Menu TR

S360Mag

15 October

Daha adil ve daha yeşil: Pandemi sonrası dünyanın inşası

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisi, insanlığın birçok açıdan içinde yaşadığımız dünyayı ve değer yargılarımızı sorgulamamıza yol açtı: Yaşadığımız sağlık krizi ve almak zorunda kaldığımız acil eylemler iklim krizine dair alınan önlemlerle ilgili bir farkındalık yarattı. Pandeminin diğer eşitsizlikleri derinleştirmesiyle ayrımcı politikalar daha çok öne çıktı ve daha çok ifade edilmeye başlandı, son olarak da uluslararası sosyal ve ekonomik düzenin nasıl daha iyi olabileceğine dair tartışmaların ve alınan aksiyonların sayısı oldukça arttı. Dolayısıyla artık, pandemi sonrası dünyadan insanların daha adil ve daha yeşil bir düzene geçiş yapmakla ilgili umutları ve beklentileri daha yüksek.
 
Bugüne kadar, tüm dünyayı ilgilendiren uluslararası ticaret, uluslararası finans, tedarik zinciri gibi çok boyutlu sistemlerin, daha çok verimliliği ve karı üzerinden tartışmalar yapılıyor, her ne kadar iklim ve adalet aktivistleri sistemlerin sürdürülemez olduğunu vurgulasalar da şirketler, hedeflerini büyük oranda verimlilik ve kar kavramları üzerinden tanımlıyorlardı. Ancak pandemi farklı grupların sesini dinlemeye, daha kapsayıcı, adil ve eşitlikçi ve sürdürülebilir bir düzene geçmeye dair olan ihtiyacı ortaya koyarak yeni düzenin farklı tasarlanabileceğini gösterdi ve kapsayıcı bir gelişmenin ‘iyi ticaret’ ile yapılabileceğini gösterdi.
 
Uluslararası Ticaret Merkezi (ITC) direktörü Coke-Hamilton, Project Syndicate’te yayınladığı yazısında pandeminin özellikle de toplumsal cinsiyet eşitliği ve sürdürülebilirlik açısından nasıl sonuçlara yol açtığından ve nasıl iyileşme stratejileri izlenebileceğinden bahsediyor.
Öncelikle pandeminin kadınlarda ve erkeklerde bambaşka deneyimlere yol açtığını vurgulayan Coke-Hamilton, ITC’nin 120 ülkede yürüttüğü araştırmaya göre kadınlar tarafından işletilen küçük ölçekli işletmelerin %65’inin krizden ciddi seviyede etkilendiğini ve bu oranın erkekler tarafından yürütülen işletmelerde %50 olduğunu ifade ediyor. Bunun yanı sıra kadınların sektörel olarak da pandemide dezavantajlı konuma düştüğünden bahsedilen yazıda, kadınların yoğun olarak çalıştığı işleri kapsayan hizmet sektörünün ve perakende, otelcilik, turizm, hafif sanayi gibi alt kolların, pandemiden en çok yara alan, istihdam kaybının en çok yaşandığı sektörler olduğunu ortaya koyuyor.  
 
Bu noktada kadınların belli sektörlerde istihdam edilmesi ve bunun sonucunda oluşan toplumsal cinsiyete dayalı mesleklerin başlı başına bir problem olduğu göze çarpabilir.
Sektörel ayrımcılığın uluslararası ticaret alanında da çok belirgin olduğu Financial Times dergisinde Oxford Üniversitesi’de akademisyen Linda Scott’un yazdığı yazı ile belgeleniyor. Uluslararası ticaretin yüzde 99’unu erkeklerin yönettiği vurgulanan haberde, dünya üzerindeki mülkiyetin %80’ine de erkeklerin sahip olduğu belirtiliyor. Bu çarpıcı istatistikler, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin yapısal bir problem olduğunu ve bu problemin pandemi sonrasındaki dünyada makro politikalar aracılığıyla çözülmesi gerektiğini bize gösteriyor.
 
Bu doğrultuda, cinsiyete dayalı ayrımcılığın karar alıcılar tarafından aktif bir şekilde ele alınması ve konu ile ilgili harekete geçilmesi gerekiyor.  Bu konuda yorum yapan Scott, “Bu zorluğun başarıyla üstesinden gelmek, kadın girişimcileri yeni küresel değer zincirlerinde yeniden konumlandırarak, modern ürün standartlarını karşılamalarına ve hızla artan e-ticaret fırsatlarından yararlanmalarına yardımcı olacaktır.” diye de ekliyor. Bununla birlikte değişim için umut olduğunu, özellikle son 10 yıldaki gelişmelerin şirketler nezdinde de fark yarattığını belirten Scott, özel sektörün bir araya gelerek bu meseleye kafa yorduğunun ve küresel çapta değişimin özel sektörlerin desteğiyle olabileceğini vurguluyor. Pandemi, kadınların ekonomik olarak dezavantajlı oldukları ve sosyal yüklerinin daha da arttığı bir dönem olarak bu farkındalığın uyanması ve fark yaratan adımlar atılması açısından oldukça kritik bir dönem.
 
Coke-Hamilton, pandemi sonrası iyileşmesinin toplumsal cinsiyet merceğinde eşitliği kapsamasının yanı sıra, diğer konularda da sürdürülebilir olmasına dair ihtiyacımızı vurguluyor, dolayısıyla özel sektörün bu doğrultuda attığı adımlar yine çok kritik. Hali hazırda tüketicilerde uluslararası sistemlerin işleyişi ve dünyaya olan etkileri hakkında gelişen bilinç ve hissedarların talepleri; şirketlerin, yatırımların ve bankaların dönüşümünü ivmelendirdi. Geçtiğimiz ay Adidas, Unilever gibi küresel çapta önde gelen 20 firma, Avrupa Birliği’nin yeni belirlediği sürdürülebilirlik standartlarına uymayı kabul etti; Birleşmiş Milletler’in yenilenmiş küresel iş birliği çağrı metnini de 1000’i aşkın CEO imzaladı.
 
Özel sektörün yanında hükümetler de bu dönemde kendi paylarına düşen sorumluluğu alma konusunda gelişim gösterdi. Örneğin, pandemi sonrası iyileşme ile ilkim kriziyle mücadele açısından iyileşme arasında bağ kurarak gerekli adımları atan Fransız hükümeti, pandemi sırasında zorlanan şirketlere şartlı destek paketleri açıklayarak şirketleri salımlarını kontrol etmesi ve etkilerini daha iyi yönetmesi konusunda teşvik etti. Bir yandan da Çin hükümeti 2060 yılına kadar karbon nötr bir ülke olmayı hedeflediklerini açıkladı. Dünyadaki toplam karbon salımının %26’sına sahip olan Çin’in bu açıklaması, dünya için atılan büyük ölçekli adımlardan bir tanesi.
 
Avrupa Birliği’nin Eylül ayında sera gazı salımlarını 2030’a kadar %55 oranında azaltmayı planladığını açıklaması, Fransa’nın 30 milyarı “yeşil dönüşüm”e ayrılmış 100 milyar Euroluk iyileşme paketi gibi atılan somut adımlar, iyileşmenin mümkün olduğunu ve dünyanın daha sorumlu ve sürdürülebilir bir noktaya evrilebileceğine işaret ediyor. Özellikle de uluslararası ticaret gibi hem kamuyu hem özel sektörü etkileyen ve küresel ölçekli sektörlere yönelik atılacak adımlar ise, dünyayı daha temiz, adil ve krizlere daha dayanıklı bir hale getiriyor. Ancak büyük yardım ve iyileşme paketleri açıklanırken, özellikle de kadın yöneticilerin ve çalışanların bulunduğu, değer zincirlerinde önemli bir yeri olan küçük veya orta ölçekli yerel şirketlere uzun vadeli destekler verilmesi de gelişmekte olan yerel ekonomilerin devamı için önemini koruyor.
 
Buna örnek olarak, Avrupa Birliği’nin karbon salımlarını kontrol etmeye yönelik kota ile vergilendirme gibi atacağı adımlar ve bunun Avrupa ile ticarette bulunan gelişmekte olan ülkeler için yaratabileceği sıkıntılar verilebilir. Şu anki düzende Avrupa’nın getirdiği kurallara uyum süreci, Avrupa merkezli şirketler için gelişmekte olan ülkelere göre daha kolay olacağı söylenebilir. Bu durumda ticari olarak Asya ya da Afrika merkezli şirketler, daha dezavantajlı bir konuma düşebilir. Bu sebeple, uluslararası kamuoyununun çevre dostu politikalara geçiş yaparken sürdürülebilirlik için adil ve eşitlikçi politikaların da önemli olduğunu hatırlaması ve sürdürülebilirliğe uyum sağlaması için dezavantajlı pazarlara destek olması gerekiyor.
 
Avrupa dışından olduğu kadar Avrupa’daki küçük ve orta ölçekli işletmeler de sürdürülebilirlik şartlarına uyum sağlamaya çalışırken olası finansal zorluklar yaşayabilirler. Bu noktada şirketlerin denetim süreçlerinin sonunda kriterleri sağlayabilmeleri için sürdürülebilirlik ölçümleri ve değer zincirleri gibi konularda, yani iyileşme yolculuklarında desteklenerek sürdürülebilirliklerinin artması ve ekonomik olarak hayatta kalmaları sağlanabilir.
 
Toplumsal cinsiyet eşitliğinin şirketlerde sağlanması konusunda da UPS, MasterCard, Visa ya da P&G gibi şirketlerin kadınların girişimlerini “tedarik zincirinde çeşitlilik” amaçlayan programlarla mentörlük desteği, kapasite geliştirme noktalarında desteklemesi özel sektörün dönüşümünde önemli bir rol oynuyor. Bu programlar ile profesyoneller, uluslararası kuruluşların ve yerel kurumların uzmanlıklarından ve iş çevrelerinden yararlanarak, kamunun faydalı olamadığı konularda daha eşitlikçi ve adil bir özel sektör için bir araya gelerek kadınları destekliyor.
 
Pandeminin şiddetlendirdiği eşitsizlikleri görmezden gelmek giderek zorlaşıyor ve bu eşitsizliklerin azaltılması başta şirketler ve kamu kurumları olmak üzere herkesin sorumluluğunda. Geleceği tasarlarken özellikle sosyal sorumluluk, toplumsal cinsiyet eşitliği ve çevresel sürdürülebilirliği planlarımızın odağına koymak yukarıda bahsedilenler sebebiyle kaçınılmaz. Bu doğrultuda, atılacak somut ve stratejik adımların daha adil ve sürdürülebilir bir geleceğin inşasında kritik olduğunu unutmamak ve bu iyileşme için herkesin payına düşeni yapması gerekiyor.
 

SHARE: