Menu TR

S360Mag

17 September

Yaklaşan iklim mülteciliği: sorular ve cevaplar

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim mültecileri ya da iklim göçmenleri olarak tanımlanan kitleler, son dönemde daha çok konu edilir ve ciddiye alınır oldu. Bunun birincil sebebi, Kaliforniya’daki yangınlar ya da Güneydoğu Asya’da yaz boyu süregelen sel ve taşkınlar gibi büyük çaplı doğal afetlerin sıklıklarının ve şiddetinin artıyor olması. İklim kriziyle bağlantılı olarak şiddetlenen ve sıkça karşımıza çıkan bu afetler, gittikçe daha çok insanın doğal afetler veya iklim sorunları sebebiyle yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalacağını akıllara getirmeye başladı. Dünya Bankası’nın 2018’de yayınladığı rapora göre, iklim mülteciliğinin yaygınlaşması kaçınılmaz. Rapor, 2050 yılında tropik bölgelerde yaşayan 143 milyon insanın iklim krizi ve afetler sebebiyle yerinden edileceğini ve sığınmacı olacağını ön görüyor. Dolayısıyla zorunlu olarak yer değiştiren insanların bugünden konu edilmeye başlanması kaçınılmaz olarak dünya gündeminde yer etmeye başlıyor. Peki iklim mültecileri nasıl konu edilmeli? Bugünden “yeniden yerleştirme” için yapılabilecek neler var ve bu konuyu politikacılar hali hazırda nasıl ele alıyor- nasıl almalı? “İklim mülteciliği” yaşanan zorunlu göçün tasviri için doğru terim mi? Akla gelen birçok soru var.

Birçok uzun soluklu araştırmanın sonucunda ortaya çıkan gerçekçi tahminler, beklentilerimizi şekillendiriyor ve karar alıcılara bugünden geleceği inşa etme fırsatı sunuyor. İklim mültecileri için sürdürülebilir şehirler tasarlamak da bu fırsatlardan biri. İklim mültecilerinin sayısal miktarının dahi yaklaşık olarak kestirilebildiği bu günlerde, bu kitlelerin nereye sığınacağını şimdiden planlamak mümkün. Dünya Ekonomik Forumu’nun paylaştığı analize göre, bu sığınma faaliyeti ülkeler arasında olduğu kadar ülke içinde de gerçekleşiyor olacak. Dolayısıyla hükümetlerin şimdiden hem kendi vatandaşları hem de komşuları için şehirlerini bu gerçeğe göre planlamasının şart olduğu söylenebilir. Ne yazık ki çoğu şehir göç ve mülteci dalgalarına hazır değil.

Yine de bazı şehirlerin göç dalgalarına yönelik tasarlanmaya diğerlerine göre daha müsait olduğu söylenebilir. WEF’in iklim mültecileri üzerine yayımladığı haberde şehir planlama uzmanı George Besch’in üzerine çalıştığı Buffalo şehri, Birleşik Devletler içinde yeni bir düzen inşa edilebilecek bir “iklim sığınağı” olma potansiyeli taşımasıyla karar alıcılar için örnek model olarak gösterilmekte. Besch, haberde Buffalo’nun neden ideal şehir olduğunu belli başlıklar üzerinden açıklıyor:
• Ona göre şehrin iklime bağlı artacağı öngörülen afetlere maruz kalmaması uzun vadede de kalmayacak olması ve enerji yönünden sürdürülebilir bir şehir olması, başlıca kriterlerden.
• Şehrin su ve gıda kaynakları bakımından zengin olması da nüfus artışına dayanıklılıkta belirleyici bir etken.
• Bunun yanı sıra istihdam kapasitesinin ve büyüme potansiyeli yüksek olan, iş gücü artışının pozitif yansımaları olacağı gelişime açık şehirler, mültecilere kucak açmaya daha yatkın. Dolayısıyla hem beyaz hem de mavi-yakalı çalışanların artacağı iklim sığınaklarında iklim mültecileri sorun olarak değil, büyümede kritik bir grup olarak görülebilecekler.
• Bir başka kriter de şehirlerin arazi alanı geniş, konut kapasitesinin yüksek ve kiraların uygun olması. Bu sayede konutlar daha planlı ve kişi başına düşen metrekare oranı düşürülmeden inşa edilebilecek ve yeni yerleşecek kitlelere uygun olacak. Bu noktada tarihte de binlerce insana ev kazandıran parselli satış üzerinden ev sahibi olma ve kira elde etme modeli, belediyeler tarafından vatandaşlara sunulabilir.

Tabi ki bir şehrin bir anda binlerce insana yuva olabilmesi için bu kriterlerden çok daha fazlasına da ihtiyacı var. Bu noktada karar alıcıların bu dönüşümü gerçekleştirmeye hevesli olması; mültecileri bir fazlalık olarak değil, aksine ekonomiyi güçlendirecek, inovasyonu ve büyümeyi arttırıp şehri iyileştirecek bir grup olarak görmesi oldukça belirleyici. Bu bakış açısına sahip olunan şehirlerde ise sürdürülebilir enerji için çalışmaların ve eğitim ile kültüre yapılan yatırımların arttırılması, gıda tedarik zincirlerine destek verilmesi şehirlerin sürdürülebilirliği için kaçınılmaz.

Şehirlerin bugünden nasıl tasarlanabileceği ve iklim krizinin yaratacağı göç dalgalarına nasıl hazır hale getirilebileceği şehir planlamacılar tarafından konuşuladursun, bu tasarımların hayata geçmesi için gerekli adımları atmaya hevesli politikacıların olup olmadığı asıl tartışılması gereken şey olabilir. Zira bu konuya gereken önemi veren karar alıcılar olmadığı sürece iklim mültecilerine toplumun bakışı ve politik söylemler, geçmişte yaratılan ve bugün hala yansımalarını gördüğümüz göçmen/sığınmacı/mülteci karşıtı ırkçı politikaların tekrarlanmasını kolaylaştırıyor olacak.

Bugün Birleşik Devletler’deki Black Lives Matter hareketinin en çok karşı çıktığı ırkçı düzenleme olan “Ulusal Konut Yasası” gibi ayrımcı yasalar, geçmişte güneyden kuzeye yapılan göçte kuzeylilerin kendi bölgelerini oluşturmak istemesi sebebiyle çıkarılan bir yasaydı. Şehir planlama tarihçisi Taylor’a göre bunun tekrarının önlenmesi, ayrımcı diskura ve göçmen denince oluşan olumsuz çağrışıma bugünden aktif olarak karşı çıkarak ve aşırı sağcı politikacılara bu konuda destek vermeyerek mümkün. İklim krizi söz konusu olduğunda mültecilerin artacak oluşunu “kontrol altında” tutmaya yönelik söylemleri olan politikacılar, mültecileri kontrol altında tutulmaları gereken gruplar olarak nitelendirerek halkı paniğe sevk edebiliyorlar. Halihazırda iklim dışı sebeplerle sığınmacı, mülteci veya göçmen statüsünde olan insanlara karşı var olan milliyetçi söylemlerin devamı niteliğinde olan bu söylemler, sorunu insan üzerinden tanımlayıp, mültecilerin bu hikâyede mağdur olduğu gerçeğini göz ardı ediyorlar. Bu yüzden de ülkelerdeki endişe hali ve mültecilere karşı şüpheci tepkiler de artmaya devam ediyor.

Kavramların düşünceleri yönlendirdiği bu konuda hangi tanımın kullanılacağı da kritik. Bu yüzden iklim sebebiyle yer değiştiren insanların iklim mültecisi olarak mı, yoksa iklim göçmeni olarak mı adlandırılacağı henüz net değil. Genelde göçmen karşıtı politikacılarca kullanılan iklim mülteciliği terimi, yer değiştiren herkesi kapsayarak kullanıldığı için mültecilik kavramının altının boşalmasına sebep oluyor. Bu sebeple iklim mülteciliğinin kullanılmasına karşı olan çevreler var. Bununla birlikte, İngiltere’deki AB İçişleri alt komitesi iklim göçmeni kullanımının da yanlış yönlendirdiğine dair bir karar vermiş durumda. Bu tartışmaların değerlendirildiği the Guardian haberine göre akademi ve göçle ilgili sahada çalışanlar bu konuda ayrışmaya devam ediyor.

"İklim mültecisi" konseptinin ne kadar yararlı olduğunu sorgulayan akademisyen Zickgraf’a göre göçle ilgili popüler tartışmalar, göç olgusunun arkasındaki çoklu nedensellikleri göz ardı ediyor. Göçün nedenlerini sosyal, politik, ekonomik, çevresel ve demografik olarak incelemek gerektiğini savunan akademisyen, göçün bu faktörlerin bir birleşimi olduğunu ve bu mantıkla, iklim krizini mevcut sorunları şiddetlendiren bir “tehdit çarpanı” olarak anlamanın daha verimli olduğunu savunuyor. İklimin konuyla alakasının zorunlu göçe yol açan, doğal kaynaklara bağlı geçim yöntemleriyle ilgili olduğunu savunan akademisyen; yoksulluk, kaynaklara erişimin kısıtlı olması ya da eşitsizlik gibi daha temel problemlerin iklim kaynaklı mülteciliğin altında yatıyor olduğunu vurguluyor.

King’s College London'da uluslararası kalkınma öğretim görevlisi Dr. Natarajan ise, iklime dayalı göçün yoksullukla ilişkisini incelerken, sorunun yalnızca iklim değişikliğinden kaynaklanmadığını savunuyor. Aynı zamanda sorunun küresel kalkınma modelleriyle ilişkilendirilmesi gerektiğini ve iklim krizi sebebiyle afetler yaşayan ülkelerin küresel planlamaların da etkisiyle bu afetlerle karşılaştığı argümanını ortaya koyuyor. Yani Natajaran’a göre dış borçlar veya yüksek faiz oranları gibi yapısal problemlere yanıt olarak finansal uyum programları ya da çevresel kaynakların dış yatırımcılara açılması gibi sürdürülebilir olmayan politikalar üreten az gelişmiş ülkelerin iklim krizini ilk elden yaşayan ülkeler olması şaşırtıcı değil.

Son olarak, kavramsal tartışmalar devam ederken konunun hukuki karşılığının da konuşulması gerekebilir. Ancak ne yazık ki göçmen ya da mülteci kelimelerin kullanımı yasal açıdan farksız, çünkü iklim kaynaklı göç uluslararası hukukta henüz meşru ve kabul gören bir olgu değil. Dolayısıyla da iklim krizi mağduru kitlelerin yaşadığı deneyimi koruyan, destekleyen ya da çerçeveleyen herhangi bir kural henüz yasalaşamadı. Bu yüzden Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı (UNHCR), mağduriyetlerin önüne geçilmesi ve temel hakların korunması için iklim göçmenlerinin yasal çerçeveye dahil edilmesini istiyor.

İklim krizinin sonuçlarının gittikçe görünür olduğu bugünlerde, yukarıda belirtildiği gibi iklim kaynaklı zorunlu göçün hem pratik hem de teorik zeminde tartışılması ve geleceğe hazırlanılması gerekiyor. Bu noktada şehir planlamadan siyaset bilimine, sosyolojiden ekonomiye, enerjiden çevre bilimlerine birçok disiplinden ve birçok iş alanından insanın ve kurumun bir araya gelmesi, insan odaklı bir bakış açısıyla krizlerin yaratacağı göç dalgalarını ele alması, küresel yönetişimle mağduriyet yaşayan insanların siyasi oyuncak olmasının engellenmesi ve temel haklarının korunma altına alınması birçok uzman ve akademisyen tarafından vurgulanıyor. “Kimseyi geride bırakmamak” nosyonuyla yola çıkan uluslararası örgütler de konunun önemini vurgularken, toplumlara da geleceği şekillendirirken insanı odağa alan politikaları aktif olarak desteklemek rolü düşüyor.

SHARE: