Menu TR

S360Mag

20 August

Biyoçeşitliliğin kaybolması insanlığı hasta ediyor olabilir

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Uzmanlar, 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 70’inin şehirlerde yaşıyor olacağını öngörüyor. Bu, en başta akla refah ve fırsat artışını getirse de aslında yoğunlaşan şehir yaşamı insanların bulaşıcı olmayan veya sindirimle alakalı birçok sağlık problem artarak yaşadıkları ve yaşayacakları anlamına da geliyor.
 
Bilim insanları, halihazırdaki yoğun şehirleşmenin getirdiği hastalıkların biyoçeşitlilğin kaybedilmesiyle alakalı olduğunu savunuyor. Farklı türlerin neslinin tükenme hızı şu anda tarihsel oranlarla karşılaştırılınca bin kat daha yüksek ve bu kaybın giderek de artması bekleniyor. Mikrobik canlılar olarak tanımlanan bakteri, virüs ve mantarların da bu yok oluşun önemli bir kısmını oluşturduğu biliniyor. Ve Shieffield Universitesi’nde araştırmacı olan Robinson’un haberine göre, insanların kendini zararlı olan mikrobik canlılara karşı savunabilmesi ve vücutlarını güçlendirmeleri için şehirleşmeyle beraber kaybolan faydalı mikroplara ihtiyaçları var.
 
İç Ekosistem
 
Faydalı mikropların vücutlarımızın içindeki ekosistemdeki işlevlerine daha yakından bakacak olursak, insan vücudu ile bu mikropların uyumlu çalıştığı anlaşılabilir. Özellikle bağırsaklar, cilt ve solunum yollarımız, mikrobiyom olarak adlandırılan geniş mikrop ağlarına ev sahipliği yapıyor. Sadece bağırsakta bile 100 trilyon mikrobun bulunduğu düşünülürse, insan bedeninde besinlerin parçalanmasının yanı sıra kimyasal transferleri ile beynin işlemesi noktasında bile mikropların ne kadar kritik bir görev üstlendiği görülebilir. Bu transferin yanı sıra bağışıklık sistemimizin desteklenmesi için mikroplar çok önemli bir rol taşıyor. Özellikle de doğada, insanların yaşam alanlarındaki yeşil alanlarda bulunan “eski dost” mikroplar, bağışıklık sistemimizi güçlendirmede ve eğitmede en can alıcı işi üstleniyor.
 
Bağışıklık sistemimiz, gördüğü her tehlike ve bilinmezliğe karşı saldırıya geçen hızlı ve odaksız bir mekanizmayla işliyor. Yani düzenleyici bir etkenin yokluğunda herhangi bir yabancı maddeye saldırabiliyor. Bunlar göz önünde bulundurulursa mikropların dengeleyici ve düzenleyici bir rolü de olduğundan bahsedilebilir. Bununla birlikte, iltihabı kontrol etmeye ve vücudumuzun kendi hücrelerimize veya polen ve toz gibi zararsız maddelere saldırmasını engellemeye yardımcı olan kimyasalları da uyarıyorlar.
 
Ne kadar çok farklı nitelikte mikroba maruz kalırsak, bağışıklık sistemimiz o kadar çok güçleniyor. Sistemdeki “hafıza hücreleri” olarak nitelendirilen savaşçı hücreler, mikropları hafızasına kaydediyor ve hafızadaki mikrop sayısı ve çeşidi arttıkça onlara karşı daha güçlü ve verimli bir savunma sistemi kuruyor. Dolayısıyla, özellikle de Koronavirüs gibi bulaşıcı hastalıklardan korunmak için güçlü bir bağışıklık sistemine ihtiyacımız var. Ancak bu ihtiyacın karşılanması farklı ve çeşitli mikrobiyomların desteğini almadan mümkün olmuyor. Mikropların nasıl bitki ekosistemlerine büyüme gelişme ve beslenme noktalarında katkısı varsa, insanlara da kimyasal ve besinsel anlamda bağışıklıklarını düzenleyerek, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını dengede tutarak katkı sağlıyorlar. Ancak gittikçe şehirleşen ve doğadan; dolayısıyla da mikrobik çeşitlilikten uzaklaşan insanlar, bulaşıcı hastalıklara da daha savunmasız hale geliyorlar. Şehirler, biyoçeşitlilikten uzak durumdalar ve kirlilik ve yeşil alan azlığı da bu durumu kötüleştiriyor.
 
Halihazırda faydalı mikroplara maruz kalmak giderek zorlaşırken üstüne bir de halk nezdindeki bütün mikropların zararlı olduğu algısı; yani germofobi, işleri toplum için hiç kolaylaştırmıyor. Yeni nesiller git gide daha da sterilize hayatlar sürdürüyorlar ve evlere hapsoluyorlar. Toprak, mineral ve mikroorganizma bakımından en zengin olan yaşam alanlarından biri iken  çocukların uzak tutulmaya çalışıldığı, oynamaktan çekindikleri ve kir olarak görülen bir şey olarak addedilmeye başladı. Bu da yeni nesillerin bağışıklık sistemleri için büyük bir dezavantaj oluşturuyor.
 
Şehirlerdeki yeşil alan ve hava/su temizliği seviyesinin, şehirde yaşayanların sağlığı direkt olarak etkilediğini, dünyadaki örnekleri karşılaştırarak görmek mümkün. Yeşil alan ve temiz havadan mahrum bırakılmış şehirlerdeki insanların daha kolay enfekte olması ve ortalama yaşam süresinin kısa olması kesinlikle rastlantısal değil. Ayrıca, bu şehirlerde yaşayan insanların meyve ve sebze tüketiminin erişilebilirlik ve ekonomik durum sebebiyle az olması da konuyla paralellik görülebilen bir parametre.
 
Ne yapılabilir?
 
Pandemi gibi güçlü ve hayatımızı derinden etkileyen durumların artmaması ve topluluklar olarak daha da savunmasız hale gelmemek için, kentsel mikrobiyomların çeşitlenmesi ve güçlenmesi konusunda ciddi adımların atılması gerekiyor. Canlıların doğal yaşam alanlarının genişletilmesi, düzenlenmesi ve biyoçeşitliliği arttırmak, şehirdeki insanların sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilecek adımları arasında sayılabilir. Örneğin, daha çeşitli bitkiler dikmek, yeşil alanları güvenli, tahribata kapalı ve erişebilir tasarımlarla çeşitlendirmek, park gibi ulaşılabilir, günlük sosyal ihtiyaçların karşılanabileceği alanları düzenlemek de şehirlerin mikrobiyel çeşitliliği geri kazanmasını sağlayabilir.
 
Bununla beraber mavi ve yeşil alanlara (su ve orman biyomlarına) erişebilirliğin karar alıcılarca arttırılması, sağlıklı ve dengeli beslenme için gereken besinlerin ekonomik olarak daha uygun hale getirilmesi toplum bağışıklığı için başka bir önemli nokta. Bu konudaki girişim ve şirketler, hobi bahçesi gibi yerel yoplulukları doğayla buluşturan inisiyatifler desteklenmeli ve germofobiye karşı adımlarla atılmalı. Bu sayede de toplum faydalı mikroplarla buluşturulmalı ve Koronavirüs sonrasındaki yaşama, şehirler daha hazır ve daha dayanıklı bir şekilde devam edebilmeli.
 
 

SHARE: