Menu TR

S360Mag

12 November

Eko-üretkenlik: Ekolojik dönüşüm politiktir!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Emmanuel Macron’un ekonomi programına ilham kaynağı olan ekonomist Jean Pisani-Ferry yakın tarihli yayımlanan bir yazısında, ekonomik büyümenin iklim değişikliğine karşı savaşmak için gerekli olduğunu savundu ve eko-üretkenlik çağrısında bulundu. Aşağıda, Pisani-Ferry’e bir cevap 
niteliğinde olan analizi S360Mag için derledik.
 
Son zamanlarda, kapitalizmi daha sürdürülebilir kılmak için eko-üretkenlik çağrıları yapılıyor ve bu noktada büyümenin iklim değişikliğine karşı mücadelede vazgeçilmez olacağı belirtiliyor. Ekolojik krizin üstesinden gelmek için gereken yatırımlar kesinlikle büyümeyi sağlayacak ve düşük karbon ekonomisine göre uyarlanmış yeni bir sermaye birikimine yol açacaktır. Dolayısıyla büyüme ve kapitalizm, kısa vadede ekolojik bir geçiş için gerekli koşullar olarak görünebilir. Kapitalizmi daha sürdürülebilir bir forma dönüştürmenin mümkün olduğunu ve bunun acilen yapılması gerektiğini kimse inkar edemez. Yine de eko-üretkenlik önerisi bazı kuşkular yaratıyor.
 
Bu kuşkuların başında öncelikle, mevcut ekolojik durumun görmezden gelindiği söylenebilir. Çoğu zaman konu iklim değişikliğine indirgeniyor ancak karbon ayak izi ve biyolojik çeşitlilik göz ardı ediliyor. Bu noktada, hatırlatmakta fayda var: Küresel krizler dışında karbon salım verilerinde hiçbir azalma görülmüyor. Mevcut durumda atmosferdeki CO2konsantrasyonu milyonda 413 parçaya yaklaşıyor ve bu oran 2016 seviyesinin ise altında olmakla birlikte bu yüzyılın sonuna kadar 1,5 derece ısınma seviyesini aşmamak için gerekli olan ortalama seviyenin üzerinde. İkinci olaraksa, materyal kullanımında olumlu gelişmeler yaşanmıyor. Dünya çapında 1970'ten bu yana ham madde çıkarımı üç kattan fazla arttı; bununla birlikte birincil materyal kullanımının 2060'a kadar iki katına çıkması bekleniyor ki malzeme kullanım verimliliği 2000'den bu yana azalmış durumda. Yani hem daha fazla malzeme kullanıyoruz hem de kullandığımız malzemeler daha verimsiz! Bu durum ise, daha fazla sera gazı salımı, doğal kaynakların daha hızlı tükenmesi ve biyolojik çeşitliliğin daha fazla erozyona uğraması anlamına geliyor. GSYİH, sera gazı salımları, enerji ve materyal kullanımı arasındaki ilişkiye odaklanan 835 bilimsel makaleyi içeren yeni bir analiz ise sera gazı salımlarında azalma ile doğal kaynakların kullanımı arasında uyumlu bir korelasyon olmadığını göstermekte. Halihazırda mevcut veriler ve makroekonomik durum göz önüne alındığında, yeşil büyüme ve yeşil kapitalizm üzerine gerçekçi bir politika söylemi için bilimsel bir temel neredeyse yok.
 
Eko-üretkenlik önerisi, ekolojik bir yatırım sorununa ve teknolojik dönüşüm hızında azalma gibi sebeplere odaklanıyor. "Karbondan arındırılmış" veya geri dönüştürülmüş malzemelerden yapılmış ürünler ve hizmetler de olumsuz etkisi olan yatırımlara işaret ediyor. Yatırım söz konusu olduğunda ve hızlı üretim mantığı gereği hacim ve hızlı dağıtım gibi konular ortaya çıkıyor. 
 
Üretkenliği artırmak, iklim değişikliğiyle mücadele için gerekli görülüyor. Tarihsel olarak ise üretkenlik kazanımlarının üretimin genişlemesi ile elde edildiği ve bu sebeple bugün, eko-üretkenlik savunanların da dolaylı olarak büyümeyi hedeflediği anlaşılıyor. Fakat büyümenin oldukça çelişkili olduğunu biliyoruz. Büyümek yerine üretkenlik kazanımlarını daha iyi bir paylaşım sistemi ve daha kısa çalışma süreleri ile daha uzun süreli, daha sürdürülebilir kılmak oldukça mümkün. Ancak böyle bir sisteme geçiş ancak politik ve sosyal bir irade ile gerçekleşebilir.

Eko-üretkenliğe duyulan inanç, üretim ve tüketim olanaklarının kapsamını sınırlayan ekolojik ve fiziksel gerçeklerle olan ısrarlı kopukluğunu yansıtıyor. Bu nedenle iki paradoksla karşı karşıyayız.
 
Birincisi, politik bir paradoks. Bir yandan büyüme, tarihsel bir norm ve bu nedenle, mantıklı ve gerçekçi bir temel gibi görünmekte. Öte yandan, sera gazı salımları, karbon ayak izi ve biyolojik çeşitlilik hakkındaki tüm veriler, büyüme arayışını savunmanın mantıklı ve gerçekçi olmadığını gösteriyor.
 
İkincisi ise entelektüel bir paradoks. Bir yandan, ekonominin büyük bir kısmı tarihsel olarak fizik ve doğa bilimleri ile faydacı bir ilişki sürdürmüş, yöntemlerini ve bilimsellik kriterlerini benimsemeye çalışmıştır. Öte yandan, bu tür ekonomik yaklaşımlar, fizik ve doğa bilimlerinin üretim-tüketim süreçleri ve bunların sınırları hakkında söylediklerini büyük ölçüde göz ardı etmeye devam ediyor.
 
Bu iki paradokstan, toplumun gelecekteki konumunu hayal etmeyi güçleştiren kör bir nokta ortaya çıkıyor. Dünya'nın ekolojik sınırları yakında büyümeyi aşamalı olarak imkansız hale getirecek, bu da kapitalizmin içsel çelişkilerini şiddetlendirecek ve başka bir sosyo-ekonomik organizasyon kaçınılmaz olacak. Ancak çoğunluk için bu kör noktayı görmek oldukça güç.
 
Biz yine de şu soru üzerinde düşünmeye çağırıyoruz: Toplumları gezegenin ekolojik sınırlarıyla uyumlu bir şekilde nasıl düzenleyebiliriz? Eko-üretkenlik diyerek bir sıfat veya bir ön ek ile üretkenlik ve dolayısıyla zararlı büyümeyi lağvetmiş olmuyoruz. Ekolojik geçişin ihtiyaç duyduğu şey büyümeden ve bu tip yeni sıfatlardan ziyade demokratik derinleşme ve sosyal yeniliktir.
 

SHARE: