Menu TR

S360Mag

2 April

Dünya nüfusunun yarısından fazlası 2050’de temiz suya ulaşamayabilir

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İnsanların tatlı su tüketimi, suyun yenilenme oranını çoktan aştığından araştırmacılar uzun bir süredir  bu temel doğal kaynağın tükenmekte olduğuna dair uyarılarda bulunuyorlar. Tatlı su tüketimi son 100 yılda altı kat arttı ve suya olan talep hala hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Tarım, sanayi ve enerji sektörleri toplam talebin % 90'ını oluşturuyor. Bununla birlikte ekonomik büyüme, kentleşme ve yaklaşık on milyarlık küresel nüfusun yaratacağı talebi karşılamak için 2050 yılına kadar en az %55 oranında daha fazla suya ihtiyaç duyulacağı öngörülüyor. Halihazırda, yirmi yıl öncesine kıyasla şu anda kişi başına düşen su miktarı oldukça daha az olduğundan üç milyardan fazla insan, genellikle şiddetli çatışmaları körükleyen ve önemli sorunları beraberinde getiren ciddi su kıtlığıyla karşı karşıya. Bazı araştırmacılara göre 2050'ye gelindiğinde, küresel çapta insanların yarısından fazlası su güvensizliği yaşayacak ve kurak bölgelerde iklim değişikliği kıtlığı artıracak. Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konseyi Başkanı Munir Akram, “Tek başına çölleşme, 100 ülkede yaklaşık bir milyar insanın geçimini tehdit ediyor. Yoğun su kıtlığı 2030 yılına kadar yaklaşık 700 milyon insanı yerinden edebilir” diye uyarıyor.

İklim değişikliği suya yönelik tehditlerden yalnızca birini oluşturuyor. Kirlilik de aynı zamanda su krizini şiddetlendiren bir durum. Güvenilir ve temiz olmayan içme suyu, dünyanın birçok yerindeki insan için potansiyel olarak ölümcül bir durum oluşturuyor. Everest Dağı'nın zirvesindeki karlar dahil olmak üzere hemen hemen tüm tatlı su kaynakları artık bir dereceye kadar kirlenmiş durumda. BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed “İklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve kirlilik gibi bağlantılı ve birbirini şiddetlendiren dünyasal krizler su kıtlığını artıracak” diye belirtiyor. Ayrıca, Mohammed’e göre, 2040 yılına kadar, dünyadaki 18 yaş altı çocukların dörtte biri -yaklaşık 600 milyon- su sıkıntısının son derece yüksek olduğu bölgelerde yaşamak zorunda kalacak.


Sulak alanların su kıtlığına karşı savaştaki önemi
Erişilebilir veya kullanılabilir tatlı su, dünyadaki tüm suyun % 1'inden daha azını oluşturuyor. Nehirler, göller, bataklıklar, turbalıklar ve yer altı akiferleri dahil olmak üzere kullanılabilir suların çoğu iç sulak alanlarda bulunuyor. Bu sulak alanlar doğanın su toplayıcıları ve temizleyicileri görevini üstleniyor. Ayrıca, yağmur ve sel suyunu yakalayarak, arındırarak ve gerektiğinde serbest bırakmadan önce depolayarak sürekli bir tedarik sağlayan küresel su döngüsünü etkinleştiriyorlar.

Dünya çapında, tüm ekonomik sektörlerde, su planlaması ve yönetimine sulak alanların başarılı entegrasyonu, çok çeşitli faydalar sağlayabilir. Yeterli su kaynakları ekonomik büyümeyi canlandırabilir, çatışmaları azaltabilir ve çevresel stresi hafifletebilir. Ancak bunu başarmak, devamlı artan talebi karşılamaya yönelik sürekli yatırım gerektiren bir sürece yol açıyor.

Peki bu kadar önemli olmasına rağmen neden sulak arazileri korumuyor ve kurtarmıyoruz? Bu alanların işlevsellikleri, özellikle su krizinin etki açısından Dünya Ekonomik Forumu'nun en büyük beş küresel riski arasında yer aldığı düşünüldüğünde, oldukça önemli bir konumda. Ancak, tatlı su kaynağının çoğunu sağlamalarına rağmen, tüm sulak arazilerin yaklaşık % 90'ı Sanayi Devrimi'nden bu yana yok oldu ve bu trend küreselleşmeyle birlikte daha da ivme kazanıyor. Günümüzde, geriye kalan birçok sulak alanın da kritik derecede tehlike altında olduğu belirtiliyor. Sulak alanlar genellikle tarım ve kalkınma için dönüştürülecek boş bir alan olarak görülüyor. Bu eğilim, sulak alanların dünyadaki su krizinin temelini oluşturan kritik rolünün anlaşılmadığını gösteriyor. Güvenli, emniyetli ve yeterli su tedarikini sağlamak için sulak alanların önemini daha iyi anlamamız gerekiyor.


Su kıtlığını engellemek için neler yapılabilir?
Sulak alanlarla birlikte su kaynağımızı artırmak için başka seçenekler de tabii ki mevcut, ancak hiçbiri ideal değil. Deniz suyunun tuzdan arındırılması çözdüğünden daha fazla sorun yaratıyor. Bulut tohumlama, bambaşka sorunları beraberinde getiriyor. Su tutma tesislerinin toplu inşası ise önemli yatırımlar gerektiriyor ve genellikle yerel ekonomilerin ve yaşam biçimlerinin düzenini bozma ihtimali taşıyor.

Bütün bu sebeplerle, COVID-19 krizi sonrasında oluşturulacak yeşil iyileşme planlarında (green recovery) sulak alanların kurtarılması en önemli öncelik olmalıdır. Daha da önemlisi, "damla başına daha fazla mahsul" elde etmek için, en büyük su tüketicisi olan tarım yeniden düşünülmeli ve yapılandırılmalı. Sulak alanları, su kirliliğini ve biyolojik çeşitliliği göz ardı eden üretim odaklı teşvikler hızla geri çekilmeli. Günümüzde bu çalışmalara dair iyi örnekler de bulunuyor. Birleşik Krallık’ın yeni Çevresel Arazi Yönetimi girişimi, arazi yönetimlerini, su idaresi ve sulak alanların korunması üzerine kuran çiftçileri ödüllendiren bir program niteliğinde.

Sanayi sektörü de sulak arazileri koruma ve bu alanların verimli kullanımında eşit bir şekilde sorumluluk alarak öne çıkmalı çünkü günümüzde işletmelerin hayatta kalması tamamen sağlıklı bir doğal çevreye bağlı.

Sulak alanların, süregelen tatlı su temini probleminin en iyi çözümü olduğu düşünülüyor. Bu durumun nedeni ise su kıtlığıyla savaş için ortaya konulan diğer seçeneklerin, aynı anda  yiyecek, ilaç ve gelir sağlayacak, sayısız türe ev sahipliği yapacak veya iklim değişikliğini hafifletecek yetiye sahip olmamaları. Kısaca diyebiliriz ki, halihazırda sahip olduğumuz doğal çözümleri korumak ve bunları akıllıca kullanmak su kıtlığına karşı alabileceğimiz önlemlerin başında geliyor.
 
 

SHARE: