Menu EN

S360MAG

17 June

Şirketlerin yönetim kurullarında kadınların temsiliyeti için Avrupa Birliği’nden önemli bir karar

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

İş hayatında cinsiyet eşitliği çok boyutlu ve çoğu zaman yasal ve söylemsel çıkmazlara giren bir konu. Bu anlamda birçok makro yapılanma gibi Avrupa Birliği de çeşitli çalışmalar ve yasal düzenlemeler hazırlıyor. Geçtiğimiz günlerde Avrupa Birliği müzakerecileri, şirket yönetim kurullarında kadınların temsiliyetini artırma konusundaki kota önerisini kabul ederek bir ilke imza attı. Yasa yapıcılar, 450 milyon kişinin hayatının söz konusu olduğu Avrupa Birliği’nde bu kararın cinsiyet eşitliği ve temsiliyet anlamında büyük bir adım teşkil ettiğini belirtiyor. 

Yasa, Avrupa Birliği’ndeki 27 ülkede yer alan ve listelenen şirketlerden 2026 yılının ortasına kadar idare harici yönetim kurulu pozisyonlarının en az %40’ını ya da tüm kıdemli pozisyonların (örn. Bağımsız yönetim kurulu üyesi, baş yönetici ve operasyon direktörü gibi) %33’ünü kadınlara ayırmasını zorunlu kılıyor.

Fransa, İtalya ve Almanya tarafından 2010 yılında bu konuda ulusal hedeflerin belirlenmesinin ardından 10 yıllık bir çıkmaza giren ve bir dönüm noktası niteliğindeki bu karar, şirketlerin idare dışı kurullara yeterince kadın çalışan işe almamaları durumunda ceza almalarına ya da yasalara uymadığı gerekçesiyle kurul alımlarının engellenmesine neden olabilir. Fakat bu durum 250’den az çalışanı olan şirketler için geçerli değil. Avrupa Cinsiyet Eşitliği Enstitüsü (The European Institute for Gender Equality) tarafından Nisan ayında yapılan bir açıklamaya göre, bu tür bağlayıcı kotalar, hiçbir önlem uygulamaya koymamış ya da farklı uygulamalar geliştirmiş ülkelere kıyasla yönetim kurullarında cinsiyet dengesini sağlama konusunda daha etkili.

2021 yılında, Avrupa Birliği’nin tamamında kadınlar kurul pozisyonlarının %30,6’sında yer alıyordu. Fakat Avrupa Birliği’nde yer alan ülkeler arasında şirket yönetim kurullarındaki cinsiyet temsiliyeti oldukça değişken. Örneğin, Estonya’da kadın çalışanlar orta seviye idare harici yönetici pozisyonların %9’unda yer alırken bu oran Fransa’da %45,3. Aynı zamanda Fransa, bu konuda Avrupa’daki %40 eşiğini geçen tek Avrupa ülkesi. Fransa’dan sonra en iyi oranlara (%36 ve %38 arası) İtalya, Hollanda, İsveç, Belçika ve Almanya sahipken Estonya’dan sonra en düşük oranlara (10 idare harici yöneticinin birinden daha az) sahip ülkeler ise Macaristan ve Kıbrıs.

Avrupa Komisyonu kadınların kurullarda daha fazla yer alması için %40’lık kota uygulamasını 2012 yılında teklif etmişti, fakat bu teklif Almanya ve İngiltere gibi büyük devletler tarafından engellenmişti. Birleşik Krallık ’ta zorunlu kotalara Muhafazakâr-Liberal Demokrat hükümet koalisyonu tarafından gönüllülük esasına dayanan bir uygulamanın tercih edilmesi gerekçesiyle karşı çıkılmıştı. Yine de bu durum, Birleşik Krallık’ın kadınların üst makamlardaki temsili konusunda 2022 yılına kadar gerçekleşmesi beklenen %39,1’lik bir oran ile Avrupa çapında Fransa’dan sonra en iyi performans gösteren ülkelerden biri olmasını sağladı.

Hollandalı sosyalist bir parlamento üyesi olan ve kararı Avrupa hükümetleri ile müzakere etmiş Lara Wolters’a göre, tüm bu veriler üst kademedeki şirketlerde cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının yalnızca şansa bağlı olmadığını gösteriyor. Aynı zamanda, kurullarda çeşitliliği sağlamak daha iyi kararların alınmasını ve daha iyi sonuçlara varılmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla, uygulamaya konan bu kota eşitliği ve çeşitliliği sağlamak adına şirketleri doğru bir yola yönlendiriyor.

Sonuç olarak, yasa yapıcıların yanında kadın çalışanlar da hak ettikleri pozisyonlara erişebilmek ve iş ortamlarında cinsiyet eşitliğini sağlamak adına yıllardır çalışıyor. Avrupa Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen’in de dediği gibi “Avrupa Komisyonu’nun bu yönergeyi önermesinin 10 yıl ardından cam tavanı kırmamızın zamanı geldi. En iyi işler için nitelikli birçok kadın var ve bu kadınlar en iyisi için bir fırsata sahip olabilmeliler.”

Avrupa Birliği bu anlamda önemli bir adım atmasına ve pek çok ülke için örnek teşkil etmesine rağmen politik, ekonomik ve sosyal anlamda hâlâ pek çok engel mevcut. Dolayısıyla, von der Leyen’in bahsettiği cam tavanı kırmak için gelecekte atılacak adımlara Avrupa Birliği’nin örnek niteliğindeki eşitlik çerçevesinden bakmak gerekecek.
 

PAYLAŞ: DETAY

17 June

LGBTQ+ temsili, iş dünyası ve medya için neden bir öncelik olmalı?

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Çeşitli ve kapsayıcı LGBTQ+ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, Queer ve + şemsiye teriminin içerisinde kalan tüm kimlikler) hikayeleri anlatmak hiç bu kadar kritik olmamıştı. ABD’de eyalet yasama organlarında görülmemiş sayıda LGBTQ+ karşıtı yasa tasarısı teklif ediliyor. Dış İlişkiler Konseyi’ne göre, rızaya dayalı eşcinsel ilişkilerin ölümle cezalandırılabildiği 12 ülke de dahil olmak üzere, yaklaşık 70 ülkede LGBTQ+ olmak suç kabul ediliyor.

Öte yandan, William Enstitüsü’nün Küresel Kabul Endeksi’ne göre, 175 ülke içerisinden 56’sında LGBTQ+ topluluğunun kabulü 1981’den bu yana arttı. 2021’de gerçekleştirilen Gallup anketi ABD’nin %7,1’inin kendini LGBTQ+ olarak tanımladığını ortaya koydu. Bu oran Gallup’un toplumu ölçmeye başladığı ilk 2012 anketindeki oranın iki katı. Bununla beraber her beş Z kuşağı üyesinden biri (%21) artık kendini LGBTQ+ olarak tanımlıyor ve bu oran geçtiğimiz 5 yılda neredeyse iki katına çıktı.

Medya yoluyla izleyici eğitmek ve ötekileştirilmiş toplulukların kabulünü sağlamak mümkün. LGBTQ+’lara gelindiğinde ise temsiliyetin artması ayrıca değişen bu demografiyi doğru aktarmak için de büyük önem taşıyor.

Sosyal ve ticari çıkarımlar
GLAAD ve P&G’nin Reklamcılık & Medyada LGBTQ Kapsayıcılığı raporuna göre Amerikalıların çoğunluğu LGBTQ+’ları medya ve reklamlarda görme konusunda rahat hissediyor ve kapsayıcı markalara daha olumlu bakıyor.

Şirketler de temsilin eşitlik ve kabulü artırmadaki etkisinin farkında. Ajans ve reklam verenlerin %90’dan fazlası şirketlerin tüketicilerin farklı grupları tanımasını sağlayabileceğinin ve temsil yoluyla sosyal bariyerleri yıkabileceğinin farkında. Edelman Güven Barometresi’ne göre hükümet ve haber kuruluşlarına oranla şirketler, insanların kalplerini ve zihinlerini değiştirmeye daha yatkın.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’in İzleyici Temsili Endeksi’ne göre etnik ve ırksal azınlıkların %59’u ve kamuoyunun %49’u toplumda farklı grupları temsil eden markalarla etkileşimde olmayı tercih ediyor. Araştırma ayrıca LGBTQ+ topluluğunun medyada en az gerçekçi şekilde temsil edildiğini düşündüğünü gösteriyor. Her LGBTQ+ tüketiciden biri kapsayıcı olmadığını düşündüğü ürün ve hizmeti bırakacağını söylüyor. Şirketler, bu konudaki ilerlemelerini ölçmek için Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılığı (DE&I) temel performans göstergelerine bağlamak durumunda.

GLAAD’ın yıllık İvmelenen Kabul raporu LGBTQ+ olmayan kişilerin %63’ünün bu topluluğu benzer ihtiyaçları ve sorunları olan tek bir grup olarak görme hatasına düştüğünü ve %45’inin de tanımlamalarda kullanılan farklı harf ve terimler nedeniyle kafasının karıştığını ortaya koyuyor. Bu da topluluk içindeki çeşitliliğe ve kesişen kimliklere ilişkin bir anlayış geliştirme konusunda daha çok yol kat edilmesi gerektiğini ortaya koymakta. Bu sebeplerden, ekrandaki LGBTQ+ temsilinin günlük hayattaki LGBTQ+ çeşitliliğini yansıtabilmesi son derece önemli.

Televizyonda LGBTQ temsili
GLAAD’ın TV’de Neredeyiz raporu televizyonda karşılaştığımız karakterlerin kimliklerinin çeşitli boyutlarını analiz etmekte. Raporun 26 yıl önceki ilk baskısında 12 LGBTQ+ ana dizi karakteri sayılırken, son raporda düzenli ve yinelenen 637 LGBTQ+ karakter sayıldı.

Çalışma tarihinde ilk kez, ABD’deki beş yayın ağında LGBTQ+ karakterlerin çoğunluğunu %40 ile lezbiyen karakterler temsil etmiş. Trans karakterlerin temsili de en çok yayın platformlarında olmak üzere artmış ancak bu sayı yalnızca 29’dan 42’ye yükselmiş durumda.

Medya, kültürel kabul için önemli bir yer taşıyor ve ilerleyen dönemlerde bu konuda daha da fazla çalışma yapılması gerekiyor. LGBTQ+ temsilinin yalnızca artmaya devam etmekle kalmaması, LGBTQ+’ların hayatlarını etkileyen çeşitli konuları gerçekçi bir şekilde ele alınması büyük bir önem taşımakta.

PAYLAŞ: DETAY

17 June

Davos Zirvesi’nde gündem iklim krizi

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Covid-19 kısıtlamalarından bu yana ilk kez yüz yüze gerçekleştirilen Dünya Ekonomik Forumu (WEF), Ukrayna’daki şiddetli savaş, azalan gıda arzı, giderek kötüleşen iklim olayları ve küresel bir salgının ortasında, İsviçre’nin Davos kentinde düzenlendi.
 
Konferansa özel jet yoluyla ulaşım sağlanması eleştirilerin hedefi olurken, organizatörler grup aktivitelerinin çevresel projeleri desteklemesi ve karbon dengeleme yoluyla Davos’un karbon-nötr olduğunu belirtti.
 
Geçtiğimiz yıl ana gündemi sağlık belirlerken, bu yıl tartışmaların hemen hemen üçte biri iklim krizi üzerineydi. Eco-Business’ın Davos Zirvesi’ndeki söylemleri analiz etmesi sonucu öne çıkan başlıklar şu şekilde:

1. Küresel enerji krizi
Paris İklim Anlaşması’nda esas olan, küresel ısınmayı sanayileşme öncesi döneme kıyasla 1,5°C ile sınırlama hedefi önemini korumakta. Bilim insanları bu hedefe ulaşmak için 2030’a kadar salımların yarı yarıya azalması gerektiğini belirtiyor. Fakat mevcut gidişat, 1,5°C hedefini tutturmanın mümkün olmayacağına işaret ediyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin ticari ve siyasi etkilerinin hidrokarbon fiyatlarında yol açtığı dalgalanma bazı ülkeleri yerel yenilenebilir enerji politikalarını öne çıkarmaya teşvik etse de kömürden enerji üretimi 2021’de tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştı ve fosil yakıtlara olan talep giderek artıyor.

Zirvede ABD iklim özel temsilcisi Kerry, Ukrayna’nın işgali sonucu enerji güvenliği çerçevesinde ortaya çıkan sorunların ve mevcut enerji taleplerini karşılamanın daha fazla altyapı inşası veya sondaj yapılması anlamına gelmediğini vurgularken Paris Anlaşması’na uyarak zamanında olmasa da karbonsuz veya düşük karbonlu ekonomiye ulaşılacağı yönündeki inancını dile getirdi.

2. Asya'nın en büyük kirleticilerinin iklim taahhütleri
Çin, enerji kriziyle mücadele etmek için kömüre odaklanmış olsa da Çin iklim değişikliği özel temsilcisi Xie Zhenhua zirvede, Paris İklim Antlaşması hedeflerine ulaşılması yolunda Çin’in vermiş olduğu taahhütleri yineledi. Yüksek enerji fiyatları ve enerji kesintileri nedeniyle Çin geçtiğimiz dönemlerde kömür üretimini artırarak kömürden 2026 itibarıyla uzaklaşmaya başlayacağını açıkladı. Davos’ta Çin’in karbon salımlarını azaltma amacıyla 2030’a kadar 70 milyar ağaç dikme sözü vermesi konusunda uzmanlar, bunun salımı azaltmaya veya biyoçeşitliliği korumaya dair bir oyalama olmaması gerektiğini vurguladı.

Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi, Hindistan, 2070’e kadar net sıfıra ulaşma sözü verirken 2030’a kadar da 450 gigawatt güneş ve rüzgâr enerjisine sahip olmak istediğini söyledi. Bununla beraber Hindistan, Davos’ta kömür santrallerini kapatmak yerine santralin üretimini azaltma hedefleri olduğunu açıkladı. Bunların dışında özel sektörün iklim değişikliğiyle mücadelesi kapsamında Hintli firmaların bir WEF girişimi olan CEO İklim Liderleri İttifakı’na katılacağı açıklandı.

3. Gıda krizi
Ukrayna – Rusya krizi buğday, mısır ve ayçiçek yağı gibi temel ürünlerin ihracatını sınırlayarak kıtlık ve fiyat artışına yol açtı. Afrika, Avustralya ve Hindistan’daki ekstrem hava koşulları da mahsul verimini etkilerken, ülkeler ihracat yasakları, gıda krizi ve ekonomik krizle karşı karşıya kaldı.

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı Genel Müdürü David Beasley, şu anki durumun “açtan yemek alıp, açlıktan ölene vermek” olduğunu belirtirken program 325 milyon insanın akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya olduğunu tahmin ediyor.

4. Eko-anksiyete
Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) son raporu, küresel ısınmanın ruh sağlığını nasıl etkilediği üzerine odaklanmıştı. İklim değişikliğine katkıda bulunmadaki ve mücadele etmedeki rolleri nedeniyle endişe ve suçluluk duyma durumu gençler arasında çok daha yaygın.

Davos’ta da eko-anksiyete üzerine odaklanan paneller gerçekleştirildi. WEF girişimi Zürih Hub’dan David Dao gençlerin ve daha yaşlı kuşakların iklim krizine bakışları arasında bir kopukluk olabileceğini dile getirdi. Ülkeler ve yatırımcılar doğaya yatırım yaparken bir karşılık beklerken, gençler ise bu krize varoluşsal ve etik yönden yaklaşıyor.

 5. ÇSY çabalarını standartlaştırmak
Standardizasyon, firmaları eşit şartlara getirmek ve “yeşil badana”dan kaçınmak için özel sektörün sürdürülebilirlik girişimlerinin temel ilkelerinden birini oluşturuyor. Ancak halihazırda 600’den fazla ÇSY (Çevresel, Sosyal, Yönetimsel) derecelendirmesi olması şirketlerin sürdürülebilirlik çabalarını karşılaştırmayı zorlaştırıyor.

Net sıfır konusunda ise dünyadaki en büyük 2000 halka açık şirketin yalnızca beşte biri hedefler belirlemiş durumda. Bu sebeplerle bu yılki konferansta iş dünyası liderleri, daha uyumlu ÇSY standartları için çağrıda bulundu.

PAYLAŞ: DETAY

17 June

Gökkuşağı badana: Markalar Onur Ayı’nı kutlamak için gökkuşağı boyalı ürünlerden daha fazlasını yapmalı

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Onur Ayı’nın gelmesi ile çeşitli markalar logolarını ve ürünlerini gökkuşağı rengine boyamaya ve sloganlarını LGBTIQA+ bireylerin deneyimleriyle ilişkilendirmek adına çeşitli çabalara girişmeye başladı. Fakat kısıtlı bir zaman aralığına sıkıştırılan bu destek görüntüsü direkt eylem ve destek talep eden günümüz kamuoyunu memnun etmek için yeterli değil.

LGBTIQA+ temsiliyeti ve politikaları üzerine yazan İtalyan-Kanadalı editör Erica Lenti, bir bira şirketinin reklam panosunda LGBTQ harflerini pazarlama stratejisindeki bir “çağrı” niyetiyle yeniden yorumlamasına şöyle diyor “Bira satmak uğruna kimliklerinizin silinmesinde çok dokunaklı ve endişe verici bir taraf var. . . özellikle de kimliklerinizi kutlamayı amaçlayan bir reklamda.”

Yeşil badanaya benzer bir mantıkla işleyen “gökkuşağı badana” (rainbow washing) tam da bu noktada devreye giriyor. Gökkuşağı badana, LGBTIQA+ konusunda eşitliğe yönelik desteği belirtmek (ve tüketici güvenilirliğini kazanmak) için reklamlara, giysilere, aksesuarlara veya göz önündeki noktalara -en ufak somut bir çaba ve pragmatik bir sonuç olmadan- gökkuşağı renkleri ve görüntüleri eklemek olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle, gökkuşağı badana olgusunu kendilerini LGBTIQA+ müttefikleri olarak ilan eden işletmelerin gökkuşağı renklerine olan gerçek desteklerinin griden öteye geçememesi olarak düşünebiliriz.

Peki, LGBTIQA+ desteğini açıkça ifade eden markaların çalışanları da benzer bir konumda mı? Renklenen markaların bünyesindeki beşerî sermaye de bu desteğin benimsenmesini önemsemiyorsa veya ayrıştırıcı söylemlerde bulunuyorsa yine gökkuşağı badana durumundan söz etmek mümkün.

Her haziran ayında şirketlerin eylemlerinin altında yatan sömürüyü örtme ve samimiyetsizlik görüntüsü yaratmadan müşteri sempatisi kazanma çabalarını izlemek yıllık bir gelenek haline geldi. Fakat, şirketlerin kendi çıkarlarını koruma ilkesine bağlıklarını her zaman ön planda tutmaları bu görüntünün kolaylıkla bozulabildiğini gösteriyor. Örneğin, Pfizer bünyesindeki LGBTIQA+ bireyleri bir video ve #PfizerProud etiketi ile kutladı. Öte yandan, şirket 2018 yılında 52 eşcinsellik karşıtı politikacıya yaklaşık 1 milyon dolar bağışta bulundu. Dolayısıyla, Amerika Birleşik Devletleri eyalet meclislerinde 280 adet trans karşıtı önergenin biriktiği 2022 yılında yalnızca sevgi renklerine bürünmek kimsenin gözünü boyamayacak.

Artık şirketler yalnızca belirli zamanlarda iyi niyet göstergesi olarak çeşitliliği tanıyan ve takdir eden gösterilere bel bağlayamaz. Özellikle genç bireyler söz konusu olduğunda. Yapay zekâ destekli bir veri platformu olan Influential’a göre Gen-Z bireylerin yalnızca %14’ü gökkuşağı renkli kampanyalara olumlu bakıyor. Bu oran Baby Boomer olarak adlandırılan jenerasyona ait bireylerde %42.

Küresel danışmanlık şirketi Prophet’te müşteri hizmetleri müdürü olan Ryan Detwiler’e göre Onur Ayı’nın bir parçası olmaya çalışmadan önce şirketler LGBTIQA+ değerlerini destekleyecek hedefler belirlemeli ve liderlik pozisyonlarına LGBTIQA+ bireyleri dahil ederek bu bireylerin temsiliyetlerini yönetici seviyesinde de artırmalı. Bu sayede şirketler Onur Ayı inisiyatiflerini gerçekçi bir sosyal değer yaratacak şekilde güçlendirebilir.

Bu sene değer spektrumunda oldukça zıt yaklaşımlar benimseyen iki marka (Ben & Jerry’s ve Burger King) öne çıkıyor. Ben & Jerry’s Onur Ayı için pazarlama kampanyasını farklı eyaletlerde trans karşıtı yasalara karşı farkındalık ve destek yaratmaya odaklarken Burger King yalnızca iki üst ya da iki alt hamburger ekmeği kullanılarak “eşcinselliği öne çıkardığı” Proud Whopper ile bu ayki menüsünü çeşitlendirdi.  Marcy’s ve Kate Spade gibi markalar ise LGBTIQA+ topluluğundaki genç bireyler için kriz desteği sunan Trevor Projesi (The Trevor Project) ile ortaklık kurarak kurumun süreçlerine katkı sağladı.

Influential bünyesindeki etik medya takımının başı olan Latarria Coy’a göre jenerasyon spektrumundaki tüm tüketiciler, LGBTIQA+ topluluğuna direkt yardım sağlayacak kurumlara parasal katkı sunan şirketleri yalnızca gökkuşağı temalı kampanyalarla yetinen markalara tercih ediyor.

Aşırı ayrımcılık ortamında yetişmiş tüketiciler için markalar tarafından ifade edilen LGBTQA+ farkındalığı bir gelişme olarak görülse de her yıl Onur Ayı’nın çeşitli yerlerde kutlandığını gören ve deneyimleyen bir jenerasyon için göstermelik bir tanınırlık yeterli değil. Bu ikinci kesim markalardan somut aksiyonlar bekliyor. Cashmere Agency bünyesinde başkan olan Ryan Ford’ a göre bu durum son birkaç yılda gerçekleşen en büyük algı değişimi olabilir ve markların buna hazırlıklı olması gerekiyor. 

Sonuç olarak, baskıların ve nefret suçlarının katlanarak artmaya devam ettiği bu dönemde insanlar hiçbir işe yaramayan göstermelik dayanışma söylemlerinden ve gökkuşağı badanadan bıkmış durumda. Bu nedenle, şirketler gerçekten kapsayıcılık ve çeşitlilik ilkelerine olan bağlılıklarını göstermek istiyorsa bu alanlarda olumsuz deneyimler yaşayan her bir bireyin hayatına değer katacak somut çözümler geliştirmeli.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 June

COP27'nin savunmasız ülkeler için başarması gerekenler

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Kasım 2022'de Mısır'da gerçekleşecek olan bu yılki BM iklim zirvesinde (COP27) masaya yatırılacak riskler her zamankinden yüksek ve savunmasız ülkeler için daha acil duruyor. Bunun en büyük sebebi de COP26'ndaki hedefleri karşılamak için yeterli sonuçlara ulaşılamaması. Buna ek olarak, Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) yakın tarihli bir raporu, karşılanması zor olan temel hedeflerden Paris Anlaşması'nın ısınmayı 1,5 derece ile sınırlama hedefinin, dünya çapında yaklaşık 3,6 milyar insanı iklim etkilerine karşı tehlikeli ve savunmasız bıraktığını ortaya koyuyor. Rapor, bu etkilerin eşit olarak hissedilmeyeceğini açıkça ifade ediyor. Savunmasız ülkeler, iklim değişikliğindeki sınırlı paylarına ve iddialı iklim taahhütlerine rağmen, bu yükün büyük kısmını omuzlamaya devam ediyor ve etmeye devam edecek.
 
Üstüne üstlük bu bulgular, iklim eylemliliği bozmak ve geciktirmek için her türlü bahaneyi gösteren çalkantılı zamanların ortasında geldi. Ancak IPCC'nin altını ısrarla çizdiği önemli bir mesajı var: Isınmayı 1,5 derecede tutmak için ya şimdi ya da asla!
 
2025'e Kadar İklim Dönüşümü Müttefikleri (ACT 2025), Paris Anlaşması'nın uygulanmasını geliştirmek ve savunmasız ülkelerin ihtiyaçlarının profilini çıkarmak için COP27 iklim zirvesi öncesinde çalışmalarına başladı. Küresel Güney'deki (Latin Amerika, Asya, Afrika ve Okyanusya) kuruluşlar tarafından geliştirilen ACT 2025'in yeni Geliştirilmiş Uygulama Çağrısı, konferans öncesinde ve konferansta somut eyleme ihtiyaç duyulan yerleri ortaya koyuyor.
 
1) Küresel sıcaklık artışını 1,5 derece ile sınırlamak için karbon salımındaki açığı kapatın.
Ülkelerin yüzyılın ortalarına kadar net sıfır karbon salımına ulaşma taahhütlerine bakıldığında, sıcaklık artışı yaklaşık 1,9 derecede tutulabilir. Ancak, salımda bazı büyük pay sahiplerinin 2030 hedefleri o kadar zayıf ki başarı için güvenilir yollar sunmuyorlar. Dolayısıyla kimi net-sıfır hedefleri, büyük bir “güvenilirlik açığına” işaret ediyor.
 
1,5 derece hedefini ulaşılabilir tutmak için, COP27'deki tüm ülkelerin IPCC bu raporunun sonuçlarına kulak vermesi ve buna göre yanıt vermesi gerekiyor. Önceki taahhütlerinden daha iddialı olmayan "güncellenmiş" NDC'ler (belirlenmiş ulusal katkılar) sunmuş olan tüm ülkeler- özellikle G20 ülkeleri - NDC'lerini ve uzun vadeli stratejilerini güvenilir bir şekilde güncellemelidir. Bu NDC'ler, Glasgow İklim Paktı ve IPCC Çalışma Grubu III raporu tarafından sağlanan bilimsel kanıtlarla uyumlu olmalı. Gelişmiş ülkeler iklim krizi ile mücadele hırsına öncülük etmelidir. İklim krizine ezici katkılarına rağmen, iklim vaatlerini yerine getirmekte geride kalan yine onlar.
 
2) Özellikle en savunmasız olanlara yüksek kaliteli ve ölçeklendirilmiş finans akışları sağlayın.
COP26'dan sonra, gelişmiş ülkelerin ilk başta 2020'ye kadar ulaşmayı taahhüt ettikleri 100 milyar dolarlık hedefi tutturamaması, güvenilirlik açığını beslemesi ve bu nedenle gelişmekte olan ülkelerin daha fazla iklim eylemi planlama yeteneklerini sekteye uğratması “derin bir üzüntü” olarak not edildi. COP27'de şu anda ihtiyaç duyulan şey, hafifletme, adaptasyon, kayıp ve hasar finansmanı için net hedefler oluşturulması ve gelişmiş ülkeler için, özellikle de bu finansmanın büyük kısmını sağlayacak olan G7 ülkeleri için, 2025 yılına kadar iklim finansmanında toplam 600 milyar dolarlık bir plan çıkarılması. 
 
Son olarak, ülkeler 2025'ten sonra yürürlüğe girecek yeni bir toplu finans hedefinin ana hatlarını oluşturmaya hazırlanırken, gelişmiş ülkelerden kamu finansmanının vazgeçilmez rolünü kabul ederek özel sektörü ve diğer devlet dışı aktörleri harekete geçirmek için net finansman hedefleri belirlenmeli.
 
3) Uyum önlemlerinin uygulanmasına yönelik çabaları artırın.
COP26, dayanıklılığı güçlendirmeyi ve iklim etkilerine karşı kırılganlığı azaltmayı amaçlayan Paris Anlaşması’nın önemli bir bileşeni olan Küresel Uyum Hedefi'ndeki (GGA) ilerleme de dahil olmak üzere bazı parlak noktalar üzerine inşa edilecek bir temel sundu. Şimdi, özellikle hedeflerin kapsamı, veriler, metrikler ve raporlama metodolojileri konusunda program içeriğinde somut bir ilerlemeye ihtiyaç duyulmakta.
 
Ulusal eylemi ilerletmek ve uyum finansmanı ihtiyaçları için daha net bir tahmin sağlamak için ülkeler, Paris Anlaşması himayesinde oluşturulan iki araç olan Ulusal Uyum Planlarını ve Uyum İletişimlerini de hazırlamalı. Gelişmiş ülkelerin, özellikle Uyum Fonu ve UNFCCC altında kurulan mali mekanizmanın diğer kuruluşları aracılığıyla, uyum planlarını finanse etmek için hibe bazlı fon sağlamaları gerekiyor. Glasgow'daki COP26'da uyum finansmanını ikiye katlama sözü iyi bir başlangıç ??olsa da bu hala savunmasız ülkelerin gerçekten ihtiyaç duyduğu miktardan çok uzak.
 
4) Kayıp ve hasar için güvenli finansman yaratın.
Kayıp ve hasar sorunuyla yüzleşmek için gereken ivme, Glasgow'daki COP26 iklim zirvesine kadar nihayet hız kazandı. Ancak, iklim krizinden çokça etkilenen ülkelerden gelen acil çağrıya rağmen, yeni bir kayıp ve hasar finansmanı önerisi gelişmiş ülkeler tarafından reddedildi. Bunun yerine, COP26'da ülkeler, Haziran 2022'de yapılacak ilk tartışma ile kayıp ve hasar finansmanı için olası düzenlemeleri konuşmak için Glasgow Diyalogunu kurdular. Glasgow Diyaloğu sürecinin, kuru gürültü olmaktan ziyade, savunmasız ülkelerin ihtiyaçlarına dayalı somut sonuçlara yol açması ve kanıtlanabilir ilerleme kaydetmesi kritik olacak.
 
Ayrıca, gelişmekte olan ülkelere kayıp ve hasarın sağlam ve etkili bir şekilde nasıl ele alınacağı konusunda teknik yardım sağlamayı amaçlayan Santiago Kayıp ve Hasar Ağı'nın (SNLD) operasyonel hale getirilmesi ve finanse edilmesi konusunda COP26'da ilerleme kaydedildi. SNLD için yeterli finansman sağlamak için gelişmekte olan ülkelere yapılacak teknik destekler ve ülkeye ait yerel uzmanlığı vurgulayan teşvik programları oldukça kritik gözüküyor.
 
5) Ülkeleri ve devlet dışı aktörleri sorumlu tutmak için Paris Kural Kitabı'nı uygulayın.
Paris Anlaşması’nın temelini oluşturan Paris Kural Kitabı’nın takip edilmesi, eylemde şeffaflık ve hesap verebilirliği sağlamak için çok önemli. Uygulama olmadan hesap verebilirlik sağlanamaz. Özellikle gelişmiş ülkelerin uygulamaya geçmeyen iklim vaatleri, bu sebeple yerine getirilmeden öylece kalacak. COP27'nin asıl rolü, uygulamayı yönlendirmek için bir zorlama noktası olarak hizmet etmek olduğundan, Küresel Envanter Sayımı gibi eş zamanlı ilerleyen süreçler kilit rol oynamakta. İlk Küresel Envanter Sayımı süreci, kapsayıcı, farkındalığı artıran, savunmasız ülke kuruluşlarının anlamlı katılımını sağlayan, artan NDC hırsını destekleyen ve eşitlik merkezli sonucun yolunu açan bir şekilde yapılmalıdır.
 
İhtiyaçlar bu kadar yakın ve acilken, dünya dört bir yanındaki savunmasız ülkelerle uzun yıllar süren diyalogları bekleyemez. COP27 en çok da bu sebeple kimsenin ve hiçbir ülkenin geride kalmamasını sağlamalıdır.
 

 
 

PAYLAŞ: DETAY

3 June

Dünyanın en zengin ülkeleri çocukların sağlığına zarar veriyor

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Çocukların refahı ve gelişimi, çevrelerindeki ortamlarla olan ilişkilerinden doğrudan ve somut olarak etkilenir. Bu etkileşim alanlarını çocuğun ortada olduğu ve giderek genişleyen bir su damlası gibi düşünebiliriz. Temelde üç dalga altında incelenebilen çocuk-dünya ilişkisine UNICEF şöyle bir yaklaşım geliştiriyor: Çocuğun içinde olduğu dünya (ışık-ses kirliliği, su kalitesi, hava temizliği vb.), çocuğun etrafında olan dünya (yeşil alanlar, toplu taşıma, konut kalitesi vb.) ve genel olarak dünya (gıda politikası, karbon salımı, iklim krizi vb.). Bu unsurların bazıları çocuklarla doğrudan etkileşime girmese de onların deneyimlerini şekillendirerek çocukların fiziksel ve zihinsel sağlıklarının yanı sıra bilişsel, duygusal ve sosyal gelişimleri üzerinde büyük etkileri yaratmakta.

UNICEF Araştırma Ofisi Direktörü Gunilla Olsson, zengin ülkelerin çoğunluğunun kendi sınırları içinde çocuklara sağlıklı ortamlar sağlamakta başarısız olmakla kalmadığını, aynı zamanda dünyanın diğer bölgelerindeki çocukların da etkileşim içinde olduğu alanlara zarar verdiğini söylüyor.

Acil politika değişikliği
UNICEF’in, yayınlanan Mekanlar ve Alanlar raporu, Ekonomik İş birliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve Avrupa Birliği’nde (AB) yer alan 39 ülkenin, çocukların çevrelerini nasıl etkilediğini ortaya koyuyor.

Göstergeler arasında zehirli hava, böcek ilaçları, nem ve kurşun gibi zararlı kirleticilere maruz kalma, ışığa, yeşil alanlara ve güvenli yollara erişim ve ülkelerin iklim krizine, kaynak tüketimine ve e-atık dampingine katkıları bulunuyor. Rapor, tüm dünyanın OECD ve AB ülkeleri oranında kaynak tüketmesi halinde 3,3 dünya eşdeğerinde daha kaynağa ihtiyaç duyulacağını belirtiyor. Bu tüketim seviyesi Kanada, Lüksemburg ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki insanların yaptığı oranda olması durumunda da en az beş dünyaya ihtiyaç duyulacağını ifade ediyor.

“Burası senin bahçen değil!”

İspanya, İrlanda ve Portekiz genel olarak listenin başında yer alırken, tüm OECD ve AB ülkeleri tüm göstergelerde tüm çocuklar için sağlıklı ortamlar sağlayamıyor. Karbon emisyonları, e-atık ve kişi başına toplam kaynak tüketimine dayalı olarak, Avustralya, Belçika, Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri, sınırları içinde ve ötesinde çocuklar için sağlıklı bir çevre yaratma konusunda alt sıralarda yer alan diğer zengin ülkeler arasında bulunuyor. Öte yandan, Finlandiya, İzlanda ve Norveç, ülkelerinin çocukları için daha sağlıklı ortamlar sağlayan ancak orantısız bir şekilde küresel çevre tahribatına katkıda bulunan ülkeler olarak göze çarpıyor.

UNICEF Araştırma Ofisi Direktörü Gunilla Olsson, kimi zengin ülkelerin, yurt dışında yaşayan çocukların çevrelerinin kirlenmesine en çok katkıda bulunanlar arasında yer alırken, kendi ülkelerinde çocuklar için nispeten sağlıklı ortamlar sağladığını belirtiyor. Buna karşılık, rapor
kapsamında incelenen Latin Amerika ve Avrupa'daki en az zengin OECD ve AB ülkeleri, dünya üzerinde çok daha düşük bir etkiye sahip.

Raporda, 20 milyondan fazla çocuğun kanında en tehlikeli çevresel toksik maddelerden biri olan kurşun seviyesinin oldukça yüksek olduğu belirtiliyor. Ek olarak, ev içinde üst solunum yolu enfeksiyonlarına, astıma ve bronşite neden olan nem ve küf, İzlanda, Letonya, Portekiz ve Birleşik Krallık'ta her beş çocuktan birinin maruz kaldığı çevresel zararlardan. Kıbrıs, Macaristan ve Türkiye'de ise bu sayı dörtte birden fazla. Bugün dünyadaki birçok çocuk evlerinin içinde ve dışında zehirli hava soluyor.

Belçika, Çek Cumhuriyeti, İsrail ve Polonya'daki her 12 çocuktan biri, çocukluk çağı lösemisi de dahil olmak üzere kanserle bağlantılı olan ve hayati vücut sistemlerine zarar verebilen yüksek pestisit kirliliğine maruz kalıyor. Olsson, çocukların gelişmesi için daha iyi yerler ve alanlar yaratmayı kendimize ve gelecek nesillere borçlu olduğumuzu söylüyor.

Yedi ülkede, dörtte birden fazla hane aşırı kalabalıktan muzdarip ve bu durum çocukların öğrenme kapasitelerini olumsuz etkiliyor. Kendine ait sessiz bir alana sahip olmak hem mahremiyet hem de ders çalışmak için iyi bir ortam sağlarken birçok çocuk bu imkana sahip değil. Ortalama bir ülkede, 15 yaşındaki her yedi kişiden birinin, çalışmak için sessiz bir yeri veya kendi çalışma masası yok. Şili, Meksika ve Kolombiya’da ise 15 yaşındaki gençlerin %30’undan fazlası bu temel olanaklara da sahip değil.

Çocukların Ortamlarını İyileştirin

UNICEF yetkilisi, "Atıklar, sağlığa zararlı kirleticiler ve tükenen doğal kaynaklar, çocuklarımızın fiziksel ve zihinsel sağlığına zarar veriyor ve gezegenimizin sürdürülebilirliğini tehdit ediyor" diyen UNICEF farklı ölçeklerdeki otoriteleri harekete çağırıyor. Yetkililer ulusal, bölgesel ve yerel yönetimleri kimyasal atıklar başta olmak üzere hava ve su kirliliğini azaltmaya, yüksek kaliteli konut ve mahalleler temin etmeye ve böylece çocukların çevrelerini iyileştirmeye davet ediyor.

Hükümetler ve işletmeler, 2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarını azaltma taahhütlerini derhal yerine getirmeli. Ayrıca iklim adaptasyonu, eğitimden altyapıya kadar çeşitli sektörlerde eylemin ön saflarında yer almalıdır.

Çocuklara duyarlı çevre politikaları, çocukların ihtiyaçlarının karar verme sürecine dahil edilmesini ve gelecek nesilleri orantısız şekilde etkileyecek politikalar tasarlanırken onların bakış açılarının dikkate alınmasını sağlamalıdır.

Son olarak UNICEF'in raporu, günümüzün çevre sorunlarıyla en uzun süre karşı karşıya kalacak olmalarına rağmen, olayların gidişatını en az etkileyebilecek olanların çocuklar olduğunu hatırlatıyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

3 June

İklim krizi ile mücadelede eylemsizliğin bedeli: 178 trilyon dolar

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz

Yüzyıllar boyunca fosil yakıtlar büyüme ve zenginliğin ana kaynağı olarak görülüyordu. Fakat her geçen gün daha fazla ekonomist kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtların yaygın olarak kullanılmasının ekonomik büyümeyi ve yaşam standartlarını aşağı çektiğini belirtiyor.

Deloitte tarafından hazırlanan ve Dünya Ekonomik Forumu’nda yayımlanan rapora göre eğer dünya fosil yakıtlar ve enerji tüketimi konusundaki alışkanlıklarını sürdürmeye devam ederse önümüzdeki elli yılda bu durumun maliyeti 178 trilyon dolar olacak. Kıyaslamak açısından bugün küresel çapta toplam 500 trilyon dolarlık bir servetin bulunduğunu belirtmek gerek. Öte yandan, küresel sera gazı salımlarını 2050’ye kadar sıfıra düşürmek adına atılacak seri adımlar aynı zaman aralığı içerisinde küresel ekonomiye 43 trilyon dolar katkıda bulunabilir.

Raporda belirtildiği üzere eğer dünya sanayi öncesi dönemlere göre üç derece daha ısınırsa dünyanın her yerindeki ekonomik faaliyetler sekteye uğrayabilir. Dolayısıyla ülkeler inovasyon kapasitelerini veya altyapılarını güçlendirmek yerine iklim krizine bağlı hasarlara yatırım yapmak zorunda kalacakları için ekonomik faaliyetler ciddi ölçüde yavaşlayabilir. Bu bağlamda değişen hava koşulları, deniz seviyelerinin yükselmesi, hastalıkların yayılması gibi iklim krizine bağlı olayların iş gücünün verimliliği, toprak kullanımı, tarımsal verim, altyapı, sağlık ve turizm üzerindeki etkileri refah düzeylerinde ciddi derecede düşüşe neden olabilir.

Raporun yazarlarından biri olan Pradeep Philip’in sözleriyle pek çok ekonomik analiz genel trendlerin büyüme yönünde olacağını hesap ettiği için iklim krizinin neden olduğu ve olacağı değişen koşulları dikkate almıyor.

Rapor, ekonomik tahminlerin ve analizlerin iklimi koruma maliyeti hakkında çarpık bir algı ortaya koyduğuna dair farkındalığın arttığını gösteriyor. 1990’lı yıllardan beri petrol şirketleri başta olmak üzere yasal düzenlemelerden kaçınmak isteyen şirketler, çeşitli ekonomistlere veya kurumlara iklim politikalarının yalnızca maliyetlerine odaklanan çalışmalar yürütmeleri için para aktarıyorlar. Politika yapıcılara ve halka iklim krizine karşı alınacak önlemlerin maliyetlerinin yükünü hissettirmeyi amaçlayan bu çalışmalar, giderek ısınan bir gezegenin getireceği hasarı ve salımların azalmasıyla iyileşecek insan refahının bu yükü azaltmadaki rolünü görmezden geliyor.

Raporda bahsedildiği üzere eğer değişen iklimin etkileri hesaplanan modellere dahil edilmezse zayıf kararlar, verimsiz risk yönetim stratejileri ve yetersiz kalan eylemler iklim krizi ile mücadele sürecini tehlikeye atacaktır. Buna rağmen iklim krizinin beraberinde getireceği ekonomik, sosyal ve çevresel maliyeti hesaba katmayan bu analizler pek çok politikacının temel argüman ve karar çerçevesi görevini görüyor.

Raporun yazarlarından biri olan Claire Ibrahim’e göre rapor, mevcut durumun kabulü ile gelen eylemsiz kalma dürtüsünün hiçbir maliyete neden olmayacağı inancını çürütüyor. Böylece ekonomiyi referans göstererek iklim krizine karşı eyleme geçme önündeki bahanelerin de temeli sarsılmış oluyor. Bu bahanelerin ve görüşlerin baskın kalmaya devam ettiği durumda Çin, Japonya, Hindistan, Avustralya dahil olmak üzere Asya-Pasifik, Güneydoğu Asya ve Pasifik Adaları’nda bulunan pek çok ülke 2070 yılına kadar 96 trilyon dolar gibi büyük bir yükü sırtlanmak durumunda kalacak. Dahası, bu bölgenin gayrisafi yurtiçi hasılası iklim krizi ve buna bağlı hasarların yaşanmadığı bir senaryoya göre 16 trilyon dolar daha az olacak. Bu rakam ise dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin ekonomisinin değerine oldukça yakın. Bu bağlamda, analizler Avrupa ve ABD’nin daha avantajlı bir konumda olacağını gösteriyor. Yine de analizler Avrupa’nın aynı zaman çerçevesi içerisinde 10 trilyon doların beraberinde 110 milyon iş kaybedeceğini belirtiyor. ABD’nin ise 14,5 trilyon dolar kaybedeceği öngörülüyor. Fakat, Claire Ibrahim’in belirttiği üzere, ülkeler fosil yakıt kullanımından olabildiğince hızlı bir şekilde uzaklaşıp küresel ısınma düzeyini 1,5 derecenin altında tutmayı başarabilirse küresel ekonomiye büyük bir katkı sağlanabilir.

Şirketler, hükümetler, sivil toplum örgütleri ve bireyler arasında iklim krizi ile mücadele edebilecek sürdürülebilir bir ekonomik modele olan ihtiyaç günden güne artıyor. Deloitte tarafından hazırlanan bir anket çalışmasına göre araştırmaya dahil edilen şirket yöneticilerinin %89’u küresel çapta bir iklimsel aciliyet durumu olduğunu kabul ediyor. Yöneticilerin %81’i kişisel anlamda iklim değişiminden etkilendiklerini belirtiyor, %88’i ise acil eylemler ile iklim krizinin en kötü etkilerinin önüne geçebileceği kanısında. Fakat, kriz algısına bağlı eylem hedeflerinin ve planlarının yalnızca raporlar ile sınırlı kalmaması adına sürdürülebilir üretim, dağıtım, tüketim ve kazanç dağılımı modellerinin acilen uygulamaya konması gerek.

Yeni bir ekonomik modele geçiş sürecinde ekonomik faaliyetler geçici süreliğine yavaşlayabilir, fakat uzun vadede ekonomik faydalar başta olmak üzere sosyal ve çevresel alanlarda elde edilecek fayda yavaşlamanın getireceği dezavantajların üstesinden gelebilir. Deloitte bu alanlardaki fayda ve değerin içinde bulunduğumuz on yılda öncelikle Asya Pasifik bölgesinde deneyimleneceğini belirtiyor. Avrupa ve ABD için en geç 2050 yılında bu durumun ortaya çıkacağı tahmin ediliyor.

Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz sistemin temel çıkmazı sosyal ve çevresel sürdürülebilirliğin sürekli büyümeyi hedefleyerek eşitsizliklerin önünü açan bir ekonomik model ile uyumlu olmaması. Bu durumu tersine çevirecek modellerin hayata geçmemesi ihtimalinde artan maliyetlerin sorumluluğu en çok hasar alan grupların üzerine yıkılacak. Her ne kadar bu duruma dair farkındalık artıyor olsa da karar alıcıları ikna etmek ve hızlı bir şekilde harekete geçirmek üstesinden gelinmesi gereken en zorlu mesele.
 

PAYLAŞ: DETAY

3 June

Eşitsizlikler derinleşirken küresel salgın her 30 saatte yeni bir milyarder yarattı

Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Oxfam International “Acıdan Kâr Etme (Profiting from Pain)” adlı yeni raporunda küresel salgının başlangıcından itibaren eşitsizliklerin her alanda uzun zamandır görülmemiş bir hızla artmakta olduğunun altını çiziyor. Bu alanlar sırasıyla servet eşitsizliği, gelir eşitsizliği, cinsiyet eşitsizliği, ırksal eşitsizlik, sağlık eşitsizliği ve ülkeler arası eşitsizlik başlıkları altında inceleniyor.

Raporda özellikle dünyanın en zenginleri ve yoksulları arasındaki hızla artan uçuruma dikkat çekiliyor ve küresel salgının ilk iki yılında her 30 saatte bir yeni bir milyarderin yaratıldığı belirtiliyor. Bu zaman aralığında, dünyanın en zengin 573 insanı milyarder basamağına erişmiş durumda. Öte yandan, 2022 yılında yaklaşık bir milyon kişinin her 33 saatte bir derin yoksulluğa düşeceği belirtiliyor.

Dünya üzerindeki 2.668 milyarder dünyadaki toplam servetin 12,7 trilyon dolarına sahipken dünyadaki en zengin 10 erkek en yoksul %40’lık kesimin toplamından daha fazla varlığa sahip. Bu 10 kişiden bir defaya mahsus alınacak %99 oranındaki bir varlık vergisi ile tüm dünyaya yetecek kadar aşı üretilebilir; eğitim, evrensel sağlık ve sosyal koruma alanlarındaki finansman açığı kapatılabilir ve 80 ülkede cinsiyete dayalı şiddeti önlemek adına çalışmalar yapılabilir.

Salgının kazananları

Küresel salgın dönemi boyunca özellikle gıda, enerji, ilaç ve teknoloji sektöründeki şirketlerin küresel servetten elde ettikleri pay arttı. Örneğin, gıda sektöründeki en büyük ve köklü şirketlerden biri olan Cargill’in başındaki James Cargill II ve ailesinin serveti küresel salgının başlangıcından bugüne günde yaklaşık 20 milyon dolar olacak şekilde artış gösterdi. Bir diğer örnek ise Amerika Birleşik Devletleri’ndeki en büyük işveren olan Walmart. Walton ailesi Walmart hisselerinin yaklaşık yarısına ve toplam olarak 238 milyar dolarlık bir servete sahip. 2020 yılında ise servetleri saatte 503 bin dolar olacak şekilde artış gösterdi. Bu servetin yalnızca küçük bir kısmı değer zincirinde yer alan üreticilere ve işçilere aktarıldı.

Salgın dönemi boyunca kârını katlayan bir diğer sektör ise enerji sektörü oldu. Geçtiğimiz senelere kıyasla bu sektörde yer alan şirketlerin kârlılık oranı %45 oranında arttı. Son iki yılda petrol, doğal gaz ve kömür sektöründeki milyarderlerin serveti ise %24 oranında arttı. İklim krizinin baş failleri olarak adlandırılan ve enerji sektörünün en büyük beş şirketi olan BP, Shell, TotalEnergies, Exxon ve Chevron 2021 yılında toplu olarak 82 milyar dolar kâr elde etti. 

İlaç ve sağlık sektörlerinde şirketlerin aşılar, testler ve kişisel koruyucu malzemeler üzerindeki tekelleri sayesinde 40 yeni milyarder ortaya çıktı. Bu servetin büyük çoğunluğu ise araştırma ve geliştirme için sağlanan kamu fonları sayesinde yaratıldı. Örneğin, Moderna piyasadaki tek ürünü olan Covid-19 aşısı ile %70 oranında vergi öncesi kâr marjı elde etti. Fakat toplam aşı tedarikinin yalnızca %1’i en yoksul ülkelere ulaştı. Aynı şekilde, Pfizer şirketi de ürettiği aşılardan büyük oranlarda kâr elde ederken aşılarının oldukça az bir kısmını yoksul ülkelere gönderdi. Aşılar üzerindeki fikri mülkiyet hakları ve tekelleri nedeniyle bu dev şirketler ülkeler arası sağlık eşitsizliklerini büyük oranda artırdı.

Pek çok orta ve küçük ölçekli firma pazardan silinirken Amazon, Tesla, Microsoft, Apple ve Alphabet dünyanın ekonomik anlamda en büyük yirmi bir oluşumundan beşi olarak konumlanmayı başardı. Bu beş şirketin 2021 yılındaki toplam kârı 271 milyar dolardı (2019 yılındaki toplam kârlarının neredeyse iki katı). Aynı zamanda, dünya üzerindeki en zengin on kişiden yedisi servetini teknoloji sektöründen elde etti. 2020 yılından beri bu kişilerin serveti neredeyse 436 milyar dolar arttı.  Bu kişilerin başında ise dünyanın en zengin adamı unvanıyla Elon Musk var. Elon Musk’ın serveti 2020 yılından beri %699 oranında arttı, Musk bu servetinin yaklaşık %99’unu kaybetse bile yine de %0,0001’lik en zengin kesimde yer almaya devam edebilir.

Salgının bir diğer galibi ise çalışanlara, tedarikçilere hükümetlere kadar oldukça geniş bir kontrol yelpazesine sahip olan Amazon. 2019 senesinden beri kârını üç katından fazlasına katlayan Amazon’un ayakta kalması düşük ücretli depo işçilerinin ve teslimat sürücülerinin zorlu emeklerine bağlı. Bu emeğin yarattığı değerin büyük bir kısmı ise Jeff Bezos’un 2020 yılından beri yaklaşık 45 milyar dolar artan kişisel servetine ekleniyor.

Oxfam International’ın yönetici direktörü Gabriela Bucher’e göre milyarderlerin serveti daha zeki oldukları ya da daha çok çalıştıkları için artmadı. Bu serveti yaratan, çalışanların daha kötü şartlarda ve her zamankinden daha fazla çalışması. Buna rağmen servetin büyük oranı özelleşme, tekelleşme, vergi cennetleri veya vergi teşvikleri sayesinde hali hazırda servetin önemli bir kısmına sahip olan insanların ceplerine giriyor. Öte yandan milyonlarca insan öğün atlıyor, ışıklarını söndürüyor ve borçları birikirken sonraki günü nasıl atlatabileceklerini düşünüyor.

Neler yapılabilir?

Yalnızca 2022 yılında 263 milyon kişinin derin yoksulluk ile mücadele edeceği göz önünde bulundurulduğunda yaşam masraflarının günden güne yükselmesi önümüzdeki yıllarda pek çok insanın artan bir hız ile yoksulluk sınırlarını aşacağı anlamına geliyor.  Yaşam masraflarını oluşturan ürün ve hizmetleri kontrol eden milyarderler ise kârlarını katlamaya devam edecek.

Bu bağlamda hükümetlerin aldıkları kararlar servet akışı ve insan yaşamının sürdürülebilirliği üzerinde oldukça önemli bir role sahip. Yıllardır arkasında durulan neoliberal politikalar sonucunda kamu fonlarının ve gelirlerinin azalması ve hizmetlerin özelleştirilmesi milyonlarca insanı özellikle küresel salgın gibi krizlerde sosyal güvenlik ağlarından mahrum bıraktı. Böylece işçilerin haklarını azaltırken şirketlere daha fazla alan ve hak tanıyan bu politikalar ekonomik, sosyal ve politik alanlarda belirli bir birikimi olan insanların daha da güçlenmelerini destekleyen bir döngü yarattı.

Artan eşitsizliklerin insanların yaşam kalitesi ve sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin önüne geçmek adına yoksulluğun çok boyutlu bir olgu olduğu vurgulanmalı, her boyut bir insan hakkı ihlali olarak görülmeli ve bu ihlali önlemek adına aktif çözümler üretilmeli. Bu anlamda sosyal güvenlik ağları örülmeli ve güvencesizliğin her hali ortadan kaldırılmalı.

Oxfam bu hedefleri gerçekleştirmek adına şirketlerin aşırı kârına geçici süreliğine %90 oranında vergi uygulanmasını ve en zenginlere gelir vergisi uygulamasının kalıcı olarak başlatılıp sürdürülebilir bir şekilde devam ettirilmesini öneriyor. Bu sayede 5 milyon doların üzerindeki kişisel servete uygulanan %2’lik bir vergi, 50 milyon doların üzerindeki kişisel servete uygulanan %3’lik bir vergi ve 1 milyar doların üzerindeki kişisel servete uygulanan %5’lik bir vergi ile yılda toplam 2,52 trilyon dolar değer elde edilebilir. Böylece 2,3 milyar insan yoksulluktan çıkabilir, düşük ve düşük-orta gelirli pek çok ülkede sürdürülebilir sosyal koruma ve refah sistemleri inşa edilebilir.

Sonuç olarak gelir dağılımını adaletli bir şekilde sağlamak ve eşitsizliklerin önüne geçmek adına hükümetlerin üzerine büyük bir sorumluluk yükleniyor. Fakat insan refahını iyileştirme ve adaletli bir şekilde sürdürme yalnızca insanlar için değil sürdürülebilirliği tam anlamıyla uygulamak için de hayati bir öneme sahip. Dolayısıyla herkesin ve her kurumun bu durumu gerçekleştirmek için birlikte çalışması ve sosyal-ekolojik faydayı gözetmesi şart.

PAYLAŞ: DETAY

3 June

İklim kriziyle mücadelede yeni engel: İklim oyalama söylemleri

Bu yazıyı 6 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğiyle ilgili kamuoyundaki tartışmalar geliştikçe, konuya ilişkin eylem gerekliliğini küçümsemek veya geçersiz kılmak için kullanılan argümanlar da artıyor, çeşitleniyor ve karmaşıklaşıyor. Artık iklim değişikliğini inkâr etmenin ötesinde söylem düzeyinde de bir çatışma ortamı ile karşı karşıyayız. İklim krizi ile mücadelede, harekete geçmenin anlamsızlığını ve aşılmaz engellerin varlığını öne süren ifadeler, “iklim oyalama söylemleri” olarak literatüre geçti.  Oyalama söylemlerini kullananlar, küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini kabul ederken bir yandan eylemsizliği meşru kılıp halihazırdaki çabaları yetersiz gösteriyorlar. Kimlerin, hangi hızda ve ne yapması gerektiğine, sorumluluğun kimde olduğuna dair bulunduğu yargılar ile iklim oyalama söylemleri, dişe dokunmayan tartışmalar doğurup iklim politikaları üzerinde şüphe uyandırıyor.

İklim oyalama söylemleri belli başlı stratejileri içeriyor ve birçok farklı alanda karşımıza çıkabiliyor. Sanatçı Léonard Chemineau hazırladığı görsellerle bu farklı stratejileri ve söylemleri kategorize eden ve görselleştiren bir çalışma yaptı. S360 olarak biz de bu görselleri Türkçeleştirerek literatüre kazandırdık ve Türkçe versiyonların sanatçının sitesinde yer almasını sağladık. Görselleri incelemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Oyalama söylemleri dört farklı başlık altında toplanabilir:

Sorumluluğu başkasına yönlendirme: Önce başkası harekete geçmeli

“İklim değişikliği için harekete geçmek bizim sorumluluğumuz mu? Öncelikli sorumlular kim?” benzeri sorulara odaklanan politika beyanları, iklim değişikliği ile ilgili herhangi bir adım atmaktan kaçındığı takdirde bir oyalama söylemi yaratıyor. Önce başkasından bir adım bekleyen üç oyalayıcı söylem- bireycilik, peki ya onlarcılık ve otlakçının bahanesi –sorumluluğu reddederek ortalığı bulandırıyor.
Sistematik sorunlara ufak çapta cevaplar arayan bireycilik, çözümleri kişilerin tüketim alışkanlıklarıyla ilişkilendirerek güçlü aktörlerin ve büyük organizasyonların iklim değişikliğini nasıl etkilediğini gizliyor ve bireyleri suçluyor. Örneğin iklim krizinin asıl sebebinin üretim değil, fosil yakıt tüketimi olduğunun altını çizmek veya “karbon ayak izini öğren” mottosuyla kampanyalar oluşturmak, bireyci iklim oyalama söylemini besliyor.

Diğer ülkelerin veya sektörlerin daha fazla sera gazı salımına sebep olduğunu belirterek kendi sorumluluğunu küçültmek ve eyleme geçmemeyi rasyonelleştirmek, peki ya onlarcılık olarak adlandırılıyor. Bu ikinci tipolojiye örnek olması için İngiliz politikacı Nigel Farage’ın ifadelerine bakılabilir: “Biz küresel karbondioksitin yüzde 1,8'ini üreten bir milletiz. Bu yüzden alüminyum tesislerimizin, çelik üretimimizin çoğunun ve şimdi de rafineri endüstrimizin kapatılmasını anlamıyorum…” Ülkelere ek olarak endüstrilerin de topu birbirine attığını söylemek mümkün. Lojistik alanında faaliyet gösteren bir firmanın tedarik zincirinde kendisinden önce yer alan tarımsal faaliyetlerden ilk adımı atmasını beklemesi bir örnek olabilir.

İklim krizinde sorumlulukları başkasına yönlendiren üçüncü oyalama söylemi otlakçı bahanesi, “tüm bireyler, endüstriler veya ülkeler karbon salımında bir rol üstlenmedikçe, bazıları diğerlerinin eylemlerinden fayda sağlamaya devam edecektir” demek. Donald Trump'ın Paris Anlaşması’nı "iklim ile ilgili bir meseleden ziyade daha çok diğer ülkelerin ABD'ye göre finansal avantaj elde etmesi" diyerek tanımlaması, iklim değişikliği önlemlerini devlet bazındaki ekonomik ve finansal çıktıların kıyasıyla arka plana atıyor. Böylelikle kısa veya uzun vadeli iklim politikaları önemsizleştiriliyor.

Dönüştürücü olmayan çözümleri zorlama: Yıkıcı bir değişiklik gerekli değildir
 
Güçlü ve sağlam bir çözüm önerisi sunmayan veya etkisiz önerilerle önemli çözümlerin önünü kapatan yaklaşımlar, iklim oyalama söylemleri doğurmakta. Teknolojik iyimserlik, fosil yakıt çözümcülüğü, çok laf, az iş ve ceza yok, sadece ödül var oyalama söylemleri mücadele için büyük adımlar atmaktan çekinerek gerçekten etkili olabilecek faaliyetler üzerinde soru işaretleri oluşturuyor.
 
Bu başlık altında ele alınabilecek ilk oyalayıcı söylem olan teknolojik iyimserlik, zayıf ampirik veriler ile teknolojik gelişmelerin gelecekte salım azaltımına yol açacağı inancını taşıyor. Ezbere söylenen teknolojik mitleri tekrarlayarak, vaat edilen ancak söylenen zaman içerisinde gerçekleşmeyen iddiaları düzenli bir şekilde ortaya atıyor. Yalnızca teknolojik gelişmelere güvenen bu söylem, gerekli teknolojilere eşlik etmesi gereken politikaları görmezden gelerek uygulamadaki dönüşümü imkânsız hale getiriyor.
 
Bir diğer yaklaşım olan fosil yakıt çözümcülüğü, iklim krizi felaketinde fosil yakıt endüstrisinin aslında çözümün bir parçası olduğunu iddia etmekte. Bu söylem, fosil yakıt endüstrisinin iklim değişikliği çerçevesinde karşı karşıya kaldığı düzenlemeye bir tepki olarak da değerlendirilebilir. Amerika Petrol Enstitüsü’nün milyonlarca dolar bütçeli “temiz fosil yakıtların” insanlığın refahındaki yerini açıkladığı tanıtım kampanyasındaki anlatı, Paris Anlaşması'nın 1,5°C ısınma hedefiyle bağdaşmadığı gibi , tam bir tezat oluşturuyor.
 
İklim krizi mücadelesinde başarının tanımını muğlaklaştıran üçüncü oyalayıcı söylem, kendisini mücadelenin en ateşli savunucusu olarak tanıtan ülkeler veya endüstrilerden geliyor. Çok laf, az iş iklim oyalama söylemi, ortaya somut herhangi bir gösterge ve yaptırım koymadan zeminsiz bir alan açarak kitlelere sesleniyor. Örneğin 2060 yılına kadar karbon nötr olmayı hedefleyen Çin, bu hesaplanması imkânsız söylem ile küresel iklim krizinde taşıdığı sorumluluğu masaya yatırmadan büyük sorunlardaki payını saklamayı başarıyor. Bu diplomatik yaklaşım ile özellikle ülkeler, iklim değişikliği için gerekli uygulamalardan kaçınıyor ve uzun vadeli planların etkisiz çözümleriyle kamuoyu nezdinde oluşan tansiyonu kontrol ediyorlar. Benzer şekilde somut sonuçların beklendiği bir soruya verilen “İngiltere, iklim değişikliğiyle mücadelede bir dünya lideri. Karbon hedeflerimize karşı gösterdiğimiz performanstan haklı olarak gurur duyuyoruz…” yanıtı, sadece sözde kalacak yargılarla sorumlulukları bertaraf ediyor.
 
Daha ideolojik bir düzeyde, birçok aktör kısıtlayıcı politikalardan hepten uzak duruyor gibi görünüyor. Ceza yok, sadece ödül var söylemi yalnızca gönüllülük esasına dayalı politikaları destekleyerek özellikle tüketime yönelik bireysel seçimleri vurguluyor. Bu söylem kapsamında vergiler veya sık uçan yolculardan alınacak harçlar gibi açık bir şekilde kısıtlayıcı olan önlemler, fazla tepeden inme ve bireylerin sırtına yük olarak kabul ediliyor.

Olumsuzlukları vurgulama: Değişim yıkıcı olacak

Bu kadar fazla maliyete, iklim değişikliğini azaltmak doğru bir hamle mi? Politika beyanları, iklim krizine yönelik eylemlerin olumsuz yanlarını vurguladıklarında ve bu olumsuzlukların toplum için büyük sorunlar taşıdığını ima ettiğinde, oyalama söylemleri haline gelebilir. Değişimden korkan fazlasıyla konformist söylemler, sosyal adalete vurgu, refaha vurgu ve politik mükemmeliyetçilik olmak üzere üç başlıkta incelenebilir.
Sosyal adalete vurgu, sosyal etkileri politika tartışmalarının ön saflarına taşımakta. Böylece yenilenebilir enerji geçişi gibi iklim krizine yönelik mücadele yöntemlerini, toplum için külfetli ve maliyetli olarak gösteriyor. İklim için alınacak önlemlerin toplu refahı ve istihdamı tehdit etmesini belirterek sadece kısa vadeli olumsuzlukların altını çiziyor.

Benzer bir oyalayıcı söylem olan refaha vurgu, sosyal adalete vurgunun aşırı bir versiyonunu ortaya koyuyor. İklim politikasının temel geçim kaynaklarını ve yaşam standartlarını tehdit ettiğini iddia ediyor: “Eğer fosil yakıt kullanımı yarın sona erecek olsaydı, ekonomik sonuçlar felaket olurdu.” Bu yaklaşıma sahip ifadeler, açık bir şekilde iklim krizine yönelik mücadele için alınacak önlemler sonrası gerçekleşecek değişimi abartmayı hedefliyor.

Olumsuzlukları vurgulayarak değişimin önüne geçen söylemlerin doğurduğu bir diğer söylem ise politik mükemmeliyetçilik. Hazırlanan ve uygulamada olan politikaları tartışırken kamuoyu desteğini kaybetmemek adına fazla korumacı, muhafazakâr ve aşırı yüksek standartlar ile yaklaşmak, potansiyel sosyal faydaları ve geniş kapsamlı politikaları zorluyor.

Teslimiyet: İklim değişikliğini durdurmak mümkün değil
 
“İklim krizinin önüne geçmek gerçekten mümkün mü?” Böylesi müphem bir sorudan doğan değişim imkansızdır ve kıyamet tellalı oyalama söylemleri, çevre sorunlarına odaklanan her çalışmayı büyük bir karamsarlık ile eleştiriyor.
 
İklim krizi gibi küresel çaptaki bir sorun için gerekli olan dönüşümün imkansızlığını ve sosyo-ekonomik yapıda gerçekleşecek reformların demokratik olmadığını savunan değişim imkansızdır söylemi, hayal edilen sonuçlara ulaşmanın beyhude bir çaba olduğunu iddia etmekte.
 
Son olarak kıyamet tellalı, oldukça kaderci bir yaklaşım ile iklim krizi için yapılacak her planın çok geç kaldığını ve her eylemin yetersizliğini vurguluyor. Öyle ki iklim krizine hazırlıklı olmak onu yenemeyeceğimizi kabul etmek ile başlıyor. Dolayısıyla bu söylemler kamuoyunda korku oluşturarak teslimiyeti örgütlüyor. Değişim imkansızdır söylemi gibi kıyamet tellalı da bireyleri ve kurumları eylemsizliğe sürüklüyor.
 
Peki tüm bunları konuştuktan sonra bilim insanları, iklim savunucuları ve politikacılar iklim oyalama söylemleriyle nasıl mücadele etmeli? Son dönemde çıkan araştırmalar, halkı yanlış bilgiler konusunda önceden uyarmanın, iklim krizi inkarına karşı önlemler almaya yardımcı olabileceğini söylüyor. Bu yazıda bahsi geçen 12 farklı söylem üzerinden oluşan tipolojiler de bu amaca hizmet ediyor. Bununla birlikte, iklim oyalama söylemleriyle mücadele için sorumluluğun vurgulandığı, uygun çözümlerin ve gerekli eylemlerin tespit edildiği, sosyal adaletin gözetildiği ve iklim kriziyle mücadelenin mümkün olduğunu gösteren kamusal tartışmalara da ihtiyaç bulunuyor.
 
 
 

PAYLAŞ: DETAY

20 May

Birleşmiş Milletler: Gıda Güvensizliği Rekor Seviyeye Ulaşıyor

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz

Birleşmiş Milletler (BM), son 5 yılda gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalan insanların sayısı iki katından fazla arttığını belirterek, Rusya-Ukrayna savaşının ve sürekli artan küresel sıcaklıkların gıda sorununu önümüzdeki yıllarda daha da kötüleştirebileceğine karşı uyarıyor.
 
4 Mayıs’ta yayınlanan 2022 Küresel Gıda Krizleri Raporu, "kriz" düzeyinde veya daha kötü bir gıda güvensizliği yaşan insan sayısının 2020'de 154 milyon iken, 2021’de 193 milyona yükseldiğini gösteriyor.
 
Bu alan, geçim kaynaklarını kaybetme, açlık ve ölümle karşı karşıya kalma riski içeren grupları tanımlıyor. Ayrıca, Orta Doğu ve Afrika’yı içeren büyük bir bölgeyi ve 53 ülkeyi kapsıyor. “Büyük gıda krizleri yaşayan" 35 ülke ve bölge arasında Etiyopya, Madagaskar, Yemen, Afganistan, Kamerun, Çad, Haiti, Kenya, Madagaskar, Malavi, Namibya, Pakistan, Filistin ve Zimbabve yer alıyor.
 
Rapor, gıda güvensizliğinin ana sebebinin çatışma olduğu sonucuna varıyor. 2020'de çatışmalar nedeniyle 99 milyon insan 'kriz' düzeyinde veya daha kötü gıda güvensizliği yaşıyor olarak sınıflandırıldı ve bu sayı 2021'in sonunda 139 milyona yükseldi. Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın bitmemesi durumunda, bu sayının 2022'de yeniden önemli ölçüde artması bekleniyor. Ukrayna ve Rusya birlikte dünya buğday ihracatının dörtte birinden fazlasını ve küresel ayçiçek yağı ihracatının %80'inden fazlasını oluşturmakta. Savaş, Ukrayna'nın limanlarına ve tarımsal altyapısına zarar verdi ve bu durumun, ülkenin tarımsal üretimini yıllarca sınırlaması muhtemel görünüyor. Dolayısıyla, iki ülke arasında yaşanan savaşın etkileri katlanarak dünyanın birçok yerindeki gıda krizini tetikliyor.
 
Rapor, gıda güvensizliğinin ikinci en büyük sebebinin ekonomik şoklar olduğu sonucuna varıyor. Ekonomik şoklar, 2020'de 40 milyon insanın gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalmasına neden oldu ve 2021'de 30 milyona düşse de hala küresel ölçekte büyük bir problem olarak kalmaya devam ediyor.
 
İklim krizinin yol açtığı aşırı hava koşulları, raporda gıda güvensizliğinin üçüncü en büyük sebebi olarak tanımlanıyor. Aşırı hava koşullarına bağlı gıda güvensizliği vakaları, 2020'de 15,7 milyon kişiden 2021'de 23 milyona yükseldi. 2021 yazı, küresel olarak benzeri görülmemiş aşırı hava olaylarının yaşandığı bir yıldı. Kuzey Yarımküre'deki her bölge, sezon boyunca rekor sıcaklıklar yaşadı.
 
Rapor, üç ana faktörün “birbirini beslediğini” ve “altta yatan nedenlerin yoksulluk ve sosyal eşitsizlik” olduğunu vurguluyor. Rapor, BM’in, Avrupa Birliği’nin (AB) ve dünya çapındaki bir dizi devlet kurumu ve STK'dan oluşan Gıda Krizlerine Karşı Küresel Ağ'nın imzasını taşıyor.
 
Raporu işaret eden ortak bir bildiride şunlar yazıyor: “Marjinalleşme, nüfus artışı, kırılgan gıda sistemleri ve yapısal kırsal yoksulluk da dahil olmak üzere gıda krizlerinin temel nedenlerini çözüm odaklı bir şekilde ele almak için önleme, öngörme ve daha iyi hedeflemeye yönelik entegre yaklaşımlar gerekli.”
 
Geçen ay BM, gıda güvenliği konusunda bazı sert uyarılar da içeren ikinci Küresel Arazi Bakış’ını yayınladı. Belge, insanların küresel olarak tüm arazilerin %70'ini değiştirdiğini ve dünya genelindeki arazilerin %40'ının artık bozulmuş olarak sınıflandırıldığını ortaya koydu. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, belgeye göre Latin Amerika, Asya, Afrika ve Okyanusya, Avrupa ve Kuzey Amerika’ya göre bu durumdan daha şiddetli etkileniyor.
 
Rapor, araziyi geniş ölçekte korumak ve eski haline getirmek için önlem alınmadığı takdirde, 2050 yılına kadar küresel GSYİH'nın yarısının - 44 trilyon dolar - risk altında olacağı konusunda uyarıyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

20 May

İş yerinde cinsiyet eşitliğinin önündeki görünmez engel: Ofis ev işleri

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Çoğumuzun işle ilgili sonu gelmeyen ama pek de işle doğrudan ilişkili olmayan bir görev listesi var: toplantı tutanakları yazmak, komitelerde görev yapmak, stajyer seçmek, ofis partileri düzenlemek gibi. Çalışan kadınların hepsi olmasa da çoğu, bunu işin bir parçası olarak kabul ediyor ama aslında bu durum kadınların kariyerlerinde ilerlemesini engelliyor olabilir.
 
Yeni bir kitap, örgütsel işlevsellik için önemli, ancak ödüllendirilmesi veya takdir edilmesi muhtemel olmayan “terfi ettirmeyen işlerin” iş yerinde cinsiyet eşitliğinin önündeki görünmez bir engel olduğunu savunuyor. Bunun arkasındaki neden ise bu tür işlere kadınların zaman ve enerjilerini orantısız bir şekilde harcıyor olması.
 
Pittsburgh Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olan Lise Vesterlund, kadınların bu tür işleri yalnızca yardım amaçlı değil, kendilerinden bu beklendiği için yaptıklarını belirtiyor. Vesterlund ve üç arkadaşı bu konuyla ilgili bir kitap yazmanın yanı sıra yıllarca süren araştırmalar sonucunda, kamu ve özel sektörde ve çok çeşitli rollerde kadın çalışanların “ofis ev işi” ve düşük değerli görevlerin yükünü omuzlarında taşıyarak terfi ve ücret artışlarını kaçırmalarına neden olduğunu ortaya koydular. Vesterlund bunun, kadınların kariyerlerinde erkeklerle benzer oranlarda ilerlememesinin önemli bir sebebi olduğunu düşündüklerini belirterek öğretmenlerden mühendislere, yatırım bankacılarından kasa memurlarına kadar bunun tüm sektörler ve meslekler için ortak bir problem olduğunun altını çiziyor.
 
Yürütülen çalışma kapsamında büyük bir danışmanlık firmasındaki çalışan saatlerine ilişkin analizler, kıdeme bakılmaksızın, bir kadının her yıl terfi ettirmeyen işlere bir erkeğe göre yaklaşık 200 saat daha fazla harcadığını, bunun da yaklaşık 1 aylık iş yüküne denk geldiğini gösterdi. Kıdemsiz kadınlar için bu durum anlamlı işler yapabilmelerinin önüne geçiyor ve kıdemsiz erkekler her yıl müşterilerle çalışmak gibi yüksek değerli işlere yaklaşık 250 saat daha fazla zaman ayırabiliyor. Öte yandan kıdemli kadınlar incelendiğinde, kadınların kıdemli erkeklerle aynı miktarda terfi ettirebilir görevlerde zaman harcadığı gözüküyor. Bu da terfi ettirmeyen çalışmayla birlikte kıdemli kadınların erkeklerden daha fazla saat çalıştığı anlamına geliyor.
 
Vesterlund, bu dengesizliğin iki nedeni olduğunu belirtiyor. Bu tarz işlerin, kadınların erkeklerden daha çok yapılması talep ediliyor ve ayrıca kadınların bu tür görevleri kabul etme ihtimalleri daha yüksek. Vesterlund’a göre kadınlar hayır dedikleri zaman kendilerini suçlu hissediyorlar çünkü onlardan evet demeleri bekleniyor. Bu konuyla ilgili yapılan bir başka deney ise, karma cinsiyetli bir grupta kadınların bir görevi üstlenme konusunda erkeklere göre %48 daha fazla gönüllü olduğunu buldu.
 
Bu kolektif beklenti hem yöneticiler hem de çalışanlar tarafından içselleştirildiğinden, bireysel kariyerleri raydan çıkarıp eşitsizlikleri güçlendiriyor. Vesterlund'un araştırması, daha az üretken görevlere sahip çalışanlara daha az ödeme yapıldığını buldu. Vesterlund, erkeklerin, yaptıkları terfi getirmeyecek işlerde, erişim ve bağlantı sağlayacak görevleri seçerek daha stratejik davrandıklarını belirtiyor.
 
McKinsey tarafından hazırlanan 2021 raporuna göre kadınlar, çalışan refahı, çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık konularında liderliği, edilmeyen teşekkürlere rağmen, üstleniyorlar. Vesterlund, bu işlerin  kritik bir iş olarak görüldüğünü, ancak ödüllendirilmediğini veya takdir edilmediğini ifade ediyor. Özellikle çocuklara ve yaşlı akrabalara bakmakla kalmayıp ev içi sorumluluklarla birleştiğinde, bu kişisel baskılar, çalışan kadınlar arasında bir ruh sağlığı krizine dönüşüyor. McKinsey raporu, riskin gerçekliği hakkında uyarıyor.
 
Bununla birlikte, genellikle artan esneklik olarak sunulan hibrit çalışmaya geçişin, aslında kadınları daha az görünür hale getirerek sorunu daha da kötüleştirebileceği düşünülüyor. Bir Deloitte araştırması, uzaktan çalışanların yaklaşık %60'ının toplantılardan dışlanmış hissettiğini, %45'inin ise şirketlerindeki liderlerle yeterince iletişim kuramadıklarını ortaya koydu.
 
Vesterlund, bu duruma çözüm bulabilmek için işverenlerin ve çalışanların terfi ettirmeyen görevlerin dağılımı üzerine düşünmeleri ve bunu daha adil hale getirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu durumu engellemek için erkekler de dengeyi korumaya yönelik terfi ettirmeyen işleri üstlenmeye gönüllü olabilir. Ayrıca, tıpkı Vesterlund ve araştırmaya katkı veren diğer yazarların yaptığı gibi kadınlar da zamanlarını ve sınırlarını korumak için birbirlerini destekleyebilirler.

PAYLAŞ: DETAY

20 May

Dünya 1,5 derece limitini aşmak üzere

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz

2015 yılında 196 paydaş arasında uygulama kararı alınan Paris İklim Anlaşması’ndaki küresel sıcaklık seviyesini 1,5 derece altında tutma sözü gün geçtikçe boşa çıkacakmış gibi gözüküyor. Özellikle beşeri faaliyetler nedeniyle küresel sıcaklığın önümüzdeki beş yıl içerisinde sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üstüne çıkması an meselesi. Birleşmiş Milletler tarafından paylaşılan veriye göre bu durumun önümüzdeki beş yıl içerisinde gerçekleşme olasılığı %50. Sıcaklığın 1,5 derecenin üstüne çıkma olasılığı 2015 yılında  sıfıra yakınken, Guardian tarafından paylaşılan verilere göre 2020 yılında %20’ye 2021 yılında ise %40’a yükseldi. 2021 yılında küresel ortalama sıcaklık sanayi öncesi dönemlerin 1,1 derece üzerindeydi.
 
Paris İklim Anlaşması ile belirlenen 1,5 derece limiti basit bir istatistik verisi değil. Bilim insanları bu limitin aşılması durumunda iklime bağlı etkenlerin tüm gezegen için zararlı sonuçlar doğuracağı bir eşiğin işareti olarak yorumluyor. Dünya bu eşiğe doğru ilerlerken küresel sıcaklık yükselmekte, okyanusların asit ve sıcaklık seviyeleri artmakta, buzullar erimekte, deniz seviyeleri yükselmekte ve hava koşulları sertleşmekte.  Önümüzdeki beş senenin geride kalan beş seneye kıyasla daha sıcak geçeceği de hesaba katıldığında şu ana kadar iklim krizi ile mücadele adına atılan adımların yeterli ve etkili olmadığı vurgusu daha tehditkâr bir hal alıyor.
 
Doğal iklim döngüleri küresel sıcaklığı yukarı ya da aşağı doğru oynatabilir. Fakat beşeri faaliyetler küresel sıcaklık artışının tehlikeli rakamlara ulaşmasının ardındaki en büyük etken. Paris Anlaşması hükümetlerden bu faaliyetler nedeniyle yükselen sıcaklıkları 2 derecenin altında tutmalarını ve 1,5 derece limitini aşmamak için çaba göstermelerini talep ediyor. Aksi takdirde bu durum milyarlarca insanın hayatı üzerinde şiddetli hasarlara neden olacak.
 
Birleşik Krallık Met Office’den Dr. Leon Hermanson’a göre sıcaklık limitinin yalnızca bir yıl için 1,5 derecenin üzerine çıkması Paris Anlaşması’nda belirlenen eşiğin aşıldığı ya da anlaşmanın otomatik feshi anlamına gelmiyor. Fakat bu durum, 1,5 derece limitinin uzun bir dönem boyunca aşılacağı bir senaryoya oldukça yaklaşmış olduğumuz anlamına geliyor.
 
Melbourne Üniversitesi’nden Dr. Andrew King’in açıklamasına göre bir yıllığına dahi 1,5 derece eşiğinin aşılma olasılığı oldukça endişe verici. Küresel karbon salımı hala rekora yakın seviyelerde ve salımlar net sıfır seviyesine indirilmediği sürece küresel sıcaklıklar artmaya devam edecek. Salımların hızlı bir şekilde azaltılması için acil ve ciddi azaltma önlemlerine ihtiyaç var.
 
Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşik Krallık Met Office’in işbirliği ile hazırlanan Küresel Yıllık-On Yıllık İklim Güncellemesi (The Global Annual to Decadal Climate Update)’ne göre 2022 ile 2026 arasındaki en az bir yılın şu ana kadar kayda geçen en sıcak yıl olma olasılığı %93. Bunun yanı sıra güncellemede yer alan diğer bulgular 1991-2020 ortalamasına kıyasla 2022 yılında güneybatı Avrupa ve Kuzey Amerika’da kurak dönemlerin; Kuzey Avrupa, kuzeydoğu Brezilya ve Avustralya’da yağışlı dönemlerin beklendiğini; 2022-2026 yılları arasında Kuzey Avrupa, Alaska ve Kuzey Sibirya’da yağışlı ve Amazonlarda kurak dönemlerin yaşanacağını, 2022-2023-2026-2027 yılları arasında tropiklerde yağışların artacağını fakat tropik altı bölgelerde yağışların azalacağını gösteriyor.
 
Sonuç olarak, hiçbir ülkenin altyapısının artan sıcaklıklar ve ekstrem hava koşullarına karşı tamamen hazırlıklı olmadığı göz önünde bulundurulduğunda iklim krizine karşı etkili sorumluluk çerçevelerinin oluşturulmasının ve yaptırımların etkili bir şekilde uygulanmasının önemi günden güne artıyor.

PAYLAŞ: DETAY

20 May

Filipinler İnsan Hakları Komisyonu dünyanın en büyük fosil yakıt şirketlerini küresel ısınmaya karşı sorumlu tutuyor

Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz

İklim krizinin yarattığı ekolojik ve sosyal krizlerin beraberinde Filipinler’de seçim yaklaşırken Filipinler İnsan Hakları Komisyonu büyük fosil yakıt şirketlerinin yarattığı zararları gözler önüne sermek ve bunların insan hakları ihlali olduğunu belirtmek adına bir ulusal soruşturma raporu yayımladı.
 
İnsanların bağlı olduğu sosyal ve ekolojik çevreye verilen herhangi bir zarar tüm yaşamı olumsuz yönde etkileyerek bölgedeki tüm canlıları tehlikeye atmakta ve insanın sağlıklı bir yaşam sürdürmesini engellemekte. Bu durum da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yaşam ve özgürlük haklarının ihlali anlamına geliyor. Filipinler İnsan Hakları Komisyonu, buradan yola çıkarak küresel karbon salımının %21,4’ünden sorumlu olan ve aralarında Shell, Chevron, ExxonMobil, Total ve BP gibi büyük fosil yakıt şirketlerinin de olduğu 47 şirketi inceleme altına almaya karar verdi.  2015 yılında gerçekleşen tayfun felaketinin ardından biriken zararı ve şikayetleri de göz önünde bulunduran Filipinler İnsan Hakları Komisyonu, tüm şirketlerin Birleşmiş Milletler İnsan Hakları ve İş Dünyası Rehberi’nde tanımlanan şartlara uyma zorunluluğunu vurguladı. Buradan hareketle iklim krizi bağlamında şirketlerin sorumlulukları konusunda ulusal bir soruşturma başlattı.
 
2015 yılında Filipinler İnsan Hakları Komisyonu’ndan söz konusu raporun talep edilmesinden önce iklim kriziyle ilgili çeşitli vakalar mahkeme salonlarına taşınıyordu. Bu vakalar çerçevesinde bireyler, hükümetler veya hissedarlar karbon salımından, kirlilikten veya hasardan sorumlu tuttukları şirketlere yıllardır dava açabiliyordu. Bu davaların pek çoğu farklı yasal sorumluluk kapsamlarına girdiği gibi birçoğu da hala yargı ya da temyiz aşamasında. Bunların yanı sıra, hükümetler iklim krizine karşı sorumluluk ve önlem almak adına birtakım anlaşmalara varmaya çalışıyor. Fakat tüm bu süreçlerin umut verdiği söylenemez. Bu nedenle iklim krizi ile ilgili endişelere cevap verebilmek için yasal çerçevenin dışındaki mekanizmalar inceleniyor. Bu incelemenin bir sonucu olarak Filipinler İnsan Hakları Komisyonu tarafından hazırlanan soruşturma, dünyada iklim krizini bir insan hakları meselesi olarak tanımlayan ikinci ve bir ulusal insan hakları komisyonu tarafından yürütülen ilk örnek olarak değerlendirilmekte.
Dünyanın dört bir yanındaki aktivistler ve bireyler tarafından desteklenen bu soruşturmanın zengin ülkelerin sürdürülebilir bir gelecek için daha azimli politikalar üretmelerinde önemli bir rol oynayacağı düşünülüyor. Bu durum şirketleri sosyal ve çevresel sürdürülebilirlik alanına dahil etmek ve bu alanda sorumluluk üstlenmelerini sağlamak adına da önem taşıyor.
 
Yasal Sorunlar
Aleyhine dava açılan karbon salımında ciddi pay sahibi bazı büyük şirketler soruşturmanın yargı kapsamına girmediği ve raporda geçen vurguların mahkeme kararı olmadığı gerekçesiyle alınan kararlara itiraz etti.
Bu bağlamda Filipinler İnsan Hakları Komisyonu’nun Filipinler Anayasası bünyesinde bir soruşturma organı olduğu vurgulanmalı. Bu da komisyon kararlarının herhangi bir yargı niteliği taşımadığı, fakat eski çevre ve doğal kaynaklar departmanı müsteşarı Avukat Tony La Viña’nın da belirttiği üzere yasal aksiyona dönüşebilecek politik ve ahlaki vurgular olduğu anlamına geliyor.
 
İçinde yer alan vurgulardan ziyade raporun yarattığı politik tepki, büyük şirketler, bireyler ve kuruluşlar arasında sıkışan yargı mekanizmalarının iklim krizi ile ilgili davalarda yetki ve bölgesel sınırlar düğümünün içinden çıkmakta zorlandığını gösteren örneklerden yalnızca biri.  Yine de soruşturma iklim krizine bağlı hasarları, kayıpları ve hukuki sorumlulukları tanımlama anlamında pek çok ülkeye örnek olma niteliğine sahip. Sonuç olarak en büyük sorun, söz konusu şirketlerin iklim krizine dair yasal sorumluluk üstlenmelerini sağlamak adına kanıtları bir araya getirmek ve bunları mahkeme salonlarına taşımak.
 
 
 

PAYLAŞ: DETAY

29 April

Markaların Sürdürülebilirlik Mesajları Yanlış Kişileri mi Hedefliyor?

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Markalar, sürdürülebilirlik reklamcılığında belli klişelere odaklanmış durumda ve bu klişelerden beslenen araştırmalara takılarak markalardaki bu önyargılar giderek büyümekte. Örneğin, First Insight be Wharton School tarafından yapılan çalışma, bir markada sürdürülebilirliğe öncelik verme olasılığı en yüksek neslin, Z kuşağı olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka araştırma olan Deloitte'un Küresel 2021 Binyıl ve Z Kuşağı Anketi’nde çevre, bir numaralı endişe konusu olarak öne çıkıyor.

Eğilimleri nedeniyle daha kolay bir hedef olsa da demografik olarak dar bir kitleye odaklanmak, esasında dahil edilmesi gereken çok sayıda insanı anlatının dışında tutuyor. Bu markalar için ticari açıdan mantıklı görünebilir, ancak toplum olarak sürdürülebilirliğe geçişimizin ihtiyaçlarına cevap veren bir yaklaşım içermiyor.

Kurumsal iletişim kampanyaları, belli bir profil dışındaki insanları tekrar tekrar ihmal ederse, toplumun sağlığını gözeten bu konunun toplumu kapsaması mümkün olmayacaktır. Bu da sürdürülebilirlik kavramına ters bir durum yaratıyor. Çünkü sürdürülebilirlik sorunları, yaş veya cinsiyetten bağımsız olarak bu gezegendeki her canlıyı etkiler. 

Yaş

İklim eylemi söz konusu olduğunda, genç kuşakların öncülük ettiği, ancak daha yaşlı kuşağın isteksiz olduğu doğru bir argüman değil. New Scientist ve King's College London'daki Politika Enstitüsü tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırma, hem Birleşik Krallık'ta hem de ABD'de 18-34 yaşındakilerin aslında yenilgiyi kabullenmeye yatkın bir dünya görüşüne sahip olduğunu ve dolayısıyla davranışlarını değiştirme olasılığının da düşük olduğunu buldu.

Benzer olarak, WRAP ile yürütülen bir araştırmada da, “Boomer”ların dönüşüme en iyi adapte olan profil olduğu tespit edildi. Birleşik Krallık'ta yapılan bir anket, "55 yaş üstü kişilerin atıkları geri dönüştürme (%84), tek kullanımlık plastikten kaçınma ve yalnızca mevsimlik meyve ve sebzeleri (%47) diğer yaş gruplarına göre satın alma olasılıklarının daha yüksek olduğunu" buldu.

Daha çok bireysel davranışlara sahip bu grup (Boomerlar), evde daha fazla zaman geçirir; daha fazla harcanabilir gelire sahiptir ve hayatlarının bu aşamasında farkındalıkları daha yüksektir. King's College London Politika Enstitüsü'nden Profesör Bobby Duffy ebeveynlerin, büyükanne ve büyükbabaların bir sonraki nesle bıraktıkları dünya için endişeli olduklarını, sadece evler veya mücevherler değil gezegenin durumunu da derinden önemsediklerini söylüyor. 

Dahası, “Boomer”lar hala ekonomide söz sahibi olduğunu unutmamak gerekir. ABD'de Y kuşağı servetin sadece %5’ine sahipken, boomer kuşağı %53 gibi büyük bir paya sahip. Özellikle son dönemde İngiltere'deki boomerlar, hane halkı gelirinde en büyük artışı yaşadı. Bu, reklamcılıktaki yaş ayrımcılığıyla birleştirildiğinde, sürdürülebilirlik söyleminde kategorik olarak göz ardı edilen zengin, güçlü, motive ve eylem odaklı vatandaşlardan oluşan büyük bir hedef kitleyi gözden kaçırmak demek.

Cinsiyet

Birçok anket bir “eko-cinsiyet boşluğuna” işaret ediyor. Ancak küresel bir araştırma, kadınların, iklim değişikliğiyle mücadele etmek için, geri dönüşümden ve yerel satın almaktan daha az satın almaya ve et tüketimini azaltmaya kadar, alışkanlıklarını erkeklerden daha fazla değiştirdiğini buldu. Ev satın alma kararlarının çoğu hâlâ kadınlar tarafından verilirken, markaların sürdürülebilirlik mesajlarıyla kadınları hedeflemesi markalar için kolay bir kazanç.

Gezegeni “önemsemek”, “doğa ana” gibi mecazlar ve fedakarlığı önceleyen mesajlar hala çoğu reklamın merkezinde yer almaktadır. Sonuç olarak, bazı erkekler, kendi erkeksi imajlarıyla uyuşmadığı için bilinçsizce çevresel davranışlardan kaçınıyor. 2.000'den fazla ABD'li ve Çinli katılımcıların yer aldığı bir deneyde, erkeklerin geleneksel "yeşil" sürdürülebilirlik görsellerinden daha erkeksi bir logoya sahip ve çevresel kâr amacı gütmeyen bir kuruluşa bağış yapma olasılıklarının daha yüksek olduğunu buldu.

Ayrıca yukarıda değinildiği gibi, kadınları hedef alan markaların daha fazla olması, erkeklerin dışlanmış hissetmesine neden olacak ve nüfusun yarısı, toplumsal cinsiyet açısından tarafsız olması gereken bir konudan giderek daha fazla uzaklaşacak. Dolayısıyla sürdürülebilirlik etrafındaki iletişim ve reklamların bu kapsayıcı vizyonu yansıtması gerekir.

Ek olarak; erkekler dünyanın zenginliğinin ve gücünün çoğunu kontrol ediyor. Fortune 500 CEO'larının yalnızca %8’i kadın, FTSE 350 CEO'larının yalnızca %5’i, en zengin 22 erkeğin serveti Afrika'daki tüm kadınların servetine eşit. Bu rakamlar değişiyor olsa da toplumun mevcut durumunda, sürdürülebilirlik etrafında sistemik eylemi harekete geçirmenin erkeklerin tam katılımını gerektirdiği göz ardı edilemez.

Kiminle konuşacağımızı tekrar düşünelim

Beğenilsin ya da beğenilmesin, markaların kültürü etkilediğini inkar edilemez bir gerçek. Bir markalama çalışması yapılırken veya tüketici verileri gözden geçirilirken, sürdürülebilirlik bilincine sahip tüketicinin kim olduğuna veya olabileceğine dair varsayımların yeniden düşünülmesi gerekir.

Şimdi bu kategorilerden bazılarına meydan okuma ve olması gereken değişim yaratıcılarının daha ileriye dönük, kapsayıcı bir resmini canlandırmanın zamanı geldi. Sürdürülebilirlik kahramanları olan boomer’ları cesaretlendirmek ve her seferinde yeni bir kampanya ile klişeleri kırmak oldukça önemli.

PAYLAŞ: DETAY

29 April

Hayalet uçuşlar: Neden her ay yolcusu olmayan binlerce uçuş gerçekleşiyor?

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Uçuşlar, sebep oldukları karbon salımı göz önüne alındığında çevreyi en çok kirleten ulaşım seçeneklerinden biri. Hayalet uçuşlar ise bu ulaşım seçeneğinin iklim krizini çok daha derinleştiren başka bir boyutu.
 
“Hayalet uçuşlar”, yolcusu olmayan veya yolcu kapasitesinin %10'undan az olan uçuşlar olarak tanımlanıyor. Guardian'ın paylaştığı bilgilere göre Ekim ve Aralık 2021 arasında Birleşik Krallık'tan ayda yaklaşık 500 "hayalet uçuş" yapıldı. Sivil Havacılık Otoritesi’nden alınan veriler, yalnızca Birleşik Krallık'tan ayrılan uluslararası uçuşları içeriyor ve varış yapan uçuşlar veya herhangi bir iç hat uçuşu bu verilerin kapsamı dışında kalıyor. Guardian'ın Şubat ayında paylaştığı bir diğer veriye göre ise, Mart 2020'de Covid-19 pandemisinin başlangıcı ile Eylül 2021 arasında İngiltere'den yaklaşık 15.000 hayalet uçuş ayrıldı. Alman havayolu Lufthansa, Ocak ayında yaptığı açıklamada, Mart ayına kadar 18.000 “gereksiz” uçuş yapması gerektiğini söyledi. Diğer havayolları hayalet uçuş sayısını bildirmiyor. Greenpeace’in Lufthansa’nın paylaştığı veriyi baz alarak yaptığı hesaplamaya göre eğer diğer havayolları, pazar paylarına göre Lufthansa ile benzer oranda hayalet uçuş gerçekleştiriyorsa (Lufthansa’nın Avrupa’daki hayalet uçuş oranı %17 civarında) Avrupa’daki toplam hayalet uçuş sayısı 100.000’in biraz üzerinde olabilir. Bu uçuş sayısı, 2,1 milyon ton karbondioksit (CO2) salımına veya 1,4 milyon benzinli otomobilin yıllık emisyonuna eşdeğer düzeyde.
 
Hayalet uçuşların yapılmasının temel sebebi, havayolu firmalarının yoğun havaalanlarındaki yerlerini korumak istemesi. Çoğu yoğun havaalanında, havaalanlarının kaldırabileceğinden çok daha fazla uçuş yapmak isteyen havayolu firması mevcut. Pek çok havaalanı, hangi havayolu firmalarının uçacağına karar vermek için bir “slot” sistemi kullanıyor. Havayolu firmaları, uçakların inmesine veya kalkmasına izin veren bu slotları elde etmek için rekabet ediyor. Slotlar genelde yılda iki kez atanıyor. Ancak tüm slotları altı ayda bir yeniden dağıtmak çok karmaşık olacağından, eğer havayolu firmaları kendilerine tahsis edilmiş slotları “yeterince sık kullanırlarsa”, elde ettikleri haklarını sürdürmeye devam ediyorlar. Şirketlerin uçuşlarının %80'ini boş olsun veya olmasın çalıştırmasını gerektiren bu sistem, hayalet uçuşların yapılmasına sebep oluyor. Sistem, pandemi sırasında askıya alınmıştı ancak Ekim 2021'de %50 oranında yeniden uygulanmaya başlandı. Oranın düşürülmesi, aylık hayalet uçuşların sayısını ciddi ölçüde değiştirmedi.
 
Havacılık Çevre Federasyonu'ndan Tim Johnson’a göre "İngiltere havayollarının ortalama doluluk oranı 2021'in son altı ayında önemli ölçüde arttı, ancak Kasım ayında yaklaşık %70 oranıyla zirve yapsa da pandemi öncesinde elde edilen %86 doluluk oranının hala önemli ölçüde altında. Ancak bu, her ay gökyüzündeki ultra düşük dolulukta olan uçuşlarının sayısını değiştirmedi.” Piyasa bu sorunu çözemezse, o hükümetlerin çözmek için harekete geçmesi gerektiğini belirten Johnson’a göre “Piyasanın, yolcu sayısında 2018 seviyelerine göre %70'lik bir artışa ev sahipliği yapabileceği yönündeki iddiası, mevcut sistemde bu kadar açık verimsizlik örnekleri mevcutken havacılığın 2050 yılına kadar net sıfır karbon salımı hedefine olan inancı güçleştiriyor. Bunları düzeltmek bir öncelik olmalı.”
 
Hükümet havacılık sektöründe düzenleme yaptığı halde hayalet uçuşların sayısı hakkında hiçbir veriyi kamuya açıklamıyor. Yalnızca havayolları gerçek sayıyı biliyor, ancak Guardian tarafından istendiğinde hükümet bu verileri sağlamadı. Liberal Demokrat Partisi Milletvekili ve Ulaşım Sözcüsü Sarah Olney, “Halk şeffaflığı hak ediyor” dedi. “Bu korkunç uygulamayı sürdüren bir sektörün şeffaf bir şekilde veri paylaşmasını sağlamadıkları için bakanlar ciddi bir hesap verebilirlik boşluğunun sorumluluğunu almak zorunda. Hayalet uçuşlarla ilgili bir hükümet incelemesi gecikmiş durumda.” İşçi Partisi Milletvekili ve partiler arası net sıfır hedefi meclis grubu başkanı Alex Sobel şunları söyledi: “Uluslararası seyahat bir şekilde toparlanmış olsa ve bakım için boş uçakları uçurmaya gerek olmasa da havayolları, iklimi bozan hayalet uçuş uygulamalarından vazgeçmeye niyetli değilmiş gibi görünüyor”.
 
Bu tür uçuşlara son verilmesini isteyen meclis dilekçesi 14 bin kişi tarafından imzalandı. Ulaştırma Bakanlığı şunları söyledi: “Pandemi sırasında havayolu firmalarının havaalanlarındaki yerlerini korumak için zorunlu olarak hayalet uçuşlar yapmasını önlemek için hızlı davrandık, ancak bazı uçuşlar, kilit işçileri veya hayati kargoları taşımak da dahil olmak üzere bir dizi nedenden dolayı düşük yolcu sayılarıyla çalışabilir”.
Birleşik Krallık'a kayıtlı havayollarının ticaret organı Airlines UK, şunları söyledi: "Sivil Havacılık Otoritesi (Civil Aviation Authority) verileri iki şeyi yansıtıyor: Omicron varyantıyla mücadele etmek için yenilenen seyahat kısıtlamaları, Fas ve Uzak Doğu gibi destinasyonlardan Birleşik Krallık yolcularını eve getiren uçuşlara yol açıyor. Pandemi sırasında yolcu uçakları da yaygın olarak kargo uçağı olarak kullanıldı ve bu uçuşlar koruyucu maske, kıyafet veya kasket gibi Kişisel Koruyucu Ekipmanlar (Personal Protective Equipment) da dahil olmak üzere temel yük ve malzeme taşıyor olsa da bu analizde yanlış bir şekilde "hayalet uçuşlar" olarak sınıflandırılacaklar."
 
Çok sayıda uçuş yapmak isteyen havayolu firmalarının bolluğuna rağmen havaalanı kapasiteleri kısıtlı. Bu durum da yoğun havaalanlarındaki slotların değerinin fahiş fiyatlara satılması anlamına denk geliyor. Firmalar, kazanılan bu değerli hakkı kaybetmemek için boş uçakları uçururken ciddi bir çevresel zarara sebep oluyor. Sistemin kendisi değişmedikçe şirketlerin inisiyatif alıp hayalet uçuşlardan vazgeçmesi pek olası gözükmüyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

29 April

Aranıyor! Sürdürülebilirlik profesyonelleri önem kazanıyor

Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilirlik uzmanlığının etki alanının günden güne büyümesi, ekonominin geleceği için önemli bir dönüm noktası. 2008’deki ekonomik durgunluk döneminde şirketler, maliyet tasarrufu sağlamak adına çalışan sayılarında yeniden ölçeklendirmeye gitmişti. Bu da şirketlerde, birçok departman gibi sürdürülebilirlik pozisyonlarının da zarar görmesine neden oldu. 2010 yılından itibaren her dört şirketten yalnızca bir tanesi sürdürülebilirliğe kaynak ayırmayı planladığını belirtti. Ancak sadece on yıl sonra, 2020’de bu sayı ikiye katlanarak her on şirketten yaklaşık altı şirkete ulaştı.

Greenbiz’de yayınlanan “Mesleğin Durumu (State of Profession)” raporuna göre, şirketlerin %76’sı, sürdürülebilirlik çalışanlarının sayısında son dönemde hızlı bir artış- 2019’dan beri 18 puan- olduğunu belirtti. Bu da büyük şirketlerdeki sürdürülebilirliğinin önemine dair güçlü bir gösterge.

Hem büyük hem de küçük şirketlerdeki sürdürülebilirlik uzmanları arasındaki eğilimleri takip etmesi açısından oldukça önemli olan bu rapor, 2010 yılından beri yedinci kez yayınlandı. Çeşitli ortaklıklarla beraber ortaya çıkarılan raporun sonuçları yaklaşık 1500 anonim anket yanıtına dayanıyor.

Araştırmanın yürütücüsü ve aynı zamanda kıdemli analist olan John Davies, önceki finansal krizlerden farklı olarak, sürdürülebilirlik yatırımlarının bu krizden çok daha güçlenerek çıktığını ifade etti. Artık şirket içi sürdürülebilirlik uzmanlığı ve bu alandaki insan kaynağı daha da artıyor, daha fazla departman ESG rollerini benimsiyor. Bu durum sürdürülebilirlik bağlamında “büyük genişleme” olarak adlandırılıyor.

Şirketlerde sadece artan çalışanlarının sayısı değil, sürdürülebilirliğe ayrılan bütçeler de 2019 yılına göre %24 oranında yükseldi. Ek olarak, sürdürülebilirlik liderliği rollerinde artan kadın sayısı sayesinde cinsiyet çeşitliliği de 2010 yılına kıyasla yaklaşık %20 arttı. Ancak Davies sürdürülebilirlik alanında çalışan profesyonellerin büyük bir çoğunluğunun beyaz olduğunu söyleyerek etnik çeşitliliğin sağlanmadığını ve bu alanda sektörün geri kaldığını belirtiyor. 

Bu “büyük genişleme”nin, özellikle üst düzey yöneticilerde, iklim ve diğer acil konular hakkındaki yükselen bilinçle ilişkili olduğu düşünülüyor. Raporda, katılımcıların CEO'larının şirketlerinin sürdürülebilirlik programına ne kadar dahil olduğunu 1'den 7'ye kadar bir ölçekte derecelendirmeleri yer alıyor. Önceki raporlarda, CEO'nun ilgisinde küçük artışlar görülse de, son yapılan ankette, katılımcıların %20’si bu soruya 7 puan, %40’ı ise 6 puan verdi. İki yıl önceki raporda bu oranlar sırasıyla %14 ve %29’du.

Bu yükselişin bir kısmı, şüphesiz yatırımcıların ESG konularında artan baskısından kaynaklanıyor. CEO'lar da çözüm için sürdürülebilirlik departmanlarına güveniyor. Sonuç olarak yıllık geliri 1 milyar doların üzerinde olan büyük şirketlerin tam yarısı artan baskı nedeniyle bünyesine sürdürülebilirlik personelleri veya danışmanları ekledi ve şirketlerin yüzde 35'i danışman sayısını arttırdığını bildirdi.

Bu istatistikler bir yana, profesyonellerinin maaş artış oranlarının kıyaslanmasına olanak sağlayan ücret verileri de şirketlerin sürdürülebilirliğe verdiği önemi anlamak için önemli bir referans noktasıdır. Bu bağlamda “Mesleğin Durumu” raporu, maaşları değerlendirerek önemli bir sonuç sunmaktadır. Özetle, sürdürülebilirlik yöneticileri için ortalama toplam ücret 146.900 Amerikan doları, yöneticiler için 227,158 dolar ve başkan yardımcıları için 404.972 dolar. Öte yandan, maaş oranlarında ülke de önemli rol oynuyor. Katılımcılarının %81’i Amerika Birleşik Devletleri’nde ve taban maaşları diğer ülkelere oranla daha yüksek. Daha küçük ölçekte ise, Amerika içinde bölgeden bölgeye değişiklik gösteriyor. Burada önemli nokta ise, maaşların yönetici düzeyinde cinsiyete göre gösterdiği farklılık. Maalesef sürdürülebilirlik bağlamında kadın yöneticiler, erkek yöneticilere göre yılda ortalama 3000 dolar daha az kazanıyor.

Son olarak, sürdürülebilirlik uzmanlığı ve bu meslek alanı tarihteki en önemli günlerini yaşıyor. Şirketler, sadece sürdürülebilirlik departmanları kurmuyor, sürdürülebilirlik uygulamalarını tüm şirket organizasyonlarına da entegre ediyor. O nedenle üst yönetimlerin, daha büyük adımlar için sürdürülebilirlik profesyonellerine daha fazla destek ve bütçe ayırmaları bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

29 April

İklim Krizinin Pençesindeki Tarım Arazilerinde Böcek Sayısı %63 Azalıyor!

Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya, iklim değişikliği ve habitat kaybı tehdidi nedeniyle böcek türlerinde yıkıcı bir “gizli” çöküşle karşı karşıya olabilir. Böcekler, gezegenimizin geleceği için kritik öneme sahip. Böcekler, haşere türlerini kontrol altında tutmaya ve besin maddelerini toprağa salmak için ölü maddeleri parçalamaya yardımcı olurlar. Uçan böcekler aynı zamanda meyveler, baharatlar ve – en önemlisi çikolata severler için – kakao da dahil olmak üzere birçok temel gıda ürününün temel tozlayıcılarıdır. Böcek sayılarının keskin bir düşüşte olduğunu gösteren artan sayıda rapor bu nedenle acil bir endişe teşkil ediyor. Böcek biyoçeşitliliğinin kaybı, bu hayati ekolojik işlevleri riske atabilir ve bu süreçte insanların geçimini ve gıda güvenliğini tehdit edebilir. Bu kadar önem teşkil etmesine rağmen, dünyanın büyük bir bölümünde, böceklerin azalmasının gerçek boyutu ve doğası hakkındaki bilgilerimizde büyük boşluklar var.
           
Bildiklerimizin çoğu, gezegenin daha ılıman bölgelerinden, özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika'da toplanan verilerden geliyor. Örneğin, Büyük Britanya'da yaygın tozlayıcı kayıpları yaşandığı, Avrupa genelinde kelebeklerin sayısında %30 ile %50 arasında düşüşler yaşandığı ve Almanya'da uçan böceklerin biyokütlesinde %76'lık bir azalma olduğu rapor edildi. Tropiklerde (Amazon yağmur ormanları dahil Ekvator'un her iki tarafındaki bölgeler, Brezilya'nın tamamı ve Afrika'nın çoğu, Hindistan ve Güneydoğu Asya) böcek türlerinin sayıları ve bollukları hakkında bilgi çok daha az. Yine de dünyadaki tahmini 5,5 milyon böcek türünün çoğunluğunun bu tropik bölgelerde yaşadığı düşünülüyor - yani gezegenin sahip olduğu böcek yaşam bolluğu, biz farkına bile varmadan vahim bir şekilde azalıyor olabilir.
           
Bu bilgi boşluklarına yanıt olarak, UCL'nin Biyoçeşitlilik ve Çevre Araştırmaları Merkezi'ndeki araştırmacılar, böcek biyoçeşitliliği değişikliğinin şimdiye kadarki en büyük değerlendirmelerinden birini gerçekleştirdiler. Dünya çapında yaklaşık 6.000 bölgeden toplamda yaklaşık 20.000 farklı tür, çalışmada analiz edildi. Böcekler; iklim krizi ve habitat kaybı nedeniyle benzeri görülmemiş bir tehditle karşı karşıya olduğundan bu çalışma, her iki zorluğu da en şiddetli şekilde yaşayan bölgelerde böcek biyoçeşitliliğinin nasıl etkilendiğini açıklamayı amaçladı.
 
 
Habitat kaybının böcek azalmalarındaki yıkıcı etkisi
           
Nature'da yayınlanan bu bulgular, iklim krizinin ve habitat kaybının birleşik etkilerinin en derinden yaşandığı tropikal ülkelerdeki tarım arazilerinde böcek azalmalarının en fazla olduğunu ortaya koyuyor. Araştırma, küresel ısınmadan etkilenen tarım arazilerinin, ortalama olarak iklim krizinden az etkilenen doğal yaşam alanlarına kıyasla böcek sayısının yalnızca yarısına ve en az %25 daha az böcek türüne ev sahipliği yaptığını gösteriyor. Aynı zamanda dünya çapında, iklim krizi etkisi altında olan ve en yakınındaki doğal habitatını kaybeden tarım arazilerinde bulunan böceklerin ortalama olarak %63'ünü kaybederken, yakınındaki doğal habitatın büyük ölçüde koruyan tarım arazilerinde bu oranın %7 olduğunu ortaya koyuyor. Çalışmanın özellikle risk altında olduğunu vurguladığı alanlar arasında, birçok mahsulün tozlaşma ve diğer hayati ekosistem hizmetleri için böceklere bağlı olduğu Endonezya ve Brezilya yer alıyor. Bunun, iklimsel ve ekonomik açıdan hassas bu bölgelerdeki yerel çiftçiler ve daha geniş gıda zinciri için ciddi sonuçları olduğu vurgulanıyor. Gerçekten de böcek biyoçeşitliliğinin kaybı nedeniyle gıda güvenliğine yönelik tehditler hem ılıman hem de tropikal bölgelerde zaten görülüyor: örneğin, ABD'de kiraz, elma ve yaban mersini üretimi için tozlayıcı eksikliği nedeniyle verimin düştüğüne dair kanıtlar rapor edildi.
 
Dünyanın başlıca mahsullerinin seksen yedisinin, çoğu tropik bölgelerde yetiştirilme eğiliminde olan böcek tozlaştırıcılarına tamamen veya kısmen bağımlı olduğu düşünülmektedir. Örneğin kakao, esas olarak tatarcıklar tarafından tozlaştırılır. Kakao üretiminin çoğunluğu Endonezya, Fildişi Sahili ve Gana'da gerçekleşmektedir. Yalnızca Endonezya'da, kakao çekirdeklerinin ihracatı yılda yaklaşık 75 milyon ABD doları değerinde. Bölgedeki kakao üretimi, iklim değişikliğiyle bağlantılı olabilecek olumsuz hava olayları nedeniyle zaten stres altında. Artan sıcaklıklar ve değişen yağış düzenleri, kakao bitkilerinin büyümesinde, tozlaşmasında ve tohum üretiminde meydana gelen değişikliklerde kendini belli ediyor. Dünyanın bazı bölgelerinde çiftçiler, mahsullerin çiçeklerinin bir fırça kullanılarak tozlaştırıldığı elle tozlaşma tekniklerine başvuruyor. Gana ve Endonezya da dahil olmak üzere birçok ülkede kakao için elle tozlaşma kullanılmakta. Bu teknikler verimi korumaya veya artırmaya yardımcı olabilir, ancak yüksek bir işçilik maliyeti mevcut.
 
Habitat kaybının biyoçeşitlilik için önemli bir tehdit olduğu bilinmesine rağmen böcekler üzerindeki etkisi hala yeterince incelenmiyor ve tropikal türlerin değerlendirilmesi çok nadir olma eğiliminde. Bir çalışma, Brezilya'daki ormana bağımlı orkide arı bolluğunun yaklaşık %50 oranında azaldığını buldu. Sadece Amerika'da bulunan orkide arıları, orkide çiçeklerinin önemli tozlayıcılarıdır ve bazı bitkiler tozlaşmaları için tamamen bu böceğe bağlı haldedir. Ormansızlaşma ve diğer uzun vadeli habitat değişikliklerinin getirdiği zorluklara iklim değişikliği de ekleniyor. Böcek biyoçeşitliliğine yönelik bu hızla ortaya çıkan tehdit, Kosta Rika'daki güvelerin ve Avrupa ve Kuzey Amerika'daki yabanarılarının azalmasıyla zaten ilişkilendirildi. Artan sıcaklıklar ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarının sıklığı, birçok böcek türü üzerinde zararlı bir etkiye sahip olduğu bilinen belirtilerden sadece ikisi.
 
 
Böcek azalmasını düşürmek için öneriler
 
Biyoçeşitlilik ve Çevre Araştırmaları Merkezi tarafından gerçekleştirilen çalışma böcek çeşitliliğindeki ve sayısındaki düşüşü azaltmaya yardımcı olabilecek değişiklikleri de vurguluyor. Örneğin, daha az kimyasal kullanmak ve daha fazla ürün çeşitliliğine imkân tanımak, habitat kaybının ve iklim değişikliğinin bazı olumsuz etkilerini hafifletebilir. Araştırma özellikle, çiftlik arazilerinde doğal yaşam alanlarını korumanın böceklere yardımcı olduğunu gösteriyor. Tarım arazilerinde yaşayan böcekler için doğal habitat alanları, alternatif bir besin kaynağı, yuvalama alanları ve yüksek sıcaklıklardan korunacak yerler olarak işlev görür. Bu, dünya ısınmaya devam ederken bile, böceklerin biyolojik çeşitliliği üzerindeki etkilerin bir kısmını azaltacak seçenekler olduğuna dair umut veriyor.
 
Peki insanlar kendi başlarına nasıl bir fark yaratabilir? Yerel çevremizde daha fazla böcek biyolojik çeşitliliğini desteklemek için böcekleri çekmek için bahçeler yaratabilir, bahçelerde ve arazilerde kullanılan pestisit miktarını azaltabilir ve çimlerimizi biçme sıklığımızı azaltabiliriz. Bununla birlikte, bir fark yaratabilmemiz yalnızca yerel düzeyde değildir. Tüketiciler olarak yaptığımız seçimleri göz önünde bulundurabiliriz. Örneğin, gölgede yetiştirilen kahve veya kakao satın almak, biyoçeşitlilik üzerinde açıkta yetiştirilen mahsullerden daha az etki sağlayacaktır. Bu tarz seçimler, tropik bölgelerdeki böceklerin ve diğer canlıların korunmasına yardımcı olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

15 April

Rusya'ya karşı kurumsal yaptırımlar, yeni bir sosyal sorumluluk anlayışını mı işaret ediyor?

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Ukrayna'daki savaş sebebiyle dünyanın en büyük şirketlerinin birçoğu Rusya ile iş yapmayı bırakmaya karar verdi. McDonald's, IKEA, Apple, duruş sergileyen tanınmış şirketlerden sadece birkaçı. Ancak, geleneksel ekonomi kuralları, işletmenin sosyal sorumluluğunun “kârını artırmak” olduğunu belirtirken şirketler bu kadar büyük bir ülkeden çekilerek finansal bir darbe almayacaklar mı?

Belki de iş dünyasının sosyal rolü değişti ve hissedarların çıkarlarını en üst düzeye taşımak ve işletmelerin büyümesini sağlamak olan mesleki görev artık herkesi kapsamıyor. Ne de olsa bu büyük kuruluşların liderleri de bu dünyada yaşayan, doğru olanı yapmak isteyen ahlaki varlıklar. Ukrayna'dan gelen görüntüler yüzünden acı duyan çalışanlar da patronlarının duruma uygun şekilde yanıt vermesini bekliyorlar.

Elbette böyle bir “ahlaki duruşu” hiçbir özgecil motivasyona sahip olmadığı şeklinde de yorumlayabiliriz. Rusya pazarından çekilmek, -özellikle de bir rakibe ayak uyduramadıkları görülüyorsa- bir şirketin küresel itibarına ve markasına gelebilecek olası zararı en aza indirme girişiminden başka bir şey olmayabilir. İskoç iktisatçı ve filozof Adam Smith'in söylediği gibi "Akşam yemeğimizi kasabın, biracının ya da fırıncının yardımseverliğinden değil, kendi çıkarlarını gözetmelerinden bekliyoruz." Buna göre, bir müşterinin ihtiyaç duyduğu şeyi sağlamanın amacı, kâr elde etmek için tasarlanmış bir değişim sürecinden daha fazla (veya daha az) değildir.

Ancak bu şirketlerin Rusya pazarından çekilmesinin alternatif bir açıklaması da var. “Aydınlanmış kişisel çıkar” olarak adlandırılan bu yaklaşım, başkalarının çıkarlarını geliştirmek için hareket etmenin sonunda kendi çıkarlarınıza fayda sağlanması olarak açıklanabilir. Basitçe söylemek gerekirse, iyilik yaparak iyi iş yapmak anlamına geliyor.

Bu doğrultuda, sorumluluk ve amaç duygusunun hem finansal olarak karlı olabileceğini hem de "iyi temettüler" olarak adlandırılan şeyi nasıl üretebileceğini göstermek amacıyla bu yaklaşımı inceleyen, kârı, insanları ve dünyayı bütünleştiren yeni bir iş teorisi geliştiren bir araştırma grubu kuruldu.

Bu yaklaşım, yalnızca hissedarların çıkarına göre hareket etme fikrinin öldüğü anlamına gelmiyor. Ancak dünya şu anda çok farklı bir noktada. Şirketler, COP26 gibi iklim değişikliği konferanslarına katılıyor; Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen sürdürülebilir kalkınma hedeflerine karşılık veriyor; çevresel ve sosyal sorumluluklarına yatırım yapıyor ve bunlar hakkında rapor veriyorlar.

Kurumsal karar vericilerde gelişen ahlaki farkındalığın, geleneksel “biz ve onlar” liderlik biçiminin yerine “onlarla birlikte biz” duygusuyla değiştirilen bir liderlik biçiminin geri alınmasına yardımcı olduğu ortaya çıktı. Kahve satışı, metal üretimi, ev inşaatı, halkla ilişkiler gibi her büyüklükteki ve tüm sektörlerdeki işletmeler, aynı zamanda olumlu bir sosyal etki yaratırken işlerinin değerini yükseltiyor.

Kâr ve güç
Rusya'da iş yapmayla ilgili kararlar, birçok şirketin ülkeler kadar büyük olduğu küresel düzeyde bunun nasıl çalıştığını gösteriyor. Gerçekten de en büyük şirketlerin (gelir) değerini ülkelerle (GSYH) karşılaştırdığımızda, en zengin 200 küresel varlıktan 150'sini işletmeler oluşturuyor. Dolayısıyla, bir ülkenin siyasi yaptırımlarının yanında, birçok büyük şirket dünyada etki yaratacak mali güce sahip. Bu sebeple, bir ülkeyle iş yapmayı bıraktıklarında, o ülkenin vatandaşlarının (ve politikacılarının) bunu fark etmemesi mümkün değil.

Bu yüzden Rusya'ya karşı kurumsal eylemleri sadece iyi bir halkla ilişkilerden daha fazlası olarak görmek mümkün. Ukrayna'nın dehşetinden uzakta, iş dünyasının acilen ilgilenmesi gereken iklim değişikliği, yoksulluk, baskı gibi birçok konu var. İş liderleri toplumun endişelerinden muaf değiller ve birçoğu da olmak istemiyor. Belki de iş dünyası önemli bir sayfa açtı ve aldığı duruş, amacını ve toplumdaki rolünü anlamanın yeni bir yolunun kanıtı. Belki de gelecek nesiller, 2020'lerin başlarına iş ve toplum arasındaki ilişkinin kökten değiştiği bir dönem olarak işaret edecekler.

PAYLAŞ: DETAY

15 April

Mikroplastikler ilk kez insan kanında ve akciğerinde bulundu

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Büyük miktarlarda plastik atık çevreye atılıyor ve mikroplastikler artık Everest Dağı'nın zirvesinden en derin okyanuslara kadar tüm gezegeni kirletiyor.  
 
İnsanların küçük parçacıkları yiyecekler ile tükettiği ve soluduğu zaten biliniyordu ancak mikroplastik kirliliği ilk defa insan kanında tespit edildi. Geçtiğimiz ay içerisinde Environmental International dergisinde yayımlanan çalışmada bilim insanları, tümü sağlıklı yetişkinler olan 22 anonim bağışçıdan alınan kan örneklerini analiz etti ve içlerinden 17 tanesinde plastik parçacıkların varlığını tespit etti. Bu numunelerin yarısında yaygın olarak içecek şişelerinde kullanılan PET plastik, üçte birinde ise gıda ve diğer ürünleri paketlemek için kullanılan polistiren bulundu. Benzer şekilde bu kan örneklerinin dörtte birinde ise plastik poşetlerin hammaddesi olan polietilen saptandı.
 
Hollanda'daki Vrije Universiteit Amsterdam'dan bir ekotoksikolog olarak çalışan Prof Dick Vethaak, çalışmayı, insan kanında polimer parçacıkların bulunduğunun ilk göstergesi olduğu için çığır açan bir sonuç olarak değerlendiriyor. Bir yandan da gelecekteki çalışmalarda örneklem büyüklüğünün ve değerlendirmeye tabi tutulan polimxer sayısının arttırılmasıyla daha fazla araştırma yapılmasının önemine değiniyor. Yine de bu keşif, parçacıkların vücutta dolaşabileceğini ve organlara takılabileceğini gösteriyor. Her ne kadar insan sağlığı üzerindeki etkileri henüz bilinmese de mikroplastiklerin laboratuvar ortamında insan hücrelerine zarar vermesi bilim insanlarını endişelendiriyor. Vethaak’ın kaygılanmasındaki asıl sebep ise kimyasallara ve partiküllere maruz kalan bebeklerin ve küçük çocukların çok daha savunmasız olması. Bu durumun endişe verici olduğunu söyleyen Vethaak, geçmişteki çalışmaların bebeklerin dışkılarında yetişkinlere göre 10 kat fazla daha fazla mikroplastik tespit ettiğini ve plastik şişelerle beslenen bebeklerin günde milyonlarca mikroplastik parçacığı yuttuğunun saptandığını hatırlatıyor.
 
Vethaak’a göre sorulması gereken asıl soru ise vücudumuzda neler olup bittiği. Daha fazla araştırma yapılarak parçacıkların vücutta kalıp kalmadığı, belli organlara taşınıp taşınmadığı veya tespit edilen mikroplastik seviyelerinin bir hastalığı tetiklemek için yeterince yüksek olup olmadığı gibi soruların yanıtlanmasının öneminin altını çiziyor.
 
Son zamanlarda birbirinin ardı sıra bu parçacıkların vücutta dolaşabildiğini ve organlara takılabileceğini destekleyen çalışmalar yayımlandı. Science of the Total Environment’ta yayımlanması onaylanan bir çalışmaya göre mikroplastikler ilk defa yaşayan insanların ciğerlerinin derinliklerinde keşfedildi. Parçacıklar, neredeyse analiz edilen tüm numunelerde bulundu. Araştırmada, ameliyat olan 13 hastadan alınan dokulardan örnekler alındı ??ve 11 vakada mikroplastik bulundu. En yaygın partiküller, plastik ambalaj ve borularda kullanılan polipropilen ve şişelerde kullanılan PET idi. Daha önce yürütülen başka iki çalışmada da otopsiler sırasında alınan akciğer dokusunda benzer şekilde yüksek oranlarda mikroplastikler bulunmuştu. İngiltere’deki Hull York Tıp Okulu’ndan olan ve araştırmanın baş yazarı Laura Sodofsky, en yüksek sayıdaki parçacıkların ciğerlerin derinliklerinde bulunmasını beklemediklerini ve bulunan parçacıkların ebatlarının kendilerini şaşırttığını söylüyor. Ciğerlerin derinliklerindeki hava kanallarının daha küçük olduğunu ve normalde bu ebattaki parçacıkların ciğerlerin derinliklerine ulaşamadan filtre edilmesinin veya hapsedilmesinin beklendiğini ekliyor.
 
Yakın zamanda yapılan başka bir araştırma, mikroplastiklerin kırmızı kan hücrelerinin dış zarlarına tutunabileceğini ve oksijen taşıma yeteneklerini sınırlayabileceğini buldu. Parçacıklara hamile kadınların plasentalarında da rastlandı. Ayrıca hamile sıçanlarda da parçacıkların akciğerlerden hızla kalplere, beyinlere ve fetüslerin diğer organlarına geçtiği bulundu. 
 
Plastik kirliliğinin azaltılması için sosyal bir girişim olan Common Seas’in kurucusu Jo Royle, plastik üretiminin 2040 yılına kadar ikiye katlanacağını ve bütün bu plastiğin vücudumuza ne yaptığını bilmeye insanların hakkının olduğunu ifade ediyor. 80 tane STK’dan ve bilim insanlarından oluşan Common Seas, İngiltere hükümetinden plastiğin insan sağlığı üstündeki etkilerinin araştırılması için 15 milyon sterlin ayırmasını talep ediyor. Avrupa Birliği halihazırda mikroplastiğin fetüsler, bebekler ve bağışıklık sistemi üzerindeki etkisine ilişkin araştırmaları finanse ediyor.  
 
Yayınlanan yeni bir inceleme makalesi mikroplastikler bağlamında kanser riskini değerlendirdi ve şu sonuca vardı: “mikro ve nanoplastiklerin insan vücudunun yapılarını ve süreçlerini nasıl etkilediği, hücreleri dönüştürüp dönüştürmedikleri veya nasıl dönüştürdükleri ve akabinde kanser hücresi oluşumuna yol açıp açmadıkları konusunda daha ayrıntılı araştırmalara, özellikle plastik üretimindeki katlanarak artan artış ışığında acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Sorun her geçen gün daha acil hale geliyor”.
 

PAYLAŞ: DETAY

15 April

IPCC: Salım azaltımı için bugüne kadarki en büyük fırsat

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Sera gazı salımlarını hızla azaltmak için dünyamız bugüne kadarki en iyi şansına sahip, ancak ısınmayı güvenli seviyelerde tutmak için tüm sektörler ve ülkelerde sert ve hızlı azaltımlara ihtiyaç var. 4 Nisan’da yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporu, 2014'te bu konuda gerçekleştirilen son değerlendirmeden bu yana küresel salımları azaltma fırsatlarının keskin bir şekilde arttığını söylüyor. Ancak harekete geçme ihtiyacı da çok daha acil hale geldi. Rapor, dünyanın yükselen sıcaklıklara çözüm bulma konusunda ne kadar başarılı olduğunun kesin bir değerlendirmesi olarak karşımıza çıkıyor. Raporun önemli bulguları şu şekilde:

Dünya kırmızı alarm veriyor
Rapor, dünyada son on yılda sera gazı salımlarının düştüğünü tespit ediyor. Ancak dünyanın mevcut politikalarının 80 yıl içinde 2,2°C ile 3,5°C arasında küresel ısınmaya yol açacağı öngörülüyor. Bu durum, on yıl önce korkulan 4°C veya daha fazlasından çok daha iyi, ancak yine de Paris Anlaşması ile tutarlı olmaktan uzak. Yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmayı 1,5°C'de tutma şansının %50 olması için, küresel karbon salımlarının önümüzdeki on yılda yarıya inmesi, 2050'lerde net sıfıra ulaşması ve sonrasında net negatif olması gerekiyor. Bu senaryolarda metan salımlarının da 2050 yılına kadar yarıya indirilmesi gerekecek. IPCC, 2030 yılına kadar küresel salımların yarıya indirilmesinin uygulanabilir ve ulaşılabilir olduğunu söylüyor. Ancak tüm sektörler, ülkeler ve hükümet seviyelerinde iklim politikasında acil bir değişikliği gerektiriyor.

Teknolojiden fazlası gerekiyor
Rapora göre, salımları ekonomik ve ucuz bir şekilde azaltma fırsatları 2014'ten bu yana muazzam bir şekilde çoğaldı. Bu, büyük ölçüde, enerji sektörünün ötesinde üretim ve ağır nakliyat gibi alanlarda salım azaltımı vaat eden yenilenebilir kaynakların düşen maliyetlerinden kaynaklanıyor. Ancak  son on yılda elde edilen tüm enerji verimliliği kazanımları, ekonomik büyümenin ve nüfus artışının fazlasıyla gerisinde kalıyor. Teknoloji de bu duruma tek başına bir çözüm getirmiyor. 2030 yılına kadar küresel salımları yarıya indirme şansına sahip olmak için daha az yüksek karbonlu ürün kullanmalı ve daha az salım yoğun yaşam tarzları benimsemeliyiz.

Kimse geride bırakılmamalı
Rapor ayrıca, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın etkili iklim eylemi olmadan başarılamayacağını vurguluyor. İklim eylemi, enerji, şehirler, sanayi, toprak, su ve insanlarla ilgili olanlar da dahil olmak üzere diğer tüm hedeflerle bağlantılı. Bu nedenle salım azaltım politikaları kapsayıcı olmalı ve mevcut yoksulluğu ve açlığı daha da kötüleştirmek gibi istenmeyen sonuçlardan kaçınmalı. Düşük karbonlu bir dünyaya geçiş adil olmalı ve kimseyi geride bırakmamalı. IPCC raporu bu kapsamda hem hızlandırılmış iklim eylemi hem de adil bir geçiş çağrısında bulunuyor. Bu, hükümetin tüm seviyelerinde ve tüm sektörlerde iyi tasarlanmış politikalar oluşturmasını gerektiriyor ve uluslararası iş birliğini savunuyor.

Paris Anlaşması işliyor mu?
Bu rapor, 2020'den itibaren yürürlüğe giren Paris Anlaşması'nı değerlendiren ilk rapor. Anlaşma kapsamında ülkeler, salım azaltım ve değişen iklime uyum sağlama taahhütlerini sunuyor ve güncelliyor. Bu taahhütlerin küresel olarak gerçekleştirilebilmesi için, yüksek gelirli ülkeler finansman, temiz enerji teknolojilerine erişim ve diğer yardım ve bilgi birikimi sağlayarak gelişmekte olan ülkelere yardım etmeli.

Ancak IPCC, küresel iklim finansmanında bir eksiklik olduğunu dile getiriyor. Yüksek gelirli ülkeler, diğer ülkelere yardım amaçlı yılda 100 milyar ABD dolarını harekete geçirmeye yönelik 2020 hedeflerini kaçırdı. Çünkü bu taahhütlerin yasal bir bağlayıcılığı yok. IPCC raporu yine de anlaşmanın yavaş da olsa işe yaradığını tespit ediyor. Anlaşma sayesinde ülkeler daha iddialı taahhütlerde bulunurken, ayrıca şeffaflık artıyor. Sivil toplum kuruluşlarının sürece dahil olması ve genç iklim hareketleri, anlaşmanın işlemesine destek olsa da süreç yavaş ilerliyor.

Şehirler büyük önem taşıyor
IPCC raporu, dünyadaki sera gazı salımlarının yaklaşık %70'inin şehirlerde ve kentsel alanlarda meydana geldiğini tespit etti. Bu durum, salımların azaltılması için hem zorluklar hem de fırsatlar sunuyor. Bugüne kadar dünya çapında 1.000'den fazla şehir, birçoğu Avustralya'da olmak üzere net sıfır salım hedeflerine imza attı. Ancak Paris Anlaşması’nı yerine getirmek için daha fazla şehir, %100 yenilenebilir enerji, sıfır karbonlu ulaşım, inşaatın karbondan arındırılması ve atık yönetiminin iyileştirilmesi gibi hedeflere doğru adım atmalı ve çalışmalı. Gelişmekte olan ülkeler hızla kentleşiyor ve bu da yeni konut ve altyapı gerektiriyor. IPCC, bunun için her zamanki yöntemlerin kullanılmasının yeni salımlara yol açabileceği konusunda uyarıyor. Şehir liderleri, iklim sorununun üstesinden gelmek için entegre planlama ve yönetimi benimsemeli.

IPCC’nin son raporu, şimdi yaptığımız seçimlerin gelecek nesillerin ve bu gezegendeki tüm yaşamın kaderini nasıl belirleyeceğini gösteriyor. İnsanlık, iklimi dengelemek için birçok fırsatı çoktan kaçırsa da geçmişteki bazı yanlışları düzeltme şansı hala var. Bugünden başlayarak tüm sektörler ve uluslar arasında acil ve uyumlu bir çalışma, ihtiyaç duyulan değişimi sağlayabilir.

PAYLAŞ: DETAY

15 April

B Corp’ların Perde Arkasını Türkiye’deki B Corp’lardan Dinledik

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde 77 ülkeden, 153 farklı sektörden 4.800’ün üzerinde şirketin parçası olduğu B Corp hareketi, kâr ve amaç arasında bir denge kurmayı hedefleyen ve dünya için en iyi olmayı amaçlayan şirketleri bünyesine katıyor. B Corp topluluğuna katılmak için şirketlerin, kurumsal yönetim, çalışanlar, müşteriler, toplum ve çevre gibi alanlarda değer yarattıklarını gösteren B Etki Değerlendirmesi (BIA) adlı kapsamlı bir değerlendirmeyi tamamlamaları gerekiyor. Şirketler, yapılan değerlendirmeler sonucunda belirli bir performans standardını sağladığı zaman B Corp olma hakkı kazanıyor. B Corp sertifikası alınmasından sonra oluşturulan etki raporları şirketlerin performansını şeffafça açıklamalarına aracı oluyor.

Amerika’da başlayan bu hareket dünya çapında hızla yayılırken B Corp Türkiye topluluğu da büyümeye devam ediyor. 2022 itibarıyla 6’sı Türkiye’de faaliyet gösteren, biri de uluslararası operasyonları kapsamında B Corp olan 7 şirket bulunuyor. 

Her yıl, B Corp ayı olarak seçilen mart ayında B Corp topluluğunun parçası olmak ve yaratılan etki kutlanıyor, hareketin anlatılması ve yaygınlaşması için etkinlikler düzenleniyor. Bu yılki kutlamalar kapsamında “B Corp’ların perde arkası – Behind the B” teması altında dünyanın farklı ülkelerinde çeşitli etkinlikler gerçekleştirildi.  Bu kapsamda Türkiye’de bulunan B Corp şirketleri 29 Mart’ta bir araya gelerek B Corp hareketini daha iyi anlamak için B Corp’ları diğer şirketlerden farklılaştıran unsurlar üzerine konuştu.

S360’ın düzenlediği panel, B Corp sertifikasını veren kuruluş olan B Lab Avrupa’nın Etki Yönetimi ekibinden Zulia Oomen-Lochtefeld’in B Corp topluluğunu ve hareketin arkasındaki nedenleri anlattığı sunum ile başladı. Sunumda, tüm insanlar ve dünya için kapsayıcı, adil ve yenileyici bir ekonomik sistem inşa etmek için değişim yaratmayı amaçlayan B Corp hareketinin yarattığı farklar anlatıldı. B Corp’ların olumlu etkisine baktığımızda; B Corp’lar 2020 yılında 200 bin hektarlık araziyi korudu, 16 milyon tonluk karbon dengelemesi yaptı, 225 milyon su tasarrufu sağladı, 207 bin metrik ton atığın oluşmasını engelledi. Çevreye olan etkisinin yanı sıra B Corp’lar, çeşitli, adil ve kapsayıcı iş modellerini öne çıkarıyor ve çalışanlarına daha adil ödeme yapıyor. B Lab’ın SDG Action Manager gibi çeşitli araç ve programlarıyla topluluğa katıldıktan sonra da gelişmeye devam eden B Corp’lar, hareketin Interdependence Coalition gibi çeşitli platformları üzerinden de diğer B Corp’larla birlikte çalışma imkânı da buluyor.

B Lab Avrupa’nın sunumunun ardından etkinlik, Türkiye’nin eski B Corp’larının katıldığı “Değişimin Arka Planı: B Corp Olmak İşinizi Nasıl Daha Etki Odaklı Hale Getirdi?” paneliyle devam etti. Panelde S360 Sürdürülebilirlik Danışmanı Simge Aydın, Türkiye’nin ilk B Corp sertifikasına sahip şirketi Mikado Danışmanlık’ın kurucusu ve sosyal girişimci Serra Titiz, ilaç ve dermakozmetik sektöründe küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience Laboratuvarları’nın Türkiye Genel Müdürü Fikret Baltaoğlu ve tekstil sektöründe sürdürülebilirliğe odaklanan Reflect Studio Sürdürülebilirlik Lideri Serra Türkün konuşmacı olarak yer aldı.

Şirketlerin B Corp olduktan sonra işlerini daha etki odaklı yapmak için en çok hangi alanlarda farklılaştığı üzerine konuşulan panelde, Serra Titiz, yıllar içinde gelişen ve kapsamlı hale gelen BIA’nin hem şirket içi gelişim açısından hem de danışmanlık yaptıkları projelerde negatif etkiyi azaltıp pozitif etkiyi artırma noktasında çok yönlendirici olduğunu söyledi. Titiz ayrıca, BIA’nin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) ile birebir ilişkili olduğunu, yapılan işin SKA’lara nasıl katkı sağladığını gösterdiğini belirtti.

2018’den beri iyi iş tanımını ve B Corp hareketinin ilkelerini benimsediklerini paylaşan Fikret Baltaoğlu, önceliklerinin ekibi sürdürülebilirlik konusunda eğitmek ve sahadaki operasyonlarda paydaşlara aktarmalarını sağlamak olduğunu belirtti. Baltaoğlu, ekipteki herkesin kendi en iyi versiyonlarını yaratmaya çalışıp bunu paydaşlarla paylaşmak için teşvik edildiklerini söyledi. İnsan kaynakları dışında tedarik zincirinde de sürdürülebilir yöntemleri belirlediklerini ifade eden Baltaoğlu, geri dönüştürülmüş materyal kullanımı ve süreçlerin elektronikleşmesinin öneminden bahsetti, sosyal etki için çalışan bir ekip kurduklarını paylaştı.

Türkiye’de tekstil odaklı tek B Corp olan ve aslında B Corp olmak için kurulan Reflect Studio, tamamen şeffaf raporlama anlayışıyla, sürdürülebilir ve yavaş moda anlayışını yaygınlaştırmayı hedefliyor. B Corp olmalarının sebeplerinden birinin şirketin hangi kısımlarda gelişebileceğini sorgulatması olduğunu söyleyen Serra Türkün çalışanlara sunulan imkanların motivasyonu artırdığını belirtirken, en büyük etki yarattıkları süreç olan üretim kısmında ise birlikte çalışılan üreticileri de hareketin bir parçası olmaya teşvik ettiklerini söyledi. Yapılanlar dışında yapılabileceklere de değinen Türkün, çevresel ve sosyal etkiyi daha veriye dayalı sistemlerle ölçmek gibi konularda yapılabilecekler olduğunu belirtti.

Topluluğun bir parçası olmanın S360’a etkisinden bahseden Simge Aydın, etki odaklı kurumsal dönüşüm için B Corp sertifikasının önemli bir araç olduğundan ve S360’ın uzun yıllardır B Corp’ları yaygınlaştırmak için çalışmalar yapıldığını belirtti. Aydın, B Corp olduktan sonra danışmanlık sektöründe çevresel etkiler her ne kadar düşük olsa da operasyonel anlamda etkilerini azaltmak adına net sıfır hareketine katılmak için karbon salımını dengeleyecek araçlar araştırmaya başladıklarını, çalışanlar tarafında kâr paylaşımı modelini benimsediklerini, iş modelini sosyal ve çevresel etki odaklı kuran şirketlere destek olduklarını söyledi. Ayrıca, Türkiye’de sosyal fayda şirketi kurmanın mümkün olmadığına dikkat çekerek bu konuda hukuki anlamda yapılabilecek çalışmaları araştırdıklarını belirtti.  

Etkinlik, 2021 yılı içerisinde B Corp topluluğuna katılan şirketlerle gerçekleştirilen “Yeni B Corp’lar: Etkinizin Arkasında Ne Var?” paneli ile devam etti.  Şirketlerin B Corp hareketine katılmalarındaki motivasyonların konuşulduğu etkinliğin son panelinde moderatörlüğü S360 Araştırma ve Etki Tasarımı Bölümü’nden Irmak Büyükutku üstlendi. Panele komünitesinden güç alarak yaratıcı hizmetler geliştiren ATÖLYE’den Tasarım Araştırmacısı Emel Pilavcı ve karbonsuz üretim stratejilerinin yaygınlaşmasını sağlayan hizmetler sunan  Semtrio’dan Sürdürülebilirlik Müşteri Yöneticisi Elif Afacan katıldı.

ATÖLYE’nin pozitif etkiyi artırmaya odaklandığını söyleyen Pilavcı, B Corp topluluğundan gelen desteğin iş yapmada çok kolaylaştırıcı olduğuna dikkat çekerek harekete dahil olmanın ulaşılan nokta değil daha fazla fırsat için bir basamak olduğunu belirtti. Ağustos ayında B Corp olan ATÖLYE’nin bunun öncesinde 1,5 senelik bir süreçten geçtiğini ve bu zaman içerisinde ATÖLYE’nin birçok sürecine bakış açılarını değiştirdiklerini belirten Pilavcı, etkiye daha farklı ve derin bakabilmek için farklı mekanizmalar kurmaya başladıklarını söyledi. ATÖLYE’yi farklılaştıran ve dünya için en iyi yapan faktörler sorulduğundaysa; ATÖLYE’nin komünite odaklı, birlikte tasarlamak yaklaşımı, sorunlar için uzun dönemli pozitif etkili çözümler üretmesi, farklı disiplinleri bir araya getirerek etkiyi yaymak için alanlar oluşturabilmesi en öne çıkan faktörler arasında sayıldı.

Kurulduğu günden beri B Corp olma hedefi olan ve 2021 Temmuz ayında B Corp topluluğuna katılan Semtrio’dan Elif Afacan, 2016’dan beri iklim krizi başta olmak üzere çevresel ve sosyal konularda çalışmalar yaptıklarını söyledi. Semtrio’nun sektördeki şirketlere örnek teşkil etme hayalini topluluğa katılarak gerçekleştirdiğini söyleyen Afacan, şeffaflığı esas alan yönetim biçimleriyle hem şirket içerisinde hem müşteriler tarafında memnuniyet sağlandığını belirtti. Semtrio’yu farklılaştıran ve dünya için en iyi yapan unsurlar ise her zaman pozitif etki odaklı olması, şirketlere ve bireylere çevresel ve sosyal bir farkındalık yaratmaya çalışması, şeffaflık ve dürüstlük ilkeleri, çalışan esenliğine verilen önem ve karbon nötr dönüşüm olarak ifade edildi.

Konuşmaların ardından etkinliğin katılımcılarına bu yılki B Corp ayı temasıyla bağlantılı olarak B Corp’ların arkasında yatan değerler sorularak, ortak bir çalışma hazırlandı. Değerler katılımcılar için farklı anlamlar taşısa da B Corp’lar en iyi versiyonlarına ulaşmak, dünya için iyi olmak ve etki yaratmak için çalışıyor.



Panelin kaydına 3 Haziran’a kadar bu bağlantıdan erişebilirsiniz.
 

PAYLAŞ: DETAY

1 April

Küresel tedarik zincirine yönelik en büyük tehdit: İklim değişikliği

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Covid-19 salgını, son iki yıldaki küresel tedarik zinciri üzerindeki olumsuz etkilerin en önemli sebebi olarak görülüyor. Ancak bilim insanları ve uzmanlar, gündemde daha az yer almasına rağmen, iklim değişikliğinin tedarik zincirleri üzerindeki etkisinin çok daha ciddi bir tehdit oluşturduğunu söylüyor.
 
İklim değişikliğinin tedarik zincirlerine yönelik tüm tehditleri arasında, en önemlisi deniz seviyesinin yükselmesi olarak belirtiliyor. Ancak deniz seviyesinin henüz ciddi derecede yükselmeye başlamadığı günümüzde bile kasırgalar, seller, orman yangınları ve giderek artan aşırı hava koşullarının neden olduğu tedarik zinciri kesintileri küresel ekonomiyi sarsıyor. Sadece geçtiğimiz yılda gerçekleşen bu aksaklıkların bazı örnekleri, iklim değişikliği tehditlerinin çeşitliliğini ve büyüklüğünü gösteriyor:

- 2021 Şubat ayında Teksas’ta gerçeklesen don olayı, ABD tarihindeki en kötü enerji kesintilerinden birine neden oldu. Bu durum, üç büyük yarı iletken fabrikasını kapanmaya zorlayarak, küresel salgın kaynaklı yarı iletken kıtlığını daha da kötüleştirdi. Ayrıca mikroçiplere bağımlı olan otomobillerin üretimini daha da yavaşlattı. Kesintiler ayrıca demiryollarının kapanmasına neden olarak, Teksas ile Kuzeybatı Pasifik arasında yoğun olarak kullanılan tedarik zinciri bağlantılarını üç gün boyunca kesintiye uğrattı. 

- 2021 Şubat ayındaki şiddetli yağışlar ve karların erimesi, Avrupa'nın en önemli ticari su yolu olan Ren Nehri'nin bazı kıyılarında taşmaya ve nehir taşımacılığının birkaç gün boyunca durmasına neden oldu. Nisan ayında ise uzun süreli bir kuraklıkla karşı karşıya olan Ren Nehri'ndeki su seviyeleri o kadar düştü ki, kargo gemileri karaya oturmaktan kaçınmak için normal kapasitelerinin ancak yarısını yüklemek zorunda kaldılar.

- 2021 Temmuz ayında Çin'in merkezinde meydana gelen sel; kömür, domuz ve fıstık gibi ürünlerin tedarik zincirlerini bozdu ve büyük bir otomobil fabrikasının kapanmasına neden oldu.

- ABD tarihinin en maliyetli beşinci kasırgası olan Ida Kasırgası, 2021 Ağustos ayı sonlarında Meksika Körfezi kıyılarını vurarak, plastikler ve ilaçlar da dahil olmak üzere bir dizi hayati ürün üreten endüstriyel tesislere zarar verdi. 

- British Columbia'da Haziran ayının sonundan Ekim ayının başlarına kadar eşi görülmemiş bir sıcak hava dalgasının tetiklediği yangınlar, eyalet tarihindeki en kötü üçüncü orman yangını sezonunu oluşturdu ve bu yangınlar binlerce vagonu, içlerindeki mallarla  birlikte mahsur bırakan bir ulaşım kesintisine neden oldu. Ardından, Kasım ayında, yetkililerin "yüzyılda bir görülen" yağışlar olarak adlandırdıkları yağışlar eyalette şiddetli sele neden oldu. Sel, Kanada'nın en büyük limanına giden önemli demiryolu ve otoyol bağlantılarını kopardı ve bölgesel bir petrol boru hattını kapattı. Demiryolu ağının kaybı, eyaletteki kereste şirketlerini üretimi küçültmeye zorlayarak fiyatların artmasına ve Amerika Birleşik Devletleri'nde kereste, kağıt hamuru ve diğer ahşap ürünlerinde tedarik sorunlarına neden oldu. 

- Aralık ayında bir tayfun Malezya'nın çeşitli bölgelerinde tarihin en kötü sel olaylarına neden oldu ve Güneydoğu Asya'nın en büyük ikinci limanı olan Klang'a ciddi hasar verdi. Bu, yarı iletken tedarik zincirini oldukça olumsuz etkiledi, çünkü dünyanın en büyük gelişmiş mikroçip üreticisi olan Tayvan'dan gelen yarı iletkenler, ABD şirketlerine ve tüketicilere nakledilmeden önce Malezya fabrikalarında ambalajlanmak üzere rutin olarak Klang'a gönderiliyor. Yaşanan tedarik sorunu, küresel yarı iletken kıtlığını tetikledi ve bazı ABD otomobil üreticilerinin faaliyetlerini askıya almasına neden oldu. 

Bilim insanları, iklim değişikliğinin yol açtığı bu aksaklıkların, önümüzdeki yıllarda ısınmanın artmasıyla birlikte şiddetleneceğini söylüyor. Buna ek olarak, deniz seviyesindeki artışlar; limanlar, demiryolu hatları, otoyollar ve diğer ulaşım ve tedarik altyapısını tehdit ediyor. Dünyadaki yük taşımacılığının yaklaşık %90’ı gemi ile taşınıyor ve uzmanlara göre su baskınları, kıyı limanlarının çoğunu etkileyecek. Ancak çoğu liman yöneticisi için bu tehdit hala uzak görünüyor. Gelecekteki deniz seviyesinin yükselme oranının belirsizliği ve çözümlerin zorluğu, sadece birkaç liman yöneticisinin bu tehdide karşı koymak için harekete geçmesine neden oldu.
 
İklim değişikliği kaynaklı yaşanacak aksaklıkların önemli bir etkisi de küresel ekonomi üzerinde olacak. İklim değişikliği etkilerinin, tarım ürünlerinden son teknoloji elektroniklere kadar her türlü ürünün fiyat artışlarına ve kıtlığına neden olabileceğini ifade ediliyor.        
 
Deniz seviyesindeki yükselme ve çözüm ihtimalleri
 
Tedarik zincirleri, özünde potansiyel darboğazlar dizisi olarak tanımlanabilir. Her durma noktası, ham maddeleri sistemin birbirinden uzak noktalarına taşıyan ağaç benzeri bir sistemdeki düğümdür. Örneğin akıllı telefonlar, hammaddeleri dünyanın her yerinden taşınan yüzlerce bileşene sahiptir. Bu tedarik zincirleri o kadar karmaşık ve anlaşılmazdır ki, akıllı telefon üreticileri tüm tedarikçilerinin kimliği hakkında bilgi sahibi değildirler. Bu açıdan, tüm tedarikçilerin iklim değişikliğine uyum sağlamasını sağlamak muazzam bir başarıyı beraberinde getirirken, her düğüm, kırılması zincirin diğer uçlarına ve ötesine zarar verici dalgalanmalar gönderebilecek bir güvenlik açığı noktasını oluşturuyor.

Limanlar özellikle bu risklere karşı daha savunmasız. Uzmanlar, liman yetkililerinin deniz seviyesinin yükselmesiyle başa çıkmak için üç ana yöntemleri olduğunu ve bunların hepsinin yetersiz olduğunu söylüyor. İlk yöntem olarak, limanlar okyanuslara nehir bağlantıları olan iç bölgelere çekilebilirler, ancak gerekli koşullara sahip mevcut bölgeler az, dolayısıyla pahalıdır. İkinci olarak, limanların etrafına pahalı deniz bentleri inşa edebilirler, ancak bentler okyanusa direnecek kadar güçlü olsalar bile, deniz seviyesinin yükselmesine uyum sağlamak için sürekli olarak yükseltilmeleri gerekir ve yalnızca sonunda baskın tarafından aşılana kadar zaman kazandırırlar. Ayrıca sel suyunu, bentler tarafından korunmayan yakın kıyı bölgelerine yönlendirirler. Son olarak, liman yetkilileri tüm liman altyapısını en az birkaç metre yükseltebilir, böylece deniz seviyesi yükseldikçe limanın çalışmaya devam edebilmesi sağlanır. Ancak suyun yükselme oranı o kadar belirsiz ki, artış için uygun maliyetli bir yüksekliğin belirlenmesi oldukça sorunlu. Rıhtımları ve diğer liman altyapısını yükseltmek, limanların hayati kara ulaşım bağlantılarını (demiryolları ve karayolları) ve bu nedenle komşu şehirlerin sakinlerini de korumasız bırakıyor.

Artan tedarik zinciri kesintisi tehdidine yanıt olarak, üreticiler stoklarını büyütmeyi veya aynı malları iki farklı yoldan teslim eden “ikili tedarik zincirleri” sistemlerini geliştirmeyi düşünüyorlar. Böylece biri bozulursa diğeri kıtlığı önleyebilir. Ancak her iki çözüm de üretim maliyetlerini artıracak ve şirketlerin kapsamlı parça envanterlerini stokta tutma ihtiyacını ortadan kaldırmak için sağlam tedarik zincirlerine dayanan, halen baskın olan “tam zamanında” üretim yaklaşımıyla çelişecektir. Amerikan şirketleri tedarik zincirlerini kısaltabilir, üretim tesislerini ABD'ye veya yakındaki bir ülkeye geri kaydırabilir, ancak çoğu durumda fabrikalarını Çin ve Vietnam gibi ülkelerde fabrikaları etrafında büyümüş tedarikçiler bölgesinden çıkarmış olurlar.

İklim değişikliğinin küresel tedarik zincirlerine olan olumsuz etkileri günden güne artmaya devam edecek gibi görünüyor. Kısa vadeli çözümler tedarik zincirinin doğasına daha uygun görünse de iklim değişikliğinin etkilerini engellemek için uzun vadeli stratejilere yönelmek ve tedarik zinciri boyunca iklim değişikliğine bağlı yaşanabilecek aksaklıklara dair farkındalıkları artırmak daha doğru olacaktır.

PAYLAŞ: DETAY

1 April

Küresel su sorununu çözmek için harekete geçme zamanı

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

En temel insan ihtiyacı olan su; gelişme, büyüme ve dayanıklılık için kritik öneme sahip. Sağlıklı olmak için temiz suya, güvenli sanitasyona ve iyi hijyene ihtiyacımız var. Ancak dünya nüfusunun dörtte biri -2 milyar insan- güvenli içme suyundan, yarısı -3,6 milyar insan- ise güvenli sanitasyondan yoksun.

Bu durum toplumsal refaha inanılmaz oranda zarar veriyor. 2019'da başta yetersiz su ve sanitasyon nedeniyle olmak üzere ishalli hastalıklar, dünya genelinde 1,5 milyon can kaybına neden olarak dünyadaki en büyük 8. ölüm nedeni olarak yer aldı. Bu durum, özellikle kadınları ve kız çocuklarını etkiliyor. Örneğin, okullarda kişisel hijyen olanaklarının olmaması, okul devamsızlığıyla birlikte öğrenme kayıplarının yaşam boyu tekrarına yol açıyor.

Temel içme suyuna yatırılan her 1 doların getirisi 3 dolarken, kırsal alanlardaki su yatırımları için bu sayılar daha da yüksek. Su, Sahra Altı Afrika'da GSH'nin %23'ünü oluşturan tarım dahil olmak üzere üretim için önemli, aynı zamanda hidroelektrik, madencilik ve sanayi için de anahtar konumda. Daha da önemlisi, iklim olaylarının %90'ı suyla ilgili, bu nedenle daha iyi su yönetimi uyum ve dayanıklılık için kritik öneme sahip.

Evrensel güvenli su ve sanitasyon sağlamak ve iklim değişikliğine uyumu desteklemek için gelişmiş politikalara ve kurumsal reformlara ihtiyaç var. Artan kamu ve özel yatırım da su güvensizliğiyle mücadele için eşit derecede önemli. Yatırım ihtiyaçları şimdi ile 2030 arasında mevcut seviyelerden altı kat artacak. Afrika'nın yılda 20 milyar dolara kadar yatırıma ihtiyacı olacak, ancak bugün ülkeler GSH'lerinin %0,5'inden fazlasını su sektörüne ayırmıyor. Hükümetler tek başına bunu karşılayabilecek durumda değil. Çok taraflı kalkınma bankaları suya yönelik finansmanlarını %25-35 oranında artırmayı taahhüt etmiş olsa da sektöre özel sermaye katılımını artırmak için gerekli olan güçlü kamu-özel sektör ortaklıkları ile özel yatırımlar bu boşluğu doldurmanın anahtarı olabilir.

Kalkınma için suya yatırım yapmanın kanıtlanmış faydalarına rağmen, su güvenliği -yeterli suyun mevcudiyeti- birçok ülkede gerçekleşmekten uzak. Covid-19 salgını, halk sağlığı için ciddi sonuçlar doğuran su ve sanitasyon hizmetlerindeki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Bu durum, hastalıkların %70-80'inin temel nedeninin kötü su kalitesi olduğu Afrika'da özellikle belirgin. Kuraklık ve seller daha yoğun hale geliyor, yeraltı suları kuruyor ve şehirlerle çiftlikler su sıkıntısı çekiyor. Ayrıca, su kullanımının önümüzdeki 30 yıl içinde her yıl %1 oranında artması ve yeraltı suyuna olan bağımlılığın küresel ısınmanın etkisiyle yükselmesi bekleniyor.

Yeraltı suları, 22 Mart günü kutlanan Dünya Su Günü'nün de odak noktası. UNESCO başkanı Audrey Azoulay, her sene UN-Su adına UNESCO tarafından yayınlanan ve farklı bir temaya odaklanan Birleşmiş Milletler Dünya Su Geliştirme Raporu'nun (WWDR) son baskısı olan “Görünmezi Görünür Hale Getirme”nin önsözünde, yeraltı sularının dünyadaki yaşam için kritikliğine dikkat çekti. Dünyanın kentsel nüfusunun yaklaşık %50'sinin yeraltı su kaynaklarına bağlı olduğunu belirterek, giderek daha fazla akifer insanlar tarafından kirlendiğini, aşırı kullanıldığını ve bazen geri dönüşü olmayan sonuçlarla kurutulduğunu söyledi.

Senegal, Dakar'daki 9. Dünya Su Forumu'nun açılış töreninde raporun yazarları, yeraltı suyunun muazzam potansiyelini ve onu sürdürülebilir bir şekilde yönetme ihtiyacını vurguladı, devletlere mevcut ve gelecekteki su krizlerini ele alma çağrısında bulundu. Rapora göre, sürekli artan küresel nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılamak, küresel iklim ve enerji krizlerini ele almak için yeraltı sularından daha sürdürülebilir bir şekilde faydalanmak şart. BM-Su ve Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (IFAD) Başkanı Gilbert Houngbo, 2030 yılına kadar Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına (SDG'ler) ulaşmak istiyorsak, yeraltı suyunu kullanma ve yönetme şeklimizi iyileştirmek acil bir öncelik olduğunu söyledi.

Rapora göre, yeraltı suyunun kalitesi, gelişmiş arıtma seviyeleri gerektirmeden onu güvenli ve uygun fiyatlı hale getiriyor. Ayrıca, köylere güvenli bir şekilde su sağlamanın çoğu zaman en uygun maliyetli yolu olan yeraltı suları, sulanan alanları artırarak ve tarımsal verimi ve ürün çeşitliliğini geliştirerek ekonomik büyüme katalizörü görevi görebilir. İklim değişikliğine uyum bağlamında, yüzey rezervuarlarından önemli ölçüde daha az buharlaştıklarından, yıl boyunca tatlı su kullanılabilirliğini iyileştirmek için akifer sistemleri kullanılabilir.

Pratik olarak geri döndürülemez olduğu için, yeraltı suyu kirliliğinden kaçınılmalıysa da görünmez doğası, kirleticilerin kovuşturulmasını oldukça zorlaştırıyor. WWDR, kaynak koruyucuları olarak hükümetleri yeraltı suyuna erişimin ve bundan elde edilen kârın adil bir şekilde dağıtılmasını sağlamaya zorladığını vurgulayarak, kirlenmeyi önlemek için uygun arazi kullanımı ve uygun çevresel düzenlemelerin özellikle akifer besleme alanlarında gerekli olduğunu vurguluyor.

Bu çabaların başarılı olması için, su kullanma, paylaşma, tasarruf etme, su israfını önleme ve suya değer verme biçimimizi dönüştürmek için her düzeyde daha fazla vatandaş katılımına ihtiyaç var. Bu, su şoklarını kapsayacak şekilde güvenlik ağlarının güçlendirilmesi, gelişmiş depolama çözümleri aracılığıyla dayanıklılık oluşturulması ve suyun yönetilme şeklini iyileştirmek için şehirlerin yeniden tasarlanması anlamına geliyor. İnsanları, geçim kaynaklarını ve kaynakları korumak için şimdi harekete geçmemiz gerekiyor.  

PAYLAŞ: DETAY

1 April

Gazda Rusya’ya bağımlılık AB’nin iklim stratejisini nasıl etkiliyor?

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Ukrayna işgalinin ardından, Avrupa Birliği (AB), gaz ithalatında Rusya’ya olan bağımlılıklarını sona erdirecek teklifler sundu. Ancak AB’nin, pahalı ve gereksiz olduğu düşünülen teknolojilere verdiği mali destek sebebiyle bu stratejilerin sekteye uğrayacağı ifade ediliyor.
 
AB ülkelerinin gaz arzının yaklaşık %40’ı Rusya’dan sağlanıyor. Bu bağımlılığı değiştirmek için, Eylül 2020’de yayınlanan 2030 İklim Hedef Planı’na ek öneriler sunuldu. Bu öneriler hidrojen ve biyogaz gibi alternatif çözümler içeriyor.
 
Yeni tedarikçilerle anlaşarak, Rusya’dan tedarik edilen gazı kademeli olarak kaldıracak bu yeni teklif, New York Times gibi çeşitli kaynaklar tarafında büyük beğeni topladı ve bu girişimin iklim eylemini hızlandıracağı ifade edildi. Öte yandan yeni önerilerin temiz enerji geçişini hızlandırıp hızlandırmayacağı hakkında şüpheler de bulunuyor. Son dönemlerde artan ısıtma ve elektrik maliyetlerini göz önünde bulundurunca; çiftçileri, çok uluslu petrol ve gaz şirketlerini ve enerji kuruluşlarını hidrojen ve biyogaz üretmeye teşvik etmek, tüketici faturalarında artışa yol açabilir. Bu da, karbon salımlarını azaltabilecek önlemler için sağlanacak finansmanın azalmasına neden olabilir.
 
Alternatif gazlar için dönüm noktası
Ukrayna işgali öncesi belirlenen 2030 İklim Hedefi Planı, AB'nin 2030 yılına kadar kömür kullanımını %70, petrol ve gaz kullanımını sırasıyla %30 ve %25 azaltarak sera gazı salımlarını nasıl %55 oranında azaltabileceğini gösteren bir yol haritası sunmuştu. Bu plana göre, rüzgar, güneş ve diğer kaynaklardan elektrik üretiminin artırılmasıyla önümüzdeki on yılın sonuna kadar yenilenebilir kaynakların, tüm enerji kullanımının %40'ını karşılaması sağlanacaktı. Bunlara ek olarak, AB ülkelerindeki binaları enerji verimli hale getirecek diğer önlemlerin hızının da 2030'a kadar en az iki katına çıkması gerektiği vurgulanıyordu. Bu plan tek başına incelendiğinde sunduğu önerilerle birlikte, 2030 yılına kadar Rusya'dan gelen gazın yaklaşık üçte ikisinin yerini alacağı söylenebilirdi.

Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinin ardından, Avrupa Komisyonu, Rusya'dan gelen fosil yakıtlara bağımlılığını 2030 yılından önce aşamalı olarak ortadan kaldırmak için yeni bir strateji açıkladı. Bu strateji, rüzgar ve güneş enerjisi üretiminde 80 gigawatt'lık bir artışı içeriyor. Yenilenebilir enerji artışının, düşük karbonlu bir yakıt olan yeşil hidrojen üretiminde kullanılması amaçlanıyor. Ayrıca, mısır gibi enerji bitkilerinin ve gübre gibi çiftlik atıklarının anaerobik sindiriminden elde edilen bir yakıt olan biyogaz üretiminin artırılması da diğer önerilerden biri.

AB’nin, Rus tedarikçilere olan bağımlılığını sona erdirmek için toplamda 155 milyar metreküp doğalgazı yeni bir kaynaktan sağlaması gerekiyor. Yeni plana yönelik eleştiriler, bu değişimin, hidrojen ve biyogaz gibi “yenilenebilir gazlar”ın üretimini artırmadan yapılabileceği düşünülüyor. Savaş öncesi iklim planına göre, 100 milyar metreküp Rus gazı yeni “yenilenebilir enerji” ile ikame edilebilecekti. Yeni plan ise 70 milyar metreküpün Katar ve ABD'nin sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) tedarikinden ve Norveç, Cezayir ve Azerbaycan gibi yerlerin gaz boru hatlarından gelebileceğini öngörüyor.

Biyogaz ve hidrojen üretiminin maliyeti
Aslında, savaş sonrası plan sadece 2030'dan önce tüm Rus gazının farklı kaynaklardan karşılanmasını değil, ek olarak fazladan biyogaz ve hidrojen üretilmesini de teşvik ediyor. Ancak, 2030 yılına kadar doğal gazın yerini alacak fazladan 25 ila 50 milyar metreküp hidrojen üretmek oldukça maliyetli görünüyor. AB içinde hidrojen yakıtı üretmek veya onu denizaşırı ülkelerden ithal etmek, birkaç yıl içinde devasa bir ekipman, boru hattı ve depolama alanları gibi altyapılar gerektiriyor. 2030 yılına kadar her yıl 18 milyar metreküp biyogaz hedefine ulaşılması, çiftçilere düşük maliyetli ve az enerji gerektiren ekinleri artırmaları için gerekli finansmanı beraberinde getiriyor. Bu ekinler, üretim sırasında sera gazları yayan ve potansiyel olarak biyogazın iklim faydalarını ortadan kaldıran gübre ve diğer kimyasal maddelere ihtiyaç duyacaktır.

Eleştiriler arasında, yeşil hidrojen veya biyogaz üretimi için ödenecek teşviklerin, ekstra milyonlarca elektrikli ısı pompası kurmak, binaları yenilemek ve daha az enerji harcamalarını sağlamak için kullanılması gerektiği bulunuyor. Uzmanlar, ısıtmada doğal gazın hidrojenle değiştirilmesine öncelik verilmesinin, aynı elektriği ısı pompalarında kullanmaya kıyasla büyük bir yenilenebilir enerji israfı olduğunu savunuyor. Bir analize göre, ısı pompaları, yeşil hidrojene kıyasla dört kat daha verimli ve tüketici için çok daha düşük maliyetle, yenilenebilir elektrik kullanarak sıcaklık üretiyor.

AB'de yaklaşık 131 milyon bina var, ancak son planlarına göre AB, 2030 yılına kadar sadece 40 milyona ısı pompası takılacağını öngörüyor. Yeni teklifler, bina yenileme oranını artırma konusunda net bir taahhüt sunmuyor.

Bol miktarda hidrojen ve biyogaz üretmek, fosil yakıt şirketlerine yeni bir ürün sağlayarak, bu şirketlerin aynı misyonla daha uzun süre piyasada var olmasına neden olabilir. Öte yandan, bu yol salımları hızla azaltacak gibi de gözükmüyor. Rus gazına olan bağımlılığın sona erdirilmesi için hidrojen veya biyogaz gibi yeni alternatiflere yönelirken AB’nin iklim hedeflerini de göz önünde bulundurması ve fayda sağlamaya çalışırken zarar vermekten kaçınması gerekiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

1 April

ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu’nun (SEC) yeni kuralıyla şirketler, iklim değişikliğine yaklaşımlarını açıklıyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin finansal piyasaların istikrarını tehdit ettiği ve ABD ekonomisine sistemik riskler sunduğu konusunda artan bir farkındalık olsa da ülkedeki halka açık yüzlerce şirketin, ısınan bir dünyanın sonuçlarının kârlarını tehdit edebileceği çeşitli yolları tebliğ etmesi gerekmiyor. Yıllık raporlarında ve diğer kamuya açık dosyalamalarda iklim risklerini ele alan şirketler bunu gönüllü olarak yapıyor. Sonuç olarak, birçok politika yapıcı, iklimle ilgili açıklamaların güvenilmez, tutarsız ve şirketler arasında karşılaştırılamaz olduğunu iddia ediyor ve bu da yatırımcıların bir şirketi bekleyen gerçek risklerden haberdar olamamasına sebep oluyor.

Bu konuda politika yapıcılar ilerleme kaydetmeye başlıyor. Geçtiğimiz günlerde Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC), şirketlerin çeşitli iklim risklerini kamuya açıklamasını zorunlu kılmak için ilk adımı attı. Uzun zamandır beklenen kural, şirketlerin iklim risklerinin gelirlerini ve kârlarını nasıl etkileyebileceğini kanunen SEC'e sunmaları gereken kamuya açık dosyalarda açıklamasını gerektiriyor. Halka açık şirketlerin hisse senedi tekliflerini düzenleyerek yatırımcıları korumayı amaçlayan bağımsız federal kurum, şirketlerin iklimle ilgili belirledikleri tüm hedefleri (net-sıfır hedefleri gibi), iklim risklerinin mali raporlarındaki ilgili kalemleri nasıl etkileyebileceğini ve iklim değişikliğinin faaliyetleri üzerindeki etkisini en aza indirmek için harekete geçip geçmediklerini açıklamalarını da önerdi.

En önemlisi, önerilen kural, doğrudan bir şirketin faaliyetlerinden kaynaklanan karbon salımlarının hacminin yanı sıra, elektrik üretiminden ve dayandığı diğer enerji türlerinden kaynaklanan, sırasıyla kapsam 1 ve 2 olarak adlandırılan salımların açıklanmasını gerektiriyor. Kural ayrıca, şirketlerin sattığı ürünlerin kullanımından kaynaklanan salımları içeren bir kategori olan daha dolaylı kapsam 3 salımlarının bir kısmının açıklanmasını gerektiriyor. Kabul edildiği takdirde, işletmelerin kurala uymak için bir ila üç yıl arasında süresi olacak.

SEC başkanı Gary Gensler, bu kurallardan hem şirketlerin hem yatırımcıların yararlanacağını, SEC’in finansal performansı etkileyebilecek tutarlı ve karşılaştırılabilir bilgilere olan talebi karşılamada rol oynayacağını belirtti.

ABD’de durum böyleyken, Avrupa Birliği halihazırda benzer açıklamaları zorunlu kılmış durumda ve iklim riski kurallarını güçlendirme sürecinde. Son birkaç yılda, iklim kaynaklı felaketlerin işletmelere nasıl zarar verdiği konusunda giderek artan bir farkındalık var. Örneğin, elektrik sağlayıcısı bir şirket olan PG&E, iklim değişikliğinin körüklediği orman yangınları nedeniyle iflasa sürüklenen halka açık şirketlerin önde gelen örneklerinden biri. Bu gibi risklerin bir sonucu olarak, yatırımcılar ve hissedarlar daha fazla açıklama için şirket kurullarında lobi yapıyor ve hatta çabaları dirençle karşılaştığında iç isyanlar düzenliyorlar. Yatırımcılar arasında çevre dostu uygulamaları teşvik eden Birleşmiş Milletler Sorumlu Yatırım İlkeleri için 4.000'den fazla imza sahibi bulunuyor.

SEC, halka açık şirketlerin iş uygulamaları hakkında yatırımcılara zamanında ve doğru bilgiler vermesini sağlayarak yatırımcıları koruma yetkisine sahip. Doğrudan başkanın yetki alanında olan diğer federal departmanlardan daha bağımsız çalışan kuruluş, “adil, düzenli ve verimli pazarları” sürdürmekle görevli. Çevre aktivistleri de iklimle ilgili risklerin doğrudan SEC’in uzmanlığına girdiğini iddia ediyor.

Ancak kurala karşı çıkanlar, ajansın iklim değişikliği konusunda kural koyma yetkisine sahip olmadığını, bu konunun yalnızca çevre kuruluşları tarafından ele alınması gerektiğini iddia ediyorlar. Muhalifler arasında, açıklamanın standartlaştırılmasından kaynaklanabilecek pratik sorunlar hakkında endişeleri dile getiren fosil yakıt çıkarları için birincil lobi kuruluşu olan Amerikan Petrol Enstitüsü ve kuralın “gündemi yönlendiren siyasi konularda beyanlar” gerektireceğini iddia eden Batı Virginia başsavcısı gibi devlet yetkilileri yer alıyor. Kurala gelen itirazlar henüz kesinleşmiş değil.

İşletmeler ayrıca SEC'i kapsam 3 salımlarını kuraldan çıkarmaları için zorluyor. Kapsam 3 salımları, satın alınan mallar, daha küçük tedarikçi şirketler ve müşteriler de dahil olmak üzere tedarik zincirinden geldiğinden, genellikle bir şirketin doğrudan kontrolü dışında oluyor. Önerilen kural, eğer şirketin halihazırda kapsam 3'ü içeren açık bir salım azaltma hedefi varsa veya bu tür salımlar bir yatırımcı tarafından “gerekli” olarak görülüyorsa –başka bir deyişle, tipik bir hissedar muhtemelen bu tür salımları şirketteki mali çıkarlarıyla ilgili olarak değerlendirecektir- tebliğ gerektiriyor. Daha küçük şirketler bu gereklilikten muaflar.

Şirketlerin salımlarını takip etmelerine ve raporlamalarına yardımcı olan bir teknoloji firmasının sürdürülebilirlik sorumlusu Alyssa Rade, bu yeni kuralın tedarik zincirlerindeki şirketlerin salımlarını açıklamaları için pozitif bir baskı yaratabileceğini söylüyor.

SEC, önümüzdeki 60 gün için önerilen kural hakkında yorum talep ediyor. Yorum dönemi sona erdiğinde, kuruluşun kuralı değerlendirmesi ve potansiyel düzenlemeleri yapması bekleniyor.

PAYLAŞ: DETAY

18 March

Stajyer pozisyonu için takım arkadaşı arıyoruz! 

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. 

S360, Araştırma ve Etki Tasarımı bölümü ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 4 Nisan 2022 Pazartesi gününe kadar seza.eraydin@s360.com.tr adresine CV'lerini gönderebilirler. 

Stajyer Aranan Özellikler: 

- Sürdürülebilirlik konuları ile ilgili 
- Üniversitelerin iktisadi ve idari veya sosyal bilimler bölümlerinde öğrenci olmak 
- Analitik yönü güçlü 
- Dikkatli ve titiz çalışan 
- İyi seviyede MS Office (Word, Powerpoint ve Excel) bilgisi 
- Çok iyi derecede İngilizce bilen 
- Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde yaratıcı yazma, düzenleme ve redaksiyon yapma gibi becerilere sahip 
- Haftada en az 3 gün tam zamanlı destek verebilecek 

S360 Hakkında: 

Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz. 

Unutmadan, B Corp şirketi olmaktan gurur duyuyoruz. 

PAYLAŞ: DETAY

18 March

Kirliliği azaltmak için küresel ölçekte bir adım: Plastik atık anlaşması

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2020 yılında Science dergisinde yayınlanan bir araştırmaya göre, okyanusa giren plastik miktarının 2040 yılına kadar iki katına çıkması bekleniyor. Makale aynı zamanda bu kirlilik dalgasının kontrol edilmeden devam ettiği senaryoda, 2040 yılında denizlerdeki plastiklerin okyanustaki tüm balıkların toplam ağırlığını aşabileceğini söylüyor.
Kenya, Nairobi'deki Birleşmiş Milletler Çevre Meclisi'nin (UNEA) yakın tarihli bir toplantısında, 173 ülkeden bakanlar ve temsilciler, önümüzdeki iki yıl boyunca plastik atık problemine dair müzakere şartlarında anlaşma sağladı.
Bu gelişme dünyanın ihtiyaç duyduğu plastik kirliliği için dönüm noktası mı ve nasıl çalışacak? Portsmouth Üniversitesi'nde okyanus politikası ve ekonomisi profesörü ve plastik üzerine BM Çevre Programı danışmanı olan Steve Fletcher birkaç soruya yanıt veriyor.

Nairobi'de ne kararlaştırıldı?

UNEA toplantısında, küresel çevre sorunlarıyla mücadeleye yönelik politikaları tartışmak ve benimsemek üzere tüm Birleşmiş Milletler üye devletleri bir araya geldi. Dünyanın en büyük çevresel karar alma organlarından biri olan bu organizasyonda 2 Mart 2022 Çarşamba günü, 173 ülke bir araya gelerek plastik kirliliğini sona erdirmek için yasal olarak bağlayıcı bir anlaşmada müzakerelere başlama kararını resmen kabul etti. Müzakerelerin yetkisini ve odak noktasını kabul etmek sadece bir başlangıç. 2024'ün sonundan önce, anlaşmanın esaslarının belirlenmesi gerekecek.

Anlaşmanın yasal olarak bağlayıcı unsurlarının ne kadar iddialı olacağı şu anda belli değil. Örneğin, anlaşma ülkeleri plastik kirliliğini tamamen ortadan kaldırmaya mecbur edecek mi, eğer öyleyse ne zaman ve nasıl?
Bu durumun çözümü için anlaşmayı uygulayabilmeleri adına görece yoksul ülkelere bir para yönlendirme mekanizmasından bahsediliyor. Bu mekanizma plastik atıkların toplanmasını iyileştirebilir, geri dönüşüm tesisleri kurabilir veya plastiğin açıkta yanmasını ortadan kaldırabilir. 

Anlaşma, dünyayı plastik için üretimden geri dönüşümüne kadar gerçekten döngüsel bir ekonomiye ne kadar entegre edebilecek? Eğer plastik atıklara gerçekten bir değer verilirse, bu aynı zamanda kirliliğin oluşmasına izin veren mantığı da ortadan kaldırmak olacaktır. Hazırlanan çözüm teklifi, plastik sektöründe yer alan çıkarların çeşitliliğini ve etkili küresel anlaşma geliştirmek için gereken yaygın desteğin önemini vurguluyor.

Bu anlaşmanın özel amaçları ne olacak?

Anlaşma, diğer şeylerin yanı sıra, aşırı plastik ambalajı azaltmaya yönelik önlemleri içerebilecek, gereksiz plastik kullanımını ortadan kaldıracak ve daha sürdürülebilir alternatiflerle değiştirecek kurallar belirleyerek, öncelikle plastiğin kirlilik haline gelmesini önlemeyi amaçlayacak.

Ülkelerin farklı atık yönetim sistemleri var. Bu nedenle ülkelerin her birinin anlaşmanın hedeflerine nasıl ulaşmayı amaçladığını göstermek için kendi ulusal eylem planını üretmesi gerekecek, ancak bu planların yasal statüsü hazırlanan tasarıda net değil.
Tasarıda ayrıca plastik kirliliğini azaltmak için kamu kampanyaları, bilimsel araştırmalara destek ve ülkeler arasında bilgi paylaşımı fırsatları da yer alıyor. Müzakereler anlaşmanın sivil toplum kuruluşları, yerli topluluklar ve işletmelerle iş birliği içinde geliştirilmesi gerektiğini vurguluyor, ancak bu şekilde plastik kirliliğini ortadan kaldırmak için bütünsel bir yaklaşımın ortaya çıkabileceği ileri sürüyor.

Anlaşma nasıl uygulanacak?

Anlaşmanın nasıl uygulanacağı ise zor kısım çünkü diğer çok taraflı çevre anlaşmaları, yetersiz uygulama nedeniyle hedeflerine ulaşmak için oldukça zorluk çekti. Bir plastik anlaşmasının, diğer yasal olarak bağlayıcı küresel anlaşmalarda olduğu gibi, BM hukuk sistemi aracılığıyla uygulanması muhtemel. Herhangi bir küresel antlaşmanın şartlarını ihlal eden ülkeler yasal ve mali yaptırımlarla karşı karşıya kalıyor. Nihai anlaşmanın hangi yaklaşımı kapsadığı önümüzdeki 21 ay boyunca yapılacak görüşmelerde belirlenecek.

Anlaşmanın amaçlarına ulaşmanın önündeki en büyük engellerden bazıları nelerdir?

Anlaşma plastiklerle olan ilişkimizde tam bir dönüşüm istiyor. Anlaşmayla birlikte plastiklerin nasıl üretildiği, kullanıldığı ve yok edildiği konusunda temel bir değişim gerekecek. Nihai hedef, plastiklerin yapıldığı, kullanıldığı ve daha sonra atıldığı doğrusal bir sistemden, plastiğin korunmasının mantıklı olduğu değerli bir kaynak haline geldiği döngüsel bir sisteme geçmek.
Bu anlaşma, özellikle petrol, gaz endüstrisi ve plastik üreticileri olmak üzere kazanılmış menfaatlere meydan okuyacak. Ayrıca malzeme bilimi, ürün tasarımı, yeşil kimya, atık ve geri dönüşüm yönetimi, ürün etiketleme ve kamu davranışı konularında büyük yenilikler gerektirecektir. Her ülke kendine özgü koşullar ve zorluklarla karşı karşıya ancak küresel anlaşma bu geçişi destekleyebilecek bir çerçeve sağlamalıdır.

Müzakereciler diğer çevre antlaşmalarının başarı ve başarısızlıklarından ne gibi dersler çıkarabilir?

1989 Montreal protokolü sonrasında ozon tabakasındaki delik küçüldü. Protokol başarısını buzdolaplarında ve aerosollerde ozon tabakasına zarar veren maddelerin üretimini ve kullanımını kademeli olarak azaltmaya yönelik konulmuş ulusal hedeflere borçlu. Plastik üretimini azaltmak için de bu şekilde bir yaklaşım izlenebilir. Plastik kriziyle mücadele için küresel olarak koordineli eyleme olan açık ihtiyaç göz önüne alındığında, anlaşmanın bu belirlenen hedeflerine ulaşmak için Montreal protokolünün kuralcı pratiklerinden daha fazlasını ödünç alması gerekebilir.

 

PAYLAŞ: DETAY

18 March

Kadınların neden iklim hareketinin merkezinde olması gerekiyor?

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.
 
Birleşmiş Milletler Kadın Birimi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün bu yılki temasını, “Sürdürülebilir bir yarın için bugünden cinsiyet eşitliği” olarak belirledi. Kuruluş, dünya çapındaki kadınların ve kız çocuklarının iklim değişikliğine uyum, iklim krizinin önlenmesi ve hareket alanları konularında sorumluluk alma yollarını araştırıyor. Böylece herkes için daha sürdürülebilir bir geleceğe doğru değişim yaratmayı amaçlıyor.

Kadınlar, dünyadaki yoksulların çoğunluğunu oluşturdukları ve iklim değişikliğinin en çok tehdit ettiği doğal kaynaklara daha fazla bağımlı oldukları için, iklim değişikliği etkilerine karşı erkeklerden daha savunmasız olarak kabul ediliyor. Bugün toplumsal cinsiyet eşitliği olmadan, sürdürülebilir ve eşit bir gelecek, ulaşılamayacak bir şey olmaya devam ediyor.
BM Kadın Birimi Direktörü Sima Bahous durumun önemini şu şekilde belirtiyor: "Gezegenimizin korunmasına rehberlik etmek için kadın ve kız çocuğu çevre savunucuları ve iklim aktivistlerinin liderliğinden yararlanma fırsatımız var. Cinsiyet eşitliği perspektifinden bakıldığında iklim değişikliği bir tehdit çarpanıdır. Ancak kadınlar ve özellikle genç kadınlar, çözümün çarpanlarıdır.”

2019'da yapılan bir araştırma, kadınların ulusal parlamentolardaki temsilini artırmanın daha katı iklim değişikliği politikalarının benimsenmesine ve karbon salımların azalmasına yol açtığını söylüyor. Kadınların üretken kaynaklara erişimini genişletmek, tarımsal üretimi, gıda güvenliğini artırabilir ve karbon salımlarını azaltabilir. Küçük ölçekli kadın çiftçiler üretken kaynaklara eşit erişime sahip olsaydı, çiftlik verimleri yüzde 20 ila 30 oranında artacak ve 100 ila 150 milyon insan artık aç kalmayacaktı. Bu durumun iklim değişikliğine katkısı ise çiftlik verimini arttırarak ormansızlaştırma baskısını ve karbon salımlarını azaltmaktan geçiyor.

Doğal kaynaklara bağımlı uygulamalardan ve fosil yakıt ekonomilerinden uzaklaşmak, yeni işler yaratmak ve kadın işçilere yeniden beceri kazandırmak için bir fırsat sunuyor. Madencilik, enerji ve hayvancılık gibi üretim ve tüketim ağırlıklı ekonomilerden, hizmet ağırlıklı ekonomilere geçiş yapmak hem iklim krizine hem de cinsiyet eşitliğine pozitif etki yaratabilir. Bakım sektörüne yatırımı artırmak, odağı toplu refaha kaydırmanın ve karbon salımlarını yükseltmeden ekonomileri güçlendirmenin etkili bir yolu.

Kadınların yerel topluluklarında ve evlerinde yemek pişirme, çamaşır yıkama ve gıda işleme gibi uğraştıkları işler genellikle ısı ve elektrik kullanımı içeriyor. Pek çok gelişmekte olan ülkede veya çatışma bölgesinde, kadınlar bu sorumluluklar için uygun fiyatlı enerji sağlamak için yakacak odun ve odun kömürü kullanmaya başvuruyor. Bu kaynaklara zorunlu bağımlılık, ormansızlaşmayı artırarak kadınları ve ailelerini yangın tehlikeleriyle karşı karşıya bırakıyor.

Bir başka zorluk da, kadınların bilim, teknoloji, mühendislik, matematik ve tıptaki (STEM) yeteneklerinin sosyolojik koşullarca kronik olarak az gelişmiş olması. Bu durum da daha az kadının iklim inovasyonlarına öncülük etmesi anlamına gelir. Bir asır önce Birleşik Krallık'ta, Women's Engineering Society tarafından belgelendiği gibi, yetenekli kadınlar cinsiyetleri yüzünden mühendislikten aktif olarak dışlandılar. Küresel nüfusun yarısının bilimsel kariyer yapmaktan caydırılmasıyla karşı karşıya kalmasıyla, mümkün olan en iyi temiz teknolojilerin belirlenip uygulanabilmesi için kadınları iklim bilimine dahil etmek her zamankinden daha önemli.

Cinsiyet eşitliğini iklim çözümlerinin merkezine koymak ne anlama geliyor?

Cinsiyet eşitliğini iklim değişikliği çözümlerinin merkezine koymak, bütünsel ve kalıcı iklim politikaları ve programlarına farklı cinsiyet perspektiflerini entegre etmek ile mümkün.
İklim çözümleri, cinsiyet ve iklim arasındaki ilişkiyi geliştirerek özellikle kadınların arazi haklarını güçlendiriyor. Ülkelerin sağladığı yerel ve doğa temelli bilgiler, kadına odaklanan sürdürülebilirlik çözümlerini teşvik etmek için cinsiyete özgü istatistik ve veriler geliştirmeli. Bu sayede iklim krizinde kadının rolünü daha iyi anlayarak hareket planları oluşturulabilir ve karar mekanizmalarında yer alan / yer alacak kadınların önemi ortaya çıkabilir. 

Son olarak, iklim çözümleri finansmanına toplumsal cinsiyete duyarlı bir yaklaşım getirmelidir. Daha sürdürülebilir bir yarın için, yenilenebilir ve temiz enerji kaynaklarını geliştiren ve kadınların bunların gelişimine ve kullanımına katılımını destekleyen teknolojilere yatırım yapmalı ve bunları teşvik etmeliyiz.
 

 

 

PAYLAŞ: DETAY

18 March

Eşitlik için verinin önemi

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Son on yılda doğum esnasında anne ölüm oranları azaldı ve kızların orta dereceli okullara kaydı önemli ölçüde arttı. Ancak 2,4 milyar çalışma çağındaki kadına ev sahipliği yapan 178 ülkedeki birçok ayrımcı yasa, onları ekonomiye tam olarak katılmaktan alıkoymaya devam ediyor. Son iki yıla baktığımızdaysa, COVID-19 pandemisinin bir sonucu olarak, salgınla ilgili kapanmaların ardından okula dönen Ugandalı kız çocuklarının sayısı erkeklere göre önemli ölçüde azaldı.

Bunları ve kadınların ve kız çocuklarının hayatlarındaki birçok ilerlemeyi ve aksaklıkları bilmemizin sebebi önemli bilgileri sağlayan ilgili toplumsal cinsiyet verilerine sahip olmamız. Toplumsal cinsiyet verileri, kadınların ve kızların güçlenmesi için büyük önem taşıyor çünkü bu verileri doğru okuyup bunlara göre nasıl hareket edileceğini bilmek toplumsal cinsiyet eşitliğini hızlandırma potansiyeli taşıyor. Bu nedenle, politika yapıcılardan ve toplumsal cinsiyet savunucularından araştırmacılara ve gazetecilere kadar birçok farklı paydaş için yararlı olabilecek toplumsal cinsiyet verilerini kolay erişilebilir ve eyleme dönüştürülebilir bir formatta sunmak gerekiyor.

Bu doğrultuda Dünya Bankası Grubu, bu kitleleri göz önünde bulundurarak ham verilerden çekici görselleştirmelere ve hikayelere kadar farklı formatlarda 900'den fazla toplumsal cinsiyet göstergesi sunan Toplumsal Cinsiyet Veri Portalı'nı yeniden tasarladı. Cinsiyete göre ayrıştırılmış verilerin analiz edilmesini, yorumlanmasını ve görselleştirilmesini kolaylaştırmak, dijital kalkınma, ulaşım ve su gibi mevcut toplumsal cinsiyet konularına dair görünmez olan boşlukların yanı sıra cinsiyet verilerinin mevcudiyetindeki boşlukların keşfedilmesine katkıda bulunuyor. Toplumsal Cinsiyet Portalı’nın birincil hedefi, kanıta dayalı politika oluşturulması için adına politika yapıcılara ulaşmak. Ancak, toplumsal cinsiyet verilerinin, bu verilerle etkileşime geçebilecek sivil toplum kuruluşları, araştırmacılar, veri uzmanları ve gazeteciler gibi diğer paydaşlar tarafından erişilebilir olması ve politika tartışmalarını ve reformları ateşleyecek yeni toplumsal cinsiyet tartışmalarının gerçekleşebilmesi için bunları ekosistemleriyle paylaşmaları da önemli.

Son yıllardaki toplumsal cinsiyet istatistiklerini iyileştirme çabalarına rağmen, mevcut toplumsal cinsiyet verilerinde hala büyük boşluklar var. Bunun için, Dünya Bankası Grubu, son birkaç yılda cinsiyete göre ayrıştırılmış verilerin toplanmasını, erişimini, paylaşılmasını ve kullanımını iyileştirmek için de taahhütlerini artırdı ve ortaklıklarını genişletti. Örneğin, Toplumsal Cinsiyet İstatistiklerinin Güçlendirilmesi projesi, kadın ve erkeklerin ekonomik çıktılarıyla ilgili toplumsal cinsiyet verilerinin mevcudiyetini, kalitesini ve uygunluğunu artırmak için önümüzdeki iki yıl boyunca 12 ulusal istatistik ofisi ile doğrudan ortaklıklar yoluyla ulusal istatistik sistemlerindeki toplumsal cinsiyet veri boşluklarını kapatmayı amaçlıyor.

Dünya Bankası Grubu’nun gerçekleştirdiği çalışmalar, dünyanın toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için hala gidecek uzun bir yolu olduğu düşünüldüğünde daha da önem kazanıyor. Veriler COVID-19 pandemisinin kadınları erkeklerden çok daha fazla etkilediğini ve kadınların zor kazanılmış birçok kazanımı kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Pandemiden önce bile kanıtlar, cinsiyetler arası ücret farklarının sürdüğünü ve tüm ülkelerin üçte birinde kadınların iş gücüne katılım oranlarının %50'nin altında olduğunu gösteriyordu. Bu cinsiyet farklılıkları ele alınırsa, dünya, küresel yıllık GSH'sinin neredeyse iki katı olan 172 trilyon dolarlık bir "cinsiyet payı" elde edebilir. Bu nedenle, kaynakları hem kadınların hem de erkeklerin yaşamlarını iyileştirebilecek politikalar tasarlamaya etkili bir şekilde yönlendirmek için daha fazla ve daha iyi toplumsal cinsiyet verileri ve istatistiklerinden yararlanmak hayati önem taşıyor.

Ülkeler COVID-19 pandemisinden toparlanmaya ve sürdürülebilir ekonomik iyileşmeye doğru ilerlemeye çalışırken, cinsiyet verileri dünya nüfusunun yarısının geride kalmaması için önemli bir temel oluşturuyor. Cinsiyet eşitliğine yönelik dönüştürücü değişim, daha fazla yatırım, yasa ve politikalarda değişiklikler, sosyal ve toplumsal cinsiyet normlarını değiştirmeye yönelik müdahaleler ve güç ilişkilerini değiştirme cüretini gerektiriyor. Cinsiyet verileri, politika yapıcıların, eşitliği hızlandırmak için kız çocukları ve kadınların tam potansiyellerine ulaşmalarını sağlayacak kapsayıcı, toplumsal cinsiyete duyarlı politikalar uygulamaya koymaları gerektiğinin kanıtı olabilir.

PAYLAŞ: DETAY

18 March

Sürdürülebilirlik sıralamaları gerçekleri yansıtıyor mu?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Sıralamalar, tüketicilerin ve diğer paydaşların güncel durumu ve bilimsel bilgileri daha iyi anlamaları için basit ve kolay sindirilebilir bir yol sağlıyor. Pek çok alanda kullanılan bu denenmiş ve güvenilir yöntem, sürdürülebilirlik profesyonelleri için de hiç yabancı değil. Birçoğu, şirketlerini Dow Jones Sürdürülebilirlik Endekslerinin veya CDP'nin İklim A listesinin kademelerine yerleştirmek amacıyla veri toplama ve işleme pratiklerini iyileştirmeye çalışıyor.

Sürdürülebilirlik finans, kamu ve politika gündemlerinde daha fazla yer etmeye devam ettikçe kurumsal iklim eylemi hakkında şirketlere yönelik veri paylaşımı talebi de artıyor. Sıralamalar, bu kapsamda şirketlerin performansını sergileyebilecekleri değerli bir yol olarak görülüyor. Öte yandan, bazı sıralamaların sürdürülebilir ve düşük karbonlu bir ekonomiye geçiş çabalarına açıklık getirmediği konusunda kurumsal topluluk arasında büyüyen bir hayal kırıklığı var. Değerlemelerin kriterlerine yakın zamanda bir eleştiri de Iceland Foods süpermarket zincirinden geldi.

Sıralamalara tepkiler
Which?, İngiltere'nin en büyük 11 süpermarket zincirini sera gazı salımları, plastik atıklar ve gıda atıkları kapsamında değerlendirdiği ilk sürdürülebilirlik sıralamasını yayınladı. Iceland Foods bu değerlemede son sırada yer aldı. Which?’in sıralamasına göre Iceland Foods gıda israfını azaltma konusunda rakiplerinin çoğundan daha iyi performans göstermesine rağmen, kendi markalı plastik ambalajlarının ne kadarının geri dönüştürülebilir olduğunu bildirmemesinden dolayı puan kaybetti. Şirket sıralamada salımlar açısından da son sırada yer aldı. Which? yaptığı bir açıklamada bu durumun süpermarketin mağazalarındaki dondurucuların çok fazla enerji ihtiyacı olmasından kaynaklandığını belirtti.

Iceland Foods’un 2023 yılına kadar kendi markalı ürünlerinde tüm plastik ambalajları kaldırma taahhüdü ve elektrik ihtiyacının büyük bir bölümünü yenilenebilir kaynaklardan karşılaması göz önüne alındığında düşük puan alınması firma yetkililerinin tepkisini çekti. Firmanın genel müdürü Which? tarafından kullanılan verileri ve sıralamayı kabul etmediklerini açıkladı. Which? ise analizinin arkasında ve her sene tekrarlamayı hedefliyor.

Which?’e tepki gösteren bir diğer firma da gıda atığı verilerini uygun bir formatta sağlayamadığı ve aynı zamanda rakiplerinin çoğundan daha fazla plastik ambalaj ve daha fazla salım ürettiği iddiasıyla düşük sıralarda yer alan Marks and Spencer (M&S) oldu. M&S, on yıldan fazla bir süredir Birleşik Krallık'ın en sürdürülebilir perakendecisi olma vizyonu doğrultusunda çalışıyor ve kısa süre önce uzun süredir devam eden "A Planı" sürdürülebilirlik stratejisini güncellemişti. M&S sözcüsü de sıralamayı adil olmamakla eleştirdi.

Eleştirilerle karşı karşıya kalan bir diğer yeni sıralama sistemi BBC'den geldi. Büyük medya kuruluşunun, Premier Lig futbol kulüplerine yönelik hazırladığı sürdürülebilirlik lig tablosunda Tottenham ve Liverpool birinci olurken, Manchester City'nin üçüncü sırada yer alması eleştirilerin odağı oldu. Sıralamadaki puanlar, politika ve taahhüt, temiz enerji, enerji verimliliği, sürdürülebilir ulaşım, tek kullanımlık plastikleri azaltma veya kaldırma, atık yönetimi, su verimliliği, bitki bazlı veya düşük karbonlu gıda, biyolojik çeşitlilik, eğitim, iletişim ve katılım kriterlerine göre oluşturuldu.

Manchester City Futbol Kulübü, 2030 net sıfır hedefi de dahil olmak üzere bazı iddialı sürdürülebilirlik ve topluluk hedeflerine sahip olsa da sosyal medyadaki tartışmalar, Manchester City’nin ekonomik olarak hala petrol ve gaza bağımlı olan Abu Dabi kraliyet ailesine ait olmasını da hatırlatarak sıralamaların geçerliliğini sorguluyor.
 
Net sıfır hedefleri mercek altında
Şubat ayında açıklanan, New Climate Institute ve kâr amacı gütmeyen Carbon Market Watch'ın kurumsal net sıfır hedeflerine ilişkin analizi de karışık tepkilerle karşılandı. İki kuruluş, telekomünikasyon, lojistik, tüketim malları, enerji ve otomotiv de dahil olmak üzere çeşitli sektörlerden 25 büyük işletmenin uzun vadeli net sıfır taahhütlerinin kapsamını değerlendirdi. Değerlendirmede bu net sıfır hedeflerinin, yıllık sera gazı salımlarının ortalama olarak sadece %40'ını kapsadığı tespit edildi ve Unilever, Nestle, BMW Group bu çerçevede en düşük olarak değerlendirildi.

25 firmanın tümünün net sıfır taahhütlerini raporlamak için CDP ve SBTi çerçevelerini kullanmasına rağmen raporun bu çerçevelerin herhangi birinden daha düşük puanlar sunması sürdürülebilirlik uzmanları arasında da tartışmalı olarak değerlendirildi. Eleştiriler arasında bu tür değerlendirmelerin gerekli olmasına rağmen, sıralamaların henüz eyleme geçmeyenlere değil de eylem yoluyla net sıfıra ulaşmaya çalışanlara odaklanması da bulunuyor.

Sürdürülebilirlik sıralamalarının gelişimi ve geleceği
Sıralamaların etrafında gelişen tartışmalar, sürdürülebilirlik uzmanlarının ne kadar önemli bir görevi olduğunun altını çizmiş oluyor. Ancak, sürdürülebilirlik algısı da şirketlerin bu konuları ele alış biçimi de sürekli gelişiyor ve iklim kriziyle mücadele aciliyeti arttıkça, net sıfır hedefleri oluşturmanın karmaşıklığı da artıyor. Bu durum bilime dayalı hedefler ve net sıfır hedefi belirlemenin artık sorumlu iş için bir ön koşul olduğunu gösteriyor. Şirketler artık yeni ve iddialı hedeflere ulaşabileceklerini kanıtlayabilmeli ve gösterebilmeliler. Bu nedenle veri paylaşımı ve sıralamalarda yer almak bir işletmenin sürdürülebilirlik yaklaşımında giderek daha önemli bir araç haline geliyor.

Bu çerçevede CDP, 20 yılı aşkın bir süredir kurumsal şirketlerin sürdürülebilirlik verilerini belirli bir çerçevede topluyor ve açıklıyor. Kuruluşun uzun süredir devam eden “A” listesi çevresel kriterlere dayanarak oluşturuyor. CDP'nin küresel şirketler ve tedarik zincirleri direktörü Dexter Galvin için, şirketlerin yatırımcılar gibi kilit paydaşlara daha fazla netlik sağlamak için küresel ve standart çerçeveler aracılığıyla veri topluyor ve bunları açıklıyor olması çok önemli. Ancak bu alandaki verilerin standartlaştırılmasının ve uyumlu hale getirilmesinin de çok önemli olduğunun altını çiziyor. Galvin keyfi değerlendirme kriterlerinin olabileceğini kabul etse de insanların şirketleri değerlendirebilmesi için bu sıralamaların önemli olduğunu söylüyor. CDP'nin İklim A listesinde bazı ilginç isimler de yer alıyor. Tütün devi Philip Morris International, iklim değişikliği, ormanlar ve su olmak üzere üç kategoride de yüksek puan aldı. Avusturyalı tekstil şirketi Lenzing AG, firmayı tehlikeli tedarik zinciri uygulamalarıyla ilişkilendiren diğer sıralamalara rağmen, genel olarak yüksek puanlara sahip.

Bütün bu verilerin gösterdiği gibi, sıralamalar, çok fazla faktörün rol oynadığı bir hareket için fazla iki boyutlu olma tehlikesiyle karşı karşıya. Tüketiciler ve paydaşlar bu hatalı olabilecek sıralamalara dayanarak kimin iyi kimin kötü olduğuna dair fikir yürütebilir. Sürdürülebilirlik kriterlerinin de zaman içinde oldukça değiştiği göz önüne alındığında sıralamaların gerçeği yansıtabilmesi için listelerin de kriterlerin güncel durumuna göre şekillenmesi gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

11 March

Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA), yeni sürdürülebilir finans yol haritasında yeşil badana ile mücadeleye öncelik veriyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği’nin menkul kıymetler piyasa düzenleyicisi
Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (ESMA), AB genelinde yatırımcı korumasını teşvik etmek için gerekli önlemleri alarak sürdürülebilir finans kural kitabının geliştirilmesine, tutarlı bir şekilde uygulanmasına ve sonrasında denetimine kadar aktif çalışmalarda bulunmaktadır. Bununla bağlantılı olarak Çevresel, Sosyal ve Yönetim (ÇSY) faktörlerinden kaynaklanan finansal istikrar risklerine odaklanan risk değerlendirme ve piyasa izleme faaliyetleri yürütmektedir.
 
ESMA, 10 Şubat 2022’de 2022-2024 Sürdürülebilir Finans Yol Haritasını yayımladı. ESMA'nın 2020 stratejisini temel alan 2022-2024 Yol Haritası, sürdürülebilir finans konusundaki çıktılarını ve bunların önümüzdeki üç yıl içinde nasıl uygulanacağını ortaya koyuyor. Yol haritasının, ESMA'nın çeşitli sektörlerdeki birbirinden farklı sürdürülebilir finans görevlerini koordineli bir şekilde yerine getirmesini sağlamak için pratik bir araç olarak hizmet etmesi bekleniyor. Bu yol haritasının sonucunda Avrupa merkezli piyasa düzenleyicisi, sürdürülebilir finans çalışmaları için üç öncelik belirliyor:

1. Yeşil badanayla mücadele etmek ve şeffaflığı teşvik etmek
2. Sürdürülebilir finans alanında Ulusal Yetkili Otoritelerin (NCA'lar) ve ESMA'nın kapasitelerini oluşturmak
3. ÇSY piyasalarını ve risklerini izlemek, değerlendirmek ve analiz etmek  

Yeşil badanayla mücadele etmek ve şeffaflığı teşvik etmek
 
ÇSY yatırımlarına yönelik artan talebin ve hızla gelişen pazarların birleşimi, yeşil badana için kolaylıkla alan yaratıyor. Çeşitli biçimlerde karşımıza çıkan yeşil badananın, sürdürülebilir yatırımlar yapmak isteyen yatırımcıları olumsuz yönde etkileme potansiyeli oldukça yüksek. Bu konuyu araştırmak, temel özelliklerini tanımlamak ve birden fazla sektörde koordineli bir süreç ile ele almak, AB genelinde ortak çözümler bulmanın ve yatırımcıları korumanın anahtarı olacaktır.
 
NCA'ların ve ESMA'nın kapasitelerinin oluşturulması
 
Sürdürülebilir finansmanın artan önemi, bu alandaki yeni düzenlemenin ve yeni piyasa uygulamalarının denetimsel sonuçlarını anlamak için geleneksel odak alanlarının ötesinde beceriler geliştirmelerini gerektiriyor. ESMA, çok yıllı bir eğitim programı aracılığıyla NCA'lar arasında denetim deneyimlerinin aktif paylaşımını kolaylaştırarak, kendisinin ve NCA'ların sürdürülebilir finans kapasitesini geliştirmeye yardımcı olacak adımlar atmayı planlıyor. Bu çabaların, sürdürülebilir finans alanında etkin ve tutarlı denetim oluşturulmasına da katkıda bulunacaktır.
 
ÇSY piyasalarını ve risklerini izlemek, değerlendirmek ve analiz etmek
 
Buradaki amaç, yatırımcıların korunması çatısı altında finansal piyasaların istikrarı üzerinde yüksek etkisi olabilecek eğilimleri, riskleri ve kırılganlıkları belirlemektir. ESMA, kendisinin ve NCA'ların denetim çalışmalarını desteklemek ve NCA'lar arasında yakın ilişkilerin olduğu bir yaklaşımı teşvik etmek için veri analizi yeteneklerinden yararlanacak. ESMA, yatırım fonları için iklim senaryosu analizi, CCP stres testi ve diğer kamu kurumlarıyla birlikte iklimle ilgili risk analizi için ortak metodolojilerin oluşturulması gibi özel faaliyetler üstlenecektir.
 
ESMA, bu üç öncelikli konuyu bazı sektörlerde kapsamlı bir eylem listesiyle ele alacak: Yatırım yönetimi, yatırım hizmetleri, ihraççıların açıklamaları ve yönetimi, kıyaslamalar, kredi ve ÇSY derecelendirmeleri, ticaret aşamaları, ticaret sonrası ve finansal yenilik. Bu alanlarda hayata geçirilecek eylemlerin birçoğunun, Avrupa Komisyonu'nun 2021 Yenilenen Sürdürülebilir Finans Stratejisi'nin gerekliliklerinin yerine getirilmesine de katkıda bulunacağı düşünülüyor.
 
Yetkili müdür Verena Ross, özellikle yatırımcı tercihlerinin çevre dostu finansal ürünlere kaymasının ve Avrupa Birliği'nin iklim değişikliğiyle mücadele konusundaki taahhütlerinin ESMA’nın tüm çalışmalarında oldukça önemli olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda Ross, 2022-2024 Yol Haritasının, ESMA ve ulusal denetçilerin öncelikli sürdürülebilir finans konularında iddialı eylemlerde bulunmalarını sağlamak için yapılacak çalışmaları belirleyerek sürdürülebilir finans uygulamaları için bir kilometre taşı olduğunu belirtiyor. Son olarak ESMA'nın eylemlerinin Avrupa Yeşil Mutabakatına katkıda bulunmada ve bu yolculukta Avrupalı ??yatırımcıları korumada önemli bir rol oynayacağını ifade ediyor.
 
İlerleyen günlerde ESMA bu üç öncelik doğrultusunda çalışmalarını hızlandıracak olsa da hali hazırda bazı adımlar atıldı bile. Kısa süre içinde, paydaş adaylarının ESMA'nın Sürdürülebilirlik Koordinasyon Ağı'nı destekleyen yeni bir Danışma Çalışma Grubuna katılmaları için bir çağrı yayımlanacak. Bu Yol Haritası 2022-2024 aralığında, süreç içerisinde çalışmaların ve denetimlerin sonuçlarının incelenmesiyle yeniliklere ve dönüşüme açık olacaktır.

PAYLAŞ: DETAY

4 March

İklim krizi lensinden savaşlar

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliği konusunda ülkelerin ve şirketlerin verdikleri taahhütlerin ve bu taahhütlerin uygulanması için kamuoyu baskısının günden güne arttığı bir dönemde Rusya’nın Ukrayna’yı işgali küresel iklim gündeminin bu gibi zorluklara hazır olup olmadığı sorusunu da beraberinde getiriyor.
İnsan kaynaklı krizlerin en derinini yaratan silahlı çatışmalar, sivil halkın hayatını ve geçim kaynaklarını olduğu gibi doğal çevreyi de geri dönülemez biçimde yok ediyor. Silahlı çatışmaların yarattığı bu kaos, bazen silahlar bırakıldıktan sonra nesiller boyunca sivilleri ve çevreyi etkilemeye devam ediyor.

Çatışmalardan etkilenen bölgelerden elde edilen uydu görüntüleri, açık kaynak araştırmaları ve resmî belgeler; savaş sonucu oluşan altyapı, su kaynakları sorunları, ormansızlaşma ve petrol kirliliği gibi durumları ortaya koyarak, toparlanmaya giden uzun bir yol olduğunu gösteriyor. Silahların bırakılması, savaşın durması ise bu durumda hızlı bir çözüm sunmuyor. Eski mühimmatlar, arazi gaspı ve yönetim boşlukları, benzeri görülmemiş çevresel hasara katkıda bulunarak iklim değişikliğinin sonuçlarını artırma riski taşıyor.

Örneğin, 2014'te Ukrayna’da yaşanan krizden önce ağırlıklı olarak kömür üretiminin yapıldığı Donbas bölgesi ülkenin en ağır sanayileşmiş bölgelerinden biriydi. Bölgede çatışmaların başlamasıyla %80'inden fazlası yüksek veya çok yüksek düzeyde potansiyel çevresel riske sahip olan 250 tesisteki üretim tehlikeye girdi. Artık Donbas bölgesindeki birçok işletme tam kapasiteyle çalışmasa da tehlikeli tesisler ve malzemeler risk teşkil etmeye devam ediyor.
Raporlara göre, çatışmalardan etkilenmiş delikli klor boru hatları, endüstriyel atıklar içeren barajlar ve taşan gübre depolama havuzları, gerçekleşmeyi bekleyen bir felaket.

Savaş ve iklim krizinin iç içe geçtiğine dair bir diğer örneği ise Suriye’de görüyoruz. 2013'te Thomas Friedman’ın, New York Times için kaleme aldığı haberde, iklim değişikliğinin körüklediği şiddetli bir kuraklığın, modern zamanların en şiddetli iç savaşlarından birine dönüşen halk ayaklanmasını nasıl tetiklediği açıklanıyor. Amerikan İlerleme Merkezi, İklim ve Güvenlik Merkezi ve Stimson Merkezi'nin bir raporu da benzer şekilde kuraklığın Arap Baharı ayaklanmalarını hızlandırdığını savunuyor.

Bugüne baktığımızdaysa, Rusya-Ukrayna arasındaki sıcak gündem özellikle iklim krizinin enerji boyutunu gündeme getiriyor. Biden ve Almanya Şansölyesi Olaf Schulz'un Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmesi halinde engelleme sözü verdiği Kuzey Akım 2 boru hattı ABD ve Avrupa ülkeleri için enerji güvenliği tehdidini doğuruyor. ABC News’den Lucien Bruggeman'ın haberi de, Rusya’nın işgal hamlesini enerji ve iklimsel boyutlarıyla ele alıyor. Haberde iklim kriziyle mücadele için ABD’nin fosil yakıt üretimini azaltmasının istemeden de olsa Avrupa’nın doğal gazının üçte birinden fazlasını sağlayan Rusya'nın elini güçlendirdiği eleştirilerine değiniliyor. Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi'nde kıdemli bir araştırmacı olan Ben Cahill, Beyaz Saray’ın iklim değişikliğini odağına almasına rağmen enerji güvenliği sorununun görmezden gelinmemesi gerektiğini savunuyor. Amerikan Petrol Enstitüsü'nden Frank Macchiarola’a göre ise Rusya’nın istilası ABD petrol ve doğal gazının Avrupa’da enerji güvenliğinin sağlanması için olan önemini hatırlatıyor.

Ancak birçok uzman bu eleştirilere katılmıyor. İklim ve Güvenlik Merkezi direktörü ve eski bir istihbarat yetkilisi olan Erin Sikorsky, Rusya’nın hareketlerinden etkilenmemek için hızlıca temiz enerjiye geçilmesi gerektiğini savunuyor ve kısa vadeli krizle uzun vadeli stratejinin karıştırılmaması gerektiğini belirtiyor. Her iki durumda da uzmanlar, Doğu Avrupa'daki çatışmanın hükümetler, gelişen bir enerji ortamına uyum sağlamaya çalışırken önümüzdeki zorluklara ışık tuttuğunu söylüyor. Ek olarak uzmanlar, yenilenebilir enerji alanındaki atılımların çoğu liderin fark ettiğinden daha yakın olduğunu söyleyerek, yenilenebilir enerjinin önümüzdeki on yıllarda petrol ve doğalgazı gereksiz hale getirebilecek bir gelişme olduğunu düşünüyorlar. Bu nedenle Rusya’ya uygulanan yaptırımların hükümetleri fosil yakıtlara daha fazla yatırım yapmaya değil, daha uzun vadeli bir hedef olduğundan temiz enerjiye geçiş eğilimini hızlandırmaya yönlendirmesi gerektiğini düşünüyorlar.

Sonuç olarak, temiz enerjiye geçişin yavaş olmasının ülkeleri sadece çevresel değil politik risklere karşı da savunmasız hale getirdiği görülüyor. Bununla birlikte, devletler ve kurumlar, toplumları istikrarsızlaştırabilecek ve silahlı çatışmalar nedeniyle ortaya çıkabilecek çevresel riskleri belirleme, harekete geçme ve azaltma kapasitesine ihtiyaçları olduğunun farkında olarak hareket etmeliler. Sürdürülebilir barışı inşa etmek ve toplulukları desteklemek için çevresel riskleri değerlendirmeye açık bir ihtiyaç bulunuyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

4 March

Karbonun sosyal maliyeti

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Bir elektrik şirketi, kömür veya doğal gazla çalışan bir elektrik santrali işlettiğinde, saldığı sera gazları çevreye zarar veriyor, ancak şirket bu hasarı ödemiyor. Bunun yerine, maliyetler orman yangınlarıyla mücadele, toplulukları selden korumak ve artan sigorta maliyetleri gibi iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkmak için her yıl harcanan milyarlarca dolar vergide ortaya çıkıyor.

Ekonomistler, bu hasara “olumsuz dışsallık” diyor. Bu, insanların fosil yakıtlar ve tarım gibi sera gazı yayan diğer faaliyetlerin maliyeti dışında kalan, gelecek nesiller de dahil olmak üzere topluma ödediği bir bedel. Politika yapıcılar da bu hasarın bir kısmını açıklamaya çalışmak için “karbonun sosyal maliyeti” kavramını kullanıyor.

Sosyal maliyet üzerine bir mücadele
Salınan bir ton karbondioksit başına bir dolar olan karbonun sosyal maliyeti, ABD Posta Servisi'nin elektrikli mi yoksa benzinle çalışan kamyonları mı satın alması veya kömürle çalışan elektrik santralleri için salım standartlarının belirlenmesi gibi önerilen satın alma kararlarının maliyet ve karlarına dahil edilir. Bu ekstra sosyal maliyet, bir düzenlemenin maliyetinin karını aşıp aşmadığı konusunda ölçekleri değiştirebilir.

Trump yönetimi, sosyal maliyeti bir metrik ton karbondioksit başına 1 ile 7 dolar arasına düşürmüştü. Bunlar, Çevre Koruma Ajansı'nın enerji santrali salımları ve araç yakıt verimliliği konusundaki düzenlemelerini geri almayı haklı çıkarabilecek kadar düşük rakamlar. Biden yönetimi ise bunu geçici olarak artırdı ve şimdi Trump dönemindeki politikanın yedi katından daha yüksek olması beklenen yeni bir sosyal maliyet kararlaştırmaya hazırlanıyor. Bu durum, karar vericileri tarımdan ulaşıma ve imalata kadar her sektörde salım kesintileri için zorlamaya teşvik edebilir. Ancak, yeni maliyet tahminlerinin nasıl ve nerede uygulanacağı muallakta.

Sosyal maliyet halk için ne anlama geliyor
Biden'ın ilk eylemlerinden biri, Trump yönetiminin “sosyal maliyet” için pazarlık temelli hesaplamasını tersine çevirmek oldu. Biden yönetimi, zamanla artacak olan bir metrik ton karbondioksit başına 51 dolar olarak geçici bir değer belirleyerek, sosyal maliyeti enflasyona göre ayarlayıp Obama dönemi seviyesine geri döndürdü. Bu tüketiciler tarafından ödenen bir karbon vergisi olsaydı, benzini galon başına yaklaşık 50 sent artırırdı.

Ancak karbonun sosyal maliyetinin benzin, elektrik veya çelik gibi salım-yoğun malların fiyatları üzerinde doğrudan bir etkisi yok. Bunun yerine, hükümet, özel şirketler ve tüketiciler tarafından yapılan satın alma ve yatırım faaliyetlerini etkiliyor.

Daha yüksek bir sosyal karbon maliyeti, şirketlere hükümetin sera gazı salımlarını azaltmada büyük faydalar gördüğünü işaret ediyor. Salımlardan kaynaklanan hasarı hesaplamak, yeşil teknolojiye yapılan yatırımları haklı çıkarmaya da yardımcı oluyor.

Örneğin, ABD Posta Servisi, meclisten benzinle çalışan yeni bir posta dağıtım kamyonu filosu için 11.3 milyar dolar bütçe istedi. Bu araçlar yılda 110 milyon galon benzin yakacaktı. Yayılan karbonun tonu başına 51 dolar olan sosyal maliyet, 20 yılda 1,1 milyar dolar anlamına geliyor. Bu tür maliyetlerin dahil edilmesi, hükümeti gelecekteki Posta Servisi filosuna elektrikli araçları dahil etmeyi düşünmeye zorlayabilir.

Şu anda ekonomistler, nüfus, ekonomik büyüme ve sera gazı salımları için uzun vadeli tahminleri bir araya getiren entegre değerlendirme modelleri kullanarak sosyal maliyeti hesaplıyor. Bu modeller, gelecekteki iklim değişikliğini tahmin etmek için salım senaryolarını kullanıyor, ardından ülkenin ve dünyanın gayri safi yurtiçi hasılası üzerindeki etkilerini hesaplıyor. Dolayısıyla etkiler, kullanılan varsayımlara bağlı olarak büyük ölçüde değişebiliyor. Bu tür tahminler üretmek için modelleri kullanmak, politika oluşturmanın rutin bir parçası haline gelmiş olsa da tahminler hala büyük ölçüde belirsiz.

Sosyal maliyetler arası farkın sebebi ne?
Trump yönetiminin tahmini iki nedenden dolayı daha düşüktü:
 - Yalnızca ABD sınırları içindeki iklim hasarlarını hesaba katıyordu;
 - Yönetim, Obama ve Biden tarafından kullanılan oranın iki katından fazla olan %7'lik bir iskonto oranı belirleyerek gelecekteki maliyetlere daha düşük bir değer veriyordu.Ekonomistler, bugün gelecek için ödediğimiz maliyete karşı gelecekteki karları iskonto etmek için farklı oranlar kullanır. İklim için yüksek bir iskonto oranı, gelecekte meydana gelecek hasarlara daha düşük bir değer verdiğimiz anlamına gelir.

Beklendiği üzere, iskonto oranları tartışmalı. New York eyaleti, ton başına 125 dolarlık karbonun mevcut sosyal maliyetini üretmek için %2'lik bir iskonto oranı kullanıyor. Bazı analistler, %0'lık bir iskonto oranını savunuyorlar çünkü daha yüksek olduğu her durum, gelecek nesiller tarafından karşılanacak maliyetlere daha düşük bir değer katıyor.

Bazı bilim insanları, karbonun sosyal maliyeti analizinin kullanılmasının gerekip gerekmediğini tartışıyorlar. Örneğin, Birleşik Krallık, karbon azaltma değerini belirlemek için karbonun sosyal maliyeti yerine bir "maliyet etkililik analizi" kullanıyor. Bu yöntem bir hedef (net-sıfır salım) belirliyor ve ona ulaşmak için en ucuz yolu hesaplıyor. Bazı önde gelen bilim insanları, ABD'nin İngiltere yaklaşımını benimsemesini tavsiye ederken, diğerleri itiraz ediyor.

Diğer seçenekler: karbon vergileri ve salım üst sınırları
İklim değişikliğinin maliyetini hesaba katmanın başka yolları da var. Örneğin, karbon vergisi daha basit ve etkili, ancak yasalaşması daha zor çünkü meclisin harekete geçmesini gerektiriyor. Böyle bir vergi, insanları, bu salımların neden olduğu zarar için vergilendirerek fosil yakıt kullanmaktan caydırıyor.

Karbon fiyatlandırmasının başka bir biçimi, şirketlerin azalan sayıda salım izinlerinin ticaretini yapması için bir pazar yeri oluşturmak. Bu tür üst sınır ve ticaret programları bugün Avrupa Birliği'nde, Kaliforniya ve Washington dahil olmak üzere birkaç ABD eyaletinde ve başka yerlerde uygulanıyor.

Vergiler ve salım üst sınırları karbon salımlarını azaltıyor ancak fiyatları yükselttikleri için seçmenler ve meclis tarafından sevilmiyorlar. Karbonun sosyal maliyetini hem yasalaştırmak hem de mevzuat olmadan düzenleyici inceleme yoluyla değiştirmek daha kolay. Hükümete rutin politika oluşturma yoluyla iklimi ele alma esnekliği sağlıyor, ancak sonraki yönetimler tarafından da değiştirilebiliyor.
Görüldüğü üzere, faaliyetlerimizin iklim değişikliğine etkisinin ve çevreye verdiği zararın maliyetini ödememiz için farklı yollar olsa da hepsinin ortak noktası, gelecek nesillere yaptıklarımızın bedelini ödememiz gerektiği.

PAYLAŞ: DETAY

4 March

Yeni IPCC raporu: İklim çöküşünün etkileri hakkında 'şimdiye kadarki en umutsuz uyarı'

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pazartesi günü yayınlanan dönüm noktası niteliğindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporuna göre küresel ısınmaya yol açan insan eylemleri tehlikeli ve yaygın bozulmaya neden oluyor, doğal yaşamın büyük bir bölümünü tehdit ediyor ve birçok alanı yaşanamaz hale getiriyor. Rapor, iklim çöküşünün hızlandığını, etkilerin çoğunun tahmin edilenden daha şiddetli olacağını ve iklim tahribatını önlemek için çok az şansımızın kaldığını söylüyor.

IPCC'den Hans-Otto Pörtner, iklim değişikliğinin insan refahı ve dünyanın iyiliği için bir tehdit olduğunun bilimsel gerçekliğini, küresel eylemin daha fazla geciktirilmesinin yaşanabilir bir geleceği tehlikeye atacağını belirtti.

Kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları
Bazı bilim insanlarının "şimdiye kadarki en umutsuz uyarı" olarak adlandırdığı, iklim bilimi konusundaki küresel otoritenin özet raporu, kuraklık, sel, sıcak hava dalgaları ve diğer aşırı hava koşullarının hızlandığını ve artan hasara yol açtığını söylüyor.

Sera gazı salımlarındaki mevcut eğilimlerde görüldüğü gibi, küresel sıcaklıkların sanayi öncesi seviyelerin 1,5°C üzerinde artmasına izin vermek, bazı geri dönüşü olmayan etkilere yol açacak. Buzulların erimesi, orman yangınları, ağaçların ölmesi, turbalıkların kuruması ve donmuş toprakların çözülmesi ek karbon salımlarına sebep olarak ısınmayı daha da artırdığı için basamaklı bir etkiye yol açıyor.

Başarısız iklim liderliği
Birleşmiş Milletler genel sekreteri António Guterres, IPCC raporunu, başarısız iklim liderliğinin lanetli bir ithamı olarak yorumladı.

Rapordan önemli noktalar ise şöyle:
- Dünyanın istisnasız her yeri, artan sıcaklıklardan ve aşırı hava koşullarından kaynaklanan korkunç etkilerden etkileniyor.
- Küresel nüfusun yaklaşık yarısı –3,3 milyar ila 3,6 milyar insan– iklim değişikliğine karşı yüksek derecede savunmasız bölgelerde yaşıyor.
- Milyonlarca insan, iklim değişikliği nedeniyle mevcut ısınma seviyelerinde bile gıda ve su kıtlığıyla karşı karşıya.
Ağaçlardan mercanlara kadar türlerin toplu ölümleri çoktan başladı.
- Sıcaklıkların sanayi öncesi seviyelerin 1.5°C üzerine çıkması iklim krizinin etkilerinin güçlü bir şekilde hızlandığı ve bazılarının geri döndürülemez hale geldiği kritik bir seviye oluşturuyor.
- Dünyanın dört bir yanındaki kıyı bölgeleri ve küçük, alçak adalar, 1,5°C'yi aşan sıcaklık artışlarından dolayı su baskını ile karşı karşıya.
- Kilit ekosistemler, karbondioksiti emme yeteneklerini kaybediyor ve karbon yutaklarından karbon kaynaklarına dönüşüyorlar.
- Bazı ülkeler, dünya topraklarının %30'unu korumayı kabul etti, ancak doğal ekosistemlerin kendilerine verilen zararla başa çıkma kabiliyetini yeniden sağlamak için yarısını korumak gerekebilir.

En kötüsünden kaçınma şansı
Yedi yıldır yapım aşamasında olan ve binlerce bilim insanının hakemli çalışmalarından yararlanan IPCC'nin son değerlendirme raporunun ikinci bölümü, iklimle ilgili küresel bilgi birikiminin güncellenmiş, kapsamlı bir incelemesini oluşturuyor. Değerlendirme raporu, IPCC'nin 1988'de BM tarafından ilk kez toplanmasından bu yana yayınlanan altıncı rapor ve en kötü etkilerden kaçınmak için hala bir şans varken yayınlanan son rapor olabilir.

IPCC'nin birinci çalışma grubu tarafından geçen Ağustos ayında yayınlanan ve iklim değişikliğinin fizik bilimi üzerine olan ilk bölümü, iklim krizinin kesinlikle insan eylemlerinden kaynaklandığını, benzeri görülmemiş değişikliklere yol açtığını ve bazılarının geri döndürülemez hale geldiğini söylüyor.

İkinci çalışma grubu tarafından yazılan diğer bölüm, iklim bozulmasının etkileriyle ilgileniyor, dünyanın en savunmasız olduğu alanları ortaya koyuyor ve bazı etkilere karşı nasıl uyum sağlamaya veya korunmaya çalışabileceğimizi ayrıntılarıyla anlatıyor. Nisan ayında yayınlanması planlanan üçüncü bölüm, sera gazı salımlarını azaltmanın yollarını kapsayacak ve Ekim ayındaki son bölüm, BM COP27 iklim zirvesi için Mısır'da toplanan hükümetler için bir özet olacak.

Küçük adalar için 'dehşet verici'
Küçük adalar iklim değişikliğinden en kötü etkilenenler arasında olacak. Antigua ve Barbuda'nın büyükelçisi ve Küçük Ada Devletleri İttifakı başkanı Walton Webson, bulguları dehşet verici olarak nitelendirdi, BM'yi hemen harekete geçmek için özel bir oturum düzenlemeye çağırdı.

Rapora göre, dünyanın diğer bölgelerindeki hükümetler, sel korumaları inşa ederek, çiftçilerin farklı ürünler yetiştirmelerine yardımcı olarak veya daha dayanıklı altyapılar kurarak halklarının iklim krizinin bazı etkilerine uyum sağlamasına yardımcı olabilir. Ancak yazarlar, dünyanın etkilere uyum sağlama kapasitesinin, sıcaklıklar arttıkça hızla azalacağını ve adaptasyonun imkânsız olacağı “zor” sınırlara hızla ulaşacağını söylüyorlar.

Küresel domino
Rapor, iklim krizinin açlık, hastalık ve yoksulluk gibi sorunları daha da kötüleştirme gücüne sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Edinburgh Üniversitesi İklim Değişikliği Enstitüsü’nden Dave Reay, 21. Yüzyılda karşı karşıya olduğumuz iklim değişikliğinin gıda ve su güvenliğinin temellerini yok etmekle tehdit ederek insan ve ekosistem sağlığının kırılgan yapıları aracılığıyla insan uygarlığının temel direklerini sarsmasını bir küresel dominoya benzetiyor.

Öte yandan rapor, iklim krizinden kaynaklanan çatışma korkularını göz ardı ederek insanların yerinden edilmesinin ve zorunlu göçün ortaya çıkacağını, iklimsel olmayan faktörlerin mevcut ülkeler arası şiddetli çatışmaların baskın itici güçleri olduğunu belirtiyor.

Ancak ABD'deki Gezegen Bilimleri Enstitüsü'nde kıdemli bir bilim insanı olan Jeffrey Kargel, Doğu Avrupa'daki mevcut savaşa dikkat çekerek, iklim değişikliğine bağlanamasa da iklim değişikliğinin etkilerinin uluslararası ilişkilerin ve jeopolitiğin nasıl alevlenebileceği konusunda bir başka uyarı olduğunu söyledi.

İklim, bitki ve hayvanların uyum sağlayamayacağı kadar hızlı değişiyor
IPCC raporunun uyarıyla aynı doğrultuda yeni BM raporu ise, artan sıcaklıkların, tarım ve biyoçeşitlilik üzerinde yıkıcı etkilerle doğanın yaşam döngülerini nasıl alt üst ettiğine dikkat çekiyor. Orman yangınlarından kaynaklanan artan tahribat ve yalnızca Avrupa Birliği'nde her yıl 12.000 erken ölüme yol açan gürültü kirliliğinin gizli maliyeti yeni ortaya çıkan krizler olarak vurgulanıyor.

Rapor, artan sıcaklıklar ve aşırı hava koşullarının yol açtığı yaşam döngüsü değişikliklerinin, dünyadaki türlerin doğal ritimlerini, genellikle adapte olabileceklerinden daha hızlı bir şekilde etkilediği konusunda uyarıyor. Rapora göre, bu etkiler mevsimden mevsime değişiklik gösteriyor. Özellikle ticari tarımı ve balıkçılığı mahvetme potansiyeline sahip bu değişiklikler, kelebeklerden balinalara kadar savunmasız türleri de tehdit ediyor.

Dünya, sanayi öncesi dönemden bu yana 1,19°C ısındı. Rapora göre, 2000'li yılların başında yapılan araştırmalar, 203 bitki ve hayvan türünün yaşam evrelerinin her on yılda ortalama 2,8 gün daha erken ilerlediğini ortaya koydu.

Rapora göre, bazı hayvanlar iklim değişikliği nedeniyle ciddi sorunlar yaşarken bazı hayvanlar uyum sağlayabiliyor. Örneğin, civcivler ana besin kaynaklarını yakalamak için daha erken yumurtadan çıkıyorlar; tırtıllar, beslendikleri bitkilere ayak uydurmak için daha yüzeye çıkıyorlar. Ancak iklim değişikliği bu kadar hızlı gerçekleşirken, bireysel veya nüfus esnekliği, yaşadığımız hızlı çevresel değişikliklere ayak uyduramayabilir.

Rapor, bu biyolojik döngüdeki uyumsuzlukların kontrol edilmediği takdirde insan toplumlarına da zarar verebileceği konusunda uyarıyor. İnsan sağlığı için, bulaşıcı hastalıkların yayılması gibi sonuçları olan genel biyoçeşitlilik kaybının yanı sıra, ısınma eğilimleri çoktan mahsul verimini etkileyerek dünya çapında gıda güvenliğini tehdit etmeye başladı. Artan sıcaklıklar yüzünden bitkiler erken çiçek açtığında, polen taşıyıcılar zamanında aktif olmayabiliyor veya sezon sonu donları erken mahsulü yok edebiliyor.

Rapor, habitatları rehabilite etmek, habitat bağlantılarını geliştirmek için vahşi yaşam koridorları inşa etmek, korunan alanların sınırlarını değiştirmek ve üretken arazilerde biyolojik çeşitliliği korumak gibi çözümlerin acil müdahaleler olarak yardımcı olabileceğini, ancak sera gazı salımlarını azaltmak için güçlü çabalar olmadan, bu koruma önlemlerinin yalnızca temel ekosistem hizmetlerinin çöküşünü geciktireceğini söylüyor. Çöküşü geciktirmek yerine durdurmak için hemen harekete geçmemiz gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

4 March

İklim Şûrası: Tartışmalar ve kararlar

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından düzenlenen, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede yol haritasının oluşturulacağı "İklim Şûrası" 21-25 Şubat tarihleri arasında Konya’da gerçekleşti.

İklim Şûrası neyi amaçlıyordu?
Türkiye'nin Paris İklim Anlaşması’na taraf olması için hazırlanan kanun teklifi Ekim 2021 tarihinde TBMM Genel Kurulunda kabul edilmiş, ardından 2053 net sıfır emisyon hedefi kapsamında çalışmalar başlatılmıştı. Bu doğrultuda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Avrupa Yeşil Mutabakatı’na dair eylem planını hazırlamış durumda. Emisyon Ticaret Sistemi kurulmasına ilişkin hazırlıklar sürerken, Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi ve Eylem Planı da 2053 hedefleri doğrultusunda revize sürecinde.

Öte yandan, Türkiye’nin 2015’te niyet beyanı olarak sunduğu Ulusal Katkı Beyanı (NDC), 2053 Net Sıfır hedefiyle uyumlu olmadığından Paris Anlaşması hedefleriyle bir yol haritası belirlenmesi ve yeni bir NDC hazırlanması, Türkiye'nin bu yılki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği 27. Taraflar Konferansı'nda güncellenmiş beyanını sunması bekleniyor. Hazırlıkları devam eden ve bu beyana da zemin oluşturacağı öngörülen, iklim değişikliğine uyum için gerekli yasal ve kurumsal çerçevenin oluşturulması ve ilgili teknik ve finansal gereksinimlerin belirlenmesi amacıyla oluşturulan İklim Kanunu'nun da bu yıl tamamlanması bekleniyor.  

Bu noktada, 2053 net sınıf hedefi için atılacak adımların konuşulacağı, çok çeşitli paydaşların önerilerini paylaşacağı ve kısa, orta ve uzun vadeli politikaların altyapısının oluşturulacağı çok yönlü bir platform oluşturulmasına karar verildi.  

İklim Şûrası’nda neler tartışıldı?
Şûra’da yedi komisyonda kamu kurumları, yerel yönetimler, üniversiteler, iş dünyası, uluslararası kuruluşlar, özel sektör ve STK temsilcilerinden 600’ün üzerinde katılımcıyla toplantılar gerçekleşti. Komisyonlarda sera gazı azaltımı, yeşil finansman ve karbon fiyatlama, iklim değişikliğine uyum, yerel yönetimler, göç, adil geçiş, diğer sosyal politikalar ile bilim ve teknoloji konuları detaylı bir şekilde ele alındı ve kararlar alınarak yol haritaları belirlendi.

Üniversiteli gençlerin oluşturduğu İklim Elçileri de Şûra’ya katılım gösterdi. Hazırlanan “Gençlik Bildirgesi”nde gençler, devlet ve özel sektörden Yeşil Ekonomi Modeli için adım atılması, Paris Anlaşması ve Yeşil Mutabakata uyumlu sürdürülebilir ve temiz üretim modellerinin uygulanması, sera gazı salımlarının azaltılması, kömürden çıkış için 2030 yılına kadar yol haritası çizilmesi ve yenilebilir enerji odaklı enerji stratejileri belirlenmesi, iklim değişikliği sebepli yoksulluğun önlenmesi gibi çeşitli konularda taleplerde bulundu.

Hafta boyunca gerçekleşen komisyon ve yuvarlak masa toplantılarının çıktıları ise şöyle:

Yenilenebilir enerji, sera gazı azaltımı ve akıllı ulaşım:
- Yüksek verim ve düşük enerji maliyetine sahip yenilenebilir enerji teknolojilerinin geliştirilmesi, sürdürülebilir akıllı ulaşım, alternatif yakıt kullanımı, elektrikli araçlar için yeni nesil şarj teknolojileri, bor atıklarından lityum ve mevcut madenlerle elektrikli araçlar için batarya üretimi, 2053 net sıfır hedeflerine yönelik yeşil kombine yük taşımacılığına ilişkin politikaların geliştirilmesi görüşülen konular arasında yer aldı.  Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, Türkiye’nin milli enerji politikasının, arz güvenliğini iyileştirerek ithalat bağımlılığı azaltmayı ve yenilenebilir enerji kaynaklarından azami ölçüde yararlanmaya öncelik verdiğini belirtti, yenilenebilir enerjiye geçişi en verimli şekilde gerçekleştirmek için "Uzun Dönemli Enerji Planı"nın hazırlanması gerektiğine dikkat çekti.
- Türkiye Çevre Etiketi Sistemi kapsamında çevre etiket kriterlerinin yaygınlaştırılması, sanayide döngüsel ekonomi modelinin benimsenmesi ve karbon tutma ve düşük salımlı teknolojilerin kullanılması, binalarda su ve enerji verimliliğinin artırılması, yeşil koridor ve yeşil mimari uygulamaları konularında yol haritası belirlenmesine karar verildi.

Finansman:
- Bu başlık altında, kurulacak Emisyon Ticaret Sistemi ve buradan elde edilecek gelirlerin yeşil kalkınma hedefleri ve adil dönüşüm doğrultusunda kullanılması, karbon vergisi, Avrupa Yeşil Mutabakatı kapsamında oluşturulan Yeşil Finans İhtisas Grubu ve Yeşil Finans Komitesinin kapsamları, 2053 net sıfır hedefi doğrultusunda “Ulusal Yeşil Finans Stratejisi”nin hazırlanması ve sorumlu kurumların belirlenmesi gibi konular tartışıldı.
- Yeşil ve sürdürülebilir yatırımlar için tahvil, kira sertifikası vb. araçların geliştirilmesi, kurumlar için sürdürülebilirlik standartları ve raporlama çerçevesi geliştirmesi ve potansiyel risklerin belirlenmesi konularında anlaşma sağlandı.
- Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı, Dünya Bankası Türkiye Direktörü Auguste Kouame ile Mutabakat Zaptı çerçevesinde yapılacak projeler ve mevcut finansmanın nasıl genişletilebileceği üzerine görüşmede bulundu. Görüşmede, Dünya Bankası tarafından yerel yönetimler için geliştirilecek proje paketleri ele alındı.   

Tarım ve ormancılık:
- Doğal afetlerin önlenmesi, ormanlık ve sulak alanların korunması, atık yönetimi, geri dönüştürülmüş hammadde kullanımı, biyolojik çeşitliliğin korunması, tarım, orman ve gıda sistemlerine iklim değişikliğinin etkilerinin yönetimi konuları görüşüldü.
- Madenciliğin, Arazi Kullanımı, Arazi Kullanım Değişikliği ve Ormancılık (AKAKDO) sektörüne etkilerinin belirlenmesi, dijital ve iyi tarım örneklerinin oluşturulması, tarımda sera gazı ve metan azaltımı ve küresel metan taahhüdü için hazırlıkların yapılması konularında görüş birliğine varıldı.

Göç, adil geçiş ve sosyal politikalar:
- İklim göçü konusunda toplumsal farkındalığın artırılması, iklim değişikliğinin müfredata dahil edilmesi, politikaların karar alma süreçlerinde toplumun tüm kesimlerini kapsayacak adil ve etkin katılım imkanlarının sağlanması konuları öne çıktı.
- Kentsel ve kırsal kırılganlıkların tespit edilmesi ve direncin arttırılması, sağlık sektörünü etkileyecek konularla ilgili çalışmalar yapılması ve 2053 net sıfır salım ve yeşil kalkınma hedeflerinin istihdama etkisinin değerlendirmesi ve istihdam olanaklarının analiz edilmesi konularında anlaşma sağlandı.

Yerel yönetimler:
- İklim değişikliğine karşı risk yönetimi, iklim değişikliğinin yerelde halk sağlığı hizmetlerinde dikkate alınması, kentlerde ekolojik koridorların oluşturulması, Yerel İklim Değişikliği Eylem Planları (YİDEP) için metodoloji belirlenmesi konuları görüşüldü.
- Yerelde risk yönetimi ile iklim değişikliği kaynaklı kayıp ve zararlar için fon oluşturulması, yerinde yenilenebilir enerji kullanımının yaygınlaştırılması, iklim platformu ve iklim değişikliği ile mücadelede her ilde iklim koordinasyon kurulu oluşturulması konularında karara varıldı.

İklim değişikliğine uyum:
- Tarımda iklim değişikliğinin etkilerine yönelik doğal çözümler, su kaynaklarının korunması ve suyun verimli kullanılması, ekonomik, sosyal, çevresel etki analizleri yapılması öne çıkan başlıklar oldu.
- Toplumun iklim değişikliğine karşı dayanıklılığı ve uyumu için politikaların geliştirilmesi, sürdürülebilir kalkınma ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltmak için sosyal destekleme programlarının sürdürülmesi konularında görüş birliği sağlandı.

Şûra nasıl sonuçlandı?
İklim Şûrası, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelesine yönelik stratejik bir belge olması beklenen ve İklim Kanunu’na altyapı oluşturacak sonuç bildirgesinin oylanmasıyla sonlandı. Sonuç bildirgesinin son halinin Cumhurbaşkanı tarafından ilan edileceği paylaşıldı. Sonuç Bildirgesi’nin ön bilgilerini açıklayan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı ise, bildirgenin enerji, ulaşım, sanayi, tarım, ormancılık gibi sektörlerde sürdürülebilir üretim ve tüketim uygulamalarının, alternatif salım azaltım yöntemlerinin uygulanması ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı finansman yaratılması için bir kılavuz olacağını vurguladı. 2053 Net Sıfır Hedefi doğrultusunda Ulusal Yeşil Finans Stratejisi'nin oluşturulmasında ve ulusal yeşil taksonomi mevzuatının geliştirilmesinde de yol gösterici olacak bildirgenin, Emisyon Ticaret Sisteminin uygulama takvimi için belirleyici bir belge olması bekleniyor.

Bildirgenin katkı sağlayacağı Türkiye'nin "Ulusal Katkı Beyanını ve Uzun Dönem Strateji ve Eylem Planı"nın 2022 yılında hazırlanıp BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası'na sunulacağı da Şûra’da açıklandı.

PAYLAŞ: DETAY

18 February

Bir toplumsal cinsiyet eşitliği meselesi olarak şehirlere erişim

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünyanın dört bir yanında kentlerde yaşayan toplumlara bakıldığında, dikkat çeken konulardan biri insanların gitmeleri gereken yere nasıl gittikleri konusunda cinsiyete dayalı farklılıklar bulunması. Kadınların şehir içi yolculuk deneyimleri; yolculuk sayıları, kat edilen mesafeler ve seyahat amaçları erkeklerinkinden önemli ölçüde farklılık gösteriyor.

Birçok şehirde erkekler özel arabalara kadınlardan daha fazla erişime sahip. Ayrıca şehir içerisinde daha uzak mesafeler kat ediyorlar. Buna karşılık, çocuk bakımı ve ev işleri gibi kısıtlamalar orantısız bir şekilde kadınları etkiliyor. Bazı şehirlerde bu durum, kadınların eve hapsoldukları anlamına geliyor. Diğerlerinde -göreli güvenlik algılarına rağmen- kadınlar toplu taşımaya erkeklerden daha fazla bel bağlıyorlar.

Kadınların şehir içerisinde bisiklete binme olasılıkları düşük
Bu cinsiyete dayalı farklılıklar, ulaşım uzmanlarının ve epidemiyologların aktif seyahat olarak adlandırdıkları yürüyüş ve bisiklete binme gibi ulaşım türlerini de kapsıyor. Aktif seyahat, tüm yolculuğunuz boyunca yürümeyi ve bisiklete binmeyi veya toplu taşıma araçlarına erişim yolunda yapabileceğiniz tesadüfi yürüyüş ve bisiklete binmeyi içerebiliyor.   

Aktif seyahat üzerine yeni bir araştırma, beş farklı kıtada 13 farklı ülkeden 19 şehirde kadın ve erkeklerin aktif seyahate erişiminin ne ölçüde farklılaştığını inceledi. Araştırma kapsamında katılımcılardan bir veya iki günlüğüne seyahat faaliyetlerini bildirmelerini isteyen, nüfusu temsil eden seyahat anketlerinden elde edilen ikincil veriler analiz edildi. Anketler kapsamında Accra, Kisumu, Cape Town, Delhi, Melbourne, Londra, Berlin, Köln, Hamburg, Münih, Zürih, Buenos Aires, Sao Paulo, Santiago, Bogota, Mexico City, Chicago, Los Angeles ve New York City şehirleri incelendi.

Araştırma sonucunda, şehirlerin çoğunda kadınların erkekler kadar aktif seyahat süresine eriştiği görüldü. Ancak, yürüme olasılıkları bisiklete binme olasılıklarından daha yüksek olduğundan, kadınların şehre erişimi önemli ölçüde sınırlı.  İncelenen üç ulaşım yolundan -yürüyüş, toplu taşıma ve bisiklet- bisikletin, şehirler arasında en büyük farklılığı gösterdiği tespit edildi.

Altyapı eksikliği ve sosyal normlar kadınların bisiklete binmesini engelliyor
Araştırmalar, erkeklerin aksine kadınların yürürken veya toplu taşımada ne kadar savunmasız oldukları veya hissettikleri konusunda büyük farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bu güvenlik açığı, bisiklet söz konusu olduğunda özellikle belirginleşiyor. Arazi yollarından veya bisiklet şeritlerinden kaynaklanan güvenli altyapı eksikliği, kadınların neden bisiklet kullanma olasılığının daha düşük olduğunu açıklamaya yardımcı oluyor. Araştırmalar, genel olarak kadınların riskten kaçınma olasılıklarının da erkeklerden daha fazla olduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte, araştırmalar, dünya çapında kadınları bisiklete binmekten caydıran sosyal ve kültürel normları da vurguluyor. Bisiklete binmek, özellikle güvenli altyapısı olmayan ve bisiklete binme seviyelerinin düşük olduğu şehirlerde daha çok erkeklere özgü bir ulaşım aracı olarak algılanabiliyor. Pakistan'ın Karaçi kentinde olduğu gibi, kadınların yalnız seyahat etmelerinin sosyal olarak kısıtlandığı ortamlarda bu durum daha da kötüleşiyor.

Kadınlar yürümeye ve toplu taşımaya daha bağımlı
Çoğu şehirde, kadınların seyahat anketinin yapıldığı gün evlerinin dışına hiç çıkmadıklarını bildirme olasılıklarının genel olarak %4’lük bir fark ile erkeklerden daha yüksek olduğu görülüyor. 19 şehirden sadece ikisi cinsiyetler arasında eşit düzeyde hareketsizliğe sahip: Kenya'da Kisumu ve ABD'de Los Angeles. Cinsiyet farkının en fazla olduğu şehirler 26 puanlık farkla Delhi, 12 puanlık farkla Accra ve 9 puanlık farkla Sao Paulo. Delhi'de, kadınların yaklaşık %60'ı anketin yapıldığı gün evlerinin dışına hiç çıkmadıklarını bildirmiş.

Şaşırtıcı olansa seyahat etme olasılıkları daha düşük olmasına rağmen, kadınların şehirlerde aktif seyahat yoluyla erkeklerden ortalama olarak %5 daha fazla fiziksel aktivitede bulunması. Bunun sebebi, kadınların gittikleri yere kadar yürüme ve genel olarak yürüme olasılıklarının daha yüksek olması. Ortalama olarak, kadın katılımcılar aktif seyahat sürelerinin %62'sini yalnızca yürüdükleri gezilerden elde ediyor. Karşılaştırıldığında bu oran erkeklerde %54. Buna ek olarak, Delhi ve Mexico City dışındaki tüm şehirlerde, kadınların toplu taşıma araçlarını kullanma olasılığı erkeklerden daha yüksek.

Kadınların yürüme ve toplu taşımaya daha fazla bağımlı olması iki ana faktörden kaynaklanıyor. Birincisi hem hane içinde hem de toplumsal düzeyde cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınların özel arabalara erişiminin daha az olması. Bu eşitsizliğin, araç sahipliği düzeyinin düşük olduğu ülkelerde daha kötü durumda olduğu düşünülebilir. İkincisi, sosyal normların ve altyapı eksikliğinin ötesinde, örneğin market alışverişini taşıma ihtiyacı veya çocukları etrafta gezdirmek gibi, bisiklete binmeyi kadınlar için daha az uygun hale getiren başka kısıtlamalar.

Bu veriler birlikte ele alındığında, kadınların erkekler kadar aktif seyahat süresi elde ettiğini, ancak daha fazla yürüme ve daha az bisiklete binme olasılıkları nedeniyle şehir içinde nispeten daha az erişime sahip olduklarını gösteriyor. Bu durum, iş, eğitim ve sağlık hizmetleri ve sosyal ağlar için seçeneklerin kısıtlanmasına neden olabilir. Bu nedenle, kadınların şehre erişimini ve sosyal hayata katılımlarını artırmak için bisiklete binmeyi kadınlar için daha güvenli hale getirmek büyük önem taşıyor.

PAYLAŞ: DETAY

18 February

İklim krizi çağında yapay karla Kış Olimpiyatları

*Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Bu sene Çin’de gerçekleşen Kış Olimpiyatları, 4 Şubat'ta Pekin’den yaklaşık 80 kilometre uzaktaki dağlık bir bölge olan Yanqing'de yokuş aşağı kayak ve slalom ile başladı. Ancak bu bölge, snowboard, kros kayağı ve kayakla atlama etkinliklerinin yapılacağı 160 km kuzeybatıdaki Zhangjiakou bölgesiyle birlikte nispeten az kar yağışı alıyor.

Kış olimpiyatları, iklim krizi çağında ilginç manzaralara sahne oluyor. Az kar yağışı nedeniyle yapay kardan oluşturulmuş kayakla atlama pistinin etrafında, yükselen bacalar, yüksek binalar, endüstriyel depolama tesisleri, soğutma kuleleri görülüyor. Pist dışında her yer tamamen karsız.

Sahte karın gerçek maliyeti
Kış Olimpiyatları'nda ilk kez sahte kar kullanılmıyor, ancak Pekin Kış Olimpiyatları kış oyunlarının tamamen yapay toz üzerinde oynanacağı ilk olimpiyat. Yapay kar ilk olarak 1980'de New York'taki Lake Placid'de kış oyunları yapıldığında zaten yamaçlarda bulunan kara ekleme yapmak için kullanılmıştı, ardından tekrar 2010’da Vancouver ve 2014’te Sochi'de  kullanıldı. 2018 Güney Kore Pyeongchang Olimpiyatları'nda ise yapay kar oranı %98 civarındaydı.

2022 oyunlarında yaklaşık 400 kar tabancası müsabaka alanlarında beyaz kristal atışı yapıyor. Çin, kar tabancıları için 49 milyon galon suya ihtiyaç duyulduğunu tahmin ediyor. Bazı uzmanlarsa, bu miktarın oldukça yetersiz olduğunu ve gerçekte daha çok suya ihtiyaç olduğunu öne sürüyor. Bu durum, Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin (IOC) ihale sürecinde yaptığı değerlendirmede de bir risk olarak vurgulandı.

Pekin, yıl boyunca su kıtlığı yaşayan bir bölgede yer alıyor ve Çin'in sele eğilimli güneyinden gelen kaynaklara giderek daha fazla bağımlı olurken, Çin Su Riski raporuna göre Zhangjiakou'nun kişi başına düşen su kaynağı, ulusal ortalamanın beşte birinden daha az. Ancak Çin, ülkenin geniş rezervuar ağı nedeniyle Olimpik kar yapma işleminin yerel su kaynağı üzerinde minimum baskı oluşturacağını ve kış oyunlarının Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile uyumlu olduğunu belirtiyor. IOC de The Independent'a Pekin oyunları için kar üretim kapasitesinin "en yüksek teknik ve çevresel standartlara göre geliştirildiğini" söyledi.

Yapay kar savunucuları, üretim için kullanılan suyun yaklaşık %80'inin havzaya geri döndüğünü belirtse de ABD'nin Batısı gibi bölgeler, giderek uzayan ve iklim değişikliği kaynaklı şiddetli kuraklıklardan muzdarip olduğundan yapay kar için su ile ilgili kuralları yeniden koyuyor veya alternatifler arıyor. Örneğin, Arizona’da bir kayak merkezinde yapay kar için kanalizasyon atık suları kullanılmaya başlandı. Ancak bu durum kargaşaya neden oldu. Çevreciler, ilaç ve diğer kirleticilerin havzaya girme riski konusunda uyarıda bulundu ve yerli aktivistler atık su karını kutsal bir dağa saygısızlık olarak değerlendirdiler.

Yapay kar ayrıca, erozyon ve bitki örtüsüne uzun vadeli hasar gibi başka sorunlar da doğuruyor. Tabi bir de karbon ayak izi var. Kar tabancası üretim ve danışmanlık şirketi MYNEIGE Inc'in Başkanı Robin Smith, ESPN'e her sezon kayak merkezlerinde tüketilen enerjinin yaklaşık %67'sinin yapay kar yapımında kullanıldığını tahmin ettiğini söyledi. Sahte kar oluşturmak için fosil yakıt enerjisi kullanmak, daha az doğal kar yağışına neden olan küresel ısınmaya sebep olan salımları arttırırken deliliğin tanımı gibi görünüyor.

Öte yandan, kar üretmenin görece daha sürdürülebilir yolları da var. Bazı kayak merkezleri kar makinelerini tamamen temiz enerjiyle çalıştırıyor. Başka tesisler yağışları topluyor ve bunu yapay kar yapmak için kullanıyor. Diğer bir strateji ise “kar çiftçiliği”, yani geçen yılın karını yeniden kullanılmak üzere branda veya talaş altında depolamak.

Yapay kar söz konusu olduğunda bir başka önemli konu ise güvenlik. Bazı sporcular, son zamanlarda yapay kar üzerinde yarışma konusundaki endişelerini dile getiriyorlar. Olimpiyat altın madalyalı ve ABD'li İskandinav kayak takımı üyesi Jessie Diggins, bu ay The Associated Press'e verdiği demeçte, yokuş aşağı suni kar üzerinde saatte 76 kilometre hıza ulaştığını belirtti. Diggins, "Biraz daha tehlikeli hale geldiğini düşünüyorum. Korkutucu, çünkü karda kaymak yerine buzda kayıyorsunuz" diye ekledi.

İngiliz kros kayakçısı ve üç kez Olimpiyat şampiyonu olan Andrew Young ise iklim değişikliğinin sporu "kesinlikle değiştirdiğini" ve sınırlı doğal kar oluşmasına neden olduğunu söyledi.

İklim krizinin kışa etkisi
Sahte karla karşılaşanlar sadece seçkin sporcular değil. Dünyanın dört bir yanındaki kayak merkezleri, on yıllardır bir dereceye kadar yapay kar kullanıyor olsa da artık bu durum daha yaygın hale geldi. Ulusal Kayak Alanları Birliği, ABD kayak alanlarının %91'inin yapay kar ürettiğini ve kayak merkezlerinin son 20 yılda kar yapma kapasitelerini %60 artırdığını bildiriyor.

ABD Çevre Koruma Ajansı, iklim kriziyle bağlantılı olarak yükselen sıcaklıkların kışları kısalttığını ve yağışlar artarken kar yağışının azaldığını söylüyor. Her mevsim, iklim kaynaklı etkiler görmüş olsa da en hızlı ısınan mevsim kış oluyor. 1972 ve 2020 arasında, ABD'nin karla kaplı kısmı yılda ortalama yaklaşık 4800 km2 oranında azaldı.

Ekonomik Kalkınma ve İş birliği Örgütü (OECD), 15 yıl önce artan küresel ısının kıtadaki kayak yerlerinin üçte ikisini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulunmuştu. Uzun vadeli tahminler de iç açıcı görünmüyor. Lihtenştayn merkezli Alp koruma derneği Cipra'dan Michel Revaz 2006'da The Independent'a verdiği demeçte, "50 yıl içinde 1.200 metrenin altındaki tüm kayak merkezlerinin küresel ısınma karşısında şansı kalmayacak ve kapanacaklar" demişti.

İklimle ilgili kâr amacı gütmeyen bir kurum olan Protect Our Winters'ın 2018 raporu da karın az olduğu yılları olumsuz ekonomik etkilerle ilişkilendiriyor. Karın bol olduğu yıllarda daha fazla insan kayak yapmaya gittiği için yerel ekonomiye 693 milyon dolar katkı sağlandı ve 11.800 ekstra iş yaratıldı. Az olduğundaysa kayıplar 1 milyar dolara ulaştı ve 17.400 işe mal oldu. Endüstri hayatta kalabilmek için kar yapma makinelerine yönelse de makinelerin de yüksek maliyeti bulunuyor. Kayak merkezleri kar yapmak için her sezon 500.000 dolar ila 3,5 milyon dolar harcayabiliyor, bu da aile işletmelerinin işe devam etmesini zorlaştırıyor.

Kış oyunlarının geleceği
Böyle giderse bir sonraki olimpiyatlar yeterince para yatırıldığı sürece dünyanın her yerinde yapılabilirmiş gibi görünüyor. Kayak ve snowboard endüstrisi, kış sporlarının geleceği söz konusu olduğunda, Hindistan ve Çin gibi büyüyen pazarlara giderek daha fazla odaklanıyor. Ancak kar varken ya da yokken, Avrupa ve ABD’deki köklü kayak merkezleri henüz yok sayılmayı reddediyor. Kış Olimpiyatları, dört yıl sonra İtalya'nın Milano ve Cortina d'Ampezzo kentlerinde yapılacak, Utah ise 2030 veya 2034'te ev sahipliği yapmayı umuyor.

Ancak iklim krizinin güncel hızı, olimpiyatlar nerede yapılırsa yapılsın Çin'in bu yıl sergilediği gibi çevreyi değiştiren tekniklerden kaçınılabileceğinin garantisini vermiyor. Olimpiyatlar, en son Cortina'da 1956 yılında yapıldığından beri aradaki 70 yıl, ortalama 3,2°C’lik bir sıcaklık artışı görmüş olacak. Fransız tatil beldesi Chamonix'in 1924'te ilkine ev sahipliği yaptığından bu yana Kış Oyunları için kullanılan 21 mekânı inceleyen araştırmacılar, 2050 yılına kadar sadece 10'unun bir etkinliğe ev sahipliği yapmak için "iklim uygunluğuna" ve doğal kar yağışı seviyelerine sahip olacağını tahmin ediyor. Bu istatistikler, iklimi değiştiren gazların salımlarını durdurma yolunda toplu bir başarısızlığın korkunç sonucu. Kış Olimpiyatları’nda ve kış sporlarının yapılmasında yapay kara bağımlı olmamak ve yapay karın getirdiği sonuçlarla karşı karşıya kalmamak için iklim değişikliğiyle mücadele konusunda hemen harekete geçmek gerekiyor.

PAYLAŞ: DETAY

17 February

Meşru yatırımcılar çevresel suçları nasıl finanse ediyor?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Yasadışı balıkçılık ve ağaç kesimi, atık kaçakçılığı ve vahşi yaşam ticareti gibi çevresel suçlar; ekosistemlere zarar veriyor, doğal varlıkları tüketiyor, geçim kaynaklarını yok ederek iklim değişikliğiyle mücadele etme çabalarımızı baltalıyor. Finansal kurumlar da genellikle karlılığı çevre suçları yoluyla artırılabilen, doğaya bağımlı sektörlere yatırım yapıyor. Yapılan yatırımlar her ne kadar teknik olarak yasal olsa da bir şekilde çevresel suçlarla ilişkili olması kara para aklanması anlamına geliyor.

Biyoçeşitlilik için Finans (F4B) tarafından hazırlanan yeni bir rapora göre, çevresel suçlar her yıl 280 milyar dolara kadar gelir yaratıyor ve vergi gelirlerini yılda yaklaşık 30 milyar dolar azaltıyor. Bu faaliyetlerden en çok zarar görenler yoksul ve biyoçeşitlilik açısından zengin ülkeler oluyor. Finansal kurumlar, çevresel suçlarından çıkar sağlayan işletmelere yatırım yaparak ve bir nevi sektörü bu yönde teşvik ederek kurumların çevre suçlarına rağmen yatırımlar ile elde ettiği gelirleri ve karları etkin bir şekilde aklamalarına olanak sunuyor.

Yasa dışı faaliyetlerden elde edilen gelirlerin temiz paraya dönüştürülmesini önlemeyi amaçlayan kara para aklamayı önleme (AML) kuralları, güçlendirilmiş uygulamalar sayesinde terörizmin finanse edilmesini daha da zorlaştırdı. Fakat çevre suçları söz konusu olduğunda, AML kurallarının uygulanmasının zayıf olduğu görülüyor. Kara para aklama ve terörizmin finansmanıyla mücadele etmekle görevli hükümetler arası kuruluş olan Mali Eylem Görev Gücü (FATF), bu alanda faaliyetlerini arttırdığını belirtse de kayda değer eylemler, büyük ölçüde yasa dışı vahşi yaşam ticaretiyle sınırlı kaldı. F4B’nin raporu; mevcut AML kurallarının daha fazla çevre suçunu kapsayacak şekilde düzenlenmesinin bile yeterli olmayacağını, çevre suçlarından elde edilen yatırım getirilerinin de AML kurallarına tabi olması gerektiğini belirtiyor.

Emeklilik fonları da dahil olmak üzere finans kurumları, yalnızca çevre suçlarının faillerinin kârlarını akladığı kanallar sağlamakla kalmıyor; ayrıca gıda, ağaç ürünleri ve altyapı gibi doğaya bağımlı ve karlılığı çevre suçları yoluyla arttırılabilen sektörlere de yatırım yapıyorlar. Örneğin, yasadışı ağaç kesimi, tarımsal üretim için daha fazla araziyi kullanılabilir hale getirerek maliyetleri düşürür, tarımsal çıktıyı artırır ve kaliteyi iyileştirir. Sonucunda işletmeler için daha yüksek karlar ve yatırımcıları için daha büyük getiriler elde edilir. Yapılan bu yatırımlar teknik olarak yasal olsa da getirilerin kısmen suç faaliyetlerinden elde edilmesi buna göre bir düzenlemenin gerekliliğini gösteriyor.

Finansal kurumlar teoride çevre suçlarından faydalanan işletmeleri desteklememe yükümlülüğüne sahip. Bu tür firmalar para cezası, faaliyetlerin zorunlu olarak askıya alınması riskiyle karşı karşıya kalıyor ve bu da onları yatırımcılar için daha dezavantajlı hale getiriyor. Ancak çoğu durumda çevre yasalarının yetersiz bir şekilde uygulanması bu riskleri yatırımcılar için etkili bir caydırıcı haline getiremiyor. Kredi riskleri bu yatırımları durduramasa da finansal kurumlar, yıkıcı yatırımlara halkın tepkisine karşı giderek daha savunmasız hale geliyor. İtibar kaygısının yanı sıra Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık da dahil olmak üzere kilit yargı bölgelerinde yeni zorunlu çevresel durum tespiti uygulamaları, gerekliliklerinin yürürlüğe girmesine yardımcı olabilir. Çevre suçlarının ciddi küresel sonuçlar yarattığı Brezilya'da merkez bankası; sosyal, çevresel ve iklim faktörlerini finansal düzenlemeye dahil etmeye başladı. Çevre suçlarına ilişkin kamu yararına açılan iklim davalarının da sayısının arttığı ve çevre adına olumlu sonuçlandıkları görülüyor.

Ancak bunların hiçbiri, AML kurallarının daha geniş ve sıkı bir şekilde uygulanmasına ve hükümetlerin daha güçlü eylemlerine olan ihtiyacı ortadan kaldırmıyor. Uygulamanın etkili olabilmesi için, çok çeşitli kaynaklara ve yeteneklere sahip olan ulusal düzenleyicilerin de katkısına ihtiyaç var.

Kolektif eylem bu engellerin üstesinden gelmeye yardımcı olabilir fakat çevresel sorunlarla ilgili adımlar genellikle ağır oluyor. Bu nedenle F4B, tedarik zincirlerini kölelik ve yolsuzluk gibi suçlardan kurtarmak için uygulamaya koyulanlardan dersler çıkararak hedefe yönelik mekanizmaların geliştirilmesini tavsiye ediyor. Örneğin, elmas endüstrisinde şeffaflığı arttıran uluslararası, çok paydaşlı bir girişim olan Kimberley Süreci, sözde çatışma elmaslarının ticaretini azaltmaya yardımcı oldu.

Finansal aktörler, yatırım portföylerini çevresel suçla bağlantılardan kurtarma taahhütlerini yerine getiren çok paydaşlı bir süreci destekleyerek, davaları ve itibar risklerini azaltabilir ve düzenlemelerin iyi tasarlanmasını sağlamaya yardımcı olabilir. Çevresel suçları desteklemek, bunlardan kazanç sağlamak ve nihayetinde devam ettirmek büyük ölçüde kasıtsız da olabilir. Ancak gezegeni korumak için gerekli ve kasıtlı adımlar atılmalı.
 

PAYLAŞ: DETAY

17 February

Düşük karbonlu enerji arayışında büyük dönüm noktası: Nükleer füzyon teknolojisi

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Oxfordshire'da bir füzyon deneyi olan Joint European Torus'taki (JET) araştırmacılar, beş saniyelik bir füzyon patlaması sırasında 59 megajul, yaklaşık 14 kg TNT'ye eşdeğer, ısı üretti. Bu aynı tesis tarafından kırılan 1997'deki 21.7 megajüllük bir önceki rekoru ikiye katladı. Culham Füzyon Enerjisi Merkezi'nin yirmi  yılı aşkın çalışmalarının bir sonucu olan bu başarı füzyonun uygulanabilir ve sürdürülebilir bir düşük karbonlu enerji kaynağı olma yolunda büyük bir dönüm noktası olarak görülüyor. Aynı zamanda yıldızların gücünden yararlanma olasılığını gerçeğe bir adım daha yaklaştırdı.

Imperial College London'da nükleer materyaller konusunda çalışan Dr. Mark Wenman, deneyin füzyon enerjisini yalnızca beş saniye serbest bırakmasına rağmen, füzyonun gelecek için sürdürülebilir bir enerji kaynağı olduğunu kanıtlama yolunda önemli bir kilometre taşı olduğunu söyledi.

Simit şeklindeki JET, güneşin merkezinden 10 kat daha sıcak olan 150m santigrat dereceye kadar ısıtılan plazmaları veya yüksek oranda iyonize gazları içerecek şekilde inşa edilmiştir. Böyle aşırı sıcaklıklarda, atom çekirdekleri birleşerek yeni elementler oluşturabilir ve büyük miktarda enerji açığa çıkarabilir.

JET'teki deneyler, füzyon teknolojisinin helyum gazı oluşturmak üzere birleşen döteryum ve trityum olarak bilinen iki hidrojen izotopuna dayalı bir yakıtla mümkün olup olmadığına odaklandı. Sonuçta yakalanan başarı, Fransa'nın güneyinde inşa edilen daha büyük bir füzyon projesi olan Iter için önemli bir dayanak oluşturuyor. Iter'in 2035'te döteryum-trityum yakıtını yakmaya başlaması ve nihayetinde plazmasını yüksek sıcaklıkta tutmak için kullandığından daha fazla ısı üretmesi planlanıyor. Iter ile her şey yolunda giderse, bir sonraki adım, kullandığından daha fazla elektrik üreten ve şebekeye bağlı bir Avrupa enerji santrali inşa etmek.

Birleşik Krallık Atom Enerjisi Kurumu başkanı Prof. Ian Chapman bu gelişmeyi iklim krizi odağında ele aldı. "İklim değişikliğinin etkilerini ele almak için önemli değişiklikler yapmamız gerektiği açık ve füzyon çok fazla potansiyel sunuyor." diye belirtti.

Nükleer enerji yaratmanın iki yolu bulunuyor: mevcut nükleer santrallerde kullanılan fisyon ve füzyon. Fisyonda, ağır uranyum atomlarının enerjiyi serbest bırakmak için daha küçük atomlara bölünmesi gerekiyor. Füzyonda ise enerji tam tersi şekilde elde ediliyor: küçük, hafif atomlar, güneşin plazma çekirdeğinde olduğu gibi, daha büyük, daha ağır atomlar halinde bir araya geliyorlar.

Nükleer füzyon uzun zamandır geleceğin enerjisi olarak kabul ediliyor. Sera gazı salımına neden olmayan sonsuz bir güç kaynağı olarak görülüyor ve 1 kg füzyon yakıtı 1 kg kömür, petrol veya gazdan yaklaşık 10 milyon kat daha fazla enerji içeriyor. Sağladığı enerji miktarı fisyondan da fazla olduğu gibi yüksek düzeyde nükleer atık üretmez. Ayrıca herhangi bir terslik anında plazma saniyeler içinde soğuyup reaksiyonu durduracağı için nükleer bir risk de taşımıyor. Son gelişmeler sürdürülebilir enerji arayışında büyük bir umut yaratsa da füzyon teknolojisinin 2050’ye kadar ulaşılması planlanan net sıfır taahhütlerine ne kadar katkı sunacağı tartışılıyor.

Imperial College London Nükleer Mühendislik Merkezi direktörü Dr Michael Bluck, bu reaktörlerin prensipte ana yakıt olarak suyu kullandığını belirtiyor.  Ancak, bu düşüncenin yanıltıcı olabileceğine dikkat çekiyor. Füzyon teknolojisinin kullanımı yakıt olarak iki hidrojen izotopu olan döteryum ve trityum gerektiriyor. Döteryum deniz suyunda doğal olarak bulunuyor ve elde edilmesi nispeten kolay olsa da, trityum son derece nadirdir ve füzyon reaktörlerinin lityumdan kendilerinin üretmesi gerekiyor. Bu durumun ileride, piller ve füzyon arasında kaynaklar için rekabete neden olacağını düşünenler bile var.

Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin 2018'deki raporu, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamak için dünyanın 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşması gerektiğini söylüyordu. Füzyonun ne zaman kullanıma girebileceğine ilişkin tahminler, 2030 ile 2050 ve sonrası arasında değişiyor. Bu durum füzyon teknolojisinin 2050 net sıfır hedefine büyük katkılarda bulunamayacağını gösteriyor.

Her ne kadar net sıfır dönüşümüne katkı sağlayamayacak olsa da füzyonun en olası rolü, karbon sonrası bir toplumda bir enerji kaynağı olmaktır. Ayrıca 2050 hedefinin çok ötesinde, mevcut CO2'yi atmosferden çıkarmak için büyük ölçekli bir güç kaynağı olarak füzyona ihtiyaç duyuluyor.

Füzyon teknolojisinin birçok avantajı ve yaşanan pek çok gelişme bulunsa da bunların mümkün olduğunca hızlı bir şekilde karbonsuzlaştırma hedefine gölge düşürmemesi gerekiyor. Şu anda yapılan yatırımların tam bir dönüşümü karşılayamayacak olduğu da göz önünde bulundurulduğunda yeşil dönüşüm için füzyon teknolojilerini beklememek daha doğru gözüküyor.
 

 

PAYLAŞ: DETAY

10 February

2022'de iklim uyumlu finans için dikkat edilmesi gereken beş eğilim

*Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz. 

Temiz enerjiye geçişi hızlandırmak için çalışan ve disiplinler arası uzmanlardan oluşan, bağımsız, tarafsız, kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan RMI, 2020'de İklim Uyumlu Finans Merkezi'ni başlattığında, iklim uyumlu finans kavramı emekleme dönemindeydi. 2021'de net-sıfır taahhütlerin finans sektöründe, özellikle Batı'da yeni norm haline gelmesiyle bu kavram hızla olgunlaştı. Genel anlamıyla, iklim uyumu, küresel ekonominin sera gazı salımlarını 1,5°C sıcaklık hedefleri ile bütünleşmiş bir hale getirme sürecidir. Özel finans kurumları için ise gerçek ekonomiyi net sıfır karbon salımlarına doğru hareket ettirmek için etki kollarını aktif olarak kullanmak anlamına gelir. İklim uyumlu finans ilgili olarak 2022 içerisinde ortaya çıkması muhtemel bazı başlıklar şöyle sıralanabilir:
 
1. Finansal kurumlar, iklim uyum taahhütlerini doğrulayacak
2021'de birçok finans kurumu net sıfır taahhütte bulundu ve firmaların bu yıl taahhütleriyle ilgili daha fazla detay paylaşarak bu konudaki hırslarını artırması bekleniyor. Henüz ara hedef belirlememiş olanlar ise, 2050 yılına kadar net sıfır salım yolculuklarında 2025 ve 2030 ara hedefleri belirleme baskısı ile karşı karşıya kalacaklar.
Ayrıca firmaların hedef belirleme kapsamını genişletmesi de bekleniyor; Net-Sıfır Bankacılık Birliği’ndeki birçok banka, bu yıl salımların en yoğun olduğu sektörler için geçici (2030 veya daha erken) hedefler belirlemeli. Özellikle portföy kapsamında büyüme için oldukça geniş bir alan var. Örneğin, Net Sıfır Varlık Yöneticileri girişiminin imzacıları, yönetim altındaki toplam varlıklarının yalnızca yüzde 35'inin şu anda net sıfır hedefleri kapsamında olduğunu söyledi.
 
2. Geçiş planları yayınlanacak ve değerlendirilecek
Hissedarlardan hükümetlere ve sivil topluma kadar paydaşlar, 2022'de firmaların net sıfır taahhütlerini nasıl yerine getirmeyi planladıkları konusunda daha fazla bilgi talep edecekler. Bu, sadece hedef koyma çalışmalarının ötesine geçmek anlamına geliyor. Hem finans kurumları hem de sanayi şirketleri için iddialı geçiş planları, iklim konusunda güvenilirliğin sağlanması için temel bir gereklilik haline gelecek ve yeşil badana suçlamalarıyla mücadelede çok önemli olacak. Bu tür bir baskı ayrıca, geçiş planları talep eden ve bunların güvenilirliğine ilişkin oy kullanan hissedar kararlarının sayısında artışa neden olabilir.
 
3. Finansal kurumlar “reel ekonomi” üzerindeki etkiyle bağlantılı hedeflerden sorumlu tutulacak
“Belirleyici on yıl” devam ederken, finansal kurumların yalnızca kağıt üzerinde portföy uyumu sağlamak yerine gerçek dünya dönüşümünü proaktif olarak finanse etmesi gerekecek. Yeşil tahviller, sürdürülebilirliğe bağlı krediler ve yeşil ETF'ler (borsa yatırım fonları) gibi yeni yatırım ürünlerinin piyasaya sürülmesi ve kurumsal katılımın artması gibi konularda rekor kıran bir yıl bekleniyor. Portföyleri uyumlu hale getirmeye yönelik eylemler, reel ekonomide her zaman karbon salımlarının düşüşlerine yol açmayacaktır; bir çelik üreticisini portföyden çıkarmak, onun daha az kirletici çelik fabrikaları inşa etmesine neden olmayabilir. Bu nedenle, yükselen ve gelişen pazarlarda adaptasyonun ve sürdürülebilir kalkınmanın desteklenmesi, karbondan arınma bulmacasının bir başka önemli parçası olacak.
Firmaların, en yüksek etki olasılığına sahip stratejiler benimsemeleri, en önemli konularda öncelikli olarak harekete geçmeleri ve yeşil badanadan kaçınmaları gerekecek. Buna yardımcı olmak için İklim Uyumlu Finans Merkezi finansal kurumlara taahhütlerini uygularken rehberlik edecek bir dizi etki odaklı iklim uyum ilkesini yakın zamanda açıklayacak.
 
4. Daha iyi ileriye dönük veriler, daha fazla ileriye dönük ölçümler
Yatırımcılar, şirket veya sektörel geçiş planlarını destekleyebilecek ve mevcut yatırım modellerine entegre edilebilecek varlık düzeyinde, nicel verilere ve metriklere ihtiyaç duyuyor. Bugün, finans kurumlarının kullandığı verilerin çoğu geçmişte olanlara odaklanıyor (örneğin, iklim etkileri, şirket performansı veya tüketici talebi), ancak bunlar artık benzeri görülmemiş bir ortamda ne olacağına veya ne yapılması gerektiğine dair iyi göstergeler değil.
İleriye dönük metrikler, şirketlerin veya bireysel varlıkların yeşil ekonomiye geçişte nasıl bir performans gösterebileceğini değerlendirmek gibi net-sıfır yatırım risklerini ve fırsatlarını belirlemeye yardımcı olabilir. Bu konuda çalışmalar gerçekleştiren İklim Uyumlu Finans Merkezin İklim AIR Araç Kutusu (Climate AIR Toolbox), hangi veri ve ölçüm araçlarının ileriye dönük olduğunu açıklıyor. Örneğin, ABD tarafından düzenlenen kamu hizmetlerindeki yatırımcılar, bugün yatırım kararları almak için RMI'nin Yardımcı Geçiş Merkezindeki (Utility Transition Hub) ileriye dönük salım senaryolarını kullanabilir. Benzer metrikler diğer coğrafyalarda ve sektörlerde de kullanılabilir hale getirilmeli.
 
5. Yüksek karbon salımlı sektörlere odaklanma genişleyecek ve derinleşecek
2022'nin ilk çeyreğinde, küresel çelik sektörü için benzer bir anlaşmanın başlatıldığını göreceğiz. Banka liderliğindeki çalışma grupları ayrıca havacılık, alüminyum, çimento ve beton ile gayrimenkul gibi sektörler için anlaşmaları bir araya getirmeye başlayacak.
Bütün bu gelişmeler ve beklentilere bakıldığında, şirketlerin ve sektör çapındaki girişimlerle iklim uyumunun temellerini şimdiden atmış olan finans kuruluşlarının, ısınmayı 1,5°C 'nin altında tutmaya yardımcı olacak hızlı ve cesur adımlar atmaya hazır olduğu belirtiliyor. Glasgow'daki COP26'da finans sektörünün duyurularına tepki karışıktı; açıklanan girişimler ve taahhütler gerekli ancak yetersizdi. Finans sektörünün bu Kasım'da Mısır'daki COP27'de başarılı olması için, vaatlerini yerine getirmeye ve reel ekonominin karbonsuzlaşmasını sağlamada somut etki göstermeye başlaması gerekiyor. Bu anlamda 2022’nin, verilen sözlerin yerine getirilme yılı olduğu söylenebilir.
 

PAYLAŞ: DETAY

4 February

Karbon vergisi ne işe yarar ve neden her işe yarayamaz?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Karbonun sosyal maliyetini yansıtan karbon vergisi, karbon salımlarını sınırlamak için temel bir politika aracı olarak görülüyor, çünkü karbon salan mallar için yüksek fiyatlar onlara olan talebi azaltıyor. Karbon vergisi genellikle fosil yakıtlardan alınıyor. Bazı ülkeler çoktan böyle bir vergiyi benimsemiş olsa da diğerlerinde tartışmalar devam ediyor. Küresel bir karbon vergisinin savunucuları da var. Lakin, hükümetler genellikle karbon salımlarını kontrol altına almak için vergiden başka önlemler almaya daha istekliler. Karbon vergisini benimseyen ülkeler arasında ise seviyeler önemli ölçüde değişken ve bunun yanında başka önlemler de mevcut. Bu noktada, salımları sınırlamak için diğer politikalar yerine neden bir karbon vergisinin küresel olarak kullanılmadığını ve böyle bir vergi olsa bile neden başka politikalara ihtiyaç duyulduğunu sormak oldukça doğal.

Hükümetlerin karbon vergilerini kullanmak istememesinin iyi nedenlerinden biri refaha olan etkileriyle ilgili. Örneğin, fosil yakıtlar üzerindeki bir karbon vergisi, düşük gelirli insanlara zengin olanlardan daha fazla zarar vermesinin yarattığı etki ile genellikle gerileyicidir. İlerleyici bir politika olduğunda bile, fiyatlar yükseldiğinde tüketim arttığından daha yoksul insanlar refah kaybına uğrarlar. Bu kayıpları telafi etmek için tazminat sistemleri tasarlamak basit bir mesele değildir. Tazminat sistemleri gelişmemiş olabilir, zarar görenleri tespit etmek veya onlara fon sağlamak zor olabilir. Bu nedenle, hükümetler bir vergi uygulasalar bile, salımları istedikleri ölçüde azaltmaya yetecek kadar yüksek bir karbon vergisi uygulamaktan çekinebilirler. Hükümetlerin tereddüt etmesinin bir başka nedeni de kaybedecek yerleşik ticari çıkarlar olduğu için yeni vergileri kabul etmenin politik olarak zor olabileceğidir.

Fosil yakıtların piyasa fiyatlarının sosyal maliyetleri yansıtacak şekilde hemen yükselmesine izin vermek, başka nedenlerle de istenmeyebilir. Yakıt üzerindeki karbon vergisi, üretimin ana kaynağının maliyetini artırarak ekonomileri yeniden yapılandırmayı amaçlar. Ancak çalışanlar, sermaye ve diğer kaynaklar sorunsuz bir şekilde yeni sektörlere aktarılmadığı için yeniden yapılanma zaman alır. Geçiş sırasında, kaynaklar uzun süre boyunca atıl durumda kalabilir ve ani fiyat artışı ne kadar büyük olursa, kısa vadede potansiyel bozulma o kadar büyük olur.

Diğer sektörlerde kullanılan kaynakların bir kısmı hem yatırımın hem de istihdamın artacağı yenilenebilir enerji ve destekleyici sektörlere akacaktır. Ancak bu da fosil yakıtlardan geri çekilen yatırımları otomatik olarak ve hemen telafi etmeyecektir. Kısa vadede arz-talep uyumsuzlukları olacaktır. Yakıt rezervlerinin ve atıl varlıkların boyutu, kışın sertliği, iklim politikasının gelecekteki yönü, yenilenebilir enerji sektöründeki inovasyonun hızı veya talep riski gibi çeşitli ekonomik değişkenleri bu önemli belirsizliğe ekleyince ekonomik bozulmanın nasıl abartılabileceği açıktır.

Karbon vergileriyle ilgili bir diğer konu da fosil yakıtlardan yayılan karbondioksiti hedef almalarıdır. Atmosferdeki ömrü kısa olan ancak büyük bir ısınma potansiyeli olan metan gibi diğer karbon bileşiklerini doğrudan hedef almazlar. Tarım/hayvancılık, ormansızlaşma, atık yönetimi veya kötü arazi kullanımından kaynaklanan karbon salımlarının değerlendirilmesi ve izlenmesi zordur ve bunlar genellikle doğrudan vergilendirilmez. Bu sebeple, bu kaynakların sebep olduğu karbon ve diğer sera gazı salımlarını sınırlamak için ihtiyaç duyulan alternatif, vergiye dayalı olmayan politikalardan oluşmalıdır. Bunlara örnek olarak, gübre ve atık yönetimi, besleme veya arazi kullanım uygulamalarını değiştirmek gösterilebilir.

Bu nedenle, hükümetler, düzenlemeyi piyasaların, toplumların ve zamanın farklı bölümlerine yayarak, aslında bir dizi örtülü vergi ve diğer mali teşvikler belirleyerek, çeşitli hedefli politikalar ve düzenlemeler kullanır. Örneğin, elektrikli olmayan lüks araçların tüm ithalatını yasaklamak veya tüm lüks yatlardan kaynaklanan salımlarını vergilendirmek, açıkça daha zengin tüketicileri cezalandırmayı amaçlayan politikalardır. Ofis binalarının enerji tasarruflu cihazlar kurmasını zorunlu kılmak, şehirlerde park ücretlerini artırmak, yeşil toplu taşımaya yatırım yapmak veya yenilenebilir enerji yatırımları için devlet sübvansiyonları sağlamak da hedeflenen diğer düzenlemelerden. Salım miktarına ilişkin hedefler için bir karbon vergisi olsa bile her zaman bir politika paketine de ihtiyaç vardır, çünkü piyasalar mükemmel veya eksiksiz değildir; tüketiciler tam olarak bilgilendirilemeyebilir; düzenlemeler maliyetsiz değildir; politik sürdürülebilirlik anahtardır ve dağıtım önemlidir. Çeşitli politikaların ek maliyeti eninde sonunda, kullanılan politika paketine ve piyasanın özelliklerine bağlıdır. Ancak, zengin içerikli politikalara ihtiyaç olduğu açıktır.

PAYLAŞ: DETAY

4 February

İklim değişikliği, daha doğmadan hayatımızı etkiliyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Hamilelik sırasında maruz kalınan yüksek sıcaklıklar ve hava kirliliği kişilerin sağlığını yaşamları boyunca etkileyebiliyor. Yapılan altı yeni araştırmanın sonucuna göre, iklim krizi dünya çapında fetüslerin, bebeklerin ve küçük çocukların sağlığına zarar veriyor.

Artan sıcaklıklar obezite riskini artırıyor
Bilim insanları, bebeklerde hızlı kilo alımının artan sıcaklıklarla bağlantılı olduğunu ve bu durumun da ilerleyen zamanlarda obezite riskini artırdığını ortaya çıkardı.

Yaşamın ilk yılında sıcaklık ve hızlı kilo alımı arasındaki bağlantı İsrail'deki bilim insanları tarafından ortaya kondu. 200.000 doğumun analiz edildiği çalışma, gece saatlerindeki sıcaklıkların en yüksek %20'lik dilimine maruz kalan bebeklerin %5 daha fazla hızlı kilo alma riskine sahip olduğunu buldu. Kudüs İbrani Üniversitesi'nden araştırmacılar, çalışmanın hem iklim değişikliği hem de obezite salgını için önemli etkileri olduğunu, çünkü bebeklik döneminin yetişkinlik dönemindeki kiloyu belirlemede kritik olduğunu ve obez insanların aşırı sıcaktan daha fazla etkilenebileceğini söyledi.

Küresel olarak, çocukların %18'i artık aşırı kilolu veya obez. Küçük çocukların hızlı kilo almasına yol açan olası mekanizmanın, ortam sıcaklığı daha yüksek olduğunda vücut sıcaklığını korumak için daha az yağın yakılması durumu ile açıklanabileceği düşünülüyor.

Orman yangınları ve hava kirliliği doğum kusurlarına yol açıyor
Pediatrik ve Perinatal Epidemiyoloji dergisinin özel sayısında yayınlanan başka araştırmalar ise, ABD'den Danimarka, İsrail ve Avustralya'ya kadar tüm dünyayı kapsayan çalışmalar kapsamında, orman yangınları kaynaklı dumana maruz kalmanın ciddi doğum kusurları riskini iki katına çıkardığını, fosil yakıtlardan kaynaklanan düşük seviyelerde bile olsa hava kirliliğinin ise doğurganlığı azalttığını tespit etti.

California’da yapılan bir araştırma, bir annenin gebe kalmadan önceki ay orman yangınlarına maruz kalmasının, bebeğin bağırsaklarının ve bazen diğer organların derideki küçük bir delikten vücuttan dışarı çıktığı gastroşizis adı verilen bir doğum kusuru riskini iki katına çıkardığını buldu. Fetal gastroşizis nadir görülen bir durum olmasına rağmen, vakalar dünya çapında artıyor. Bilim insanlarının iki milyon doğumu incelediği bir araştırma kapsamında, hava kirliliğine yol açan bir orman yangınının 24 km yakınında yaşayan annelerin hamileliğin ilk üç ayında doğum kusuru riskinin %28'lik oranda arttığını buldular. 

Danimarka'da gerçekleştirilen, fosil yakıtların yanması kaynaklı kirli havanın doğal yollarla hamile kalmaya çalışan 10.000 çift üzerindeki etkisini değerlendiren yeni bir çalışma, bir adet döngüsü sırasında partikül kirliliğindeki birkaç birimlik artışın, gebe kalmada yaklaşık %8'lik bir azalmaya yol açtığını buldu. Çin'de yakın zamanda yapılan bir araştırma da hava kirliliğinin kısırlık riskini önemli ölçüde artırdığını, ancak ortalama kirlilik seviyesinin Danimarka araştırmasından beş kat daha fazla olduğunu buldu.

Yüksek sıcaklıklar erken doğum riskini artırıyor
Daha yüksek sıcaklıklar, ayrıca yaşam boyu sağlık etkileri olabilecek erken doğumla ve küçük çocuklarda hastaneye yatış oranlarının artmasıyla da bağlantılı.

Yüksek sıcaklıklar ve erken doğum arasındaki bağlantıyı inceleyen iki yeni çalışmadan ilki, 2005-2014 yılları arasında Avustralya'nın Yeni Güney Galler kentinde %3'ünün 37 haftadan önce doğum yaptığı yaklaşık bir milyon hamileyi inceledi.  Araştırmacılar, doğumdan bir hafta önce eyaletin en sıcak %5'lik yerlerinde bulunan kişilerin %16 daha fazla erken doğum yapma riskine sahip olduğunu buldu.

İkinci çalışma, insanların sıcağa alışık olduğu Houston'ı da içeren Teksas, Harris County'de 2007-2011 yılları arasında 200.000 doğumu analiz etti. Dönem, 2011'de kaydedilen Teksas'ın en sıcak yazını da kapsıyordu. Çalışmada, annelerin dörtte birinin hamileyken en az bir çok sıcak güne maruz kaldığı belirtilirken bilim insanları, bu çok sıcak günlerin ardından herhangi bir erken doğum riskinin %15 daha yüksek olduğunu buldu.

Sonuçları yorumlayan araştırmacılar sıcak hava dalgaları sırasındaki halk sağlığı uyarılarının hamile insanları da içermesi gerektiğini belirtiyor. Sıcaklıkların erken doğumu nasıl tetiklediği bilinmemekle birlikte doğumu tetikleyen hormonların salınımı nedeniyle olabileceği aktarılıyor.

Bir başka çalışma, daha yüksek sıcaklıkların küçük çocukların New York City’deki acil servislere kabul sayısını artırdığını buldu. Bilim insanları, sekiz yıl boyunca 2,5 milyon hasta kabulünü inceledi ve maksimum sıcaklıkta 12,6°F’lik bir artışın, beş yaşından küçük çocukların hastaneye gelmelerinde %2,4’lük bir artışa yol açtığını tespit etti. Araştırmacılar, küçük çocukların yetişkinlerle karşılaştırıldığında daha fazla sıvı kaybettiğini ve vücut ısısını düzenleme yeteneklerinin olgunlaşmadığını söyledi.

Araştırmaların bir ortak noktası, en kötü etkilere maruz kalan insanların beyaz olmayan, kliması olmayan veya hava kirliliğinin yüksek olduğu bölgelerde yaşayan düşük gelirli insanlar gibi kırılgan gruplardan olması. İklim değişikliği dünyada yaşayan her insanı etkiliyor olsa da bu sonuçlar, sorunun sadece iklim değil sağlık alanında eşitlik ve adaletle de alakalı olduğunu gösteriyor.

PAYLAŞ: DETAY

2 February

Nanoplastik kirliliği yayılıyor: Kutuplarda ilk kez görüldüler

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Grönland'ın buz örtüsü üzerinden yapılan bir analiz, nanoplastik kirliliğin bu bölgeyi en az 50 yıldır etkilediğini gösterdi. Araştırmacılar kutuplardaki nanoplastik kirliliğindeki parçacıkların dörtte birinin araç lastiklerinden geldiğini belirttiler. Kutup bölgelerinde ilk kez nanoplastik kirlilik tespit edilmesi bu küçük parçacıkların artık dünya çapında yaygın olduğunu gösteriyor.

Nanopartiküller, dünya genelinde halihazırda bulunan mikroplastiklerden daha küçük ve daha zehirli, ancak her ikisinin de insan sağlığı üzerindeki etkisi tam olarak bilinmiyor. Nanopartiküllerin çok hafif olması, bu parçacıkların; Kuzey Amerika ve Asya'daki şehirlerden gelen rüzgarlarla Grönland'a taşındığını düşündürmektedir. Antarktika'da McMurdo Sound deniz buzunda tespit edilen nanoplastiklerin ise okyanus akıntıları tarafından uzak kıtaya taşınmış olması muhtemeldir.

Hollanda Utrecht Üniversitesi’nden araştırmayı yöneten Dušan Materic, dünyanın hem güney hem de kuzey kutup bölgelerinde tespit edilen nanoplastiklerin, mikroplastik gibi diğer türevlerine kıyasla daha toksik olması nedeniyle bu durumun oldukça önemli olduğunu belirtti. Materic, henüz sonuç çıkarmak için erken olduğunu belirtirken analiz edilen her yerde bu durumun çok büyük bir sorun gibi gözüktüğünü söylüyor.

14 metre olan Grönland buz çekirdeği 1965'e kadar uzanan kar yağışı katmanlarını temsil ediyor. Materic, araştırmanın en çarpıcı sonucunun nanoplastiklerin bu çekirdeğin her katmanında bulunması olduğunu belirtiyor. Araştırma, nanoplastikler kutuplar için yeni bir kirletici olarak kabul edilse de aslında on yıllardır orada olduğunu gösteriyor.

Environmental Research dergisinde yayınlanan yeni çalışma, Grönland'da mililitre erimiş buz başına 13 nanogram nanoplastik buldu. Bu oran Antarktika buzunda dört kat daha fazla, bunun nedeninin deniz buzu oluşturma sürecinin parçacıkları yoğunlaştırması olduğu düşünülüyor.

Grönland'da nanoplastiklerin yarısı, tek kullanımlık plastik torbalarda ve ambalajlarda kullanılan polietilen (PE), dörtte biri lastik parçacıkları ve beşte biri içecek şişelerinde ve giysilerde kullanılan polietilen tereftalat (PET) gibi çeşitli maddelerden oluşuyor.

Antarktika’da bulunan nanoplastiklerin de yarısı polietilen (PE), ikinci en sık karşılaşılan tür ise gıda kapları ve borular için yaygınca kullanılan polipropilen oldu. Nüfusun yoğun olduğu bölgelerden daha uzak olan Antarktika'da hiçbir lastik parçacığı bulunmadı.

Önceki çalışmalar, Birleşik Krallık'taki nehirlerde, Kuzey Atlantik'ten gelen deniz suyunda, Sibirya'daki göllerde ve Avusturya Alplerinde plastik nanoparçacıklara rastlamak mümkün. Dünyada artık Everest Dağı'nın zirvesinden okyanusların derinliklerine kadar plastik bulunuyor. İnsanların istemeden mikroplastikleri yiyip soluduğu biliniyor ve yakın zamanda yapılan bir başka araştırma, parçacıkların insan hücrelerine zarar verdiğini gösteriyor.

Araştırmalar aynı zamanda nanoplastiklerin organizmalar üzerinde çeşitli olumsuz etkilere neden olduğunu belirtiyor. İnsanların nanoplastiklere maruz kalmasının çeşitli iltihaplanmalara sebep olduğu biliniyor.

Bilim insanları, plastiklerin insanlık için güvenli sınırı aşan ve gezegeni kaplayan kimyasal kirliliğin bir parçası olduğunu belirtiyor. Bu doğrultuda, plastik kirliliğinin sağlık üzerindeki etkisi üzerine araştırmalar yapılmaya başlandı. İngiltere'deki Portsmouth Üniversitesi'nde yeni bir mikroplastik grubuna liderlik eden Dr Fay Couceiro ve ekibi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve astımı olan hastaların akciğerlerinde mikroplastiklerin varlığını araştırmayı planlıyor. Araştırma, havada çok sayıda lif bulunduran halı kaplı veya vakumlu odaların, hastaların durumunu tetikleyip tetiklemediğini inceleyecek.

Couceiro, “Plastiklerin neden olduğu çevresel zararın yanı sıra, mikroplastiklerin solunması ve yutulmasının vücudumuza etkileri konusunda artan bir endişe var” diyor.

Son araştırmalar, insanların evlerinde günde 2.000-7.000 mikroplastik soluduğunu öne sürüyor. Solunum uzmanı Prof Anoop Jivan Chauhan bu verilerin, her birimizin yılda 1.8 milyona kadar mikroplastik solumakta veya yutmakta olduğunu gösterdiğini belirtti. Vücuda bir kez girdikten sonra bu mikroplastiklerin vücuda geri döndürülemez bir hasar vermediklerini düşünmek zor.
 

PAYLAŞ: DETAY

2 February

ÇSY yatırımlarının kör noktası: Tedarik zincirleri

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Bir şirketin çevresel, sosyal ve yönetişim konularındaki performansını ölçen çevre, sosyal ve yönetişim kriterleri, yatırımcılara doğru yatırım kararları vermeleri için önemli bilgiler sunuyor. Fakat Bloomberg, MSCI ve Sustainalytics gibi ÇSY derecelendirme kuruluşlarının tedarik zincirlerinin performansını görmezden gelmesi şirketlerin “kötü” tedarik zinciri partnerlerini gizleyerek sürdürülebilirlik ve sosyal derecelendirmelerini arttırmalarının yolunu açıyor.

ÇSY yatırımları, 2005 yılında yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporunda dikkat çekilmesinin üzerinden geçen yirmi yıldan kısa bir sürede 35 trilyon dolarlık bir sektöre dönüştü. 2020 yılında ABD’deki varlıkların üçte birini yönetenler ÇSY kriterlerini kullandıklarını  ve 2025 yılına kadar ÇSY portföylerinde yönetilen küresel varlıkların 53 trilyon dolara ulaşmasının beklendiğini söylüyor. Bu yatırımlar, yatırımcıların toplum üzerinde olumlu bir etki yaratma konusundaki artan arzusuna hitap ettikleri için zaman içinde ivme kazandı. Ancak, ÇSY risklerinin ölçülmesinde tedarik zincirlerinin göz ardı edilmesi ÇSY fonlarına olan güveni sarsabilir.

Tedarik zincirlerinin göz ardı edilmesinin yaratacağı problemler

Neredeyse  her şirketin operasyonları, işçilerin, bilginin ve kaynakların dahil olduğu bir küresel tedarik zinciri tarafından destekleniyor. Dolayısıyla bir şirketin ÇSY risklerini doğru bir şekilde ölçmesi için tedarik zinciri operasyonlarını da baştan sona dikkate alması gerekiyor.

Son incelemeler ise çoğu derecelendirme kuruluşunun, şirketlerin ÇSY performansını küresel tedarik zinciri merceğinden ölçmediğini gösteriyor. Örneğin, Bloomberg tedarik zincirlerini ÇSY’nin S başlığı altında ele alıyor. Bu sınıflandırma tedarik zincirlerinin karbon salımları , iklim değişikliği etkileri, kirleticiler ve insan hakları gibi diğer öğelerden ayrı olarak ele alınmasını sağlıyor. Şirketler belirli bir kabul edilmiş raporlama standardına tabi olmadıklarından tedarikçilerinin performansını paylaşırken seçici raporlama ortaya çıkabiliyor. Yakın tarihli bir araştırma, şirketlerin çevreye duyarlı tedarikçilerini raporlama ve "kötü" tedarikçileri gizleme eğiliminde olduğunu, böylece tedarik zincirlerinin “yeşil badana”ya maruz kaldığını gösteriyor.

Karbon salımları, tam anlamıyla ele alınmayan bir başka bir başlık. Timberland gibi birçok şirket, kendi operasyonlarından kaynaklanan salımları azaltmada büyük başarılar elde etti. Yine de, kapsam 3 olarak bilinen tedarik zinciri ortaklarından ve müşterilerinden kaynaklanan salımlar yüksek kalıyor. İmalat sanayiindeki şirketlerin yalnızca %19'u ve hizmet sektöründeki şirketlerin %22'si kapsam 3 verilerini açıklayabiliyor. Örneğin; ÇSYfonlarının en büyük ve favori holdingleri arasında olan Amazon’un yıllık satışları Walmart’tan fazla olsa da nakliye kaynaklı salımlarının Walmart'ın yalnızca yedide biri olduğu bildirdi. Ancak, ithalatla ilgili veriler incelendiğinde ise Amazon'un okyanus aracılığıyla gerçekleştirdiği gönderilerinin yalnızca %15'inin izlenebildiği görülüyor. Derecelendirme kuruşları ise bu veri eksikliği nedeniyle kapsam 3 salımlarını ÇSY raporlarına dahil edemiyor.

Çoğu durumda üçüncü parti satıcı ve tedarikçilerin ÇSY raporlamasına dahil edilmemesi de bir başka önemli problem. Örneğin; Amazon'un gelirinin büyük bir kısmı üçüncü parti satıcılardan gelse de - yaklaşık %40’ı doğrudan Çin’de satış yapanlardan oluşuyor- ABD dışında faaliyet gösteren birçok üçüncü parti satıcı ve tedarikçinin yarattığı salımların hesaplanmaması ÇSY raporlamasını karmaşık hale getiriyor.

Bir diğer önemli ÇSY metriği de tüketicinin korunmasıyla ilgili. Amazon, "Dünya'nın en müşteri odaklı şirketi" olmaktan gurur duyuyor. Fakat; müşteriler platformda üçüncü taraf satıcılar tarafından satılan ürünlerden zarar gördüğünde Amazon, çevrimiçi pazar yeri olarak işlev gördüğü için bu zarardan sorumlu tutulmaması gerektiğini savunuyor. Bu satıcılar ABD yasalarına tabi olmadıkları için verilen zarardan sorumlu tutulamıyorlar. 2020'de en büyük ÇSY derecelendirme kuruluşu olan MSCI, tüketici sorumluluğu riskine rağmen kurumsal yönetim ve veri güvenliği gibi alanlardaki gücünü yansıtarak Amazon'un ÇSY notunu BB'den BBB'ye yükseltti. Bahsedilen bu eksiklikler 3M, ExxonMobil ve Tesla gibi şirketlerin derecelendirmeleriyle de ilgili sorunlara neden oluyor.

Bu konuda dünyada neler yapılıyor?

Şu anda üzerinde onaylaşılmış bir raporlama standardının olmaması, farklı şirketlerin sürdürülebilirliklerini ve sosyal derecelendirmelerini artırmak üzere sadece belirli ÇSY performans ölçütlerine göre raporlama yapmalarına neden oluyor. Tutarlılığı artırmak için bir sonraki adım, ÇSY derecelendirme kuruluşlarının metodolojilerini küresel tedarik zincirlerinin çevreye zararlı ve etik olmayan tüm operasyonlarını hesaba katacak şekilde yeniden tasarlamaları olacaktır. Derecelendirme kuruluşları bu amaçla şirketlerin, tedarik zinciri ortaklarının kapsam 3 emisyonları gibi faaliyetlerini ölçümlemesi ve açıklaması için teşvikler oluşturabilir.

Bazı hükümetlerin bu konuda harekete geçmeye başladığı görülüyor. Haziran 2021'de Alman Parlamentosu, 2023'te yürürlüğe girecek olan Tedarik Zinciri Durum Tespiti Yasası'nı kabul etti. Bu yeni yasaya göre, Almanya merkezli büyük şirketler, küresel tedarik zinciri ağlarından kaynaklanan sosyal ve çevresel sorunlardan sorumlu olacak. Yeni yasa çocuk işçi ve zorla çalıştırılan işçi bulundurmamayı, tüm tedarik zincirinde iş sağlığı ve güvenliğine dikkat etmeyi içeriyor. Yasayı ihlal edenler, yıllık gelirlerinin %2'sine kadar para cezasına çarptırılabilecek.

Avrupa Birliği'nin Mart 2021'de yürürlüğe giren yeni Sürdürülebilir Finans Açıklama Yönetmeliği, fonlardan ÇSY kriterlerinin yatırım kararlarına nasıl entegre edildiğini açıklamaları bekliyor. Bloomberg'in haberine göre, bu yeni düzenleme varlık yöneticilerinin bazı varlıklarından "ÇSY entegre" ifadesini kaldırmalarına neden oldu.

Benzer yasalar olmadan da ÇSY derecelendirme kuruluşlarının önemli bir boşluğu doldurabileceğine inanılıyor. Bir şirketin tüm tedarik zincirinin ÇSY performansını araştırmak çok daha karmaşık olsa da derecelendirme kuruluşları, tüm raporlama boyutlarını bir şirketin tedarik zincirini de kapsayacak şekilde baştan sona inceleyerek ve şirket yöneticilerini bilinçlendirerek aksi takdirde göz ardı edilecek eylemlerden sorumlu olmaya yönlendirebilir.

 

PAYLAŞ: DETAY

21 January

2022’de Küresel Riskler: Net-sıfıra geçişin 'düzensiz' olacağını kabullenmenin zamanı geldi

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

2022 Küresel Riskler Raporu, önümüzdeki on yılın bir numaralı riski olarak “iklim eyleminin başarısızlığını” gösteriyor. İklim eylemi başarısızlığıyla ilgili en çok belgelenen riskler, şiddetli hava koşullarının sıklığı ve şiddetindeki artış gibi fiziksel riskler.

Kuşkusuz iklim krizi, insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük uzun vadeli tehdit. Ancak net sıfır bir geleceğe geçişle bağlantılı riskler de giderek daha fazla dikkat çekiyor. Düzensiz bir geçiş, bu riskleri şiddetlendirebilir, kuruluşların iş yapma yeteneğini etkileyebilir, ekonomik dalgalanmaya neden olabilir ve finansal sistemi istikrarsızlaştırabilir.

Net-sıfıra geçiş: Daha fazla aciliyet, daha fazla eylemlilik
Hükümetler, COP26 sırasında çeşitli iddialı salım azaltma hedeflerinin duyurulmasıyla acil ve agresif eylem ihtiyacının farkına vardılar. 2050 yılında net sıfıra ulaşmak için 2030 yılına kadar salımları yarıya indirmek gibi daha kısa vadeli hedeflere geçiş, iklim krizindeki acil durum ışıklarından birisi.

Ancak COP'taki yeni taahhütlere ilişkin iyimserliğe rağmen, bu hedefler hala Paris Anlaşması'nda belirlenen 1,5°C hedefinin gerisinde kalıyor. Öyle ki iklim krizi politikaları, en iyimser senaryolarda bile sadece 1,8°C'ye ulaşarak 2,4°C'lik ısınmaya doğru yol alıyorlar. Yapılacak çok iş var ancak zaman daralıyor. 2030’a yalnızca sekiz yıl kaldı. Hükümetler ve işletmeler önümüzdeki 12-18 ay içinde hızlı bir şekilde somut ve etkili iklim eylemi planları yürütmezlerse, on yılın sonlarına doğru, iklim krizine yönelik eylemleri aceleye getirmek zorunda kalacaklar. Böylesi bir senaryo zaman sınırını yakalayabilmek için ekonomik çapta sert müdahalelere yol açabilir.

Etkili bir karbon fiyatı oluşturmaya yönelik mekanizmalar gibi ekonomik faktörlerin uygulanması önemli bir adım olacaktır. COP26'daki olumlu gelişmelerin ardından, artık ülkeler arasındaki salım ticareti için net bir muhasebe rehberi var.

Altı yıl süren tartışmalardan sonra, Paris Anlaşması'nın nasıl uygulanacağına ilişkin yönergeleri içeren Paris kural kitabı sonunda Glasgow'da kabul edildi. Bu düzenleme, içerdiği 6. Madde ile ülkelerin Birleşmiş Milletler aracılığıyla karbon kredisi alışverişinde bulunmaları için bir çerçeve oluşturuyor. Küresel karbon piyasası aracılığıyla da yeşil yatırımları çekmek isteyen tüm ülkelere pazar erişimi sağlıyor.

Tüm bu değişiklikler, yalnızca arz tarafının değil, aynı zamanda karbon yoğun mal ve hizmetlerdeki talep yıkımını da etkileyen yeni ekonomik politikaların ve düzenlemelerin ortaya çıkmasını gerektirecek. Bu talebi yok etme önlemleri, devlet desteklerinin fosil yakıtlardan düşük karbonlu teknolojilere yönlendirilmesini ve buna paralel olarak düşük karbonlu yapı malzemelerinin kullanılmasını talep eden yeni inşaat düzenlemelerinin getirilmesini içerebilir.

Düzensiz bir net-sıfıra geçiş kaçınılmaz mı?
Genel anlamıyla korkulan durum, ifade edildiği gibi geç ve hızlı politika değişikliklerinin işletmelere ve toplumlara uyum sağlamak için çok az zaman bırakacağı ve derin aksamalara neden olabileceği. Ayrıca gerekli yeşil altyapı ve teknolojileri geliştirmek ve finanse etmek için daha az zaman olacak. Bu hedeflere ulaşan rotada kalmak için salım azaltımlarının daha da derinleşmesi gerekebilir. Net-sıfır bir dünyaya yumuşak bir geçiş yapmak yerine düzensiz bir geçiş riskini alıyoruz.

Bu düzensiz geçiş muhtemelen en çok karbon yoğun sektörleri ve onların tedarik zincirlerini vuracak. Örneğin, sadece 2050 yılına kadar fosil yakıt sektörlerinde 8 milyondan fazla iş kaybedilebilir. Ulaşım, tarım ve ağır sanayiler üzerinde de bir etki beklenebilir. Diğer sanayi devrimlerinde olduğu gibi, iş modelleri net-sıfır bir gelecekle uyumlu olmayan endüstriler tamamen yok olabilir.

Ancak düzensiz bir geçişin geniş kapsamlı ekonomik ve sosyal sonuçları olacaktır. Enerji fiyatlarındaki artışlar, net-sıfıra geçişin etkisi açısından buzdağının sadece görünen kısmı. Hükümetler yatırımcılara hızlı bir şekilde fosil yakıt şirketlerinden geri çekilmeleri için baskı yaparsa, bu sadece jeopolitik riskler yaratarak arz kısıtlamaları, enerji fiyatlarında istikrarsızlık ve enerji güvenliğinde azalmalara sebep olacaktır. Küresel mali krizin gösterdiği gibi, bir sektördeki aksaklıklar hızla tüm ekonomiye yayılabilir ve siyasi müdahaleyi tetikleyebilir. Bu durum, bireylerin geçim kaynaklarını etkileyecek ve işgücü piyasalarını bozacaktır.

Düzensiz net-sıfır geçişi kabullenmek
Peki, net-sıfır geçiş risklerine katlanmadan küresel ısınma nasıl azaltılabilir? İş açısından bakıldığında, geçişin düzensiz olacağını varsaymak en uygunu olacaktır. Karbondan arındırma için gereken teknolojik, ekonomik ve toplumsal değişikliklerin ölçeği göz önüne alındığında, özellikle yeşil yıkama veya taahhütlerde oyalanma geçişi geciktiriyorsa, “düzenli bir geçiş” kavramı pek olası değil. Önceki sanayi devrimleri de oldukça yıkıcı ve düzensizdi.

Hükümetlerin doğru düzenlemeleri zamanında yapmalarını beklemekse muhtemelen iş işten geçmiş bir senaryo ile sonuçlanacaktır. Önceki geçişlerden ders almak gerekiyor. Örneğin, dijital geçişin kaybedenleri, değişimi kendileri yönlendirmek yerine, değişimin kendilerini etkilemesini bekledi. Bunun yerine, tüm değişim dönemlerinde olduğu gibi düzensiz ve yıkıcı bir geçişi bir fırsat olarak görmek gerekiyor. İşletmelerin ve hükümetlerin yenilikçi ve vizyon sahibi girişimler gerçekleştirmeleri gerekiyor.

Örneğin, birçok hükümet içten yanmalı motoru aşamalı olarak kaldırmayı taahhüt etti, ancak elektrikli araçlar (EA'lar) için şarj noktalarının kullanıma sunulması çok yavaşsa, EA'lara düzensiz bir geçiş olabilir. Ancak adanmış şarj şirketleri devasa altyapı sözleşmeleri kazanabilir, kamu hizmetleri şirketleri temiz elektriğine daha fazla talep sağlamak için şarj noktalarını kullanabilir, petrol şirketleri ön avlularına şarj noktaları ekleyebilir, hatta otomobil üreticileri ve yatırımcılar için fırsatlar olabilir. Tüm bunlar, EA’ların tercih edilen temiz araç olacağını varsayıyor. Diğer otomobil üreticileri, hidrojen gibi farklı yakıtları kullanmanın ticari fırsatını ortaya çıkaran teknolojik çözümler bulabilir.

En büyük risk: Eylemsizlik
Düzensiz bir geçişin riskleri, net sıfıra giden yolculuğu yavaşlatmak için bir bahane olarak kullanılmamalı. Aksine, ne kadar uzun beklersek, düzensiz bir geçişle karşılaşmak o kadar olası. Eğer harekete geçilmezse, azalmayan salımların neden olduğu zarar ve sonucunda iklim değişikliğinin uzun vadeli sonuçları, potansiyel geçiş risklerinden çok daha felaket olacaktır. Sadece finansal bir mercekten bakıldığında, iklim değişikliğiyle mücadele için hiçbir hafifletici önlem alınmazsa dünya ekonomisi GSYİH'nin %18'ini kaybedebilir.

Düzensiz bir geçiş kaçınılmaz görünse de yolculuğu yumuşatmak için geç değil. Hükümetler ve işletmeler, karşılaştıkları riskleri değerlendirmek için yine de cesur adımlar atabilir ve ardından ekonomileri ve işleri koruyan yenilikçi, başarılı ve kapsayıcı bir geçiş sağlamak için harekete geçebilir.

Bunun için, hükümetlerin ulusal olarak belirlenmiş katkılarını eylemle destekleyen iddialı iklim politikaları uygulamaları gerekiyor. Bu iklim eylemi, işletmelerin ve yatırımcıların gelecekteki değişiklikleri planlamasını sağlamak için hem şeffaf hem de tutarlı bir şekilde gerçekleştirilmeli.

Hükümetler, net sıfır teknolojilere yatırım yapmak, bu alanda açık teşvikler getirmek ve karbon yoğun ürün ve hizmetlerde talep yıkımı yaratan tüketici davranışlarını değiştirmek için, özellikle karbon yoğun sektörlerle birlikte çalışmalıdır. Fosil yakıt üretimlerinde devlet desteklerinin kaldırılması ve karbon fiyatlandırmasının getirilmesi büyük bir ilk adım olacaktır.

Ayrıca kimse bu mücadelede arkada bırakılmamalı. Fosil yakıt endüstrisi gibi karbon yoğun sektörlerdeki işçilerin yeniden vasıflandırılmasını hızlandıran politikalar bu dayanışmaya sadece bir örnek. 2018'de 11 milyon olan yenilenebilir enerji istihdamına kıyasla 2050'ye kadar 42 milyon kişi istihdam edilebilir. İnsanların bu fırsatları değerlendirecek becerilere sahip olması sağlanmalı.

Özetle net-sıfıra giden yol mükemmel değil. Net-sıfır geçişi, finansal ve ekonomik istikrar için önemli bir kısa vadeli tehdidi temsil ediyor, ancak aynı zamanda büyük fırsatlar da sunuyor. Bireyler, topluluklar ve işletmeler olarak, fırsatları yakalamaya hazır olmak, gelecek değişikliklere uyum sağlamak ve hazırlanmak bize düşüyor. Hükümetlerin net sıfıra sorunsuz ve düzenli bir geçiş yaratması umulsa da hazırlıklı olmak ve hepimiz için engebeli bir yolculuğa çıkmak en iyisi.
 

PAYLAŞ: DETAY

21 January

Evden çalışmayı eşitsizliği güçlendirmek yerine yaşamları iyileştirmek için nasıl kullanabiliriz?

*Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Aralık başına kadar, İngiltere'deki ofis çalışanları istikrarlı bir şekilde masalarına dönüyor gibiydi. Ancak Omicron varyantı geldiğinde, pandeminin başlangıcından bu yana şekillenen evden çalışma sistemine geri dönüldü. Hibrit istihdam olarak adlandırılan ev ve iş arasında bölüştürülen uzun vadeli planlar açıklandı. Bu durumu sonuçları gelecek yıl ve sonrasında ortaya çıkacak olan sessiz bir devrim olarak tanımlamak mümkün. 

Evden ve hibrit çalışma, önde gelen teknoloji şirketleri tarafından benimsendi. Finans sektöründe de benzer bir durum yaşanıyor. İngiltere'de, pandeminin başlangıcından bu yana 18 milyon ft2 ofis alanı boşaltıldı, ofislerin yaklaşık %20'si kullanım dışı bırakıldı ve şimdi ile 2027 arasında, İngiltere’deki her 10 ofisten birine artık ihtiyaç duyulmayacağına dair tahminler var. 

Hükümetin normale yakın bir dönüşle ilgili tüm hayallerine rağmen, bu, çağı tanımlayan derin bir değişim gibi görünüyor. Sendikalardaki insanlarla konuştuğunuzda, acil ve dikkat gerektiren yeni bir sınır duygusu ediniyorsunuz. Örneğin Unite sendikası, izolasyon, “stres ve depresyon” ve “uygun olmayan bir ortamda çalışmaktan kaynaklanan sağlık ve güvenlik riskleri” gibi riskleri en aza indirmek için tasarlanmış ayrıntılı bir evden çalışma anlaşmaları şablonu üzerinde çalışıyor. Ancak şu ana kadar olup bitenlerle ilgili her siyasi tartışma, her şeyi kültür savaşlarının başka bir çeşidine indirgedi. Bir taraf, geleneksel işyerinden uzaklaşmayı hem ekonomi hem de ahlaki refahımız için ölümcül bir tehdit olarak görürken, diğer taraf neredeyse ütopik bir günlük işe gidip gelme, artan üretkenlik, daha fazla aile zamanı içeren sistem görüyor. Her iki tarafın da görmezden gelme eğiliminde olduğu şey, eşitsizlikle ilgili büyük meseleler, işin gerçekte ne içerdiği ve büyük şirketlerin sıklıkla sorumluluğu ve riski kırılgan bireylere yüklemeye çalışması.

Başlangıç olarak, yalnızca bir azınlık evden çalışabiliyor. Nisan 2020'de Birleşik Krallık Ulusal İstatistik Ofisi, bu oranı %46 olarak açıkladı. Evden çalışmanın oranı bölgelere, şehirlere ve kasabalara göre değişiklik gösterebiliyor. Şehirlerde bu oran çok daha yüksekken merkezden uzaklaştıkça evden çalışma düzeni daha seyrek görülüyor. Bu bağlamda, evden çalışma, bunu yapanlardan bazılarını bir özerklik ve bütünsel yaşam hayali haline getirse de pandeminin genişlettiği sınıf ayrımlarını hem kalıcı hem de devasa hale getirmekle tehdit ediyor.

Diğer sorular, şu anda işlerinin en azından bir kısmını uyudukları yerden çok uzakta yapmayan kişilerle ilgili. Yalnız yaşıyorsanız, evden çalışma hem bir derece özgürlüğü hem de insan etkileşiminden kopuşu temsil edebilir. Çalışma hayatlarının başındaki gençler için bir ofiste olmamak muhtemelen iki tür dezavantaja yol açacak: profesyonelliğin gelişimine izin veren toplu iş yeri deneyimlerinden kopuk olmak ve ev içinde işlerini etkili bir şekilde yapacak alana sahip olamamak. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin evde çalışmayı nasıl etkilediğine dair net kanıtlar da var. McKinsey tarafından yapılan Amerika araştırmasında, erkeklerin %79'u evde “olumlu iş etkililiği” yaşadıklarını söylerken, bu oran kadınlarda yalnızca %37. Ayrıca, kim olursanız olun, evde çalışmanın çalışma saatlerinizi artırmış olması muhtemel. İlk küresel karantina sırasında yapılan araştırmalar, dünya çapında 3 milyon uzaktan çalışan için ortalama çalışma gününün %8,2 veya yaklaşık 50 dakika arttığını gösteriyor.

Yakın zamanda yayınlanan, evden çalışmanın iyi ve kötü yanları hakkında kapsamlı bir içerik sunan bir kitap da uzaktan çalışmanın “sizi sürekli üretkenliğin çarkından kurtarabileceği” ve aynı zamanda sizi “daha ??iyi bir arkadaş ve partner” haline getirebileceğinden bahsediyor. Ancak bu noktada ortaya çıkan sorun, çok fazla sayıda işverenin, uzun çalışma saatlerini, hızla acı veren bir yoldaşlığa dönüştürüp insanların yaptıklarının yakından izleyen işyeri kültürleri üzerinden bir evden çalışma modeli oluşturması. Kitapta, komedyen Kevin Farzad'ın "eğer bir işveren 'biz burada aile gibiyiz' derse, sizi psikolojik olarak mahvedeceklerdir" şeklindeki gözleminden alıntı yapıyor. İş hayatının ev ortamına bu denli girmesine izin verilmesi, “iş-yaşam dengesinin tamamen çökmesi” riskini ortaya çıkarıyor.

Bu noktayı anlamak için, şehir ve kırsal arasında durmadan dolaşan ve yazlık evlerinden Zoom toplantılarına ev sahipliği yapan güçlü insanların hayallerini bir kenara koyun. Bunun yerine, pandemiden çok önce insanların evlerine itilen çağrı merkezi işlerini düşünün. Burada, aynı zamanda yeni bir uzaktan çalışan gözetimi dünyasını da görüyorsunuz. Geçen yıl mart ayında Guardian, çok uluslu bir çağrı merkezi şirketinin evde çalışanların dizüstü bilgisayarlarındaki web kameraları etrafında oluşturulan yazılımlar hakkında haber yaptı. Oluşturulan sistem, hiçbir klavye vuruşu ve fare tıklaması algılamazsa, sizi o belirli süre boyunca boşta olarak gösteriyor ve amirinize bildiriyor.

Esnekliğe öncelik vermemiz gerekirken, evde çalışmaya odaklanıyoruz. Nerede çalıştıklarından bağımsız olarak, insanların kendi seçtikleri zamanlarda başlama ve bitirme şansı, günlük düzenlerini kurma ve tatillerini planlama olanağı sunuyor. Şirketler, yeni işe alınanların ihtiyaçlarına çok daha fazla dikkat etmeli. Onları uygun mentörlerle eşleştirmek, çalışma saatlerinin tamamını veya çoğunu bir işyerinde geçirme seçeneğine sahip olmalarını sağlamak ve bir sendikaya üye olmalarına izin vermek yapılabileceklerden bazıları. Tüm çalışanlar içinse hem toplu temsil hakkı hem de Fransa, İtalya ve İspanya'da benimsenen, çalışma saatleri dışında e-postalar, çağrılar ve mesajlarla uğraşmak zorunda kalmamak üzere bağlantıyı kesme hakkı olmalı.

Tüm bunlar, insanların hayatlarını gerçekten iyileştirebilecek evden ve hibrit çalışmanın başlangıcı olabilir. 2022 başlarındaki bu yorgun halin tehlikesi, kayıtsızlık ve kaderciliğin ortaya çıkması ve sonunda kimsenin istemediği pandemi sonrası bir gerçekliğe geçiş yapma ihtimalimiz gibi gözüküyor. Keder, aksama ve günlük deneyimlerimizde büyük değişikliklerin ortasında, gelecek geldi çattı: sadece iş değil, hayatın dokunduğu diğer tüm yönlerine. Bununla ilgili ne zaman bir şeyler yapmaya başlayacağız dersiniz?

PAYLAŞ: DETAY

21 January

B Corp Türkiye topluluğu ATÖLYE ile büyümeye devam ediyor

*Bu yazıyı 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde 4.500’ün üzerinde şirketin parçası olduğu B Corp hareketi, kâr ve amaç arasında bir denge kurmayı hedefleyen ve dünya için en iyi olmayı amaçlayan şirketleri bünyesine katıyor. Şirketler; çalışanlarının, müşterilerinin, toplumun ve çevrenin üzerindeki etkilerine dair detaylı bir değerlendirme sürecinden geçerek B Corp olmaya hak kazanıyor. 

B Corp Türkiye topluluğu da büyümeye devam ediyor. Mikado Danışmanlık, S360, Taze Kuru, Reflect Studio, Semtrio’nun bulunduğu, küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience’ın Türkiye operasyonunun da aktif olarak katıldığı ilham veren liderlik hareketine ATÖLYE de katıldı. ATÖLYE, B Corp olma yolculuklarının toplumun ve gezegenin üzerinde yarattıkları direkt ve dolaylı etkileri sorgulamak için öğretici bir süreç olduğunu düşünüyor. B Corp olmayı işi iyilik için kullanma taahhütlerinin sadece başlangıcı olarak gören ATÖLYE ile B Corp olma yolculuklarına dair konuştuk. İyi okumalar!
 
ATÖLYE’den kısaca bahsedebilir misiniz? ATÖLYE’nin amacı ve bu amaca yönelik gerçekleştirdiği faaliyetler nelerdir?
ATÖLYE, komünitesinden güç alarak yaratıcı hizmetler geliştiren bir organizasyon. Stratejik Tasarım Stüdyosu, Akademi ve Yaratıcı Platform birimleri ile çeşitli ortakların karşılaştıkları problemlere onlarla birlikte tasarım odaklı çözümler geliştiriyoruz. ATÖLYE’nin Stratejik Tasarım Stüdyosu, güncel ve karmaşık problemlere karşı disiplinlerötesi bir tasarım yaklaşımıyla stratejik çözümler üretmek için çeşitli kurumlarla birlikte çalışıyor. ATÖLYE Akademi; bireylere ve takımlara yaratıcı liderlik, radikal iş birlikleri ve sistemik tasarım becerileri kazandıran deneyim, tasarım ve etkileşim odaklı öğrenme programları tasarlıyor. Komünite kürasyonu prensibi ile hareket eden Yaratıcı Platform ise, etki odaklı projeler etrafında bağlantı kurmak, öğrenmek ve gelişmek isteyen yaratıcı birey ve ekiplerin bir araya geldiği bir komüniteyi besliyor. Ayrıca, “Girişimler” adındaki birimimizle de özellikle sosyal etki odaklı girişimlerin büyüme yolculuğuna destek oluyoruz.

ATÖLYE’nin asıl amacı hem bireylerin hem de kurumların bir araya gelerek gelişeceği ve olumlu etki yaratabileceği verimli bir ortam oluşturmak. Bu doğrultuda, bireylerin, takımların ve kurumların ilişkiler kurduğu, fikir alışverişinde bulunduğu ve etki odaklı projelerde iş birliği yaptığı esnek ve çeşitlilik sahibi sistemler kuruyoruz.
 
ATÖLYE Türkiye’deki altı B Corp’tan biri oldu. B Corp olma yolculuğunda motivasyonunuz ne oldu ve bu süreç size neler kazandırdı?
ATÖLYE; yaşadığımız dünyanın gerçeklerine yakından tanıklık eden, insanları ve toplulukları bir araya getirerek etki yaratma gücüne sahip ve gezegenimiz için kaygı duyan bireylerden oluşan bir organizasyon. Bu yüzden, B Corp olma yolculuğumuzun hem organizasyonumuza yakından bakmamız için fırsat sağlamasını hem de gelecekte atmamız gereken adımlar için kılavuz olmasını amaçladık.

B Corp topluluğuna dahil olmanın ATÖLYE içindeki süreçlerimizi ve partnerlerimizle birlikte kurduğumuz ekosistemi etkileyecek bir gücü var. Bu nedenle B Corp olma yolculuğunun yaptığımız işin ve kararlarımızın toplumun ve gezegenin üzerinde yarattığı direkt ve dolaylı etkilerini sorgulamamız için öğretici bir süreç olduğunu düşünüyoruz. B Corp sadece bir sertifika ya da bir merdivenin son basamağı değil; dönüşüm, farkındalık, özen ve süreklilik gerektiren bir taahhüt olduğundan bizim için yolun başlangıcı.

B Corp süreciyle organizasyonel etkimizi daha bütüncül bir şekilde ele almaya ve tüm süreçlerimize bu bakış açısını katmaya başladık. Bu da bizi daha önce yakından bakmadığımız süreçleri irdelemeye yönlendirdi. Örneğin, enerji tüketimimizi daha kapsamlı şekilde ölçmeye ve bunun gibi bilgiler ışığında alacağımız aksiyonlarla ilgili politikalar belirlemeye başladık.
 
B Corp’lar, dünyanın en iyisi değil, dünya için en iyi olmayı hedefleyen şirketlerden oluşan bir topluluk. ATÖLYE’yi farklılaştıran ve “dünya için en iyi” yapan unsurlar nelerdir?
B Corp taahhüdü “işin iyilik için bir güç olarak kullanıldığı bir küresel ekonomiyi” tahayyül ediyor. Bu yenilikçi tutum, iş yapış şekillerinde faydayı düşünürken daha bütünsel bir anlayışı ve toplum ve çevre de dahil olmak üzere tüm paydaşlara fayda sağlamayı amaçlıyor. ATÖLYE’de bunu gerçekleştirmemizi sağlayan, süreçlerimizi daha kapsayıcı kılan, birey ve organizasyonların ortak bir amaç etrafında bir araya gelmesini sağlayan değer ve uygulamalarımız var.

Örneğin, komünite odaklı yaklaşımımız doğrultusunda ATÖLYE ile yolu kesişen bireylerin yolculukları bizim için öncelikli. Bu bakış tasarım ve inovasyona yönelik fırsatlar da yaratıyor. Günümüzde mikro komünitelere odaklanmak, harekete geçirmek, insanların bağ kuracağı hikayeler yaratmak şirketlerin sahip olması gereken bir yetkinlik haline geliyor.

Diğer yandan kullanıcılar için tasarım (“design for”) yerine kullanıcılarla birlikte tasarım (“design with”) prensibini bütün iç ve dış süreçlerimizin merkezine koyuyoruz. “Birlikte tasarım okuryazarlığı” beraberinde geçirgenlik, açık inovasyona yatkınlık ve etki odaklı ortaklıkları getirdiğinden “birlikte tasarım” pratiğinin gerçek dönüşüme ve inovasyona olanak sağlayan bir yaklaşım olduğunu düşünüyoruz.

Platform ve ekosistem odaklı düşünmek, kurumlara geleneksel organizasyonel sınırlarının ötesini görmeyi sağlıyor ve paydaşları, rakipleri, kullanıcıları ve diğer aktörleri de süreçlere dahil etmeyi teşvik ediyor. Bu sayede ortaya çıkan değer bütün paydaşlar tarafından sahipleniliyor ve daha dayanıklı sistemler kurulabiliyor.
 
ATÖLYE’nin nasıl bir gelecek vizyonu var ve uzun vadeli hedefleriniz arasında neler var?
İlk olarak, hedef ve vizyonlarımız arasında ilişkilerimizde kürasyonu, birlikte tasarımı ve uzun vadeli değer yaratmayı önceliklendirmek var. İçinde değişim ve dönüşüm iradesini barındıran liderler, değişim öncüleri ve topluluklarla birlikte uzun soluklu yolculuklarda yer almayı önemsiyoruz. Tanımlaması zor problemlere karşı ortak tasarımı öne çıkaran bir çalışma şekli ile ilerlemeyi daha doğru buluyoruz. Bunun için, müşterilerimizle birlikte geliştirdiğimiz projelerde çok disiplinli ve çeşitli yetkinliklere sahip komünitemiz ile çözümler üretiyoruz.

Diğer yandan komüniteleri, bileşenleri arasındaki ilişkilerin ötesinde ele alıyoruz. İnsanların bireysel gayelerini gerçekleştirebileceklerine inandıkları ve kendilerini ait hissettikleri yapıların parçası olma isteği artıyor. Sadece iş ortaklıklarına dayalı bir yapı yerine, “kuvvetli bir hikayenin parçası olma” üzerine kurulan komünite ve sistem tasarımları üzerine çalışıyoruz. Bunun örneği olarak, kendi etki alanımız içinde Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgesinde hayata geçirdiğimiz Creative Power Map  projesi ya da ATÖLYE Akademi’nin 450 kişilik Öğrenme Topluluğu gibi deneylerle komünitelere fayda sağlamaya çalışıyoruz. Gelecekte de komünite odaklı deneylerimizi bu prensiplerle devam ettirmek istiyoruz.

Odaklandığımız üçüncü alan, araçlarımızı ve teknolojilerimizi inşa etmek. Blokzincir temelli komünite yönetiminde ciddi değer yaratacak bir gelecek olduğuna inanıyoruz. Bir topluluk veya platform içinde bireyler tarafından yaratılan değerin takip edilmesi, ölçülmesi ve ödüllendirilmesi için merkezsizleştirilmiş sistemlerden esinlenerek geliştirdiğimiz bir iş modelinin prototipleme aşamasındayız.

Değer üretmenin yanı sıra sosyal etki yaratmayı da hedefleyen bir kurum olarak, ATÖLYE içinde oluşturduğumuz JEDI (Justice, Equity, Diversity and Inclusivity) Çemberi; daha adil, eşitlikçi ve kapsayıcı pratikler edinmemiz, sonrasında da bu pratikleri kurumsal seçimlerimize entegre etmemiz için bize rehberlik ediyor. Geliştirdiğimiz pratiklerin partnerlerimiz ve etkileşimde olduğumuz diğer kurumlara yayılması önemsediğimiz bir çarpan etkisi yaratıyor ve dikkatimizi bu konuya yoğunlaştırmak istiyoruz.
 
ATÖLYE çalışanları ve paydaşları B Corp olmanız ile ilgili neler düşünüyor? Bu süreçte ne tür geribildirimler aldınız?
B Corp olmamız ekibimizde heyecan yarattı ve aynı zamanda merak uyandırdı. ATÖLYE’ye dışarıdan bakan uluslararası bir oluşumun kendi kıstasları ile yarattığımız etkiyi değerlendirmesi hepimiz için heyecanlı bir süreçti. B Corp olma sürecinden önce ATÖLYE’nin kendi etki çerçevesini yaratmak için belirli kıstaslar geliştirmeye ve uygulamaya başlamıştık. Hem B Corp değerlendirme süreci hem de bu süreçte incelediğimiz diğer kurumlar birçok anlamda bize ilham verdi. Diğer kyu Collective üyeleri de bu haber sonrasında B Corp olma yolculuğumuz hakkında bizden bilgi almak ve kendi süreçlerini başlatmak istediler.
 
B Corp sertifikasının ATÖLYE’ye ilerleyen dönemlerde neler katacağına inanıyorsunuz? B Corp sertifikasına sahip olmak iş yapış biçimlerinizi nasıl etkileyecek?
B Corp taahhüdümüz kendi değişim teorimizi oluştururken bizi yönlendiren en önemli faktörlerden biri. Böylece etki ölçümü ve yönetiminde bir perspektif kazandık. B Corp Karşılıklı Bağlılık Bildirgesi’ne olan taahhüdümüzle, hangi müşterilerle ilişki kuracağımıza ve nasıl projelerde yer alacağımıza dair de bazı prensipler oluşturduk. B Corp sayesinde, aralarında yarattığımız potansiyel etkinin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarına ulaşmamıza ne kadar katkı sağladığını ölçebildiğimiz araçların da bulunduğu pek çok kaynağa erişebiliyoruz. Daha iyi olmak için çabalayan şirketlerden oluşan küresel bir ağa erişimimiz olduğundan, bu şirketlerle ilişkiler kurarak en iyi uygulamalarından faydalanabileceğiz. Ve topluluğun düzenli gerçekleştirdiği B Corp buluşma ve zirvelerine katılarak hedeflerimizde daha hızlı ilerleyeceğiz.

Tüm bu bahsettiklerimizin ATÖLYE’nin “ekolojik, toplumsal ve ekonomik olarak adil” olma hedefine ulaşmasını kolaylaştıracağına inanıyoruz. Doğru yolda olduğumuzu ve bunun uzun bir yolculuk olacağını biliyoruz; ama, mutluyuz ki bu yolda hep beraberiz. B Corp duyurumuzda dile getirdiğimiz gibi, “B Corp olmak istedik çünkü biliyoruz ki daha iyisini yapabiliriz ve yapmalıyız”.

PAYLAŞ: DETAY

21 January

Gıda israfıyla mücadele eden girişimler

*Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Küresel düzeyde gıda israfının geldiği nokta hakkında yeterince bilgiye sahibiz. Buna göre; her sene tüm gıdaların yaklaşık üçte biri yani 1,3 milyar ton gıda israf ediliyor, ABD’de ise israfın boyutları %40 düzeylerinde. Bu sarsıcı istatistikler, gıda israfının boyutunu gösterse de gıda sistemimizde bu kadar fazla miktarda israfın nasıl ve neden oluştuğu hakkında bize pek bir şey söylemiyor.
Veriler gıda israfının hem sosyoekonomik hem de çevresel sorunlara neden olduğunu gösteriyor.

Gıda israfı sosyal adaletsizliği tetikliyor
Küresel veriler, 2020'de 2,3 milyardan fazla insanın gıda güvensizliği yaşadığını ve 800 milyonunun açlıkla karşı karşıya kaldığını gösteriyor. Açlıkla karşı karşıya kalanların yarısı Asya'da, üçte biri ise Afrika'da yaşıyor. Amerika'da 2020 yılında 18 milyonu çocuk olmak üzere 54 milyon insanın gıda güvensizliği yaşadığı belirtildi. Bu durumdan en çok etkilenen siyah topluluklar ise diğer hassas topluluklara kıyasla üç kata kadar daha büyük bir güvencesizlikle karşı karşıya kalıyor. Aynı topluluklar ayrıca hava kirliliği ve iklim değişikliği etkilerine de orantısız bir şekilde maruz kalıyorlar. ABD'de gıda israfını sadece %15 oranında azaltmak, 25 milyon Amerikalı’nın gıda güvenliğini sağlayabilir.

Küresel gıda israfında ekonomik eşitsizlikler belirleyici
Kişi başına düşen gelirin daha düşük olduğu ülkelerde, gıda atığı daha çok üretim esnasında, henüz ürün market raflarına gelmeden oluşuyor. Zengin ülkeler içinse durum bunun tam tersi. ABD ve Avrupa ülkelerinde gıda israfının büyük bir kısmı evlerde ve perakende sektöründe yaşanıyor.

ABD'de haneler gıda israfının yaklaşık %37’sinden sorumlu olarak birinci sırada yer alıyorlar. İkinci sırada ise gıda atıklarının %27’sinden sorumlu olan restoranlar yer alıyor. Eşitsizliğin boyutları kişi başına düşen atık miktarlarında da görünür halde. ABD ve Avrupa’da yılda kişi başına düşen gıda atığı miktarı yaklaşık 250 pound iken, bu sayı Sahra altı Afrika ve Güneydoğu Asya için kişi başına yılda sadece 24 pound civarında.

Gıda israfının önemli bir miktarı, diyet seçimlerine, gıda sistemi ve taze gıdaya ilişkin tüketici eğitimi eksikliğine ve işletmelere gıda artıklarını bağışlamaları için verilen teşvik ve teknik bilginin eksikliğine bağlanabilir. Ayrıca gıda üreticilerinin yüksek hacimli ucuz, kullanılıp atılan gıdalardan kâr elde etmesi ve ABD genelinde çöplük alanlarının ucuza erişilebilir olması gıda geri dönüşümünü caydıran önemli faktörlerden.

Gıda israfı iklim değişikliğinde büyük rol oynuyor
Gıda atığı, gıda sistemimizin çevresel etkilerini şiddetlendiriyor. Bilim insanları, küresel ısınma arttıkça gıda üretiminin zorlaşacağını, bu durumun gıda fiyatlarını ve gıda güvensizliğini arttıracağını savunuyorlar.

Küresel tarım arazilerinin %28'i henüz bir tabağa ulaşmadan atık olan gıdaların üretilmesi için kullanılıyor. ABD’deki tüm ekili arazilerde tarımsal amaçlarla kullanılan su ve gübrenin yaklaşık beşte biri atık olan gıdaları yetiştirmek için kullanılıyor. İsraf edilen gıdalar, tüm sera gazı salımlarının %10'unundan sorumlu. Beslenme alışkanlıklarında yapılabilecek değişikliklerle birlikte gıda israfını azaltmak gıda sisteminden kaynaklanan sera gazı kirliliğini %50'ye kadar azaltabilir. Bu sebeplerle gıda atığı sorununun çözümü iklim değişikliği ve çevresel adaletsizliklerle mücadelede kilit bir rol oynuyor.

Gıda israfına çözüm üreten girişimler
Bir dizi teknoloji şirketi ve kâr amacı gütmeyen kuruluş, büyüyen gıda atığı sorununu ele almak için, kapsamlı çözümler geliştirmeye uğraşıyor.
2011'de kurulan Food Rescue US, toplama ve teslimat için gönüllüleri kullanarak işletmelerden gelen fazla gıdaları doğru bağış kuruluşuna ulaştırmayı amaçlayan, kâr amacı gütmeyen bir uygulama. Uygulama üzerinde restoran ve marketler fazla ürünlerini yayınlarken, gıda bağışı kuruluşları ihtiyaçlarını belirtiyor. Yeterli katılım ve veri toplama ile uygulama, gıda bağışlarının dağıtımını optimize ederek ihtiyacı olan topluluklara daha iyi hizmet veriyor. Şu anda 20 eyalette faaliyet gösteren uygulama, kuruluşundan bu yana ihtiyaç sahiplerine 83 milyondan fazla öğün sağladı ve 106 milyon pound değerindeki gıdanın israf edilmesinin önüne geçti.

Bir başka platform olan Replate; catering şirketlerinin, yemek servisleri olan ofislerin, ürün fazlası olan markaların, çiftçi pazarlarının, restoranların ve diğer ihtiyaç fazlası gıda üreticilerinin gıda bağışlarını yönetiyor. Her gıda bağışı, gıda güvensizliği yaşayan insanlarla çalışan yakındaki bir sivil toplum kuruluşuna veya doğrudan gıda güvensizliği yaşayan birine ulaştırılıyor.

Gıda israfına çözüm bulmak için geliştirilen bazı uygulamalar ise teknolojiden ve indirimli gıda fiyatlarından yararlanarak fazla gıdanın perakendecilerden mümkün olduğunca çok kişiye ulaşmasına odaklanıyor.

Kopenhag merkezli Too Good To Go, gıda bağışı odaklı uygulamaların aksine, öncelikle gıda atıklarının çevresel ve sosyal etkilerini azaltmaya odaklanan bir şirket. Uygulama, yerel dükkanlarla ortaklık kurarak gün sonunda aksi takdirde çöpe atılacak ürünlerin indirimli fiyatlara satışını sağlıyor. Too Good To Go 2020'de ABD'de kullanılmaya başlandıktan sonra 1 milyon öğün yemek tasarrufu sağladı ve şu an 12 şehirde 1,5 milyon kullanıcıya sahip.

Başka bir ürün dağıtım uygulaması olan Imperfect Foods gibi, Philadelphia merkezli Misfits Market de, görsel kusurlar nedeniyle “çirkin ürün” olarak nitelendirilen ve fazla arz nedeniyle çiftlikler veya distribütörler tarafından atılan yiyecekleri kurtarmaya odaklanıyor. Uygulama, yetiştiricilerle doğrudan sözleşme yaparak tüketicilere uygun fiyatlı organik ürünler sunuyor. Kullanıcılar, abone olarak indirimli fiyatlardan yararlanabiliyorlar. 37 eyalette faaliyet gösteren Misfits Markets, 2015'ten bu yana 170 milyon liralık gıda israfını önledi.

Rakamlar gıda atığının Türkiye için de ciddi bir problem olduğunu gösteriyor. 2021 BM Gıda İsrafı Endeksi Raporu’na göre Türkiye’de 7,7 milyon ton gıda çöpe gidiyor. Bu, kişi başı yıllık 93 kilogram gıdanın çöpe gitmesine eşdeğer. Türkiye’de de farklı girişimler değişik modellerle gıda israfı sorununa sürdürülebilir çözümler üretmeye çalışıyor.

İstanbul’un belli bölgelerinde hizmet veren Yenir, işletmelerin satamadıkları ve aksi halde çöpe gidecek taze ürünleri uygun fiyatlarla müşteriler ile buluşturan bir mobil uygulama. Kullanıcılar uygulama üzerinden, yarı fiyatına veya daha uyguna satılan ürünlerin ödemesini yaparak belirlenen zamanlarda işletmelerden ürünlerini alabiliyorlar. Kullanıcılar aynı zamanda ne kadar gıda kurtardıklarını ve ne kadar tasarruf ettiklerini de görebiliyorlar.

Atık yönetimi için teknolojik çözümler sunan Fazla Gıda; işletmelerin, market zincirlerinin, gıda üreticilerinin ve dağıtıcılarının atıl stoğunu değerlendirebilmeleri amacıyla bağış, yeniden satış, sevk, iade ve imha gibi süreçlerini yönetmelerini sağlıyor. Ayrıca Fazla isimli uygulama üzerinden direkt olarak tüketicilerin de bu fazla gıdaya indirimli şekilde ulaşmasını sağlıyor.

Gıda atığını önlemeye yönelik uygulama ve modeller çeşitlense de yalnızca ABD'deki atık ölçeği göz önüne alındığında, bu uygulamaların etkisi nispeten küçük kalıyor ve çoğu doğrudan gıda güvenliğinden yoksun topluluklara yardım etmeye odaklanmıyor. Yine de bu uygulamalar sorunun aciliyetini göstermeleri ve toplulukları gıda israfı konusunda harekete geçirmeleri açısından önemliler. Too Good To Go'dan Claire Oliverson'ın da belirttiği gibi, gıda atığı uygulamaları, sıradan insanları gıda israfı konusunda bilinçli olmaya ve bu konuda bir şeyler yapmaya yönlendirerek görünmez gıda atığı sorununu görünür kılma gücüne sahip.
 

PAYLAŞ: DETAY

11 January

Sürdürülebilirlikle bağlantılı uluslararası krediler yaygınlaşıyor

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Giderek artan sürdürülebilirlik gündemi ekseninde bankalar, çevresel, sosyal, ve yönetişim kapsamında çeşitli teşvikler sunuyor. Bu çatı altında değerlendirilebilecek çevre kredisi iki tür kredi içermekte. Gelir kullanımı kredileri, önceden tanımlanmış yeşil varlıklar için tahsis ediliyor. Bu tür faaliyetlerin tipik bir örneği, yenilenebilir enerji üretim tesislerinin finanse edilmesi olabilir. İkinci tür kredi olan ve yazımızın temel odağını oluşturan sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilerin amacı ise şirketlerin iklim çabalarını hızlandırmaları için kurumsal stratejileriyle uyumlu finansal teşvikler yaratmak. Örneğin, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşıldığında daha düşük bir faiz oranı ödenmesi gibi.
 
Bu anlamda sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler, çevresel ve sosyal açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetleri ve dönüşümleri desteklemeyi amaçlıyor. Borç alacak şirketlerin iddialı, önceden belirlenmiş sürdürülebilirlik performans hedeflerine ulaşmasını teşvik eden her türlü kredi enstrümanı veya koşullu tesisi (tahvil limitleri, garanti limitleri veya akreditifler gibi) sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler kapsamında düşünebiliriz.
 
Bloomberg'e göre, sürdürülebilirlik bağlantılı ilk krediler 2017'de piyasaya çıktı ve bu alandaki kümülatif küresel ödemeler 2018'e kadar 49 milyar dolara ulaştı. 2017-2020 yılları arasındaki kümülatif ödemelerse 325 milyar ABD doları civarında ve hacimler hızla artmaya devam etmekte.
 
Beş farklı Kuzey Avrupa ülkesinin 1975’te ortaklaşa kurduğu uluslararası bir finans kurumu olan İskandinav Yatırım Bankası (Nordic Investment Bank - NIB) da sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler konusunda önemli adımlar atıyor. NIB iş geliştirme başkanı Joe Wright, “NIB, hızla büyüyen sürdürülebilirlikle bağlantılı kredi pazarında iddialı sürdürülebilirlik geçişlerini ve yüksek kalite standartlarını teşvik etmek istiyor” sözleriyle bankanın sürdürülebilirlik konularına verdiği önemin altını çiziyor.
 
Yine Bloomberg'e göre, 2017 ile Ekim 2021 arasında, NIB'nin İskandinav ve Baltık üye ülkelerinde verilen 85 sürdürülebilirlikle bağlantılı kredinin yaklaşık üçte ikisi döner kredilerden oluşurken, geri kalanı vadeli krediler oldu.
 
2021 yılında NIB, sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilendirmede kendine has bir çerçeve çıkardı ve bu yapı şekillenmeye her geçen gün devam ediyor. Bu çerçevede hayata geçecek politikalar adına NIB'de Kıdemli Çevre Analisti Lena Korkea-aho, sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilerin etkili olabilmesi için şirketlerin güvenilir zaman çizelgeleri ve planlanmış önlemlerle iddialı sürdürülebilirlik stratejilerine ve hedeflerine sahip olmasının önemli olduğunu söylüyor.
 
Seçilen hedeflerin müşteri için öneminden ve müşterinin bu hedefler için iddialı bir planı olduğundan emin olunması gerektiğini söyleyen Korkea-aho, böylesi bir ilişkinin hem borç vereni hem de borç alanı rahatlattığını ayrıca belirtmekte.
 
Ekim ayında NIB’nin, Electrolux Professional AB ile sürdürülebilirlik bağlantılı imzaladığı ilk kredi bir örnek olabilir. Yedi yıllık ve 60 milyon tutarındaki kredi, Electrolux Profesyonel'in (EPRO) operasyonlarının daha sürdürülebilir hale gelmesindeki geçişi finanse etmek ve düşük karbonlu bir ekonomiye adım atmaya katkıda bulunmak üzere yapılandırıldı.
 
NIB ve EPRO, başlangıç yılı 2019 olmak üzere 2025'in sonunda elde edilecek üç temel performans göstergesi (KPI) üzerinde anlaştılar. Bu KPI'ların başlıkları şu şekilde sıralanabilir:
1) CO2 salımlarının azaltılmasıyla ilgili iklim hedefi
2) Satılan ürünlerde su tüketimi verimliliğiyle bağlantılı işletmeye özel hedef
3) Ürünlerde HFC gazlarının azalması
 
Türkiye’den ise bu alanda önemli bir adım olarak değerlendirebilecek Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) 8 Temmuz 2021’de imzalanan sendikasyon kredisine bakılabilir. TSKB, 11 farklı ülkeyi temsil eden toplam 14 bankadan 192 milyon ABD doları tutarında sendikasyon kredisi sağladı. Böylece sürdürülebilirlik bağlantılı ikinci sendikasyon kredisi sözleşmesini imzalamış oldu.
 
TSKB CEO'su Ece Börü, sendikasyon kredisini ve gelecekte bankanın alacağı pozisyonu “Önümüzdeki dönemde de yenilikçi borçlanma işlemlerimizle çeşitlenen bilanço yapımızı sürdürülebilir ve kapsayıcı kalkınma doğrultusunda ekonomiyi desteklemek için kullanmaya devam edeceğiz.” diyerek değerlendiriyor.
 
TSKB, Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na yönelik 2030 yılına kadar 8 milyar dolar kaynak sağlamayı planlıyor. 2021-2025 yılları arasında TSKB, SKA ile bağlantılı kredilerin toplam portföy içindeki payını %90'ın üzerinde tutmaya öncelik verdiğini belirtiyor.
 
Genel itibariyle bakıldığında tüm bu süreçler ve karar mekanizmalarını etkileyen en önemli faktörlerden biri şirketlerin sahip olduğu nitelikli iş yapış biçimleri. Bu bakış açısıyla krediler, finansmanı kurumsal sürdürülebilirlik stratejilerine bağlayarak, yeşil projeleri olmayan ancak sürdürülebilirlik performanslarını iyileştirme konusunda hala büyük potansiyele sahip sektörlerdeki şirketlere bir alternatif olarak da sunulabiliyor.

PAYLAŞ: DETAY

7 January

2022'de tedarik zincirinde zorla çalıştırmaya yer yok

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri kongresinde oy birliğiyle kabul edilen Uygur Zorunlu Çalışmayı Önleme Yasası, Amerikan tedarik zincirlerini Uygurların ve Çin'deki diğer zulüm gören etnik-dini azınlıkların zorla çalıştırılmasından kurtarmayı amaçlıyor. Yeni yasanın Çin'de üretim yapan, özellikle de Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde tedarik zinciri temas noktalarına sahip olan işletmeleri etkilemesi bekleniyor.

Kanun şirketlere, Sincan’dan işgücü ihraç eden tüzel kişilerin dahil olduğu herhangi bir ithalatın hak ihlali olmaksızın, zorla çalıştırma kullanılmadan yapıldığını kanıtlama yükümlülüğünü getiriyor. Özellikle giyim, otomotiv, teknoloji, yiyecek-içecek ve güneş enerjisi şirketleri olmak üzere çok çeşitli endüstrileri etkileyecek yasa şirketlerin, zorunlu işçi çalıştırmadığını "açık ve ikna edici" kanıtlarla göstermeleri isteniyor.  

Uygulama stratejisi ve şirketlerin yasayı karşılamak için neler yapması gerektiği yakında netleşecek. Ayrıca, şirketlerin Çin menşeli ithalatlarının zorla çalıştırmayla yapılmadığını nasıl açıkça gösterebilecekleri de Zorla Çalıştırma Görev Gücü tarafından açıklanacak. Şirketlerin yükümlülükleri yasanın yürürlüğe girdiği 23 Aralık 2021 tarihinden itibaren 180 gün sonra başlıyor.

Çin'deki tedarik zincirlerinin karmaşıklığı ve şeffaf olmaması, Sincan'da zorla çalıştırma ile yapılan bazı ürün ve malzemelerin Çin'in başka yerlerindeki aracı fabrikalarda menşeleri gizlenerek kullanılması, durum tespit sürecini karmaşıklaştırıyor. Çin'in, Uygurları ve diğer azınlıkları işçi olarak Sincan'ın dışına zorla yerleştirmeyi içeren; "yoksulluğu azaltma" ve "eşleştirme yardımı" programları da meseleyi daha da karmaşık hale getiriyor. Bu tür işçilikle üretilen ürünler, Çin'in diğer bölgelerinde üretilmiş olsalar bile, yasaya göre bir ihlal yapılmadığını ispat edilebilir olmalılar.

Çin'de iş yapan şirketler, yeni gereksinimlere hazırlanmak için aşağıdaki maddelere dikkat etmeliler.

Uyumluluk programınızı ve tedarik zinciri durum tespiti süreçlerinizi gözden geçirin: Tedarikçi anketleri, zorla çalıştırma ve insan kaçakçılığı ile ilgili sorgulamaların yanı sıra hammaddenin ve işçilerin kökenleri hakkında ayrıntılı bilgileri içermelidir.

Tedarik zincirlerinizi inceleyin ve gerekli durumlarda alternatif tedarikçilere yönelin: Tedarik zincirlerinin şeffaflığı, yalnızca Çin'de iş yapanlar için değil, tüm çok uluslu şirketler için giderek daha önemli hale geliyor. Şirketlerin detaylı bilgi toplamaya, mümkünse yüz yüze ziyaretlere ve kapsamlı tedarik zinciri haritalamasına öncelik vermesi gerekiyor.

Tedarikçilerinizle şimdiden iletişim halinde olun: Şirketlerin, tedarikçilerinin operasyonlarını olası herhangi bir zorla çalıştırmayı engelleyecek şekilde düzenlediklerinden emin olmak için şimdiden birlikte çalışmaya başlamalılar. Aracılar da dahil olmak üzere tedarik zincirlerinde şimdiden bazı önlemleri uygulamak, sonradan doğabilecek yasal ve itibar sorunlarının önlenmesine yardımcı olur.

Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası'nın içerdiği yaptırımlar önümüzdeki altı ay içinde netleşecek olsa da şirketlerden gelen büyük açıklamaların artık yeterli olmadığı açık. Şirketlerin, iletişim departmanları değil, uyumluluk departmanları öncülüğünde hak ihlallerini önleyici ve şeffaflığı destekleyen önlemleri uygulaması gerekiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

7 January

Sürdürülebilirlik konusunda yöneticiler ve çalışanlar aynı fikirde değil

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler'e göre, küresel ısınmayı 1,5°C’de tutma hedefine ulaşmak için tüm şirketlerin, finans kurumlarının, bankaların, sigortacıların ve yatırımcıları değişmesi gerek. Peki iş liderleri ve şirketler bu zorluğa hazır mı?  Henüz değil. Yakın zamanda gerçekleştirilen araştırmalar, şirketlerin çoğunun iklim değişikliğiyle mücadele için entegre stratejilerden yoksun olduğunu gösteriyor. Liderler sürdürülebilirlik uygulamaları deneyiminden, sorumluluklarından ve eğitiminden yoksun; çalışanlarsa kuruluşlarının sürdürülebilirlik alanındaki eylemleri ve bunların etkisi hakkında net bir anlayışa sahip değiller. 

Şirketlerin acilen artan çevresel krizleri ele almaları gerekirken iklim değişikliği, hala yöneticilerin büyük çoğunluğu için birinci öncelik haline gelmiş durumda değil. Küresel olarak üst düzey yöneticilerin sadece %25'i iklim değişikliğinin, yükselen deniz seviyelerinin veya aşırı hava olaylarının kurumsal stratejileri için kritik varoluşsal tehditler olduğunu söylüyor. Yöneticilerin %43'ü şirketlerinin belli amaçlara hizmet eden doğrultusunda hareket edilen ve açıkça aktarılan iletişimi yapılan sürdürülebilirlik stratejilerine sahip olduğunu söylüyor ve yalnızca nominal %19'luk bir kesim, şirketlerinin sürdürülebilirlik ölçütlerinin raporlama çerçeveleriyle bağlantılı olduğunu belirtiyor.
Gerçekleştirilen bir araştırma da CEO'ların çevresel konularda yaptıklarını söyledikleri ile çalışanların yapılanları nasıl gördükleri arasında önemli bir "söylem-eylem" ayrımı olduğunu ortaya koyuyor.

- Üst düzey yöneticilerin %79'u kuruluşlarının çevresel uygulamalarının sektördeki en iyi pratiklerle uyumlu olduğunu belirtirken, çalışanların sadece %54'ü aynı şeyi söylüyor.
- Üst düzey yöneticilerin %78'i kuruluşlarının iklim değişikliği konusunda ellerinden geleni yaptığını söylerken, çalışanların sadece %53'ü aynı fikirde.
- Üst düzey yöneticilerin %73'ü, kuruluşlarının sürdürülebilirlikle kâra aynı önemi verdiğini söylerken, çalışanların sadece %48'i buna katılıyor.

Özellikle çalışanlar, kuruluşlarının iş stratejileri için önemli olan stratejik konularda değil ancak ek” birtakım çevresel inisiyatifler yürüttüğünü düşünüyor. Yapılan bir araştırmada çalışanların %64'ü kuruluşlarının atıkları azaltmak (geri dönüşüm, daha az ambalaj kullanmak, malzemeleri yeniden kullanmak) için harekete geçtiğini söylerken, %68'i kuruluşlarının kâğıt kullanımını azaltmak için dijital teknolojilere bel bağladığını belirtiyor. Bu, çoğu liderin sürdürülebilirliği iş stratejisinin temel bir itici gücü olarak görmek yerine prosedür gereği çevreyle ilgili taktiksel eylemlerde bulunduklarını gösteriyor.

Sürdürülebilirlik eğitimi alan üst düzey yönetici sayısı oldukça az
Sürdürülebilirliği iş stratejisine bütünsel olarak entegre etmenin önündeki engellerden biri, son iki yılda üst düzey yöneticilerin yalnızca küçük bir azınlığının sürdürülebilirlikle ilgili ek sorumluluklar üstlenmiş olması: Çevresel ve sosyal sonuçları iyileştirmek için dahili süreçleri değiştirenler %29, ürünlerini veya işyerini daha sürdürülebilir hale getirmek için yeni yaklaşımlar belirleyenler %28, çevresel veya sosyal sonuçları iyileştirmek için tedarikçi seçimini değiştirenler %25 ve çevresel veya sosyal sürdürülebilirliğe vurgu yaparak bir akademik çalışmayı veya bir yeterliliği tamamlayanlar %23 oranında. Ayrıca üst düzey yöneticilerin sadece %28'i çevresel veya sosyal sürdürülebilirlik konularında eğitim aldığını aktarıyor.

Araştırma, şirketlerin sürdürülebilirlik önceliklerini nasıl gördükleri konusunda önemli bölgesel farklılıklar olduğunu gösteriyor. COP26’nın başkanlığını yapan Birleşik Krallık, ülkedeki yöneticiler ile uluslararası meslektaşlarının çoğundan daha fazla iklim bilinci gösteriyor. Anket katılımcılarına toplumumun geleceğini etkileyen en önemli sürdürülebilirlik konuları sorulduğunda, iklim değişikliğini listenin en üstüne koyanlar dünya genelinde ortalama %29 iken Birleşik Krallık’taki üst düzey yöneticilerin %40’ı iklim değişikliğini ilk sıraya yerleştiriyor.

PAYLAŞ: DETAY

7 January

Sıcak kış günleri de sıcak yaz günleri kadar tehlikeli

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Küresel olarak sıcaklıklar artarken dünya genelinde daha sıcak kışlar yaşanıyor ve bu, bazı büyük etkiler yaratıyor: 2021, kayıtlara geçen en sıcak 16. Şubat ayını getirdi.

Çoğunluk iklim krizini kavurucu yazlar ve bunlara eşlik eden kuraklıklar, orman yangınları, kasırgalar ve sıcak hava dalgaları ile ilişkilendirirken, daha ılıman kışlar da yıkıcı hava olaylarının ve köklü değişikliklerin itici gücü olabilir. Sıcak kışların etkileri, Amerika'nın orta batısını ve güneyini kasıp kavuran kasırga kümeleri gibi hava olaylarını tetikleyerek tarım faaliyetlerindeki değişimlerden de sorumlu olmaya kadar uzanıyor.

Aşırı hava olaylarının ısınan bir dünyada nasıl değiştiğini inceleyen iklim bilimcisi Daniel Swain, soğuk yerlerin ve yılın soğuk zamanlarının daha sıcak yerlerden ve daha sıcak zamanlardan daha hızlı ısındığını belirtiyor. Daha soğuk mevsimlerde ve yerlerde (diğer yerlerden üç kat daha hızlı ısınan Kuzey Kutbu gibi) ısınma oranları sadece daha hızlı olmakla kalmıyor, aynı zamanda ısınmayla ilişkili birçok etki de katlanarak artıyor." Geçtiğimiz şubat ayında Teksas'ı derin bir arktik donma noktasına getiren ve yüzlerce ölüme ve milyarlarca dolarlık hasara neden olan soğuk çarpması gibi aşırı hava olaylarının merkezinde iklim değişikliğinin olduğuna dair kanıtlar bulunuyor.

Swain, sıcaklığın büyük bir etkiye sahip olduğu belirli bir eşiğe işaret ediyor: Yağışların sıvı yağmur mu yoksa donmuş kar olarak mı gerçekleştiği sadece tek bir derece farkına bağlı. Birkaç gün öncesine kadar önemli bir kar kuraklığının olduğu Amerika'nın batısında, bu durumun çok büyük etkileri oldu. Swain, kar örtüsünün olmamasına bağlı olarak, yaklaşık 2500m yükseklikte bile orman yangını riskinin olabileceğini söylüyor.

Yağış kar olarak gerçekleştiğinde, daha uzun süre kalarak ilkbahar mevsimi için nem yaratıyor. Ancak yağmur olarak yağdığında uzun süreli ihtiyaç duyulan bu nem deposu akıp gider. Swain, ısınan kış aylarının, kar örtüsü ve su kaynağının birikmesi gibi ekolojik olarak önemli olayları doğrudan etkilediğini ifade ediyor.

Ayrıca, kışın sıcak dönemleri, yazın aşırı sıcak dalgalarına yol açabilir. Kornhuber, mevsimsel olmayan sıcaklıkların erken kar erimesine ve bitki örtüsünün büyümesine yol açarak toprak nemini azaltabileceğini ve yaz boyunca aşırı ve kalıcı sıcak hava dalgaları olasılığını artırabileceğini söylüyor. Bu duruma örnek olarak, 2020’de Sibirya’da tüm yaz süren ve rekor karbon salımlarına neden olan orman yangınlarıyla ilişkilendirilen bir sıcak hava dalgası gösterilebilir. Şubat ve Mart aylarındaki geç-kış sıcakları, bitki örtüsünün de nemi tuttuğu bir zamanda topraktaki nemi emdiğinden, susuz kalmış topraklar yazları sıcak dalgalarına yol açabiliyor.

Columbia Üniversitesi Lamont Doherty Dünya Gözlemevi'nde yardımcı araştırmacı olan Chiara Lepore’a göre, ABD için iklim modeli projeksiyonları, dünya ısındıkça şiddetli fırtınalar için elverişli koşulların olasılığında genel bir artış olacağına işaret ediyor. Lepore, geçtiğimiz ay, gelecekteki her 1°C derecelik küresel sıcaklık artışı için şiddetli fırtınalarda %14-25 artış öngören bir araştırma yayınladı. Genel itibariyle bunun arkasında yatan sebeplerin içinde artan hava sıcaklıkları ve nemlilik önemli bir yer tutuyor. Daha sıcak kışlarının bir diğer önemli etkisi ise tarım üzerinde. Bazı mahsuller en iyi sonuçları elde etmek için belirli bir soğuk saat eşiğine ihtiyaç duyuyor. 2100 yılına kadar California Orta Vadisi’ndeki birçok meyve bahçesi mahsulünün ihtiyaç duyduğu soğuk hava sıcaklıkları %60 oranında düşebilir. Araştırmacılar, en uzun soğuk hava dönemine ihtiyaç duyan elma, kiraz ve armutların en çok zararı göreceğini söylüyor. Kış sonu sıcakları, biyolojik sinyal ile gelen tomurcuklanma sonrası don olaylarına neden olup ekinlere de zarar verebilir.

Daha sıcak geçen yazlar, sık sık yol açtıkları yangın, sel gibi aşırı hava olaylarıyla gündemde kendine sıkça yer bulsa da kışların daha sıcak geçmesi de daha sıcak geçen yazlar kadar tehlikeli. Yaz mevsimi giderek uzuyor, ilkbahar ve sonbahar geçişleri ise eskiden kış olarak düşündüğümüz zaman dilimini köşeye sıkıştırıyor. Sıcaklıklar arttıkça, ılıman iklim bölgeleri artık bildiğimiz şekilde bir kış geçirmeyecek.

PAYLAŞ: DETAY

4 January

Doğal gaz ve nükleer enerji yeşil etiketini hak ediyor mu?

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği taksonomisi yatırımcıları Avrupa'nın 2050 yılına kadar net sıfır salım ve doğanın daha  iyi korunması hedefine uygun projelere yönlendirmeyi amaçlayan yeşil bir sınıflandırma sistemi. Bu sınıflandırmada gaz ve nükleer enerjinin de “yeşil” ve “sürdürülebilir” olarak etiketlenecek olması Greta Thunberg ve diğer iklim aktivistlerinin tepkisini çekti.

Her iki enerji kaynağının da komisyon başkanı Ursula von der Leyen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ve Almanya'nın yeni başbakanı Olaf Scholz arasında geçen yoğun bir siyasi pazarlık döneminin ardından AB'nin sürdürülebilir faaliyetler için sınıflandırmasının bir sonraki bölümünde yer alması bekleniyor. Bir AB yetkilisi, gaz ve nükleerin muhtemelen rüzgar ve güneş enerjisi ile birlikte "yeşil" kategoride olmayacaklarını, ancak sınıflandırmada yer alacaklarını söyledi. Üst düzey bir AB diplomatı ise nükleer enerjinin Fransa ve diğer AB ülkelerinin nükleer enerji faaliyetlerinin bir karşılığı olarak sınıflandırmada yer almasını beklediğini belirtti.

AB taksonomisi, Temmuz 2020'de yasa haline geldiğinden beri AB liderlerinin farklı enerji politikaları nedeniyle şiddetli siyasi tartışmaların hedefi olmuştu. Fransa nükleer enerjinin taksonomide yer alarak onaylanmasını beklerken, Polonya ve Doğu Avrupa ülkeleri gazın “sürdürülebilir” bir yatırım olarak sınıflandırılmasında ısrarcı. Almanya'nın yeni Sosyal Demokrat Şansölyesi ise, yeşil koalisyon ortaklarının nükleer veya doğalgazı sınıflandırmaya dahil etmeye istekli olmaması nedeniyle farklı bir tutum sergiliyor. Hatta Almanya geçtiğimiz hafta ülkede kalan altı nükleer santralden üçünü kapatarak, tüm nükleer santralleri hizmet dışı bırakma ve 2030 yılına kadar kömür kullanımının aşamalı olarak durdurulması hedefine bağlılığını gösterdi.

Fransa-Almanya pazarlığı sonucu gaz ve nükleerin sınıflandırmaya dahil edilmesi Greta Thunberg ve dokuz iklim aktivisti tarafından Euractiv web sitesinde yayınladıkları makaleyle sert bir şekilde eleştirildi. Makalede genç aktivistler, AB liderlerini Glasgow'daki Cop26 iklim zirvesinde boş vaatlerde bulunmakla suçladılar. Taksonomiye atıfta bulunarak, “Bu sahte iklim eylemine izin vermek gibi korkakça kararlara yer yok” diye yazdılar.

Peki gaz ve nükleer enerji neden bu kadar tartışmaya sebep oluyor? Gaz ve nükleer enerji temiz enerji sınıfına ne kadar hizmet ediyor ve çevreye ne ölçüde zarar veriyor?

Nükleer enerjinin destekçileri, nükleerin CO2 salımı olmadan güvenilir ve tedarik güvenliği sunan bir enerji kaynağı olduğunu ve elektrik üretimine iklim dostu bir alternatif sunduğunu savunuyor. Savunucular, bu enerji kaynağını en azından kapsamlı alternatifler geliştirilene kadar kullanılabilecek bir yöntem olarak değerlendiriyorlar. Nükleer enerji karşıtları ise bu savı uranyumun nükleer yakıta dönüştürülmesi, öğütülmesi ve zenginleştirilmesi süreçlerinin son derece enerji yoğun olmasıyla çürütüyor. Fosil yakıtların yakılmasını içeren bu süreç atmosfere karbondioksit salımına neden oluyor. Alman hükümeti tarafından işletilen Alman Çevre Ajansı'nın (UBA) verilerine göre, nükleer enerji, güneş paneli sistemlerinden kilovat saat başına 3,5 kat daha fazla CO2 salıyor. Karadaki rüzgar enerjisiyle karşılaştırıldığında, bu rakam 13 kat, hidroelektrik santrallerinden gelen elektriğe karşı 29 kat daha fazla CO2 salımına neden oluyor.

Ayrıca atık problemi de nükleer enerji konusunda önemli bir soru işareti oluşturuyor. Tipik bir reaktör, yılda 20 ila 30 ton yüksek seviyeli nükleer atık üretiyor. Çeyrek milyon yıla yakın bir süre tehlikeli bir şekilde radyoaktif kalan bu atığı güvenli bir şekilde bertaraf etmenin ise bilinen bir yolu yok. Çevreye ve insan sağlığına karşı oluşturduğu güvenlik sorunları ve pahalı olması da nükleer enerjiye yönelik yapılan diğer önemli eleştiriler arasında.

Doğalgaz yakıldığında kömürün yarısı kadar karbondioksit (CO2) üretiyor fakat buna rağmen, iklim bilimcileri, artan doğal gaz üretiminin iklim değişikliğinin en büyük itici güçlerinden biri olduğunu söylüyor. Doğal gaz savunucuları, gazla çalışan elektrik santrallerinin daha aralıklı çalışan rüzgar ve güneş operasyonlarını destekleyerek sürekli elektrik sağlayabileceğini savunuyor. Piller veya diğer enerji depolama biçimleri daha ucuz ve daha erişilebilir hale gelene kadar, doğal gazın yenilenebilir enerjilerin tamamlayıcısı olarak hizmet etmesi gerektiğini söylüyorlar. Fakat, Paris İklim Anlaşması’nın en iddialı hedefi olan ortalama küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C ile sınırlamak için bilim insanları, salımların 2050 yılına kadar net sıfıra düşürülmesi gerektiğini ve bunun da her türlü fosil yakıt kullanımına çok daha az yer bıraktığını söylüyor. İklim bilimcileri ayrıca doğal gaz üretimi sırasında atmosfere sızan, bir sera gazı olan metan hakkında endişeli. Metan, 20 yıllık bir zaman ölçeğinde CO2'den 80 veya 90 kat daha güçlü bir ısınma yaratabiliyor.

Gaz ve nükleer enerjiye dair bütün bu tartışmalar çerçevesinde Hollandalı Yeşil Milletvekili ve Avrupa Parlamentosu çevre komitesi başkan yardımcısı Bas Eickhout da Von der Leyen'in sınıflandırmaya gaz ve nükleeri dahil etmesine gerek olmadığı görüşünü taşıyor. Eickhout, gazın taksonomiye dahil edilmesinin, Cop26'nın fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak kaldırma vaatleriyle tutarsız olacağını belirtiyor. Avrupa’nın gazı yeşil enerji olarak nitelemeye başlamasının küresel ısınmayı 1,5 derecede tutma hedefini tamamen boşa çıkaracağını da ekliyor.

Avrupa Komisyonu'nun 31 Aralık'ta taslak taksonomiyi yayınlaması ve uzmanlar ve hükümetlerle birkaç haftalık istişarelerin ardından 12 Ocak'ta nihai teklifin yayınlanması bekleniyor. Son öneri yalnızca AB üye devletlerinin büyük çoğunluğu tarafından reddedilebileceği için görüşler taksonominin gaz ve nükleer enerjiyle birlikte geçeceği yönünde.

PAYLAŞ: DETAY

24 December

2021’de sürdürülebilirlik hakkında neler konuştuk?

*Bu yazıyı 6 dakikada okuyabilirsiniz.

2021 yılı; pandemi etkilerinin hala devam ettiği, pandemiden çıkışta yeşil iyileşme paketlerinin çokça gündeme geldiği, iklim krizinin sonuçlarının daha da görünür olduğu bir yıl oldu. Sürdürülebilirlik ve iklim krizi hakkında uzmanların önemli uyarılarda bulunduğu, birçok çevresel felaketin yaşandığı, toplumsal cinsiyet eşitliğine erişmenin zorlaştığı, ülkelerin iklim değişikliğini ve net sıfır taahhütlerini uzun süre gündemlerinde tuttukları bir seneyi geride bırakıyoruz. Peki sene sonunda sürdürülebilirlik ve iklim değişikliği konusunda neredeyiz, sene boyunca yapılan uzman yorumları bize neler anlatıyor ve 2022 yılında sürdürülebilirlik konusunda neler gündemde olacak?

Sene içinde pek çok kez S360Mag’de önemli uzmanların ve raporların iklim değişikliği ve sosyal konulardaki yorumlarına yer verdik. Paylaştığımız en çarpıcı raporlardan biri Dünya Ekonomik Forumu’nun her sene çıkardığı Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu oldu. Rapora göre, cinsiyet eşitliğinin sağlanması için pandemi öncesinde 99,5 yıl gerekirken bu sayı 136,5 seneye çıktı. Geçtiğimiz senenin sonuçlarına kıyasla bu geri gidiş, pandemi ve ilgili ekonomik krizin kadınları erkeklerden daha şiddetli etkilediği ve kapatılmış olan eşitsizliklerin kısmen yeniden oluştuğunu gösteriyor.

İklim eylemi konusundaki görüşlerin ortak noktası ise harekete geçmek için zamanın gittikçe azaldığı ve doğanın tüm sistemleriyle kırmızı alarm verdiğiydi. Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayınlanan Küresel Riskler Raporu’nda gelecek on yıl için en yüksek olası riskler arasında aşırı hava olayları, iklim krizi ile mücadelede başarısızlık, insan kaynaklı çevresel hasarların yanı sıra dijital güç konsantrasyonu (digital power concentration), dijital eşitsizlik ve siber güvenlik yer aldı. Bununla birlikte gelecek on yılda en yüksek etkiye sahip olması beklenen riskler ise bulaşıcı hastalıklar, iklim krizi ile mücadele başarısızlık ve diğer çevresel felaketler olarak belirtildi. Bu risklerin yasal olarak da tanınmaya başlandığını gördüğümüz bir yıl oldu. Hollanda’da çevrecilerin çok uluslu petrol şirketi Shell’e karşı açtıkları davayı kazanması tüm kirletici sektörlere tehdit altında olduklarını gösterdi. Mahkeme Shell’in, 2030 yılı sonuna kadar karbon salımını yüzde 45 azaltmak zorunda olduğuna karar vermişti.

Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency- IEA)’nın Mayıs ayında yayımladığı iklim kriziyle mücadelede koyulan hedeflere ulaşmak için nelere ihtiyaç duyulduğuna ilişkin en kapsamlı raporunda 2050'ye kadar net sıfıra ulaşma ve küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C ile sınırlama şansımızın taahhütler ile eylemler arasındaki farkın kapatılmasında yattığını belirtti. IEA, raporda hükümetlere 2035'ten itibaren yeni fosil-yakıtlı otomobillerin satışının durdurulması ve 2040 yılına kadar küresel elektrik üretiminin karbonsuz hale getirilmesi gibi net sıfır hedefine ulaştıracak çok ciddi 400 önlem sundu.

Yıl içinde iklim kriziyle ilgili paylaşılan en önemli rapor Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin raporuydu. Kırmızı kodlu bu rapor insan kaynaklı iklim değişikliğinin dünyanın birçok bölgesinde hissedilmeye başlanan etkilerini eşi benzeri görülmemiş olarak yorumluyor ve en azından kısa vadede iklim krizinin bazı etkilerinin artık geri döndürülemeyeceği gösteriyordu. Ayrıca küresel ısınma seviyelerini sanayi öncesindeki gibi 1,5 derecede tutma hedefinin gerçekçi olmadığını, 1,5 derece sınırının yakın zamanda aşılacağı belirtildi. Ayrıca, raporun yazarları dünyanın daha dezavantajlı bölgelerindeki tehditler hakkında yeterli bilgi sağlanamadığını ve bazı ülkelerin hala uluslararası bilimsel çabalarda yetersiz temsil edildiğini belirtiyor.

İklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları birbiri ardına gelirken Kasım ayında Glasgow’da merakla beklenen Birleşmiş Milletler Taraflar Konferansı (COP26) Kasım ayında gerçekleşti. Katılan 197 ülkenin Glasgow İklim Paktı’nı imzaladığı zirve bazı önemli gelişmelere rağmen 2030 için ısınmayı 1,5 derece ile sınırlamaya yönelik hedeflerin yenilenmesi ve kömürün aşamalı olarak kaldırılması olmak üzere iki ana hedefini kabul ettiremediği için başarısız olarak yorumlanıyor.

İklim finansmanı bu sene dillendirilen önemli araçlardan biriydi ve bu sene önemli bir büyüme kaydetti.  COVID-19'u geride bırakan ve COP26'da ön plana çıkan trendin 2022'de yavaşlaması pek olası görünmüyor. Öte yandan, sürdürülebilir borç ürünlerinin (sürdürülebilir krediler ve tahviller) mali çevrelerde yarattığı düşünülen tüm faydalı değişikliklere rağmen, çevresel, sosyal ve yönetişim ölçütlerinin (ÇSY) çerçevesi ile ilgili önemli problemler bulunuyor. Kurumsal ÇSY verileri, genellikle şirketler ve sektörler arasında tutarlılıktan yoksun, düzensiz ve eksik olarak tutuluyor. Şirketlerin sürdürülebilir finansman ve ÇSY ölçütlerine artan ilgisinin “yeşil badana”dan öteye gitmediğini savunanlar da var. Macquarie Asset Management tarafından yapılan bir anket de, iklim değişikliğinin kurumsal yatırımcılar için öncelikli bir ÇSY sorunu olarak görüldüğünü, ancak çoğunun iklim risklerini yatırım portföylerine entegre etmede zorluklarla karşılaştıklarını ortaya koyuyor.

Yeşil enerjiye küresel geçişi finanse etmek ve daha aşırı hava koşullarıyla başa çıkmak için trilyonlarca dolara ihtiyaç var. Paranın en çok ihtiyacı olan gelişmekte olan ülkelere nasıl kanalize edileceğini bulmak, karbondan arındırma hedefinin geride bıraktığımız senede de 2022 yılında da en büyük parçasını oluşturuyor. Bu konuda tartışılan önemli noktalardan biri, yeşil dönüşümün ne kadarının hükümetler ne kadarının özel sektöre bırakılması gerektiği oldu. Yatırımcılar temiz enerji projelerine ve elektrikli araç şirketlerine açık olsa da, iklim değişikliğinin etkilerine karşı korunmak için gerekli olan çoğu "uyum" önleminin bir getirisi olmadığından yatırımcılar için çekici görünmüyor.

COVID-19 pandemisiyle birlikte küresel enerji piyasalarında 2020 yılından beri dinamik bir süreç yaşanıyor. Enerji talebinde meydana gelen büyük ve çoğu zaman ani değişimler küresel elektrik üretimini 2020 yılında %12 düşürmüştü. Fakat yenilenebilir enerji kaynaklarında bunun tam tersi bir büyüme trendinin olduğu görülüyor. Rüzgar enerjisi üretimi son on yılda %16,6'lık büyüme oranına, güneş enerjisi ise %38.8'lik bir orana sahip. Bu durum, bu teknolojilerin sırasıyla beş yıldan ve iki yıldan daha az bir sürede ikiye katlanabileceği anlamına geliyor.

Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişin hızlanması gerekirken bir yandan da enerjiye olan talep gün geçtikçe artıyor. Talep artışı, üreticileri fosil yakıtlara yönlendirirken aynı zamanda enerji fiyatlarındaki önemli artışlar nedeniyle tüketicilerin bütçelerini de etkiliyor. Hem dezavantajlı tüketici grupları için hem de çevresel zararı azaltmak adına 2022 yılında yeni düzenlemeler acil bir ihtiyaç olarak görülüyor.

Küresel elektrikli araç satışları, 2021'in ilk yarısında 2020'ye kıyasla %168 arttı ve elektrikli araçların maliyetinin en geç 2028 yılına kadar benzinli ve dizel içten yanmalı motorlu otomobillerle aynı veya daha az olması bekleniyor. Birçok ülkede içten yanmalı motorlu araçların satışına ilişkin hükümet yasaklarının önerilmesiyle birlikte, elektrikli otomobillerin önümüzdeki on yılda giderek daha yaygın olacağı düşünülüyor.

2022’de sürdürülebilirlik gündeminde bizi neler bekliyor?

Hem COP26 hem de COVID-19’la birlikte yaşanan gelişmeler, önümüzdeki sene sürdürülebilirliği hayatın her alanına yerleştirmek için bir katalizör görevi görmeye devam edecek.

Verinin önemi anlaşılıyor: Sürdürülebilirliğin farklı sektörlerde ön plana çıkmasıyla düzenleyiciler, yatırımcılar ve diğer paydaşlar için şirketlerin ÇSY verilerini ölçmek, yönetmek, kaydetmek ve sergilemek daha da önemli hale gelecek.

ÇSY yatırımında artış: Özellikle COVID-19 sonrası yatırımlar, giderek daha fazla ÇSY değerlendirmeleri tarafından yönlendirilmeye başlandı. ÇSY yatırımlarındaki artışın son olmayan yeni koronavirüs varyantı Omicron’un oluşturduğu ortamda artması bekleniyor.

Yenilenebilir enerji için baskı: Kömür ve fosil yakıt kullanımının aşamalı olarak azaltılmasını Glasgow İklim Paktı'nda 197 ülke tarafından kabul edilmesinin enerji üretiminde yenilenebilirlerin payının artmasına neden olması bekleniyor. Fosil yakıt tesislerine kıyasla güneş, rüzgar ve diğer yenilenebilir enerji tesislerinin kurulması için 2022 yılında daha fazla yatırım yapılması bekleniyor.

Karbon denkleştirme piyasasının gelişmesi: Karbon denkleştirme, karbon salımlarının değiştirilmesi veya azaltılması için ağaç dikmekten karbon salımlarını yakalayan yüksek teknolojilerin kullanılmasına kadar pek çok farklı alternatif sunuyor. Karbon piyasası kurallarının çerçevelenmesiyle birlikte önümüzdeki sene bu piyasada da önemli gelişmeler yaşanabilir.

Net-sıfırdan iklim-pozitife: Net sıfıra veya iklim nötrlüğüne bağlı hedefler açıklayan uluslar ve şirketler artarken bunların bir noktada iklim-pozitif veya karbon-negatif hedefleri belirlemeleri bekleniyor. Salımların azaltılması ve karbondioksitin ortadan kaldırılmasının küresel ısınmayı kontrol etmesi beklenirken, bozulmayı tersine çevirmek için çevreyi zenginleştirmek için iklim pozitifliğine ihtiyaç var.

Daha katı düzenlemeler: Salım azaltma düzenlemesi sıkılaşmaya devam ederken, net-sıfır taahhütlerinin tarihleri yaklaşırken raporlama ve uyumun sıkı bir şekilde kontrol edilmesi bekleniyor.

Paydaşların etkisinde artış: Sürdürülebilirlik konusundaki kitlesel farkındalık artışıyla birlikte sadece yatırımcıların değil, müşterilerin, çalışanların ve iş arayanların bile şirketleri sürdürülebilirlik merceğinde incelemesinin yolu açılıyor. Şirketler, yalnızca hissedar merkezli olmaktan çıkıp, paydaşlara duyarlı hale gelmek zorunda kalacaklar.

Yeşil ürünler için talep yoğunluğu: Özellikle genç nüfus arasında artan eko-anksiyete, eko-bilinçli bu nüfusun gıdadan modaya ve yaşam tarzına kadar pek çok alanda, yeşil ürünleri tercih etmesine neden olacak.

Ofislere dönüş: Pandemiyle hayatımıza giren evden çalışma kavramı bu sene de bizlerle olmaya devam edecek gibi gözüküyor. İşe gidip gelmeyi, yoldaki araçları ve ofis binalarında enerji kullanımını azaltarak salımları azalttığı için çevre için de faydalı olan bu uygulama kimi zaman çalışanlar için iş- özel hayat dengesini kurmada sıkıntı yaratsa da en azından çeşitli hibrit modellerle bu sene de hayatımızda olacak.

Elektrikli araç satışları artacak: Elektrikli araçların son senelerde yakaladıkları ivmeyi bu sene de koruması bekleniyor. Bazı ülkelerin de bu noktada önemli taahhütleri bulunuyor. Örneğin; Hindistan, 2030 yılına kadar %100 elektrikli araç vizyonuna ulaşmaya çalışacak. Bu dönüşümü sağlarken, sektör sorumlu hammadde tedariği ve şarj sıkıntısını için yenilenebilir kaynaklarla çözme gibi zorluklarla karşı karşıya kalacak.

2021 yılı aşırı hava olayları ve çeşitli felaketlerle iklim krizine karşı harekete geçmekte geç kalındığında karşılaşacağımız sorunların büyüklüğünü gözler önüne serdi. Ülkelerin ve şirketlerin verdiği taahhütler etkili olsa da iklim eyleminin başarısı eylemler ve hedefler arasındaki farkın kapatılmasında yatıyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

24 December

Yeşil dönüşümün kazananları kimler olacak?

*Bu yazıyı 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Ananasların Norveç'ten veya papayaların Sahra Çölü'nden gelmesini beklemiyoruz, çünkü bu meyveler bol güneş ve su olan yerlerde yetişme eğilimindeler. Peki, çelik gibi enerji yoğun ürünler nasıl Japonya ve Güney Kore gibi enerji açısından fakir ülkelerden geliyor?

Bu sorunun cevabı, kömür ve petrolün odun, doğal gaz veya hidrojen ile karşılaştırıldığında benzersiz bir özelliği olması: bu kaynaklar birim hacim ve ağırlık başına yüksek derecede enerjiye sahipler. Bu gerçek, yirminci yüzyılda ulaşım teknolojilerindeki gelişmelerle birleşince, dünya enerji açısından “düz” bir hale geldi. Petrol, Basra Körfezi'nden New York'a veya Seul’a, bir varil petrolün kaynağındaki maliyetinin çok altında bir fiyata nakledilebildiğinden, yerel enerji kaynaklarının yokluğu bir engel oluşturmuyordu.

Ancak durum her zaman böyle değildi. Demiryolları ve buhar makinesinden önce, demir üretimi için kömüre yakınlık, su çarklarını çalıştırabilmek içinse hızlı akan nehirlere yakın olmak imalatçılar için kritikti. Ancak bugün, yerel enerji kaynaklarının mevcudiyeti, enerji yoğun faaliyetlerin çoğunda yer almak için bir ön koşul değil. Doğal gaz dışında, enerji çoğu yere cüzi bir maliyetle getirilebiliyor.

Dünya kendini kömür ve petrolden arındırdıkça, enerji düzlüğü geçmişte kalacak gibi gözüküyor. Nükleer enerji dışında, tüm yeşil enerji kaynakları – güneş, rüzgâr, hidro ve jeotermal – dünyaya eşit olmayan bir şekilde dağılmış durumda ve nakliyesi maliyetli. Firmalar karbon yakalama ve depolama ile fosil yakıtları kullanmakta ısrar etseler de karbondioksiti depolayabilen jeolojik oluşumlara yakınlıktan faydalanacaklar ve bunlar her yerde mevcut değil.

Bu nedenle, karbonsuzlaşan bir dünyada, tıpkı su çarklarının olduğu günlerdeki gibi, enerji yoğun faaliyetlerin belirli yerlerin yakınında gerçekleşmesi gerekecek. Bu, dünyanın en büyük çelik fabrikasına ev sahipliği yapan Güney Kore’deki Gwangyang gibi şehirler veya şu anda doğal gazla çalışan Orta Doğu alüminyum endüstrisi için kötü bir haber.

Bu değişimden kimin fayda göreceği farklı etkenlere bağlı. Örneğin, CO2 salımlarını önemli ölçüde azaltmak, elektriklendirilebilecek her şeyin elektriklenmesini zorunlu kılacak. Ancak bunun gerçekleşmesi için madenciliğin genişlemesiyle elde edilebilecek büyük miktarlarda bakır, alüminyum, kobalt, lityum ve nadir toprak elementlerine ihtiyaç var. Toplu elektriklendirme ayrıca daha fazla hidroelektrik ve nükleer santral gerektirebilir.

Bunun etkilerini şimdiden görüyoruz. Petrol fiyatlarındaki son artış, fosil yakıt enerjisini daha pahalı hale getirerek karbonsuzlaştırmaya yardımcı olurken, alüminyum ve bakır fiyatlarının tarihi zirvelere yakın olması, elektrik alternatiflerinin fiyatlarının da arttığı ve yeşil enerji ikamesinin hızının azaldığı anlamına geliyor. Bu metal fiyatlarındaki artışlar bir dereceye kadar kaçınılmaz, çünkü yeni kapasite kurmak için gereken süre arzın talebe yavaş yanıt vermesi anlamına geliyor. Ancak arz yanıtının hızı yalnızca teknik faktörlere bağlı değil. Aynı zamanda, siyasi sistemlerin madencilik faaliyetlerini geliştirme, çevresel zararı en aza indirme ve potansiyel zararları telafi etme konusunda ulusal uzlaşı sağlama becerisiyle de derinden bağlantılı.

Söylemesi kolay olsa da madencilik, baskın ihracat endüstrisi olduğu ve küresel üretime önemli bir katkıda bulunduğu Peru ve Şili gibi ülkelerde bile son derece tartışmalı olmaya devam ediyor. Peru başbakanı kısa süre önce önemli bir madencilik bölgesinde arama ve geliştirme ruhsatlarının yenilenmemesini emretti. Lisanslama süreci benzer şekilde Güney Afrika'nın madencilik endüstrisinin önünü kapadı. Ve madenciliğin ötesinde, önemli hidroelektrik potansiyeline sahip Kolombiya ve Şili, potansiyelden faydalanmak için ulusal uzlaşı sağlamakta zorlanıyor.

Karbonsuzlaştırmanın kaybedenleri nispeten ortada olsa da kazananlar coğrafi şanslarını akıllı eylemle birleştiren ülkeler olacak. Sonuçta, güneş ve rüzgâr, insan çabası olmadan elektriğe dönüşemez.

Enerji yoğun endüstrilerin yeniden konumlandırılmasından yararlanmak isteyen şehirler, bölgeler ve ülkeler, yeşil enerjiye güvenli erişim sağlayabileceklerini göstermeliler. Bu, enerji sistemlerini dönüştürme kapasitelerine bağlı olacak. Örneğin Venezuela, ülkenin çelik ve alüminyum endüstrilerini canlandırmak için yeterince kullanılmayan Caroní Nehri'nin hidro-enerji üretimini en üst düzeye çıkarabilir. Avustralya, Namibya ve Şili, yeşil hidrojenin ana üreticileri olmak için rekor yüksek güneşlenme oranlarını kullanabilirler.

Sahra-altı Afrika ülkeleri jeolojik potansiyellerinden yararlanmaya çalışabilir ve madencilikte Avustralya ve Güney Amerika ile rekabet edebilir. Bolivya, Şili ve Meksika, lityum karbonat kaynaklarını yeşil enerji kullanarak lityum oksitlere ve pillere dönüştürerek, şu anda Güney Kore, Japonya ve Çin’in fosil yakıtları kullanarak yer aldığı lityum pil sektörüne hâkim olabilir. Diğer ülkeler, karbon depolama kapasiteleri geliştirebilir.

Karbonsuzlaşma, ulusal kalkınma yollarını değiştirecek ve politika yapıcıları ekonomik stratejilerini yeniden düşünmeye zorlayacak. Yeşilleşme tartışmalarının çoğu, her ülkenin salımlarını azaltmak için yapabileceği fedakarlıklara odaklandı. Atmosferi kurtarmak, araziye verilen zararı azaltmak için daha iyi yollar bulmayı gerektirirken, enerji düzlüğünün sona ermesi, endüstrinin büyük ölçüde yer değiştirmesine neden olacak. Yeşil büyüme yolunda doğru ekosistemi teşvik etmek için ulusal uzlaşma sağlayan ilk hamle yapanların öne çıkacağı kesin.

PAYLAŞ: DETAY

24 December

Sürdürülebilir kalkınmanın 2021 karnesi

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2030 yılına yaklaşırken küresel olarak Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA)’nın başarıya ulaşması için kritik bir eşikte duruyoruz. Bir yıldan uzun bir süredir devam eden küresel salgın nedeniyle birçok sektör çeşitli ekonomik darboğazlar yaşadı. Bu ekonomik sıkıntılar da doğrudan sürdürülebilirlik politikalarını ve uygulamalarını olumsuz olarak etkiledi. Pandemiden çıkış çabaları şimdiye kadar adaletsizce ve sürdürülebilir kalkınmaya gerekli önem verilmeden ele alındı. Mevcut kriz onlarca yıllık kazanımları tehdit ediyor ve daha yeşil, daha kapsayıcı ekonomilere geçiş için SKA’nın rehberliğine her zamankinden daha çok ihtiyaç var.

Birleşmiş Milletler’in yayınladığı Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları 2021 raporu ve Cambridge Üniversitesi’nin hazırladığı Sürdürülebilir Kalkınma Raporu 2021’de geride bıraktığımız senede amaçlara dair ilerlemeleri ve eksik kalınan noktaları ele alıyor.

Bazı amaçlarda ilk kez gerilemeler yaşandı
Küresel ortalama SKA Endeksi 2015 yılında SKA'nın benimsenmesinden bu yana, ilk kez 2020 yılında pandemiyle birlikte artan yoksulluk oranları ve işsizlik nedeniyle bir düşüş yaşadı. 2021 yılında da pandemi koşulları altında yerel ve küresel boyutlarda eşitsizliğin artışına şahit olduk. Kriz, özellikle kayıt dışı ekonomideki 1,6 milyar işçinin geçim kaynaklarını ciddi şekilde etkiledi. Uluslararası turizmin büyük bir darbe alması, gelişmekte olan küçük ada devletlerini orantısız bir şekilde etkiledi. Aşıya erişim söz konusu olduğunda da özellikle düşük gelirli gelişmekte olan ülkelerde, pandemi etkilerini daha sert bir şekilde gösterdi. Haziran 2021 itibarıyla, Avrupa ve Kuzey Amerika'da her 100 kişiye yaklaşık 68 aşı uygulanırken, Sahraaltı Afrika'da 2'den az aşı yapılmıştı. Dünya çapındaki hükümetler, COVID-19'a yanıt olarak 1.600 kısa vadeli sosyal koruma önlemi uygulamaya koydu ama 2021 yılı itibarıyla hala 4 milyar insan sosyal koruma kapsamında değil. Tüm bu hikayeler ve çok daha fazlası birleşince, pandeminin bir sonucu olarak 119 ila124 milyon kişi daha aşırı yoksulluğa itilirken 70 ila 161 milyon kişinin daha açlık çekeceği düşünülüyor. Bütün bu olumsuz gelişmeler özellikle Yoksulluğa Son, Açlığa Son ve İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme amaçlarında önemli gerilemelere neden oldu.

Krizi iyi yöneten ülkelerin güçlü bir sosyal koruma ve sağlık sistemine sahip olması, SKA’nın önemini bir kez daha vurguluyor. Ülkelerin sosyal güvenlik ağlarını güçlendirmesinin ve temel tıbbi hizmetleri sağlayacak evrensel sağlık kapsamına geçmesinin altını çizen SKA çağrılarının haklılığı, pandemi ile zorlu bir yoldan kanıtlandı.

2020 yılında korona önlemleri kapsamında çoğu ülkede üretimin ve diğer ekonomik faaliyetlerin kısa süreli durması sera gazı salımlarını önemli ölçüde azaltmıştı. 2021 yılında bu emisyonlarda tekrar bir artış yaşandı. Bu durum ve devamında yaşanan çevresel tahribatlar, İklim Eylemi, Sudaki Yaşam ve Karasal Yaşam hedeflerinde ilerlemeyi zorlayan bir yıla neden oldu. 154 gelişmiş ülkenin 124’ü Paris Anlaşması'nın hedeflerine yönelik ulusal iklim adaptasyonu planlarını açıklamış olsa da geçtiğimiz sene yaşanan çevresel gelişmeler küresel ısınmayı istenilen derecede tutmanın artık gerçeklikten uzak olduğunu gösteriyor. Biyoçeşitlilik azalıyor, karasal ve sulak alanlarda endişe verici bozulmalar yaşanıyor. Okyanuslarda oksijen bakımından yetersiz olan “ölü alanlar” 2008-2019 yılları arasında 400’den 700’e yükseldi. Ekosistemlere ve doğaya verilen zararların iyice fark edildiği bu yılda çevresel tahribat ve salgın hastalıklar arasındaki ilişkinin üstünde duruldu.

Pandemiyle şekillenen son iki senemizden öğrendiğimiz bir diğer şey de verinin önemi oldu. Pandeminin başlangıcından beri politika yapıcıların ve liderlerin zamanla yarışan kararlar vermeleri gerekti fakat çoğu ülkede doğru kararlara götürecek veriler eksikti. Pandemi yayılmaya devam ederken ve dünya 2030 hedeflerinin bitişine yaklaşırken zamanında ve yüksek kaliteli veriler her zamankinden daha önemli görülüyor.

Dijital dönüşüm hızlandı
Dijital teknolojiler karantinalar sırasında sosyal hizmetlerin, ödemelerin, okulların ve sağlık hizmetlerinin sürdürülmesinde ve birçok meslek için evden çalışmanın etkili olmasını sağlamada kritik bir rol oynadı. Rapor çıktılarında dijital uygulamaların; sosyal kapsayıcılık, ekonomik fırsat yaratma ve halk sağlığı gibi konulardaki önemi vurgulanıyor. Pandemiyle hayatımıza daha kesin olarak giren dijital teknolojilerin sağladığı imkanlar Eşitsizliklerin Azaltılması, Sağlıklı Bireyler ve Sanayi, Yenilikçilik ve Altyapı amaçlarında ilerlemeye destek oldu.

İhtiyaç duyulan dönüştürücü değişimlerin hayata geçmesinde SKA’nın; kriz, sağlık, sosyal ve ekonomik refahtan iklim ve ekosistemlere kadar sürdürülebilirliğin çeşitli boyutları arasındaki karşılıklı bağımlılığı ve bağlantıları göstererek önemli bir yol haritası sunuyor. Pandeminin etkilerini bu denli -umarız- hissetmeyeceğimiz dönemde oluşan yeni düzende hükümetler ve uluslararası kamuoyu, SKA’nın önderliğinde yapısal dönüşümleri ve ortak çözümler daha sık konuşmalı. Bunlar; sağlık, eğitim, su, sanitasyon gibi sosyal koruma ve kamu hizmetlerinin güçlendirilmesinin; bilim, teknoloji ve inovasyona ayrılan yatırımların arttırılmasının; gelişmekte olan ülkelere mali destek sağlanmasının; yeşil ekonomi yaklaşımının benimsenmesinin; temiz enerji ve sanayiye yatırımlarının arttırılmasının ve sürdürülebilir gıda sistemlerine geçişin sağlanması olarak düşünülebilir. Hiçbir ülke birbiriyle bağlantılı bu küresel şokları tek başına önleyemez, yanıt veremez veya toparlanamaz. Bu nedenle SKA çerçevesinde ülkelerin ortaklaşa mücadelesine her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuluyor.

 

PAYLAŞ: DETAY

24 December

Türkiye’de ve dünyada artan eşitsizlik: 2022 Küresel Eşitsizlik Raporu

*Bu yazıyı 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Paris merkezli Küresel Eşitsizlik Laboratuvarı tarafından hazırlanan
2022 Dünya Eşitsizlik Raporu, ulusal, bölgesel ve küresel düzeyde gelir ve servet eşitsizliğine ilişkin çok sayıda kaynaktan alınan verilerin dikkatli bir şekilde toplanmasına dayanan en son hesaplamaları sunuyor.  Göstergeler için uzun dönemli zaman serisi verileri sunan rapor, son örüntüleri daha geniş bir tarihsel bağlamda değerlendirmemize olanak tanıyor ve eşitsizliğin farklı boyutlarını ele alıyor.

Gelir eşitsizliğinde son durum
Raporun bulgularına göre küresel nüfusun en zengin %10’luk kesimi küresel gelirin %52’sini alırken nüfusun en yoksul yarısı yalnızca %8,5'ini kazanıyor. Ortalama olarak, küresel gelir dağılımının en üst %10'luk kısmından bir kişi yılda 122.100 dolar kazanırken, küresel gelir dağılımının en yoksul yarısından bir birey yılda 3.920 dolar kazanıyor.

Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) dünyanın en eşitsiz bölgesi, Avrupa ise en düşük eşitsizlik seviyelerine sahip. Eşitsizlik, en eşit bölge ile en eşitsiz bölge arasında önemli ölçüde değişiyor. Avrupa'da en zengin %10'luk kesimin gelir payı %36 civarındayken MENA'da %58'e ulaşıyor. Bu iki seviye arasında, çeşitli örüntülere rastlıyoruz. Doğu Asya'da, en zengin %10 toplam gelirin %43'ünü ve Latin Amerika'da %55'ini kazanıyor. Türkiye’ye baktığımızda, yetişkin nüfusun ortalama milli geliri 85.010 TL iken en yoksul %50'lik kısım 20.260 TL kazanıyor. En zengin %10'luk kesim ise bundan ortalama 23 kat daha fazla kazanıyor (463.020 TL). En zengin %10 toplam gelirin %54,5'ini alırken, en yoksul %50, %12'sini alıyor.

Çağdaş küresel eşitsizlikler, Batı emperyalizminin zirvesinde, 20. yüzyılın başlarındaki seviyelere yakın seyrediyor. Son yirmi yılda çoğu ülke içinde eşitsizlik artarken, ülkeler arasındaki küresel eşitsizlikler azaldı. Ülkeler içindeki bireylerin en zengin %10’u ile en yoksul %50'sinin ortalama gelirleri arasındaki fark 8,5 kattan 15 kata yükseldi.

Servet eşitsizliklerinde fark daha belirgin
Küresel nüfusun en yoksul yarısı %2’lik  bir oranla neredeyse hiç servete sahip değil. Buna karşılık, dünya nüfusunun en zengin %10'u tüm servetin %76'sına sahip. Ortalama olarak, yetişkin nüfusun en yoksul yarısı satın alma gücü paritesi (SGP) 4.100 dolara sahipken en üstteki %10'luk kesim ortalama olarak 771.300 dolara sahip.

Son 25 yılda Türkiye'de milli servet iki katından fazla artarak bugün 121.160 TL’ye ulaştı. Servet açısından Türkiye, karşılaştırılabilir refah seviyelerine sahip diğer ülkelere göre daha eşitsiz görünüyor. Bugün en alttaki %50, ortadaki %40 ve en üstteki %10 toplam milli servetin sırasıyla %4, %29 ve %67'sini elinde tutuyor.

Özel sektör zenginliği elinde tutuyor
Bu eşitsizlikleri anlamanın bir yolu, hükümetlerin net serveti ile özel sektörün net serveti arasındaki boşluğa odaklanmak. Son 40 yılda ülkeler önemli ölçüde zenginleşti, ancak hükümetleri önemli ölçüde fakirleşti. Zengin ülkelerde kamu aktörlerinin elindeki servetin payı sıfıra yakın veya negatif, yani toplam zenginlik özel sektörde toplanıyor. Bu eğilim, hükümetlerin GSYİH'nin %10-20'si kadarını, esas olarak özel sektörden borç aldığı pandemi kriziyle arttı. Halihazırda düşük hükümet serveti, devletlerin gelecekte eşitsizliğin üstesinden gelme kapasitelerinin yanı sıra iklim değişikliği gibi 21. yüzyılın temel zorlukları için de önemli etkilere sahip.

Servet eşitsizliği dağılımın en tepesinde arttı. Özel servetteki artış da ülkeler içinde ve dünya düzeyinde eşitsiz oldu. Küresel multimilyonerler son birkaç on yılda küresel servet artışının orantısız bir payını ele geçirdiler: en tepedeki %1, 1990'ların ortalarından bu yana biriken tüm ek servetin %38'ini alırken, alttaki %50 bunun sadece %2'sini aldı.

SGP kurları sağlıklı tahminler yapmayı zorlaştırıyor
Çok önemli sonuçlar barındıran Küresel Eşitsizlik Raporu, bir taraftan çeşitli tartışmaları da beraberinde getiriyor. Örneğin, Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı'nın ülkeler arasında ulusal gelirleri belirlemek ve karşılaştırmak için SGP kurlarını kullanması eleştirilen bir nokta.

SGP kurları, ülkeler arasındaki fiyat seviyeleri ve yaşam standartlarındaki farklılıkları dikkate alıyor gibi görünse de kavramsal, metodolojik ve ampirik problemlerle dolu bir kavram. Basitçe açıklamak gerekirse, SGP kurları, her ülkenin ekonomik yapısının karşılaştırma yapılan ülkenin (ABD) yapısına benzer olduğunu ve zaman içinde benzer şekilde değiştiğini varsayar. Gelişmekte olan ekonomilere uygulandığında, bu varsayım özellikle zayıftır.

Ayrıca, mallar için karmaşık ağırlıklandırma süreci, bazı ülkelerde nadiren tüketilen, temsili olmayan, yüksek fiyatlı ürünlerin dahil edilmesiyle sonuçlanabilir. Örneğin, paketlenmiş mısır gevrekleri yoksul ülkelerde bulunabilse de yalnızca nispeten küçük sayılan, zengin insan azınlığı tarafından satın alınıyor. Buna göre, ulusal hesaplardaki harcama ağırlıkları, küresel standartlara göre yoksul olan insanların tüketim kalıplarını yansıtmıyor.

Bu sorunlara ek olarak, yüksek SGP ülkeleri -yani yerel para biriminin gerçek satın alma gücünün nominal değerinden çok daha yüksek olduğu kabul edilen ülkeler- tipik olarak düşük ortalama ücretlere sahip düşük gelirli ekonomiler. SGP yüksek, çünkü iş gücünün önemli bir bölümü çok düşük ücret alıyor, bu da mal ve hizmetlerin, işçilerin çoğunluğunun daha yüksek ücret aldığı ülkelere göre daha ucuza bulunabileceği anlamına geliyor. Düşük gelirli ülkelerdeki birçok yoksul hanede ücretsiz emeğin yaygın olarak görülmesi bu etkiyi daha da artırıyor.

SGP ile değiştirilen GSYİH verileri bu nedenle önemli noktayı kaçırabilir. SGP tahminleri, belirli bir parasal gelirin daha fazla satın alma gücünü, bir ekonominin çalışanlarının çoğunluğunun daha büyük mutlak yoksulluğunun bir yansıması olmak yerine bir avantaj olarak kabul ederek, daha fakir ülkelerin gelirlerini zengin ekonomilere kıyasla abartıyor. Tüm bu nedenlerle, ülkeler arası gelir karşılaştırmalarında SGP kurlarına güvenmek son derece sorunlu olduğundan ülkeler arası eşitsizliğin ölçülmesinde piyasa kurlarına bağlı kalınması daha doğru bulunuyor.

Fark yaratan iki yeni gösterge: Toplumsal Cinsiyet ve Karbon Salımı Eşitsizliği
Bu eleştirilere rağmen raporun, özellikle iki yeni gösterge yoluyla eşitsizlik anlayışımıza büyük katkısı olduğu düşünülüyor. Bunlardan birincisi, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin önemli bir göstergesi olan emek gelirinde kadınların payı. Toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri küresel düzeyde önemli olmaya devam ediyor ve ülkeler içindeki ilerleme çok yavaş. Rapor, küresel kazançlardaki cinsiyet eşitsizliğine ilişkin ilk tahminleri sunuyor. Genel olarak, kadınların işten elde edilen toplam gelirdeki (emek geliri) payı 1990'da %30'a yaklaşmışken bugün %35'in altında. Mevcut cinsiyetler arası kazanç eşitsizliği hala çok yüksek. 30 yılda, küresel düzeyde ilerleme çok yavaş düzeyde kaldı ve dinamikler ülkeler arasında farklı seyrediyor. Bazı ülkeler ilerleme kaydetse de diğerleri kadınların kazanç payında düşüşler gördü. Küresel olarak, bu pay son otuz yılda büyük ölçüde değişmeden üçte bir oranında, Orta Doğu ve Kuzey Afrika'da (MENA) ise %10-15 civarında kaldı ve Çin hariç Asya'da %20'nin altına düştü. Türkiye'de ise ortalama kadın iş gücü gelir payı %23 ile MENA ülkelerinden daha yüksek, ancak Yunanistan (%37) ve Bulgaristan (%43) dahil olmak üzere komşu Avrupa ülkelerinden daha düşük. Bu gösterge yalnızca iş gücü piyasası dengesizliklerini değil, aynı zamanda, haneler ve topluluklar içinde kadınlar tarafından gerçekleştirilen, ücretli işe erişimlerini azaltan ve ücretli istihdamdaki ücretlerini etkileyen ücretsiz işlerin daha büyük oranını da dolaylı olarak gösteriyor.

İkinci yenilikçi gösterge, ülkeler arasında gelir kategorisine göre katkıları değerlendirerek karbondioksit salımlarındaki eşitsizliği inceliyor. Karbon salımlarındaki büyük eşitsizliklerin ele alınması, iklim değişikliğiyle mücadele için önem taşıyor. Küresel gelir ve servet eşitsizlikleri, ekolojik eşitsizliklerle ve iklim değişikliğine katkılardaki eşitsizliklerle sıkı sıkıya bağlantılı. Ortalama olarak, insanlar kişi başına yılda 6,6 ton karbondioksit eşdeğeri (CO2) salıyor. Karbon salımı eşitsizliklerine ilişkin yeni veri seti, dünya çapında CO2 salımlarındaki önemli eşitsizlikleri ortaya koyuyor: En zengin %10'luk kesim, salımların yaklaşık %50'sinden sorumluyken, alttaki %50 toplamın %12'sini üretiyor. Buradaki önemli bulgu, bölgeler arası salım eşitsizliklerinin yüksek ve kalıcı olmasına rağmen, bu tür farklılıkların sadece zengin ve fakir ülkeler arasında değil, ülke içinde de mevcut olması. Düşük ve orta gelirli ülkelerde zenginler arasında yüksek salıma sahip olanlar varken, yüksek gelirli ülkelerde yoksullar arasında nispeten düşük salıma sahip olanlar var. Örneğin, MENA bölgesindeki en zengin %10'luk kesim yılda kişi başına 33,6 ton CO2 salımına sebep olurken, Kuzey Amerika'daki gelir dağılımının alt yarısı on tondan daha azına neden oluyor. Türkiye'de de ortalama karbon salımı kişi başı 6 ton civarında. Nüfusun en alttaki %50'si 3,1 tonun hemen altında salım yaparken, en üst %10'luk kesim yedi kat daha fazla salım yapıyor.

Küresel olarak, nüfusun en zengin %10'u, tüm CO2 salımlarının yarısından fazlasından sorumlu. Bu nokta özellikle önemli, çünkü raporun belirttiği gibi, karbon vergileri gibi çevre politikaları en çok yoksulları etkiliyor, ancak bu grup bu tür önlemler arasında nadiren hatta hiç tazmin edilmiyor. Yeni gösterge hem ülke içinde hem de ülkeler arasında sosyal açıdan adil iklim politikalarının nasıl olması gerektiğine dair çok daha önemli bir değerlendirmeyi mümkün kılıyor.

Rapor, küresel çapta multimilyonerlere uygulanacak mütevazi oranda artış gösteren bir servet vergisinin yaratacağı gelirle, küresel gelirlerin %1,6’sının eğitim, sağlık ve ekolojik geçiş yatırımlarına aktarılabileceğini gösteriyor. Rapor ayrıca, 21. yüzyılın sorunlarını ele almanın gelir ve servetin yeniden dağılımı olmadan mümkün olmadığını vurguluyor. Bu noktada özellikle özelleştirme eleştiriliyor.

Dünya Eşitsizlik Raporu'nun ortaya koyduğu gerçekler, insan seçimlerini yansıtıyor, bu da başka seçimler yaparak mevcut durumun değiştirilebileceği anlamına geliyor. Bu nedenle rapor, faydalı veri ve analizlerden oluşan değerli bir özetten çok daha fazlası olarak, eylem için bir rehber niteliği taşıyor.

PAYLAŞ: DETAY

13 December

Pandeminin sürdürülebilirlik ve yatırım konusunda öğrettikleri

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisi, ülkeler, toplumlar, insanlar ve şirketler üzerinde büyük değişimler yarattı. COVID-19 ile birlikte yeni kurulan dünyada, birbirleriyle iç içe geçmiş sosyal, çevresel ve yönetişim mevzuları sürdürülebilir yatırımı, yatırımcı stratejilerinin vazgeçilmez bir parçası haline getirdi. Pandemi öncesinde geleneksel yatırım ekonomik ve sosyal konuları birbirlerinden ayrı olarak değerlendirirken, pandemi sonrasında bu iki konunun birbirinden ayrı düşünülmesi imkânsız hale geldi.
Bu doğrultuda, pandemi döneminde yatırım dünyasında meydana gelen değişiklikler ve çıkarılması gereken dersler özellikle 4 başlık altında toparlanabilir.

1-Sürdürülebilirlik artık kişisel bir konu
Pandemi, yalnızca bir sağlık krizi olmayıp aynı zamanda bir sürdürülebilirlik krizi de olduğundan, bu dönemde sürdürülebilirlik konusu birçok kişi için kişisel hale geldi. Sürdürülebilirlik pek çok kişi için farklı anlamlara gelebilirken pandemi dönemi yoksulluk, açlık, sağlık, eğitim gibi sosyal başlıkların ve istihdam, finansal güvence gibi ekonomik konuların sürdürülebilirlik çerçevesinden görülmesini sağladı.
Pandemi döneminde yaşanan iş kayıpları, eğitimde meydana gelen aksamalar, gıda güvencesinin azalması, pandeminin orantısız bir şekilde kadınları etkilemesi hem toplumun hem de şirketlerin üzerinde büyük bir yük yarattı. Bütün bu gelişmelerle birlikte artık sürdürülebilirlik bizden uzak ve başkalarının problemi olarak görülen bir konsept olmaktan çıkarak hayatımızın çok önemli bir parçası haline geldi.

2.Başarılı olmak için paydaş ilişkileri çok kritik
Büyük, halka açık şirketler sahip oldukları çalışan sayıları, çevresel etkileri gibi konular göz önüne alındığında sürdürülebilir kalkınma konusunda önemli bir rol oynuyor. Küresel sürdürülebilir kalkınma, özel sektör olmadan başarılamaz. Bu kavramdan yola çıkarak, son yıllarda gündemde büyük bir yer kaplayan paydaş kapitalizmi kavramı, şirketlerin sosyal ve çevresel olarak toplumun iyiliğini gözettiğinde ekonomik olarak da daha başarılı olacağı teorisi üzerine kuruluydu. Pandemi, bu teoriyi doğrudan test etme fırsatı yarattı.
Bazı üreticiler, pandemi döneminde kendi üretimlerine ara vererek maske ve solunum cihazları gibi medikal ürünleri üretmeye başladı. Başkaları, finansal olarak zorluk yaşayan çalışanlarına ve müşterilerine destek sağladı. Bütün şirketlerden, çalışanları için daha güvenli bir çalışma ortamı sağlamaları beklendi.
2020’de Harvard Business School ve State Street Associates tarafından gerçekleştirilen bir araştırma, güçlerini pandemi döneminde iyilik için kullanan şirketlerin borsada ödüllendirildiklerini ortaya koydu. Çalışma, paydaşlara yönelik olumlu davranışlar gerçekleştiren kurumların, kurumsal para akışının ve getirilerinin daha yüksek olduğunu gösterdi.

3.İnsanlar, kötü kurumsal davranışları cezalandırıyor
Tüketici davranışları, yatırım tercihleri, çalışan kararları ve boykotlar üzerinden insanlar, doğru bulmadıkları kurumsal davranışları cezalandırmaya başladı. Sağlık, ekonomik, sosyal ve iklim krizlerinin pandemiyle birlikte bir arada yaşanması, bireylerin kurumlara karşı gelmesi için önemli bir dönüm noktası oldu. Amerika’da gerçekleştirilen bir çalışma, katılımcıların %41’inin çalışanlarına kötü davranan, %40’ının yolsuzluk/dolandırıcılık yapan, %38’inin ırkçılığa göz yuman, %35’inin çevreye zarar veren, %32’sinin ise cinsel tacize göz yuman firmaları boykot edeceğini belirtiyor.
Çalışanlar, sürdürülebilir davranmayan şirketlerden giderek daha artan oranlarda ayrılma cesareti gösteriyor. Bir taraftan, giderek daha fazla tüketici de satın alma kararlarını şirketlerin sürdürülebilirliklerine göre veriyor. COVID-19 bu anlamda, kişileri özel sektöre değer verdiği konuları söylemeye ve bu konularda talepte bulunmaya yöneltti.

4.ÇSY, yatırımcılar için kalıcı hale geldi
Artık yatırımcıların, şirketlerin çevresel ve sosyal etkilerini görmezden gelmesi mümkün değil. ÇSY, önceleri yatırımcılar için kaçınılması gereken riskler olarak görülüyordu. Örneğin, portföylere sakıncalı olabilecek tütün ve silah gibi endüstrileri dahil etmemek gibi pasif çözümler bulunuyordu. Pandemi, ÇSY’nin yalnızca risk olmadığını, fırsatlar yarattığını da gösterdi. Pandemi, sağlık, medikal inovasyon, su kıtlığı, finansal kapsayıcılık, cinsiyet eşitliği gibi sürdürülebilirlik konularını vurguladı ve yatırımcılar, şirketlerin bu konulara yönelik çözümlerinin nasıl bir potansiyel yarattığını gördü.
Tanı şirketleri COVID-19 testleri üretmeye başladı, ilaç şirketleri aşı buldu, iletişim şirketleri hayatlarımızı çevrimiçine taşımamıza yardımcı oldu. Bütün bu gelişmeler, sürdürülebilir yatırım çerçevesini değiştirdi.
Pandeminin olumsuz etkilerine rağmen, bahsedilen dört başlıkta yaşanan gelişmeler umut verici gözüküyor. Pandeminin stratejik öğretilerini kararlarına entegre eden yatırımcılar, topluma somut faydalar sağlayan şirketler için olumlu değişimi desteklerken müşteriler için de daha iyi sonuçlar sunabilir.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 December

İş dünyası ve insan haklarının yeni yol haritası

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Her yıl gerçekleşen Birleşmiş Milletler İş Dünyası ve İnsan Hakları Forumu, şirketlere insan haklarının geliştirilmesindeki rolleri üzerinde düşünmeleri için önemli bir fırsat sunuyor. Birleşmiş Milletler İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler’in (UNGP) yayınlanmasının 10’uncu yılında gerçekleşen bu seneki Forum gelecek 10 yıl için yol haritasını ortaya koydu. Peki yeni yol haritasında neler var?

Birleşmiş Milletler (BM) delegeleri bu yılki forumda yol haritasını açıklarken, iş dünyasının insan haklarına tam saygısı, yalnızca operasyonel olmayan, stratejik bir konu olarak tanımlandı. Bu kapsamda kurumsal kültür ve iş modellerinde değişikliklerin gerekliliği vurgulandı. Yeni yol haritasına yönelik öneriler büyük ölçüde iklim değişikliğinin zorluklarına 'adil geçiş' ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın ilkelerine dayanıyor. Şirketlerin, ticari faaliyetlerinin ve değer zincirlerinin olumsuz etkilerini önleme ve ele alma çabalarını yoğunlaştırmaları isteniyor.

İnsan haklarına saygı konusundaki eksiklikler, yalnızca şirket ihlalleri olarak değil, sistem düzeyinde değişiklik gerektiren zorluklar olarak görülüyor. İşletmelerin etkili olabilmeleri için diğer şirketler, paydaşlar ve hükümetlerle ortak eylem geliştirmeleri gerekiyor. Yol haritası, düzenleyici ve gönüllü eylemleri içermekle birlikte, zorunlu insan hakları durum tespitine yönelik ivmenin yakalanması gerektiğini de belirtiyor.

Yol haritası, ülkelerdeki ve bölgelerdeki faktörlerin belirlenmesi yoluyla uygulamadaki engellerin aşılması için çağrıda bulunuyor. Bunların arasında LGBTQ+ haklarına yönelik yasal engeller, yolsuzlukla mücadele ve çatışma bölgelerinde insan haklarına saygı gibi konular yer alıyor. İşletmelerin, olumsuz etkilerin meydana geldiğini kabul etmeleri ve insan hakları zararlarının ölçülebilir bir şekilde nasıl ele alındığını göstermeleri gerekiyor. Yalnızca küresel yaklaşımla elde edilemeyecek olan BM İş ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’nin benimsenmesini artırmak için bölgesel platformlar öneriliyor.

İşletmeler tarafından insan haklarına saygı gösterilmesini sağlamak için hükümetler ve çok taraflı kurumlar arasında tutarlılık, başından itibaren Yol Gösterici İlkelerin bir parçası olarak görülüyor. Yeni yol haritası bunu bir kez daha benimsemekle birlikte, Birleşmiş Milletler'in rolünü de tanımlıyor. Aynı zamanda, işletmelerin kendi tutarlılıklarını sağlamaları gerektiği de vurgulanıyor. Şirketlerden, iş dünyası ve insan hakları konusundaki kamu açıklamalarıyla tutarsız uygulamaların durdurulması için çabalarını yoğunlaştırmaları isteniyor.

Yol haritası, temel bir ilkelerden biri olan 'çözüme erişimin' henüz tam anlamıyla gerçekleştirilmediğini belirtiyor. Ancak yeni yol haritası insanları sadece mağdur olarak değil hak sahipleri olarak da tanımlıyor. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde, şirketlerin paydaşlarla anlamlı bir şekilde nasıl ilişki kurabileceği konusunda ilerleme kaydetmeleri gerekiyor. İşletmelerden sivil alanın korunması ve sendikalara, insan hakları örgütlerine ve bireysel savunuculara daha fazla koruma sağlanması isteniyor.

Sürdürülebilir finansın önümüzdeki on yıl içerisinde büyümesi de büyük bir fırsat olarak görülüyor. Yeni yol haritasında, yatırımcıların yatırım faaliyetlerinde insan hakları risklerini kontrol etmek ve bu riskleri yönetmek için nasıl aksiyon aldıklarını gösterme sorumluluğu vurgulanıyor.

İş dünyasına ve insan haklarına yönelik artan eylemleriyle tanınan diğer aktörler arasında “şekillendiriciler” yer alıyor. Bu “şekillendiriciler” arasında muhasebeciler, yönetim danışmanları, avukatlar, işletme ve hukuk okulları gibi iş kararlarını şekillendiren ve insan haklarına saygı gösterme konusunda kendi sorumlulukları olan uzmanlar bulunuyor.

Yol haritası girişimine başkanlık eden Dante Pesce, yol haritasının aktörler için “reçete değil, stratejik yönelim” sağladığını belirterek, önümüzdeki 10 yılın önemini vurguluyor. BM Çalışma Grubu'nun bir diğer üyesi Anita Ramasastry, iklim krizi, şirketlerin siyasi eylemleri, kayıt dışı ekonomi, çareye erişim ve hak sahiplerinin tanınması dahil olmak üzere henüz yeterince ele alınmayan konularda önümüzdeki 10 yıl içinde harekete geçileceğini öngörüyor. Ramasastry “sistemleri ve çerçeveleri tasarladıktan sonra değil, sürecin başında hak sahipleriyle müzakerelere başlamalıyız. İnsan haklarına daha fazla odaklanmak için Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY)’deki 'S'yi hizalamanın zamanı geldi” diyor.

Şirketlerin mevcut insan hakları yaklaşımlarını yol haritasında belirlenen eylem alanlarına uyarlamak önemli bir adım olacak. İş Dünyası ve İnsan Haklarına Dair Rehber İlkeler’in uygulama ölçeğini ve hızını artırmak özellikle COVID-19 kriziyle daha da önem kazandı. İş dünyası ve insan haklarıyla ilgili önümüzdeki 10 yılın, dünyanın karbon salımlarını yarıya indirmesi için son tarih olan 2030'a denk gelmesi ve çevre haklarının artık net bir şekilde insan haklarıyla bağlaştırılması da geçen haftaki Forum’dan çıkarılacak önemli bir sonuç.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 December

İklim için akıllı yatırımlar, toplumsal cinsiyet eşitliğine katkı sağlıyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya, finansal kaynakları etkin bir şekilde yönlendirerek hem küresel ısınma hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle mücadelede önemli ve eşzamanlı ilerleme kaydedebilir.

Kadınlar, gelişmekte olan ülkelerde tarımsal işgücünün %43'ünü oluştursa da sektöre yapılan yatırımın yalnızca yaklaşık %7'si kadınlar için harcanıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'ne göre, kadın çiftçilere daha fazla yatırım yapmak, tarımsal verimi %30'a kadar arttırabilir. Bu oran, iklim değişikliği nedeniyle 2030 yılına kadar üretimde beklenen düşüşü dengelemeye neredeyse yetecek bir miktar.

Bu durum, iklim ve toplumsal cinsiyetin nasıl derinden iç içe geçtiğinin sadece bir örneği. Kadınların geçim kaynakları genellikle ormanlara, nehirlere, göllere ve okyanuslara bağlı ve bu kaynaklar hakkındaki bilgileri kaynakları koruma çabalarına öncülük edebilir. Kadınlar çoğunlukla, selden, sıcak hava dalgalarından veya orman yangınlarından kurtulmak için yeterli finansal kaynağa sahip olmadığı için iklim değişikliğinden erkeklerden daha fazla etkileniyor, bu sebeple iklim değişikliğiyle mücadele adına finansal kaynakları arttırmak kadınların ekonomik güçlenmesi için büyük önem taşıyor.

İklim değişikliği kadınların hayatlarını derinden etkilese de üst düzey iklim tartışmaları veya politika girişimleri kadınların koşullarını, ihtiyaçlarını ve görüşlerini nadiren dikkate alıyor. Bu hem adaletsiz hem de ileriyi göremeyen bir yaklaşım. Tüketiciler, topluluk liderleri, işçiler ve girişimciler olarak oynadıkları büyük rol göz önüne alındığında, iklim projelerinin başarılı olması için kadınların katkısına ihtiyaç var.

Kadınlara yatırım yapmanın iş hayatını olumlu etkilediğini zaten biliyoruz. Kadınların liderlik pozisyonlarının en az yarısını oluşturduğu işletmeler daha yüksek satış büyümesine ve daha yüksek kara sahip olurken, varlıklarından daha iyi bir getiri sağlıyor. Tüketici satın alma kararlarının yaklaşık olarak %80'ini kadınlar aldığından, daha güçlü kadın temsiline sahip firmalar genellikle daha çok satan ürünler üretiyor.

Ancak kadınlara yatırım yapmak, yalnızca ekonomi için değil aynı zamanda iklim açısından da mantıklı. Kadınların sürdürülebilirlik odaklı iş kurma olasılığı erkeklerden daha fazla. Yönetim kurullarında kadınların bulunduğu şirketlerin enerji verimliliğini artırması, maliyetleri düşürmesi ve yenilenebilir enerji üretimine yatırım yapması ihtimali daha yüksek. Benzer şekilde, beş yıllık bir süre içinde yönetim kurullarında kadın temsilini arttıran şirketlerin enerji tüketimlerinin yoğunluğunu azaltma olasılığı %60, sera gazı salımlarını azaltma olasılığı %39 ve su kullanımlarını azaltma olasılığı %46 daha yüksek.

Giderek artan sayıda yatırımcı, şirketleri yalnızca finansal performansları temelinde değil, aynı zamanda çevresel ve biyoçeşitlilik taahhütleri ve toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etme çabaları açısından da değerlendiriyor. Latin Amerika merkezli bir biyoçeşitlilik yatırım şirketi olan EcoEnterprises, bölgedeki çevresel açıdan sürdürülebilir işletmelerin operasyonlarını büyütmelerine ve kırsal alanlardaki kadınlara ekonomik fırsatlar sağlamalarına yardımcı olma konusunda sağlam bir geçmişe sahip ve bu yatırımcı ilgisinden faydalanıyor.

EcoEnterprises, Tammy Newmark adlı bir kadına ait ve yönetim ekibinin neredeyse tamamen kadınlardan oluşuyor. Şirket bugüne kadar üç yatırım fonu için para topladı. Avrupa Yatırım Bankası (The European Investment Bank- EIB)'nın yaklaşık 20 milyon dolar yatırım yaptığı üçüncü fon, sermayesinin %15'ini kadınlara ait veya kadınların yönettiği şirketlere yatırım için kullanacak ve portföyündeki firmaları %50 kadın istihdamı için zorlayacak. Bu hedefler, fonun, başlangıcından bu yana EIB tarafından desteklenen ve kadınların ekonomik katılımını artırmak için 15 milyar dolar toplamayı hedefleyen küresel bir girişim olan 2X Challenge'a hak kazandığı anlamına geliyor.

Örneğin, EcoEnterprises yatırımlarından biri olan Kolombiya'daki bir organik meyve bahçesi, erkek egemen işgücünü yeniden dengelemek için kadınları işe alıyor ve iki kadını insan kaynakları başkanı ve operasyon başkanı olarak üst düzey pozisyonlara terfi ettirdi. Bu tür yatırımlar, biyolojik çeşitlilik ve cinsiyet eşitliğinin doğal olarak birbirini nasıl tamamlayabileceğini gösteriyor. İki hedefe birlikte odaklanmak, bir projenin etkisini arttırırken riski azaltıyor.

Doğru yapılırsa, iklim değişikliği projeleri kadınların potansiyeline yatırım yapmak için eşsiz bir fırsat sağlayabilir. Yeşil ekonomik geçişin önümüzdeki yıllarda milyonlarca iş yaratması bekleniyor. Kadınların bu yeni fırsatları yakalama becerilerine sahip olmalarını sağlamak, kalıcı işgücü piyasası eşitsizliklerini ve toplumsal cinsiyete bağlı gelir farklarını azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak kadınlara bu şansı sağlamak, toplumsal cinsiyete duyarlı politikaların işe alım ve yükselme olmak üzere istihdamın tüm yönlerine entegre edilmesini gerektiriyor.

Aynı şekilde, BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşmak, dünya çapında kadınların fırsatlarını ve ekonomik katılımını iyileştirmeye bağlı. Bu ihtiyacın farkında olan EIB, projelerine toplumsal cinsiyeti dahil ediyor. 2019 yılından bu yana yatırımlarında, kadınların sahip olduğu ve kadınların yönettiği firmalarda kadın istihdamı ve yatırım düzeylerini tanımlayan kadınların ekonomik katılımını artırmak için 15 milyar dolar toplamayı hedefleyen küresel bir girişim olan 2X Challenge kriterlerini uyguluyor. Bu tür uluslararası kabul görmüş kriterler, EIB'nin ve ortaklarının toplumsal cinsiyet etkisini daha iyi ölçmesine ve neyin en iyi sonucu verdiğini değerlendirmesine yardımcı oluyor. EcoEnterprises’ın koyduğu hedeflerin 2X Challenge'a hak kazandığı anlamına geliyor.

Ek olarak, EIB yakın zamanda, Birleşik Krallık'ın kalkınma finansmanı kurumu olan CDC Group ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ile toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı akıllı iklim finansmanı için bir rehber geliştirdi. Rehber, yatırımcılara kadınları iklim yatırımlarına entegre etmek için araçlar sağlıyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres’in geçtiğimiz günlerde söylediği gibi toplumsal cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmak yalnızca kadınlar ve kız çocukları için bir adalet meselesi değil, insanlık için çığır açacak bir yaklaşım ve kaynakları etkin şekilde kullanarak iklim krizi ve cinsiyet eşitsizliği mücadelesini eş zamanlı yürütmek mümkün.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 December

Karbon yutakları: Doğa iklim değişikliğiyle mücadeleye nasıl yardımcı olur?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Endüstriyel bacalar, egzoz dumanları, Amazon yağmur ormanlarındaki yangınlar ve insan kaynaklı diğer faaliyetler nedeniyle son yıllarda yıllık karbon salımları 12 milyar tona yükseldi. Ormanlar, topraklar ve okyanuslar, küresel ısınmaya neden olan sera gazlarını doğal yollarla depolayarak iklim değişikliğini durduran en etkin araçlar, fakat giderek daha fazla CO2 yutağı yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor.  

Karbon salımlarının yarısı atmosferde kalırken geri kalanı; toprak, okyanuslar ve bitki örtüsü gibi doğal karbon yutakları tarafından tutuluyor. Bu doğal depolama yöntemleri, iklim değişikliğini herhangi bir insan teknolojisinden çok daha etkili bir şekilde yavaşlatıyor. Örneğin karbon depolama fabrikaları antropojenik salımların yılda sadece %0,003'üne denk gelen 40 megatonluk CO2 depolayabiliyor. Doğal karbon yutakları biraz yardımla daha iyi bir performans gösterebilecekken insanlar tarafından giderek daha fazla CO2 yutağı yok ediliyor.

Fosil yakıt kullanımıyla birlikte karbon salımları da hızla artarken; bitkiler, topraklar ve okyanuslar tarafından emilen CO2 miktarı da arttı. Bitkiler normal şartlarda yüksek CO2 miktarından faydalanabiliyorlar çünkü gazı emmek için gözeneklerini sadece kısa bir süre açmaları gerekiyor ve bu da daha az su kaybetmelerini, kuraklığa daha iyi dayanabilmelerini sağlıyor. Ancak bilim insanları, bitkilerin ve okyanusların yakında emme kapasitelerinin sonuna geleceğini söylüyor. Örneğin, 2050 yılına kadar okyanus yüzeylerinin tamamen CO2’e doygun hale gelmesi bekleniyor. İnsanlık artık doğanın işleyebileceğinden daha fazla karbon ürettiğinden atmosferdeki sera gazı miktarı da hızla artıyor.

Ormanlar her yıl Amerika Birleşik Devletleri'nin yıllık CO2 salımının üç katı kadar (15.6 milyar ton) CO2 emebiliyor. Fakat emilen miktarın neredeyse yarısı ormansızlaşma ve orman yangınları nedeniyle atmosfere geri sızıyor. Küresel olarak ormansızlaşma, şimdiye kadar insanlar tarafından üretilen tüm sera gazlarının beşte birinden sorumlu. Örneğin; dünyanın en değerli karbon yutaklarından biri olan Amazon yağmur ormanları Jair Bolsonaro’nun Brezilya başkanı olmasıyla giderek daha da büyük bir kısmını kaybediyor. Ormanın tarım arazisine dönüştürülmesi; Amazon havzasının, kalan kısmının depoladığına eşdeğer miktarda karbon saldığı anlamına geliyor. Yakında Amazon ormanları Güneydoğu Asya'nın tropikal ormanları gibi emdiklerinden daha fazla CO2 yaymaya başlayabilir.

Yeni ormanlık alanların oluşturulması, doğal karbon yutaklarının arttırarak eskisinden daha fazla CO2 emilimi yapılmasını sağlayabilir. Çevre araştırma kuruluşu Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI)’ne göre, ormansızlaştırılmış arazide büyüyen genç ağaçlar, yıllık salımların yaklaşık %23'ünü nötralize edebilir ve atmosferdeki CO2 artışını neredeyse yarıya indirebilir. Fakat WRI Küresel Restorasyon Girişimi'nin yöneticisi Jared Messinger’a göre yeni ağaç dikimi maliyetli olacağından en uygun yöntem değil. Bununla birlikte, artan gıda talebi nedeniyle ormanların etkili karbon yutakları olmaları için önemli miktarda araziye ihtiyaç duyuluyor. Eğer bu araziler tarım faaliyetleri için temizlenirse depolanan CO2, olumlu etkilerini de ortadan kaldırarak atmosferde serbest kalır.

Toprak, CO2'yi o kadar hızlı emmese de depoladığı miktara göre bitki örtüsünden daha iyi performans gösteriyor. Örneğin Orta Avrupa'daki toprağın yaklaşık yarısı karbondan oluşuyor. Küresel olarak toprak, bitki örtüsü ve atmosferin toplamından neredeyse iki kat daha fazla CO2 içeriyor. Bununla birlikte, karbonu ne kadar iyi depoladığı toprak tipine, bitki örtüsüne ve iklime göre değişiklik gösteriyor. Genel olarak, daha ıslak ve daha soğuk topraklar daha büyük miktarlarda CO2 emebildiğinden kuzey ormanlarının ve ılıman çayırların altındaki topraklar daha iyi performans gösteriyor.

Turbalıklar ve bataklıklar ise en çok karbon tutulan mekanlar. Dünyanın turbalıkları, dünya kara alanının sadece %3'ünü oluşturmalarına rağmen, toprak tarafından emilen toplam CO2'nin yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Bu sulak alanlarda bitki artıkları sığ ve hafif asidik suya batıp oksijence fakir ortamda ayrışamadığından karbon depolayan alanlara dönüşüyor. Turbalıkların boşaltılması durumunda alttaki katmanlar oksijene maruz bırakılacağından CO2 salan bir ayrışma süreci tetkileniyor. Oksidasyon ayrıca, iklime karbondan yaklaşık 300 kat daha zararlı olan nitröz oksit üretimine de neden oluyor.

İklim değişikliğiyle mücadelede aktif rol oynamalarına rağmen turbalıklar ve sulak alanlar dünya çapında tehlike altında bulunuyorlar. Endonezya'da turba ormanlarının yerini hurma yağı tarlaları alıyor ve orman yangınları nedeniyle büyük salımlara neden olarak yok oluyorlar. Bu arada Almanya, eski turbalık alanlarının neredeyse tamamını boşalttı ve turbalıkların oranı %5’ten %0.02'ye düştü.

Bazalt tozunun, toprağın karbon depolama yeteneklerini iyileştirdiği biliniyor. Nature Geoscience adlı dergide çıkan araştırmalara göre, bazalt tozu tarlalara dağıldığında toprak suyunda çözünen CO2 ile reaksiyona giriyor. Parçacıklar daha sonra tortu olarak biriktirilmeden önce göllere ve okyanuslara geçiyor. Bazalt ayrıca, besin açısından fakir topraklarda bitki büyümesini arttıran mineraller salgılıyor ve bu da daha fazla CO2 depolanmasına yardımcı oluyor. Asya kıtası büyüklüğündeki bir ekilebilir araziye bir kez bazalt serpmek, arazinin yılda 2,5 milyar ton CO2 depolanmasına yardımcı olur. Bu, Hindistan'ın yıllık salımlarına eşdeğer. Ayrıca bazalt, çimento ve çelik üretiminin bir yan ürünü olduğu için, yeni madenler olmadan bile üretilmesi nispeten kolay.

Bitki örtüsü ve topraklarla kıyaslandığında okyanusların çok daha önemli birer karbon yatağı olduğu görülüyor. Denizler dünyadaki karbonun %80'ini depoluyor. İnsan yapımı sera gazlarının %95'ini emme potansiyelleri olsa da bu çok uzun sürüyor. Örneğin; ağaçlar karbonu yıllık bir döngüde depoluyor fakat okyanuslar tarafından emilen CO2 parçacıklarının yüzeyden batması ve derin denizlerde depolanması yüzyıllar alıyor. Buna karşılık yüzeyde biriken karbon konsantrasyonu, yeni salımların emilimini azaltıyor. Soğuk su, ılık sudan daha fazla CO2 emdiğinden iklim değişikliğiyle birlikte sıcaklıkların yükselmesi, okyanusların salımları emme yeteneğini de azaltıyor. Yosun ve deniz otu gibi deniz bitkileri de CO2 depolanmasına yardımcı oluyor. Nature Geoscience'da araştırmacıların tahminlerine göre, deniz yosunu tek başına ölmeden ve okyanus tabanına çökmeden önce her yıl atmosferden 0,173 milyar ton karbonu uzaklaştırıyor. Bu nedenle Pull to Refresh gibi şirketler, denizde CO2'yi hapsedecek dev yosun çiftlikleri üzerinde çalışıyor.

Doğa; bitki örtüsü, toprak ve okyanusların yardımıyla insanların sebep olduğu iklim değişikliğinin sonuçlarını hafifletmeye çalışıyor. Bazalt gübresi, karada yeni ormanlar oluşturulması veya deniz yosunu çiftliklerinin kurulması, doğal yutakların karbon emme potansiyelini artırabilir fakat bu çözümler de belli maliyetleri beraberinde getiriyor. Bazalt gübrelemesinin maliyeti ton başına 80 ile 180 dolar arasında değişiyor. Uluslararası Enerji Ajansı'na göre, CO2'yi doğrudan havadan filtreleyen teknik çözümler ise daha da pahalı, fiyatlar ton başına 134 ila 342 dolar arasında değişiyor. Bu nedenle fosil yakıt tüketimini azaltmak, yeşil enerjiye yönelmek gibi karbon salımlarını baştan azaltan yöntemler hem daha ucuz hem de daha efektif önlemler olarak karşımıza çıkıyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

10 December

ÇSY çıkmazı

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz yıl boyunca çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) ölçütleri ve sürdürülebilir finans ile ilgili birçok olumlu gelişme yaşandı. ÇSY temalı yatırım fonlarının, ÇSY dereceli kredi ve tahvillerin hızla büyümesi, ÇSY ve raporlama sistemlerini birleştirmeye yönelik faaliyetler, yüksek ÇSY puanları ile kurumsal finansal performans arasındaki bağlantılar bu olumlu gelişmelerden yalnızca birkaçı.

Bunlarla birlikte, ÇSY fonlarına her çeyrekte on milyarlarca para akmaya devam ediyor. Yeşil tahviller etkileyici bir oranda, birçoğu beş veya 10 kat fazla taleple ihraç ediliyor. COP26’ya yaklaşırken, şaşırtıcı oranda kamu ve özel sektör kuruluşu ve finans kurumu, bazıları trilyonlarca doları bulan önemli taahhütlerde bulundu.

Bu gelişmelere, Wall Street'in ve dünyanın dört bir yanından finans kuruluşlarının, değişen iklim, biyoçeşitlilik kaybı, ekonomik eşitsizlik ve diğer acil sosyal ve çevresel sorunlardan etkilenen küresel bir ekonominin tehlikelerini nihayet kabul ettiklerine dair iyimserlikle bakılabilir. Yatırımcılar tarafında ise, yatırımcıların şirketleri, etkilerini ve risklerini azaltmak için sorumlu tutacağını düşünmek mümkün. Oysaki, gerçek oldukça farklı.

Mali çevrelerde yarattığı düşünülen tüm faydalı değişikliklere rağmen, ÇSY çerçevesi ile ilgili önemli problemler bulunuyor. Kurumsal ÇSY verileri, genellikle şirketler ve sektörler arasında tutarlılıktan yoksun, düzensiz ve eksik. Şirketler bazı risk türlerini açıklarken bazılarını açıklamamayı tercih ediyor. Bankalar, taahhütlerini sahadaki uygulamalarıyla uyumlu hale getirmiyor. Örneğin, tüzel ve kurumsal müşterilerinin iklim risklerini yönetmede yetersiz kalıyorlar veya fosil yakıt gelişimini finanse etmeye devam ediyorlar. Yatırımcıların ilgili ÇSY verilerine yönelik ihtiyaçları ile şirketlerin açıkladıkları arasında da bir kopukluk bulunuyor. "Yeşil badana" (greenwashing) iddiası birisine veya bir başkasına uygun görünmeyen hemen hemen her türlü faaliyet için rahatlıkla kullanılıyor.

Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen COP26 sonrası raporlar da endişe verici bir tablo çiziyor:

- Küresel bir düzenleyiciler grubu olan Uluslararası Menkul Kıymetler Komisyonları Örgütü'nün (IOSCO) yeni bir raporu, ÇSY ölçütlerinde netlik ve standart eksikliğine, derecelendirmeleri destekleyen metodolojilerdeki şeffaflık eksikliğine ve sektörlerin ve coğrafyaların eşit olmayan kapsamına işaret ediyor, ÇSY derecelendirmelerinin ve veri sağlayıcılarının daha fazla gözetimi için çağrıda bulunuyor.

- Macquarie Asset Management tarafından yapılan yeni bir anket, iklim değişikliğinin kurumsal yatırımcılar için öncelikli bir ÇSY sorunu olarak görüldüğünü, ancak çoğunun iklim risklerini yatırım portföylerine entegre etmede zorluklarla karşılaştıklarını ortaya koyuyor. Yatırımcıların yarısından fazlası iklim değişikliğini birincil ÇSY endişesi olarak tanımlarken, yarısından azı portföy salımlarının bir kısmını veya tamamını takip ediyor veya iklim risklerini ele alıyor.

- Avrupa Merkez Bankası'nın iklim ve çevresel risklerin Avrupa bankacılık sektörü tarafından yönetimine ilişkin raporu, denetlediği ticari bankaların çoğunun iklim değişikliğine hazırlanmak için somut planları olmadığını ortaya çıkardı. Dünyanın geri kalanı da benzer durumda.

- Moody's, G20 ülkelerindeki finans kurumlarının 22 trilyon dolar değerinde kredi ve yatırımının karbon geçiş riskine tabi olduğunu bildirdi - yani, toplam kredilerin ve yatırımların yaklaşık %20'si.

- Bir Bloomberg analizine göre, sürdürülebilirlikle bağlantılı finansın proaktif şirketleri ödüllendireceği ve hedeflerine ulaşamayanları cezalandıracağı fikri pek geçerli değil. 2018'den bu yana ABD’de düzenlenen 70’ten fazla sürdürülebilirlikle bağlantılı kredi limiti ve vadeli kredileri incelenmiş ve dörtte birinden fazlasının belirtilen hedeflere ulaşamayınca herhangi bir ceza almadıklarını ve hedeflere ulaştıklarında yalnızca küçük bir indirimden yararlandıklarını tespit etmiş. Bu olumsuzlukları büyüme sancıları olarak adlandırabiliriz, ama sonuçları kaçınılmaz. Sonuç olarak, hızlı bir şekilde düzeltilmesi ve çabuklaştırılması gereken çok şey var. Hızlı karbonsuzlaştırmayı finanse etmek için gereken sermaye miktarı, yukarıdaki zorlukların birçoğu mevcut olmasa bile çok yüksek.

Peki bu durumu kim düzeltecek? Ulusal liderler, tarih boyunca bankalara ve sigortacılara meydan okumaya isteksizdi. IOSCO'yu oluşturan düzenleyici kurumlar, muhtemelen yeni yasalar önermek, yürürlüğe koymak ve uygulamak için gerekenden yavaş hızda ilerleyecek. Aktivistlerse neyin bozulduğuna veya neyin daha iyi çalışabileceğine ışık tutmaya devam edecek. Bu, özel sektörün yanı sıra STK'ları ve iş gruplarını agresif eylemde bulunmaya itiyor.

Finans kurumlarının, milyarlarca insanın ihtiyaçlarıyla kendi çıkarlarını ve yatırımcıların çıkarlarını nasıl dengeleyeceği önümüzdeki dönemin en önemli sorulardan biri olarak karşımıza çıkıyor. 2021 yılı sona ererken, geçmiş yıllardan ders alarak 2022’de bu konuda atılacak adımlar büyük önem arz ediyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

Türkiye’de kamu çalışanı LGBTİ+ araştırması

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Kaos GL Derneği tarafından yürütülen Türkiye’de Kamu Çalışanı Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks ve Artıların Durumu başlıklı araştırma, farklı iş kollarında çalışan LGBTİ+ katılımcıların işe başlama süreçleri, genel çalışma koşulları ve işyerlerinde yaşadıkları ayrımcılık deneyimlerini ortaya koyuyor. Bu yıl beşincisi gerçekleştirilen araştırma, Türkiye’de LGBTİ+ ve kamu çalışanı olan toplam 221 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Önceki yıllarda olduğu gibi, 2021 araştırması da istihdamda ayrımcılığın önlenmesi ve eşitliğin sağlanması için henüz yeterli adımların atılmadığını gösteriyor.
 
Araştırmaya göre cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve cinsiyet özelliklerine dayalı ayrımcılık kamuda istihdama erişimde ciddi bir engel oluşturuyor. Çoğu zaman LGBTİ+'lar işsiz kalma veya ayrımcılığa uğrama endişesiyle cinsel kimliklerini gizlemek zorunda kalıyor. Verilere göre işe alım sürecinde ayrımcı tutum, söylem, davranış ya da uygulama ile karşılaşanların oranı %4,5, ancak katılımcıların büyük bir kısmı bu düşük oranı cinsel kimliklerini gizlemelerine veya bunun belli olamamasına bağlıyor.
 
Ayrımcılığa uğrama riski işe alındıktan sonra devam ettiğinden, LGBTİ+ çalışanların birçoğu çalışma hayatı boyunca cinsel kimlikleri konusunda tamamen açık davranamıyor. Katılımcıların sadece %5’i çalıştıkları kurumda bu konuda tamamen açık olduğunu söylüyor. Özel sektörde ise bu konuda açık olduğunu belirten çalışanların oranı %17,2. Araştırmacılara göre bu veriler LGBTİ+ çalışanların kamuda ayrımcılık ve nefret söylemiyle karşılaşma riskinin daha yüksek olduğuna dair bir işaret.
 
Cinsel kimliğin gizli tutulmasının iş yerlerinde LGBTİ+’ları nefret söylemlerinden ve ayrımcılıktan koruduğu da söylenemez. Araştırmaya göre, cinsel kimliğinin tamamen kapalı olduğunu söyleyen 105 kişiden 9’u işe alım veya sonrasında bizzat kendine yönelik ayrımcılığa maruz kaldığını, 64’ü ise nefret söylemine tanık olduğunu belirtiyor. Bu, cinsel kimliğinin gizli tutulmasının kişilerin ayrımcılığa uğrama riskini ortadan kaldırmadığını gösteriyor.
 
Cinsel kimliğinin tamamen veya kısmen açık olduğunu belirten katılımcılar arasındaki ayrımcılığa uğrama oranları genel ayrımcılığa uğrama oranlarının da üstünde. İşe alım süreçlerinde açık olduğunu belirten katılımcıların %18,8’i, çalıştığı işyerinde açık olduğunu beyan eden katılımcıların da %27,7’si ayrımcılıkla karşılaştığını ifade ediyor. Bu oranlar araştırmaya katılanların genelinde ise sırasıyla %4,5 ve %15,8. Araştırmacılar, son dönemde devletin çeşitli kademelerindeki görevliler tarafından LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı söylemlerin kamusal alanda yaygınlaştırılmasının kurumlarda ayrımcılığı artıran bir etken olabileceğini belirtiyor.
 
Ayrımcılığa karşı kamuda koruma mekanizmaların bulunmaması, bulunduğu durumlarda ise genellikle etkisiz kalması da LGBTİ+ çalışanları için ciddi bir sorun oluşturuyor. Çalıştığı kurumda cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve cinsiyet özelliklerine dayalı ayrımcılığı önlemek için kurallar veya kurullar olduğunu belirten katılımcı oranı yalnızca %5,9. LGBTİ+ çalışanlar resmi kanallar yolluya sonuç alacaklarına inanmamakla birlikte, bu süreçte çalışanlarda daha da mağdur edilme, işini kaybetme ve cinsel kimliğinin açığa çıkması endişelerinin baskın olduğu görülüyor.
 
Sendika ve meslek örgütleri LGBTİ+ çalışanlar için kamu kurumlarına göre bir nebze daha güvenli alanlar sağlayabiliyor. Bu tür örgütlerde ayrımcılığa uğrama ve nefret söylemiyle karşılaşma oranları daha düşük olsa da araştırmaya göre kamu çalışanı LGBTİ+’lar arasındaki sendika ya da meslek örgütü üyesi olma oranları düşük. Üye olanlar ise bu örgütleri genelde LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılığa karşı mücadele alanları olarak görmüyor. Cinsel kimliği konusunda açık olmama hali, LGBTİ+ çalışanlarının kendi aralarında iletişim ve dayanışma ağları gibi güçlendirme mekanizmalarının oluşmasını da zorlaştırıyor. 
 
Araştırma kapsamında bu yıl Covid-19 pandemisinin LGBTİ+’ların çalışma hayatı üzerindeki etkileri de incelendi. Katılımcıların büyük kısmı pandeminin kendisini bu açıdan ekilemediğini söylerken, uzaktan çalışma nedeniyle nefret söylemi ve ayrımcılık riskinin azaldığını ve kendilerini daha güvende hissettiklerini belirten katılımcılar da var. Öte yandan katılımcılar pandemi nedeniyle kimliklerini açık yaşayabildikleri sosyal çevrelerinden de yoksun kalmalarının yalnızlaştırıcı etkilerinden ve pandeminin yarattığı işsizlik riski ve gelecek kaygılarından olumsuz etkilendiklerini belirtiyorlar.
 
Çalışma, LGBTİ+ çalışanların ayrımcılıkla karşılaşma riskine karşı iş arama ve işe alım süreçlerinden başlayarak, iş hayatı boyunca cinsel kimliğini gizlemeleri ve sürekli temkinli davranmak zorunda kalmalarının bir ayrımcılık biçimi olduğunu vurgularken bunun bireyler için ağır psikolojik etkilere yol açtığını belirtiyor. Araştırma, LGBTİ+ çalışanların en öncelikli talebinin özgürlük ve görünürlük olduğunu ve bu talebin yerine getirilebilmesi için toplumsal farkındalığın artması ve etkili huku­ki koruma mekanizmalarının geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor. Araştırmanın sonuçları ise bu konuda henüz yeterli adımların atılmadığını ortaya koyuyor. LGBTİ+’ların istihdama erişimindeki zorlukların giderilmesi ve huzurlu bir çalışma hayatı sürdürebilmeleri için hem hukuk alanında hem kurumsal politikalar çerçevesinde hem de sivil toplum alanında etkin stratejiler geliştirilmesi gerekiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

AB’den yeni önlem: Sığır eti, palm yağı ve kahve gibi ürünlerin ithalatı tehlikede

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Avrupa Komisyonu sığır eti, palm yağı, kakao ve ormansızlaşmayla bağlantılı olan diğer ürünlerin ithalatını önlemek için yeni bir yasa önerisinde bulundu. Dünya çapında tehlike altındaki ormanların korunması için tasarlanan yasa kapsamında Avrupalı tüketicileri hedefleyen şirketlerin ve küresel tedarik zincirlerinin ormanların yok edilmesine katkıda bulunmadığını kanıtlamaları gerekecek. Yasa tasarısı, Cop26’da ülkelerin küresel orman kaybını durdurma ve bu kaybı tersine çevirme taahhüdünde bulunmasının ardından geldi.
 
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tahminlerine göre, 1990 yılından bu yana dünya çapında 420 milyon hektar orman kaybedildi. Büyükbaş hayvancılığı başta olmak üzere, tarımsal genişleme bu kaybın yaklaşık %90'ından sorumlu. 2021 Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) raporuna göre Avrupa, küresel olarak ormansızlaşmayla bağlantılı ürünlerin ikinci en büyük ithalatçısı ve son yıllarda bölgeye yapılan ticaret, küresel orman kaybının yaklaşık %16'sına yol açmış durumda. Avrupa bu konuda Çin’in (%24) gerisinde kalıyor, ancak Hindistan (%9), Amerika Birleşik Devletleri (%7) ve Japonya'dan (%5) daha fazla küresel orman kaybına neden oluyor.
 
Avrupa’da bulunan birçok şirket, çevresel suistimallerin yaygın olduğu ülkelerde faaliyet göstermeye devam ediyor, ancak küresel tedarik zincirlerinde çevreye yönelik riskleri bulmaları ve düzeltmeleri için Avrupa Birliği (AB) çapında mevcut bir yasal gereklilik bulunmuyor. Yeni yasa sayesinde AB ilk defa, yasa dışı üretimin yanı sıra, her türlü ormansızlaşma ile bağlantılı ürünleri düzenlemeye çalışacak. Çevrecilere göre, Brezilya gibi bazı büyük ormanlık ülkelerin yasal korumaları yetersiz olduğu için bu yasa önemli bir adım teşkil ediyor.
 
Yasadan etkilenecek ürünler arasında sığır eti, ahşap, palm yağı, soya, kahve, kakao ve bunların türevleri olan deri, çikolata ve mobilya gibi ürünler yer alıyor. Üretici ülke kanunlarına göre üretim yasal olsa bile, Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren şirketler ormansızlaştırmaya veya orman hasarına neden olan ürünler satmadıklarını kanıtlamaları gerekecek. Bu şirketler için detaylı araştırma zorunluluğu getirilmesi ve menşe ülkelerdeki arazilerin uydular ve coğrafi konum takibi yoluyla izlemesi anlamına geliyor. Ulusal makamlara doğru bilgi sağlamayan şirketler, yıllık cirolarının yüzde 4'ü kadar para cezasıyla karşı karşıya kalabilecek.
 
AB Çevre Komiseri Virginijus Sinkevicius, yeni düzenlemenin öncü bir adım olduğunu ve AB’nin küresel bir sorumluluk sergilediğini söyledi. Ancak orman kaybının yalnızca AB’nin eylemleriyle çözülmeyeceğinin de belirten Sinkevicius “ABD ve Çin gibi büyük pazarların da tedarik zincirlerini temizlemelerine ve ormanların korunmasını hızlandıracak üreticilere ihtiyacımız var, ancak yardımcı olmaya hazırız” dedi. 

Mighty Earth kampanya grubunun Avrupa direktörü Nico Muzi “AB, büyük süpermarketlere ve perakendecilere net bir mesaj gönderiyor: Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri, ormansızlaşmayla bağlantılı tarım ürünlerini kabul etmeyecek” dedi. Ancak Muzi, savana ve turbalıklar gibi hem önemli karbon deposu olan hem de çeşitli bitki ve hayvan türlerinin yaşama alanı olan kırılgan ekosistemlerin yasa tasarısına dahil edilmemesini eleştirdi.
 
Eleştirilen bir başka madde, önemli boyutlarda ormansızlaşmaya neden olan kauçuk ve mısır gibi diğer emtiaların yasada yer almaması. Ancak, yasa tasarısını savunan Sinkevicius, Avrupa tüketiminin ormansızlaşmaya en fazla katkıda bulunduğu ürünlerin hedef alındığını öne sürdü. Ayrıca yeni bir sorun tespit edilmesi durumunda, AB’nin hızla tepki verebileceğini ve daha fazla ürünün yasa kapsamına alınabileceğini belirtti.
 
Ayrı bir gelişmede komisyon, Avrupa topraklarını mevzuat yoluyla koruma girişimini yeniden canlandırma niyetini açıkladı. Avrupa topraklarının yaklaşık %70'i çiftçilik, kirlilik ve kentsel yayılma nedeniyle sağlıklı olarak kabul edilmiyor ve her yıl 1 milyar ton toprak erozyon yoluyla yok oluyor. Hava ve su kalitesini düzenleyen komisyon, 2050 yılına kadar AB genelinde sağlıklı toprak seviyelerine ulaşmak amacıyla 2023'te yasal önerileri yayınlayacağını söyledi. Komisyon bu arada AB hükümetlerine, tarım arazileri ve doğal çevre üzerindeki gelişimi en aza indirecek hedefler belirlemeleri ve kentsel alanların yeniden yapılandırılmasına öncelik vermeleri için çağrıda bulundu.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

COP26 zirvesi başarısızlık ve hayal kırıklığıyla mı sonuçlandı?

*Bu haberi 6 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İki hafta süren zorlu müzakerelerin ardından, Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı  (COP26) sona erdi. 197 katılımcı ülkenin tamamı, Hindistan'ın itirazıyla kömürün “aşamalı olarak kullanımının sonlandırılması” ifadesinin “aşamalı olarak kullanımının azaltılması” olarak değiştirildiği Glasgow İklim Paktı'nı kabul etti.

2015 Paris Anlaşması, ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için bir çerçeve sağladıysa, altı yıl sonra Glasgow, küresel diplomasinin nabzını yoklamak için ilk büyük test oldu. Peki COP26 başarısız mıydı?

Bu soruyu zirvenin orijinal hedefleri üzerinden değerlendirirsek, cevap evet, zirve yetersiz kalmış durumda. Bu cevabın ardında iki büyük hedefin gerçekleştirilememiş olması yer alıyor: 2030 için ısınmayı 1,5? ile sınırlamaya yönelik hedeflerin yenilenmesi ve kömürün aşamalı olarak kaldırılmasına ilişkin bir anlaşma. Ancak başarısızlıklar arasında önemli kararlar ve dikkate değer parlak noktalar da bulunuyor. Öyleyse zirvenin belirleyici konularına bir göz atalım.

Zayıf 2030 hedefleri

Paris Anlaşması'nın amacı, bu yüzyılda küresel sıcaklık artışını 2°C'nin altında tutarak ısınmayı 1,5? ile sınırlandırmaktı. COP26'dan önce dünya, ülkelerin taahhütlerine ve teknolojideki değişim beklentilerine göre 2,7? ısınma yolundaydı. Bazı kilit ülkeler tarafından bu on yılda salımların azaltılmasına yönelik yeni taahhütler de dahil olmak üzere COP26'daki duyurular, bunu en iyi tahmin olan 2,4?'ye indirdi.

Zirvenin son metni, mevcut ulusal olarak belirlenmiş katkıların (NDC) 1,5? için gerekenden çok uzak olduğunu belirtiyor. Bu doğrultuda, ülkelerin gelecek yıl yeni güncellenmiş planlarla geri gelmeleri talep ediliyor. Paris Anlaşması’na göre, her beş yılda bir yeni iklim planlarına ihtiyaç duyulurken, Glasgow’da alınan kararla gelecek yılki yeni iklim planları, beş yıl daha beklemek yerine kampanyacılara hükümetin iklim politikasını değiştirmeleri için bir yıl daha verebilir.

Bir sonraki yıl güncellenecek hedeflerle teknik olarak, 1,5? sınırı hala ulaşılabilir durumda olsa da COP26 Başkanı Sharma'nın dediği gibi “1,5 dereceye karşı eğilim zayıf”.

Örneğin Avustralya hükümetinin son duyurularına rağmen, ülkenin 2030 hedefi 2015'tekiyle aynı kaldı. Tüm ülkeler bu şekilde yetersiz kısa vadeli hedefler benimsemiş olsaydı, küresel sıcaklık artışı 3?'ye kadar devam edecekti. Avustralya'nın deneyiminin gösterdiği gibi, iklim politikasını yönlendiren güç genellikle uluslararası baskıdan ziyade iç politika. Dolayısıyla Avustralya'nın veya diğer ulusların 2022'de daha büyük hedeflere ulaşacağının garantisi yok.

Kullanımı sonlandırmak değil, azaltmak

Hindistan'ın anlaşmada yer alan ifadeyi kömür kullanımını “sonlandırmak" yerine "azaltmak" olarak değiştirme müdahalesi, kömürden uzaklaşma aciliyetinin üzerine gölge düşürüyor.

Hindistan, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra dünyanın en büyük üçüncü sera gazı salımına sahip ülkesi. Üretim büyük ölçüde kömüre dayanıyor ve kömüre dayalı üretimin 2024'e kadar her yıl %4,6 artması bekleniyor. Hindistan, "aşamalı sonlandırma" ifadesinin en önde gelen itirazcısıydı, ancak Çin'den de destek aldı.

Önemli bir diğer sonuç olarak, COP26 ayrıca Paris Anlaşması’nın 6. Maddesi olarak bilinen küresel karbon ticareti kurallarını da sonuçlandırdı. Ancak belirlenen kurallara göre, fosil yakıt endüstrisinin karbon salımlarını “dengeleme”sine ve çevreyi kirletmeye devam etmesine izin verileceği anlaşılıyor. Bu durum “aşamalı azaltma” değişikliği ile birleştiğinde, fosil yakıt salımlarının devam edeceği anlamına geliyor.

Gelişmiş ülkelerin yetersiz vaatleri

COP26 özellikle gelişmiş dünyadaki küresel liderlerin iklim sorununun ciddiyetini hala kavrayamadığını gösterdi. Konuşmalarında bunun ciddiyetini ve aciliyetini kabul etseler de çoğunlukla kısa vadeli ulusal çıkarlar peşinde koşuyorlar ve harekete geçme konusunda net ve acil taahhütler olmaksızın, uygun mesafeli “net-sıfır” salım taahhütlerinde bulunuyorlar.

İşin kötüsü, Glasgow'daki birçok gelişmiş ülke liderinin açıklamaları, gerçek iklim stratejileriyle çelişiyor. Örneğin, Glasgow'daki son konuşmasında ABD Başkanı Joe Biden, enerji fiyatlarındaki değişimlerin temiz enerji hedeflerinden vazgeçmek için değil, bir eylem çağrısı olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Ancak sadece üç gün sonra Biden yönetimi, OPEC+'nın petrol üretimini artırmayarak küresel ekonomik toparlanmayı tehlikeye attığını iddia etti. Hatta ABD'nin yakıt fiyatlarını düşürmek için gerekli "tüm araçları" kullanmaya hazır olduğu konusunda uyardı.

Açıklanan COP26 vaatleri, gelişmiş dünyanın çifte standardını da ortaya koymakta. Aralarında ABD'nin de bulunduğu 20 ülkeden oluşan bir grup, kömürle çalışan projeler de dahil olmak üzere fosil yakıt projelerine yönelik kamu finansmanını 2022'nin sonuna kadar sona erdirme sözü verdi. Ancak yasak, yerel projeler için değil, yalnızca uluslararası projeler için geçerli olacak. ABD ve diğer bazı imzacılar, sınırları içinde yeni kömür santrali projelerini durdurmayı ve mevcut kömür altyapısını aşamalı olarak kaldırmayı ayrı ayrı taahhüt eden 23 ülkeye katılmayı reddetti.

Bugüne kadar küresel karbondioksit salımlarının baskın payından sorumlu olan gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı sağlamak için uzun süredir devam eden taahhütlerde tereddüt ediyor. Kopenhag'daki COP15'te gelişmiş ekonomiler, gelişmekte olan ülkelere yılda 100 milyar dolar sağlama sözü verdi, ancak bu nispeten mütevazı taahhüt bile yerine getirilemedi. 2019'da gelişmekte olan ülkelere yönlendirilen toplam iklim finansmanı 80 milyar dolardan azdı; 2013'ten bu yana her yıl ortalama miktar sadece 67 milyar dolardı.

Buna karşılık, gelişmekte olan ülkeler, iklim felaketlerinin yol açtığı “kayıp ve hasar” için finansman sağlamaları konusunda gelişmiş ülkelere çağrıda bulunuyorlar. Küçük ada devletleri ve kırılgan ülkeler, büyük kirleticilerin tarihsel salımlarının bu etkilere neden olduğunu ve bu nedenle finansmana ihtiyaç olduğunu söylüyor. ABD ve AB liderliğindeki gelişmiş ülkeler, bu kayıp ve zararlar için herhangi bir sorumluluk almaya direndiler ve çoğu ülke tarafından istenilmesine rağmen, savunmasız ülkeleri desteklemenin bir yolu olan yeni bir “Glasgow Kayıp ve Hasar Tesisi” oluşturulmasını reddettiler.

Gelişmiş ülkelerinGelişm yeşil teknoloji transferi vaatleri de sözde kaldı. Gelişmiş ülke hükümetleri, yerli şirketlerin, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ve adaptasyonu için kritik bilgilerin yayılmasını engelleyen fikri mülkiyet haklarına tutunmalarına izin verdi. Çin ve Hindistan gibi ülkeler kendi yenilenebilir enerji endüstrilerini teşvik etmeye çalıştıklarında, özellikle ABD, Dünya Ticaret Örgütü'ne şikâyette bulundu.

Parlak noktalar

Bütün olumsuzluklara rağmen, COP26 bir dizi önemli olumlu sonuca da yol açtı. Dünya, bir enerji kaynağı olarak fosil yakıttan açık bir şekilde uzaklaştı. İlk defa bir BM iklim müzakereleri bildirgesinde fosil yakıtlardan bahsediliyor. Bu, iklim acil durumuyla mücadele için kömür ve diğer fosil yakıtların kullanımının hızla azaltılması gerektiğini kabul eden önemli bir değişim. Fosil yakıtların sonu hakkında konuşma tabusu sonunda kırılmış gibi gözüküyor. 1,5? küresel ısınma hedefi, bu hedefe ulaşmanın, 2010 seviyelerine kıyasla 2030 yılına kadar %45'lik hızlı, derin ve sürekli salım azaltımları gerektireceğinin kabul edilmesiyle ön plana çıktı.

Birçok ülke uzun vadeli net sıfır hedeflerini açıkladı. En önemlilerinden biri, Hindistan'ın 2070 yılına kadar net sıfır salıma ulaşma taahhüdü. Ülke, önümüzdeki on yıl içinde yenilenebilir enerjide büyük bir genişlemeyle hızlı bir başlangıç yapacağını ve böylece salımlarını 2030'da mevcut toplam 2,5 milyardan 1 milyar tona azaltarak üretimdeki toplam kullanımın %50'sini oluşturacağını söyledi. Dünya GSH'sinin %90'ını oluşturan ülkeler bu yüzyılın ortasına kadar net sıfır taahhüdü vermiş durumda.

Bir diğer olumlu gelişme, ormanları ve biyolojik çeşitliliği koruma alanında yaşandı. İmzalanan Pakt, bu konuların önemini vurgularken, Avustralya ve diğer 123 ülke 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı sona erdirme sözü veren bir yan anlaşma imzaladı.

Ülkeler ayrıca 2022'nin sonuna kadar Paris Anlaşması hedefine uyum sağlamak için 2030 hedeflerini yeniden gözden geçirmeye ve güçlendirmeye davet edildi. Bunu desteklemek için, 2030’a kadar her yıl hedefleri artırmaya odaklanan, üst düzey bir bakanlar yuvarlak masa toplantısı yapılması kararlaştırıldı.

Küresel sera gazı salımlarının yaklaşık %40'ını oluşturan ABD ve Çin arasında imzalanan iklim anlaşması da temkinli iyimserlik için bir neden. Dünyanın en büyük iki ekonomisi, bilim insanlarının 1,5?'de kalmak için önümüzdeki 10 yıl içinde gerekli olduğunu söyledikleri salım kesintileri konusunda yakın iş birliği içinde olduklarını gösteren ortak bir deklarasyon yayınladılar. İki ülke, metan gazı ve ulaşım, enerji ve endüstri kaynaklı salımların kesilmesi gibi bazı kilit alanlarda birlikte çalışacak.

COP26, özel sektörü de harekete geçirmeyi başardı. ABD Başkanlık İklim Özel Temsilcisi John Kerry ile Dünya Ekonomik Forumu arasındaki ortaklıktan ortaya çıkan First Movers Coalition, sıfır karbon teknolojisine olan talebi hızlandıracak. First Movers Coalition, teknoloji ihtiyaçlarının yoğunlaştığı sekiz sektörde inovasyonu hızlandırmaya odaklanıyor: çelik, kamyon taşımacılığı, nakliye, havacılık, çimento, alüminyum, kimyasallar ve doğrudan hava yakalama.  John Kerry, COP26'da First Movers Coalition'ı başlatırken, işletmelerin net sıfıra giden yarışı yönlendiren "kritik bir bileşen" olduğunu belirtti.

Gelişmiş ülkelerin çok yavaş hareket ettikleri ve hem karbon salımı hem de az gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamalarına ve fosil yakıt çağını atlamalarına yardımcı olacak finansman sağlamada geri kaldıkları açık. Dünya 1,5°C hedefi için henüz istenen noktada olmasa da doğru yönde ilerliyor. Ve Glasgow İklim Paktı’nda doğrudan kömür kullanımında bir azalmaya değinilmiş olması, olumlu bir değişime işaret ediyor. Ancak ihtiyaç duyulan değişimin, iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini engellemek için gereken zamanda olup olmayacağı belirsizliğini koruyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

26 November

Semtrio Sertifikalı B Corp’lar arasına katıldı!

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz. 

Dünya için en iyi olmayı amaçlayan şirketlerin katıldığı B Corp hareketi, iş dünyasını yüksek standartlarda çevresel ve sosyal performans ortaya koymaya, şeffaflık ve operasyonel verimlilik odaklı çalışmaya teşvik ediyor. Şirketler, kurumsal yönetim, çalışanlar, müşteriler, toplum ve çevre gibi alanlarda değer yarattıklarını gösteren belirli bir performans standardını sağladığı zaman B Corp olma hakkı kazanıyor.

Dünya genelinde B Corp şirketlerin sayısı 4.000’i geçmiş durumda. Türkiye’den B Corp’ların arasına Mikado Danışmanlık, S360, Taze Kuru, Reflect Studio ve Atölye’den sonra Semtrio da katıldı! Küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience’ın Türkiye operasyonunun da aktif katıldığı B Corp Türkiye topluluğu büyümeye devam ediyor. Karbonsuz üretim stratejilerinin yaygınlaşmasını sağlayan hizmetler sunan Semtrio, B Corp olma yolculuklarını “Kendi kendimizi değerlendirdiğimiz, eksik yönlerimizi keşfedip geliştirdiğimiz bu sürecin sonunda hem müşterilerimiz hem de çalışanlarımız için daha etkili ve değer odaklı bir şirkete dönüşme olanağı bulduk.” diyerek tanımlıyor.

Semtrio ile yaptığımız röportajla birlikte şirketin B Corp olma sürecini ve ilham veren hikâyesini sizlerle paylaşmak istedik. Keyifli okumalar.

Semtrio’dan kısaca bahsedebilir misiniz? Şirketinizin amacı ve bu amaca yönelik gerçekleştirdiği faaliyetler nelerdir? 
2016 yılından itibaren İstanbul ve Londra ofislerimizle devam ettirdiğimiz danışmanlık ve eğitim hizmetlerimizi sıfır karbon yolculuğunda şirketlere yol göstermek için kurguluyoruz. Küresel ısınmanın 1,5°C dereceyi geçmesini engelleme yolunda sürdürülebilir kalkınmayı destekleyici çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Amacımız, yaşanabilir bir gelecek için karbonsuz üretim stratejilerinin yaygınlaşmasını sağlayan pragmatik ve yenilikçi hizmetler sunmak.

Semtrio olarak, karbon yönetimini en güncel verilerle, en doğru ve zahmetsiz yöntemlerle uygulamak için hizmet veriyoruz. Sürdürülebilirlik danışmanlığının yanı sıra, Türkiye’nin ilk ve tek ISO 14064-1 standartları ile uyumlu Karbon Yönetim Yazılımımız ile kurumsal karbon ayakizini, karbon emisyonları maliyetleri, ürün, ciro veya performans bazlı hesaplıyoruz ve şirketlere karbon optimizasyonu (azaltma) önerileri sunuyoruz. Ayrıca kurumlar için Ecolabel, kurumsal sürdürülebilirlik, çevresel ayakizi, kurumsal ve ürün karbon ayakizi, Çevresel Ürün Beyanı (EPD) ve Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (LCA) gibi karbon ayakizi yönetimi için öne çıkan hizmetler sunuyoruz. Böylelikle, uluslararası standartlarda raporlamalarla tüm çalışmaların belgelenebilir olmasını sağlıyor, şirketlerin mevzuata uyum sağlayarak güncel gereklilikleri zamanında uygulayabilir hale gelmelerini, ticarette rekabet üstünlüğü kazanmalarını sağlıyoruz.

Neden B Corp olmak istediniz ve B Corp olmak için nasıl bir süreçten geçtiniz? İş alanınızın etki üzerine olması ve iş dünyasına yönelik yaptığınız çalışmalar B Corp olmaya yönelik bakış açınızla nasıl birleşiyor? 
Küreselde bugüne kadar belli bir yere gelmiş olan sürdürülebilirlik kavramı bugün Türkiye’nin ekonomisini oluşturan şirketler için maalesef hala yeni bir anlayış. Farklı sektörlerde çalışan müşterilerimize sağladığımız kurumsal ve ürün odaklı sürdürülebilirlik hizmetlerimiz ile onları da bu anlayışı benimsemeye, iş modellerini daha sürdürülebilir alternatifler ile değiştirmeye ve bu yönde iyileştirmeye teşvik ediyoruz. B Corp ile ortak noktamızı da tam olarak bu yaklaşımımız oluşturuyor: Kurumsal misyonumuzun odağında yalnızca Semtrio markası değil, küresel ve yerelde yaşanan değişim ve dönüşümün bir parçası olmak var.

Bugün hizmet verdiğimiz alanlar ve özellikle ülkemiz için kilit sektörlerdeki uzmanlığımız oldukça geniş bir etki alanına ulaşıyor. Etkimizi artırabilmek ve uluslararası tanınan bir serfikasyon ile bunu taçlandırarak bizim gibi düşünen ve çalışan şirketler arasında yer almak düşüncesiyle B Corp olma yolculuğumuza çıktık.

B Corp sürecinin bize kattığı ilk ve en önemli kazanım, kendi sürdürülebilirliğimizi de dışarıdan değerlendirmemize olanak tanımış olması. Sürdürülebilirlik konusunda danışmanlık verirken bu alanda kendi performansımızı değerlendirdiğimiz, eksik yönlerimizi ortaya çıkarıp geliştirdiğimiz bu sürecin sonunda hem müşterilerimiz hem de çalışanlarımız için daha etkili ve daha çok değer yaratan bir şirkete dönüşme olanağı bulduk.

İş modelinizin en güçlü yanının ne olduğunu düşünüyorsunuz?
İş modelimizin en güçlü yanı, sürdürülebilir bir geleceğin ve ekonomik sistemin yalnızca her birimizin çalışmasıyla kurulabileceğine inanan ve bu amaç için çalışmakla gurur duyan alanında uzman ekibimiz. Genç ve dinamik olmakla birlikte aynı zamanda küresel gelişmeleri takip eden, meraklı ve öğrenme isteği güçlü 40’a yakın kişiden oluşan ekibimiz sayesinde disiplinlerarası bir yaklaşımla sürdürülebilirlik çalışıyor ve iklim-hedefli yazılımlar oluşturmaktan sürdürülebilirlik iletişimine, teknik hesaplamalardan stratejik değerlendirmelere kadar farklı perspektiflerde kaliteli hizmetler sunabiliyoruz.

B Corp sertifikalı olmak sizce Semtrio’da ne tür değişikliklere yol açacak?
B Corp topluluğuna katılmakla birlikte bizim gibi etki yaratma amacıyla çalışan 4.000’den fazla şirketten oluşan küresel ölçekte bir sürdürülebilirlik hareketine katılmış olduk. Bizimle birlikte aynı hedefe ulaşmak için çalışan, çevresel etkisinin farkında, kurumsal sorumluluğunun bilincinde ve yarattığı ekonomik değeri amaç odaklı yeni yaklaşımlar geliştirmek için kullanan B Corp’lardan biri olmak bizi heyecanlandırdığı kadar omuzlarımıza sorumluluk da yüklüyor. Sertifikalı bir B Corp olarak attığımız adımların daha farkında, daha büyük bir bilinçle çalışıyoruz ve B Corp olmanın ilkelerinden asla sapmayacağımızın sözünü tüm paydaşlarımıza vermiş bulunuyoruz. Toplumsal ve ekolojik sorunların çözümünde aktif rol oynayarak iş dünyasının dinamiklerini karbonsuz bir geleceğe uygun bir hale dönüştüreceğiz.

B Corp olmak isteyen diğer kurumlara neler tavsiye edersiniz?
İş modelinin temeline etki odaklı ekonomiye katkı sağlamayı, iş dünyasında kökten bir değişime ön ayak olmayı, sağladığı ürün ve hizmetleri ile topluma ve çevreye fayda sağlamayı koyan ve gelecek nesillere karşı sorumluluğunun farkında olan şirketleri, sertifikalı B Corp’lar arasına katılmaya ve bu yolda hep birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Pozitif etki yaratmayı amaç edinmiş şirketlerin çevresel ve sosyal performanslarını değerlendiren B Corp, daha iyi ve daha etkili bir şirket olmak için faydalı bir rehber. Sürecin sonunda şirketiniz hakkında bildiklerinizden daha fazlasını keşfettiğiniz ve daha iyisini yapmak için sizi motive eden B Corp hareketi sayesinde hep birlikte iş dünyasında daha çok fayda odaklı şirket yaratabiliriz.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 November

Ekonomik büyüme karbon salımı olmadan mümkün mü?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler’in son analizleri, mevcut iklim taahhütlerinin 2100 yılına kadar sanayi öncesi seviyelere göre ortalama 2,6°C'lık küresel sıcaklık artışına yol açacağını tespit etti. Bu artış, Paris Anlaşması'nın hedeflediği 1,5°C sınırının oldukça üzerinde. Ancak, iklim değişikliğine karşı mücadeleyi politik olarak uygulanabilir kılmak için büyük ekonomik krizler olmadan salımların azaltılması gerekiyor.
 
Glasgow'da düzenlenen Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı'nda müzakereciler iklim eylemini ülkelerinin ekonomik çıkarlarıyla dengelemeye çalışıyorlar. İklim eylemlerinin ekonomik çıkarlar ile çelişkide olduğu yönündeki algının nedenini kavramak için, modern hayatın ve küresel ekonominin artan salımlara nasıl bu kadar bağlı hale geldiğini incelemek gerekir. Yaklaşık 200 yıl boyunca, zenginleşen ülkeler bunu fosil yakıt yakarak başardı. Salımların düşme nedenleri ise Büyük Buhran, İkinci Dünya Savaşı, 1970'lerin enerji krizleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşü, 2008 mali krizi gibi dönemlerde olduğu gibi bir şeylerin ters gitmesiydi. Geçen yüzyılın salımlarına bakıldığında, grafikler küresel ekonominin iniş çıkışlarını yansıtıyor.
 
Salımlar ve ekonomi arasındaki bu ilişki son yıllarda da devam etti. Salımlar 2018 ve 2019'da zirveye ulaştıktan sonra pandemiyle birlikte düşüşe geçti. Şimdi ise salgının etkilerinden toparlanan ekonomilerin salımları hızla 2019 seviyelerine geri dönüyor. Sonradan sanayileşen ve gelişmekte olan Çin ve Hindistan başta olmak üzere birçok ülke için de ekonomi büyüdükçe salımlar artmaya devam ediyor.

Ancak, umut verici gelişmeler de var. Son yıllarda, dünyanın gelişmiş ülkelerinin çoğu ve bazı gelişmekte olan ülkelerin salımları görülen en yüksek seviyeye ulaşmasının ardından azalmaya başladı. 32 ülkede, salımlar ve ekonomik büyüme ayrıştırıldı, yani salımlar azalırken ekonomi hala istikrarlı bir şekilde büyüyor.
 
Salımlar ve ekonomik büyümenin ayrıştırılmasında üç ana faktör var. Birincisi, insanların enerji kullanımının zamanla daha verimli hale gelmesi. İkincisi, düşük ve sıfır karbonlu enerji kaynaklarının kullanımının çoğu durumda fosil yakıtlardan daha ucuz hale gelmesi. Üçüncüsü ise, birçok hükümetin işletmeleri daha temiz enerji kaynaklarına ve teknolojilerine geçmeye teşvik eden iklim politikaları uygulamaya koyması.
 
Zengin ülkeler hala kişi başı küresel salımlara çok daha fazla katkıda bulunuyorlar ve son 200 yılda atmosferde sera gazlarının birikmesinde daha fazla sorumluluk taşıyorlar. Bu nedenle, dünyanın net sıfıra ulaşması için bu ülkelerde karbon salımı kesintilerinin daha büyük olması gerekecek. Ancak salımların bazı ülkelerde nasıl azalmaya başladığını anlamak, atılması gereken adımlar hakkında bize birçok şey öğretebilir.
 
Büyük karbon salıcıları salımları azaltmaya nasıl başladı?
 
ABD’nin salımları 20. yüzyılın genelinde istikrarlı artış gösterirken, 2005'te en yüksek seviyeye ulaştı ve o zamandan bu yana %14 azaldı. 2008 mali krizi ve iklim politikaları salımların azalmasına yardımcı olsa da çoğu analist, en önemli faktörün doğal gazın yükselişinden kaynaklandığını söylüyor. Kömürden %50 daha az karbondioksit yayan doğal gaz, 2016'da ülkenin birincil elektrik üretimi kaynağı oldu. Ancak en büyük ikinci karbon salıcısı olmaya devam eden ABD’nin, 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşabilmesi için doğal gazın yerine rüzgar ve güneş gibi temiz enerjilere geçmesi ve imalat ve ulaşım gibi diğer sektörlerin de karbondan arındırılması gerekecek.
 
Birleşik Krallık’ın salımları 1970'lerin başlarında zirveye ulaştı. 1980'lerde büyük sayıda kömür madeninin kapatılması Birleşik Krallık'ın kömürü çoğu ülkeden daha hızlı bir şekilde bırakmasını sağladı. Yenilenebilir enerji ve doğal gaz bazlı enerji sistemi yanı sıra, ülkenin yoğun üretim ekonomisinden hizmet tabanlı ekonomiye geçmesi de 1971'den bu yana salımların %44 oranında azalmasına yardımcı oldu. Ancak 2050’ye kadar net sıfır salıma ulaşabilmek için doğal gazdan da aşamalı olarak uzaklaşılması ve fosil yakıtlı araçlara olan bağımlılığın azaltılması gerekiyor. Ayrıca, Batı Avrupa'nın en eski ve en fazla ısı sızdıran binalarından bazıları Birleşik Krallık’da ve bu binaların ısıtma ve yalıtma yöntemlerinin iyileştirmesi gerekiyor.
 
Japonya'nın salımları 2013'te en yüksek seviyeye ulaştı. 2008 mali krizinden sonra düşmeye başlayan seviyeler, 2011 Fukushima nükleer felaketi nedeniyle yeniden yükseldi. Kamuoyunun endişesi, hükümeti nükleer enerji operasyonlarını küçültmeye ve santralleri uzun süreli kapatmaya sevk etti. Bu boşluğu doldurmak için ülke petrol, gaz ve kömüre yöneldi. Birkaç nükleer santralin geri dönüşü ve yenilenebilir kaynakların genişletilmesi, 2013'ten bu yana Japonya'nın yıllık salımlarında %16'lık bir düşüş sağladı. 2019'da küresel salımarın %3'ü ile dünyanın beşinci en büyük emisyon kaynağı olan Japonya 2050'ye kadar karbon nötrlüğüne ulaşma sözü verdi. Bu hedefi gerçekleştirmek için ulaşım ve imalat sektörlerinde temiz teknolojilere geçiş yapmak ve yenilenebilir enerji ve nükleer enerjiyi genişletmek önemli olacak.
 
Bu örnekler bize karbon salımı azaltımı hakkında ne öğretebilir?
 
Ülkeler karbondan arınmak için farklı yollar izleyecek ancak bu örnekler temelde, ekonomik büyümenin artık salım artışlarına bağlı kalmak zorunda olmadığını gösteriyor. Bu ayrımı mümkün kılan temel nedenlerden biri ise ekonomik çıktıların çoğunun aslında yoğun enerji gerektiren üretimden kaynaklanmaması. Berlin Teknik Üniversitesi’nde ekonomi profesörü Linus Mattauch’a göre hizmet sektörü, sağlık, konaklama ve eğitim dahil olmak üzere, küresel GSYİH'ye daha fazla katkıda bulunuyor.
 
Örneklerden çıkarılabilecek ikinci ders, gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerle aynı fosil yakıtlı kalkınma yolunu izlemeyi göze alamayacağıdır. Yenilenebilir enerji maliyetlerindeki hızlı düşüş günümüzün gelişmekte olan ülkelerinin, özellikle de zengin ülkelerin kendilerine vaat ettiği iklim finansmanı sağlanırsa, kalkınmalarının daha erken bir aşamasında fosil yakıtlardan uzaklaşabilecekleri anlamına geliyor.
 
Üçüncüsü, yenilenebilir ve doğal gaz fiyatlarını aşağı çeken piyasa güçleri, salımları azaltmak için önemli olsa da dünyayı gereken hızda net sıfıra ulaştırmak için yeterli değiller. Gereken ölçekte ve hızda değişim sağlamak için piyasanın doğru liderlik, politikalar ve kurumlar tarafından yönlendirilmesi gerekiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 November

COP26 için en önemli konulardan biri: Gelişmekte olan ülkelere yönelik iklim finansmanı taahhütleri

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Glasgow'da düzenlenen Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı'nda kilit müzakere noktalarından biri, gelişmekte olan ülkeler için iklim finansmanını önemli ölçüde artırmak. İklim finansmanı, tarihi salımların büyük bir bölümden sorumlu olan zengin ülkeler tarafından gelişmekte olan ülkelere salım azaltım ve iklim uyum stratejileri oluşturmaları için ödeniyor. Bu finansmanın standart kalkınma yardımına ek olarak ödenmesi bekleniyor. 2009 Kopenhag iklim görüşmelerinde, varlıklı ülkeler tarafından 2020‘ye kadar iklim finansmanı için yılda 100 milyar ABD doları vaat edilmişti. Ancak bu hedefe henüz ulaşılamadı. Glasgow’da bu sene düzenlenen zirvenin ilk birkaç gününde, gelişmekte olan ekonomilerden liderler, sanayileşmiş ülkelere hem iklim finansmanında vaat edilen 100 milyar doları yerine getirmeleri için hem de önümüzdeki yıllarda fonların artırılması konusunda defalarca çağrıda bulundular.

Bu konuyla ilgili olarak BM Çevre Programı (UNEP) tarafından paylaşılan yeni bir rapor, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği ile mücadelede büyük bir finansman açığıyla karşı karşıya olduğu konusunda uyarıda bulunuyor. Rapor, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine tahmini uyum maliyetlerinin, mevcut finansman akışlarından beş ila on kat daha fazla olduğunu ve bu açığın gittikçe artacağını tespit ediyor. Sırf gelişmekte olan ülkelerin uyum maliyetlerinin, 2030 yılına kadar yılda 140-300 milyar dolar ve 2050 yılına kadar yılda 280-500 milyar dolar civarında olması bekleniyor.

Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere akan iklim finansmanı  2019'da 79,6 milyar dolar olarak açıklandı. Avustralya'nın Paris Anlaşması kapsamındaki mevcut iklim finansmanı taahhüdü, 2025 yılına kadar yıllık 300 milyon Avustralya doları. Birçok ülke ile karşılaştırıldığında, Avustralya’nın geride kaldığı düşünülüyor. Çok daha küçük bir ekonomiye sahip olan Yeni Zelanda bile 2025 yılı için taahhüdünü 1,3 milyar NZ dolarına yükseltti. Avrupa Birliği 2027'ye kadar ekstra 4,7 milyar Euro taahhüt ederken, ABD de taahhüdünü iki katına çıkartarak 2024 yılına kadar yıllık 11 milyar dolar sözü vermiş durumda.

Almanya ve Kanada tarafından geliştirilen yeni bir iklim finansman planı tek bir yıl yerine 2020'den 2025'e kadar sağlanan finansmanın ortalamasını alarak yıllık 100 milyar ABD doları hedefine ulaşılmasını öneriyor. Ancak vaat edilen 100 milyar dolar hedefine ulaşılması durumunda bile, bu miktar küresel ısınmayı 1,5?'nin altında sınırlamak için yetersiz gözüküyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tahminlerine göre, küresel ısınmayı sınırlamak için yalnızca enerji sektörünün 2035’e kadar yıllık 2,4 trilyon ABD dolarına ihtiyacı bulunuyor. UNEP raporu ayrıca COVID-19 ekonomik teşvik paketlerinin de iklim adaptasyonunu desteklemek için kullanılma fırsatının kaçırıldığını belirtiyor. Raporda incelenen 66 ülkenin yalnızca üçte birinden azı, iklim risklerini ele alan COVID-19 önlemlerini finanse etti.

İklim değişikliğiyle mücadele için finansman akışı açısından önemli olduğu düşünülen bir konu karbon piyasaları. COP26'da ele alınması beklenen Paris İklim Anlaşması’nın 6. maddesi, karbon ticareti yoluyla salım azaltımlarını teşvik edecek bir piyasa mekanizması oluşturulmasını kapsıyor. Şirketlerin karbondioksit salımına devam etmeleri için harcama yapmaları da yoksul ülkelerin salımları azaltmak ve uyum sağlamak için kullanabilecekleri finansmanın bir kısmını sağlayabilir.

İklim finansmanı açısından bir diğer önemli konu ise Paris İklim Anlaşması’nın 8. maddesi. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin neden olduğu kayıp ve hasarlar, uluslararası müzakereler için oldukça hassas bir konu başlığı. Kayıp ve hasarlar, sel ve siklon gibi aşırı hava olayları veya deniz seviyesinin yükselmesi ve uzun süreli kuraklıklar olabilir. Geçim kaynaklarına verilen ekonomik zararlar veya ekonomik kayıp olamayan kültürel miras veya sevdiklerinizin kaybı da kayıp ve hasarlara dahil kabul ediliyor. İnsan göçü ve yerinden edilme de iklim değişikliği etkilerinden kaynaklanıyorsa kayıp ve hasarlar kapsamına giriyor. Zengin ülkeler, iklim adaletsizlikleriyle ilgili sorunlar nedeniyle sorumlu tutulmaktan korkuyor, ancak belgenin ayrıntıları madde 8'in sorumluluk veya tazminat için bir temel oluşturmamasını ve bunun için bir finansmanın belirlenmemesini sağlamış durumda. Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri İttifakı, En Az Gelişmiş Ülkeler ve Afrika Grubu iklim değişikliğinin neden olduğu hasarın büyük bir kısmını üstleniyor. Dünya uluslarının yarısından fazlasını oluşturan bu grupların COP26’da bir araya gelerek kayıp ve hasar konusunda sıkı pazarlık etmeleri bekleniyor.

Gelişmekte olan ülkeler salım azaltımı için mali yardım almazsa, Paris Anlaşması'nın küresel ısınmayı 1,5? ile sınırlama taahhüdünün yerine getirilmesi olası gözükmüyor. Gelişmiş ülkelerin vaat ettiği yıllık 100 milyar dolarlık hedefe ise 2023’ten önce ulaşılması beklenmiyor. Bu miktarın bir an önce karşılanması ve ayrıca önceki yılların eksiklerinin de giderilmesi gerekiyor. Üstelik tehlikeli iklim değişikliği seviyelerinden kaçınmak için gereken yatırımların 100 milyar doların çok üstünde olduğu belirtiliyor. Bu nedenle uluslararası iklim finansmanının önemli ölçüde artırılması gerekecektir. Gelişmekte olan ülkelerin salım azaltma ve adaptasyon çalışmaları için sağladıkları finansmanın artmasını desteklemek, dünyadaki herkesin yararına olacaktır.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 November

COP26: 2030 yılına kadar küresel orman kaybını tersine çevirme hedefi ulaşılabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İngiltere’nin Glasgow kentinde gerçekleşen Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı'na katılan yüzden fazla dünya lideri, 2030 yılına kadar küresel orman kaybını durdurma ve bu kaybı tersine çevirme taahhüdünde bulundu. Dünya ormanlarının %85'ini barındıran ülkelerin imzaladığı anlaşmaya göre, koruma çalışmaları için 19,2 milyar dolar kamu ve özel fon desteği sağlanacak. Ek olarak, 28 ülke palm yağı, kakao ve soya gibi küresel olarak önemli malların ticaretinin ormansızlaşmaya katkıda bulunmamasına da dikkat edecek.
 
Ormanlar atmosferdeki karbonu emdiğinden ve ormansızlaşma sonucunda bu karbon atmosfere salındığından iklim değişikliğiyle mücadelede ormansızlaşmanın önüne geçilmesi gerekiyor. Ormanlar son yirmi yılda her yıl küresel salımların neredeyse %20’sine denk olan 7,6 milyar ton CO² eşdeğerini ortadan kaldırdı. Ancak dünyanın dört bir yanındaki ormanlar, saldıklarından daha fazlasını emen net karbon yutağı olmaktan karbon kaynağı olmaya doğru ilerliyor. Örneğin; Brezilya Amazon'unun bazı bölgelerinde devam eden arazi temizliği oradaki ormanların zaten emdiklerinden daha fazla karbon salmalarına neden oluyor. Artan küresel sıcaklıklar nedeniyle sıklaşan orman yangınları ormanlardan kaynaklanan salımları ve küresel sıcaklıkları daha da arttırıyor.
 
Küresel ısınmayı 1,5°C, hatta 2°C'nin altında tutma hedefi hızla ulaşılamaz hale gelirken kalan ormanların korunması daha da önemli hale geldi. Bu kritik durum liderlerin Glasgow’da verdikleri orman ve arazi kullanımı konusundaki beyanlarının yeterli olup olmadığı sorusunu doğuruyor.  
 
Orman kaybını durdurmak için geçmiş yıllarda da pek çok taahhütte bulunulmuştu. 2005 yılında, BM Ormanlar Forumu 2015 yılına kadar dünya çapındaki orman örtüsü kaybını tersine çevirme taahhüdünde bulundu. 2008'de 67 ülke, 2020 yılına kadar sıfır net ormansızlaşmaya ulaşma sözü verdi. 2014 yılında ise New York Anlaşması’yla 200 ülkenin sivil toplum grupları ve yerli halk örgütleri, 2020 yılına kadar ormansızlaşmayı yarıya indirme ve 2030 yılına kadar da tamamen bitirme hedefi belirlemişti. Fakat bu taahhütler yerine getirilemedi. New York anlaşmasından bu yana ortalama olarak orman kayıpları %41 oranında arttı. 2014 bildirgesini imzalamayan Brezilya, Rusya ve Çin’in ise bu sefer imzacı olduğu gözüküyor. Bu olumlu bir gelişme ancak daha önceki taahhütlerin gerçeklememiş olması umutları azaltıyor.
 
Orman kaybının nedenleri bölgeden bölgeye değişmekle birlikte, sorun ormansızlaşmadan yararlananlar ile ormanları bozulmadan korumaya çalışanlar arasında bir çatışma düzeyine indirgeniyor. Ormanları korumak, iklimi stabilize ederek aslında herkese fayda sağlıyor. Fakat ağaç kesimi veya tarım için bir orman parçasının temizlenmesi, bu faaliyetlerle ilgili insanlara çok daha doğrudan ve somut bir şekilde fayda sağladığından ormanların korunmasının sağlanması zorlaşıyor. Nihayetinde, ormanları bozulmadan tutmak için onları koruma çabalarının yeterli finansal desteği görmesi gerekiyor. Eleştirilere ve uygulamadaki sorunlara rağmen, tropikal ülkelere ormanları koruma faaliyetleri için finansal destek sunan BM mekanizması REDD+'nın (Ormansızlaşma ve Bozulmadan Kaynaklanan Salımların Azaltılması) temel amacı bu desteği sağlamak.
 
Madagaskar'ın Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Bakanı Dr. Baomiavotse Vahinala Raharinirina Glasgow’daki zirveden hemen önce alternatif geçim kaynağı eksikliği, yerel toplulukların genellikle ormanları sömürmek isteyenleri engelleme gücünden yoksun olması ve sürdürülebilir orman yönetimi için daha fazla desteğe ihtiyaç olması gibi nedenlerden dolayı daha etkili bir orman koruması yapılamadığını aktarıyor. Raharinirina ayrıca, Madagaskar iklim değişikliğine nispeten az katkıda bulunsa da halkının iklim değişikliğinin sonuçlarından oldukça etkilendiğinden bahsediyor. İklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık nedeniyle ülkenin güneyinde bir milyon insan gıda yardımına ihtiyaç duyuyor. Ormanları koruyarak ve restore ederek salımları azaltmak için Glasgow Liderler Bildirgesi'ni de imzaladıklarını söyleyen bakan, bu durumun daha fazla kaynak ve uluslararası toplumun desteği olmadan tersine çevrilemeyeceğini söylüyor.  
 
Raharinirina, COP26'da orman tahribatına verilen önemden memnun olduğunu belirtti. Programın ilk etkinliğinde, orman topluluklarını ve yerli halkı bir araya getirerek, son on yılda ormanların korunması stratejilerinin tartışıldığını aktardı. Guatemalalı yerli bir lider olan Dolores de Jesus Cabnal Coc ise sürecin yavaş olacağını ama 2015’te Paris’teki COP21’den beri daha kapsayıcı adımların atılmasını sağlayacak bir platformun olduğuna dikkat çekti.
 
Dünya liderleri arasında, ormanları korumanın kaçınılmaz olarak iklime, biyolojik çeşitliliğe ve yerel geçim kaynaklarına fayda sağlayan üçlü kazançlar sağlayacağının anlaşıldığı görülüyor. Bu taahhütlerin ormansızlaşmayı tamamen durduracağı veya tersine çevireceği tam olarak söylenemese bile konunun önemi göz önüne alındığında, COP26'da yeniden ormansızlaşmaya odaklanılması olumlu olarak değerlendiriliyor.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

12 November

Sosyal medyada iklimle ilgili yanlış bilgiler bir gün içerisinde milyonlarca kez görüntüleniyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Her geçen gün iklim değişikliğinden kaynaklı aşırı hava olaylarının etkilerini daha çok hissediyoruz. Bu da insanları iklim değişikliğiyle ilgili daha fazla bilgi araştırmaya yöneltiyor. Peki iklimle ilgili bilgileri nereden alıyorlar? Doğru bilgilere ulaşabiliyorlar mı?

The Conversation’ın İngiltere’de gerçekleştirdiği bir ankete göre 1700 katılımcının %50’si iklim değişikliğiyle ilgili yanlış haber başlıklarının yarısının yanlış olduğunu tespit edemiyor. Katılımcıların %44’ü ise çevrimiçi platformlarda ne sıklıkta yanlış bilgiyle karşılaştıklarından haberdar değil.

Bu noktada yanlış bilgi ve dezenformasyonu tanımlamak gerekiyor. Yanlış bilgi, aldatma kastı olup olmadığına bakılmaksızın oluşturulan ve yayılan yanıltıcı bilgi olarak tanımlanabilir. Dezenformasyon, aldatma niyetiyle yaratılan ve yayılan yanıltıcı bilgi olarak yanlış bilgiden ayrılıyor. İklim değişikliği özelinde baktığımızda, iyi desteklenen teoriler hakkında şüphe uyandıran veya iklim bilimini itibarsızlaştırmaya çalışan davranış ve bilgiler, iklim şüpheciliği, karşıtlığı veya inkarcılığını yayma amaçlı bilgileri yanlış bilgiye dahil edebiliriz.

Bu bilgilerin fonlanmasını, yaratılmasını ve yayılmasını sağlayan çeşitli aktörler bulunmakta. Özellikle fosil yakıt ve petrol şirketleri, karbon salımının iklim değişikliğine olan etkisini gizlemek için iklimle ilgili yanlış bilgilerin ve dezenformasyonun yayılmasını fonlayan en büyük kaynaklar. Bilgiyi yaratmadaki etkin aktörler; siyasi ve dini örgütler, muhalif bilim insanları, medya, politikacılar, blog yazarları olarak gösterilebilir.

İklimle ilgili yanlış bilgilerin yayılmasında sosyal medyanın rolü de yadsınamaz. Savunuculuk örgütü Stop Funding Heat ve Real Facebook Oversight Board adlı eylemci grubun yeni bir raporuna göre, Facebook’un mevcut mekanizmaları iklim değişikliğiyle ilgili yanlış veya yanıltıcı içeriği kısıtlamaya yetmiyor. Rapor kapsamında gruplar, Ocak ve Ağustos 2021 arasında yayınlanan, 196 Facebook grubunu ve yanlış iklim iddiaları yayınladığı bilinen sayfaları kapsayan 48.700 gönderiyi analiz etti. Analiz sonucunda gruplar sadece %3,6'sı Facebook'un üçüncü taraf teyitçileri tarafından değerlendirilen, iklimle bağlantılı 38.925 yanlış bilgi tespit ettiler. Yanlış bilgi içeren içeriğin %85’i, şirketin kullanıcılara “dünyanın önde gelen iklim kuruluşlarından gerçek kaynaklar sağlamak için başlattığı bir araç olan İklim Bilimi Merkezi ile hiçbir bağlantı içermiyordu.

Rapora göre, çoğunlukla filtrelenmemiş olarak sunulan bu yanlış bilgiler, son sekiz ayda günde 1,36 milyon kez görüntülendi. Bu sayı, Facebook'un İklim Bilimi Merkezi’ne yapılan günlük kullanıcı ziyaretinin yaklaşık 14 katı. Bu bulgular, bilim camiasının sosyal medyaya ve onun yanlış bilginin yayılmasındaki rolüne karşı artan antipatisini de artırıyor. Kısmen Facebook'un öneri algoritmaları sayesinde; siyaset, aşı vb. konularda da komplo teorilerinin platformda hızla yayıldığı gözlemlenmişti.

Sosyal medya platformları, yayılan bilgilerin denetimi için üçüncü taraf teyit programlarının hayata geçirilmesi ve kullanıcıları güvenilir haber ve bilgi kaynaklarıyla buluşturmayı amaçlayan güncel bilgi merkezleri oluşturmak adına bazı adımlar atıyor. Geçtiğimiz ay Google, video platformu YouTube'daki iklim değişikliğini inkâr eden içeriklerin ücretli reklam alamayacağını duyurdu. Twitter ise, kullanıcılar görmeden yanlış içeriğin önüne geçmek için yeni bir iklim dezenformasyonuyla mücadele  politikası duyurdu. Platform, kullanıcılarını iklimle ilgili yanlış bilgiler onlara ulaşamadan güvenilir, yetkili bilgi merkezlerinden gelen ve daha fazla bağlam içeren güvenilir bilgilere yönlendirmeyi amaçlıyor. Ancak bu çabalar hala yeterli değil.

İklimle ilgili yanlış bilgiler platformların kendisinden gelmiyor olsa da Stop Funding Heat ve Real Facebook Oversight Board raporu, analiz ettikleri grupların ve sayfaların beşte birinin, düzenli olarak açıkça yanlış içerik yayınlayanlar olarak sınıflandırılabileceğini gösteriyor. Buna rağmen, bu grupların gönderilerinin yalnızca onda biri teyit edilmiş durumda ve sadece %10,6'sının İklim Bilimi Merkezi’ne yönlendirmesi bulunuyor.

Rapor ayrıca, platformların doğruluk kontrollerini atlayabilen "daha sinsi" iklim bilgisi biçimlerini de tanımlıyor. Analizdeki yanlış bilgilerin büyük çoğunluğunu oluşturan bu içerikler, aşırı sağ haber sitelerine bağlantılar içeren gönderileri veya medya şahsiyetlerinin hatalı akıl yürütmelerini içeriyor. Bunun nedeni düşünce özgürlüğü olarak kabul edilen içeriği koruyan doğru haber kontrol politikalarındaki boşluklar olabilir. Örneğin, Avustralyalı senatör Malcolm Roberts bir gönderisinde, yanlış bir şekilde, karlı havanın küresel ısınmanın aksini kanıtladığını öne sürdü. Oysaki hava durumu ve iklim aynı anlama gelmiyor.

Stop Funding Heat ve Real Facebook Oversight Board’un çalışmasına yanıt olarak Facebook, yazarların yaklaşımıyla ilgili endişelerini dile getirerek, raporun "bu grupların siyasi olarak aynı fikirde olmadığı gönderilerin yanlış bilgi olduğunu iddia etmek için uydurma sayılar ve kusurlu bir metodoloji kullandığını" söyledi. Öte yandan, Facebook, geçtiğimiz yıl boyunca iklim eylemine olan bağlılığını defalarca dile getirdi. 2020'de net sıfır karbon salımına ulaştı ve yakın zamanda %100 yenilenebilir enerjiyle çalıştığını duyurdu. Kâr amacı gütmeyen düşünce kuruluşu InfluenceMap'te bir veri analisti olan Jake Carbone ise, bu çabaların, iklimle ilgili yanlış bilgilerin yayılması sorununu ele almak için gereken değişim ölçeğiyle orantılı olmadığını söyledi. Carbone, gelecekte geriye dönüp bakıldığında Facebook’un sunucularından gelen salımlardan bahsedilmeyeceğini, bilgi ekosisteminin sahip olduğu etkiye bakmanın önemli olduğunu belirtti.

Rapor son olarak, platformların yanlış bilgi sorununu çözmesine yardımcı olabilecek, çoğunlukla daha fazla şeffaflık içeren, iklimle ilgili yanlış bilgi tanımının kamuoyuna açıklanması ve yanlış bilgilerin platformda nasıl yayıldığına dair dahili araştırmaların paylaşılması gibi bir dizi önlem de belirtiyor. Ayrıca, milyonlarca izleyicinin iklim karşıtı eylem mesajlarına maruz kaldığı bir yöntem olan ücretli reklamlarda iklimle ilgili yanlış bilgilendirmeye tamamen yasak getirilmesini önerdiler.

 

PAYLAŞ: DETAY

9 November

SBTi dünyanın ilk net sıfır kurumsal standardını açıkladı

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Bilim Temelli Hedefler Girişimi (Science Based Targets initative - SBTi), salımlarını bilime dayalı hedefler belirleyerek azaltmaları konusunda şirketlere yol göstermeyi, düşük karbon ekonomisine geçişi hızlandırmayı ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmeyi hedefliyor. Bu amaçla SBTi, geçtiğimiz hafta dünyanın ilk net sıfır kurumsal standardını açıkladı. Bu standart, şirketlerin net sıfır hedeflerinin dünyada küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamayı hedefleyen Paris Anlaşması ile uyumlu ve bilime dayalı olduğunu belgeleyen ilk standart olma özelliğini taşıyor.
 
Kurumsal net sıfır standardı, akademi, sivil toplum, bilim ve iş dünyasından uzmanların yer aldığı bağımsız bir Uzman Danışman Kurulu geliştirdi ve 80’den fazla şirket standardın deneme sürecine dahil oldu. Net sıfır standardını benimseyen şirketlerden hem kısa hem de uzun dönemli, bütün değer zincirini kapsayacak yani kapsam 1, kapsam 2 ve kapsam 3’ü de dahil edecek şekilde bilime dayalı hedefler belirlemeleri bekleniyor. Kısa dönemli hedeflerle önümüzdeki 5-10 yıl dikkate alınırken, uzun dönemli hedefler 2050 ve öncesi döneme işaret ediyor. SBTi net sıfır kurumsal standart prensipleri “azaltma hiyerarşisi”ne dayanıyor. Buna göre, şirketler değer zincirlerindeki salımları göz önünde bulundurmalı ve net sıfıra ulaşmak için burada belirlediği hedeflere yönelik stratejiler geliştirmeli. SBTi, 2022 yılının başından itibaren net sıfır kurumsal standardı ile verilen hedeflerin doğrulamaları gerçekleştirilmeye başlanacak. Öte yandan, standartlar üzerinde çalışmaya devam edilerek şirketlerin kapsam 3 salımlarını azaltım hedeflerinin desteklenmesine odaklanılacak.
 
Bugün net sıfır hedefini açıklayan birçok şirket olsa da belirlenen hedeflerin büyük bir kısmı 2050 yılına kadar bunu nasıl başaracaklarına dair net bir yol haritası ortaya koymuyor veya azaltımlar genellikle 2050’den kısa bir süre önce başlayacak şekilde bir strateji izleniyor. Ancak bilimsel açıklamalar 2030’a kadar, 2010 seviyelerine kıyasla %45’lik bir salım azaltımın gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Standardın oluşturulmasında birçok şirketin verdiği net sıfır taahhütlerinin güvenilir bulunmaması rol oynuyor.
 
SBTi’nin kurucu ortağı ve direktörü Alberto Carrillo Pineda, şu anda şirketlerin kendi net sıfır hedeflerini, güvenilir ve bağımsız bir denetlemeden geçmeden belirlediğini ifade ediyor. Ortak bir bilime dayalı net sıfır tanımı olmaması, şirketlerin ve paydaşlarının verilen hedeflerin güvenilirliğini ve yeteri kadar iddialı olup olmadığını anlamalarını güçleştiriyor. SBTi, standart ile şirketlerin 2050 yılından önce %90-95 oranlarında karbonsuzlaşmasını zorunlu kılıyor. Bu noktadan sonra ise şirketlerin, daha fazla azaltılması mümkün olmayan salımları nötr hale getirmesi gerekiyor. Salımların nötr hale getirilmesi için de SBTi’nin belirli kuralları bulunuyor. Karbon temizleme yöntemi ile nötr hale getirilmesi gereken artık salımların, sektörüne bağlı olarak bir şirketin salımlarının %5-10’ununu geçmemesi gerekiyor. Nötrleşme faaliyetlerinin de doğrudan hava yakalama (direct air capture) gibi teknolojik çözümler ile gerçekleştirilebileceği gibi ağaçlandırma türü doğa temelli çözümlerin de uygulanabileceği belirtiliyor.
 
SBTi’nin pilot programı kapsamında net sıfır hedeflerini onaylatan 7 şirket bulunuyor: AstraZeneca (Birleşik Krallık), CVS Health (Amerika Birleşik Devletleri), Dentsu International (Birleşik Krallık), Holcim (İsviçre), JLL (Amerika Birleşik Devletleri), Ørsted (Danimarka), ve Wipro (Hindistan). Şirketlerin hedeflerinden örnekler şu şekilde;

-Bilime dayalı net sıfır hedefi olan tek enerji şirketi Ørsted, 2025 yılına kadar 2006 yılına kıyasla enerji üretimi ve operasyonları için karbon yoğunluğunu en az %98 oranında azaltmayı hedefliyor ve 2040 yılına kadar bütün değer zincirinde net sıfır salımı taahhüt ediyor.
-JLL ise kapsam 1, 2 ve 3 için 2018 yılına kıyasla 2030’a kadar %50’lik bir azaltım ve 2040’ta %95’lik bir azaltım hedefliyor.
-Dentsu International 2020 yılında 2030’a kadar %46’lık bir salım azaltımı taahhütünde bulunduklarını ancak IPCC raporu ve bilimsel göstergeler ışığında yeni, uzun vadeli bir hedef belirleyerek 2040’a kadar bütün değer zincirlerinde %90 oranında salım azaltımı amaçladıklarını ifade ediyor. 

SBTi, doğa ve biyoçeşitlilik krizinin ele alınmasına yardımcı olmak ve küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama olasılığını artırmak için kısa vadeli finansman artırma ihtiyacına da dikkat çekiyor. Standart, şirketlere değer zincirlerinin dışındaki salımları azaltmak için yatırım yapmalarını tavsiye ediyor. Ancak buradaki önemli nokta, bu alanda yapılacak yatırımlar şirketlerin kendi salım azaltımlarının yerine değil buna ek olarak yapılmalı.
 
Yatırımcılar da şirketlerin taahhütlerini somut adımlarla desteklemeleri gerektiği konusunu giderek daha fazla dile getiriyor. Küresel olarak 29 trilyon dolar varlığı elinde bulunduran 220 finansçı, COP26’dan önce dünyanın en fazla etki yaratan şirketlerine bilime dayalı salım azaltım hedefleri belirlemeleri için çağrıda bulundu. SBTi, reel ekonominin karbonsuzlaştırılması adına finansal kurumlara yönelik net sıfırı tanımlamak ve net sıfıra ilişkin ölçütleri geliştirmek için de çalışıyor. Bu kapsamda SBTi, 10 Kasım 2021’de “Finansal Kurumlar için Net Sıfır Temelleri: Kamu İstişare Taslağı”nı paylaşacağını açıkladı.
 

PAYLAŞ: DETAY

27 October

Araştırmacılar sel görüntüleri üreterek iklim değişikliği bilincini artırmayı hedefliyor

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Yeni geliştirilen bir yapay zeka modeli, gelecekteki sel baskınlarının şehirleri nasıl etkileyeceğini görmemizi mümkün kılabilir. Kanadalı ve ABD'li araştırmacılar tarafından geliştirilen ClimateGAN adlı model iklim değişikliği kaynaklı sellerin gerçekçi görüntülerini oluşturabiliyor. Modelin amacı aşırı hava olaylarının etkilerini vurgulayarak salımların azaltılmasına yönelik toplu eylemi uyandırmak.

Dünyanın dört bir yanında yaşanan fırtınalar, kasırgalar, kuraklıklar ve orman yangınları gibi aşırı hava olayları giderek artış gösteriyor. Bunlarla birlikte iklim krizi kötüleştikçe kıyı ve iç kesimlerde yaşanan yoğun seller, yükselen deniz seviyeleri, daha güçlü fırtınalar ve hızlanan kar erimesi nedeniyle gittikçe daha fazla insan için tehdit oluşturuyor. Daha geçtiğimiz aylarda Avrupa genelinde ve Türkiye’de yaşanan sel felaketleri can kayıpları ve büyük çapta hasara yol açmıştı.

İklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları, şimdiden çok sayıda insanın hayatını doğrudan etkiliyor. Ancak bu felaketlere uzak kalan birçok kişi iklim değişikliğinin etkilerini hala varsayımsal, uzak veya belirsiz olaylar olarak görebiliyor. Psikolojik mesafe olarak adlandırılan bu fenomen iklim krizinin aciliyetinin küçümsenmesine ve eylemsizliğe neden olabiliyor. Bu nedenle insanlar iklim değişikliğinden doğan sorunların farklı coğrafyalarda gerçekleştiğini veya yakın zamanda kendi hayatlarını etkilemeyeceği algısına kapılabiliyor ve eylem motivasyonu düşük oluyor.

Araştırmacılara göre, iklim değişikliği felaketlerinin sonuçlarını önleyecek siyasi ve bireysel eylemleri hayata geçirebilmek için öncelikle bu felaketlerin etkileri toplum tarafından algılanmalı. Bu nedenle ClimateGAN, sel gibi aşırı iklim olaylarının potansiyel sonuçlarını görselleştirmek, iklim değişikliğinin soyut etkilerini daha somut hale getirmeye ve eylemi teşvik etmeye yardımcı olabilir. Bu tür görselleştirmelerle yakınımızdaki yerleri, hatta kendi şehirlerimizi sel baskını altında görmek psikolojik mesafenin yarattığı algıları bozmaya yardımcı olabilir.

Araştırmacıların geliştirdiği ClimateGAN, sel görüntülerini oluşturmak için, iki modelden oluşan yeni bir koşullu görüntü sentezi yaklaşımını kullanıyor. Masker olarak adlandırılan model sel durumunda suyun makul bir şekilde görüntüdeki konumunu tahmin ederken Painter modeli ise orijinal görüntüyü ve önceki aşamada belirlenen alanı baz alarak suyu gerçekçi hale getirerek yeni bir görüntü oluşturuyor. Bu modelleri eğiten girdiler hem gerçek görüntülerden hem de sanal dünyada simüle edilmiş verilerden oluşuyor. Çeşitli bölge ve manzaraları örnekleyerek, Masker modelini eğitmek için 5540 sel baskını olmayan görüntü ve Painter modelini eğitmek için 1200 sel baskını olan görüntü kullanılmıştır.

Çalışma sonucunda ClimateGAN, kentsel ve kırsal alanlardaki olası sellerin gerçekçi görüntülerini oluşturabiliyor. Araştırmacılar uzun vadede kullanıcılara sunulacak bir sistem oluşturmayı amaçladığını belirtiyor. Bunun sayesinde kullanıcılar herhangi bir adresi girerek Google Street View'dan o konumun iklim değişikliğinden etkilenmiş bir versiyonuna ulaşabilecek.  
 
 

PAYLAŞ: DETAY

27 October

İklim dostu yatırımlar, sürdürülebilir olmayan alternatiflere göre daha fazla istihdam yaratıyor

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandemi, küresel işgücünde nesillerdir yaşanan en büyük aksamaya sebep oldu. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) raporuna göre, küresel işsizlik, 2021'in ikinci çeyreğinde 127 milyon tam zamanlı işe eşdeğerdi. Bazı ülkelerde işgücü pandemi öncesindeki seviyelere dönse de dünyanın büyük bir bölümü hala işsizlikle mücadele etmeye devam ediyor. İşgücünde yaşanan aksaklıklara ek olarak, 2021'de yaşanan doğal afetler iklim değişikliğinin etkilerini her zamankinden fazla hissetmemize neden oldu. İyi haber ise hem işsizlik hem de iklim krizini aynı anda ele almak mümkün.  

İklim değişikliğinin etkileri göz önüne alındığında, temiz enerjiye yatırım yapmak fosil enerjiye yatırım yapmaktan daha doğru bir karar. Ama ya amaç mümkün olduğu kadar çok iş yaratmaksa? Neyse ki, bu senaryoda da cevap aynı.

Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ve Yeni İklim Ekonomisi tarafından paylaşılan yeni bir analize göre, temiz enerji ve diğer yeşil yatırımlar genellikle kısa vadede sürdürülebilir olmayan yatırımlara kıyasla daha fazla iş yaratıyor.
Örneğin:
- Güneş fotovoltaik enerjisine yatırım yapmak, fosil yakıtlara aynı miktarda yatırım yapmaktan ortalama 1,5 kat daha fazla iş yaratıyor.
- Ekosistem restorasyonu, petrol ve gaz üretiminden dolar başına 3,7 kat daha fazla iş yaratıyor.
- Bina verimliliği iyileştirmeleri, fosil yakıtlardan dolar başına 2,8 kat daha fazla iş yaratıyor.
- Toplu taşıma, yol yapımına göre dolar başına 1,4 kat daha fazla istihdam yaratıyor.

Rüzgâr enerjisi, elektrik şebekesi yükseltmeleri, endüstriyel verimlilik, yürüyüş ve bisiklet altyapısı ve elektrikli araç şarj altyapısı gibi diğer yeşil yatırımlar da geleneksel alternatiflere kıyasla daha fazla istihdam yaratma potansiyeline sahip.

Öte yandan, paylaşılan analiz, yeşil yatırımların vakaların büyük çoğunluğunda daha iyi iş yaratıcıları olduğunu, ancak bazı durumlarda istihdam etkisinin karışık olduğunu göstermekte. Elektrikli araçlar buna örnek gösterilebilir. Gazla çalışan araçlardan elektrikli araçlara geçişin genel olarak istihdamı artırması beklenir. Bunun nedeni, elektrikli araç sahiplerinin paralarını benzin yerine elektriğe harcamaları ve elektrik hizmetleri sektörünün petrol sektöründen daha fazla emek yoğun olmasıdır. Buna ek olarak, elektrikli araç sahipleri her yıl elektriğe, gaza harcadıklarından daha az para harcar ve bu tasarruflar ekonomiye geri döner. Ancak, bu genel istihdam kazanımlarına rağmen, elektrikli araçlara geçişte bazı işlerin de kaybedileceği düşünülmekte. Elektrikli araçlar gazla çalışan araçlardan daha az ve daha az karmaşık parçalara sahip olduğundan, otomobil imalat ve bakım sektöründe daha az iş yaratması bekleniyor. Her tür araç için ihtiyaç duyulan otomobil imalat işçisi sayısında büyük azalmalara neden olacak ileri üretim teknikleri, dijitalleşme ve yapay zekanın etkilerinden bahsetmiyoruz bile. Bu nedenle, geleneksel otomobil işçilerini yeniden eğitmek ve yeniden istihdam etmek için adil bir geçiş için büyük önem taşıyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ve Yeni İklim Ekonomisi’nin analizi güneş ve rüzgâr enerjisi gibi bazı yatırım türleri için Brezilya, Çin, Endonezya, Almanya, Güney Afrika, Güney Kore ve Amerika Birleşik Devletleri gibi birçok ülkeden alınan iş yaratma verilerinin karşılaştırılmasına dayanmakta. Şimdiye kadarki bulgular umut verici olsa da özellikle düşük gelirli ülkeler ve doğaya dayalı iklim çözümleri için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.

Yeşil yatırımlar neden daha fazla iş yaratır?

Güneş panelleri kurmak, bozulmuş bir ekosistemi restore etmek veya bir binayı enerji bakımından daha verimli olacak şekilde yenilemek gibi faaliyetler yoğun emek istiyor ve bu emeğin dışarıdan temin edilmesi zor olduğundan yerel istihdamın artmasına yol açıyor. Yürüyüş ve bisiklet altyapısı gibi şehir projeleri, yatırımın daha yüksek bir payının hammaddeye harcandığı yol yapımına kıyasla dolar başına daha fazla şehir planlamacısı, mühendis ve inşaat işçisi gerektiriyor.

İstihdam yaratmak önemli, ancak bu hikâyenin sadece bir kısmı. İşlerin yüksek kalitede olduğundan da emin olmak gerekiyor. Doğru politikalarla yeşil sektörlerde ücretleri, sosyal hakları, kapsayıcılığı ve iş güvenliğini iyileştirmek mümkün. Düşük ve orta gelirli ülkelerde, yeşil sektörlerdeki işler resmi olduklarında iyi ücretler sunabilir. Ancak çoğu zaman kayıt dışı ekonominin bir parçasıdırlar, bu nedenle düşük ücretlere, iş güvenliğine sınırlı erişime ve çok az sosyal korumaya sahiptirler. Bu nedenle yeşil işler için hükümetlerin eğitim, kapasite geliştirme ve beceri belgelendirme yoluyla işgücünü resmileştirmeye ve kariyer ilerlemesini desteklemeye yardımcı olması çok önemli.

Yüksek gelirli ülkelerde yeşil işler, yalnızca lise diplomasına sahip işçiler de dahil olmak üzere orta sınıfa yeni bir fırsat sağlayabilir. ABD'de temiz enerji çalışanları, ortalama bir çalışandan %25 daha fazla para kazanıyor. Bununla birlikte, temiz enerji için ücretler, kısmen on yıllardır süren zorlu sendika temsili ve pazarlıkları nedeniyle ücretlerin yüksek kaldığı fosil yakıt işlerinden hala biraz daha düşük. Yeni yeşil işlerin, halihazırda var olan bu tür haklara sahip olma olasılığı daha düşük.

Özellikle tarihsel olarak istihdam fırsatlarından dışlanmış gruplar için yeşil işlerin herkes için erişilebilir olduğundan emin olmak çok önemli. Yeşil dönüşüm, işgücündeki kadınlar için bir avantaj olabilir. Küresel olarak yenilenebilir enerji işlerinin yaklaşık %32'si kadınlar tarafından yürütülmekte, bu durum petrol ve gaz sektöründeki %22'lik payın üzerinde ancak hala çok düşük. Kadınların katılımının önündeki engeller; farkındalığı artırmaya yönelik eğitim ve denetimler, kadınlara yönelik alanda destekleyici ağlar ve mentorlük programları, toplumsal cinsiyet hedefleri ve kotaları, çocuk bakımı sağlanması ve cinsel taciz ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı politikalar yoluyla ele alınabilir.

Son olarak, yeşil işler genellikle fosil yakıtlar ve diğer sürdürülebilir olmayan endüstrilerdeki işlerden daha güvenli. Kömürün kazalardan ve hava kirliliğinden ölüme neden olma olasılığı güneş veya rüzgâra kıyasla 500 kat daha fazla. Öte yandan, yeni yeşil işler de toksik malzemelerle uğraşmak veya aşırı sıcak altında çalışmak gibi kendi risklerini barındırıyor, bu nedenle sıkı güvenlik önlemleri ve güvenlik eğitimleri önemli.

İklim dostu yatırımlar, uzun vadeli ekonomik stratejilerin yanı sıra pandemi sonrası iyileşme paketlerinin temel bir parçası olmalı. Bu hedef doğrultusunda hükümetler, adil ücretler ve çalışma koşulları sağlayan ve ayrıca sosyal olarak dışlanmış grupların işe alınmasını hedefleyen politika ve uygulamaları geliştirmek için sendikalar ve işverenlerle birlikte çalışmalı.
 

PAYLAŞ: DETAY

27 October

Dünya liderleri, 2030 yılına kadar biyoçeşitliliği korumak için yeni hedefler belirliyor. Peki şimdiye kadar neler yapıldı?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde COP15 olarak da bilinen Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 15. Taraflar Konferansı gerçekleşti. Konferansta kabul edilen Kunming Biyoçeşitlilik Bildirgesi’nde biyoçeşitliliği yoluna koymak için önümüzdeki on yılın belirleyici olduğu ve zorlu geçeceği belirtildi. Çevrimiçi toplantının amacı, hükümetlerin doğa için bir dizi hedef üzerinde anlaşmaya varmasını sağlamaktı. Bu etkinliğin ardından Ocak 2022'de Cenevre'de yüz yüze bir etkinlik gerçekleştirilecek, müzakereler Nisan 2022'de dünyanın önümüzdeki on yıl için küresel bir biyoçeşitlilik çerçevesi üzerinde anlaşmaya varacağı yer olan Çin'in Kunming kentinde resmi olarak sona erecek.

2019’da yayınlanan bir rapora göre dünyadaki yaklaşık dokuz milyon türden bir milyonunun bu yüzyılda neslinin tükenebileceği tahmin ediliyor. Bilim insanları biyoçeşitliliğin şu anda ciddi bir düşüşte olduğundan eminler. Biyoçeşitlilik azalmasını ele almak için iddialı hedefler belirlemek ve bunları karşılamak için güvenilir planlar geliştirmek giderek daha acil hale geliyor. 196 ülke, genlerden ve türlerden tüm ekosistemlere kadar dünyadaki yaşamın çeşitliliğini korumak için tasarlanmış bir dizi anlaşma olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ni finanse ediyor. Ancak bu ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin yer almaması oldukça kritik.

Dünya, 2010 yılına kadar biyoçeşitlilik kaybı oranını azaltma hedefini kaçırdı ve ardından 2020 için 20 hedef belirledi. Bazı ilerlemeler olmasına rağmen 20 hedefin çoğu karşılanamadı. Bunun nedeni, ülkelerin zararlı kimyasal kullanım oranı ve yenilenebilir olmayan enerji kaynaklarına olan talep artışı gibi biyolojik çeşitlilik kaybının temel sebeplerine çözüm bulmakta başarısız olması. Bu başarısızlığın en somut sonuçlarından biri, birçok farklı üründe kullanılan palmiye yağı ve soya yetiştirmek için tropikal ormanların yok edilmiş olması.

Bu sistemik meseleler, özellikle zengin ülkelerde, dönüşen ekonomileri, düzenleyici sistemleri ve seyahat alışkanlıklarından yemek alışkanlıklarına kadar toplumun bir kısmının yaşama şeklini değiştirmesi ihtiyacını doğuruyor.

COP15'te liderler bu karmaşık sorunlar üzerinde nasıl ilerleme kaydedilebileceği üzerine tartıştılar. Ulusal hükümetlerin küresel hedeflere ulaşmak için konferansta belirlenen reformları uygulamasını bekleniyordu. Ancak ülkeler, istilacı türler ve atmosferdeki ve okyanustaki kirlilik gibi sınırları aşan sorunları ele almakta zorlanıyor. Bu küresel hedeflere ulaşmak için ülkeler içinde planlama yapmak, genellikle uzlaşması zor olan sivil toplum grupları, işletmeler ve yerel yönetimlerle birlikte çalışmaya bağlı.

Bu sorunları ele almak için hükümetler, COP15'te iş ve finans liderlerinin yanı sıra yerli halklar, gençlik ve kadın gruplarıyla görüşmelerde bulundu. Ülkeler, önceki konferanstan sonra üç ila dört yıl boyunca, 2020 dönüm noktasından önce hedeflerine ulaşmak için bunları uygulamak için yeterli zamanları olmadan ulusal stratejiler geliştirmeye çalıştılar. Şimdi, 192 ülkenin ulusal biyoçeşitlilik stratejileri ve eylem planları var ve artık yola koyulmaları gerekiyor.

İşin finansal boyutuna bakarsak, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, gelişmekte olan ülkelerde biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik projeleri desteklemek için 1,5 milyar yuan (233 milyon ABD doları) tutarında yeni bir Kunming biyoçeşitlilik fonu kurarken, Japonya kendi biyoçeşitlilik fonunu 1,8 milyar yen (17 milyon ABD doları) kadar genişletti. Biyoçeşitlilik için fonu ikiye katlamayı planlayan Avrupa Komisyonu'nunki de dahil olmak üzere başka teminatlar da var.

Bunlar, 138 ülkede 3,2 milyar ABD dolar portföyü bulunan ve istilacı türlerin yönetimine, kaçak avcılıkla mücadeleye, mercan resiflerinin restorasyonuna ve korunan alanların bakımına yatırım yapan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından koordine edilen fonlara kıyasla nispeten küçük miktarlar. Eylül 2021'de dokuz hayır kurumu doğayı korumak için 5 milyar ABD doları sözü verdi. Bir başka büyük fon artışı, yoğun gıda üretimi ve fosil yakıt çıkarımı gibi şu anda biyolojik çeşitliliğe zarar veren sübvansiyonların yenilenebilir enerji ve doğa dostu tarıma yönlendirilmesinden gelebilir.

Konferansın organizatörleri, ülkeleri, örneğin doğayı bozmak yerine restore eden çiftçilik ve ormancılık politikaları geliştirerek, biyoçeşitliliğin restorasyonunu ekonomilerinin tüm sektörlerine entegre etmeye çağırdı. Cesaret verici bir şekilde, 13,9 trilyon ABD dolarına eşdeğer varlığa sahip bir finans kurumları koalisyonu, konferanstaki yatırımları aracılığıyla biyolojik çeşitliliği korumayı ve eski haline getirmeyi taahhüt etti.

Biyoçeşitlilik, iklim, hava kirliliği gibi küresel krizler genellikle birbirinden bağımsız ele alınsalar da gerçekte birbirlerini etkileyen krizler. Bu krizleri ayrı ayrı ele almak, türler ve nihayetinde insanlık üzerindeki birleşik etkilerini gözden kaçırmamıza sebep oluyor. Örneğin, iklim değişikliğine yönelik bir eylem aslında biyolojik çeşitliliğe zarar verebiliyor. Biyoenerji bitkileri yetiştirmek veya ormanları tek bir amaç olan karbonu salımını azaltmak üzere yönetmek, biyolojik çeşitlilikteki habitatların değiştirilmesi anlamına gelebilir.

Alternatif olarak, karbonu emmek için turbalıkları yeniden ıslatmak ve taşkınları azaltmak için kıyı habitatlarını korumak gibi doğaya dayalı çözümler de biyoçeşitliliği eski haline getirebilir. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Birleşik Krallık'tan Prens Charles, COP26 müzakereleri yoluyla ülkelerden ve işletmelerden yararlanılacak iklim fonlarının %30'unun biyolojik çeşitliliğin geri kazanılmasına doğrudan katkıda bulunmak için ayrılmasını önerdi. Bu gelişmeler gösteriyor ki ulusal liderler, çözümler hakkında her zamankinden daha fazla bilgi sahibi. Fakat gerekli değişiklikleri yapacak siyasi cesaretleri var mı?
 

PAYLAŞ: DETAY

27 October

Döngüsel ekonomi: Engeller ve fırsatlar

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Döngüsel ekonomi, yani israfı en aza indirme, üretim, kullanım ve imha süreci yerine dönüşümü ve yeniden dönüşümü esas alma fikri, günümüzde endişe yaratan çevresel sorunlara karşı oldukça çekici ve umut verici bir kavram haline gelmiş durumda. Yaşam döngüsü analizi ve Bill McDonough ve Michael Braungart'ın "beşikten beşiğe" çalışmalarına dayanan döngüsel ekonomi aslında yeni bir fikir değil. Ancak çeşitli sürdürebilirlik sorunlarına uygulanabilirliği ve geniş kapsamı sayesinde, döngüsel ekonomi, son dönemlerde çığır açıcı gelişmeleri vadeden ve gittikçe büyüyen, danışmanlardan, düşünce kuruluşlarından ve girişimlerden oluşan bir sektör yarattı. Ancak bunca gelişmeye rağmen hala çok ciddi problemlerle karşı karşıyayız. Plastik atıkların miktarı atık toplama altyapılarını ve geri dönüşümün mevcut kapasitelerini aşıyor. Tarım sektöründen su havzalarına sızan nitrojen ve pestisitler su kalitesini etkilerken, et üretiminden kaynaklanan metan salımları artmaya devam ediyor. Aynı zamanda yörüngedeki uzay çöpleri gibi daha yeni ve büyük atık akışları da ortaya çıkıyor.

Mevcut birçok döngüsel ekonomi faaliyetinin gelişimi ilham verici olsa da bu faaliyetlerin ölçekleri ve etkileri bir dizi yapısal sorun nedeniyle kısıtlanıyor.

Döngüsel ekonomiye dair yapısal eksiklikler

- Piyasalar ve kamu politikaları işlenmemiş hammadde kullanımını teşvik ediyor. Sübvansiyonlar ve diğer piyasa çarpıklıkları tarihsel olarak birçok doğal kaynak ve hammaddenin aşırı tüketimine yol açmış durumda. Piyasalar, çevre kirliliği ve diğer olumsuz dışsallıkları hesaba katmayarak hammadde tüketimini daha da fazla teşvik ediyor.
 
- Döngüsel ekonominin birçok bireysel bileşeni birbirinden bağımsız. Bu da tutarlı fiyatlandırma sinyallerinin eksikliğine ve birçok ürün için yetersiz altyapı ve talebe sebep oluyor.
 
- Geri dönüşüme ağırlık verilirken, döngüsel ekonominin diğer yapı taşları ihmal ediliyor. Araştırma ve geliştirme, tasarım ve kaynak bulma gibi çalışmaların arka planda kalması döngüsellikte yenilikleri sınırlıyor. Döngüsel bir ekonomi, ilk etaptan itibaren atık ve kirliliğin oluşumunu önlemeyi hedeflemeli. Geri Dönüşüm ise bir ürünün yaşam döngüsünün sonunda başlar ve ürettiğimiz miktardaki atığın üstesinden gelmek için yetersizdir.
 
- Mevcut birçok kamu politikasının, döngüsel ekonomiyi dikkate alarak tasarlanmamış olması bir yana, politikalar döngüsel hedeflere de kolayca uyum sağlayamıyor. Bunun bir örneği, tehlikeli atıkların hareketi üzerindeki kontrolleri düzenleyen uluslararası Basel Sözleşmesi. Mevcut haliyle, bu sözleşme birçok elektronik, plastik ve elektrikli araç pilleri gibi geri dönüştürülebilir malzemenin ticaretini kısıtlıyor.
 
- Döngüsel ekonomi kavramı hakkında belirsizlikler mevcut. Belirsizliklerden biri geri dönüşüm, yeniden kullanım ve yeniden üretim sonrası optimum ürün eskimesinin tanımlanmış olmaması. Ayrıca ürünlerin yaşam döngüsü boyunca önlenen enerji ve kaynak kullanımı, emisyon ve atık üretimi için hedefler ve ölçülerin geliştirilmesine ve ürünün tasarımı aşamasında üreticiler, atık toplayıcılar ve yeniden üreticiler arasında iş birliği olmasına ihtiyaç var.
 
- Tedarik zincirlerinde verimsiz bir yönetişim var. Kalite ve yönetim standartları dışında, tedarikçilerin kendi ihtiyaçlarına göre uyarlayabilecekleri genel ilkeler tercih ediliyor ve belirli metrikler hakkında sadece raporlama yoluyla daha fazla şeffaflık sağlanıyor.

Döngüsellikte umut verici adımlar

Bu yapısal engellere rağmen, zamanla ivme kazanabilecek ve döngüsel düşünce ve davranışlarımızı yeniden şekillendirebilecek bazı cesaret verici gelişmeler de var:

- Döngüsellik araçları hızla gelişiyor ve sayıları çoğalıyor. Şirketler, belirli ürünlerin döngüsellik potansiyellerini ölçmeye çalıştıkça, büyüyen bir dizi yeni araca erişebiliyor. Değer zincirlerinin haritalanması, daha sürdürebilir hammaddelerin, iş süreçlerinin ve ambalajların belirlenmesi, atık toplama gibi alanlarda dijital teknolojilerin uygulanması, şirketlerin yararlanabileceği araçlardan bazıları.
 
- Bazı şirketler ve şehirler, değer zincirleri ve paydaşlarıyla birlikte liderliği pratik ve somut yollarla yeniden tanımlıyor. Örneğin 2030 yılına kadar atmosferden 1 gigaton karbonu kaldırmayı hedeflediklerini açıklayan Walmart ve Trane Technologies, değer zincirlerinde bu hedef doğrultusunda en iyi şekilde nasıl iş birliği yapılacağına dair çok çeşitli görüşmeler başlatmış durumda. Bu sırada Rotterdam gibi şehirler, 2030 yılına kadar karbondioksit salımlarını yarıya indirmeyi, hammadde kullanımını yarı yarıya azaltmayı ve hava kalitesini iyileştirmeyi hedefliyor. Dünyanın fosil yakıtlara dayalı en işlek limanlarından biri olan Rotterdam’da, böylesine iddialı bir girişim, inovasyona yönelik çok sayıda iş birliğini teşvik ediyor.

Bu olumlu gelişmeler önümüzdeki yıllarda görünürlük ve ivme kazanacak olsa da, iş süreçlerinin ve alıcı-satıcı işlemlerinin fazlasıyla granüler doğası, daha doğru ve etkili döngüsellik uygulamalarının gelişmesini zorlaştırabilir. Tüketiciler ise döngüsel ekonomi ve bu ekonomideki rolleri hakkında henüz yeterli farkındalığa sahip değil. Yukarıda belirtilen yapısal sınırlamalar göz önünde bulundurulduğunda, henüz döngüsel ekonominin erken evrelerinde bulunduğumuz, ancak önümüzde oldukça dik bir öğrenme ve etki eğrisi olduğunu söylemek mümkün.

Döngüsel ekonominin daha ileri aşamalara geçebilmesi için vaatler ve manifestolardan ziyade, iş süreci iyileştirmeleri, alıcılar ve satıcılar arasındaki müzakereler ve karmaşık teknik sorunlara çözüm arayan dahili iş ekipleri gibi çalışmalar gerekiyor.
 
 

PAYLAŞ: DETAY

15 October

Tarihsel salımlar, iklim krizine en fazla yol açan ülkeleri ortaya çıkardı

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

1850'den bu yana farklı ülkelerin neden olduğu toplam karbondioksit salımlarının analizi, iklim değişikliğinde en büyük sorumluluğa sahip ülkeleri ortaya çıkardı. Atmosfere salınan karbondioksit yüzyıllar boyunca orada kalarak kümülatif bir birikime neden olduğundan, tarihsel salımlar dünyanın halihazırda yaşadığı 1,2 derecelik ısınmayla oldukça bağlantılı. Tarihsel olarak bakıldığında ABD’nin, 1850'den günümüze kadar en büyük sorumluluğa sahip olduğu görülüyor. ABD'nin ardından Çin, Rusya ve Brezilya geliyor, Birleşik Krallık sekizinci, Kanada ise onuncu sırada yer alıyor. Rusya, 1970'lerden itibaren karbon salımlarını hızla arttıran Çin'in gerisinde kaldığı 2007 yılına kadar en büyük ikinci sorumlu ülke olarak karşımıza çıkıyor. Birleşik Krallık ise 1870'ten 1970'e kadar, en büyük üçüncü karbon salımına sahip ülke.
 
Carbon Brief tarafından hazırlanan analiz, ilk kez fosil yakıtlar ve çimento üretiminin yanı sıra ormanların yok edilmesinden kaynaklanan salımları ve arazi kullanımındaki diğer değişiklikleri de hesaplamasına dahil etti. Bu, yalnızca fosil yakıt salımlarını dikkate alan analizlerin aksine, Brezilya ve Endonezya'yı da en büyük 10 sorumlu olan ülke arasına soktu. Carbon Brief'ten Simon Evans’ın açıklamalarına göre değişen ormancılık ve arazi kullanımı 1850'den bu yana kümülatif tarihsel salımların yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Carbon Brief analizi, ABD ve Çin'in kümülatif salımlarının yaklaşık %85'inin fosil yakıt kaynaklı ve %15'inin ormansızlaşmadan olduğunu, Brezilya ve Endonezya için ise bunun tersinin geçerli olduğunu gösteriyor. Endonezya ağaçların kesilmesini durdurmada bir miktar ilerleme kaydetse de Brezilya'daki ormanların kesilmesi mevcut başkan Jair Bolsonaro döneminde daha da hızlandı. Ormansızlaşma sebebiyle oluşan salımların dahil edildiği yeni analiz Avustralya'yı da 16. sıradan 13. sıraya yükseltiyor. Avustralya'nın son 200 yılda orman örtüsünün neredeyse yarısını temizlediği düşünülüyor.
 
Tarihsel salımlarda en çok paya sahip olan 10 ülkeden altısı, Kasım ayında Glasgow'da yapılacak BM Cop26 iklim zirvesinden önce salımlarını azaltmak için henüz yeni taahhütlerde bulunmadı. Kasım ayında, Cop26'ya ev sahipliği yapacak olan Birleşik Krallık başbakanı Boris Johnson ise Eylül ayında BM'ye yaptığı bir konuşmada bu sorumluluğu kabul ettiğini belirtti. Salımların ana sebebi olan 10 ülke içinden sadece ABD, Almanya, İngiltere ve Kanada, Cop26 öncesinde azaltım sözü verdi. ABD ayrıca gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı katkısını iki katına çıkaracağını söylese de bazıları bunu dünyanın en büyük ekonomisinden gelmesi gerekenden çok daha az bir destek olarak görüyor. Rusya yeni bir taahhütte bulunsa da hala salımların artmasına izin veriyor. İklim Eylemi İzleyici Grubu (Cat), bunu Paris hedeflerine kıyasla “oldukça yetersiz” olarak sınıflandırıyor. Çin ve Hindistan henüz herhangi bir yeni taahhütte bulunmazken, Brezilya, Endonezya ve Japonya'nın taahhütleri öncekilere göre iyileşme göstermiyor.
 
Gelişmekte olan ülkeler, tarihsel salımları iklim adaleti çerçevesinde ele alıyor ve ulusların gelişmişlikleri arasındaki eşitsizliğin temelini oluşturduğunu belirtiyorlar. 48 ülkeden oluşan bir grup olan İklime Duyarlılık Forumu'nun (CVF) büyükelçisi ve Maldivler'deki parlamento sözcüsü Mohamed Nasheed, iklim adaleti düşünüldüğünde fosil yakıtlarla zenginleşen ve iklim değişikliğine en çok katkı sağlayan ülkelerin zararın azaltılmasında da en çok sorumluluk alması gerekenlerden olduğunu belirtiyor. Bu yeni analize göre de sorumluluğun büyük kısmı esas olarak ABD ardından da Çin ve Rusya'da bulunuyor. Cop26 yaklaşırken iklim finansmanı için bazı taahhütlerde artış olsa da bu miktar CVF'nin talep ettiği yıllık 100 milyar doların henüz çok altında bulunuyor. Cop26 başkanı Alok Sharma da özellikle G20 ülkelerinin dünyaya, iklim değişikliği konusunda daha hırslı olduklarını ve eylemlerini hızlandırdıklarını göstermeleri gerektiğini belirtti. Sharma küresel ısınma sorununa en çok katkıda bulunanların iklim eyleminde başı çekmesi gerektiğini düşünse de bu ortak zorluğu çözümlemede tüm ülkelerin ve toplumun her kesiminin rol alması gerektiğini aktarıyor. Öte yandan,Norveçli bir iklim araştırma merkezi olan Cicero'dan Robbie Andrew ise salımların günümüzde artmaya devam ettiğine dikkat çekiyor. Buna göre karbon salımlarının neredeyse üçte ikisinin 1980'den beri ve %40’ının ise 2000'den beri meydana gelen salımlardan kaynaklandığı belirtiliyor.
 
İklim krizi tarihsel sonuçlarının yanında günümüzde hala gittikçe derinleşen sorunlar yaratıyor ve kendisinden en az sorumlu olan insanların haklarını yok ederek, hayatlarını tehdit ediyor. COP26 yaklaşırken hala bazı ülkelerin iklim eylemi konusunda almaları gereken sorumluluğun farkında olmadığı görülüyor, ülkelerce verilen taahhütlerin yetersizliği iklim eyleminde geç kalınmasına neden olabilir. Bu nedenle Kasım ayındaki zirvede ülkelerin yalnızca salımlarının bugününü değil tarihsel kısmını da konuşması ve iklim krizinden en çok sorumlu ülkelerin öncü olduğu, diğer tüm ülkelerin destek verdiği bir sürecin yürütülmesi önemli.

 

PAYLAŞ: DETAY

15 October

Sadece altı konuda harekete geçmek, küresel ısınmayı 1,5C ile sınırlamak için gereken salım azaltımının %90'ını sağlayabilir

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler kısa süre önce, Paris Anlaşması'nın bir parçası olarak sunulan Ulusal Katkı Beyanları’nın (Nationally Determined Contributions- NDCs) 2030'a kadar küresel salımlarda yalnızca %12'lik bir azalma sağlayacağını açıklamıştı.

Enerji Dönüşümü Komisyonu (Energy Transitions Commission- ETC), politika yapıcıların Paris Anlaşması'nın gerekliliklerini yerine getirme yolunda dünyanın bu on yılda ihtiyaç duyduğu salım kesintilerini nasıl gerçekleştirebileceklerini özetleyen yeni bir rapor yayımladı. Rapor 40'tan fazla şirket, araştırma kuruluşu ve STK tarafından destekleniyor ve sadece altı alanda hareket geçilmesinin Paris Anlaşması'nın 1.5C hedefine ulaşmak için gereken salım azaltımının %90'ından fazlasını nasıl sağlayabileceğini özetliyor.

Raporda bahsedilen altı alan; metan salımlarının azaltılması, ormansızlaşmayı durdurmak ve yeniden ağaçlandırmayı ölçeklendirmek, kömürün aşamalı olarak kaldırılması, elektrikli araçların kullanımının arttırılması, enerji verimliliğinin iyileştirilmesi ve endüstrinin karbondan arındırılması olarak özetleniyor.

Rapor her alanda; var olan teknolojiler kullanılarak, sıfır veya düşük net maliyetle ve iyileştirilmiş hava kalitesi, biyoçeşitlilik onarımı ve iş yaratma gibi karbonsuzlaştırma dışında sosyo-ekonomik faydalar sağlayacak adımların atılmasıyla ilgili önümüzdeki on yıl için önerilerde bulunuyor. Raporda sunulan temel önerilerden bazıları aşağıdaki gibi:

Metan: 2030 yılına kadar fosil yakıt sektöründen kaynaklanan salımları yarıya indirmek ve aynı zaman çizelgesinde tarım ve atık sektörlerinde %30'luk bir azalma sağlamak. Bu öneri, ABD ve AB'nin bu on yılda mutlak metan salımlarında %30'luk bir kesintiye yönelik ortak taahhüdünün ötesine geçiyor.

Ormanlar: Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Brezilya, Endonezya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, yaşam alanlarını korumak için hızla ölçeklenen finansal destek; arz yönlü ve talep yönlü eylemleri kullanarak beslenme biçimlerini değiştirmek.

Kömür: OECD ülkelerindeki tüm kömür santrallerinin ve OECD üyesi olmayan ülkelerdeki tüm eski kömür santrallerinin (20 yıl veya daha uzun süredir faaliyet gösterenler) 2030 yılına kadar kapatılması.

Elektrikli Araçlar: Büyük otomobil üreticilerinin 2035'ten itibaren yalnızca sıfır salımlı araçlar üretmesini ve satmasını sağlamak; kurumsal filoların 2030 yılına kadar %100 oranında elektrikli araçlardan oluşmasını sağlamak; büyük şehir merkezlerinde düşük salımlı bölgeler oluşturmak; kamyonetler ve ağır vasıtalar için yakıt verimliliği standartlarını iyileştirmek.

Enerji verimliliği: Tüm yeni yapıların operasyonel ve gömülü karbon için katı net sıfır standartlarını karşılaması; şehirlerin net sıfır uyumlu hareketlilik planları geliştirmesini sağlamak.

Endüstrinin karbosuzlaştırılması: Yeşil enerji üretim kapasitesinin en az 25 GW'lık bölümünü çevrimiçi hale getirmek; havacılık ve denizcilikte yakıt değişimi için yetkiler.

COP26 Başkanı Alok Sharma, raporu “açık ve güvenilir bir eylem planı” olarak nitelendirdi. Rapor, Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) konferansta müzakerecileri bilgilendirmek için kullanılan yüzyılın ortasına kadar net sıfıra gitmek için hazırlanmış yol haritasına dayanıyor.

Komisyon, tavsiyelerinin yerine getirilmesinin tüm BM üye ülkeleri arasında bir anlaşma gerektirmeyeceğini belirtti. Bunun yerine, önerilerin; aktörler salım azaltımını en üst düzeye çıkarmaya ve çevreye, topluma ve ekonomiye başka faydalar sağlamaya odaklandıkları sürece, daha sağduyulu ülke ve şirketler tarafından hayata geçirilebilecekleri söylendi.

ETC Müdür Yardımcısı Kettleborough, halihazırda var olan ve artırılabilecek girişimlerin Sıfıra Yarış, 1,5C için İş Hırsı ve Dünya Ekonomik Forumu'nun Misyon Olası Ortaklığını içerdiğini söyledi. Bu girişimlerden sonuncusu, bu yıl kimyasallar, beton, çelik, alüminyum, havacılık, nakliye ve kamyon taşımacılığı dahil dünyanın karbondan arındırması en zor sektörlerinden bazılarında düşük karbon teknolojilerinde “atılım” denemeleri ve 2023'ün sonuna kadar dahil edilen yedi sektör için iklim eylem planları geliştirmeyi hedefliyor.

Kettleborough; rüzgâr ve güneş kurulumları, iletim ve dağıtım ağlarındaki iyileştirmeler vb. konuların çok yerel etkileri olan zor konular olduğunu, planlama ve izin konusunda yerel tartışmalar olduğunu belirtiyor. Kamuoyunun sürece katılım sağlamak, karbondan arındırmak ve net sıfır ekonominin neye benzediğini gerçekten anlamak için çabaladığını söylüyor.

Bu anlayışın sağlanması COP26 ile önem kazanıyor. Endüstriler gibi bireyler de günü etkileyecek alanlara yönelme konusunda daha uzun vadeli netlik arıyorlar. Kettleborough, bazı alanlarda eylemin “birey öncülüğünde” olması gerekeceğini, ancak geniş ölçekte bireysel eylemin, gereken sistem değişikliğini sağlamak için kullanılması gereken “birçok kaldıraçtan yalnızca biri” olduğunu belirtiyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

15 October

Yeni nesil materyal pazarı yatırımlarla birlikte hızla büyüyor

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Son dönemlerde yeni nesil ve biyo-tabanlı materyaller gündemde giderek daha fazla yer tutuyor. Hayvansal veya fosil yakıt bazlı kumaşların yerini almak üzere tasarlanan bu yenilikler; mantar ve kahve telvesi gibi çeşitli malzemelerden elde ediliyor, hassas fermantasyondan doku mühendisliğine kadar çeşitli teknolojilerden yararlanıyor ve her gün kullandığımız tekstil ürünlerinde kendilerine yer buluyor. Sektörden çeşitli markalar her geçen gün bu materyalleri merkeze alan yeni ürünler ve ortaklıklar duyuruyor.

Yeni nesil materyallere örnekler

Gündemde kendisine yer bulan yeni nesil materyallerden bir tanesi miselyum. Miselyum çok hücreli ve makro boyutlu yapılara dönüşebilen bir çeşit mantar. Miselyumun oluşturduğu lifler çeşitli süreçlerle deriden bitki bazlı ete, paketlemeye ve kıyafetlere kadar çeşitli ürünlere dönüştürülüyor. Teknoloji ile kullanınca plastiğin yerini alabilecek bir materyal olarak görülüyor.

Deriye alternatif bir başka yeni nesil materyal ise inek hücreleri. Hücresel tarım yöntemiyle ineklerden biyopsi ile alınan hücreler bazı süreçlerden geçerek süresiz olarak kendi kendini yenileyebiliyorlar ve yüksek kaliteli bir hayvan postu yapmak için gereken her şeyi üretebiliyorlar. Bir hayvanın büyümesi yıllar sürerken bu süreç sadece birkaç hafta sürüyor ve karbon ayak izi çok daha düşük.

Bitki bazlı yeni nesil materyallerden bazıları ise narenciye ve ananastan elde edilen kumaşlar. Narenciye dünyada en çok üretilen meyve ürünü, bu yüzden atığının da çevresel etkisi büyük. Narenciye suyu atıkları Orange Fiber şirketi tarafından işleniyor, selülozu çıkarılıyor ve çeşitli süreçlerden geçerek hafif, parlak, ipeksi bir kumaş haline geliyor. Ananas ise hasattan sonra arkada kalan yaprakların toplanması, uzun lifler çeşitli işlemlerden geçmesi, renklendirilmesi ve dayanıklı olması için kaplanması gibi aşamalardan geçiyor. Bu materyali üreten Piñatex şirketi dünya çapında 1000’den fazla markayla çalışıyor, ürünleri moda, aksesuar ve döşeme alanlarında kullanılıyor.

Yeni nesil materyaller pazarda kendilerine nasıl bir yer buluyor?

Sürdürülebilir ve yenilikçi malzeme alanında yeniliği hızlandırmayı hedefleyen çalışmalar yapan bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Material Innovations Initiative (MII), yeni nesil materyallerin dünyasına pencere sunan bir rapor yayınladı. Raporda ana hatlarıyla belirtildiği gibi, yeni nesil materyal endüstrisinde "büyük potansiyel" ve "önemli ölçüde talep" buluyor. Pazar 2015’ten bu yana yaklaşık 1,29 milyar dolardan fazla yatırım alan 75 öncüden oluşuyor. Bu yatırımların yaklaşık %40’ının 2020 yılında gerçekleştiğini de belirtmek gerekiyor.

Rapor yatırımdaki bu artışı; değişen tüketici talepleri, teknolojik gelişmeler ve moda endüstrisinde sürekli artan sürdürülebilirlik taahhütleri ile ilişkilendiriyor. MII'ya göre, pazar önümüzdeki beş yıl içinde yüzde 80'lik bir bileşik yıllık büyüme oranına (CAGR) tanıklık edebilir.

Rapora göre, pazarın önünde önemli bir engel bulunuyor: Şu anda uygun yatırım fırsatlarından daha fazla sayıda yatırımcı var. MII'nın raporu için araştırma yaparken görüştüğü 40 önde gelen moda markasından 38'i aktif olarak yeni nesil materyallerin peşinde. Dahili Ar-Ge, ortaklıklar ve yatırımlar yoluyla markalar, sürdürülebilir ürün taahhütlerini gerçekleştirmeye çalışırken bir taraftan titiz standartlarla müşterileri cezbedecek çözümler bulmaya çalışıyor. Raporun sonucuna göre sektörün, karşılaştığı sorunları ele alan önemli yatırımlara, ortaklıklara ve daha fazla materyal şirketine ve bilim adamına ihtiyaç var.

Gelecekte bizi neler bekliyor?

Yeni nesil materyal endüstrisi, önümüzdeki beş yıl içinde öngörülen yüzde 80'lik bir CAGR'yi yakalarsa, 2026 yılına kadar 2,2 milyar dolarlık bir pazara sahip olacak. Ancak bu, öngörülen 73,6 milyar dolarlık materyal pazarının yalnızca yüzde 3'lük bir pazar payını temsil edecek. Yüzde 69'luk kısım hayvan kaynaklı materyallerle karşılanmaya devam edecek ve "mevcut nesil" petrol bazlı alternatifler kalan yüzde 27'yi oluşturacak.

MII’nın çalışmasına göre, ABD'deki birçok tüketicinin tercihlerinin hayvan derisinden deri alternatiflerine doğru kaydığını gösteriyor. Sonuçlar, tüketicilerin %55’inin çevresel ve diğer etik nedenlerle deri alternatiflerini tercih ettiğini söylüyor. Bazı tüketiciler estetik ve işlevsel sebeplerle hala hayvansal deriyi tercih etse de hem işlevsel hem de etik olarak deriden daha iyi performans gösteren yeni nesil deri alternatifleri yaratmak, deri pazarının hayvan seçeneklerinden tamamen uzaklaşmasını sağlayabilir.

Çin’de yapılan başka bir MII çalışmasına göre katılımcıların %90'ı geleneksel yerine yeni nesil ürünleri tercih ediyor, %70’i çevre, kalite, hayvan hakları, maliyet gibi kaygılardan dolayı böyle bir ürünü satın alma olasılığının yüksek olduğunu söylüyor.

Yeni nesil materyal endüstrisinin hareketli ve kalıcı olduğu açık, ancak aynı zamanda oldukça yeni gelişmekte. Pazarın gelişimi artan yatırımlara, teknolojik gelişmelere, inovasyonlara ve tüketim davranışlarının daha sürdürülebilir ve etik alternatiflere kaymasına bağlı olacak.
 

PAYLAŞ: DETAY

14 October

Eşitsizliklerin giderilmesi için yeni bir ticaret vizyonuna ihtiyaç var

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Ülkeler içinde ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet gibi kimlikler üzerinden yaşanan bölünmeler ve ayrımcılık, bu gruplar için uzun zamandır sosyal, ekonomik ve politik zorluklar yaratıyor fakat COVID-19 salgını, bu keskin eşitsizlikleri daha da belirginleştirdi. Bunların yanında ırksal adaleti ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için çeşitli eylemler ve sosyal hareketler de geniş kitlelere yayıldı. Örneğin bazı hükümetler yerli halklarıyla mücadelelerinde sonunda uzlaşmaya varıyor.
 
Araştırmalar, genellikle azınlık gruplarının ticari şoklardan olumsuz etkilendiğini veya ticaretin sağladığı fırsatlara adil erişime sahip olmadığını gösteriyor. Bu bağlamda, toplumdaki eşitsizliklerle mücadele etmek için tüm kesimlerinin küresel ticaretten doğan faydalara eşit erişimini sağlamak ve küresel ticaret sistemine yönelik yeni bir vizyon tanımlamasına ihtiyaç var.
 
Bazı ülkeler kapsayıcı ticaret vizyonu oluşturmak için harekete geçiyor. ABD’nin tarihinde ilk kez ticaret gündeminde ırksal eşitlik hedefi yer alıyor; Kanada, Şili ve Yeni Zelanda, Ağustos 2020'de Küresel Ticaret ve Toplumsal Cinsiyet Düzenlemesini imzaladı; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma (CPTPP), Kanada-Amerika Birleşik Devletleri-Meksika Anlaşması (CUSMA) ve benzeri uluslararası ekonomik anlaşmalarda ticaret ve yerli halklar arasındaki ilişkiye daha çok değiniliyor.
 
Ticaretin ülkeler arasındaki eşitsizliklere etkisi, pek çok ekonomik araştırmada konu ediliyor ve ülkeler arasında, farklı gelir grupları arasında, küçük ve büyük firmalar arasında ve emek üzerindeki etkileri yeterince anlaşılıyor. Fakat ticaretin ülke içinde ırk, etnik köken, milliyet, yerli kimlik ve toplumsal cinsiyet temelli farklı toplumsal gruplara etkileri yeteri kadar araştırılmıyor. Bunun nedeni, bu eşitsizliklerle başa çıkmada en etkili yolun iç politikalar olarak görülmesi yer alıyor. Ancak ticaret, küresel GSYİH'nın %58'ini ve ekonomik güçlenmenin önemli bir yönünü oluşturuyor. Uygun şekilde tasarlanırsa iç politikalar ticaretin yarattığı eşitsizlikleri giderebilecekken, gerekli reformlar sağlanırsa ticaret politikaları da yerel ekonomik eşitsizliklere çözüm getirebilir.
 
Kapsayıcı politikalar için detaylı verilere ihtiyaç duyuluyor. Hükümetlerin, ayrımcılığa maruz kalan grupların yüksek olarak varlık gösterdiği sektörleri belirlemesi gerekiyor. Örneğin, 2016'da azınlıklara ait işletmeler ABD firmalarının %19'unu temsil ederken, ABD imalat firmalarının yalnızca %12,8'ini temsil ediyordu. Hükümetler, azınlık işletmelerinin ve işçilerinin orantısız bir şekilde temsil edildiği sektörlere karşı ayrımcı olup olmadıklarını belirlemek için vergileri inceleyebilir.
 
Yetersiz temsil edilen grupların yeni ticaret politikalarını geliştirirken müzakerelere aktif katılması önemli görülüyor. Bu tür bir katılımın avantajları, örneğin Kanada'nın ticaret anlaşmalarında Yerli halklara yönelik hükümlerde açıkça görülüyor. Ticaret anlaşmaları ayrıca çalışma standartlarını iyileştiriyor ve çalışma dernekleri aracılığıyla azınlık, göçmen ve kadın işçilere yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yardımcı oluyor. Bu anlaşmalarda, ticaret ortakları tarafından gerekli yerel reformların uygulanması için kapasite oluşturma ve desteklemeye yönelik gelişmiş ekonomilerin taahhütleri de bulunmalı. Genellikle ticaret anlaşmalarına eşlik eden teknik yardım ve kapasite geliştirme çabaları, eşitlik hususlarını dikkate almalı ve kurumların çeşitli savunmasız gruplar üzerindeki etkilerini ölçmeleri sağlamalı.
 
Kapsayıcı ticaretin sağlanmasında bir diğer önemli paydaşı da birçok sosyal harekete destek sunan işletmeler oluşturuyor. Azınlık işletmelerine yapılan yatırımlar ve tedarikçi çeşitlilik programları azınlık gruplarına ait işletmelerin tedarik standartlarını karşılamalarını, finansmana erişmelerini ve ihracat ve ithalat gereksinimlerine uymalarını sağlayarak bu toplulukların genel refahını arttıracak önemli bir adım olarak görülüyor.
 
IFC (Uluslararası Finans Kurumu), gelişmekte olan ülkelerde kadınlara ait resmi KOBİ'lerin %70'inin finansal kurumlardan hizmet almadığını veya yetersiz hizmet aldığını ve tahmini finansman açığının 285 milyar dolar olduğunu tahmin ediyor. Mikro, küçük ve orta ölçekli işletmeler için finansmana erişim, yeterince temsil edilmeyen gruplar ve daha geniş ekonomi için büyük kazanımlar sağlayabilir. Yeni teknolojiler ve dijitalleşme, KOBİ’lerin uluslararası alıcılarla bağlantı kurup işlem yapmasını sağlayarak ve aksi takdirde ayrımcı uygulamalara yol açabilecek ticari süreçleri otomatikleştirerek ticareti daha kapsayıcı hale getirebilir.
 
Dünya Ticaret Örgütü’nün, küresel ticaret politikaları ve uygulamalarının daha kapsayıcı olmasının ve ekonomik adalet kavramını yansıtacak şekilde yeniden şekillendirilmesinin vakti geldi. Araştırma, danışma ve politika geliştirmeden uygulamaya ve kapasite geliştirmeye kadar kapsayıcı ticarete giden bu sürecin tüm aşamalarında tüm paydaşların aktif katılımına önem verilmesi gerekiyor. Ayrıca hükümetlerin, yetersiz hizmet alan nüfusları hedefleyen ticaret finansmanı garantileri gibi programlar oluşturmak için özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde çalışması önemli görülüyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

12 October

Refinitiv 2021 Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Endeksi açıklandı

* Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Pandemiyle beraber şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarının giderek daha fazla odağa alınması, şirketlerin bu alanlarda uygulamalarını iyileştirmeleri yönünde baskı yaratıyor. Bu alanda yüksek performans gösteren şirketler aynı zamanda finansal olarak da daha iyi performansa sahip. Dünya finans sektörünün en büyük veri sağlayıcılarından Refinitiv tarafından oluşturulan Refinitiv Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Endeksi küresel çapta çeşitlilik ve kapsayıcılık konularında en iyi performans gösteren halka açık 100 şirketi belirleyerek, öne çıkan trendleri inceliyor. 2021 Refinitiv Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Endeksi’nin sonuçlarının açıklandığı rapor özellikle COVID-19 sonrasında işe dönüş ve yönetim kurulundaki çeşitlilik konularına odaklanarak bu çerçevedeki gelişmeleri ortaya koyuyor.
Refinitiv çevresel, sosyal, yönetimsel (ÇSY) verilerinden yola çıkarak 11.000 şirketi 24 farklı metrikte ve “Çeşitlilik”, “Kapsayıcılık”, “Yetenek Gelişimi” ve “Haberler ve Tartışmalar” olmak üzere dört ana başlıkta değerlendiriliyor. Değerlendirmeyle birlikte şeffaf ve objektif olarak şirketlerin birbirlerine kıyasla performansları ortaya konarak hem yatırımcıların hem de şirketlerin uzun dönem fırsat ve riskleri tespit etmeleri sağlanıyor.
Bu analiz sonucunda dünyada çeşitlilik ve kapsayıcılık konularında hangi bölgelerin ve ülkelerin liderlik ettiğine bakılıyor. Çeşitlilik ve kapsayıcılık alanlarına birlikte bakıldığında 2021 yılında en yüksek puanı alan bölgeler Avrupa ve Afrika iken, en yüksek puana sahip ilk 3 ülke İtalya, Fransa ve İspanya. Yetenek gelişimi başlığında incelendiğinde öne çıkan bölgeler yine Avrupa ve Afrika, öne çıkan ülkeler ise sırasıyla Endonezya, Malezya ve Türkiye. Endekste en yüksek performans gösteren 100 şirketin bulunduğu ülkelere bakıldığında ilk sırada 25 şirket ile Amerika Birleşik Devletleri geliyor. Bunu, dokuz şirket ile Birleşik Krallık takip ediyor. 2021 yılında ilk beşte yer alan şirketler şu şekilde: Gap Inc, Royal Bank of Canada, Accenture Plc, Owens Corning ve Allianz SE. Endekste Türkiye’den yer alan tek şirket olarak Arçelik 76 puanla 17. sırada yer alıyor.
Refinitiv’in raporu ayrıca yönetim kurulunda çeşitlilikle ilgili de incelemede bulunuyor. Farklı çeşitlilik türleri şirket performansı ve yatırımcılar açısından önemli olmakla birlikte, rapor kültürel çeşitliliğe odaklanıyor. Bu konuyla ilgili, şirketin ana merkezinin yer aldığı lokasyonun ait olduğu kültürden daha farklı kültürel kimliğe sahip kişilerin yönetim kurulunda ne oranda bulunduğu verisi ele alınıyor. Yapılan incelemeler yıllar içerisinde bu alanda çok az gelişme olduğunu, yalnızca Avrupa ve Afrika’da kültürel çeşitliliğin az oranda artış gösterdiğini belirtiyor. Konuyla ilgili ayrıca finansal bir analiz de gerçekleştiren Refinitiv, yönetim kurulunda kültürel çeşitliliğin, cinsiyet çeşitliliğinde olduğu gibi finansal olarak daha iyi performans gösterdiğini ortaya koyuyor. Analiz için Refinitiv’in ÇSY veritabanı üzerinden ilerleyerek iki farklı portföy oluşturuluyor; birinde %90 oranında yönetim kurulunda çeşitlilik varken diğerinde ise kültürel çeşitlilik %10’dan daha az bir seviyede bulunuyor. Ek olarak, beş yıl boyunca takip edildiğinde yönetim kurulunda daha fazla çeşitliliğe sahip portföyün daha iyi performans gösterdiği görülüyor. Yalnızca Refinitiv ÇSY veritabanı değil, FTSE All World, FTSE Asia Pacific, FTSE Europe ve FTSE Developed Indices başlangıç noktası olarak kullanılınca da benzer sonuçlar çıkıyor ve çeşitlilik daha iyi performansı beraberinde getiriyor.
Son olarak, raporda MarketPsych tarafından gerçekleştirilen bir çalışmanın sonuçları paylaşılarak çalışan memnuniyetinin hisse bedellerini etkilediği gösteriliyor. Çalışanların çalıştıkları yerleri olumlu değerlendirme skorlarına göre S&P 500’deki şirketler sıralandığında en yüksek %5’lik dilimde yer alan şirketler en düşük %5’lik dilime göre daha iyi performans gösteriyor. Bu nedenle şirketler tarafından çalışanlara sunulan esnek çalışma saatleri, uzaktan çalışma ve çocuklara yönelik bakım hizmetlerinin yönetim için giderek daha fazla önem kazanacağı öngörülüyor.
Rapor, pandemi öncesinde de çeşitlilik ve kapsayıcılığı önemseyen ve çalışanların memnuniyetini ön plana koyan şirketlerin hem finansal olarak hem de hisse senedi piyasalarında daha iyi performans gösterdiğini vurguluyor. Buna ek olarak Refinitiv’in çalışması bir önemli değişken daha ekleyerek yönetim kurullarında kültürel çeşitliliğin de performans üzerinde kritik önemi olduğunu gösteriyor ve şirketlere önemli bir ipucu sunuyor.
 

PAYLAŞ: DETAY

30 September

Elektrik fiyatları rekor seviyeye ulaştı. Peki bu durum en çok kimleri etkiliyor?

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

2021 yılında doğal gaz maliyetinin yükselmesi Avrupa’nın büyük bir kısmında elektrik faturalarına da yansıdı. Rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından beklenenden daha az enerji elde edilmesi, fiyatı giderek artan fosil yakıtlara yönelmeye mecbur bırakıyor. Yaz boyunca bazı jeneratörlerin de çalışmayı durdurduğu ve henüz çalışmaya başlamadığı da göz önünde bulundurulduğunda, toptan elektrik fiyatları son zamanların en yüksek seviyelerinde olduğunu söylemek mümkün.

Birleşik Krallık’ta günün saatine göre değişen fiyat tarifesi talebin en çok olduğu zaman diliminde artıyor. Talep artışı en fazla akşam 16:00 ile 20:00 arasında yaşanıyor. Kullanıcıların enerji taleplerini bu zaman diliminde yoğunlaştırması önlenebilirse fiyat artışına da bir çözüm olabileceği düşünülüyor. Birleşik Krallık’ın enerji düzenleyicisi Ofgem, tarifelerdeki düzenleme ile tasarruf sağlanabileceğini öngörüyor ancak talebin yoğun olduğu saatler dışında enerji kullanmak gibi bir seçeneği olmayan müşterilerin fiyat artışından daha fazla etkileneceği kaçınılmaz bir gerçek.

Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, dar gelirli ve sınırlı vakti olan kişiler enerji fiyatlarının artışından kaynaklı daha fazla kayıp yaşıyor. Birleşik Krallık Ulusal İstatistik Ofisi'nden alınan enerji etkinliği verilerinin analizi farklı tüketici gruplarının enerji kullanım alışkanlıkları ile birleştirildiğinde değişen tarifeler ve kullanım süresine göre, tek hanelerden emekli çiftlere kadar farklı tüketici grupları için faturalar farklılık gösteriyor.

Enerji tedarikçileri, kömür ve gaz santralleri gibi kolayca açılıp kapatılabilen kaynakları tedarik karışımına ekleyerek yüksek talebi karşılıyor. Birleşik Krallık yönetimi, fosil enerjiye olan bu bağımlılığı kırmayı, onu yenilenebilir kaynaklarla değiştirmeyi ve şebekeyi karbondan arındırmak için yasal teşvikler belirlemeyi amaçlıyor. Rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklar, hava durumuna bağlı ve kesintisiz üretim sağlanması oldukça zor. Bu sebeple akşam saatlerindeki enerji talebi, mevcut yenilenebilir üretimi aştığından dolayı elektrik üretmek günün geri kalanına kıyasla daha maliyetli hale geliyor. Akşam saatlerinde talebi azaltmak amacıyla uygulanan kademeli tarifeler sayesinde kullanıcılar, yoğun saatler dışında enerji tüketimleri için daha az ücret ödüyorlar. Sonuç olarak bazı tüketici grupları olumsuz etkileniyor. Örneğin bekar ebeveyn olan bir hemşire saate göre değişen fiyat tarifesiyle daha yüksek bir fatura ödüyor.

Bazı tüketici gruplarının enerji kullanımlarını daha uygun saatlere göre planlamaları oldukça güç. Örneğin, çocuklarıyla yaşayan bekar bir ebeveynin ev işlerini yapabilmesi için iş saatleri dışında kısıtlı zamanı var. Aile bütçesinden sorumlu bir kişi içinse zaman da para kadar değerli olabilir. Bu kişilerin akşam vakitlerinde ışık, ısıtıcı, TV, bulaşık makinesi, ütü vb. elektrikli araçların kullanımı artıyor ve enerji talebinde en yüksek seviyeye çıkmış oluyor.
Bu sebeple elektrik tüketimini günün diğer saatlerine kaydırması mümkün olamayan farklı tüketici grupları ise iki- üç kat daha fazla fatura ödemek zorunda kalıyor. Kademeli tarifelerden yararlanmayan tüketici gruplarının farklı bir seçeneği olmaması da onları güç duruma düşürüyor. Kullanım süresi tarifeleri ortalama olarak çoğu tüketiciye fayda sağlarken ev işlerini yapmak için sınırlı zamanı olanları olumsuz etkiliyor. Bu konuda çözüm olarak tasarruflu tarifeden yararlanamayan tüketicilerin enerji faturalarında indirim gibi destek önlemlerini düşünmek mümkün.

Kısacası, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına ge&cc