Menu TR

S360Mag

29 August

Sürdürülebilirliğin Sonu mu?

Son zamanlarda bu kadar fazla kullanılan ve bu kadar az anlaşılabilen başka bir sözcük daha ortaya çıkmamıştır. Evet, sürdürülebilirlik ile ilgili daha çok konuşmaya ve daha çok etkinlik yürütmeye başladı insanlık. Öte yandan da bazı akademik çalışmalarda da belirtildiği üzere 100’e yakın tanımı olan bir kavramdan bahsettiğimize dikkat çekmek gerek. Kafalar biraz karışık yani. Yaklaşık 40 yıldan uzun süredir üzerine konuşulan sürdürülebilirlik kavramı, mevcut duruma ve dünyamızın gidişatına göz attığımız zaman, konuşulmanın ötesine geçememiş gibi duruyor. Bunun da nedeni aslında ne hakkında konuştuğumuzu ve çalıştığımızı tam olarak anlamamış olmamız.

Sürdürülebilirliği belki de tam olarak anlayamamış olduğumuza en iyi örnek, yaz ayları başında bilinen dünya tarihindeki en yüksek atmosferik karbondioksit seviyesine (400 ppm) ulaşmamız olabilir. Buna ek olarak, 2009’da Stockholm Resilience Center’daki bilim insanları tarafından yayımlanan ve gezegenin limitlerini analiz eden çalışmada da belirtildiği üzere, bu sınırların bazılarını (iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik ve azot/fosfor kirliliği ile ilgili olanlar) çoktan, hem de epey fazla şekilde aştık (Rockström ve diğerleri 2009). Tüm bu gerçekler yakın zamanda konunun uzmanı çevreler tarafından da kabul edilmeye ve daha fazla dile getirilmeye başlandı. Saygın araştırma kuruluşu Worldwatch Enstitüsü, yıllık olarak yayımladığı Dünyanın Durumu Raporu’nu 2013’te, Sürdürülebilirlik Hâlâ Mümkün mü? başlığı ile çıkardı. Bundan iki buçuk yıl önce kendisi ile tanışma forsatı bulduğum ve o zamanlar hâlâ bir miktar umudu olan enstitü başkanı Robert Engelman, söz konusu raporun ilk kısmında şöyle soruyor: “Başarısız çevre ve iklim toplantıları sonunda, ulusal hükümetler felaketle sonuçlanacak çevresel değişikliklerin risklerini azaltmak için parmaklarını kımıldatmazken, insanlığın mevcut davranışları sürdürülebilir olanla değiştirmesinin bir yolu var mı?” (Worldwatch Institute 2013). Benzer soruları soran ve sürdürülebilir olmanın sonuna gelip gelmediğimizi sorgulayan (aslında ülkemiz için bunu başlamadan bitmek olarak tanımlamak pek de yanlış olmaz) çok daha fazla örnek verilebilir.

Sürdürülebilirlik mevzu bahis olduğunda ilk akla gelen ve bugüne kadar en çok kullanılan tanım, Ortak Geleceğimiz isimli Birleşmiş Milletler Raporu’nda yer alan ve gelecek kuşakların da kendilerini sürdürebilecekleri bir gezegenin onlara bırakılması gerektiğini anlatan o meşhur tümce. Bu tanım iyi bir çerçeve oluştursa da ne yapılması gerektiği ile ilgili insanlığa yol gösterici olamıyor. Zira ilgili rapor yayımlandığında, gelecek nesil olarak sayılabilecek olan ben üç yaşındaydım, henüz Sovyetler Birliği yıkılmamıştı ve soğuk savaş devam ediyordu ve Maradona Tanrı’nın eli ile gol atalı sadece bir yıl olmuştu. Kısacası sürdürülebilirlik ile ilgili çıkış noktamız bize orta sahada top çevirmekten başka bir taktik ver(e)miyor.    

Yukarıda saydığım gibi olumsuz nice örneği sıralayabiliriz, lakin bu yazıdaki derdim mevcut durumun karamsarlığından dem vurmak değil. Gerek Engelman gerekse bazı diğer araştırmacılar, aslında yeni bir yaklaşıma sahip olmamız gerektiğini, değişikliğin yaşam tarzlarımızdan ziyade düşünce sistemimizde yaşanması gerektiğini anlatıyorlar. “Sürdürülebilirlik ile ilgili en önemli sorun sizce nedir” diye aynı salondaki 20 kişiye sorsanız, 100’e yakın farklı yanıt alabilirsiniz. Benim bakış açıma göre ise en önemli sorun, tüm bu sayılanların birbiri ile bağlantılı olduğu gerçeğini çok azımızın görmesidir. Bu bağlantıları ve büyük resmi görme sanatı, sürdürülebilir bir topluma geçişte çok önemli bir rol oynamakta, organizasyonlarda bu sanatı icra edebilen bir liderlik yaklaşımına gerek duyulmaktadır. Zira kademeli (incremental) değişiklikler, duvara doğru hızla yaklaştığımız günümüzde, içinde bulunduğumuz aracı yavaşlatmaya/durdurmaya yetmeyecek. Tam anlamıyla sahici bir sürdürülebilirlik istiyorsak;  bu dönüşümsel (transformational) liderlik yaklaşımını organizasyonlara entegre etmemiz gerekmekte. Yıllardır sürdürülebilirlik alanına yatırım yapan bir şirkette yöneticisiniz ve yapılan yatırımların tüketici nezdinde karşılığını bulmadığını mı düşünüyorsunuz? Ya da sürdürülebilir olamaya karar veren enerji yoğun bir sektördesiniz ve konuya, çalışanların hayat tarzlarını değiştirmeleri gerektiği mesajını vererek mi girdiniz? Belki de sürdürülebilirliğe yatırım yapmanın maliyetinden dem vurdunuz ama yatırımcıların sizin uzun vadeli riskleri ne kadar iyi yönettiğinizi anlamaya çalıştığını atladınız. Bu ve benzeri durumları kendi organizasyonunuzda yaşıyorsanız sözümüz size! Zira bu gönüllü dönüşümün parçası olmaya niyetiniz yoksa yıkıcı bir dönüşümün parçası olacaksınız demektir. Orta sahada zaman geçirip oyunun bize ne getireceğini beklemek yerine daha stratejik taktikler geliştirmenin zamanı geldi! Değişimi kolaylaştırmak için gereken bu yeni liderlik yaklaşımı ile ilgili ayrıntıları THINK360 altında ele almaya başladık ve aynı zamanda bir sonraki yazımın da konusu olacak.

A.Eren Öztürk

SHARE: