Menu

4 June

İklim krizi için sadece yeni teknoloji değil, yeni bir kültür ve siyaset de gerek

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bilim insanlarının Antroposen olarak adlandırdıkları, insanların doğal çevreyi şekillendiren baskın güç haline geldiği yeni bir jeolojik çağda yaşıyoruz. Pek çok bilim insanı bu yeni dönemin başlangıcını ikinci dünya savaşı sonrası ekonomik patlamayla, yani “büyük ivmeyle” ilişkilendiriyor. . Dünya üzerindeki insan kontrolünün bu denli hızlı artışı, diğer etkilerinin yanı sıra insanlığı felaketle sonuçlanması beklenen iklim değişikliğinin uçurumuna getirdiğine, kitlesel bir yok oluşu tetiklediğine, dünyanın nitrojen döngüsünü bozduğuna ve okyanusların asitlenmesine sebep olduğuna inanılıyor.

Toplumdaki genel görüş ise teknolojinin bu soruna çözüm olabileceği yönünde. Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin, enerji verimliliğine sahip binaların, elektrikli araçların ve hidrojen yakıtlarının, salımların azaltılmasında belirleyici bir rol oynayacağı tahmin ediliyor. Ana akım iklim değişikliği modellerinin çoğu, uygulamaya hazır olmaktan çok uzak olmasına rağmen, büyük ölçekli karbon yakalama teknolojilerini göz önünde bulundurarak gelecekte bir dereceye kadar “negatif salım” olacağını öngörüyor. Bu çözüm önerilerinin başarısız olması durumda ise jeomühendislik pratiklerinin öneminin artacağı düşünülüyor.

Ancak bir diğer önemli görüşe göre bu anlatıdaki sorun, çevresel bozulmanın nedenlerine değil semptomlara odaklanılması. Geleceğe dair umutların bağlanıldığı teknolojiler, beklendiği gibi gerçekleşse ve çok fazla ek hasara yol açmasa bile- ki ikisi de şu an büyük varsayımlar – insanların düşünce yapılarını düzeltmeyecek. Çünkü yaşanan durumun, bilim ve teknoloji değil, bir kültür ve siyaset krizi olduğuna inanılıyor. İnsanların kendini bu karmaşadan yenilikçi gelişmelerle ve mühendislik harikalarıyla kurtarabileceğine inanması, Antroposen'in temel dersi olduğuna inanılan gezegen ölçeğindeki süreçlerle uğraşmanın kibir değil alçakgönüllülük gerektirdiğini göz ardı etmek olarak görülüyor.

Uygarlık anlayışının temelinde, dünyanın insanlığın sömürüsü için var olduğunu öne süren ekstraktivizm anlayışının ve sınırları olan bir bölge içinde anlamsız olan sonsuz büyüme fikrinin yer aldığı düşünülüyor. Başarının işaretleri olarak maddi mülkiyet, sadece tüketmek uğruna tüketme dürtüsü ve eylemlerin uzun vadeli sonuçlarını görmezden gelmek küresel kapitalizm kültürünün bir parçası haline geldi. Ancak yerli halkların bizlere öğrettiği gibi bu kavramlar kesinlikle tartışmasız gerçekler değil.  

Birçok yerli topluluk, doğal ortamlarını yakından tanıyabildi ve çoğu zaman zorlu koşullara rağmen bin yıl boyunca varlıklarını sürdürebildi. Bu süreçte yerli toplulukların çevrenin desteğinin sınırlarını anlamaya başladıklarına ve çevreye özen göstermenin aynı zamanda bir öz bakım eylemi olduğunu kavradıklarına inanılıyor. Örneğin, Pasifik adalarındaki yerliler aşırı avlanmayı önlemek için okyanusun yasak bölgelerini belirlerken, And Dağları'ndaki yüksek rakımlı bölgelerdeki çiftçiler mahsullerini yetiştirmek için erozyonu azaltan teraslara güveniyordu. Bu bilgiler doğrultusunda dünyanın kalan biyoçeşitliliğinin %80'inin yerli halkların yaşadığı topraklarda bulunmasının tesadüf olmadığı söylenebilir.

Dünya ile insan ilişkisini yeniden inşa etmek, uygarlığın birçok başarısını göz ardı etmek anlamına gelmek zorunda değil. Teknolojik yeniliklerden bazılarının, çok yönlü çevresel krizin belirtilerinin tedavi edilmesine yardımcı olabileceği düşünülüyor. Ancak nedenleri ele almak, mevcut toplumun üzerine inşa edildiği sonsuz büyüme, doğal çevrenin araçsallaştırılması ve türcülük gibi bazı varsayımlardan vazgeçmek anlamına gelebilir.

Bu durumun pratikte nasıl şekillendiği de farklı bir tartışma konusu. Bir medeniyetin kolektif zihniyetini değiştirmek aynı zamanda değerlerde de bir değişimi beraberinde getirir. Çocukları kibir ve bireysellikten ziyade alçakgönüllülük ve bağlılık konusunda eğitmek anlamına gelebilir. Tüketim ile ilişkimizi değiştirmek, reklamın büyüsünü, üretilen ihtiyaçları ve statüyü kırmak olabilir. Ayrıca, ulus devletin ve şu andaki nesillerin yaşam süresinin ötesinde bir siyaset için talepleri dönüştürmek ve siyasi örgütlenmek anlamına geldiği düşünülüyor. Galler hükümetinin gelecek nesillerin iyi olma hali  için oluşturduğu bakanlığı buna bir örnek olarak görmek mümkün.  

COVID-19 salgınının, medeniyetin ne kadar kırılgan ve miyop olduğunu gösterdi. Teknoloji, aşıların geliştirilmesi yoluyla pandemiden bir çıkış yolu bulmada büyük bir rol oynamış olsa da toplumlar insanlıktan daha güçlü olan doğa güçleri karşısında felç olurken insanlığın sınırları da vurgulandı. İnsanlığın kaotik tepkisinin ise teknolojik hünerin, iyi siyasi liderliğin yerini tutamayacağını gösterdiği düşünülüyor. Uygarlığın tüm başarılarına rağmen derinden kusurlu olduğu ise vurgulanan diğer konulardan biri. Bu krizi gerçekten çözmenin yollarından biri ise insanlığın kim olduğunu yeniden hayal ederek kurmasına bağlı.
 

SHARE: