şirketlerin ve yatırımların küresel ısınma yolculuğunu ölçmek ve beyan etmek için bir dizi yeni sıcaklık derecelendirmesi başlattı.
 
CDP sıcaklık derecelendirme veri seti, bir şirketin değer zincirindeki ilgili tüm sera gazı salımlarını kapsayan salım azaltma hedeflerine dayalı olarak 4.000'den fazla küresel şirketin ‘iklim yolunu’ ortaya koyuyor. Bu veriler, yatırımcıların iklim geçiş riskini daha iyi yönetmeleri, portföylerini ve fonlarını maliyetli iklim değişikliğinden koruyabilmeleri için önemli bir rol üstlenecek.
 
CDP ile iş birliğinin bir parçası olarak, Avrupa varlık yönetim şirketi Amundi, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) araştırma kapasitesini geliştirmek ve kendi yatırım alanlarındaki iklim değişimine yönelik trendleri ölçmek için CDP'nin sıcaklık derecelendirmelerini kullanan ilk kurum oldu. Bu lansman için sıcaklık derecelendirmeleri, kendi yatırım hedefleri olan dört adet çok sektörlü küresel sermaye fonunda pilot olarak uygulanacak. Sıcaklık değerlendirmesi, bir fona atfedilen emisyon oranlarının fonun yatırımcı şirketlerinin emisyon hedefleriyle paralelliğinin ölçülmesi anlamına gelecek.
 
Bilim insanlarına göre küresel ısınmanın en kötü etkilerinden kaçınabilmek için küresel sıcaklıktaki artış maksimum 1,5°C ile sınırlandırılmalı. Fazladan her bir derecelik artışın yıkıcı etkileri olması muhtemel. Şu anda iklim eylemi, yüzyılın sonuna kadar ısınmanın 3,2°C ile sınırlandırılmasıyla tutarlı olarak ilerlemekte.
 
CDP'nin sıcaklık derecelendirmeleri, şirketlerin emisyon hedeflerini sıcaklık cinsine çevirmek için CDP ve WWF tarafından geliştirilen ve yakında kamuya sunulacak bir protokole dayanıyor. Derecelendirmeler, küresel sera gazı salımlarının, seçilen bir şirketin emisyonlarının şirket tarafından belirtilen hedef seviye ile aynı hızda azaltılması durumunda ortaya çıkması muhtemel küresel ısınmayı yansıtacak.
 
CDP'nin Sermaye Piyasaları Küresel Direktörü Emily Kreps yeni derecelendirme sistemi ile ilgili şunları söylüyor: “İklim bilimi, iklim değişikliğinin en tehlikeli etkilerinden kaçınmak için 2050 yılına kadar hızla dekarbonize olmamız ve net sıfır sera gazı salımlarına ulaşmamız gerektiğine dikkat çekiyor. Küresel ekonomide bu değişimin yapılabilmesine katkı sağlamak adına yatırımcılar da portföylerini uluslararası iklim hedefleri ve geleceğin ekonomisiyle uyumlu hale getirmek istiyor. CDP sıcaklık derecelendirmeleri, şirketlerin hedefleri için net, bilime dayalı bir standart sağlayarak, yatırımcıların portföylerinin ve ürünlerinin sıcaklık etkilerini kıyaslaması, beyan etmesi ve azaltmasına olanak sağlıyor. Bu çerçevede varlık yöneticileri şeffaf olmalı ve Avrupa'nın en büyük varlık yöneticisi Amundi’nin bu konuda öncülük ettiğini görmek güzel."
 
Amundi ÇSY Direktörü Jean-Jacques Barbéris ise bu girişim için CDP ile ortaklık yapmaktan gurur duyduklarını belirtiyor. Barbéris’e göre: “Harekete geçmek ve somut eylemler yaratmak, ancak şirketler tarafından belirlenen hedef etkilerin ortak bir şekilde anlaşılması ve kalan gerekli çabaların kabul edilmesi yoluyla gerçekleştirilebilir. Ekonomik ve finansal ekosistem yeni metodolojiler ve veriler geliştirirken CDP’nin yeni sıcaklık derecelendirmeleri bu kolektif yolculuğu desteklemektedir. Bu sayede yatırımcılar daha donanımlı hale gelerek yatırım alanlarını iklim değişikliğinin etkilerine karşı koruyabilir ve kurumsal diyaloğu geliştirebilirler. "
 

PAYLAŞ: DETAY

14 August

Avrupa Borsalar Federasyonu (FESE)’nun hisse senetlerinin desteklenmesine ilişkin basın açıklaması

Temmuz ayında Avrupa Borsalar Federasyonu (FESE)’nun paylaştığı basın açıklamasında COVID-19 pandemisinin can kayıpları, sağlık krizi ve daha birçok yıkıcı etkisi olduğunu paylaştı.

Buna ek olarak salgını sınırlandırmak için topluluklar kapanma yaşayınca ekonomik aktivite durma noktasına geldi. Açıklama, sonuç olarak Büyük Bunalım sonrasındaki en büyük kriz ile yüz yüze olduğumuzu vurguluyor. Yine de, içinde bulunduğumuz krizin daha iyi ve daha yeşil bir Avrupa için ekonomi politikalarını gözden geçirme ve güçlendirme fırsatı verdiğini paylaşıyor.

Açıklamada önerilen tedbirler aşağıdaki gibi özetlenebilir:
• Özel ve kamusal piyasaları arasında denge sağlayacak yenilenmiş bir Sermaye Piyasaları Birliği.
• Avrupa Birliği, ilk halka arzları için önerilen fon Pan-Avrupa olmalı ve halka arzların yeniden başlatılmasına katkıda bulunurken hem ilk halka arzları hem de ikincil arzları desteklemelidir.
• Ekonomiye hisse senetlerini tekrar kazandırırken fon için somut bir öneri kamu/özel ortaklığının sağlanmasıdır.
• COVID-19 krizi vurduğunda ilk halka arz planlamakta olan küçük, orta ölçekli, büyüme şirketlerini kapsayan teşvik paketleri oluşturulmalıdır.

Vergilendirme konusundaki öneriler ise aşağıdaki gibi:
• AB ve üye ülkeler vergilendirmede mevcut borç-hisse ikilemini ele almalıdırlar. Borçlanmayı kayıran tedbirler yerine hisse yatırımlarını özendiren tedbirler gerekmektedir.
• Sınır ötesi yatırımları güçlendirmek üzere Pan-Avrupa bazında stopaj vergileri için bir çerçeve sağlanmalıdır.
• COVID-19 krizi sonrasında/iyileşme safhasında büyüme finansmanına erişimi cesaretlendirmek ve teşvik etmek için halka açılan şirketler için vergi hafifletilmesi düşünülmelidir.

Yazıda, yukarıda köprü finansmanı ve vergi avantajı önerileri bağlamında AB taksonomisinin yeşil kriteri ile uyumlu yeşil yatırımlar ve fon sağlanması için Çevresel Sosyal ve Yönetişim kriterlerinin çevresel ayağına, istihdamı korumak için mali özveride bulunan şirketler için bu kriterlerin sosyal ayağına vurgu yapılması gerektiği belirtiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 August

Refinitiv finans sektöründe şeffaf sürdürülebilirlik iç görülerini bir sonraki adıma taşıyor

Küresel finans topluluğunu veri ve analiz yoluyla birbirine bağlama ve geliştirme taahhüdünü temel alan küresel finansal veri sağlayıcısı Refinitiv, Anlaşma Verileri (Deals Intelligence) çözümü aracılığıyla Sürdürülebilir Finans Ligi Tabloları’nı piyasaya sürdü. Sürdürülebilir içgörülerin geliştirilmesinde önemli bir veri metriği sunan bu yeni hizmet, sürdürülebilir sonuçlar getiren yeni sermaye artışlarını ölçüp bu tür faaliyetlere aracılık eden yatırım bankalarını derecelendiriyor.

Refinitiv Workspace ve Eikon’dan erişilebilen tablolar, 1970'lerden bu yana 225 ülkede duyurulan ve 3,3 milyondan fazla işlemi kapsayan küresel anlaşma ve pazar hacmi analizlerinden yararlanıyor. Bunu takiben ise hem kazanç kullanımı hem de şirket operasyonları kriterlerine bakarak finansal piyasalarda yaratılmış olan ve sürdürülebilir ekonomiyi yönlendiren toplam yeni sermayeyi ortaya koyuyor.

Hem sürdürülebilir ürünleri hem de sürdürülebilir şirketleri bir araya getiren Refinitiv Anlaşma Verileri Sürdürülebilir Finans Ligi Tabloları, pazarın bu iki yönünü tek bir sıralamada birleştiren ilk ve tek platform olma özelliği taşıyor. Yeşil tahviller, sosyal tahviller ve sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller veya krediler, sürdürülebilir gelirlerin kullanımı ve sürdürülebilir endüstrilerde faaliyet gösteren şirketler dahil olmak üzere sürdürülebilirlikle ilgili anlaşmaları analize dahil eden bu platformun sağladığı bazı önemli veriler ise aşağıdaki gibi:
• 2020'nin ilk yarısında yaklaşık 200 milyar ABD doları tutarında sürdürülebilir tahvil piyasaya sunuldu.
• Sosyal tahvil ihracı, COVID-19 yardım ve kurtarma çabaları hızlandıkça tahvil ihracının dörtte birini oluşturdu.
• Sürdürülebilir şirketleri içeren birleşme ve satın alma, 2019'un ilk yarısı seviyelerine eşit olarak 10,6 milyar ABD dolarına ulaştı.
• HSBC, sürdürülebilir tahviller için en üst sırayı korurken, BNP Paribas sürdürülebilir kredi verme konusunda üst sıralarda yer aldı.

Refinitiv Anlaşma Verileri Sürdürülebilir Finans Ligi Tabloları, yatırım bankacılığı topluluğunun sürdürülebilir alandaki etkinliği ve liderliği izlemek ve ölçmek için ÇSY faktörlerini analizlerine daha kolay bir şekilde dahil etmesine olanak tanıyor.

“Bu yeni hizmetle piyasalara ihraç edilen yeni sermayenin bütünsel bir görünümünü oluşturduk. Varlık sınıfları, bölgeler ve ürün odaklı pazarlar arasındaki sürdürülebilir faaliyetleri bir araya getiriyor ve bu finansmana en çok katkıda bulunan ihraççıları, sigortacıları ve danışmanları tanımlıyoruz.” diyen Lipper ve I&A Insights, Refinitiv Sürdürülebilir Finans Başkanı Leon Saunders Calvert, sürdürülebilir finans ürünleri ve araçlarının piyasa tanımları olgunlaşmaya devam ederken, Refinitiv’in bu evrimi etkilemeye ve kriterlerine yansıtmaya devam edeceğinin de altını çiziyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 August

Özel piyasalarda ÇSY yatırımının büyüme eğilimi nasıl açıklanıyor?

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) yatırımı, küresel kurumsal yatırımcıların portföylerindeki fonların yalnızca performansını değil, dünya üzerinde yarattıkları etkiyi de değerlendirme arayışına girmesiyle birlikte ivme ve önem kazanmaya devam ediyor.
 
Morningstar'a göre, sürdürülebilirliğe odaklanan yatırım fonları ve ETF (Borsa Yatırım Fonu)'ler, 2018'de toplanan 5,5 milyar ABD dolarından dört kat daha yüksek seviyeye ulaşarak 2019'da 20,6 milyar ABD doları net sermaye akışını kendine çekti.
 
Yapılan güncel bir araştırma, Kuzey Amerika bölgesi, Asya ve Avrupa’nın gerisinde kalırken özel piyasa aktörlerinin ÇSY ölçümlerini yatırım stratejilerine giderek daha çok dahil etmesiyle birlikte ÇSY yatırımının önümüzdeki on yıl içinde mega bir trend haline gelmesini muhtemel gördüğünü belirtiyor.
ÇSY’nin özel piyasalardaki büyüme eğilimini açıklamak için 3 temel neden öne çıkıyor:
 
1- Yatırımcı beklentileri
Yatırımcılar giderek daha talepkar hale geliyor ve ÇSY politikalarının ve bunların nasıl uygulandığının kanıtlarını görmek istiyorlar. Bir politikanın mevcut olması yöneticiler tarafından bir kutucuğun işaretlenmesi olarak görülmemeli; yatırımcılar, şirketin portföy performansını değerlendirirken ÇSY ölçütlerini nasıl dahil ettiklerini, ÇSY konularında yönetim ekipleriyle olan etkileşim düzeyini vb. anlamak isterler.
 
ÇSY'ye bağlılıklarını gösterebilen yöneticiler, yatırımcılar tarafından daha olumlu bir şekilde görülmeye başlıyor ve bu aynı zamanda küresel düzeyde fon sağlama profillerini iyileştirmeye de yardımcı oluyor.
 
2- Düzenlemeler
10 Mart 2021'den itibaren varlık yöneticilerinin Avrupa'nın iklim değişikliği hedeflerine ulaşma taahhüdünün bir parçası olan Avrupa Birliği’nin finansal hizmet sektöründe sürdürülebilirlik temelli kamuyu aydınlatma regülasyonlarına (the Disclosure Regulation) uyması ve sürdürülebilir finansmanın büyümesini teşvik etmesi gerekecek. Bu regülasyonların amacı, Avrupalı ??varlık yöneticilerinin sürdürülebilirlik risklerini yatırım süreçlerine nasıl entegre ettikleri ve bu riskleri nihai yatırımcılarına nasıl aktardıkları konusunda daha fazla şeffaflık sağlamak.
 
Asya’da ise Hong Kong pro-aktif bir duruş sergiliyor. Ülkenin finansal düzenleyicisi Hong Kong Borsası (HKEX), ÇSY regülasyonlarını sıkılaştırmak için hızla harekete geçti ve 1 Temmuz 2020'den itibaren geçerli olmak üzere yeni zorunlu açıklama gereklilikleri getirmeye hazırlanıyor.
 
Yeni kurallara göre, şirketlerin ÇSY konularını ele alan bir yönetim kurulu beyanı sunmaları; ihraç edeni etkileyen ve etkileyebilecek iklimle ilgili önemli konuları açıklamaları; temel ÇSY performans göstergelerine uyma veya açıklama yükümlülüğü ile birlikte mali yıl sonundan itibaren beş ay içinde ÇSY raporu yayımlamaları gerekecek.
 
Değişen bu düzenleyici ortam küresel özel piyasa katılımcılarını ÇSY faktörlerini her zamankinden daha yakından düşünmeye itiyor.
 
3- Performans
Özel piyasa fonu yöneticileri arasında ÇSY kriterlerinin benimsenmesindeki artışın üçüncü temel itici gücü, performansla ilişkili değerden kaynaklanıyor. Yüksek ÇSY derecelendirmesine sahip şirketlere yapılan sürdürülebilir yatırımın yalnızca yöneticilerin olumlu bir etki yaratma taahhütlerini göstermek için fırsat yaratmakla kalmadığı, aynı zamanda daha iyi finansal getirilere de yol açtığına dair kanıtlar giderek artmakta. Yatırımcılar, elde ettikleri getirileri yönetici tarafından izlenebilen, kıyaslanabilen ve ölçülebilen gerçek etkiyle birlikte istiyorlar.
 
Daha da önemlisi, performansla ilgili tüm tartışmalar COVID-19 pandemisine yanıt olarak son aylarda keskin bir odak noktası haline geldi. Refinitiv'in verilerine göre, Birleşik Krallık'taki güçlü ÇSY uygulamalarına sahip ilk 100 şirketi içeren FTSE UK 100 ESG Select endeksindeki şirketler, 21 Şubat'ta piyasa satışı başladığından beri FTSE 100'den daha iyi performans gösterdi.
 
İleri bakıldığında, COVID-19'un çevreyle ilgili düşünme şeklimizin üzerinde yarattığı etkinin –uluslararası seyahat ve karbon salımlarını düşürme açısından– ÇSY yatırımlarını eskisinden daha hızlı bir şekilde arttırması muhtemel görünüyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

14 August

Sorumlu Bankacılık Prensipleri imzacıları sivil toplumu içeren daha güçlü hesap verme mekanizmalarını kabul ediyor

Büyük bir adım olarak, BM (Birleşmiş Milletler) Sorumlu Bankacılık Prensipleri mevcut imzacıları ve BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) üyeleri yeni bir yönetim yapısı için oy kullandı. Bununla birlikte, bireysel ve kolektif ilerlemelerin incelenme süreçleri ve taahhütleri yerine getirmeyen imzacılara ne olacağı üzerine anlaştılar.

Bankacılık Kurulu olarak adlandırılan yeni yönetim organı, Sorumlu Bankacılık Prensipleri’nin etkin bir şekilde uygulanmasını denetleyecek. Yeni çerçevenin güvenilirliğini sağlamak için kolektif ilerlemeyi incelemeye, Bankacılık Kurulu'na stratejik konularda tavsiyelerde bulunmaya ve çerçevenin geçerliliğini korumaya yardımcı olacak bir sivil toplum danışma organı da oluşturulacak.

UNEP FI Başkanı Eric Usher, “Oylamanın sonucu, küresel bankacılık camiasının iklim değişikliğiyle mücadelede oynadığı role, BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na katkıda bulunmaya ve COVID-19 sonrası sürdürülebilir bir toparlanmanın sağlanmasına verdiği önemi yansıtıyor. Bankaların sorumluluklarını ciddiye aldıklarına ve Sorumlu Bankacılık Prensipleri’ni uygulamak konusunda gerçekten kararlı olduklarına dair paydaşlara güçlü bir sinyal gönderiyor" dedi.

Bireysel İnceleme Süreci ile birlikte her banka, imza sahibi olarak vermiş olduğu taahhütler doğrultusunda ilerleme göstermekten sorumlu tutulacak. 2021'den itibaren UNEP FI, Sorumlu Bankacılık Prensipleri çerçevesindeki resmi belgelerde belirtilen şartlara göre her bir bankanın raporlarını yıllık olarak inceleyecek. Bu incelemeyle elde edilen sonuçlar, UNEP FI ve Bankacılık Kurulunun hangi bankaların taahhütlerini başarıyla yerine getirmek için ek rehberliğe ve desteğe ihtiyaç duyduğunu belirlemesini sağlayacak. Sağlanan desteğe ve yönlendirmeye rağmen bir banka sürekli olarak eksiklikleri gidermek konusunda isteksizse veya bu eksiklikleri gidermeyi başaramıyorsa, Bankacılık Kurulu artık bankayı imza sahibi olarak listelememe kararı alabilecek.

İmzacılar, topluma ve paydaşlara karşı hesap verebilirliklerini ve sivil toplumla “danışma ve ilişki kurma” taahhütlerini ciddiye alarak bugüne kadar başka hiçbir sürdürülebilir finans çerçevesinin atmadığı bir adımı atmayı da kabul ettiler: Bir Sivil Toplum Danışma Kurulu kurmak. Kurul, dünyanın her bölgesinden sosyal ve çevresel konularda uzmanlığa sahip on iki kuruluştan oluşacak. Kurulun temel rollerinden biri, Sorumlu Bankacılık Prensipleri’ne imza atanların kolektif ilerleyişini izlemek ve bağımsız bir bakış açısı sağlamak olacak. Kurulun bağımsız değerlendirmesi, UNEP FI tarafından Prensipler üzerine iki yılda bir çıkarılan Kolektif İlerleme Raporunun bir parçası olarak yayımlanacak. Ayrıca Sivil Toplum Danışma Kurulu, çerçeveyi küresel sürdürülebilirlik hedeflerinin gelişimine uygun tutmaya yardımcı olmak ve bankalara Sorumlu Bankacılık Prensipleri çerçeve belgeleri ve gereklilikleri ile ilgili güncellemeler hakkında tavsiyelerde bulunmakla görevlendirilecek. Bu yılın ilerleyen günlerinde, dünyanın dört bir yanındaki sivil toplum kuruluşlarını bu kurulun bir üyesi olma konusundaki isteklerini beyan etmeye davet eden başvurular için bir kamuoyu çağrısı yapılacak. UNEP FI’nin bankacılık üyeleri, sağlam bir hesap verebilirliği destek, rehberlik ve işbirliği ile tamamlayan kapsamlı bir destek yapısı için önemli miktarda ek bütçe sağlamayı kabul ettiler.

Şu anda 180'den fazla banka bu değişim hareketine katıldı ve böylelikle toplum tarafından beklendiği gibi bankacılığın insanlara ve dünyaya olumlu katkılarda bulunacağı bir geleceğe giden yolu açtı. Bu bankalar küresel bankacılık sektörünün üçte birinden fazlasını temsil ediyor. Türkiye’de ise Garanti BBVA, ING ve Yapı Kredi’nin de aralarında bulunduğu 6 banka bu prensipleri uygulamayı taahhüt etmişti.

PAYLAŞ: DETAY

6 August

Pandemide çocuk olmak

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin tüm dünyada yediden yetmişe bütün insanları derinden etkilediği bir gerçek. Sağlık açısından bakıldığında ise Covid-19 yaşlılara kıyasla çocuklara daha az zarar veriyor gibi gözükse de pandemi sürecinde çocuk olmanın getirdiği birçok ek zorluk var. Çocuklar hem duygusal ve fiziksel hem de ekonomik olarak ebeveynlerine bağlı olduklarından günün sonunda en az ebeveynleri kadar etkileniyorlar. Milyonlarca insanın işsiz kaldığı bu dönemde 70 ila 100 milyon arasında insanın aşırı yoksulluğa sürüklendiği düşünülürse, anne ve babasının neden birdenbire gün içinde evde kalmaya başladığını ve endişeli olduklarını anlamlandıramayan çocukların, süreçteki en büyük mağdur arasında oldukları da görülebilir.
 
Ekonominin hane halkı üzerindeki bu olumsuz etkisinin çocuklara yansıması, görünenden de derin olabilir. Araştırmalar, gıda güvensizliği, kaliteli sağlık hizmetinin eksikliği, yetersiz toplum kaynakları ve stresli ev ortamı gibi faktörler nedeniyle yoksulluğun çocukların bilişsel gelişimi, duygusal istikrarı ve sağlığı için oldukça zararlı olduğunu gösteriyor. Okulların kapanması da öğle yemekleri için burs ya da destek alan çocukların ailelerinin süreci idare etmesini zorlaştırıyor. Bu sebeple, geleceği şekillendirecek kitlenin pandemi sürecini ve yoksulluğu bu kadar sert bir şekilde yaşamasının uzun vadeli sonuçları olacağını ve bakış açılarının bu dönemi nasıl hatırladıklarıyla bağlantılı olacağını söylemek çok da yanlış olmaz.
 
Bu noktada, pandemiden ve beraberinde gelen ekonomik duraklamadan kötü etkilenen kitlelerin halihazırda ayrımcılığa ve eşitsizliğe maruz kalanlar olduğunu da hatırlamakta fayda var: Örneğin, hayatın her alanında var olan ırksal eşitsizlik, pandemiyle beraber daha da belirginleşti. Yakın zamanda ABD’de yürütülen bir araştırmaya göre beyaz ailelerin yüzde 24’ü gıda harcamalarını azaltmak zorunda kalırken, bu oran Hispanik ailelerde yüzde 36 ve siyahi ailelerde yüzde 45.
 
Çocukların yaşadıkları bu travmatik dönemin etkilerinin uzun vadeli olduğu ve eşitsizliği arttırdığı kabul edilirse ancak o zaman bu eşitsizliklerin nasıl aşılacağı konuşulabilir. Bu noktada Duke Üniversitesi akademisyeni Gennetian’ın ve sivil toplumcu Madrick’in çözüm önerisi, çocukların da yaşlılar gibi ayrı ihtiyaçları olan bir yaş grubu olduğunun göz ardı edilmeyip ayrı fonlara ve desteğe sahip olmaları. Özellikle de diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, ABD’nin çocuklar için ayırdığı fonun yetersiz olduğu ve direkt çocuklara fayda gözetilen bir sistemin eksik olduğu görülmekte. Bunun bir sebebi de Amerikan halkının genelinde yoksulluğu başarısızlık ve tembellikle ilişkilendiren bir kanının yaygın olması. Ancak, ne Covid-19 öncesinde ne de şu anki süreçte yoksulluk ve eşitsizlik bireysel hatalara indirgenebilen problemler olarak görülmemeli ve çocukların ihtiyaçları devlet politikalarınca gözetilmeli.
 
Peki ya hiçbir devlet tarafından sahiplenilmeyen, dünyanın en muhtaç ve savunmasız grubu olan mülteci çocuklar? Sorunların bir kısmı ülkeler nezdinde çözülmeye çalışılsa da problemlerin kaynağı olan pandemi, savaşlar ve iklim krizi aslında küresel meseleler olduklarından küresel müdahale gerektirmekteler. Bu noktada mültecilerin ve özellikle de mülteci çocukların varlığı, olguların ayrı ayrı incelenmesinin yetersizliğini gözler önüne seriyor. Mülteci çocukların pandemi dönemi derinleşen mağduriyetleri, yaşanan trajedilere küresel kamuoyunun duyarsız kalmaması gerektiğini herkese hatırlatıyor.
 
Mülteci çocuklar, pandemi öncesinde de savaşa veya afetlere tanık olma, zorunlu göç etme, zorla çalıştırılma, köleleştirilme, istismara uğrama, ırkçılık, kaçırılma, eğitimden yoksun bırakılma gibi birçok travmatik deneyime sahip olan ve sayıları dünya üzerinde 13 milyonu bulan bir grubu oluşturmaktalar. Tüm bunların üzerine şu an bir de pandemiyle karşı karşıyalar. Pandemi, diğer travmalarının pekişmesi ve hatta derinleşmesine katkıda bulunurken, ellerinde bulunan nadir hak ve desteklerinin de azalmasına sebep oldu. Pandemiden önce bile mülteci çocukların yalnızca yüzde 22’si ortaokula gidebiliyordu; şimdiyse eğitime erişimleri daha da kısıtlandı. Mültecilerin zaten yetersiz olan sağlık ve barınma destekleri azaltıldı ve pandemi karşısında daha da savunmasız hale getirildiler.
 
Bunun bir sebebi, küresel kamuoyunun mültecilere ve özellikle mülteci çocuklara gereken duyarlılığı göstermemesi ve mültecilerin sığındıkları ülkelerin hükümetlerince desteklenme girişimlerinin yetersiz kalması. Bugün Türkiye yarısı çocuk olan 3,7 milyon mülteciye ev sahipliği yaparken, Lübnan ve Ürdün gibi küçük ülkelerde mültecilerin ülke nüfusuna oranı çok daha yüksek. Bu da mültecilere yeterli ekonomik desteği sağlamayı bu ülkeler için çok daha zor bir hale sokuyor. Pandemide ülkelerin yaşadığı ekonomik duraksama da mülteci yardım fonlarının azaltılıp paranın kendi vatandaşlarını koruma önlemlerine aktarılmasına ve mültecilerin halihazırda yetersiz olan imkanlara erişimlerinin oldukça kısıtlanmasına yol açtı.
 
ABD gibi zengin ülkelerde bile çocuklar bunca eşitsizlik ve yoksunluktan muzdaripken, çok daha kötü koşullarda olan mülteci çocukların sorunlarını çözmeyi devletler öncelikli konu haline getirmeliler. Çocukların travmalarını hafifletmek adına küresel bir dayanışma gösterilmesi ise zaruri. Şimdi yapılan yüzde 30’luk bir gıda yardımı kesintisi, 1,4 milyon Ugandalı mültecinin gıdaya erişimini engellemek anlamına gelirken, devletler sorumluluk almalı ve küresel sosyal koruma fonu adı altında çocuklara destek programlarını yürürlüğe sokmalılar. Bu noktada ilk adım, uluslararası aktörlerin yetersiz yardımlarını arttırmaları, daha kapsamlı ve adil mülteci anlaşmaları hazırlamaları olmalı. Tüm devletler ve halklar, mülteci çocukların koşulsuz ve şartsız olarak temel çocuk haklarına sahip olduğundan emin olana dek bunun uğruna çalışmalı ve ellerini taşın altına koymaya başlamalılar.
 

PAYLAŞ: DETAY

6 August

İklimi etkileyen yanlış beslenme politikaları

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Her gıda sistemi birden fazla boyuttan oluşuyor. Bu sistemleri daha iyi hale getirmek, zirai ilaç kullanımı ve tarım arazilerinin biyoçeşitliliğinden gıda güvenliği ve sosyal adalete kadar her şeyi ele almak anlamına geliyor. 
 
Ancak gıda ve karbon analisti olan Jim Giles, bazı faktörlerin diğerlerinden daha öncelikli olduğunu ve sera gazı emisyonlarının bu listede en üst sırada yer aldığını ileri sürüyor. Zira bu emisyonların kontrol altına alınamaması sonucu ortaya çıkacak felaket boyutundaki iklim değişikliği, önem verilen diğer konulardaki geliştirme çabalarını anlamsız kılacak. 
 
Gıda sistemleri üzerine çalışmalar yayımlayan ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan EAT Forum’un yayımladığı ve G20 ülkelerinin gıda sistemlerinin ele alındığı son rapor, bu konu hakkında dikkat çekici analizler içeriyor. Araştırma ekibi, G20 ülkelerinin gıda sistemlerinde kişi başına düşen emisyon verilerini toplayarak bu verileri hem sağlıklı olan hem de küresel ısınmayı 1,5°C’nin altında sınırlayacak miktarda emisyon üreten “Gezegensel Sağlık Diyeti” ile karşılaştırıyor. Türkiye dışındaki tüm G20 ülkelerinin gezegeni 1,5°C’den daha fazla ısıtacak emisyona sebep olan bir beslenme biçimine sahip olduğu gözlemleniyor.
 
Rapordaki veriler daha detaylı incelendiğinde ve problemin nerede olduğu araştırıldığında daha ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Fındık, balık, sebze, baklagiller ve meyve de dahil olmak üzere düşük karbonlu gıdaların tüketiminin belirtilen limitin altında olması çok da şaşırtıcı olmayan bir sonuç. Başka bir deyişle, bu yiyeceklerin tüketimi artırılabilir ve hala 1,5°C artış sınırı içerisinde kalınabilir.
 
Bununla birlikte, diğer kategoride yer alan ürünlerin tüketimi çoktan maksimum düzeye ulaşmış durumda. Ortalama olarak bakıldığında, G20 ülkeleri genelinde kümes hayvanları eti ve yumurtası tüketimi sınır seviyede bulunuyor. Ancak bu durum, bazı ülkelerde bu ürünlerin tüketiminin oldukça düşük miktarda olmasından kaynaklanıyor, zira yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nde bile süt ürünleri tüketimi sınır hedefin iki katından fazla.
 
Asıl can alıcı nokta ise kırmızı et tüketiminde ortaya çıkıyor. Tahmin edilebileceği üzere G20 ülkelerinin ortalaması hedefin yüzde 500'ünden fazla. Avustralya ise önerilen miktarın yaklaşık 10 katı üstünde yer alarak bu konuda en kötü performans sergileyen ülke konumunda.
 
Ulusal beslenme alışkanlıklarının çevresel etkilerinin azaltılması yolunda devlet tarafından hazırlanan sağlıklı diyete yönlendirici rehberler önemli bir etki yaratabilir. Politika kazanımları ve yönlendirmeleri sonucu insanların hamburger hakkındaki fikirlerinin hızlıca değişebileceğini düşünmek çok gerçekçi olmayabilir. Ancak Ulusal Beslenme Kılavuzları (UBK) gibi rehberler uzun vadede yeme alışkanlıklarını etkileyen iyi yiyecek tanımı hakkındaki söylemleri şekillendirir. Ne yazık ki, G20 ülkelerinin UBK’ları emisyon hedefleriyle uyumlu değil.
 
Avustralya, Arjantin, Brezilya ve ABD hükümetlerinin yüksek emisyonu olan bir beslenme programı önermesinin sağlıksal nedenlerden kaynaklanmadığını vurgulamakta fayda var. Düşünülenin aksine, alınan besin değeri ile açığa çıkan emisyon miktarı arasında bir çelişki bulunmuyor. Gezegensel Sağlık Diyeti bir insanın ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlıyor; sadece bunu daha az kırmızı et, süt ve daha fazla baklagil ve sebze kullanarak yapıyor. 
 
Üzerinde durulması gereken bir diğer konu da ABD’nin önemli bir değişim fırsatını es geçmesi. Geçtiğimiz haftalarda ülkenin UBK’sını düzenleyen bilimsel komite, ilgili raporları hazırlarken neleri dikkate aldığının özetini yayımladı. Belge 835 sayfa uzunluğunda ancak "emisyon" ve "sera gazları" kelimeleri hiçbir yerde geçmiyor.
 
EAT raporunun yazarı Brent Loken, ABD’nin karanlık çağlarda olduğunu belirtirken gıda ile ilgili bir konuda çevresel kaygıların olmamasının delilik olduğunu söylüyor.
 
Sürdürülebilir bir gıda geleceği inşa etme yolunda devlet tarafından sağlanan finansal desteğin de önemli bir rolü bulunuyor. Hem dünyayı beslemek hem de iklim değişikliğini çözebilmek için 2050 yılında 2010 yılına kıyasla sera gazı emisyonları üçte iki oranında azaltılırken %50 daha fazla gıda üretilmesi gerekiyor. Yeni yayımlanan Dünya Bankası raporunun yazarlarından Tim Searchinger, bu hedefe ulaşmada devlet finansmanının önemine dikkat çekerken tarımsal desteklerin şu anda bu hedeflere ulaşmak için çok az şey yaptığını belirtiyor. Ancak reform için büyük bir potansiyel bulunuyor. 
 
Dünya tarımının üçte ikisini üreten ülke hükümetleri, tarımsal destek için yılda ortalama 600 milyar dolar kaynak sağlıyor. Katma değer olarak bakıldığında bu büyük miktarın ortalama %30’unu devlet desteği oluşturmakta. Ancak Dünya Bankası raporuna göre bu fonun sadece %5'i koruma hedeflerini desteklerken yalnızca %6'sı araştırma ve teknik yardımı destekliyor. 
 
Buradaki potansiyel, hükümetlerin toplam tarımsal desteklerin bir kısmını bile daha iyi yönlendirerek sera gazı emisyonlarını azaltırken dünyayı beslemek için daha fazlasını yapabilecek olmalarında yatıyor. Genel olarak bakıldığında sürdürülebilir bir gıda geleceği, beslenme alışkanlıklarının çevresel etkilerinin azaltılmasından ve hükümetlerin halihazırda sağladığı büyük mali desteğin daha iyi kullanılmasından geçiyor. 
 

PAYLAŞ: DETAY

6 August

Kullanılmış ürünlerde döngüsellik ve güvenliği nasıl sağlarız?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Döngüsel ekonomi yaklaşımın iş dünyasında giderek önem kazanmasıyla birlikte doğrusal ekonomi uygularının yerini alıp alamayacağı konusunda araştırmalar ve tartışmalar gittikçe artmakta. Bu noktada şirketlerin geçiş sürecinde dönüştürülmüş ürünlerin performansı ve güvenliği gibi konular hakkında nelere dikkat etmesi gerektiği önemli hale geliyor.
 
Döngüsellik, sürdürülebilir ürün tasarımı alanında gittikçe önem kazanan bir ürün yaşam döngüsü yaklaşımı. Döngüsel iş modelleri, sınırlı doğal kaynakların kullanımındaki verimi en üst düzeye çıkarırken doğrusal ekonomiye olan bağlılığı azaltıyor ve çoğu durumda işletmeler için maliyet tasarrufu sağlıyor.
 
Ancak döngüselliği sağlama yarışındaki şirketler, güvenlik ve performans gibi diğer önemli kriterleri göz ardı etme riskiyle karşı karşıya.
 
İkinci el ürün ve materyal kullanımının artışıyla beraber döngüsellikte yeni bir alana girerken güvenlik konusunun üstünde durulması önem kazanıyor. Örneğin geri dönüştürülmüş plastik, kullanılan son üründe bütünlüğü ve performansı korur mu? Yenilenen kullanılmış elektronik cihazlar, yangın ve elektrik kaçağı riski gereksinimlerini yeni üretilen elektroniklerle aynı şekilde karşılıyor mu? Ya da yenilenmiş tıbbi cihazlar veya termik manyetik şalterler yenisiyle aynı performansı sunuyor mu?
 
Döngüsellik özelliği ile beraber ürünün güvenlik ve performans standartları ile uyumlu hale getirilmesi, daha sürdürülebilir ve güvenli bir ekonomik anlayış için kritik öneme sahip. Döngüsel ürünlerin tüm bu kriterlere göre değerlendirilmesi uzun vadede yeni döngüsel yaklaşımların uygulanabilirliğini sağlamaya yardımcı oluyor. Bu yaklaşım, tüketicileri ve son kullanıcıları korurken, döngüsellik hedeflerine ulaşmanın önündeki risklerin azaltılmasını sağlıyor.
 
Kullanılmış ürünlerin güvenlik risklerinin değerlendirilmesi
 
Döngüsellik, ürünlerin veya bileşenlerin farklı noktalarda en yüksek verim ve en uzun süre kullanılması ile kaynak kullanımını optimize etme amacı taşıyor. Bu yönü ile geri dönüştürme felsefesine göre daha geniş bir bakış açısına sahip olduğunu vurgulamak gerek.
 
Birçok iş modeli artık döngüselliği destekliyor ancak bu yazıda özellikle şirketlerin yeniden işleme, iyileştirme, teknik değerlendirme veya yeniden pazarlama yoluyla ürünlerin kullanım sürelerini arttırdığı ürün yaşam döngüsü uzatma yöntemlerine odaklanılıyor. Bu yöntem ürünlerin değerini ve ömrünü en üst düzeye çıkarmak için oldukça etkili. Ayrıca, hammadde ihtiyacını ve yeni ürünlerin üretimi/dağıtımıyla ilişkili karbon emisyonlarını azaltıyor.
 
Örneğin, Robert T. Lund tarafından yayımlanan "Yeniden İmalat Endüstrisi" başlıklı bir araştırmaya göre yeniden üretilen ürünler yılda 400 trilyon İngiliz Isı Birimi'ne eşdeğer enerji tasarrufu sağlıyor. Tasarruf edilen bu miktar 6 milyon binek aracın yıllık enerji tüketimine eşit. Ayrıca, yeniden imalat aktiviteleri birçok şirket için önemli bir gelir kaynağı oluşturuyor. Her yıl yalnızca ABD'de 60 milyar dolar değerinde yeniden imal ürünlerin satıldığını tahmin ediyor.
 
Ancak, ürünlerin ömrünü uzatmak için gerçekleştirilen bu yöntemlerle beraber bazı riskler ortaya çıkıyor.

Parça arızası: Yenilenmiş elektronik cihazların içerisinde yer alan pil veya yarı iletken parçalar gibi bileşenler uygun bir şekilde test edilmez ve sertifikalandırılmaz ise yangın ve / veya elektrik çarpması riski taşıyabilirler.  

Materyal kalitesinin bozulması: Geri dönüştürülmüş plastiklerin kullanımında istenilen performans seviyesinde olduğundan emin olunmalıdır. Gıda paketlemesi veya tıbbı cihazlar gibi ürünlerde kullanılması planlanan geri dönüştürülmüş plastiklerin içerisinde tehlikeli madde birikimi kontrol edilmelidir. Döngüsellik anlayışı geri dönüştürülmüş malzemelerin kullanımını teşvik etse de ürünlerin güvenliğinden ödün vermemelidir.  

Yeniden kullanım için yeterli niteliklere sahip olmayan malzemeler: Yangın önleme veya koruma ekipmanları üretiminde kullanılan materyallerin ABD Ulusal Yangın Koruma Birliği’nin yayımladığı yönetmeliğe uygun olması gerekmekte. Bu gibi ekipmanları üretiminde kullanılması planlanan geri dönüştürülmüş materyallerin niteliği konusunda gerekli denetlemeler yapılmalıdır.

Niteliksiz onarım: Kullanılmış ürünlerin tamir edilmesi veya tekrar işlenmesi sürecinde yeterli eğitime ve tecrübeye sahip kişilerin çalışması güvenlik açısından oldukça önemli bir husus.  
Yukarıda belirtilen riskler düşünüldüğünde asıl önemli olan nokta, kullanılmış materyallerin yeniden işlenmesi sonucu ortaya çıkan son ürünlerin yeni hammadde kullanılarak üretilen son ürünler kadar güvenli çalışıp çalışmadığı konusu.
 
Döngüselliği ve güvenliği sağlamak
 
Döngüsellik felsefesinin, sürdürülebilirliği ön planda tutan şirketler tarafından benimsenip iş modellerine entegre edilmesiyle birlikte yukarıda belirtilen olası güvenlik riskleri konusunda genellikle şirketlerde bir farkındalık eksikliği var. Üretilen ürünler, ürünün kategorisine bağlı olarak mevzuatta yer alan testlere veya denetlemelere tabi olabilir. Ancak, elektrikli ürünler, otomobil ve mobilya gibi ürün kategorilerinde kullanılan ikinci yaşam döngüsünde olan materyallerin potansiyel riskleri konusunda hem üreticiler hem de tüketiciler tarafında farkındalık oldukça düşük.
 
Döngüselliğe geçiş yaparken güvenlik konusundan da ödün vermek istemeyen şirketler için atılması gereken bazı adımları aşağıda özetledik:

İkinci yaşam döngüsünü göz önünde bulundurarak tasarlama: Yazarlar Brian Hilton ve Michael Thurston, yeniden üretime yönelik tasarım için üç ilke sunuyor: Değer yaratmak için tasarlamak, bu değeri korumak ve uygun maliyet ile bu değeri dönüştürmek.  

Risk ve getiri değerlendirmesi: Planlama ile beraber ikinci yaşam döngüsündeki ürünlerin işletme ve müşteriler için potansiyel risklerinin ve getirilerinin anlaşılması sonucu bu konuda ilerleme kaydedilebilir. Yeni ürünler için geçerli olan düzenlemelerin incelenmesi sonucu kullanılmış ürünlerin güvenlik riskleri hakkında fikir sahibi olunabilir.  

Standartlar: Döngüsellik sektörde yer buldukça şirketler ve saygın kuruluşlar ikinci yaşam döngüsündeki ürünler için standartlar geliştirmektedir. Ulusal Yangından Korunma Derneği'nin elektrikli ürünlerin kullanımından kaynaklı tehlikeleri ortaya koyan standardı bu düzenlemelere örnek olarak gösterilebilir. Bu standartları uygulamaya koyarak şirketler yenilenmiş ürünler için olan en iyi uygulamaları kendi işleyişlerine dahil edebilirler.  

Şeffaflık: Günümüzün karmaşık ortamında güveni oluşturan önemli parçalardan biri şeffaflık. Güvenlik, performans ve sürdürülebilirlik alanlarında üçüncü parti kuruluşlar tarafından yapılan değerlendirilmelerin yayınlanması şirketlere için görünürlük sağlar.  

Bilgi birikimini artırma: Daha fazla sektörün döngüsel ekonomik modeli benimsemesiyle beraber lider şirketlerin, kuruluşların ve eğitim kurumlarının endüstri bilgisini arttırmak, riskleri ortaya çıkarmak ve yeni teknolojiler geliştirmek yoluyla bu alana yönelik teşviki artırmaları gerekiyor.  

Geleceğe doğru
 
Doğrusal ekonomik anlayıştan döngüsel ekonomik anlayışa geçişte iş dünyası, hükümet ve yatırımcıların birlikteliği ile bir dizi aksiyona ihtiyaç duyuyor. Pandemi boyunca önemi bir kez daha anlaşılan sağlık ve güvenlik konularının, döngüsel ekonomik anlayış içerisinde ürünleri pazara sunmak için yeni yöntemleri araştırırken de oldukça önemli olduğunu unutmamak gerekiyor. İkinci yaşam döngüsündeki ürünlerin kullanımının artması değerli doğal kaynakların kullanımını önemli ölçüde azaltma ve atıkların depolama alanından yığılmasını önleme potansiyeline sahip. Bu ürünlerin güvenlik ve performans konusundaki yeterlilikleri doğru bir şekilde anlaşılırsa kullanıcılar tarafından benimsenmesi de gittikçe kolaylaşacaktır.
 

PAYLAŞ: DETAY

6 August

Gelişmekte olan ülkeler için yeşil iyileşme

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandemi süreciyle beraber ülkeler, halk sağlığının ve ekonominin iyiliği için politikalarını birçok yönden yeniden değerlendirmek ve revize etmek zorunda kaldı. Bu değerlendirme süreci yeşil iyileşme yolu seçilirse özellikle de gelişmekte olan ülkeler için çok güzel sonuçlar getirebilir. Inter-American Development Bank başkanı Alberto Moreno ve ABD eski Hazine Bakanlığı sekreteri Henry Paulson’un Project Syndicate sayfasında yeşil iyileşme ve pandemi dönemi hakkında kaleme aldıkları değerlendirme yazısını S360Mag için derledik.
 
Gelişmekte olan ülkelerin, pandemi öncesinde de ekonomiye ve iklim krizine dayalı birçok problemi halihazırda vardı. Hızla artan nüfus ve işsizlik ekonomiyi zorlarken, doğal ve beşerî kaynakların yetersizliği gitgide daha da belirginleşiyordu. Bununla birlikte iklim krizine dayalı şiddetlenen afetler de halihazırda var olan kaynakları sömürürken halkın güvenliğini tehdit ediyordu. Bunun yanı sıra politik kutuplaşma, istikrarsızlık ve yatırımcı azlığı gibi yapısal problemler de hükümetlerin işini zorlaştırıyordu.
 
Koşullar birçok gelişmekte olan ülke için bu haldeyken pandemi hayatımıza girdi ve birçok dengeyi değiştirdi. Ülkeler tam karantina uygulamasalar da ekonomiyi olumsuz etkileyecek birçok adım atmak durumunda kaldılar, birçok şirketin iflas noktasına gelmesinin yanında milyonlarca insan da işsiz kaldı. Bunların sonucunda ekonomik daralma yaşanmasıyla birlikte, pandemi sürecinin getirdiği belirsizlik ve toplumsal endişe hali de hükümetlerin geleceğe dair adımlar atmasını zorlaştırdı.
 
Bununla beraber, pandemi süreci doğanın yara sarma gücünü insanlığa gösterdi: Hava ve deniz kirliliği gözle görülür şekilde azaldı, doğa kendini serbest bıraktı, orman yangınları ve benzeri insan ürünü afetlerin sayısı sıfıra yaklaştı. Tüm bunlardan dolayı pandemi, özellikle de gelişmekte olan ülkeler için yeşil iyileşmenin ideal olabileceği düşüncesini tekrar akla getirmeye başladı.
 
Bu ülkeler, halihazırda zaten yapısal birçok sorunla karşı karşıyalar: ulaşım ve lojistik sistemleri pandemi koşullarına ve halk sağlığına uygun değil, afetlerle başa çıkmada sıkıntı çekiyorlar, kirlilik seviyeleri çok yüksek ve temiz enerjiye geçiş yapamıyorlar. Bu noktada yeşil iyileşme politikaları üretmeye başlarlarsa, ekonomiyi düzeltme ve ilerleyen senelerde şiddetlenecek iklim krizini önleme çabaları sonuç verebilir.
 
Peki nasıl? Yeşil iyileşme adı altında yapılabilecek birçok iyileştirme işlemi var. İyileştirilebilecek ilk sistem ise ulaşım sistemi. Birçok insan işe gitmek için günlük hayatında toplu taşıma kullanmak zorunda ve pandeminin yakın süreçte etkisinin azalmayacağı göz önüne alındığında, toplu taşıma sistemlerinin sosyal mesafe ya da havadarlık gibi artık zorunluluk olarak görülen önlemlere uygun olmadığı aşikâr. Bu noktada yeşil iyileşme kapsamında, hükümetler insanları bisiklet gibi çevreci ve bireyci taşıtlara teşvik edebilir ya da tren ya da elektrikli otobüs gibi çevreci ve daha havadar sistemlerin şehirlerdeki ağlarını genişletmeye odaklanabilir.
 
Ulaşımın yanında, ülkelerin enerji sistemleri de iyileştirilmeye çok açık ve temiz enerjiye geçişin hızlandırılması birçok yönden faydalı. Fosil yakıtlar, her ne kadar pandeminin etkisiyle ucuzlasalar ve kullanıma daha uygun hale gelseler de hükümetlerce tercih edilmemeliler çünkü dünyanın yaşadığı enerji dönüşümü, son dönemde yenilenebilir enerji kaynaklarına erişimi arttırdı ve kaynakların maliyetlerini ucuzlattı. Konuyla ilgili makro ve mikro düzeydeki birçok inovasyon da temiz enerji kaynaklarının tercih edilebilirliğini arttırmaya devam ediyor. Dolayısıyla, hükümetlerin payına da ülkelere uzun vadeli faydayı getirecek olan temiz enerji yatırımlarını yapmak noktasında büyük rol düşüyor.
 
Çevreye duyarlı yapılacak yatırımların, gelecekte daha da şiddetlenecek olan taşkın, kuraklık ya da yangın gibi afetlerin yaratacağı tahribatı önlemesi de bu alanda kafa yorulması gerektiğinin bir başka kanıtı. Şu anda bile yüzbinlerce insanın ve milyonlarca canlının yaşam alanını tehdit eden afetlerin ileride pandemi gibi büyük çaplı halk sorunlarını da arttıracak olması bekleniyor. Dolayısıyla hem var olan tahribatı düzeltmek hem geleceğe yönelik tehditleri azaltmak ve pandemileri önlemek için, doğaya uyumlu ve çevreye duyarlı yapıların inşa edilmesi ve yeşil yatırımların arttırılması gerekiyor. Özellikle de biyolojik çeşitliliğin yüksek olduğu ülkelerin bu yatırımlara öncelik vermesi çok önemli. Bu ülkeler hem eko turizm ya da tıbbi bitki ihracatı gibi yollarla doğal ekosistemlerden ekonomik fayda elde edebilirler, hem de doğal dengenin korunması ve afetlerin önlenmesi noktasında var olan kaynaklarını korumaya herkesten çok ihtiyaçları var.
 
Peki bu yeşil iyileşme yatırımları, ekonomik olarak ülkeler bu kadar zor durumdayken nasıl karşılanacak? Araştırmalara göre, yeşile yapılan kamu yatırımları geleneksel kamu harcamalarına göre daha çok kişiye iş yaratıyor ve daha iyi dönüşler alınmasını sağlıyor. Bu sayede bilinçli ve dikkatli kamu harcamaları, iç ve dış özel sektör yatırımlarına teşvik paketleriyle birleştirilirse yatırımların karşılanamaması için hiçbir sebep yok. Halihazırda zaten çevre dostu olmayan yapısal projeler kamu kaynaklarınca karşılanıyordu, şimdiyse sorunlara daha kökten bir çözüm sunan yatırımlara odaklanılabilir. Bununla birlikte yeşil tahvil dediğimiz çevre dostu hisselerin satışına talep giderek artmakta, dolayısıyla hükümetler yeşil iyileşme için özel şirketlerden de ekonomik destek alabilirler. Son olarak da doğaya duyarlı yatırımlara, biyolojik çeşitliliği ve doğal yaşamı korumaya yönelik var olan uluslararası fonlardan yararlanabilir olup, dünyayı koruyarak kendi ekonomilerini iyileştirebilirler. Kısaca, hükümetler pandemiden çıkardıkları dersler sonucu inisiyatif alıp ülkeleri için yeşil iyileşme yolunu seçerlerse, problemlerinin birçoğunun sürdürülebilir bir şekilde çözümlendiğini görecekler.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

23 July

Küresel elektronik atık 5 yılda %21 arttı, geri dönüştürülen e-atık miktarı ise yeterli değil

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünyada elektrik ve elektronik ekipmanların kullanımı her yıl 2,5 milyon ton artarak büyümeye devam ediyor. Akıllı telefon, bilgisayar veya oyuncak fark etmeksizin eğer cihazın içerisinde bir güç desteği varsa kullanım sonrasında gittikçe büyüyen “elektronik atık” (e-atık) dağına katılıyor.
 
Sadece 2019 yılında tüm dünyada 53,6 milyon ton e-atık oluştu. Bu miktar 350 tatil gemisinin ağırlığına eşit ve dünya nüfusuna bölüştürüldüğünde kişi başına 7,3 kilograma denk gelmekte. Üretilen e-atık miktarında en büyük payı 24,9 ton ile Asya kıtası alıyor. Asya’yı 13,1 milyon ton ile Amerika ve 12 milyon ton ile Avrupa takip ederken Afrika 2,9 milyon ton ve Okyanusya 0,7 milyon atık üretti.
 
2030 yılına kadar toplam atık miktarının 74,7 milyon tona yükselmesi bekleniyor. Bu tahmin, yıllık üretilen yeni e-atık miktarının sadece 16 yılda 2 katına çıkması anlamına geliyor. Daha fazla kullanıcının kısa ömürlere sahip ürünleri alması ve azalan tamir opsiyonları ile e-atıklar dünyanın en hızlı büyüyen atık kalemi haline geldi.
 
Bireylerin hayat standartlarını yükselten cihaz sayısının artması ve dünya üzerinde daha fazla insanın bu ürünlere erişimi olması aslında pozitif bir gelişme. Ancak artan bu talep karşısında geri dönüştürme veya güvenli şekilde bertaraf etme kapasitesi yetersiz kalıyor. Kullanım ömrünü tamamlayan ve doğada birikmeye başlayan e-atıklar habitatları kirletirken canlılar için de büyük bir tehlike oluşturmakta.
 
Elektronik atık geri dönüşümü
 
2019 yılında açığa çıkan toplam e-atığın sadece %17,4’ü toplanıp geri dönüştürüldü. Geri dönüştürülen e-atık miktarı 2014’ten bu yana yıllık bazda yalnızca 1,8 milyon ton artarak büyüdü. Aynı zaman diliminde üretilen e-atık miktarı ise 9,2 milyon ton arttı. Bu olumsuz gelişmelerin yanında belgelenmemiş e-atık miktarı da artmaya devam ediyor. Yapılan araştırmaya göre Avrupa, ürettiği toplam e-atığın %42,5’ini toplayıp geri dönüştürerek bu alandaki en yüksek orana sahip kıta olarak ön plana çıkıyor. Avrupa’yı Asya %11,7 ile takip ederken Amerika ve Okyanusya sırasıyla %9,4 ve %8,8’lik oranlara sahip ve Afrika %0,9 ile bu alandaki en düşük orana sahip kıta. Dünya’da 2019 yılında üretilen e-atığın geri kalanının (%82,6) akıbeti ise belirsiz.
 
Yüksek gelirli ülkelerde e-atığın %8’inin atık toplama kutularına atıldığı düşünülürken %7 ile %20 arası bir miktar da başka ülkelere ihraç edilmekte. Düşük gelirli ülkelerde ise e-atık meselesi daha çok gayri resmi yollarla halledildiği için durum daha karmaşık.
 
Güvenilir atık yönetim sistemi eksikliğinde, e-atık toplama bölgelerinin yanında çalışmak zorunda olan insanlar ya da o bölgelerde oyun oynayan çocuklar, e-atıkların içerisinde bulunan cıva, kloroflorokarbonlar ve hidrokloroflorokarbonlar gibi çevreye ve sağlığa zararlı maddelere daha fazla maruz kalıyor. Örneğin, genellikle bilgisayar ekranlarında ve floresan lambalarda kullanılan cıvaya maruz kalınması beyin hasarı gibi ciddi sonuçlara yol açmakta. Tahminlere göre, yıllık yaklaşık 50 ton cıva içeren belgelenmemiş elektronik cihazın doğaya salımı gerçekleşmekte.
 
E-atıklar sadece sağlık riski oluşturmakla kalmıyor. Aynı zamanda küresel ısınmanın sebepleri arasında yer alıyor. Buzdolaplarında ve klimalarda bulunan, sıcaklık kontrolünü sağlayan ekipmanların çöplükte birikmesi sera gazı emisyonuna sebep oluyor. Enerji sektörünün küresel emisyonunun %0,3’üne eşit değerde olan 98 milyon ton atığın her yıl hurdalıktan çevreye sızdığı düşünülüyor.
 
Toksik maddelerin yanında e-atıklar altın, gümüş, platin ve bakır gibi değerli madenler ve yararlı ham maddeler içermekte. 2019’da üretilen e-atığın toplam değeri 57 milyar dolar olarak hesaplandı ve bu değer çoğu ülkenin GSYİH'sından daha büyük. Ancak 2019’da ortaya çıkan e-atığın sadece %17,4’ü toplanıp geri dönüştürüldüğünden bu değerin yalnızca 10 milyar dolarlık kısmı çevreye duyarlı bir şekilde geri kazanılabildi. Geri dönüştürülebilecek ham madde miktarı ise yalnızca 4 milyon ton.
 
Tüm bu olumsuzluklara rağmen iyi bir haber olarak bu problemin büyüklüğü hakkında farkındalığın yavaş da olsa arttığı söylenebilir. Dünya nüfusunun %71’inin oluşturan 78 ülkenin 2019 itibari ile e-atık yönetimi için bir politikası mevcut ya da bu konu hakkında adım atılmaya başlandı. Bu noktada 2017’ye kıyasla %5’lik bir artış gözlemleniyor. Ancak, hala bu ülkelerin çoğunda bu yasaların ya hukuksal boyutta bir bağlayıcılığı yok ya da yasalar fiili olarak uygulanmamakta.
 
Araştırmacılar günümüz dünyasının e-atık süreçlerini gözlemlemeye devam ediyor ve geliştirdikleri çözümler ile döngüsel ekonomi ve sürdürülebilir toplumlar yaratılmasına katkı sağlıyorlar. Ortaya konan bu çabanın sonucunda e-atık konusunun aciliyetinin ve öneminin hükümetler tarafında anlaşılmasını ve bu araştırmaların atıkların geri dönüşüm yüzdelerini arttıracak yasalar çıkarılması konusunda tetikleyici olmasını umuyorlar.

PAYLAŞ: DETAY

23 July

Avrupa’nın ihtiyacı olan yeşil vergi reformu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.
 
Avrupa Reform Merkezi’nde baş ekonomist olarak görev yapan Christian Odenhahl, Avrupa’nın kısa vadede ihtiyacı olan ekonomik hareketlenmeyi ve uzun vadeli sürdürülebilirlik hedeflerini yakalamak için ihtiyacı olan adımın bir yeşil vergi reformundan geçtiğine inanıyor. Odendahl’in bu konudaki fikirlerini S360Mag için derledik.  
 
Avrupalı karar vericilerin karbon nötr bir geleceğe geçişi hızlandırırken kısa vadeli arzı da güçlendirmeleri gerekiyor. Bunun çözümü ise şirketlerin ve vatandaşların geçiş sürecine uyum sağmaları için ucuz finansmanın yanında vergi indirimleri ve afları gibi öğeler içeren cesur bir vergi reformu. 
 
17-18 Temmuz tarihlerinde Avrupa Birliği liderleri 750 milyar Euro değerindeki kurtarma fonu üzerinde anlaşma sağlamak için toplandı. Üye ülkelerin hibeler ve kredilerin hangi koşullarda ve nasıl paylaşılacağı dahil olmak üzere bazı konular hakkında anlaşmazlığı sürmekte. Ancak asıl önemli olan nokta ise liderler paket üzerinde bir anlaşma sağladığında üye ülkelerin bu fonu nasıl harcayacağı. Cevap ise oldukça muğlak.
 
Hükümetlerin potansiyel olarak ayrılığa düştüğü iki ana hedef mevcut. İlk olarak, Avrupa ekonomisinin sosyal alanlardaki kısıtlamalardan dolayı sıkıntılı durumda olan restoran, bar ve konser salonları gibi işletmeleri hareketlendirecek ve geliri düşen bireylerin harcamalarını destekleyecek bir talep artışına ihtiyacı var. Münih Üniversitesi bünyesinde yer alan Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’ndeki araştırmacıların yayınladığı raporda yer alan ankete göre Alman firmalarının pandemiden kaynaklı deflasyon etkisiyle karşı karşıya kaldıkları gözleniyor. Bu anket, talep üzerindeki kısıtlamaların arzdaki kısıtlamalardan daha büyük olduğunu göstermekte.
 
İkincisi ise Avrupa ülkelerinin, önümüzdeki on yılda karbon nötr olma konusunda daha hızlı ve bütüncül bir ilerleme sağlayan dijital çözümleri içselleştirmesinin gerekliliği. Bu doğrultuda, Avrupa Birliği Komisyonu fonda yer alan kaynağın önemli bir miktarının üye ülkelerce uzun vadedeki yeşil ve dijital dönüşümü teşvik edecek reformlara harcanmasını önerdi.
 
Ancak yüksek hızlı tren rayları, elektrikli araç şarj istasyonları ve fiber optik kablo altyapısı gibi kamu yatırımları kısa vadede ekonomiye oldukça ufak bir katkıda bulunuyor. Bu tarz altyapı yatırımlarının planlama komisyonu tarafından onaylanması ve hayata geçmesi uzun yıllar alıyor. Tüketimi teşvik eden fırsatlar ya da “eskiyi götür yeniyi getir” gibi programların talebi hızlıca arttırma potansiyeline rağmen sürdürülebilir dijital ekonomik geçiş hedefine katkıları düşük. 
 
Tam bu noktada karar vericiler için hem kısa vadede talebi arttıracak hem de karbon nötr hedefine ulaşmayı hızlandıracak bir çözüm mevcut: cömert vergi indirimleri ve faydaları sağlayacak ve ucuz finansman imkanı yaratacak ciddi bir vergi reformu. Bu reformun ekonomik temeli oldukça basit ve geniş çevrelerce de kabul edilmiş durumda. Zararlı sera gazı emisyonlarını daha maliyetli hale getirecek yeşil vergiler ile tüketicileri ve şirketleri çevreyi kirletici aksiyonlardan uzaklaşmaya yönlendirmek ve enerji tasarrufunu karlı bir hale getirmek. Ek olarak, önceden net bir şekilde belirlenmiş üst limitler ile yeşil vergiler çevreyi kirletici aksiyonların gelecek maliyeti açısından güvenilir bir projeksiyon sunuyor. Bu sayede işletmeler ve tüketiciler enerji tasarrufu sağlayan inovasyonlara ve ekipmanlara yatırım yaptıklarında çevreyi daha az kirleten cihazları/aksiyonları ile ne kadar vergi indirimine sahip olacakları konusunda daha net bir fikir sahibi oluyor.
 
Avrupa’nın mevcut Emisyon Ticareti Sistemi gerekli olan fiyat sinyalini/göstergesini sunmakta yetersiz kalıyor. Karbon fiyatlandırması tüketim miktarında değişime yol açamayacak kadar düşük ve firmalara gelecekteki kirlilik maliyetleri konusunda güvenilir bir kaynak olmak için fazla değişken.
 
Son güncellemelerle sistemi karbon vergisine yakın bir noktaya getirmiş olmasına rağmen ton başına CO2 emisyonunun maliyeti hala yaklaşık 20 Euro’dur. Dünya Bankası, Paris Anlaşması’nda belirlenen karbon emisyonu azaltma hedefleri doğrultusunda ton başına emisyon maliyetinin günümüzde yaklaşık 50 Euro ve 2030’a kadar bu maliyetin ton başına 70 Euro seviyelerinde olması gerektiğini belirtiyor.
 
Ayrıca yürürlükte olan emisyon ticareti sistemi Avrupa’nın en kirletici sektörleri olan inşaat, ulaşım ve tarım sektörlerini kapsamıyor. Bu üç sektör, atık işleme ve diğer süreçleri ile birlikte Avrupa’nın toplam sera gazı emisyonunun %55’inden sorumlu. Sonuç olarak cesur bir vergi reformu hala önemli bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
 
Buna ek olarak, üye ülkeler bugünden itibaren harekete geçerek işgücü üzerindeki vergiyi azaltıp sosyal hakları arttırmalı. Bu adım, ekonominin ihtiyacı olan hızlı talep artışını tetikleyecek ve yapılan yardımların etkisini de arttıracak.
 
Karar vericiler, vergi indirimlerinin ve ek harcamaların yeşil vergilerin uygulanmasını telafi etmekten daha fazlasını sağlamalı. Bu durumda AB fonları, böyle bir politika kombinasyonundan kaynaklanan bütçe açıklarındaki geçici artışı kısmen dengeleyebilir.
 
Yeşil vergilerin problemli yanları da olabilir. Bu vergilerin uygulanması çevreyi kirleten endüstrilerde çalışan, evini izole etmeye ya da yakıt tasarrufu daha iyi bir araba almaya maddi gücü olmayan insanları yetersiz ve sıkıntılı bir pozisyonda bırakabilir. Ancak bu noktada yeni AB fonu devreye girerek bu sıkıntıların etkisini nötrleyebilir.
 
Bölgesel seviyede ise AB’nin yeni revize ettiği “Adil Geçiş Fonu” çevreyi kirleten sektörlerde çalışanların çoğunlukta olduğu yerel ekonomileri destekleyebilir. Hükümetler, yeşil vergileri bu bölgelerde siyasi olarak daha kabul edilebilir hale getirmek için bu yardımı ulusal yatırım programlarıyla desteklemeli.
 
Koronavirüs krizi, dünyayı devam eden iklim değişikliği tehdidine odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Ancak bunun böyle olmasına gerek yok, çünkü AB'nin toparlanma fonu hükümetlere, vergi yükünü işgücünün üzerinden çevreyi kirleten etmenlere kaydırmak için eşsiz bir fırsat sunuyor. Bu fırsat değerlendirilmeli.
 

PAYLAŞ: DETAY

23 July

Sigorta sektörünün tek B Corp’u Lemonade’in halka arzı

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünyada B Corp sertifikasına sahip tek sigorta şirketi olan Lemonade, sigorta sektöründe sosyal değer yaratma ve sektörü iyilik anlayışıyla dönüştürme misyonuna sahip. Toplumsal fayda odaklı iş modeliyle Lemonade, sigortacılık kazancını müşterilerin tercih ettiği kâr amacı gütmeyen kuruluşlara verme üzerine kurulu bir iş modeline sahip. Bu modelde müşteriler, talep edilmeyen primlerinden yıllık olarak ödeme alacak bir kâr amacı gütmeyen kuruluş veya yardım kuruluşu seçiyorlar.

New York merkezli insurtech, yani sigorta teknolojileri şirketi olan Lemonade Temmuz ayında halka arzıyla öne çıktı. 8 Haziran’da piyasalardan 100 milyon dolara yakın para toplamayı hedeflediğini açıklayan girişimin hisseleri 2 Temmuz’da New York Menkul Kıymetler Borsası'nda “LMND” koduyla işlem görmeye başladı ve aynı gün 319 milyon dolar toplandı.

Lemonade’in başarısında B Corp olmasının etkisi de konuşuluyor. İzahnamede 2016 sonunda piyasaya sürüldüğünden bu yana brüt yazılan primin (GWP) 2017'de 9 milyon dolar seviyesinden 2019'da 116 milyon dolara yükseldiğini belirtildi. Yılın ilk üç ayı boyunca GWP 38 milyon dolardı. Şirket, 2018'de bir önceki yıl sonunda sayısı 100.000’e ulaşmış olan 425.000 ev sigortaladı. 

Lemonade, geleneksel finansal hizmetler sektörünü değiştirmeye çalışan fintech ürünleri arasında. Şirket, sigorta maliyetini azaltmak ve sigorta edinmeyi kolaylaştırmak için teknoloji, veri ve yapay zekadan yararlanıyor. Kiracıların veya ev sahiplerinin sigortalarını güvence altına almak için gerekli olan tek şey Lemonade yapay zeka robotu Maya ile hızlı bir sohbet gerçekleştirmek. Böylelikle Fintech, parasını mobil dünyadan yönetmeye alışkın olan milenyum kuşağına hitap ediyor. Lemonade’in müşteri tabanının yaklaşık %70'inin 35 yaşın altında olduğu ve %90'ının başka bir şirketten geçmediklerini söyledi.

Müşterilerinin %90'ının sigorta konusunda yeni olmalarının gelecekteki büyümenin itici gücü olacağına da dikkat çekti. Şirket izahnamede “Abonelik tabanlı modelimizi de göz önüne aldığımızda müşteri yolculuğu boyunca bir müşterinin sağlayacağı finansal değerin ilgili müşteriyi çekme maliyetimizin çok üzerinde olduğunu görüyoruz. Potansiyel müşterilerimizi sektördeki rakiplerimizden çok daha erken yakalayabilme yeteneğimizin ise bizi yatırımcılarımıza düzenli temettü verebilen bir şirket haline getireceğine inanıyoruz." Lemonade, üç yıl önce şirketten kira sigortası satın alan müşterilerin bugün %56 daha fazla harcama yaptığını da ekliyor.

Lemonade'in ortaya koyduğu model sektör için büyük bir farklılık yaratıyor. Şirketin büyümeye devam edebilmesi için daha fazla müşteri edinmesi, mevcut müşteri tabanıyla kapsamını genişletmesi ve yeni ürünler sunması gerekiyor, bunların hepsi de yatırım gerektiriyor. Ne zaman kârlı olacağına dair net bir zaman çizelgesi olmadan kamu piyasalarına girmesi de kendi başına bir risk oluşturuyor.

CrunchBase'e göre şirket, kuruluşundan bu yana 480 milyon dolarlık fon sağladı. Geçtiğimiz Nisan ayında Japon teknoloji şirketi SoftBank liderliğinde ve Allianz, General Catalyst gibi şirketlerin katılımındaki bir fonda 300 milyon dolar topladı. Bu, şirkete 2 milyar dolardan fazla bir değer kazandırdı. Lemonade, aldığı son sermaye artırımını o sırada ABD ve Avrupa'daki genişlemeyi hızlandırmak ve ürün gamını genişletmek için kullandığını söyledi.

PAYLAŞ: DETAY

23 July

Efektif ve Başarılı: Arz Odaklı Çevre Aktivistliği

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Çevre ve iklim hareketi doğa dostu enerji kaynaklarının kullanımını yaygınlaştırmak ve fosil yakıtların kullanımını azaltmak için yıllardır hem teorik hem de pratik anlamda birçok argüman üretti. Harekete dair güncel olarak 2 somut şey söylenebilir. Birincisi, öyle ya da böyle aktivizm işe yarıyor ve somut sonuçlar alınmasını sağlıyor. İkincisi ise, fosil yakıtlardan yeşil enerjiye geçişte arz odaklı politika değişimlerinin savunuculuğunu yapmak daha efektif.
 
Divestment, yani yatırımı geri çekme olarak adlandırılan hareket, iklim aktivistlerinin çabalarıyla, üniversite kampüslerinden başladı. Sonrasında kamusal birçok kararda çevre kirliliği ya da küresel ısınmaya sebep olan yatırımların iptal olmasını, karar alıcıların kurumları yönetirken iklim hedefleriyle uyumu gözetmesini sağlayarak çevre karşıtı ürünlere arz üzerinden bir darbe vurdu. New York ve Londra gibi nüfuzlu yerel yönetimlerin bu konuda aldığı kararlar ve attıkları somut adımlar da yerel politikalarda nasıl fark yaratılabileceğinin önemli örnekleri oldu.
 
Aktivistler, akademisyenler hatta iş dünyasından Jeremy Grantham gibi insanlar, çözümün arz odaklı politikalarda olduğunu yıllardır söylüyor olsalar da yeşil ekonomi tartışmalarında bazı ekonomistlerin talep yönlü bir hareketi savunduğu biliniyor. Ancak arz odaklı aktivizmin verdiği sonuçlar ve bu yönde geliştirilen argümanlar, NYU öğretim üyesi iklim ekonomisti ve yazar Gernot Wagner’e göre kesin bir şekilde daha üstün.
 
Wagner, makalede talep odaklı politikaların neden çalışmayacağına dair birçok argüman sunuyor. Bunlardan birincisi, yani pratik argüman, hisse senedi piyasası dinamiklerinden kaynaklı olarak, karbon temelli üretim yapan şirketlerin doğal koşullarda kar etmeyi bırakmayacağı. Yeşile yönelik yatırımların artması, o hisseleri alacak yeni kişilerin varlığını azaltmayacağı için, bu şirketlerin yok olmasını sağlamayacak, aksine “günahkâr hisseler” olarak adlandırılan çevreye zararlı şirketlerin hisseleri, kısa vadede hissedarlara daha yüksek kazançlar getirecek. Mekanizmanın bu şekilde gerçekleştiğini destekleyen akademik makaleler, ufukta topyekün bir boykot görünmediği sürece günahkâr hisselerin kendine müşteri bulmaya devam edeceğini ortaya koyuyor.
 
Ekonomik teoriye bağlı açıklanan argümanın ise iki noktası var: Birincisi, bazı ülkeler talep etmese bile, diğerlerinin fosil yakıtlara bağımlılığının ve taleplerinin devam etmesi. İkincisi, gelecekte iklim politikalarının katılaşacak olmasını şirketlerin bir tehdit olarak algılaması sonucu, bugün ellerindeki imkanlarla olabildiğince çok fosil yakıt üretimi yapmaları, yani “Yeşil Paradoks”un gerçekleşmesi. Bu iki argüman birbirlerinden ayrı olsa da arza dayanan değişiklikler yapılmadığı sürece birbirlerini desteklemeye devam ederek bir kısır döngüye sebep olabilirler.
 
Teorideki başka bir argüman da yeşil yatırımın yaygınlaşmasının kaçınılmaz olması. Kısa vadede günahkâr hisseler kar getiriyor olsa da ekonomi ve iş dünyasındaki herkes uzun vadede iklim politikaların katılaşacağını biliyor. Karar alıcılar, lobiciler ve yatırımcılar bu politikalara geçişin yumuşak olmasını tercih etseler de eninde sonunda adapte olmaları gerektiklerinin farkındalar. Dolayısıyla talepten bağımsız olarak şirket politikalarını güncellemeleri gerektiğini bilerek hareket ediyorlar. Arza dayanan aktivizm de bunu daha iyi görmelerini sağlıyor. Hatta tecrübeli kurumsal yatırımcılar, Trump sonrası Amerika’da yeşil politikaların sistemde baskın olacağından o kadar eminler ki, sorumlu iklim stratejileri olan firmaları ödüllendirerek bu yeni dünya düzenini ve aktivizmi kabul ettiklerini herkese gösteriyorlar. Bunlarla birlikte, değişen piyasa koşullarının da bu noktada şirketlerin dönüşümünü kolaylaştıracağını söylemek yanlış olmaz: Zamanında doğal gaz fiyatlarının düşmesinin şirketlerin petrolden uzaklaşmasında etkili olduğunu unutmamak gerek. Exxon Mobil şirketinin doğalgazdan büyük kazançları olmasına rağmen, bugün yüklü bir karbon vergilendirmesini savunması da piyasanın dönüşümünün en güncel örneği.
 
Tüm bu argümanlar, arz odaklı aktivizmi savunmanın en önemli sebebini de destekliyor: politikacıların, fosil yakıt lobilerinden ve sektörel güç odaklarından bağımsız düşünülmemesi. Bu duruma örnek olarak ABD’de Demokrat Parti’nin enerji sektöründeki işçileri seçmen olarak görmesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin enerji sektörüyle ilgili iş odalarına ekonomik bağlılığı gösterilebilir. Ekonomik sistemlerin yenilenerek yeşile dönmesi ve istihdam ve karın yeşil ekonomi üzerinden üretilmesi ise, aktivistlerin politikacılardan asıl talebi. Ancak aktivistler, yenilikçi politikaların çoğunluk tarafından reddedilmesi ve kuşkuyla yaklaşılmasına alışıklar. Üstelik bu kuşkuculuk, yeni oluşan bir fenomen de değil: Machiavelli’nin ünlü siyaset stratejisi kitabı Prens’te yazdığı gibi, eski düzenin koruyucuları için yenilikçiler her zaman bir tehdit.
 
Arz odaklı aktivizmin başarılı olmasını sağlayan bir başka şey de hükümetlerin altyapı çalışmalarına başlamaya ancak bitirmemeye meyilli oluşları. “Arka bahçemde olmasın (NIMBY)” olarak bilinen davranış biçimi yerel toplulukların kendi hayatlarına dokunan yapı projelerine karşı çıkmalarını sağlayarak genellikle hükümetlerin ekmeğine bal sürüyor. Fakat ilk defa bu noktada devletin yavaşlığı ve arka bahçemde olmasıncılık, fosil yakıtlarını taşıyan boru hatlarının inşasını zorlaştırarak iklim hareketine fayda sağlıyor.
 
Son olarak da enerji yatırımlarının uzun vadeli yatırımlar olması yani hem inşa hem de kullanım süreçlerinin uzun dönemli olarak planlanması, arza odaklanmanın önemini gösteriyor. Örneğin, önceki dönemlerde kömür kullanımına yapılan büyük altyapı yatırımları nesiller boyu devam eden yoğun kömür üretiminin de yolunu açmış oldu. Yatırım projeleri, talepten bağımsız olarak uzun vade insan hayatına ve çevreye etki etmeye devam ediyor ve bunu engellemek de dolayısıyla ancak en baştan ve kökten bir karşıtlık ile mümkün.
 
Tüm bunların yanında, talep yönlü politikaların önemi arz odaklı aktivizm için yadsınamaz bir gerçek: karbon emisyonlarını masraflı ve temiz enerji kaynaklarını ucuz hale getirmek, şirket ve bireylerin tercihlerinde mutlaka belirleyici olacaktır. Ancak ana çözümün arzın kontrolünden geçtiğini kabul etmek de gerekli. Doğru politikaların hayata geçirilmesi kaçınılmaz olarak savunuculuğun arz tarafına odaklanmasını beraberinde getiriyor. Bu çerçevede fosil yakıt projelerini bitirmenin, doğru yolda iyi bir adım olduğu söylenebilir.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

14 July

Value Xd etki yatırımcılığına çığır açacak bir yenilik getiriyor

Tüm değer zincirini yeniden yorumlayan ve kapsayan analitik teknolojiye sahip en yeni ve benzersiz bulut tabanlı analitik platform Value Xd, Value Xd Impact'in lansmanını yaptı. Sürdürülebilir etki yatırımı için dünyanın ilk analitik ekosistemi olan Value Xd Impact, Sorumlu Yatırımcı Dijital Festivali’nde ilk kez kamuoyuna açıklandı.

Value Xd Kurucu ve İcra Kurulu Başkanı Dr. Armen Papazian, “2016 Paris İklim Anlaşması ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ndan bu yana yatırımcılar için yatırımlarını bu yeni hedef ve amaçlarla hizalama sorumluluğu doğdu. Bunu başarmak için esnek ve verimli platformlara ihtiyaç duyuyorlar, bu yüzden etki yatırımına adanmış özel bir analitik ekosistem geliştirdik. Şimdi iklim değişikliğinin gelecek nesiller için etkilerini gözlemleme ve bunlara set çekmenin tam zamanı. Bu bağlamda Value Xd Impact anahtar görevi görebilir.” sözleriyle yeni platformun önemini anlattı.

Çığır açan bu yeni platform, yatırımcılara etkilerini sorumlu bir şekilde tasarlama fırsatı yaratan benzersiz modüller sağlamakta. En yaygın kullanılan analiz yazılımlarında, denklemler verinin arkasında konumlandığından temel bir mimari sorun yaratır. Value Xd’nin platformunda ise denklemler her zaman küresel olarak uygulanabilen ve paylaşılabilen evrensel soyut araçlar olarak verinin üstünde ve önünde yer almakta. Ayrıca, Value Xd platformundaki denklemler kodlayıcı tarafından icat edilen kısaltmalarla değil, her zaman matematiksel dilde yazılıyor. Bu da Value Xd Impact’i, sorumlu ve sürdürülebilir etki yatırımının sınırlarını aşma ve bir sonraki seviyeye taşımada iddialı bir konuma getiriyor.

Value Xd Impact, kullanıcıya önceden tasarlanmış çeşitli araçlar da sunmakta. Geleneksel ve yaygın olarak kullanılan araçların yanı sıra alan değeri optimizasyonu ile diğer emisyon hesaplayıcıları ve projektörleri gibi daha yenilikçi ve bütünsel araçlar da platforma dahil.

Value Xd kurucuları, COVID-19 ile birlikte çoktan başlamış olan dijital dönüşüm sürecinin yoğun olarak daha fazla tetiklenmesinin ise bu platformun önemini ve gelecekteki değerini artırdığını düşünüyorlar. Papazian’ın ifadesiyle; “Bu aşamayı çok özel kılan şey, dijital derinleşmeye bir mantra değişiminin eşlik etmesiyle yatırım felsefesi ve yaklaşımında radikal bir dönüşümün yaşanmasıdır. Çoğunlukla rekabete dayalı işleyen dünyamız değişmekte ve yerine aktörlerin iş birliğine daha açık olduğu yeni bir düzen gelmektedir.”

Papazian’a göre bu tutum değişikliği, iklim değişikliğine karşı küresel tepkimiz için kritik bir gereklilikti. “Bu yeni dönemde, teknoloji merkezi bir güven kanalı olmanın yanı sıra değer yaratma ve paylaşma için bir mihenk taşı haline geldi. Value Xd Impact, sürdürülebilir etki yatırımları için hem bir analitik ekosistem hem de küresel ölçekte analitik zekanın yaratılmasını ve paylaşılmasını kolaylaştıran ve geliştiren bir evren olarak tasarlanmıştır.”

Value Xd Impact’de sanal bir tur yapmak için bu linke tıklayabilirsiniz.

PAYLAŞ: DETAY

14 July

Sürdürülebilirlik uzmanları tarımsal değer zincirlerinde insan haklarını tartışıyor

Tarım endüstrisi içerisinde yer alan şirketler, operasyonlarında ve tedarik zincirlerinde insan haklarının gözetilmesinin sorumluluğuna sahip. Bu şirketlerin birçoğu karmaşık değer zincirlerinde faaliyet gösteriyor ve dolayısıyla önemli miktarda tarım arazisi ayak izine sahip. Bunun yanı sıra, bu şirketler genelde sosyal ve politik ortamları kırılgan olan, ve yargının yetersiz olduğu ülkeler de dahil olmak üzere dünya çapında büyük işverenler konumunda.
 
Yüz binlerce küçük ortağın katılımını sağlayan ve çiftçilere yönelik bir forum olan WBCSD sektör projesi, Küresel Tarımsal İttifak (the Global Agribusiness Alliance, GAA), iyi uygulama ve politikaların paylaşılması ve uygulanmasını kolaylaştırmakta. Bu motivasyon ile Haziran ayında, GAA, sektörden ve tedarik zincirinden konuşmacıların yer aldığı insan hakları üzerine bir panele ev sahipliği yaptı. Panelistler arasında Golden Agri-Resources, Philip Morris International, Nestlé, Bunge, Olam ve AB Sugar'dan katılımcılar yer aldı. Ayrıca panelde, GAA'nın, Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri'ni (UNGPs) uygulamaya koyarak tedarik zincirlerinde insan haklarını korumaya yardımcı olacak 'Tarımsal işletmelerde İnsan Haklarını Gözetme Kılavuzu' vurgulandı.
 
Bu panelden ve kılavuzlardan yola çıkarak sektörün insan hakları alanındaki performansını arttırmak için ana temalar aşağıdaki gibi özetlenebilir:
 
- Sektörler arası işbirliği:
Tarım ve gıda şirketleri, yoksulluk, sosyal normlar, arazi mülkiyeti ve bunlara ek olarak eğitime, sağlığa ve hukuka erişim gibi konuları ele almak için işçi sendikaları, yerel ve ulusal hükümetler ve tedarik zincirindeki paydaşlarla birlikte çalışmalı.
 
- Bağlama özgü yaklaşımlar:
Tarımsal bölgelerde yukarıda bahsedilen zorlukların temel nedenlerini farklı sosyal ve ekonomik karmaşıklıklar belirliyor. Bu sebeple, insan hakları ihlallerinin önlenmesi ve iyileştirilmesine yönelik yaklaşımlar da bağlama/yerele özgü olmalı. Fildişi Sahili'nde kakao sektöründe işe yarayan bir uygulama, farklı kültürel normlar ve düzenlemeleri olan Endonezya'daki palmiye sektöründe uygulanamaz.
 
- Tarım sektöründe en çarpıcı insan hakları sorunları:
Tarım sektöründe en çarpıcı olan insan hakları sorunları, çocuk işçiliği, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ücret eşitsizliği, gelirler, çalışma koşulları, zorla çalıştırma ve sözleşme eksikliği gibi konuları içermekte.
 
- Sektör çapında beklentiler:
Uyumluluk ve iyileştirmede tutarlılığı sağlamak adına sektör genelinde insan haklarına saygı konusunda beklentiler ve caydırıcı mekanizmalar oluşturulmalı. Hükümetlerin ve iş dünyasındaki tüm aktörlerin insan hakları ihlallerine yönelik olarak birlikte ve sıfır toleranslı bir duruş sergilemesi gerekmekte.
 
- COVID-19'un Etkileri:
COVID-19'un insan hakları üzerindeki etkileri hala değerlendiriliyor, ancak pandeminin çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması ve göçmen işçi haklarının sağlanması yönündeki çabalara bir engel oluşturacağı endişesi bulunmakta.
 

PAYLAŞ: DETAY

14 July

ÇSY endeksleri: Eski usül devam ediyor

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) endeksleri dünyası o kadar genişledi ve büyüdü ki endeksi olan tüm kurumlar bu oyunun içinde yer almak istiyor. Dow Jones'un ilk “Sürdürülebilirlik Endeksi”ni yayınlanmasından bu yana, 'sürdürülebilirlik' veya 'ÇSY' endekslerinin üretimi çoğaldı ve her şirkete göre borsada bir endeks bulmak mümkün hale geldi. Ancak, bu kadar çok ÇSY endeksi olması birbirine çok benzeyen yapıların oluşumuna sebebiyet verdi.

Geçmişte Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi genel müdürü olan Dr. Tauni Lanier'in ÇSY endekslerinin ne kadar yenilikçi olduklarının araştırıldığı yazısından öne çıkan konuları aşağıda derledik.

Piyasanın şirketlerden beklentisinin değişim yaşadığı bir dönemdeyiz. Son birkaç yıldır ÇSY tabanlı fonlara talep sürekli artmakta. Küresel bir fon ağı olan Calastone tarafından hesaplanan verilere göre, ÇSY'nin uygulanabilir bir yatırım stratejisi olarak popülerliğini kanıtlıyor. Calastone'un ÇSY Fon Akışı Endeksi, son üç yılda ortalama 61,9 olarak gerçekleşmesi satın alma faaliyetlerinin satma faaliyetinden neredeyse 1,5 kat daha büyük olduğu anlamına geliyor. Piyasanın bu denli popüler olduğu bir ortamda ise oluşturulan ÇSY endekslerinin birbirlerinin karbon kopyaları olarak tek farklılıkların veri sağlayıcıların adları olması üzücü.

Pasif ürünlere olan talep oldukça “duyarlı” olunduğunun göstergesi. Morningstar'ın yakın tarihli bir raporuna göre, sürdürülebilirliğe yapılan sermaye girişi piyasaları canlandırıyor. Veriler, küresel olarak sürdürülebilir fonların 2020 yılının ilk çeyreğinde 45,6 milyar dolar sermaye girişi gördüğünü ve Covid-19'un yarattığı olumsuzluklardan etkili bir şekilde kaçındığını gösteriyor. ÇSY'ye yatırım yapmak finansal olarak oldukça mantıklı duruyor. Yine de ÇSY'ye yatırım yapmanın zorlayan tarafları var.

Lanier’e göre pasif yatırımcılar, çevre, şirket ve marka beklentileri ile uyumlu ve yenilikçi ürünleri talep etmeliler. Yatırımcıların yenilikçi ürünlere duyduğu ihtiyaç, endeksler tarafından kullanılan metodoloji için de geçerli. ÇSY endeksleri tarafından kullanılan verilerin hem eski hem de eksik oluşu ayrıca hataların bilinmemesi çok büyük sorun teşkil eder. Verilerin ayrıntılı bir düzeyde doğrulanamıyor oluşu ve verilerin yalnızca küçük bir yüzdesi güvence altında oluşu da buna eklenince bazı sorular ortaya çıkıyor: Endeks sağlayıcıların bir sonraki seviyeye geçme zamanı değil mi? Yeni teknolojileri kullanmak ve verilerden ve dolayısıyla metodolojiden daha fazlasını talep etmek mümkün değil mi? Sorunlar ve gözlemler göz önüne alındığında endeksleme alanının son 20 yılda daha iyi yol alması beklenirdi.

Öbür taraftan yatırımcılar gerçek etkiyi gösteren yenilikçi ürünler talep ediyorlar: Çevresel, sosyal ve yönetişime yönelik yani finansal olmayanlar bir şirketin esnekliği için finansal olandan daha önemli hale geldi. Ayrıca, yönetmeliklerin de artmasıyla endekslerin de etki göstermenin yanı sıra mevzuata uygun olması gerekliliği arttı. ÇSY liderleri olarak görülen şirketler, değişen iş ortamına yeni iş stratejileri geliştirerek topluma olumlu bir katkıda bulunarak, iklim değişikliği ve pandemi gibi büyük krizlere karşı gerçekten dirençli olmaları gerektiğinin farkında.

Endeks inovasyonunun daha fazla yatırımı teşvik edeceği, şirketlerin özellikle dış paydaşları nezdinde gösterecekleri performansın norm olduğu bir senaryoda, toplumun ve çevrenin daha iyi olacağı bir dünya hayal etmek mümkün.

PAYLAŞ: DETAY

14 July

Aviva Investors iklim dönüşümü için yeni bir sermaye fonu oluşturdu

Aviva Grubu’nun küresel varlık yönetim şirketi Aviva Investors, küresel sıcaklıkların yükselmesinin karşısında giderek önem kazanan düşük karbon ekonomisine geçişi desteklemek için ikinci sermaye fonunu piyasaya sürdü.

Aviva Investors İklim Dönüşümü Küresel Sermaye Fonu, küresel sermaye piyasalarından daha iyi performans göstermeyi hedefliyor. Fon, portföy yöneticisi Jaime Ramos Martin tarafından yönetilecek. Yeni fon, Ağustos 2019'da piyasaya sürüldükten sonraki altı ay içinde yönetim altındaki varlıkları 1 milyar Avronun üzerine çıkan Aviva Investors İklim Dönüşümü Avrupa Sermaye Fonu'nu takiben piyasaya sürüldü.

Fon, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ve adaptasyonuna yönelik mal ve hizmetlerden maddi gelir elde eden veya iş stratejilerini düşük karbonlu bir dünya senaryosuna göre hizalayan şirketlere yatırım yapan küresel şirketleri hedefleyen uzun vadeli bir yatırım yaklaşımına sahip olacak. Kömür, geleneksel olmayan fosil yakıtlar, Arktik petrol ve gaz üretimi veya termal kömür elektrik üretimine maruz kalan hisse senetlerine yatırım yapmayacak. Petrol, gaz veya gaz yakıtlı enerji üreten şirketlerin ise fona açılımı sınırlı tutulacak. Bunlara ek olarak firmanın 27 güçlü küresel sorumlu yatırım uzmanının ve 40'ın üzerinde hisse senedi yatırım uzmanının fikirlerini ve analizlerini birbirine bağlayan, oldukça entegre bir yatırım yaklaşımı ile müşteriler için güçlü bir performans sunulmaya çalışılacak.

Aviva Investors Hisse Senetleri Baş Yatırım Sorumlusu David Cumming yeni fonla ilgili şu yorumları yaptı: “İklim ile ilgili risklerin ele alınması kritik önem taşımaktadır. Bu konu varlık yöneticileri için mutlak bir gereklilik ve yatırımcılarımız için kilit bir ÇSY odağı. Geçen yıl İklim Dönüşümü Avrupa Sermaye Fonu'nu başlatmamızdan bu yana, bu tür yatırım odaklı çözümlerle ilgili müşterilerden büyük ilgi gördük. Yatırım ekiplerimiz ve iklim uzmanlarımızın iş birliği içinde yürüttüğü beyin fırtınası sayesinde, bu sektöre odaklanmamızın iklim değişikliğiyle mücadelede bize etkili bir avantaj sağlamasını bekliyoruz.”

Piyasaların iklim değişikliğinin sonuçlarına ve bu değişimin önüne geçmek için alınması gereken tedbirlere doğru finansal değerler biçmediğini söyleyen Aviva Investors İklim Dönüşümü Küresel Sermaye Fonu Portföy Müdürü Jaime Ramos Martin, bu eksikliğin Aviva Investors için “olumlu iklim riski yönetimi yoluyla müşterilere üstün yatırım performansı ve sürdürülebilir sonuçlar sunmak adına güçlü bir fırsat” yarattığını düşünüyor.

PAYLAŞ: DETAY

14 July

Alman kurumsal yatırımcıların %80'i artık ÇSY stratejilerini kullanıyor

Union Investment'ın araştırmasına göre, Alman kurumsal yatırımcılarının yüzde sekseni çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) yatırım stratejilerini kullanıyor.

Almanya'da, yüzde 12'si emeklilik fonu olan 166 kurumsal yatırımcı ile yapılan ankete göre, ÇSY'yi yatırım stratejilerine dahil eden yatırımcıların sayısı 2015’ten 2019’a yüzde 60'tan yüzde 72'ye yükseldi. Ankete göre, yatırımcıların sürdürülebilir yatırımlarla ilgili bilgileri de artmış. Beş yıl önce, yatırımcıların sadece yüzde 38'i konuyla ilgili bilgisini “iyi” ya da “çok iyi” olarak değerlendirirken, günümüzde bu oran yüzde 60'a yükselmiş. Sürdürülebilir yatırımlarından memnun olan yatırımcıların oranı da önemli ölçüde artarak yüzde 43'ten yüzde 56'ya yükselmiş.

Sürdürülebilirlik stratejileri uygulayan kurumsal yatırımcıların sahip olduğu varlıkların yarısından fazlası (yüzde 56) çevresel, sosyal, etik ve yönetişim kriterlerine göre yatırım yapmakta. Bu oran özellikle kilise örgütleri ve hayır kurumları arasında yüksek (yüzde 75). Ancak, sigorta şirketleri de yüzde 66 ile bu yüksek oranı takip ediyor.

Sürdürülebilir yatırımların seçilmesinde en yaygın yöntemlerden biri hariç tutma/dışarıda bırakma yöntemi ve bu yöntem yatırımcıların yüzde 92'si tarafından kullanılıyor. Ancak aynı zamanda, katılımcıların dörtte üçü (yüzde 74), sürdürülebilir bir işletmeye dönüşmeyi planlayan ancak bu süreci henüz tamamlamamış olan portföyleri hariç tutmayı doğru bulmuyor.

Yatırımcıların büyük çoğunluğu, sürdürülebilir yatırım stratejilerinin öneminin gelecekte de artmaya devam edeceğine inanmakta. Ankete katılanların yüzde 83'ü önümüzdeki 12 ay içinde ÇSY yatırımlarının hacminde güçlü ya da çok güçlü bir artış bekliyor. Bu oran geçen yıla göre 14 puan yüksek.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

Eşitsizlikler ve COVID-19 pandemisi birbirini nasıl etkiliyor?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Açıklanan COVID-19 ölümlerinin yaklaşık yarısı (%46) üç ülkede gerçekleşti (ABD, Brezilya ve Meksika), ancak bu ülkeler dünya nüfusunun yalnızca %8,6’sını oluşturuyor. Aynı zamanda bu ülkeler çok yüksek düzeyde gelir ve servet eşitsizliğine sahip. Dünya Bankası, son yıllardaki Gini katsayılarını ABD'de 41,4, Brezilya'da 53,5 ve Meksika'da 45,9 olarak belirtiyor (bu ölçekte 100 değeri mutlak eşitsizliği, sıfır ise tamamen eşit bir dağılımı ifade ediyor).

Ekonomik kalkınma ve yoksullukla mücadele konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından Jeffrey D. Sachs, yeni yayımlanan yazısında bir ülkedeki eşitsizlik seviyesinin COVID-19’la mücadeleyi nasıl şekillendirdiğine ışık tutuyor. Sachs, bir ülkenin COVID-19 ölüm oranının çeşitli faktörler tarafından belirlendiğini belirtiyor: siyasi liderliğin niteliği, hükümet tepkisinin tutarlılığı, hastane yataklarının sayısı, uluslararası seyahatin büyüklüğü ve nüfusun yaş yapısı. Ancak daha önemli bir yapısal özellik bu faktörlerin rolünü şekillendiriyor: ülkenin gelir ve servet dağılımı.

Yüksek gelir eşitsizliği birçok farklı yönden sosyal bir felaket yaratıyor. Örneğin, büyük bir yankı uyandıran The Inner Level kitabındaki araştırmaya göre, eşitsizliğin artması genel sağlık koşullarını negatif bir şekilde etkiliyor, bu da COVID-19 ölümlerine karşı savunmasızlığı önemli ölçüde artırıyor.

Bununla birlikte yüksek seviyedeki eşitsizlik; daha düşük sosyal uyuma, daha az sosyal güvene ve daha fazla politik kutuplaşmaya yol açıyor. Bunların hepsi hükümetlerin sıkı kontrol önlemleri alma yeteneğini ve hızını olumsuz yönde etkiliyor. Daha yüksek eşitsizlik, düşük gelirli çalışanların daha büyük bir kısmının enfeksiyon riskine rağmen günlük yaşamlarına devam etmek zorunda oldukları anlamına geliyor. Aynı zamanda kalabalık alanlarda yaşayan ve bu nedenle güvenli bir şekilde barınamayan daha fazla insan olduğuna da işaret ediyor.

Yüksek düzeydeki eşitsizliğin COVID-19 ölümleri üzerindeki önemli etkisinin yanı sıra, COVID-19 pandemisiyle birlikte ortaya çıkan kriz, ülkelerin eşitsizlik seviyelerinin daha da artmasına neden olabilir. Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, geçen hafta yayımlanan yazısında eşitsizliklerin bu süreçte neden artacağını ve öncelikli olarak hangi önlemlerin alınması gerektiğini açıklıyor.

Pandeminin gidişatı ve buna yönelik politika tepkilerinin belirsizliğinden ötürü tedbirli davranan şirketlerin ve hanehalklarının bilançolarının ve gelirlerinin zayıflaması, harcamaların da düşeceğine işaret ediyor. Aynı zamanda virüs, yakın insan teması içeren aktiviteler üzerine de vergi eklenmesine benzer bir etki yaratıyor. Bu nedenle tüketim ve üretim modellerinde büyük değişiklikler gerçekleşmeye devam edecek ve bu da daha geniş bir yapısal dönüşüm getirecek.

Stiglitz, hem iktisat teorisi hem de tarihten bildiğimiz kadarıyla piyasaların kendi başına böyle bir dönüşümü yönetmeye uygun olmadığını vurguluyor, özellikle bu değişimlerin ne kadar ani meydana geldiğini göz önüne aldığımızda. Havaalanı çalışanlarını Zoom teknisyenlerine dönüştürmenin kolay bir yolu bulunmuyor, zira bunu gerçekleştirebilsek bile şu anda genişleyen sektörler yerlerini aldıkları sektörlere kıyasla daha az işgücü gerektiriyor.

Bu durum eşitsizliğin daha da artmasına neden olacak: Makineler, virüsten etkilenmediği için bu süreçte işverenler için daha çekici hale gelecek, özellikle nispeten daha vasıfsız işgücünün yer aldığı, taşeron işçilerin yoğunlukta olduğu sektörlerde. Dahası, düşük gelirli insanların diğerlerine kıyasla gelirlerinin daha büyük bir kısmını temel mal ve hizmetlere harcamaları gerektiğinden, otomasyondan kaynaklanan eşitsizlikteki herhangi bir artış tüketimde bir azaltma getirecek.

Eşitsizliğin böylesine kritik bir rol oynadığı bu süreçte salgının neden olduğu ekonomik durgunluktan hızla geri çıkılması umutları hızla azalırken politika yapıcıların sürdürülebilir bir iyileşme sağlamak için neyi önceliklendireceklerini iyi seçmeleri gerekiyor. Stiglitz, en acil şekilde ele alınması gereken politika önceliklerinin krizin başından beri açık bir şekilde belliyken bunların zor seçimler olduğunu ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiğini belirtiyor.

Öncelikle, sağlık acil durumunun ele alınması gerekiyor (örneğin, kişisel koruyucu ekipman ve hastane kapasitesinin yeterli tedariği sağlanarak), çünkü virüsün yayılması durdurulana kadar ekonomik iyileşme sağlanamaz. Bununla birlikte Stiglitz, politikaların en muhtaç durumda olanları korumasının, gereksiz iflasları önlemek için likidite sağlamasının ve işçiler ile firmalar arasındaki bağlantıları sürdürmesinin hızlı bir iyileşme için kilit faktörler olduğuna dikkat çekiyor.

Ancak önceliklendirilen bu temel gereklilikler doğrultusunda bile yapılması gereken zor seçimler var. Stiglitz, krizden önce halihazırda düşüşte olan şirketlerin mali destek sağlanarak kurtarılmaması gerektiğini, bunun ancak “zombiler” ortaya çıkararak nihayetinde dinamizmi ve büyümeyi sınırlandıracağını söylüyor.

Öte yandan COVID-19'un yarattığı etkilerin uzun vadede bizimle olacağı göz önüne alındığında, yapılan harcamaların önceliklerimizi yansıtmasını sağlamak için vaktimiz var. Pandemi ortaya çıktığında birçok toplum sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin yanı sıra yetersiz sağlık standartlarına sahipti, ayrıca pek çok ülke de ekolojik olarak yıkıcı bir şekilde fosil yakıtlara bağımlıydı.

Şu an ise hükümet harcamaları büyük ölçüde zincirlerinden kurtulmuş haldeyken toplumdaki bireyler yardım alan şirketlerin sosyal ve ırksal adalete katkıda bulunmalarını, sağlığı iyileştirmelerini ve daha çevreci, daha bilgiye dayalı bir ekonomiye geçiş yapmalarını talep etme hakkına sahip. Stiglitz’e göre bu değerler yalnızca kamu parasını nasıl tahsis ettiğimize değil, aynı zamanda bu paranın tahsis edildiği kişilerin koşullarına da yansıtılmalı.

Stiglitz ve arkadaşlarının son zamanlarda yaptıkları bir araştırmada dikkat çektikleri gibi iyileşme süreci, doğru bir şekilde yönlendirilmiş kamu harcamaları, özellikle yeşil dönüşüm için yapılan yatırımlar için uygun bir zaman olabilir. Zira bu yatırımlar işgücü yoğunluklu olduklarından yükselen işsizlik sorununun çözülmesine yardımcı oluyorlar. Bu noktada Stiglitz, ülkelerin krizleri ve eşitsizlikleri daha iyi yöneten toplumlar haline gelebilmeleri, en azından bu ideale yaklaşmaları için sürdürülebilir iyileşme programlarını benimsemelerinin hiçbir ekonomik engeli bulunmadığını vurguluyor. Bu dönemde daha sürdürülebilir sistemler inşa edilmesine yönelik taleplerin arttığı da göz önüne alındığında geriye hükümetlerin ve yetkili kuruluşların bu çağrıları dinleyerek herkes için daha iyi bir dünya yaratmak için harekete geçmesi kalıyor.

PAYLAŞ: DETAY

9 July

“Antroposekte”: Pandemi vahşi yaşamı incelemek için eşsiz bir yol sağlıyor

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisiyle birlikte dünyanın pek çok yerinde birçok insan evlerine kapanmışken hayvanlar boş ve sessiz sokakları geri alıyor. Bu ayın başlarında hayvan kontrol memurları San Francisco şehir merkezinde bir dağ aslanı yakaladı. İtalya ve İspanya'da yaban domuzları geri geldi, İsrail’de kazlar havaalanında yürüyor, İstanbul’da ise yunuslar boğaza geri döndü!

Modern tarihte eşi görülmemiş bu durum, bilim için eşsiz bir fırsat sunuyor. Geçen hafta bir grup araştırmacı, bu döneme “antroposekte” (anthropause) adını verdi. İnsan faaliyetlerinin iklim ve çevre üzerindeki baskın etkisine işaret eden antroposen dönemine gönderme yapan bu terim, “modern insan faaliyetlerinin, özellikle de seyahatin önemli ölçüde küresel olarak yavaşlaması”na işaret ediyor.

Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan araştırmanın yazarlarından Christian Rutz, inanılmaz bir araştırma fırsatı ortaya çıkaran bu şartların ciddi bir trajedinin sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Öte yandan bu durumun insanların ve vahşi yaşamın nasıl etkileşimde bulunduğuna dair daha fazla bilgi edinebilmemiz için kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu da ekliyor.

Tarihsel olarak bu ilişkinin incelenmesi pek kolay olmadı. Araştırmacılar, hayvanların korunan ve korunmayan bölgelerde veya kentsel ve kırsal çevrelerde nasıl farklı davrandığını çalışmayı başarabildiler. “Ancak bu yaklaşımların hepsiyle ilgili sorun genellikle çok az sayıda yaşam alanına atıfta bulunmaları” diyor Rutz. “Antroposekteye geldiğimizde ise insan faaliyetlerinin küresel olarak yavaşlamasıyla birlikte bu faaliyetlerin coğrafi bölgeler, ekosistemler ve daha da önemlisi türler üzerindeki etkilerini anlamak için çok değerli inceleme alanlarına sahip olduk.”

Makalenin yazarlarından Martin Wikelski, birçok hayvanın insanlardan uzakta ormanda yaşadığını düşündüğümüzü ancak hayvanların bir şekilde tekrar şehirlere girdiğini belirtiyor ve ekliyor: “Bu genetik değil, kültürel bir değişiklikten kaynaklanıyor.” Yani bu hayvanlar yavaş yavaş şehir hayatına alışmıyor. Örneğin; eğer bazı yunuslar için boğazda yüzmek daha iyi beslenerek eş bulmaları için daha çok enerji sağlıyor olsaydı, bu davranış daha fazla yavrulamalarına yardımcı olarak şehre yaklaşma cesaretini kodlayan genetiğin yavrulara da aktarılmasına yol açabilirdi. Yani nesilden nesile, bir tür şehir yaşamına uyum sağlanırdı.

Ancak antroposektede yaşanan davranışsal değişiklikler genetik olamayacak kadar hızlı bir şekilde gerçekleşti. Bunun yerine bu değişiklikler, bireyler veya hayvan grupları tarafından yapılan seçimlerden kaynaklanıyor olabilir. “Kişiliklerin farklı olduğunu görüyorsunuz,” diyor Wikelski. “İçinde bulunduğumuz dönem belli kişiliklere sahip hayvanların şehirlere girmesi için bir seleksiyon olabilir ve bu onların kültürleri aracılığıyla yayılabilir.”

Bilim insanları bu kadar hızlı ve çarpıcı davranış değişimlerini gittikçe gelişen izleme ekipmanları sayesinde takip edebiliyorlar. İzleme araçları bir hayvanın hareketinin haritalanmasında yardımcı oluyor. Bazı araçlarda telefonunuzu oynatarak bir oyunu kontrol etmenizi sağlayan sensörlere benzer eylemsizlik ölçüm birimleri (IMU) bulunuyor. Bu, araştırmacıların vahşi bir hayvanın aniden hızlanıp hızlanmadığını belirlemesine izin vererek hayvanın ürkmüş olabileceğini anlamaya yardımcı oluyor. Daha da gelişmiş bir izleme cihazı, hayvanların kalp atış hızını tespit edebiliyor veya akranlarıyla olan etkileşimlerini bir mikrofonla dinleyebiliyor.

Antroposekte sırasında araştırmacılar, hayvan davranışını izleyen bu verilerle insan davranışını, özellikle trafiği izleyen verileri bir araya getirebilir ve bir türün yokluğumuzdan yararlanıp yararlanmadığını ya da yaban hayatında her şeyin normal devam edip etmediğini anlamamıza yardımcı olabilirler. Antroposekte devam edip nihayetinde sona yaklaştıkça bilim insanları bir türün nasıl adapte olduğunu izleyebilecek ve pandemi olmasa çözülmesi imkansız olan soruları cevaplayabilecekler.

Araştırmacılar yıllardır bu bilmeceleri çözmeye çalışıyorlar: Hayvanlar inşa ettiğimiz yapılardan (yollar, binalar ve diğer altyapılar) mı yoksa bizden mi korkuyorlar? Makalenin yazarlarından Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü üyesi Matthias-Claudio Loretto, birdenbire birçok bölgede insanların olmaması sonucunda eğer hayvanlar bu alanları ziyaret etmeye başlamışlarsa bu durumun hayvanların “açık bir şekilde insanlardan korktuklarını” gösterdiğini belirtiyor.

Diğer yandan, belli bir tür son birkaç ay içinde insanlar yokken bile nüfuslu bir bölgeye girmediyse, bu onları uzak tutanın inşa ettiğimiz çevre olduğuna işaret edebilir. Ancak koruma biyologları, bir alanda dolaşan türlere bakabilir ve seyahat ettikleri yolları izleyebilirler.

Bu bilmece, özellikle hareket kısıtlamalarının katı olmadığı kentsel yerlerde daha da karmaşık hale geliyor. Örneğin bir şehirde insanlar yürüyüşe çıkmaya devam ediyorsa hayvanlar bu yüzden kamusal alanlardan kaçınıyor fakat insanlara tamamen kapalı yerlerde ortaya çıkıyor olabilirler. Ya da bazı şehirlerde araba kullanımı kısıtlanmışken diğerlerinde böyle bir önlem alınmadığından araştırmacılar farklı alanlardaki türlerin nasıl adapte olduğunu görmek için hem trafikten hem de hayvanlardan toplanan verilere bakabilirler.

Antroposekte, bilim insanlarına hayvanların inşa edilmiş ortamlarda nasıl hareket ettiğini incelemek için eşsiz bir fırsat sağlıyor; bu bilgi, hayvanlara güvenli geçiş yolları sağlamak için kentsel alanlarda değişiklikler yapılmasını sağlayabilir. Örneğin, inşa edilen bir otoyolun bir türün yaşam alanını ve nüfusunu ikiye böldüğünü öğrenirsek, genetik çeşitliliği teşvik etmek için onları tekrar birleştirebiliriz. Wikelski, “Yöneticilerin hayvanlara nereye gideceklerini söylemeleri iyi bir şey değil” diyor. “Hayvanlar bize nereye gitmeleri gerektiğini, nereye gitmek istediklerini söylemeli. Bu nedenle ihtiyacımız olan şey hayvanlara göre karar verilmiş geçiş koridorları.”