Menu

11 January

Sürdürülebilirlikle bağlantılı uluslararası krediler yaygınlaşıyor

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Giderek artan sürdürülebilirlik gündemi ekseninde bankalar, çevresel, sosyal, ve yönetişim kapsamında çeşitli teşvikler sunuyor. Bu çatı altında değerlendirilebilecek çevre kredisi iki tür kredi içermekte. Gelir kullanımı kredileri, önceden tanımlanmış yeşil varlıklar için tahsis ediliyor. Bu tür faaliyetlerin tipik bir örneği, yenilenebilir enerji üretim tesislerinin finanse edilmesi olabilir. İkinci tür kredi olan ve yazımızın temel odağını oluşturan sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilerin amacı ise şirketlerin iklim çabalarını hızlandırmaları için kurumsal stratejileriyle uyumlu finansal teşvikler yaratmak. Örneğin, sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşıldığında daha düşük bir faiz oranı ödenmesi gibi.
 
Bu anlamda sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler, çevresel ve sosyal açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetleri ve dönüşümleri desteklemeyi amaçlıyor. Borç alacak şirketlerin iddialı, önceden belirlenmiş sürdürülebilirlik performans hedeflerine ulaşmasını teşvik eden her türlü kredi enstrümanı veya koşullu tesisi (tahvil limitleri, garanti limitleri veya akreditifler gibi) sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler kapsamında düşünebiliriz.
 
Bloomberg'e göre, sürdürülebilirlik bağlantılı ilk krediler 2017'de piyasaya çıktı ve bu alandaki kümülatif küresel ödemeler 2018'e kadar 49 milyar dolara ulaştı. 2017-2020 yılları arasındaki kümülatif ödemelerse 325 milyar ABD doları civarında ve hacimler hızla artmaya devam etmekte.
 
Beş farklı Kuzey Avrupa ülkesinin 1975’te ortaklaşa kurduğu uluslararası bir finans kurumu olan İskandinav Yatırım Bankası (Nordic Investment Bank - NIB) da sürdürülebilirlikle bağlantılı krediler konusunda önemli adımlar atıyor. NIB iş geliştirme başkanı Joe Wright, “NIB, hızla büyüyen sürdürülebilirlikle bağlantılı kredi pazarında iddialı sürdürülebilirlik geçişlerini ve yüksek kalite standartlarını teşvik etmek istiyor” sözleriyle bankanın sürdürülebilirlik konularına verdiği önemin altını çiziyor.
 
Yine Bloomberg'e göre, 2017 ile Ekim 2021 arasında, NIB'nin İskandinav ve Baltık üye ülkelerinde verilen 85 sürdürülebilirlikle bağlantılı kredinin yaklaşık üçte ikisi döner kredilerden oluşurken, geri kalanı vadeli krediler oldu.
 
2021 yılında NIB, sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilendirmede kendine has bir çerçeve çıkardı ve bu yapı şekillenmeye her geçen gün devam ediyor. Bu çerçevede hayata geçecek politikalar adına NIB'de Kıdemli Çevre Analisti Lena Korkea-aho, sürdürülebilirlikle bağlantılı kredilerin etkili olabilmesi için şirketlerin güvenilir zaman çizelgeleri ve planlanmış önlemlerle iddialı sürdürülebilirlik stratejilerine ve hedeflerine sahip olmasının önemli olduğunu söylüyor.
 
Seçilen hedeflerin müşteri için öneminden ve müşterinin bu hedefler için iddialı bir planı olduğundan emin olunması gerektiğini söyleyen Korkea-aho, böylesi bir ilişkinin hem borç vereni hem de borç alanı rahatlattığını ayrıca belirtmekte.
 
Ekim ayında NIB’nin, Electrolux Professional AB ile sürdürülebilirlik bağlantılı imzaladığı ilk kredi bir örnek olabilir. Yedi yıllık ve 60 milyon tutarındaki kredi, Electrolux Profesyonel'in (EPRO) operasyonlarının daha sürdürülebilir hale gelmesindeki geçişi finanse etmek ve düşük karbonlu bir ekonomiye adım atmaya katkıda bulunmak üzere yapılandırıldı.
 
NIB ve EPRO, başlangıç yılı 2019 olmak üzere 2025'in sonunda elde edilecek üç temel performans göstergesi (KPI) üzerinde anlaştılar. Bu KPI'ların başlıkları şu şekilde sıralanabilir:
1) CO2 salımlarının azaltılmasıyla ilgili iklim hedefi
2) Satılan ürünlerde su tüketimi verimliliğiyle bağlantılı işletmeye özel hedef
3) Ürünlerde HFC gazlarının azalması
 
Türkiye’den ise bu alanda önemli bir adım olarak değerlendirebilecek Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) 8 Temmuz 2021’de imzalanan sendikasyon kredisine bakılabilir. TSKB, 11 farklı ülkeyi temsil eden toplam 14 bankadan 192 milyon ABD doları tutarında sendikasyon kredisi sağladı. Böylece sürdürülebilirlik bağlantılı ikinci sendikasyon kredisi sözleşmesini imzalamış oldu.
 
TSKB CEO'su Ece Börü, sendikasyon kredisini ve gelecekte bankanın alacağı pozisyonu “Önümüzdeki dönemde de yenilikçi borçlanma işlemlerimizle çeşitlenen bilanço yapımızı sürdürülebilir ve kapsayıcı kalkınma doğrultusunda ekonomiyi desteklemek için kullanmaya devam edeceğiz.” diyerek değerlendiriyor.
 
TSKB, Birleşmiş Milletler tarafından belirlenen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na yönelik 2030 yılına kadar 8 milyar dolar kaynak sağlamayı planlıyor. 2021-2025 yılları arasında TSKB, SKA ile bağlantılı kredilerin toplam portföy içindeki payını %90'ın üzerinde tutmaya öncelik verdiğini belirtiyor.
 
Genel itibariyle bakıldığında tüm bu süreçler ve karar mekanizmalarını etkileyen en önemli faktörlerden biri şirketlerin sahip olduğu nitelikli iş yapış biçimleri. Bu bakış açısıyla krediler, finansmanı kurumsal sürdürülebilirlik stratejilerine bağlayarak, yeşil projeleri olmayan ancak sürdürülebilirlik performanslarını iyileştirme konusunda hala büyük potansiyele sahip sektörlerdeki şirketlere bir alternatif olarak da sunulabiliyor.

SHARE: READ MORE

7 January

Sıcak kış günleri de sıcak yaz günleri kadar tehlikeli

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Küresel olarak sıcaklıklar artarken dünya genelinde daha sıcak kışlar yaşanıyor ve bu, bazı büyük etkiler yaratıyor: 2021, kayıtlara geçen en sıcak 16. Şubat ayını getirdi.

Çoğunluk iklim krizini kavurucu yazlar ve bunlara eşlik eden kuraklıklar, orman yangınları, kasırgalar ve sıcak hava dalgaları ile ilişkilendirirken, daha ılıman kışlar da yıkıcı hava olaylarının ve köklü değişikliklerin itici gücü olabilir. Sıcak kışların etkileri, Amerika'nın orta batısını ve güneyini kasıp kavuran kasırga kümeleri gibi hava olaylarını tetikleyerek tarım faaliyetlerindeki değişimlerden de sorumlu olmaya kadar uzanıyor.

Aşırı hava olaylarının ısınan bir dünyada nasıl değiştiğini inceleyen iklim bilimcisi Daniel Swain, soğuk yerlerin ve yılın soğuk zamanlarının daha sıcak yerlerden ve daha sıcak zamanlardan daha hızlı ısındığını belirtiyor. Daha soğuk mevsimlerde ve yerlerde (diğer yerlerden üç kat daha hızlı ısınan Kuzey Kutbu gibi) ısınma oranları sadece daha hızlı olmakla kalmıyor, aynı zamanda ısınmayla ilişkili birçok etki de katlanarak artıyor." Geçtiğimiz şubat ayında Teksas'ı derin bir arktik donma noktasına getiren ve yüzlerce ölüme ve milyarlarca dolarlık hasara neden olan soğuk çarpması gibi aşırı hava olaylarının merkezinde iklim değişikliğinin olduğuna dair kanıtlar bulunuyor.

Swain, sıcaklığın büyük bir etkiye sahip olduğu belirli bir eşiğe işaret ediyor: Yağışların sıvı yağmur mu yoksa donmuş kar olarak mı gerçekleştiği sadece tek bir derece farkına bağlı. Birkaç gün öncesine kadar önemli bir kar kuraklığının olduğu Amerika'nın batısında, bu durumun çok büyük etkileri oldu. Swain, kar örtüsünün olmamasına bağlı olarak, yaklaşık 2500m yükseklikte bile orman yangını riskinin olabileceğini söylüyor.

Yağış kar olarak gerçekleştiğinde, daha uzun süre kalarak ilkbahar mevsimi için nem yaratıyor. Ancak yağmur olarak yağdığında uzun süreli ihtiyaç duyulan bu nem deposu akıp gider. Swain, ısınan kış aylarının, kar örtüsü ve su kaynağının birikmesi gibi ekolojik olarak önemli olayları doğrudan etkilediğini ifade ediyor.

Ayrıca, kışın sıcak dönemleri, yazın aşırı sıcak dalgalarına yol açabilir. Kornhuber, mevsimsel olmayan sıcaklıkların erken kar erimesine ve bitki örtüsünün büyümesine yol açarak toprak nemini azaltabileceğini ve yaz boyunca aşırı ve kalıcı sıcak hava dalgaları olasılığını artırabileceğini söylüyor. Bu duruma örnek olarak, 2020’de Sibirya’da tüm yaz süren ve rekor karbon salımlarına neden olan orman yangınlarıyla ilişkilendirilen bir sıcak hava dalgası gösterilebilir. Şubat ve Mart aylarındaki geç-kış sıcakları, bitki örtüsünün de nemi tuttuğu bir zamanda topraktaki nemi emdiğinden, susuz kalmış topraklar yazları sıcak dalgalarına yol açabiliyor.

Columbia Üniversitesi Lamont Doherty Dünya Gözlemevi'nde yardımcı araştırmacı olan Chiara Lepore’a göre, ABD için iklim modeli projeksiyonları, dünya ısındıkça şiddetli fırtınalar için elverişli koşulların olasılığında genel bir artış olacağına işaret ediyor. Lepore, geçtiğimiz ay, gelecekteki her 1°C derecelik küresel sıcaklık artışı için şiddetli fırtınalarda %14-25 artış öngören bir araştırma yayınladı. Genel itibariyle bunun arkasında yatan sebeplerin içinde artan hava sıcaklıkları ve nemlilik önemli bir yer tutuyor. Daha sıcak kışlarının bir diğer önemli etkisi ise tarım üzerinde. Bazı mahsuller en iyi sonuçları elde etmek için belirli bir soğuk saat eşiğine ihtiyaç duyuyor. 2100 yılına kadar California Orta Vadisi’ndeki birçok meyve bahçesi mahsulünün ihtiyaç duyduğu soğuk hava sıcaklıkları %60 oranında düşebilir. Araştırmacılar, en uzun soğuk hava dönemine ihtiyaç duyan elma, kiraz ve armutların en çok zararı göreceğini söylüyor. Kış sonu sıcakları, biyolojik sinyal ile gelen tomurcuklanma sonrası don olaylarına neden olup ekinlere de zarar verebilir.

Daha sıcak geçen yazlar, sık sık yol açtıkları yangın, sel gibi aşırı hava olaylarıyla gündemde kendine sıkça yer bulsa da kışların daha sıcak geçmesi de daha sıcak geçen yazlar kadar tehlikeli. Yaz mevsimi giderek uzuyor, ilkbahar ve sonbahar geçişleri ise eskiden kış olarak düşündüğümüz zaman dilimini köşeye sıkıştırıyor. Sıcaklıklar arttıkça, ılıman iklim bölgeleri artık bildiğimiz şekilde bir kış geçirmeyecek.

SHARE: READ MORE

7 January

2022'de tedarik zincirinde zorla çalıştırmaya yer yok

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri kongresinde oy birliğiyle kabul edilen Uygur Zorunlu Çalışmayı Önleme Yasası, Amerikan tedarik zincirlerini Uygurların ve Çin'deki diğer zulüm gören etnik-dini azınlıkların zorla çalıştırılmasından kurtarmayı amaçlıyor. Yeni yasanın Çin'de üretim yapan, özellikle de Sincan Uygur Özerk Bölgesi'nde tedarik zinciri temas noktalarına sahip olan işletmeleri etkilemesi bekleniyor.

Kanun şirketlere, Sincan’dan işgücü ihraç eden tüzel kişilerin dahil olduğu herhangi bir ithalatın hak ihlali olmaksızın, zorla çalıştırma kullanılmadan yapıldığını kanıtlama yükümlülüğünü getiriyor. Özellikle giyim, otomotiv, teknoloji, yiyecek-içecek ve güneş enerjisi şirketleri olmak üzere çok çeşitli endüstrileri etkileyecek yasa şirketlerin, zorunlu işçi çalıştırmadığını "açık ve ikna edici" kanıtlarla göstermeleri isteniyor.  

Uygulama stratejisi ve şirketlerin yasayı karşılamak için neler yapması gerektiği yakında netleşecek. Ayrıca, şirketlerin Çin menşeli ithalatlarının zorla çalıştırmayla yapılmadığını nasıl açıkça gösterebilecekleri de Zorla Çalıştırma Görev Gücü tarafından açıklanacak. Şirketlerin yükümlülükleri yasanın yürürlüğe girdiği 23 Aralık 2021 tarihinden itibaren 180 gün sonra başlıyor.

Çin'deki tedarik zincirlerinin karmaşıklığı ve şeffaf olmaması, Sincan'da zorla çalıştırma ile yapılan bazı ürün ve malzemelerin Çin'in başka yerlerindeki aracı fabrikalarda menşeleri gizlenerek kullanılması, durum tespit sürecini karmaşıklaştırıyor. Çin'in, Uygurları ve diğer azınlıkları işçi olarak Sincan'ın dışına zorla yerleştirmeyi içeren; "yoksulluğu azaltma" ve "eşleştirme yardımı" programları da meseleyi daha da karmaşık hale getiriyor. Bu tür işçilikle üretilen ürünler, Çin'in diğer bölgelerinde üretilmiş olsalar bile, yasaya göre bir ihlal yapılmadığını ispat edilebilir olmalılar.

Çin'de iş yapan şirketler, yeni gereksinimlere hazırlanmak için aşağıdaki maddelere dikkat etmeliler.

Uyumluluk programınızı ve tedarik zinciri durum tespiti süreçlerinizi gözden geçirin: Tedarikçi anketleri, zorla çalıştırma ve insan kaçakçılığı ile ilgili sorgulamaların yanı sıra hammaddenin ve işçilerin kökenleri hakkında ayrıntılı bilgileri içermelidir.

Tedarik zincirlerinizi inceleyin ve gerekli durumlarda alternatif tedarikçilere yönelin: Tedarik zincirlerinin şeffaflığı, yalnızca Çin'de iş yapanlar için değil, tüm çok uluslu şirketler için giderek daha önemli hale geliyor. Şirketlerin detaylı bilgi toplamaya, mümkünse yüz yüze ziyaretlere ve kapsamlı tedarik zinciri haritalamasına öncelik vermesi gerekiyor.

Tedarikçilerinizle şimdiden iletişim halinde olun: Şirketlerin, tedarikçilerinin operasyonlarını olası herhangi bir zorla çalıştırmayı engelleyecek şekilde düzenlediklerinden emin olmak için şimdiden birlikte çalışmaya başlamalılar. Aracılar da dahil olmak üzere tedarik zincirlerinde şimdiden bazı önlemleri uygulamak, sonradan doğabilecek yasal ve itibar sorunlarının önlenmesine yardımcı olur.

Uygur Zorla Çalıştırmayı Önleme Yasası'nın içerdiği yaptırımlar önümüzdeki altı ay içinde netleşecek olsa da şirketlerden gelen büyük açıklamaların artık yeterli olmadığı açık. Şirketlerin, iletişim departmanları değil, uyumluluk departmanları öncülüğünde hak ihlallerini önleyici ve şeffaflığı destekleyen önlemleri uygulaması gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

7 January

Sürdürülebilirlik konusunda yöneticiler ve çalışanlar aynı fikirde değil

*Bu yazıyı 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler'e göre, küresel ısınmayı 1,5°C’de tutma hedefine ulaşmak için tüm şirketlerin, finans kurumlarının, bankaların, sigortacıların ve yatırımcıları değişmesi gerek. Peki iş liderleri ve şirketler bu zorluğa hazır mı?  Henüz değil. Yakın zamanda gerçekleştirilen araştırmalar, şirketlerin çoğunun iklim değişikliğiyle mücadele için entegre stratejilerden yoksun olduğunu gösteriyor. Liderler sürdürülebilirlik uygulamaları deneyiminden, sorumluluklarından ve eğitiminden yoksun; çalışanlarsa kuruluşlarının sürdürülebilirlik alanındaki eylemleri ve bunların etkisi hakkında net bir anlayışa sahip değiller. 

Şirketlerin acilen artan çevresel krizleri ele almaları gerekirken iklim değişikliği, hala yöneticilerin büyük çoğunluğu için birinci öncelik haline gelmiş durumda değil. Küresel olarak üst düzey yöneticilerin sadece %25'i iklim değişikliğinin, yükselen deniz seviyelerinin veya aşırı hava olaylarının kurumsal stratejileri için kritik varoluşsal tehditler olduğunu söylüyor. Yöneticilerin %43'ü şirketlerinin belli amaçlara hizmet eden doğrultusunda hareket edilen ve açıkça aktarılan iletişimi yapılan sürdürülebilirlik stratejilerine sahip olduğunu söylüyor ve yalnızca nominal %19'luk bir kesim, şirketlerinin sürdürülebilirlik ölçütlerinin raporlama çerçeveleriyle bağlantılı olduğunu belirtiyor.
Gerçekleştirilen bir araştırma da CEO'ların çevresel konularda yaptıklarını söyledikleri ile çalışanların yapılanları nasıl gördükleri arasında önemli bir "söylem-eylem" ayrımı olduğunu ortaya koyuyor.

- Üst düzey yöneticilerin %79'u kuruluşlarının çevresel uygulamalarının sektördeki en iyi pratiklerle uyumlu olduğunu belirtirken, çalışanların sadece %54'ü aynı şeyi söylüyor.
- Üst düzey yöneticilerin %78'i kuruluşlarının iklim değişikliği konusunda ellerinden geleni yaptığını söylerken, çalışanların sadece %53'ü aynı fikirde.
- Üst düzey yöneticilerin %73'ü, kuruluşlarının sürdürülebilirlikle kâra aynı önemi verdiğini söylerken, çalışanların sadece %48'i buna katılıyor.

Özellikle çalışanlar, kuruluşlarının iş stratejileri için önemli olan stratejik konularda değil ancak ek” birtakım çevresel inisiyatifler yürüttüğünü düşünüyor. Yapılan bir araştırmada çalışanların %64'ü kuruluşlarının atıkları azaltmak (geri dönüşüm, daha az ambalaj kullanmak, malzemeleri yeniden kullanmak) için harekete geçtiğini söylerken, %68'i kuruluşlarının kâğıt kullanımını azaltmak için dijital teknolojilere bel bağladığını belirtiyor. Bu, çoğu liderin sürdürülebilirliği iş stratejisinin temel bir itici gücü olarak görmek yerine prosedür gereği çevreyle ilgili taktiksel eylemlerde bulunduklarını gösteriyor.

Sürdürülebilirlik eğitimi alan üst düzey yönetici sayısı oldukça az
Sürdürülebilirliği iş stratejisine bütünsel olarak entegre etmenin önündeki engellerden biri, son iki yılda üst düzey yöneticilerin yalnızca küçük bir azınlığının sürdürülebilirlikle ilgili ek sorumluluklar üstlenmiş olması: Çevresel ve sosyal sonuçları iyileştirmek için dahili süreçleri değiştirenler %29, ürünlerini veya işyerini daha sürdürülebilir hale getirmek için yeni yaklaşımlar belirleyenler %28, çevresel veya sosyal sonuçları iyileştirmek için tedarikçi seçimini değiştirenler %25 ve çevresel veya sosyal sürdürülebilirliğe vurgu yaparak bir akademik çalışmayı veya bir yeterliliği tamamlayanlar %23 oranında. Ayrıca üst düzey yöneticilerin sadece %28'i çevresel veya sosyal sürdürülebilirlik konularında eğitim aldığını aktarıyor.

Araştırma, şirketlerin sürdürülebilirlik önceliklerini nasıl gördükleri konusunda önemli bölgesel farklılıklar olduğunu gösteriyor. COP26’nın başkanlığını yapan Birleşik Krallık, ülkedeki yöneticiler ile uluslararası meslektaşlarının çoğundan daha fazla iklim bilinci gösteriyor. Anket katılımcılarına toplumumun geleceğini etkileyen en önemli sürdürülebilirlik konuları sorulduğunda, iklim değişikliğini listenin en üstüne koyanlar dünya genelinde ortalama %29 iken Birleşik Krallık’taki üst düzey yöneticilerin %40’ı iklim değişikliğini ilk sıraya yerleştiriyor.

SHARE: READ MORE

4 January

Doğal gaz ve nükleer enerji yeşil etiketini hak ediyor mu?

*Bu yazıyı 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği taksonomisi yatırımcıları Avrupa'nın 2050 yılına kadar net sıfır salım ve doğanın daha  iyi korunması hedefine uygun projelere yönlendirmeyi amaçlayan yeşil bir sınıflandırma sistemi. Bu sınıflandırmada gaz ve nükleer enerjinin de “yeşil” ve “sürdürülebilir” olarak etiketlenecek olması Greta Thunberg ve diğer iklim aktivistlerinin tepkisini çekti.

Her iki enerji kaynağının da komisyon başkanı Ursula von der Leyen, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ve Almanya'nın yeni başbakanı Olaf Scholz arasında geçen yoğun bir siyasi pazarlık döneminin ardından AB'nin sürdürülebilir faaliyetler için sınıflandırmasının bir sonraki bölümünde yer alması bekleniyor. Bir AB yetkilisi, gaz ve nükleerin muhtemelen rüzgar ve güneş enerjisi ile birlikte "yeşil" kategoride olmayacaklarını, ancak sınıflandırmada yer alacaklarını söyledi. Üst düzey bir AB diplomatı ise nükleer enerjinin Fransa ve diğer AB ülkelerinin nükleer enerji faaliyetlerinin bir karşılığı olarak sınıflandırmada yer almasını beklediğini belirtti.

AB taksonomisi, Temmuz 2020'de yasa haline geldiğinden beri AB liderlerinin farklı enerji politikaları nedeniyle şiddetli siyasi tartışmaların hedefi olmuştu. Fransa nükleer enerjinin taksonomide yer alarak onaylanmasını beklerken, Polonya ve Doğu Avrupa ülkeleri gazın “sürdürülebilir” bir yatırım olarak sınıflandırılmasında ısrarcı. Almanya'nın yeni Sosyal Demokrat Şansölyesi ise, yeşil koalisyon ortaklarının nükleer veya doğalgazı sınıflandırmaya dahil etmeye istekli olmaması nedeniyle farklı bir tutum sergiliyor. Hatta Almanya geçtiğimiz hafta ülkede kalan altı nükleer santralden üçünü kapatarak, tüm nükleer santralleri hizmet dışı bırakma ve 2030 yılına kadar kömür kullanımının aşamalı olarak durdurulması hedefine bağlılığını gösterdi.

Fransa-Almanya pazarlığı sonucu gaz ve nükleerin sınıflandırmaya dahil edilmesi Greta Thunberg ve dokuz iklim aktivisti tarafından Euractiv web sitesinde yayınladıkları makaleyle sert bir şekilde eleştirildi. Makalede genç aktivistler, AB liderlerini Glasgow'daki Cop26 iklim zirvesinde boş vaatlerde bulunmakla suçladılar. Taksonomiye atıfta bulunarak, “Bu sahte iklim eylemine izin vermek gibi korkakça kararlara yer yok” diye yazdılar.

Peki gaz ve nükleer enerji neden bu kadar tartışmaya sebep oluyor? Gaz ve nükleer enerji temiz enerji sınıfına ne kadar hizmet ediyor ve çevreye ne ölçüde zarar veriyor?

Nükleer enerjinin destekçileri, nükleerin CO2 salımı olmadan güvenilir ve tedarik güvenliği sunan bir enerji kaynağı olduğunu ve elektrik üretimine iklim dostu bir alternatif sunduğunu savunuyor. Savunucular, bu enerji kaynağını en azından kapsamlı alternatifler geliştirilene kadar kullanılabilecek bir yöntem olarak değerlendiriyorlar. Nükleer enerji karşıtları ise bu savı uranyumun nükleer yakıta dönüştürülmesi, öğütülmesi ve zenginleştirilmesi süreçlerinin son derece enerji yoğun olmasıyla çürütüyor. Fosil yakıtların yakılmasını içeren bu süreç atmosfere karbondioksit salımına neden oluyor. Alman hükümeti tarafından işletilen Alman Çevre Ajansı'nın (UBA) verilerine göre, nükleer enerji, güneş paneli sistemlerinden kilovat saat başına 3,5 kat daha fazla CO2 salıyor. Karadaki rüzgar enerjisiyle karşılaştırıldığında, bu rakam 13 kat, hidroelektrik santrallerinden gelen elektriğe karşı 29 kat daha fazla CO2 salımına neden oluyor.

Ayrıca atık problemi de nükleer enerji konusunda önemli bir soru işareti oluşturuyor. Tipik bir reaktör, yılda 20 ila 30 ton yüksek seviyeli nükleer atık üretiyor. Çeyrek milyon yıla yakın bir süre tehlikeli bir şekilde radyoaktif kalan bu atığı güvenli bir şekilde bertaraf etmenin ise bilinen bir yolu yok. Çevreye ve insan sağlığına karşı oluşturduğu güvenlik sorunları ve pahalı olması da nükleer enerjiye yönelik yapılan diğer önemli eleştiriler arasında.

Doğalgaz yakıldığında kömürün yarısı kadar karbondioksit (CO2) üretiyor fakat buna rağmen, iklim bilimcileri, artan doğal gaz üretiminin iklim değişikliğinin en büyük itici güçlerinden biri olduğunu söylüyor. Doğal gaz savunucuları, gazla çalışan elektrik santrallerinin daha aralıklı çalışan rüzgar ve güneş operasyonlarını destekleyerek sürekli elektrik sağlayabileceğini savunuyor. Piller veya diğer enerji depolama biçimleri daha ucuz ve daha erişilebilir hale gelene kadar, doğal gazın yenilenebilir enerjilerin tamamlayıcısı olarak hizmet etmesi gerektiğini söylüyorlar. Fakat, Paris İklim Anlaşması’nın en iddialı hedefi olan ortalama küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C ile sınırlamak için bilim insanları, salımların 2050 yılına kadar net sıfıra düşürülmesi gerektiğini ve bunun da her türlü fosil yakıt kullanımına çok daha az yer bıraktığını söylüyor. İklim bilimcileri ayrıca doğal gaz üretimi sırasında atmosfere sızan, bir sera gazı olan metan hakkında endişeli. Metan, 20 yıllık bir zaman ölçeğinde CO2'den 80 veya 90 kat daha güçlü bir ısınma yaratabiliyor.

Gaz ve nükleer enerjiye dair bütün bu tartışmalar çerçevesinde Hollandalı Yeşil Milletvekili ve Avrupa Parlamentosu çevre komitesi başkan yardımcısı Bas Eickhout da Von der Leyen'in sınıflandırmaya gaz ve nükleeri dahil etmesine gerek olmadığı görüşünü taşıyor. Eickhout, gazın taksonomiye dahil edilmesinin, Cop26'nın fosil yakıt sübvansiyonlarını aşamalı olarak kaldırma vaatleriyle tutarsız olacağını belirtiyor. Avrupa’nın gazı yeşil enerji olarak nitelemeye başlamasının küresel ısınmayı 1,5 derecede tutma hedefini tamamen boşa çıkaracağını da ekliyor.

Avrupa Komisyonu'nun 31 Aralık'ta taslak taksonomiyi yayınlaması ve uzmanlar ve hükümetlerle birkaç haftalık istişarelerin ardından 12 Ocak'ta nihai teklifin yayınlanması bekleniyor. Son öneri yalnızca AB üye devletlerinin büyük çoğunluğu tarafından reddedilebileceği için görüşler taksonominin gaz ve nükleer enerjiyle birlikte geçeceği yönünde.

SHARE: READ MORE