Menu

2 April

İklim değişikliğinin meşrutiyeti

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu etkilere adapte olmak için ortaya konulan süreçte gerekli bilgiler bilim insanları tarafından sağlanıyor ve eylemler siyasi yetkililer tarafından yürütülüyor. Ancak bu alanda başarıya ulaşılabilmesi için vatandaşların da dahil olacağı kolektif bir çaba çok önemli. Bireysel hakların nerede bitip kolektif sorumluluğun nerede başladığına ise insanlar ve onları temsil eden kurumlar karar verecek.

Geçtiğimiz Ocak ayında Hollanda, dünyanın dört bir yanından hükümet temsilcilerinin salgın sonrası iyileşme planlarını tartıştıkları dijital bir İklim Uyum Zirvesi'ne (Climate Adaptation Summit) ev sahipliği yaptı. Katılımcıların büyük bir kısmı iklim değişikliğine uyumu teşvik etmek ve ekonomiyi canlandırmak için, ucuz kamu finansmanından yararlanarak gerçekleştirilecek olan, yeşil altyapıya yönelik devlet yönlendirmeli yatırımların önemini vurguladı.

İklim sistemindeki kaçınılmaz değişikliklerin halihazırda devam etmekte olduğuna dair artan kanıtlar göz önüne alındığında, adaptasyona odaklanmak takdir edilesi bir hareket olarak görülüyor. Ancak artan devlet müdahalesinin anayasal sonuçlarına da dikkat etmek gerekiyor. Devletler, gücünü tüm ekonomiyi iklime dayanıklı hale getirmek gibi toplum çapında bir mesele için kullanma sözü verdiğinde, bu eylemlerinin meşrutiyetinin kaynakları ve kapsamı hararetli bir tartışmaya dönüşmekte.

Pek çok ülkenin mahkemelerinde bu durumun örneklerini görmek mümkün. 2015 yılında, bir sivil toplum örgütü olan Urgenda, halkını, iklim değişikliğinin düşük seviyeli ülkeler için oluşturduğu yüksek riskten koruyamadığı gerekçesiyle Hollanda hükümetine dava açtı. Bu, devletin ulusal emisyon azaltma hedeflerine ulaşılamamasının bir devlet ihmalinin kanıtı olduğu anlamına geliyor. 2019'da Lahey'deki Yüksek Mahkeme Urgenda’nın lehine karar vererek devleti daha büyük emisyon kesintileri yapmaya zorladı.

Urgenda davası başlangıçta haksız fiil hukukunun bir uygulaması olarak görülmüş olsa da nihayetinde Hollanda devletinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine bağlı. Ancak odak noktası tüm nüfusun yaşadığı risklere kaydığı için anayasal bir mesele haline geldi. Yargıtay'ın kararı, iklim değişikliğinin bilim tarafından öngörülen etkilerini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi ve böylece devletin harekete geçmeye dair yükümlülüğü olduğuna karar verdi. Bu sonuç doğrultusunda diyebiliriz ki, iklim değişikliğini hafifletmek için geçerli olan salım kesintileri gibi yükümlülükler, adaptasyon yatırımları için de geçerli olabilir.

Öte yandan sistemik bir iklim adaptasyonu, fiziksel koşullarda artık tepki oluşturacak büyük bir dönüşüm olması halinde mümkün olabilir. Örneğin yirminci yüzyılın başlarında, kırsal toplumlardan kentsel tüketim ekonomilerine geçişle birlikte insan nüfusu üç katına çıktı. Sonuç olarak beklentiler değişti. Zengin ve ayrıcalıklı nüfus, daha önce yaşamın bir parçası olarak kabul edilmiş olan riskleri (sel ve kuraklık) artık tahammül edemez oldu.

Büyük Buhran döneminde, hükümetler, idaresi zor olan ortamı kontrol etmek ve bu ortamın ekonomik büyümeyi ve istikrarı tehdit etmesini önlemek için tasarlanmış altyapısal modernizasyon programlarını kullandılar. Barajların, setlerin ve kanalların çoğalması, bu anlamda oldukça önemli bir  egemenlik göstergesi haline geldi. Ekonomik özgüvensizliğe karşı yapılan bu teknokratik savaşın özü, devletlerin, bugün, iklim değişikliğine gösterdiği tepkilerden farksız değil.

Bireysel hakların nerede bittiğine ve kolektif sorumluluğun nerede başladığına dair ortak bir anlayış olmadan, sistematik bir dönüşüm yaratmak niyet ne olursa olsun zorlu bir mücadele. Bu nedenle iklime uyum projeleri, doğaları gereği sadece teknokratik olursa, kamu politikasının temelini oluşturamazlar. Aksine, devlet ile vatandaşları arasında yeni bir sözleşme düzenlemesi gerekir. Aslında, toplumun katlanabileceği riskleri tanımlayan ve tahammül edilemeyen tehditlere karşı toplu eylem için bir eşik belirleyen anayasal bir düzenleme geliştirilmelidir.

Modern anayasacılık çiçek hastalığı ve sarıhumma krizleriyle birlikte geliştiği için, halk sağlığı bu tür düzenlemelerin nasıl ortaya çıktığı konusunda bir örnek oluşturabilir. ABD Yüksek Mahkemesi, 1905'te Jacobson v. Massachusetts davasında verdiği kararında, bir topluluğun kendisini ölümcül bir salgına karşı koruma hakkının çiçek hastalığına karşı aşı olmayı reddeden kişilere karşı harekete geçmesine izin verdiğine dair zorunlu aşılamayı yasalaştırmayı da dahil etmek üzere hüküm verdi.

O zamandan bu yana çoğu demokraside, bir asırlık yargı denetimi ve değerlendirmesi, halk sağlığını yönetmek için devlet politikalarına meşruiyet veren çok sayıda anayasal doktrin üretti. Bu imtiyazlar, COVID-19 salgını sırasında çok açık bir şekilde görüldü. Mesela hükümet tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasakları, bireysel özgürlükleri, çok az görülen bir şekilde, yargılama olmaksızın kısıtladı. Vatandaşlar, bu müdahaleleri büyük ölçüde sadece geçmiş içtihat nedeniyle değil, hukuk sisteminin bugün olduğu yere ulaşmak için sindirdiği tüm sosyal ve siyasi tarih nedeniyle kabul ettiler. Bir bakıma, halk sağlığının önemi konusunda gerçekleştirilen onlarca yıllık tartışmalar hem mahkemelerin hem de politikacıların güvenini kazanan geniş epidemiyolojik veri yığınları ve zaman içinde güven inşa eden devlet kurumları, üniversiteler, düzenleyiciler gibi birçok kuruma yapılan büyük yatırımlar, vatandaşların halk sağlığını önemli bir kolektif öncelik haline getiren bir dizi ilkeyi benimsemesinde yardımcı oldu.

İnsanlar, bugünlerde iklim değişikliğinin normatif değer kazandığı kritik noktaya ulaştı. Devletin kararlaştırdığı ve düzenlediği eylemi haklı çıkaran kanıtlar büyümeye devam ediyor. Ancak iklim uyumu halk sağlığı kadar acil ve belirgin bir zorunluluk olsa da, henüz aynı düzeyde geniş tabanlı kabul görebilmiş değil. İklim politikasının teknokratik bir projeden daha fazlası haline gelmesi için, hükümetlerin sadece altyapı ve arazi kullanım değişikliklerine değil, aynı zamanda entelektüel sermayeye, düzenleyici kurumlara, araştırmaya ve eğitime de yatırım yapması gerekli. Şimdi ise, iklim değişikliği çağında bireysel haklar ve kolektif sorumluluk arasındaki sınırları belirleyecek tartışmalara halkın katılımını sağlamanın tam zamanı. Devlet iktidarının kullanımının sınırlarının modern anayasacılığın temelini oluşturduğu düşünüldüğünde, iklim adaptasyonunun toplumca benimsenmesi önemli bir anayasal anı temsil ediyor olacak.


SHARE: