Menu

21 May

Koronavirüs çalışma saati algısını da mı öldürüyor?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Koronavirüs salgını, insanların hayatına girdiğinden beri sosyalleşme, hobi, günlük sorumlulukları yerine getirme ve iş hayatı gibi birçok alanda alışkanlıkları değiştirdi. Sosyal mesafe kuralları sebebiyle iş hayatını ani bir şekilde eve taşımak zorunda kalan çalışanlar evlerinde işle ilgili sorumluluklarını da yerine getirmeye başladı.  Bir yılı aşkın süredir devam eden pandemi şartlarıyla değişen koşullar altında çalışma zorunluluğu birçok insanı çalışma performansından sağlığına kadar birçok konuda etkiledi.

Pandemi öncesi uzaktan çalışma fikri işverenlere göre iş verimini ve performansını düşüren bir çalışma yöntemi olarak gözüküyordu. Ancak pandemi sonrası yeni çalışma düzeni bunun tersini kanıtladı ki, evden çalışma düzeni “daha fazla çalışmak” anlamına büründüğü için iş verimi arttı. Bunun en büyük sebebi, iş-hayat dengesinin giderek bozulması olarak gösteriliyor.

En başta kulağa güzel gelen evde kalma fikri insanlara hobilerine, ailesine veya evcil hayvanına ayıracakları daha çok zamanları olması hissini verse de bu denge giderek bozuldu. Evden çalışma düzeni çalışan ve öğrencilerin sorumluluklarını tamamlaması için esnek bir yapı sunsa da bu düzen ile kişilerin işleri, özel hayatını giderek daha fazla işgal etmeye başladı.

Peki insanlar iş hayatlarının evlerini işgal ettiğinin ne kadar farkında?
Profesyonel işlerin evleri ve özel hayatları işgal etmesi farklı sektörden çalışan birçok insanı benzer bir şekilde etkiledi. COVID-19 salgını hayatımıza girmeden çok önce iş-yaşam dengesi birçoğumuz için anlaşılmaz bir haldeydi, ancak çalışma şeklimizdeki pandemi kaynaklı değişiklikler, insanların iş hayatı ile ev hayatı arasında net bir çizgi çekmesini daha da zor hale getirdi.

Pandemi öncesinde ofiste iş arkadaşlarıyla devamlı iletişim içinde bulunan çalışanlar evlerinde yemek yedikleri masayı, televizyon izledikleri koltuğu hatta uyudukları yatağı çalışma alanına dönüştürdüler. Bu alanları çalışma alanı ilan eden insanlar daha sonraları aynı mekanlarda yemek yemek veya uyumak gibi yaşamsal aktivitelerini hatta televizyon izlemek, sevdikleriyle sohbet etmek gibi boş zaman aktiviteleri gerçekleştirirken iş kaynaklı sorumluluklarını aklından çıkaramaz oldu. Dizüstü bilgisayarlar, aniden dayatılan toplantılar yavaş yavaş hayatlarımızın parçası olmaya başladığında iş-hayat dengesizliği ortaya çıktı. Oldukça kafa karıştırıcı olan bu yeni düzen insanları devamlı çalışmanın normal olduğunu dayatmaya ve mola vermekten çekinmeye iter oldu. Sonuç olarak insanlar kendilerini sonsuz bilgi havuzunda kaybolmuş ve aşırı bilgi yüklemesi altında buldu. Virüs kısıtlamaları sebebiyle evlerine kapanan insanları en çok zorlayan soru ise “Şu anda yapacak daha iyi neyim var?” oldu. Bu soru insanları daima kendini geliştirmek zorunda olduklarını aksi takdirde evde “boş oturdukları” zamanın hakkını vermediklerini düşündürdü ve sürdürülebilir olmayan bir çalışma düzenine sürükledi.

“Agile” çalışma yöntemi işverenleri mutlu ettiği kadar çalışanları da mutlu ediyor mu?
Çalışma kültürünün pandemi etkisiyle geldiği nokta incelendiğinde insanlarda tükenmişlik, aşırı yüklenme gibi hisleri doğurduğu belirtiliyor. Çevik (agile) çalışma trendinin çoğu sektörü ve çalışma stilini işgal etmesi sebebiyle sürekli ulaşılabilir ve erişilebilir olmak normalleştiriliyor. Evdeki hayatı iş hayatı tarafından işgal edilen çalışanlar ise iş hayatı ve özel hayatı arasındaki sınırları belirlemekte güçlük yaşıyor. Bazı şirketlerin ise bunu fırsat haline getirerek çalışanlarını aşırı çalıştırdığı bile söylenebilir. Herkesin aynı sosyal, sağlık ve fiziksel koşullarda yaşamadığı gerçeği görmezden gelinerek çalışan performansları dijital ortamın etkisiyle daha kolay izlenebilir ve karşılaştırılabilir oldu.
Uzun çalışma saatler insan sağlığı için oldukça büyük riskler doğuruyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organization- WHO) verilerine göre uzun çalışma saatleri kalp krizi ve inme riskini arttırıyor. Verilere göre, haftada 55 saat veya daha fazla çalışmanın, haftada 35-40 saat çalışmaya kıyasla tahmini %35 daha yüksek inme riski ve %17 daha yüksek iskemik kalp hastalığından ölme riski ile ilişkili olduğu görülüyor.

İnsanları aşırı çalışmaya iten ise devamlı izlenmeleri ve performanslarının takip edilmesi olabilir mi? Sürekli izlenmeleri ve performanslarının ölçülmesi ise muhtemel terfi, işten çıkarma veya patronun gözdesi olma gibi kararları etkileme potansiyeli taşıdığından çalışanlar “daha fazlasını” yapmaya itilerek kapasitelerinin üstünde görevleri üstlendiği gözlemleniyor.

İş-hayat dengesini sağlamak adına ne yapabiliriz?
Peki, bilinçli çalışanlar veya işverenler olarak bu sistemi daha insancıl kılmak için neler yapılabilir? İş-hayat dengesi aslında sınırlarınızın ve farkındalığınızın ne kadar iyi olduğunun bir ölçütü olabilir mi? Kurumsal açıdan benimsenecek uygulamalar, çalışanların iş-hayat dengesini sağlamasına yardımcı olabilir.

Citigroup CEO'su Jane Fraser Cuma günleri sadece çalışanlara molası vermeleri ve tazelenmelerine yardımcı olmak için dahili Zoom görüşmelerini yasakladığını açıkladı. Pandeminin iş ve ev arasındaki çizgiyi nasıl bulanıklaştırdığını kabul eden Fraser, çalışanları sıfırlama ve yeniden şarj etme zamanları olabilmesi için “mesai saatlerinden” sonra iletişim kurmamaya da teşvik etti. Bunun gibi kurumsal olarak benimsenen uygulamalar, çalışanların psikolojisini ve üretkenliğini olumlu yönde etkiliyor.

İçinde bulunduğumuz pandemi koşullarında %100 psikolojik rahatlığı sağlamak mümkün olmasa da optimum koşullara yaklaşmak mümkün. Umarız ki sınırları belirleme konusunda zorluk yaşatan pandemi koşulları geçmişte anacağımız tecrübelere dönüşür ve ofisten çıktığımız anda mesaimizin bittiği günlere bir an önce döneriz.

 

SHARE: