Menu TR

S360Mag

6 January

Hayvanların %90’ı yaşam alanlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Korkulduğu kadar hızlı olmasa da dünya genelinde biyoçeşitliliğin azalmaya devam ettiğini ve gelecekte durumun küresel ısınma ve habitat kaybı nedeniyle daha da kötüleşeceğini biliyoruz. Bilinen bu gerçeklere rağmen, bilinmeyen şey ise bunu önlemek için ne yapılabileceği.
 
Biyoçeşitlilikteki azalmanın altında yatan sebepler her geçen yıl güçlenerek artmaya devam ediyor. Günümüzde biyoçeşitliliğe karşı en büyük tehdidi yeni tarım arazileri oluşturmak için doğal habitatların yok edilmesi oluşturuyor. Dünya nüfusunun ve dolayısıyla tüketimin artması ile beraber tarım arazilerine duyulan ihtiyaç da giderek artıyor. Bu durum ise 2050 yılı itibarıyla 2 milyon, hatta bazı tahminlere göre 10 milyon km2 yeni tarım arazisi anlamına geliyor.
 
Tarım arazilerinde beklenen genişlemenin biyoçeşitliliğe zarar vermemesi için geleneksel koruma yaklaşımlarının da çeşitlenmesi gerekiyor. Her ne kadar şu anda uygulanan koruma yaklaşımları pek çok tür için önemli ve olumlu sonuçlar doğuruyor olsa da bu yaklaşımlar tüm türleri korumak için yeterli değil. Türlerin tamamını korumak adına biyoçeşitlilik kaybına neden olan temel sebeplerin araştırılması gerekiyor. Bu kapsamda Nature Sustainability’de yayınlanan bir çalışma, spesifik olarak hangi türlerin ve yaşam alanlarının tarım arazilerinin genişlemesinden olumsuz etkileneceğine odaklanıyor ve biyoçeşitliliğin korunması adına gıda sistemlerinde ne tür değişiklerin yapılması gerektiğine dair bir yol haritası çiziyor.
 
Yapılan araştırmada, tarım arazilerinin hangi bölgelerde genişleyeceğine dair tahmin yürütmek adına hassas uzamsal ölçeklerin kullanıldığı (1.5 km x 1.5 km) bir metot uygulanıyor. Ardından, yapılan tahminlerin olduğu yerlerde, 20.000 amfibiyan türünü, kuşları ve memelileri kapsayacak şekilde habitat haritaları oluşturularak, bu haritalar üzerinde yapılan gözlemlerle birlikte hangi türlerin ne tür tarım arazilerinde yaşayabileceği saptanıyor. Tüm bu sürecin sonucunda ise 2010-2050 yılları arasında hangi türlerin ne kadar habitat kaybına uğrayacağı hesaplanabiliyor. Hassas uzamsal ölçeklerin kullanılması ile de hangi bölgelerin ve hangi türlerin daha çok korumaya ihtiyaç duyacağı ortaya çıkmış oluyor.
 
Çalışma sonucunda elde edilen gelecek projeksiyonlarına göre türlerin yaklaşık %90’ının habitat kaybına uğrayacağı tahmin ediliyor. Bu türlerin 1280’i ise yaşam alanlarının %25’inden fazlasını kaybetme riskiyle karşı karşıya.
 
Habitat kayıplarının özellikle Sahra Altı Afrika’da, spesifik olarak ise Büyük Rift Vadisi’nde ve ekvatoral Batı Afrika’da daha yoğun olarak yaşanacağı öngörülüyor. Bununla beraber Atlas Yağmur Ormanları’nın olduğu Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da da habitat kayıpları ciddi bir biçimde yaşanabilir.
 
Dikkat çekilmesi gereken bir mesele ise gelecekte habitat kaybına uğrayacak hayvan türlerinin halihazırda bir tehditle karşı karşıya olmaması. Bu durum, koruma alanında çalışanların bu türler hakkında endişe duymamalarına yol açabilir. Bu nedenle tür ve bölgelere yönelik yapılacak gelecek tahminlerinin biyoçeşitlilik kaybını önlemek için çok önemli olacağı düşünülüyor.
 
Biraz da güzel haberler verecek olursak, habitat kaybını azaltabilecek pek çok önlem neyse ki mevcut. Örneğin; tarımsal verimin artırılması, daha sağlıklı beslenme alışkınları, gıda israfının önlenmesi ve riskli bölgelerdeki tarımsal arazilerin yeniden düzenlenmesi. Yapılan çalışma, tüm bu önlemlerin habitat kaybını ciddi derecede önleyeceğini ortaya koyuyor.  Bu önlemlerin hayata geçirilmesi için ise hükümetlerin, şirketlerin, STK’ların ve bireylerin kararlı bir şekilde üzerlerine düşenleri yapması gerekiyor.
 
Çalışma, uyguladığı yöntem sayesinde yukarıda belirtilen hangi önlemlerin hangi bölgeler için daha etkili olabileceğini de belirtiyor. Örneğin, Sahra Altı Afrika’da biyoçeşitliliği korumak adına yapılabilecek en etkili şey tarımsal verimin arttırılması. Eğer ihtiyaç duyulan gıda, daha küçük tarım arazilerinden temin edilebilirse, bu durum habitat kaybını ciddi şekilde azaltabilir.
 
Sahra Altı Afrika’daki durumun aksine Kuzey Amerika’da verim artışı, bu bölgede verimliliğin neredeyse en yüksek seviyede olması nedeniyle çok az bir etkiye sebep olabilir. Bununla beraber, sağlıklı beslenme alışkanlarının uygulanması Kuzey Amerika’da oldukça önemli bir etki yaratabilir. Hayvansal gıdalara olan talebin düşmesi, yeni tarım arazilerine olan talebin de azalmasına sebep olacaktır.
 
Önemle vurgulamak gerekir ki, yapılan çalışma sadece tarımsal genişlemenin biyoçeşitlilik üzerinde oluşturduğu etkilere odaklanıyor. Vahşi doğanın karşı karşıya kaldığı pek çok farklı tehdit de hala varlığını korumakta. İklim değişikliği, çevre kirliliği, kaynakların aşırı kullanımı bunlardan sadece birkaçı. Biyoçeşitliliğin azalmaya devam etmesi de geleneksel koruma yöntemlerinin bu durumla mücadele etmek için yeterli olmadığını gösteriyor.
 
Ancak çalışmada ortaya koyulan veriler ışığında koordineli ve kararlı bir şekilde uygulanacak eylem planları kapsamında habitat kaybına yol açmadan, giderek artan nüfus için sağlıklı beslenme alışkanlıkları oluşturulabilir. Üstelik bu eylemler biyoçeşitlilik ile mücadelede önemli pozitif etkiler yaratmakla birlikte kendi içlerinde de olumlu sonuçlar doğurabilir. Örneğin; sağlıklı beslenme alışkanlıkları aynı zamanda toplumsal sağlık krizine karşı da etkili olabilir. Gıda israfının azaltılması ve tarımsal verimin arttırılması gıda güvenliğinin de sağlanmasına yardımcı olabilir.
 
Biyoçeşitliliğin azalmasını engellemek adına yapılması gerekenlere bir ışık tutarken, Nature Sustainability’de yayınlanan bilimsel çalışma aynı zamanda umudumuzu kaybetmememiz için de önemli bir kaynak oluşturuyor.
 
 

SHARE: