Menu

10 December

İklim için akıllı yatırımlar, toplumsal cinsiyet eşitliğine katkı sağlıyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya, finansal kaynakları etkin bir şekilde yönlendirerek hem küresel ısınma hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle mücadelede önemli ve eşzamanlı ilerleme kaydedebilir.

Kadınlar, gelişmekte olan ülkelerde tarımsal işgücünün %43'ünü oluştursa da sektöre yapılan yatırımın yalnızca yaklaşık %7'si kadınlar için harcanıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'ne göre, kadın çiftçilere daha fazla yatırım yapmak, tarımsal verimi %30'a kadar arttırabilir. Bu oran, iklim değişikliği nedeniyle 2030 yılına kadar üretimde beklenen düşüşü dengelemeye neredeyse yetecek bir miktar.

Bu durum, iklim ve toplumsal cinsiyetin nasıl derinden iç içe geçtiğinin sadece bir örneği. Kadınların geçim kaynakları genellikle ormanlara, nehirlere, göllere ve okyanuslara bağlı ve bu kaynaklar hakkındaki bilgileri kaynakları koruma çabalarına öncülük edebilir. Kadınlar çoğunlukla, selden, sıcak hava dalgalarından veya orman yangınlarından kurtulmak için yeterli finansal kaynağa sahip olmadığı için iklim değişikliğinden erkeklerden daha fazla etkileniyor, bu sebeple iklim değişikliğiyle mücadele adına finansal kaynakları arttırmak kadınların ekonomik güçlenmesi için büyük önem taşıyor.

İklim değişikliği kadınların hayatlarını derinden etkilese de üst düzey iklim tartışmaları veya politika girişimleri kadınların koşullarını, ihtiyaçlarını ve görüşlerini nadiren dikkate alıyor. Bu hem adaletsiz hem de ileriyi göremeyen bir yaklaşım. Tüketiciler, topluluk liderleri, işçiler ve girişimciler olarak oynadıkları büyük rol göz önüne alındığında, iklim projelerinin başarılı olması için kadınların katkısına ihtiyaç var.

Kadınlara yatırım yapmanın iş hayatını olumlu etkilediğini zaten biliyoruz. Kadınların liderlik pozisyonlarının en az yarısını oluşturduğu işletmeler daha yüksek satış büyümesine ve daha yüksek kara sahip olurken, varlıklarından daha iyi bir getiri sağlıyor. Tüketici satın alma kararlarının yaklaşık olarak %80'ini kadınlar aldığından, daha güçlü kadın temsiline sahip firmalar genellikle daha çok satan ürünler üretiyor.

Ancak kadınlara yatırım yapmak, yalnızca ekonomi için değil aynı zamanda iklim açısından da mantıklı. Kadınların sürdürülebilirlik odaklı iş kurma olasılığı erkeklerden daha fazla. Yönetim kurullarında kadınların bulunduğu şirketlerin enerji verimliliğini artırması, maliyetleri düşürmesi ve yenilenebilir enerji üretimine yatırım yapması ihtimali daha yüksek. Benzer şekilde, beş yıllık bir süre içinde yönetim kurullarında kadın temsilini arttıran şirketlerin enerji tüketimlerinin yoğunluğunu azaltma olasılığı %60, sera gazı salımlarını azaltma olasılığı %39 ve su kullanımlarını azaltma olasılığı %46 daha yüksek.

Giderek artan sayıda yatırımcı, şirketleri yalnızca finansal performansları temelinde değil, aynı zamanda çevresel ve biyoçeşitlilik taahhütleri ve toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik etme çabaları açısından da değerlendiriyor. Latin Amerika merkezli bir biyoçeşitlilik yatırım şirketi olan EcoEnterprises, bölgedeki çevresel açıdan sürdürülebilir işletmelerin operasyonlarını büyütmelerine ve kırsal alanlardaki kadınlara ekonomik fırsatlar sağlamalarına yardımcı olma konusunda sağlam bir geçmişe sahip ve bu yatırımcı ilgisinden faydalanıyor.

EcoEnterprises, Tammy Newmark adlı bir kadına ait ve yönetim ekibinin neredeyse tamamen kadınlardan oluşuyor. Şirket bugüne kadar üç yatırım fonu için para topladı. Avrupa Yatırım Bankası (The European Investment Bank- EIB)'nın yaklaşık 20 milyon dolar yatırım yaptığı üçüncü fon, sermayesinin %15'ini kadınlara ait veya kadınların yönettiği şirketlere yatırım için kullanacak ve portföyündeki firmaları %50 kadın istihdamı için zorlayacak. Bu hedefler, fonun, başlangıcından bu yana EIB tarafından desteklenen ve kadınların ekonomik katılımını artırmak için 15 milyar dolar toplamayı hedefleyen küresel bir girişim olan 2X Challenge'a hak kazandığı anlamına geliyor.

Örneğin, EcoEnterprises yatırımlarından biri olan Kolombiya'daki bir organik meyve bahçesi, erkek egemen işgücünü yeniden dengelemek için kadınları işe alıyor ve iki kadını insan kaynakları başkanı ve operasyon başkanı olarak üst düzey pozisyonlara terfi ettirdi. Bu tür yatırımlar, biyolojik çeşitlilik ve cinsiyet eşitliğinin doğal olarak birbirini nasıl tamamlayabileceğini gösteriyor. İki hedefe birlikte odaklanmak, bir projenin etkisini arttırırken riski azaltıyor.

Doğru yapılırsa, iklim değişikliği projeleri kadınların potansiyeline yatırım yapmak için eşsiz bir fırsat sağlayabilir. Yeşil ekonomik geçişin önümüzdeki yıllarda milyonlarca iş yaratması bekleniyor. Kadınların bu yeni fırsatları yakalama becerilerine sahip olmalarını sağlamak, kalıcı işgücü piyasası eşitsizliklerini ve toplumsal cinsiyete bağlı gelir farklarını azaltmaya yardımcı olabilir. Ancak kadınlara bu şansı sağlamak, toplumsal cinsiyete duyarlı politikaların işe alım ve yükselme olmak üzere istihdamın tüm yönlerine entegre edilmesini gerektiriyor.

Aynı şekilde, BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşmak, dünya çapında kadınların fırsatlarını ve ekonomik katılımını iyileştirmeye bağlı. Bu ihtiyacın farkında olan EIB, projelerine toplumsal cinsiyeti dahil ediyor. 2019 yılından bu yana yatırımlarında, kadınların sahip olduğu ve kadınların yönettiği firmalarda kadın istihdamı ve yatırım düzeylerini tanımlayan kadınların ekonomik katılımını artırmak için 15 milyar dolar toplamayı hedefleyen küresel bir girişim olan 2X Challenge kriterlerini uyguluyor. Bu tür uluslararası kabul görmüş kriterler, EIB'nin ve ortaklarının toplumsal cinsiyet etkisini daha iyi ölçmesine ve neyin en iyi sonucu verdiğini değerlendirmesine yardımcı oluyor. EcoEnterprises’ın koyduğu hedeflerin 2X Challenge'a hak kazandığı anlamına geliyor.

Ek olarak, EIB yakın zamanda, Birleşik Krallık'ın kalkınma finansmanı kurumu olan CDC Group ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) ile toplumsal cinsiyet eşitliği odaklı akıllı iklim finansmanı için bir rehber geliştirdi. Rehber, yatırımcılara kadınları iklim yatırımlarına entegre etmek için araçlar sağlıyor.

BM Genel Sekreteri António Guterres’in geçtiğimiz günlerde söylediği gibi toplumsal cinsiyet ayrımını ortadan kaldırmak yalnızca kadınlar ve kız çocukları için bir adalet meselesi değil, insanlık için çığır açacak bir yaklaşım ve kaynakları etkin şekilde kullanarak iklim krizi ve cinsiyet eşitsizliği mücadelesini eş zamanlı yürütmek mümkün.
 

SHARE: READ MORE

26 November

Semtrio Sertifikalı B Corp’lar arasına katıldı!

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz. 

Dünya için en iyi olmayı amaçlayan şirketlerin katıldığı B Corp hareketi, iş dünyasını yüksek standartlarda çevresel ve sosyal performans ortaya koymaya, şeffaflık ve operasyonel verimlilik odaklı çalışmaya teşvik ediyor. Şirketler, kurumsal yönetim, çalışanlar, müşteriler, toplum ve çevre gibi alanlarda değer yarattıklarını gösteren belirli bir performans standardını sağladığı zaman B Corp olma hakkı kazanıyor.

Dünya genelinde B Corp şirketlerin sayısı 4.000’i geçmiş durumda. Türkiye’den B Corp’ların arasına Mikado Danışmanlık, S360, Taze Kuru, Reflect Studio ve Atölye’den sonra Semtrio da katıldı! Küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience’ın Türkiye operasyonunun da aktif katıldığı B Corp Türkiye topluluğu büyümeye devam ediyor. Karbonsuz üretim stratejilerinin yaygınlaşmasını sağlayan hizmetler sunan Semtrio, B Corp olma yolculuklarını “Kendi kendimizi değerlendirdiğimiz, eksik yönlerimizi keşfedip geliştirdiğimiz bu sürecin sonunda hem müşterilerimiz hem de çalışanlarımız için daha etkili ve değer odaklı bir şirkete dönüşme olanağı bulduk.” diyerek tanımlıyor.

Semtrio ile yaptığımız röportajla birlikte şirketin B Corp olma sürecini ve ilham veren hikâyesini sizlerle paylaşmak istedik. Keyifli okumalar.

Semtrio’dan kısaca bahsedebilir misiniz? Şirketinizin amacı ve bu amaca yönelik gerçekleştirdiği faaliyetler nelerdir? 
2016 yılından itibaren İstanbul ve Londra ofislerimizle devam ettirdiğimiz danışmanlık ve eğitim hizmetlerimizi sıfır karbon yolculuğunda şirketlere yol göstermek için kurguluyoruz. Küresel ısınmanın 1,5°C dereceyi geçmesini engelleme yolunda sürdürülebilir kalkınmayı destekleyici çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Amacımız, yaşanabilir bir gelecek için karbonsuz üretim stratejilerinin yaygınlaşmasını sağlayan pragmatik ve yenilikçi hizmetler sunmak.

Semtrio olarak, karbon yönetimini en güncel verilerle, en doğru ve zahmetsiz yöntemlerle uygulamak için hizmet veriyoruz. Sürdürülebilirlik danışmanlığının yanı sıra, Türkiye’nin ilk ve tek ISO 14064-1 standartları ile uyumlu Karbon Yönetim Yazılımımız ile kurumsal karbon ayakizini, karbon emisyonları maliyetleri, ürün, ciro veya performans bazlı hesaplıyoruz ve şirketlere karbon optimizasyonu (azaltma) önerileri sunuyoruz. Ayrıca kurumlar için Ecolabel, kurumsal sürdürülebilirlik, çevresel ayakizi, kurumsal ve ürün karbon ayakizi, Çevresel Ürün Beyanı (EPD) ve Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi (LCA) gibi karbon ayakizi yönetimi için öne çıkan hizmetler sunuyoruz. Böylelikle, uluslararası standartlarda raporlamalarla tüm çalışmaların belgelenebilir olmasını sağlıyor, şirketlerin mevzuata uyum sağlayarak güncel gereklilikleri zamanında uygulayabilir hale gelmelerini, ticarette rekabet üstünlüğü kazanmalarını sağlıyoruz.

Neden B Corp olmak istediniz ve B Corp olmak için nasıl bir süreçten geçtiniz? İş alanınızın etki üzerine olması ve iş dünyasına yönelik yaptığınız çalışmalar B Corp olmaya yönelik bakış açınızla nasıl birleşiyor? 
Küreselde bugüne kadar belli bir yere gelmiş olan sürdürülebilirlik kavramı bugün Türkiye’nin ekonomisini oluşturan şirketler için maalesef hala yeni bir anlayış. Farklı sektörlerde çalışan müşterilerimize sağladığımız kurumsal ve ürün odaklı sürdürülebilirlik hizmetlerimiz ile onları da bu anlayışı benimsemeye, iş modellerini daha sürdürülebilir alternatifler ile değiştirmeye ve bu yönde iyileştirmeye teşvik ediyoruz. B Corp ile ortak noktamızı da tam olarak bu yaklaşımımız oluşturuyor: Kurumsal misyonumuzun odağında yalnızca Semtrio markası değil, küresel ve yerelde yaşanan değişim ve dönüşümün bir parçası olmak var.

Bugün hizmet verdiğimiz alanlar ve özellikle ülkemiz için kilit sektörlerdeki uzmanlığımız oldukça geniş bir etki alanına ulaşıyor. Etkimizi artırabilmek ve uluslararası tanınan bir serfikasyon ile bunu taçlandırarak bizim gibi düşünen ve çalışan şirketler arasında yer almak düşüncesiyle B Corp olma yolculuğumuza çıktık.

B Corp sürecinin bize kattığı ilk ve en önemli kazanım, kendi sürdürülebilirliğimizi de dışarıdan değerlendirmemize olanak tanımış olması. Sürdürülebilirlik konusunda danışmanlık verirken bu alanda kendi performansımızı değerlendirdiğimiz, eksik yönlerimizi ortaya çıkarıp geliştirdiğimiz bu sürecin sonunda hem müşterilerimiz hem de çalışanlarımız için daha etkili ve daha çok değer yaratan bir şirkete dönüşme olanağı bulduk.

İş modelinizin en güçlü yanının ne olduğunu düşünüyorsunuz?
İş modelimizin en güçlü yanı, sürdürülebilir bir geleceğin ve ekonomik sistemin yalnızca her birimizin çalışmasıyla kurulabileceğine inanan ve bu amaç için çalışmakla gurur duyan alanında uzman ekibimiz. Genç ve dinamik olmakla birlikte aynı zamanda küresel gelişmeleri takip eden, meraklı ve öğrenme isteği güçlü 40’a yakın kişiden oluşan ekibimiz sayesinde disiplinlerarası bir yaklaşımla sürdürülebilirlik çalışıyor ve iklim-hedefli yazılımlar oluşturmaktan sürdürülebilirlik iletişimine, teknik hesaplamalardan stratejik değerlendirmelere kadar farklı perspektiflerde kaliteli hizmetler sunabiliyoruz.

B Corp sertifikalı olmak sizce Semtrio’da ne tür değişikliklere yol açacak?
B Corp topluluğuna katılmakla birlikte bizim gibi etki yaratma amacıyla çalışan 4.000’den fazla şirketten oluşan küresel ölçekte bir sürdürülebilirlik hareketine katılmış olduk. Bizimle birlikte aynı hedefe ulaşmak için çalışan, çevresel etkisinin farkında, kurumsal sorumluluğunun bilincinde ve yarattığı ekonomik değeri amaç odaklı yeni yaklaşımlar geliştirmek için kullanan B Corp’lardan biri olmak bizi heyecanlandırdığı kadar omuzlarımıza sorumluluk da yüklüyor. Sertifikalı bir B Corp olarak attığımız adımların daha farkında, daha büyük bir bilinçle çalışıyoruz ve B Corp olmanın ilkelerinden asla sapmayacağımızın sözünü tüm paydaşlarımıza vermiş bulunuyoruz. Toplumsal ve ekolojik sorunların çözümünde aktif rol oynayarak iş dünyasının dinamiklerini karbonsuz bir geleceğe uygun bir hale dönüştüreceğiz.

B Corp olmak isteyen diğer kurumlara neler tavsiye edersiniz?
İş modelinin temeline etki odaklı ekonomiye katkı sağlamayı, iş dünyasında kökten bir değişime ön ayak olmayı, sağladığı ürün ve hizmetleri ile topluma ve çevreye fayda sağlamayı koyan ve gelecek nesillere karşı sorumluluğunun farkında olan şirketleri, sertifikalı B Corp’lar arasına katılmaya ve bu yolda hep birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Pozitif etki yaratmayı amaç edinmiş şirketlerin çevresel ve sosyal performanslarını değerlendiren B Corp, daha iyi ve daha etkili bir şirket olmak için faydalı bir rehber. Sürecin sonunda şirketiniz hakkında bildiklerinizden daha fazlasını keşfettiğiniz ve daha iyisini yapmak için sizi motive eden B Corp hareketi sayesinde hep birlikte iş dünyasında daha çok fayda odaklı şirket yaratabiliriz.
 

SHARE: READ MORE

26 November

Türkiye’de kamu çalışanı LGBTİ+ araştırması

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Kaos GL Derneği tarafından yürütülen Türkiye’de Kamu Çalışanı Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Trans, İnterseks ve Artıların Durumu başlıklı araştırma, farklı iş kollarında çalışan LGBTİ+ katılımcıların işe başlama süreçleri, genel çalışma koşulları ve işyerlerinde yaşadıkları ayrımcılık deneyimlerini ortaya koyuyor. Bu yıl beşincisi gerçekleştirilen araştırma, Türkiye’de LGBTİ+ ve kamu çalışanı olan toplam 221 kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Önceki yıllarda olduğu gibi, 2021 araştırması da istihdamda ayrımcılığın önlenmesi ve eşitliğin sağlanması için henüz yeterli adımların atılmadığını gösteriyor.
 
Araştırmaya göre cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve cinsiyet özelliklerine dayalı ayrımcılık kamuda istihdama erişimde ciddi bir engel oluşturuyor. Çoğu zaman LGBTİ+'lar işsiz kalma veya ayrımcılığa uğrama endişesiyle cinsel kimliklerini gizlemek zorunda kalıyor. Verilere göre işe alım sürecinde ayrımcı tutum, söylem, davranış ya da uygulama ile karşılaşanların oranı %4,5, ancak katılımcıların büyük bir kısmı bu düşük oranı cinsel kimliklerini gizlemelerine veya bunun belli olamamasına bağlıyor.
 
Ayrımcılığa uğrama riski işe alındıktan sonra devam ettiğinden, LGBTİ+ çalışanların birçoğu çalışma hayatı boyunca cinsel kimlikleri konusunda tamamen açık davranamıyor. Katılımcıların sadece %5’i çalıştıkları kurumda bu konuda tamamen açık olduğunu söylüyor. Özel sektörde ise bu konuda açık olduğunu belirten çalışanların oranı %17,2. Araştırmacılara göre bu veriler LGBTİ+ çalışanların kamuda ayrımcılık ve nefret söylemiyle karşılaşma riskinin daha yüksek olduğuna dair bir işaret.
 
Cinsel kimliğin gizli tutulmasının iş yerlerinde LGBTİ+’ları nefret söylemlerinden ve ayrımcılıktan koruduğu da söylenemez. Araştırmaya göre, cinsel kimliğinin tamamen kapalı olduğunu söyleyen 105 kişiden 9’u işe alım veya sonrasında bizzat kendine yönelik ayrımcılığa maruz kaldığını, 64’ü ise nefret söylemine tanık olduğunu belirtiyor. Bu, cinsel kimliğinin gizli tutulmasının kişilerin ayrımcılığa uğrama riskini ortadan kaldırmadığını gösteriyor.
 
Cinsel kimliğinin tamamen veya kısmen açık olduğunu belirten katılımcılar arasındaki ayrımcılığa uğrama oranları genel ayrımcılığa uğrama oranlarının da üstünde. İşe alım süreçlerinde açık olduğunu belirten katılımcıların %18,8’i, çalıştığı işyerinde açık olduğunu beyan eden katılımcıların da %27,7’si ayrımcılıkla karşılaştığını ifade ediyor. Bu oranlar araştırmaya katılanların genelinde ise sırasıyla %4,5 ve %15,8. Araştırmacılar, son dönemde devletin çeşitli kademelerindeki görevliler tarafından LGBTİ+’lara yönelik ayrımcı söylemlerin kamusal alanda yaygınlaştırılmasının kurumlarda ayrımcılığı artıran bir etken olabileceğini belirtiyor.
 
Ayrımcılığa karşı kamuda koruma mekanizmaların bulunmaması, bulunduğu durumlarda ise genellikle etkisiz kalması da LGBTİ+ çalışanları için ciddi bir sorun oluşturuyor. Çalıştığı kurumda cinsiyet kimliği, cinsel yönelim ve cinsiyet özelliklerine dayalı ayrımcılığı önlemek için kurallar veya kurullar olduğunu belirten katılımcı oranı yalnızca %5,9. LGBTİ+ çalışanlar resmi kanallar yolluya sonuç alacaklarına inanmamakla birlikte, bu süreçte çalışanlarda daha da mağdur edilme, işini kaybetme ve cinsel kimliğinin açığa çıkması endişelerinin baskın olduğu görülüyor.
 
Sendika ve meslek örgütleri LGBTİ+ çalışanlar için kamu kurumlarına göre bir nebze daha güvenli alanlar sağlayabiliyor. Bu tür örgütlerde ayrımcılığa uğrama ve nefret söylemiyle karşılaşma oranları daha düşük olsa da araştırmaya göre kamu çalışanı LGBTİ+’lar arasındaki sendika ya da meslek örgütü üyesi olma oranları düşük. Üye olanlar ise bu örgütleri genelde LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılığa karşı mücadele alanları olarak görmüyor. Cinsel kimliği konusunda açık olmama hali, LGBTİ+ çalışanlarının kendi aralarında iletişim ve dayanışma ağları gibi güçlendirme mekanizmalarının oluşmasını da zorlaştırıyor. 
 
Araştırma kapsamında bu yıl Covid-19 pandemisinin LGBTİ+’ların çalışma hayatı üzerindeki etkileri de incelendi. Katılımcıların büyük kısmı pandeminin kendisini bu açıdan ekilemediğini söylerken, uzaktan çalışma nedeniyle nefret söylemi ve ayrımcılık riskinin azaldığını ve kendilerini daha güvende hissettiklerini belirten katılımcılar da var. Öte yandan katılımcılar pandemi nedeniyle kimliklerini açık yaşayabildikleri sosyal çevrelerinden de yoksun kalmalarının yalnızlaştırıcı etkilerinden ve pandeminin yarattığı işsizlik riski ve gelecek kaygılarından olumsuz etkilendiklerini belirtiyorlar.
 
Çalışma, LGBTİ+ çalışanların ayrımcılıkla karşılaşma riskine karşı iş arama ve işe alım süreçlerinden başlayarak, iş hayatı boyunca cinsel kimliğini gizlemeleri ve sürekli temkinli davranmak zorunda kalmalarının bir ayrımcılık biçimi olduğunu vurgularken bunun bireyler için ağır psikolojik etkilere yol açtığını belirtiyor. Araştırma, LGBTİ+ çalışanların en öncelikli talebinin özgürlük ve görünürlük olduğunu ve bu talebin yerine getirilebilmesi için toplumsal farkındalığın artması ve etkili huku­ki koruma mekanizmalarının geliştirilmesi gerektiğini gösteriyor. Araştırmanın sonuçları ise bu konuda henüz yeterli adımların atılmadığını ortaya koyuyor. LGBTİ+’ların istihdama erişimindeki zorlukların giderilmesi ve huzurlu bir çalışma hayatı sürdürebilmeleri için hem hukuk alanında hem kurumsal politikalar çerçevesinde hem de sivil toplum alanında etkin stratejiler geliştirilmesi gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

26 November

COP26 zirvesi başarısızlık ve hayal kırıklığıyla mı sonuçlandı?

*Bu haberi 6 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İki hafta süren zorlu müzakerelerin ardından, Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı  (COP26) sona erdi. 197 katılımcı ülkenin tamamı, Hindistan'ın itirazıyla kömürün “aşamalı olarak kullanımının sonlandırılması” ifadesinin “aşamalı olarak kullanımının azaltılması” olarak değiştirildiği Glasgow İklim Paktı'nı kabul etti.

2015 Paris Anlaşması, ülkelere iklim değişikliğiyle mücadele için bir çerçeve sağladıysa, altı yıl sonra Glasgow, küresel diplomasinin nabzını yoklamak için ilk büyük test oldu. Peki COP26 başarısız mıydı?

Bu soruyu zirvenin orijinal hedefleri üzerinden değerlendirirsek, cevap evet, zirve yetersiz kalmış durumda. Bu cevabın ardında iki büyük hedefin gerçekleştirilememiş olması yer alıyor: 2030 için ısınmayı 1,5? ile sınırlamaya yönelik hedeflerin yenilenmesi ve kömürün aşamalı olarak kaldırılmasına ilişkin bir anlaşma. Ancak başarısızlıklar arasında önemli kararlar ve dikkate değer parlak noktalar da bulunuyor. Öyleyse zirvenin belirleyici konularına bir göz atalım.

Zayıf 2030 hedefleri

Paris Anlaşması'nın amacı, bu yüzyılda küresel sıcaklık artışını 2°C'nin altında tutarak ısınmayı 1,5? ile sınırlandırmaktı. COP26'dan önce dünya, ülkelerin taahhütlerine ve teknolojideki değişim beklentilerine göre 2,7? ısınma yolundaydı. Bazı kilit ülkeler tarafından bu on yılda salımların azaltılmasına yönelik yeni taahhütler de dahil olmak üzere COP26'daki duyurular, bunu en iyi tahmin olan 2,4?'ye indirdi.

Zirvenin son metni, mevcut ulusal olarak belirlenmiş katkıların (NDC) 1,5? için gerekenden çok uzak olduğunu belirtiyor. Bu doğrultuda, ülkelerin gelecek yıl yeni güncellenmiş planlarla geri gelmeleri talep ediliyor. Paris Anlaşması’na göre, her beş yılda bir yeni iklim planlarına ihtiyaç duyulurken, Glasgow’da alınan kararla gelecek yılki yeni iklim planları, beş yıl daha beklemek yerine kampanyacılara hükümetin iklim politikasını değiştirmeleri için bir yıl daha verebilir.

Bir sonraki yıl güncellenecek hedeflerle teknik olarak, 1,5? sınırı hala ulaşılabilir durumda olsa da COP26 Başkanı Sharma'nın dediği gibi “1,5 dereceye karşı eğilim zayıf”.

Örneğin Avustralya hükümetinin son duyurularına rağmen, ülkenin 2030 hedefi 2015'tekiyle aynı kaldı. Tüm ülkeler bu şekilde yetersiz kısa vadeli hedefler benimsemiş olsaydı, küresel sıcaklık artışı 3?'ye kadar devam edecekti. Avustralya'nın deneyiminin gösterdiği gibi, iklim politikasını yönlendiren güç genellikle uluslararası baskıdan ziyade iç politika. Dolayısıyla Avustralya'nın veya diğer ulusların 2022'de daha büyük hedeflere ulaşacağının garantisi yok.

Kullanımı sonlandırmak değil, azaltmak

Hindistan'ın anlaşmada yer alan ifadeyi kömür kullanımını “sonlandırmak" yerine "azaltmak" olarak değiştirme müdahalesi, kömürden uzaklaşma aciliyetinin üzerine gölge düşürüyor.

Hindistan, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri'nden sonra dünyanın en büyük üçüncü sera gazı salımına sahip ülkesi. Üretim büyük ölçüde kömüre dayanıyor ve kömüre dayalı üretimin 2024'e kadar her yıl %4,6 artması bekleniyor. Hindistan, "aşamalı sonlandırma" ifadesinin en önde gelen itirazcısıydı, ancak Çin'den de destek aldı.

Önemli bir diğer sonuç olarak, COP26 ayrıca Paris Anlaşması’nın 6. Maddesi olarak bilinen küresel karbon ticareti kurallarını da sonuçlandırdı. Ancak belirlenen kurallara göre, fosil yakıt endüstrisinin karbon salımlarını “dengeleme”sine ve çevreyi kirletmeye devam etmesine izin verileceği anlaşılıyor. Bu durum “aşamalı azaltma” değişikliği ile birleştiğinde, fosil yakıt salımlarının devam edeceği anlamına geliyor.

Gelişmiş ülkelerin yetersiz vaatleri

COP26 özellikle gelişmiş dünyadaki küresel liderlerin iklim sorununun ciddiyetini hala kavrayamadığını gösterdi. Konuşmalarında bunun ciddiyetini ve aciliyetini kabul etseler de çoğunlukla kısa vadeli ulusal çıkarlar peşinde koşuyorlar ve harekete geçme konusunda net ve acil taahhütler olmaksızın, uygun mesafeli “net-sıfır” salım taahhütlerinde bulunuyorlar.

İşin kötüsü, Glasgow'daki birçok gelişmiş ülke liderinin açıklamaları, gerçek iklim stratejileriyle çelişiyor. Örneğin, Glasgow'daki son konuşmasında ABD Başkanı Joe Biden, enerji fiyatlarındaki değişimlerin temiz enerji hedeflerinden vazgeçmek için değil, bir eylem çağrısı olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Ancak sadece üç gün sonra Biden yönetimi, OPEC+'nın petrol üretimini artırmayarak küresel ekonomik toparlanmayı tehlikeye attığını iddia etti. Hatta ABD'nin yakıt fiyatlarını düşürmek için gerekli "tüm araçları" kullanmaya hazır olduğu konusunda uyardı.

Açıklanan COP26 vaatleri, gelişmiş dünyanın çifte standardını da ortaya koymakta. Aralarında ABD'nin de bulunduğu 20 ülkeden oluşan bir grup, kömürle çalışan projeler de dahil olmak üzere fosil yakıt projelerine yönelik kamu finansmanını 2022'nin sonuna kadar sona erdirme sözü verdi. Ancak yasak, yerel projeler için değil, yalnızca uluslararası projeler için geçerli olacak. ABD ve diğer bazı imzacılar, sınırları içinde yeni kömür santrali projelerini durdurmayı ve mevcut kömür altyapısını aşamalı olarak kaldırmayı ayrı ayrı taahhüt eden 23 ülkeye katılmayı reddetti.

Bugüne kadar küresel karbondioksit salımlarının baskın payından sorumlu olan gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı sağlamak için uzun süredir devam eden taahhütlerde tereddüt ediyor. Kopenhag'daki COP15'te gelişmiş ekonomiler, gelişmekte olan ülkelere yılda 100 milyar dolar sağlama sözü verdi, ancak bu nispeten mütevazı taahhüt bile yerine getirilemedi. 2019'da gelişmekte olan ülkelere yönlendirilen toplam iklim finansmanı 80 milyar dolardan azdı; 2013'ten bu yana her yıl ortalama miktar sadece 67 milyar dolardı.

Buna karşılık, gelişmekte olan ülkeler, iklim felaketlerinin yol açtığı “kayıp ve hasar” için finansman sağlamaları konusunda gelişmiş ülkelere çağrıda bulunuyorlar. Küçük ada devletleri ve kırılgan ülkeler, büyük kirleticilerin tarihsel salımlarının bu etkilere neden olduğunu ve bu nedenle finansmana ihtiyaç olduğunu söylüyor. ABD ve AB liderliğindeki gelişmiş ülkeler, bu kayıp ve zararlar için herhangi bir sorumluluk almaya direndiler ve çoğu ülke tarafından istenilmesine rağmen, savunmasız ülkeleri desteklemenin bir yolu olan yeni bir “Glasgow Kayıp ve Hasar Tesisi” oluşturulmasını reddettiler.

Gelişmiş ülkelerinGelişm yeşil teknoloji transferi vaatleri de sözde kaldı. Gelişmiş ülke hükümetleri, yerli şirketlerin, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ve adaptasyonu için kritik bilgilerin yayılmasını engelleyen fikri mülkiyet haklarına tutunmalarına izin verdi. Çin ve Hindistan gibi ülkeler kendi yenilenebilir enerji endüstrilerini teşvik etmeye çalıştıklarında, özellikle ABD, Dünya Ticaret Örgütü'ne şikâyette bulundu.

Parlak noktalar

Bütün olumsuzluklara rağmen, COP26 bir dizi önemli olumlu sonuca da yol açtı. Dünya, bir enerji kaynağı olarak fosil yakıttan açık bir şekilde uzaklaştı. İlk defa bir BM iklim müzakereleri bildirgesinde fosil yakıtlardan bahsediliyor. Bu, iklim acil durumuyla mücadele için kömür ve diğer fosil yakıtların kullanımının hızla azaltılması gerektiğini kabul eden önemli bir değişim. Fosil yakıtların sonu hakkında konuşma tabusu sonunda kırılmış gibi gözüküyor. 1,5? küresel ısınma hedefi, bu hedefe ulaşmanın, 2010 seviyelerine kıyasla 2030 yılına kadar %45'lik hızlı, derin ve sürekli salım azaltımları gerektireceğinin kabul edilmesiyle ön plana çıktı.

Birçok ülke uzun vadeli net sıfır hedeflerini açıkladı. En önemlilerinden biri, Hindistan'ın 2070 yılına kadar net sıfır salıma ulaşma taahhüdü. Ülke, önümüzdeki on yıl içinde yenilenebilir enerjide büyük bir genişlemeyle hızlı bir başlangıç yapacağını ve böylece salımlarını 2030'da mevcut toplam 2,5 milyardan 1 milyar tona azaltarak üretimdeki toplam kullanımın %50'sini oluşturacağını söyledi. Dünya GSH'sinin %90'ını oluşturan ülkeler bu yüzyılın ortasına kadar net sıfır taahhüdü vermiş durumda.

Bir diğer olumlu gelişme, ormanları ve biyolojik çeşitliliği koruma alanında yaşandı. İmzalanan Pakt, bu konuların önemini vurgularken, Avustralya ve diğer 123 ülke 2030 yılına kadar ormansızlaşmayı sona erdirme sözü veren bir yan anlaşma imzaladı.

Ülkeler ayrıca 2022'nin sonuna kadar Paris Anlaşması hedefine uyum sağlamak için 2030 hedeflerini yeniden gözden geçirmeye ve güçlendirmeye davet edildi. Bunu desteklemek için, 2030’a kadar her yıl hedefleri artırmaya odaklanan, üst düzey bir bakanlar yuvarlak masa toplantısı yapılması kararlaştırıldı.

Küresel sera gazı salımlarının yaklaşık %40'ını oluşturan ABD ve Çin arasında imzalanan iklim anlaşması da temkinli iyimserlik için bir neden. Dünyanın en büyük iki ekonomisi, bilim insanlarının 1,5?'de kalmak için önümüzdeki 10 yıl içinde gerekli olduğunu söyledikleri salım kesintileri konusunda yakın iş birliği içinde olduklarını gösteren ortak bir deklarasyon yayınladılar. İki ülke, metan gazı ve ulaşım, enerji ve endüstri kaynaklı salımların kesilmesi gibi bazı kilit alanlarda birlikte çalışacak.

COP26, özel sektörü de harekete geçirmeyi başardı. ABD Başkanlık İklim Özel Temsilcisi John Kerry ile Dünya Ekonomik Forumu arasındaki ortaklıktan ortaya çıkan First Movers Coalition, sıfır karbon teknolojisine olan talebi hızlandıracak. First Movers Coalition, teknoloji ihtiyaçlarının yoğunlaştığı sekiz sektörde inovasyonu hızlandırmaya odaklanıyor: çelik, kamyon taşımacılığı, nakliye, havacılık, çimento, alüminyum, kimyasallar ve doğrudan hava yakalama.  John Kerry, COP26'da First Movers Coalition'ı başlatırken, işletmelerin net sıfıra giden yarışı yönlendiren "kritik bir bileşen" olduğunu belirtti.

Gelişmiş ülkelerin çok yavaş hareket ettikleri ve hem karbon salımı hem de az gelişmiş ülkelerin iklim değişikliğine uyum sağlamalarına ve fosil yakıt çağını atlamalarına yardımcı olacak finansman sağlamada geri kaldıkları açık. Dünya 1,5°C hedefi için henüz istenen noktada olmasa da doğru yönde ilerliyor. Ve Glasgow İklim Paktı’nda doğrudan kömür kullanımında bir azalmaya değinilmiş olması, olumlu bir değişime işaret ediyor. Ancak ihtiyaç duyulan değişimin, iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini engellemek için gereken zamanda olup olmayacağı belirsizliğini koruyor.
 

SHARE: READ MORE

26 November

AB’den yeni önlem: Sığır eti, palm yağı ve kahve gibi ürünlerin ithalatı tehlikede

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Avrupa Komisyonu sığır eti, palm yağı, kakao ve ormansızlaşmayla bağlantılı olan diğer ürünlerin ithalatını önlemek için yeni bir yasa önerisinde bulundu. Dünya çapında tehlike altındaki ormanların korunması için tasarlanan yasa kapsamında Avrupalı tüketicileri hedefleyen şirketlerin ve küresel tedarik zincirlerinin ormanların yok edilmesine katkıda bulunmadığını kanıtlamaları gerekecek. Yasa tasarısı, Cop26’da ülkelerin küresel orman kaybını durdurma ve bu kaybı tersine çevirme taahhüdünde bulunmasının ardından geldi.
 
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tahminlerine göre, 1990 yılından bu yana dünya çapında 420 milyon hektar orman kaybedildi. Büyükbaş hayvancılığı başta olmak üzere, tarımsal genişleme bu kaybın yaklaşık %90'ından sorumlu. 2021 Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) raporuna göre Avrupa, küresel olarak ormansızlaşmayla bağlantılı ürünlerin ikinci en büyük ithalatçısı ve son yıllarda bölgeye yapılan ticaret, küresel orman kaybının yaklaşık %16'sına yol açmış durumda. Avrupa bu konuda Çin’in (%24) gerisinde kalıyor, ancak Hindistan (%9), Amerika Birleşik Devletleri (%7) ve Japonya'dan (%5) daha fazla küresel orman kaybına neden oluyor.
 
Avrupa’da bulunan birçok şirket, çevresel suistimallerin yaygın olduğu ülkelerde faaliyet göstermeye devam ediyor, ancak küresel tedarik zincirlerinde çevreye yönelik riskleri bulmaları ve düzeltmeleri için Avrupa Birliği (AB) çapında mevcut bir yasal gereklilik bulunmuyor. Yeni yasa sayesinde AB ilk defa, yasa dışı üretimin yanı sıra, her türlü ormansızlaşma ile bağlantılı ürünleri düzenlemeye çalışacak. Çevrecilere göre, Brezilya gibi bazı büyük ormanlık ülkelerin yasal korumaları yetersiz olduğu için bu yasa önemli bir adım teşkil ediyor.
 
Yasadan etkilenecek ürünler arasında sığır eti, ahşap, palm yağı, soya, kahve, kakao ve bunların türevleri olan deri, çikolata ve mobilya gibi ürünler yer alıyor. Üretici ülke kanunlarına göre üretim yasal olsa bile, Avrupa ülkelerinde faaliyet gösteren şirketler ormansızlaştırmaya veya orman hasarına neden olan ürünler satmadıklarını kanıtlamaları gerekecek. Bu şirketler için detaylı araştırma zorunluluğu getirilmesi ve menşe ülkelerdeki arazilerin uydular ve coğrafi konum takibi yoluyla izlemesi anlamına geliyor. Ulusal makamlara doğru bilgi sağlamayan şirketler, yıllık cirolarının yüzde 4'ü kadar para cezasıyla karşı karşıya kalabilecek.
 
AB Çevre Komiseri Virginijus Sinkevicius, yeni düzenlemenin öncü bir adım olduğunu ve AB’nin küresel bir sorumluluk sergilediğini söyledi. Ancak orman kaybının yalnızca AB’nin eylemleriyle çözülmeyeceğinin de belirten Sinkevicius “ABD ve Çin gibi büyük pazarların da tedarik zincirlerini temizlemelerine ve ormanların korunmasını hızlandıracak üreticilere ihtiyacımız var, ancak yardımcı olmaya hazırız” dedi. 

Mighty Earth kampanya grubunun Avrupa direktörü Nico Muzi “AB, büyük süpermarketlere ve perakendecilere net bir mesaj gönderiyor: Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri, ormansızlaşmayla bağlantılı tarım ürünlerini kabul etmeyecek” dedi. Ancak Muzi, savana ve turbalıklar gibi hem önemli karbon deposu olan hem de çeşitli bitki ve hayvan türlerinin yaşama alanı olan kırılgan ekosistemlerin yasa tasarısına dahil edilmemesini eleştirdi.
 
Eleştirilen bir başka madde, önemli boyutlarda ormansızlaşmaya neden olan kauçuk ve mısır gibi diğer emtiaların yasada yer almaması. Ancak, yasa tasarısını savunan Sinkevicius, Avrupa tüketiminin ormansızlaşmaya en fazla katkıda bulunduğu ürünlerin hedef alındığını öne sürdü. Ayrıca yeni bir sorun tespit edilmesi durumunda, AB’nin hızla tepki verebileceğini ve daha fazla ürünün yasa kapsamına alınabileceğini belirtti.
 
Ayrı bir gelişmede komisyon, Avrupa topraklarını mevzuat yoluyla koruma girişimini yeniden canlandırma niyetini açıkladı. Avrupa topraklarının yaklaşık %70'i çiftçilik, kirlilik ve kentsel yayılma nedeniyle sağlıklı olarak kabul edilmiyor ve her yıl 1 milyar ton toprak erozyon yoluyla yok oluyor. Hava ve su kalitesini düzenleyen komisyon, 2050 yılına kadar AB genelinde sağlıklı toprak seviyelerine ulaşmak amacıyla 2023'te yasal önerileri yayınlayacağını söyledi. Komisyon bu arada AB hükümetlerine, tarım arazileri ve doğal çevre üzerindeki gelişimi en aza indirecek hedefler belirlemeleri ve kentsel alanların yeniden yapılandırılmasına öncelik vermeleri için çağrıda bulundu.
 

SHARE: READ MORE

12 November

COP26 için en önemli konulardan biri: Gelişmekte olan ülkelere yönelik iklim finansmanı taahhütleri

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Glasgow'da düzenlenen Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı'nda kilit müzakere noktalarından biri, gelişmekte olan ülkeler için iklim finansmanını önemli ölçüde artırmak. İklim finansmanı, tarihi salımların büyük bir bölümden sorumlu olan zengin ülkeler tarafından gelişmekte olan ülkelere salım azaltım ve iklim uyum stratejileri oluşturmaları için ödeniyor. Bu finansmanın standart kalkınma yardımına ek olarak ödenmesi bekleniyor. 2009 Kopenhag iklim görüşmelerinde, varlıklı ülkeler tarafından 2020‘ye kadar iklim finansmanı için yılda 100 milyar ABD doları vaat edilmişti. Ancak bu hedefe henüz ulaşılamadı. Glasgow’da bu sene düzenlenen zirvenin ilk birkaç gününde, gelişmekte olan ekonomilerden liderler, sanayileşmiş ülkelere hem iklim finansmanında vaat edilen 100 milyar doları yerine getirmeleri için hem de önümüzdeki yıllarda fonların artırılması konusunda defalarca çağrıda bulundular.

Bu konuyla ilgili olarak BM Çevre Programı (UNEP) tarafından paylaşılan yeni bir rapor, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliği ile mücadelede büyük bir finansman açığıyla karşı karşıya olduğu konusunda uyarıda bulunuyor. Rapor, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine tahmini uyum maliyetlerinin, mevcut finansman akışlarından beş ila on kat daha fazla olduğunu ve bu açığın gittikçe artacağını tespit ediyor. Sırf gelişmekte olan ülkelerin uyum maliyetlerinin, 2030 yılına kadar yılda 140-300 milyar dolar ve 2050 yılına kadar yılda 280-500 milyar dolar civarında olması bekleniyor.

Gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere akan iklim finansmanı  2019'da 79,6 milyar dolar olarak açıklandı. Avustralya'nın Paris Anlaşması kapsamındaki mevcut iklim finansmanı taahhüdü, 2025 yılına kadar yıllık 300 milyon Avustralya doları. Birçok ülke ile karşılaştırıldığında, Avustralya’nın geride kaldığı düşünülüyor. Çok daha küçük bir ekonomiye sahip olan Yeni Zelanda bile 2025 yılı için taahhüdünü 1,3 milyar NZ dolarına yükseltti. Avrupa Birliği 2027'ye kadar ekstra 4,7 milyar Euro taahhüt ederken, ABD de taahhüdünü iki katına çıkartarak 2024 yılına kadar yıllık 11 milyar dolar sözü vermiş durumda.

Almanya ve Kanada tarafından geliştirilen yeni bir iklim finansman planı tek bir yıl yerine 2020'den 2025'e kadar sağlanan finansmanın ortalamasını alarak yıllık 100 milyar ABD doları hedefine ulaşılmasını öneriyor. Ancak vaat edilen 100 milyar dolar hedefine ulaşılması durumunda bile, bu miktar küresel ısınmayı 1,5?'nin altında sınırlamak için yetersiz gözüküyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tahminlerine göre, küresel ısınmayı sınırlamak için yalnızca enerji sektörünün 2035’e kadar yıllık 2,4 trilyon ABD dolarına ihtiyacı bulunuyor. UNEP raporu ayrıca COVID-19 ekonomik teşvik paketlerinin de iklim adaptasyonunu desteklemek için kullanılma fırsatının kaçırıldığını belirtiyor. Raporda incelenen 66 ülkenin yalnızca üçte birinden azı, iklim risklerini ele alan COVID-19 önlemlerini finanse etti.

İklim değişikliğiyle mücadele için finansman akışı açısından önemli olduğu düşünülen bir konu karbon piyasaları. COP26'da ele alınması beklenen Paris İklim Anlaşması’nın 6. maddesi, karbon ticareti yoluyla salım azaltımlarını teşvik edecek bir piyasa mekanizması oluşturulmasını kapsıyor. Şirketlerin karbondioksit salımına devam etmeleri için harcama yapmaları da yoksul ülkelerin salımları azaltmak ve uyum sağlamak için kullanabilecekleri finansmanın bir kısmını sağlayabilir.

İklim finansmanı açısından bir diğer önemli konu ise Paris İklim Anlaşması’nın 8. maddesi. İnsan kaynaklı iklim değişikliğinin neden olduğu kayıp ve hasarlar, uluslararası müzakereler için oldukça hassas bir konu başlığı. Kayıp ve hasarlar, sel ve siklon gibi aşırı hava olayları veya deniz seviyesinin yükselmesi ve uzun süreli kuraklıklar olabilir. Geçim kaynaklarına verilen ekonomik zararlar veya ekonomik kayıp olamayan kültürel miras veya sevdiklerinizin kaybı da kayıp ve hasarlara dahil kabul ediliyor. İnsan göçü ve yerinden edilme de iklim değişikliği etkilerinden kaynaklanıyorsa kayıp ve hasarlar kapsamına giriyor. Zengin ülkeler, iklim adaletsizlikleriyle ilgili sorunlar nedeniyle sorumlu tutulmaktan korkuyor, ancak belgenin ayrıntıları madde 8'in sorumluluk veya tazminat için bir temel oluşturmamasını ve bunun için bir finansmanın belirlenmemesini sağlamış durumda. Gelişmekte Olan Küçük Ada Devletleri İttifakı, En Az Gelişmiş Ülkeler ve Afrika Grubu iklim değişikliğinin neden olduğu hasarın büyük bir kısmını üstleniyor. Dünya uluslarının yarısından fazlasını oluşturan bu grupların COP26’da bir araya gelerek kayıp ve hasar konusunda sıkı pazarlık etmeleri bekleniyor.

Gelişmekte olan ülkeler salım azaltımı için mali yardım almazsa, Paris Anlaşması'nın küresel ısınmayı 1,5? ile sınırlama taahhüdünün yerine getirilmesi olası gözükmüyor. Gelişmiş ülkelerin vaat ettiği yıllık 100 milyar dolarlık hedefe ise 2023’ten önce ulaşılması beklenmiyor. Bu miktarın bir an önce karşılanması ve ayrıca önceki yılların eksiklerinin de giderilmesi gerekiyor. Üstelik tehlikeli iklim değişikliği seviyelerinden kaçınmak için gereken yatırımların 100 milyar doların çok üstünde olduğu belirtiliyor. Bu nedenle uluslararası iklim finansmanının önemli ölçüde artırılması gerekecektir. Gelişmekte olan ülkelerin salım azaltma ve adaptasyon çalışmaları için sağladıkları finansmanın artmasını desteklemek, dünyadaki herkesin yararına olacaktır.
 

SHARE: READ MORE

12 November

COP26: 2030 yılına kadar küresel orman kaybını tersine çevirme hedefi ulaşılabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İngiltere’nin Glasgow kentinde gerçekleşen Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı'na katılan yüzden fazla dünya lideri, 2030 yılına kadar küresel orman kaybını durdurma ve bu kaybı tersine çevirme taahhüdünde bulundu. Dünya ormanlarının %85'ini barındıran ülkelerin imzaladığı anlaşmaya göre, koruma çalışmaları için 19,2 milyar dolar kamu ve özel fon desteği sağlanacak. Ek olarak, 28 ülke palm yağı, kakao ve soya gibi küresel olarak önemli malların ticaretinin ormansızlaşmaya katkıda bulunmamasına da dikkat edecek.
 
Ormanlar atmosferdeki karbonu emdiğinden ve ormansızlaşma sonucunda bu karbon atmosfere salındığından iklim değişikliğiyle mücadelede ormansızlaşmanın önüne geçilmesi gerekiyor. Ormanlar son yirmi yılda her yıl küresel salımların neredeyse %20’sine denk olan 7,6 milyar ton CO² eşdeğerini ortadan kaldırdı. Ancak dünyanın dört bir yanındaki ormanlar, saldıklarından daha fazlasını emen net karbon yutağı olmaktan karbon kaynağı olmaya doğru ilerliyor. Örneğin; Brezilya Amazon'unun bazı bölgelerinde devam eden arazi temizliği oradaki ormanların zaten emdiklerinden daha fazla karbon salmalarına neden oluyor. Artan küresel sıcaklıklar nedeniyle sıklaşan orman yangınları ormanlardan kaynaklanan salımları ve küresel sıcaklıkları daha da arttırıyor.
 
Küresel ısınmayı 1,5°C, hatta 2°C'nin altında tutma hedefi hızla ulaşılamaz hale gelirken kalan ormanların korunması daha da önemli hale geldi. Bu kritik durum liderlerin Glasgow’da verdikleri orman ve arazi kullanımı konusundaki beyanlarının yeterli olup olmadığı sorusunu doğuruyor.  
 
Orman kaybını durdurmak için geçmiş yıllarda da pek çok taahhütte bulunulmuştu. 2005 yılında, BM Ormanlar Forumu 2015 yılına kadar dünya çapındaki orman örtüsü kaybını tersine çevirme taahhüdünde bulundu. 2008'de 67 ülke, 2020 yılına kadar sıfır net ormansızlaşmaya ulaşma sözü verdi. 2014 yılında ise New York Anlaşması’yla 200 ülkenin sivil toplum grupları ve yerli halk örgütleri, 2020 yılına kadar ormansızlaşmayı yarıya indirme ve 2030 yılına kadar da tamamen bitirme hedefi belirlemişti. Fakat bu taahhütler yerine getirilemedi. New York anlaşmasından bu yana ortalama olarak orman kayıpları %41 oranında arttı. 2014 bildirgesini imzalamayan Brezilya, Rusya ve Çin’in ise bu sefer imzacı olduğu gözüküyor. Bu olumlu bir gelişme ancak daha önceki taahhütlerin gerçeklememiş olması umutları azaltıyor.
 
Orman kaybının nedenleri bölgeden bölgeye değişmekle birlikte, sorun ormansızlaşmadan yararlananlar ile ormanları bozulmadan korumaya çalışanlar arasında bir çatışma düzeyine indirgeniyor. Ormanları korumak, iklimi stabilize ederek aslında herkese fayda sağlıyor. Fakat ağaç kesimi veya tarım için bir orman parçasının temizlenmesi, bu faaliyetlerle ilgili insanlara çok daha doğrudan ve somut bir şekilde fayda sağladığından ormanların korunmasının sağlanması zorlaşıyor. Nihayetinde, ormanları bozulmadan tutmak için onları koruma çabalarının yeterli finansal desteği görmesi gerekiyor. Eleştirilere ve uygulamadaki sorunlara rağmen, tropikal ülkelere ormanları koruma faaliyetleri için finansal destek sunan BM mekanizması REDD+'nın (Ormansızlaşma ve Bozulmadan Kaynaklanan Salımların Azaltılması) temel amacı bu desteği sağlamak.
 
Madagaskar'ın Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Bakanı Dr. Baomiavotse Vahinala Raharinirina Glasgow’daki zirveden hemen önce alternatif geçim kaynağı eksikliği, yerel toplulukların genellikle ormanları sömürmek isteyenleri engelleme gücünden yoksun olması ve sürdürülebilir orman yönetimi için daha fazla desteğe ihtiyaç olması gibi nedenlerden dolayı daha etkili bir orman koruması yapılamadığını aktarıyor. Raharinirina ayrıca, Madagaskar iklim değişikliğine nispeten az katkıda bulunsa da halkının iklim değişikliğinin sonuçlarından oldukça etkilendiğinden bahsediyor. İklim değişikliğinin yol açtığı kuraklık nedeniyle ülkenin güneyinde bir milyon insan gıda yardımına ihtiyaç duyuyor. Ormanları koruyarak ve restore ederek salımları azaltmak için Glasgow Liderler Bildirgesi'ni de imzaladıklarını söyleyen bakan, bu durumun daha fazla kaynak ve uluslararası toplumun desteği olmadan tersine çevrilemeyeceğini söylüyor.  
 
Raharinirina, COP26'da orman tahribatına verilen önemden memnun olduğunu belirtti. Programın ilk etkinliğinde, orman topluluklarını ve yerli halkı bir araya getirerek, son on yılda ormanların korunması stratejilerinin tartışıldığını aktardı. Guatemalalı yerli bir lider olan Dolores de Jesus Cabnal Coc ise sürecin yavaş olacağını ama 2015’te Paris’teki COP21’den beri daha kapsayıcı adımların atılmasını sağlayacak bir platformun olduğuna dikkat çekti.
 
Dünya liderleri arasında, ormanları korumanın kaçınılmaz olarak iklime, biyolojik çeşitliliğe ve yerel geçim kaynaklarına fayda sağlayan üçlü kazançlar sağlayacağının anlaşıldığı görülüyor. Bu taahhütlerin ormansızlaşmayı tamamen durduracağı veya tersine çevireceği tam olarak söylenemese bile konunun önemi göz önüne alındığında, COP26'da yeniden ormansızlaşmaya odaklanılması olumlu olarak değerlendiriliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

12 November

Sosyal medyada iklimle ilgili yanlış bilgiler bir gün içerisinde milyonlarca kez görüntüleniyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Her geçen gün iklim değişikliğinden kaynaklı aşırı hava olaylarının etkilerini daha çok hissediyoruz. Bu da insanları iklim değişikliğiyle ilgili daha fazla bilgi araştırmaya yöneltiyor. Peki iklimle ilgili bilgileri nereden alıyorlar? Doğru bilgilere ulaşabiliyorlar mı?

The Conversation’ın İngiltere’de gerçekleştirdiği bir ankete göre 1700 katılımcının %50’si iklim değişikliğiyle ilgili yanlış haber başlıklarının yarısının yanlış olduğunu tespit edemiyor. Katılımcıların %44’ü ise çevrimiçi platformlarda ne sıklıkta yanlış bilgiyle karşılaştıklarından haberdar değil.

Bu noktada yanlış bilgi ve dezenformasyonu tanımlamak gerekiyor. Yanlış bilgi, aldatma kastı olup olmadığına bakılmaksızın oluşturulan ve yayılan yanıltıcı bilgi olarak tanımlanabilir. Dezenformasyon, aldatma niyetiyle yaratılan ve yayılan yanıltıcı bilgi olarak yanlış bilgiden ayrılıyor. İklim değişikliği özelinde baktığımızda, iyi desteklenen teoriler hakkında şüphe uyandıran veya iklim bilimini itibarsızlaştırmaya çalışan davranış ve bilgiler, iklim şüpheciliği, karşıtlığı veya inkarcılığını yayma amaçlı bilgileri yanlış bilgiye dahil edebiliriz.

Bu bilgilerin fonlanmasını, yaratılmasını ve yayılmasını sağlayan çeşitli aktörler bulunmakta. Özellikle fosil yakıt ve petrol şirketleri, karbon salımının iklim değişikliğine olan etkisini gizlemek için iklimle ilgili yanlış bilgilerin ve dezenformasyonun yayılmasını fonlayan en büyük kaynaklar. Bilgiyi yaratmadaki etkin aktörler; siyasi ve dini örgütler, muhalif bilim insanları, medya, politikacılar, blog yazarları olarak gösterilebilir.

İklimle ilgili yanlış bilgilerin yayılmasında sosyal medyanın rolü de yadsınamaz. Savunuculuk örgütü Stop Funding Heat ve Real Facebook Oversight Board adlı eylemci grubun yeni bir raporuna göre, Facebook’un mevcut mekanizmaları iklim değişikliğiyle ilgili yanlış veya yanıltıcı içeriği kısıtlamaya yetmiyor. Rapor kapsamında gruplar, Ocak ve Ağustos 2021 arasında yayınlanan, 196 Facebook grubunu ve yanlış iklim iddiaları yayınladığı bilinen sayfaları kapsayan 48.700 gönderiyi analiz etti. Analiz sonucunda gruplar sadece %3,6'sı Facebook'un üçüncü taraf teyitçileri tarafından değerlendirilen, iklimle bağlantılı 38.925 yanlış bilgi tespit ettiler. Yanlış bilgi içeren içeriğin %85’i, şirketin kullanıcılara “dünyanın önde gelen iklim kuruluşlarından gerçek kaynaklar sağlamak için başlattığı bir araç olan İklim Bilimi Merkezi ile hiçbir bağlantı içermiyordu.

Rapora göre, çoğunlukla filtrelenmemiş olarak sunulan bu yanlış bilgiler, son sekiz ayda günde 1,36 milyon kez görüntülendi. Bu sayı, Facebook'un İklim Bilimi Merkezi’ne yapılan günlük kullanıcı ziyaretinin yaklaşık 14 katı. Bu bulgular, bilim camiasının sosyal medyaya ve onun yanlış bilginin yayılmasındaki rolüne karşı artan antipatisini de artırıyor. Kısmen Facebook'un öneri algoritmaları sayesinde; siyaset, aşı vb. konularda da komplo teorilerinin platformda hızla yayıldığı gözlemlenmişti.

Sosyal medya platformları, yayılan bilgilerin denetimi için üçüncü taraf teyit programlarının hayata geçirilmesi ve kullanıcıları güvenilir haber ve bilgi kaynaklarıyla buluşturmayı amaçlayan güncel bilgi merkezleri oluşturmak adına bazı adımlar atıyor. Geçtiğimiz ay Google, video platformu YouTube'daki iklim değişikliğini inkâr eden içeriklerin ücretli reklam alamayacağını duyurdu. Twitter ise, kullanıcılar görmeden yanlış içeriğin önüne geçmek için yeni bir iklim dezenformasyonuyla mücadele  politikası duyurdu. Platform, kullanıcılarını iklimle ilgili yanlış bilgiler onlara ulaşamadan güvenilir, yetkili bilgi merkezlerinden gelen ve daha fazla bağlam içeren güvenilir bilgilere yönlendirmeyi amaçlıyor. Ancak bu çabalar hala yeterli değil.

İklimle ilgili yanlış bilgiler platformların kendisinden gelmiyor olsa da Stop Funding Heat ve Real Facebook Oversight Board raporu, analiz ettikleri grupların ve sayfaların beşte birinin, düzenli olarak açıkça yanlış içerik yayınlayanlar olarak sınıflandırılabileceğini gösteriyor. Buna rağmen, bu grupların gönderilerinin yalnızca onda biri teyit edilmiş durumda ve sadece %10,6'sının İklim Bilimi Merkezi’ne yönlendirmesi bulunuyor.

Rapor ayrıca, platformların doğruluk kontrollerini atlayabilen "daha sinsi" iklim bilgisi biçimlerini de tanımlıyor. Analizdeki yanlış bilgilerin büyük çoğunluğunu oluşturan bu içerikler, aşırı sağ haber sitelerine bağlantılar içeren gönderileri veya medya şahsiyetlerinin hatalı akıl yürütmelerini içeriyor. Bunun nedeni düşünce özgürlüğü olarak kabul edilen içeriği koruyan doğru haber kontrol politikalarındaki boşluklar olabilir. Örneğin, Avustralyalı senatör Malcolm Roberts bir gönderisinde, yanlış bir şekilde, karlı havanın küresel ısınmanın aksini kanıtladığını öne sürdü. Oysaki hava durumu ve iklim aynı anlama gelmiyor.

Stop Funding Heat ve Real Facebook Oversight Board’un çalışmasına yanıt olarak Facebook, yazarların yaklaşımıyla ilgili endişelerini dile getirerek, raporun "bu grupların siyasi olarak aynı fikirde olmadığı gönderilerin yanlış bilgi olduğunu iddia etmek için uydurma sayılar ve kusurlu bir metodoloji kullandığını" söyledi. Öte yandan, Facebook, geçtiğimiz yıl boyunca iklim eylemine olan bağlılığını defalarca dile getirdi. 2020'de net sıfır karbon salımına ulaştı ve yakın zamanda %100 yenilenebilir enerjiyle çalıştığını duyurdu. Kâr amacı gütmeyen düşünce kuruluşu InfluenceMap'te bir veri analisti olan Jake Carbone ise, bu çabaların, iklimle ilgili yanlış bilgilerin yayılması sorununu ele almak için gereken değişim ölçeğiyle orantılı olmadığını söyledi. Carbone, gelecekte geriye dönüp bakıldığında Facebook’un sunucularından gelen salımlardan bahsedilmeyeceğini, bilgi ekosisteminin sahip olduğu etkiye bakmanın önemli olduğunu belirtti.

Rapor son olarak, platformların yanlış bilgi sorununu çözmesine yardımcı olabilecek, çoğunlukla daha fazla şeffaflık içeren, iklimle ilgili yanlış bilgi tanımının kamuoyuna açıklanması ve yanlış bilgilerin platformda nasıl yayıldığına dair dahili araştırmaların paylaşılması gibi bir dizi önlem de belirtiyor. Ayrıca, milyonlarca izleyicinin iklim karşıtı eylem mesajlarına maruz kaldığı bir yöntem olan ücretli reklamlarda iklimle ilgili yanlış bilgilendirmeye tamamen yasak getirilmesini önerdiler.

 

SHARE: READ MORE

12 November

Ekonomik büyüme karbon salımı olmadan mümkün mü?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler’in son analizleri, mevcut iklim taahhütlerinin 2100 yılına kadar sanayi öncesi seviyelere göre ortalama 2,6°C'lık küresel sıcaklık artışına yol açacağını tespit etti. Bu artış, Paris Anlaşması'nın hedeflediği 1,5°C sınırının oldukça üzerinde. Ancak, iklim değişikliğine karşı mücadeleyi politik olarak uygulanabilir kılmak için büyük ekonomik krizler olmadan salımların azaltılması gerekiyor.
 
Glasgow'da düzenlenen Birleşmiş Milletler 26. Taraflar Konferansı'nda müzakereciler iklim eylemini ülkelerinin ekonomik çıkarlarıyla dengelemeye çalışıyorlar. İklim eylemlerinin ekonomik çıkarlar ile çelişkide olduğu yönündeki algının nedenini kavramak için, modern hayatın ve küresel ekonominin artan salımlara nasıl bu kadar bağlı hale geldiğini incelemek gerekir. Yaklaşık 200 yıl boyunca, zenginleşen ülkeler bunu fosil yakıt yakarak başardı. Salımların düşme nedenleri ise Büyük Buhran, İkinci Dünya Savaşı, 1970'lerin enerji krizleri, Sovyetler Birliği'nin çöküşü, 2008 mali krizi gibi dönemlerde olduğu gibi bir şeylerin ters gitmesiydi. Geçen yüzyılın salımlarına bakıldığında, grafikler küresel ekonominin iniş çıkışlarını yansıtıyor.
 
Salımlar ve ekonomi arasındaki bu ilişki son yıllarda da devam etti. Salımlar 2018 ve 2019'da zirveye ulaştıktan sonra pandemiyle birlikte düşüşe geçti. Şimdi ise salgının etkilerinden toparlanan ekonomilerin salımları hızla 2019 seviyelerine geri dönüyor. Sonradan sanayileşen ve gelişmekte olan Çin ve Hindistan başta olmak üzere birçok ülke için de ekonomi büyüdükçe salımlar artmaya devam ediyor.

Ancak, umut verici gelişmeler de var. Son yıllarda, dünyanın gelişmiş ülkelerinin çoğu ve bazı gelişmekte olan ülkelerin salımları görülen en yüksek seviyeye ulaşmasının ardından azalmaya başladı. 32 ülkede, salımlar ve ekonomik büyüme ayrıştırıldı, yani salımlar azalırken ekonomi hala istikrarlı bir şekilde büyüyor.
 
Salımlar ve ekonomik büyümenin ayrıştırılmasında üç ana faktör var. Birincisi, insanların enerji kullanımının zamanla daha verimli hale gelmesi. İkincisi, düşük ve sıfır karbonlu enerji kaynaklarının kullanımının çoğu durumda fosil yakıtlardan daha ucuz hale gelmesi. Üçüncüsü ise, birçok hükümetin işletmeleri daha temiz enerji kaynaklarına ve teknolojilerine geçmeye teşvik eden iklim politikaları uygulamaya koyması.
 
Zengin ülkeler hala kişi başı küresel salımlara çok daha fazla katkıda bulunuyorlar ve son 200 yılda atmosferde sera gazlarının birikmesinde daha fazla sorumluluk taşıyorlar. Bu nedenle, dünyanın net sıfıra ulaşması için bu ülkelerde karbon salımı kesintilerinin daha büyük olması gerekecek. Ancak salımların bazı ülkelerde nasıl azalmaya başladığını anlamak, atılması gereken adımlar hakkında bize birçok şey öğretebilir.
 
Büyük karbon salıcıları salımları azaltmaya nasıl başladı?
 
ABD’nin salımları 20. yüzyılın genelinde istikrarlı artış gösterirken, 2005'te en yüksek seviyeye ulaştı ve o zamandan bu yana %14 azaldı. 2008 mali krizi ve iklim politikaları salımların azalmasına yardımcı olsa da çoğu analist, en önemli faktörün doğal gazın yükselişinden kaynaklandığını söylüyor. Kömürden %50 daha az karbondioksit yayan doğal gaz, 2016'da ülkenin birincil elektrik üretimi kaynağı oldu. Ancak en büyük ikinci karbon salıcısı olmaya devam eden ABD’nin, 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşabilmesi için doğal gazın yerine rüzgar ve güneş gibi temiz enerjilere geçmesi ve imalat ve ulaşım gibi diğer sektörlerin de karbondan arındırılması gerekecek.
 
Birleşik Krallık’ın salımları 1970'lerin başlarında zirveye ulaştı. 1980'lerde büyük sayıda kömür madeninin kapatılması Birleşik Krallık'ın kömürü çoğu ülkeden daha hızlı bir şekilde bırakmasını sağladı. Yenilenebilir enerji ve doğal gaz bazlı enerji sistemi yanı sıra, ülkenin yoğun üretim ekonomisinden hizmet tabanlı ekonomiye geçmesi de 1971'den bu yana salımların %44 oranında azalmasına yardımcı oldu. Ancak 2050’ye kadar net sıfır salıma ulaşabilmek için doğal gazdan da aşamalı olarak uzaklaşılması ve fosil yakıtlı araçlara olan bağımlılığın azaltılması gerekiyor. Ayrıca, Batı Avrupa'nın en eski ve en fazla ısı sızdıran binalarından bazıları Birleşik Krallık’da ve bu binaların ısıtma ve yalıtma yöntemlerinin iyileştirmesi gerekiyor.
 
Japonya'nın salımları 2013'te en yüksek seviyeye ulaştı. 2008 mali krizinden sonra düşmeye başlayan seviyeler, 2011 Fukushima nükleer felaketi nedeniyle yeniden yükseldi. Kamuoyunun endişesi, hükümeti nükleer enerji operasyonlarını küçültmeye ve santralleri uzun süreli kapatmaya sevk etti. Bu boşluğu doldurmak için ülke petrol, gaz ve kömüre yöneldi. Birkaç nükleer santralin geri dönüşü ve yenilenebilir kaynakların genişletilmesi, 2013'ten bu yana Japonya'nın yıllık salımlarında %16'lık bir düşüş sağladı. 2019'da küresel salımarın %3'ü ile dünyanın beşinci en büyük emisyon kaynağı olan Japonya 2050'ye kadar karbon nötrlüğüne ulaşma sözü verdi. Bu hedefi gerçekleştirmek için ulaşım ve imalat sektörlerinde temiz teknolojilere geçiş yapmak ve yenilenebilir enerji ve nükleer enerjiyi genişletmek önemli olacak.
 
Bu örnekler bize karbon salımı azaltımı hakkında ne öğretebilir?
 
Ülkeler karbondan arınmak için farklı yollar izleyecek ancak bu örnekler temelde, ekonomik büyümenin artık salım artışlarına bağlı kalmak zorunda olmadığını gösteriyor. Bu ayrımı mümkün kılan temel nedenlerden biri ise ekonomik çıktıların çoğunun aslında yoğun enerji gerektiren üretimden kaynaklanmaması. Berlin Teknik Üniversitesi’nde ekonomi profesörü Linus Mattauch’a göre hizmet sektörü, sağlık, konaklama ve eğitim dahil olmak üzere, küresel GSYİH'ye daha fazla katkıda bulunuyor.
 
Örneklerden çıkarılabilecek ikinci ders, gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkelerle aynı fosil yakıtlı kalkınma yolunu izlemeyi göze alamayacağıdır. Yenilenebilir enerji maliyetlerindeki hızlı düşüş günümüzün gelişmekte olan ülkelerinin, özellikle de zengin ülkelerin kendilerine vaat ettiği iklim finansmanı sağlanırsa, kalkınmalarının daha erken bir aşamasında fosil yakıtlardan uzaklaşabilecekleri anlamına geliyor.
 
Üçüncüsü, yenilenebilir ve doğal gaz fiyatlarını aşağı çeken piyasa güçleri, salımları azaltmak için önemli olsa da dünyayı gereken hızda net sıfıra ulaştırmak için yeterli değiller. Gereken ölçekte ve hızda değişim sağlamak için piyasanın doğru liderlik, politikalar ve kurumlar tarafından yönlendirilmesi gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

9 November

SBTi dünyanın ilk net sıfır kurumsal standardını açıkladı

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Bilim Temelli Hedefler Girişimi (Science Based Targets initative - SBTi), salımlarını bilime dayalı hedefler belirleyerek azaltmaları konusunda şirketlere yol göstermeyi, düşük karbon ekonomisine geçişi hızlandırmayı ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmeyi hedefliyor. Bu amaçla SBTi, geçtiğimiz hafta dünyanın ilk net sıfır kurumsal standardını açıkladı. Bu standart, şirketlerin net sıfır hedeflerinin dünyada küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamayı hedefleyen Paris Anlaşması ile uyumlu ve bilime dayalı olduğunu belgeleyen ilk standart olma özelliğini taşıyor.
 
Kurumsal net sıfır standardı, akademi, sivil toplum, bilim ve iş dünyasından uzmanların yer aldığı bağımsız bir Uzman Danışman Kurulu geliştirdi ve 80’den fazla şirket standardın deneme sürecine dahil oldu. Net sıfır standardını benimseyen şirketlerden hem kısa hem de uzun dönemli, bütün değer zincirini kapsayacak yani kapsam 1, kapsam 2 ve kapsam 3’ü de dahil edecek şekilde bilime dayalı hedefler belirlemeleri bekleniyor. Kısa dönemli hedeflerle önümüzdeki 5-10 yıl dikkate alınırken, uzun dönemli hedefler 2050 ve öncesi döneme işaret ediyor. SBTi net sıfır kurumsal standart prensipleri “azaltma hiyerarşisi”ne dayanıyor. Buna göre, şirketler değer zincirlerindeki salımları göz önünde bulundurmalı ve net sıfıra ulaşmak için burada belirlediği hedeflere yönelik stratejiler geliştirmeli. SBTi, 2022 yılının başından itibaren net sıfır kurumsal standardı ile verilen hedeflerin doğrulamaları gerçekleştirilmeye başlanacak. Öte yandan, standartlar üzerinde çalışmaya devam edilerek şirketlerin kapsam 3 salımlarını azaltım hedeflerinin desteklenmesine odaklanılacak.
 
Bugün net sıfır hedefini açıklayan birçok şirket olsa da belirlenen hedeflerin büyük bir kısmı 2050 yılına kadar bunu nasıl başaracaklarına dair net bir yol haritası ortaya koymuyor veya azaltımlar genellikle 2050’den kısa bir süre önce başlayacak şekilde bir strateji izleniyor. Ancak bilimsel açıklamalar 2030’a kadar, 2010 seviyelerine kıyasla %45’lik bir salım azaltımın gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Standardın oluşturulmasında birçok şirketin verdiği net sıfır taahhütlerinin güvenilir bulunmaması rol oynuyor.
 
SBTi’nin kurucu ortağı ve direktörü Alberto Carrillo Pineda, şu anda şirketlerin kendi net sıfır hedeflerini, güvenilir ve bağımsız bir denetlemeden geçmeden belirlediğini ifade ediyor. Ortak bir bilime dayalı net sıfır tanımı olmaması, şirketlerin ve paydaşlarının verilen hedeflerin güvenilirliğini ve yeteri kadar iddialı olup olmadığını anlamalarını güçleştiriyor. SBTi, standart ile şirketlerin 2050 yılından önce %90-95 oranlarında karbonsuzlaşmasını zorunlu kılıyor. Bu noktadan sonra ise şirketlerin, daha fazla azaltılması mümkün olmayan salımları nötr hale getirmesi gerekiyor. Salımların nötr hale getirilmesi için de SBTi’nin belirli kuralları bulunuyor. Karbon temizleme yöntemi ile nötr hale getirilmesi gereken artık salımların, sektörüne bağlı olarak bir şirketin salımlarının %5-10’ununu geçmemesi gerekiyor. Nötrleşme faaliyetlerinin de doğrudan hava yakalama (direct air capture) gibi teknolojik çözümler ile gerçekleştirilebileceği gibi ağaçlandırma türü doğa temelli çözümlerin de uygulanabileceği belirtiliyor.
 
SBTi’nin pilot programı kapsamında net sıfır hedeflerini onaylatan 7 şirket bulunuyor: AstraZeneca (Birleşik Krallık), CVS Health (Amerika Birleşik Devletleri), Dentsu International (Birleşik Krallık), Holcim (İsviçre), JLL (Amerika Birleşik Devletleri), Ørsted (Danimarka), ve Wipro (Hindistan). Şirketlerin hedeflerinden örnekler şu şekilde;

-Bilime dayalı net sıfır hedefi olan tek enerji şirketi Ørsted, 2025 yılına kadar 2006 yılına kıyasla enerji üretimi ve operasyonları için karbon yoğunluğunu en az %98 oranında azaltmayı hedefliyor ve 2040 yılına kadar bütün değer zincirinde net sıfır salımı taahhüt ediyor.
-JLL ise kapsam 1, 2 ve 3 için 2018 yılına kıyasla 2030’a kadar %50’lik bir azaltım ve 2040’ta %95’lik bir azaltım hedefliyor.
-Dentsu International 2020 yılında 2030’a kadar %46’lık bir salım azaltımı taahhütünde bulunduklarını ancak IPCC raporu ve bilimsel göstergeler ışığında yeni, uzun vadeli bir hedef belirleyerek 2040’a kadar bütün değer zincirlerinde %90 oranında salım azaltımı amaçladıklarını ifade ediyor. 

SBTi, doğa ve biyoçeşitlilik krizinin ele alınmasına yardımcı olmak ve küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama olasılığını artırmak için kısa vadeli finansman artırma ihtiyacına da dikkat çekiyor. Standart, şirketlere değer zincirlerinin dışındaki salımları azaltmak için yatırım yapmalarını tavsiye ediyor. Ancak buradaki önemli nokta, bu alanda yapılacak yatırımlar şirketlerin kendi salım azaltımlarının yerine değil buna ek olarak yapılmalı.
 
Yatırımcılar da şirketlerin taahhütlerini somut adımlarla desteklemeleri gerektiği konusunu giderek daha fazla dile getiriyor. Küresel olarak 29 trilyon dolar varlığı elinde bulunduran 220 finansçı, COP26’dan önce dünyanın en fazla etki yaratan şirketlerine bilime dayalı salım azaltım hedefleri belirlemeleri için çağrıda bulundu. SBTi, reel ekonominin karbonsuzlaştırılması adına finansal kurumlara yönelik net sıfırı tanımlamak ve net sıfıra ilişkin ölçütleri geliştirmek için de çalışıyor. Bu kapsamda SBTi, 10 Kasım 2021’de “Finansal Kurumlar için Net Sıfır Temelleri: Kamu İstişare Taslağı”nı paylaşacağını açıkladı.
 

SHARE: READ MORE

27 October

Araştırmacılar sel görüntüleri üreterek iklim değişikliği bilincini artırmayı hedefliyor

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Yeni geliştirilen bir yapay zeka modeli, gelecekteki sel baskınlarının şehirleri nasıl etkileyeceğini görmemizi mümkün kılabilir. Kanadalı ve ABD'li araştırmacılar tarafından geliştirilen ClimateGAN adlı model iklim değişikliği kaynaklı sellerin gerçekçi görüntülerini oluşturabiliyor. Modelin amacı aşırı hava olaylarının etkilerini vurgulayarak salımların azaltılmasına yönelik toplu eylemi uyandırmak.

Dünyanın dört bir yanında yaşanan fırtınalar, kasırgalar, kuraklıklar ve orman yangınları gibi aşırı hava olayları giderek artış gösteriyor. Bunlarla birlikte iklim krizi kötüleştikçe kıyı ve iç kesimlerde yaşanan yoğun seller, yükselen deniz seviyeleri, daha güçlü fırtınalar ve hızlanan kar erimesi nedeniyle gittikçe daha fazla insan için tehdit oluşturuyor. Daha geçtiğimiz aylarda Avrupa genelinde ve Türkiye’de yaşanan sel felaketleri can kayıpları ve büyük çapta hasara yol açmıştı.

İklim değişikliğinin yıkıcı sonuçları, şimdiden çok sayıda insanın hayatını doğrudan etkiliyor. Ancak bu felaketlere uzak kalan birçok kişi iklim değişikliğinin etkilerini hala varsayımsal, uzak veya belirsiz olaylar olarak görebiliyor. Psikolojik mesafe olarak adlandırılan bu fenomen iklim krizinin aciliyetinin küçümsenmesine ve eylemsizliğe neden olabiliyor. Bu nedenle insanlar iklim değişikliğinden doğan sorunların farklı coğrafyalarda gerçekleştiğini veya yakın zamanda kendi hayatlarını etkilemeyeceği algısına kapılabiliyor ve eylem motivasyonu düşük oluyor.

Araştırmacılara göre, iklim değişikliği felaketlerinin sonuçlarını önleyecek siyasi ve bireysel eylemleri hayata geçirebilmek için öncelikle bu felaketlerin etkileri toplum tarafından algılanmalı. Bu nedenle ClimateGAN, sel gibi aşırı iklim olaylarının potansiyel sonuçlarını görselleştirmek, iklim değişikliğinin soyut etkilerini daha somut hale getirmeye ve eylemi teşvik etmeye yardımcı olabilir. Bu tür görselleştirmelerle yakınımızdaki yerleri, hatta kendi şehirlerimizi sel baskını altında görmek psikolojik mesafenin yarattığı algıları bozmaya yardımcı olabilir.

Araştırmacıların geliştirdiği ClimateGAN, sel görüntülerini oluşturmak için, iki modelden oluşan yeni bir koşullu görüntü sentezi yaklaşımını kullanıyor. Masker olarak adlandırılan model sel durumunda suyun makul bir şekilde görüntüdeki konumunu tahmin ederken Painter modeli ise orijinal görüntüyü ve önceki aşamada belirlenen alanı baz alarak suyu gerçekçi hale getirerek yeni bir görüntü oluşturuyor. Bu modelleri eğiten girdiler hem gerçek görüntülerden hem de sanal dünyada simüle edilmiş verilerden oluşuyor. Çeşitli bölge ve manzaraları örnekleyerek, Masker modelini eğitmek için 5540 sel baskını olmayan görüntü ve Painter modelini eğitmek için 1200 sel baskını olan görüntü kullanılmıştır.

Çalışma sonucunda ClimateGAN, kentsel ve kırsal alanlardaki olası sellerin gerçekçi görüntülerini oluşturabiliyor. Araştırmacılar uzun vadede kullanıcılara sunulacak bir sistem oluşturmayı amaçladığını belirtiyor. Bunun sayesinde kullanıcılar herhangi bir adresi girerek Google Street View'dan o konumun iklim değişikliğinden etkilenmiş bir versiyonuna ulaşabilecek.  
 
 

SHARE: READ MORE

27 October

İklim dostu yatırımlar, sürdürülebilir olmayan alternatiflere göre daha fazla istihdam yaratıyor

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandemi, küresel işgücünde nesillerdir yaşanan en büyük aksamaya sebep oldu. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) raporuna göre, küresel işsizlik, 2021'in ikinci çeyreğinde 127 milyon tam zamanlı işe eşdeğerdi. Bazı ülkelerde işgücü pandemi öncesindeki seviyelere dönse de dünyanın büyük bir bölümü hala işsizlikle mücadele etmeye devam ediyor. İşgücünde yaşanan aksaklıklara ek olarak, 2021'de yaşanan doğal afetler iklim değişikliğinin etkilerini her zamankinden fazla hissetmemize neden oldu. İyi haber ise hem işsizlik hem de iklim krizini aynı anda ele almak mümkün.  

İklim değişikliğinin etkileri göz önüne alındığında, temiz enerjiye yatırım yapmak fosil enerjiye yatırım yapmaktan daha doğru bir karar. Ama ya amaç mümkün olduğu kadar çok iş yaratmaksa? Neyse ki, bu senaryoda da cevap aynı.

Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ve Yeni İklim Ekonomisi tarafından paylaşılan yeni bir analize göre, temiz enerji ve diğer yeşil yatırımlar genellikle kısa vadede sürdürülebilir olmayan yatırımlara kıyasla daha fazla iş yaratıyor.
Örneğin:
- Güneş fotovoltaik enerjisine yatırım yapmak, fosil yakıtlara aynı miktarda yatırım yapmaktan ortalama 1,5 kat daha fazla iş yaratıyor.
- Ekosistem restorasyonu, petrol ve gaz üretiminden dolar başına 3,7 kat daha fazla iş yaratıyor.
- Bina verimliliği iyileştirmeleri, fosil yakıtlardan dolar başına 2,8 kat daha fazla iş yaratıyor.
- Toplu taşıma, yol yapımına göre dolar başına 1,4 kat daha fazla istihdam yaratıyor.

Rüzgâr enerjisi, elektrik şebekesi yükseltmeleri, endüstriyel verimlilik, yürüyüş ve bisiklet altyapısı ve elektrikli araç şarj altyapısı gibi diğer yeşil yatırımlar da geleneksel alternatiflere kıyasla daha fazla istihdam yaratma potansiyeline sahip.

Öte yandan, paylaşılan analiz, yeşil yatırımların vakaların büyük çoğunluğunda daha iyi iş yaratıcıları olduğunu, ancak bazı durumlarda istihdam etkisinin karışık olduğunu göstermekte. Elektrikli araçlar buna örnek gösterilebilir. Gazla çalışan araçlardan elektrikli araçlara geçişin genel olarak istihdamı artırması beklenir. Bunun nedeni, elektrikli araç sahiplerinin paralarını benzin yerine elektriğe harcamaları ve elektrik hizmetleri sektörünün petrol sektöründen daha fazla emek yoğun olmasıdır. Buna ek olarak, elektrikli araç sahipleri her yıl elektriğe, gaza harcadıklarından daha az para harcar ve bu tasarruflar ekonomiye geri döner. Ancak, bu genel istihdam kazanımlarına rağmen, elektrikli araçlara geçişte bazı işlerin de kaybedileceği düşünülmekte. Elektrikli araçlar gazla çalışan araçlardan daha az ve daha az karmaşık parçalara sahip olduğundan, otomobil imalat ve bakım sektöründe daha az iş yaratması bekleniyor. Her tür araç için ihtiyaç duyulan otomobil imalat işçisi sayısında büyük azalmalara neden olacak ileri üretim teknikleri, dijitalleşme ve yapay zekanın etkilerinden bahsetmiyoruz bile. Bu nedenle, geleneksel otomobil işçilerini yeniden eğitmek ve yeniden istihdam etmek için adil bir geçiş için büyük önem taşıyor.

Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu ve Yeni İklim Ekonomisi’nin analizi güneş ve rüzgâr enerjisi gibi bazı yatırım türleri için Brezilya, Çin, Endonezya, Almanya, Güney Afrika, Güney Kore ve Amerika Birleşik Devletleri gibi birçok ülkeden alınan iş yaratma verilerinin karşılaştırılmasına dayanmakta. Şimdiye kadarki bulgular umut verici olsa da özellikle düşük gelirli ülkeler ve doğaya dayalı iklim çözümleri için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.

Yeşil yatırımlar neden daha fazla iş yaratır?

Güneş panelleri kurmak, bozulmuş bir ekosistemi restore etmek veya bir binayı enerji bakımından daha verimli olacak şekilde yenilemek gibi faaliyetler yoğun emek istiyor ve bu emeğin dışarıdan temin edilmesi zor olduğundan yerel istihdamın artmasına yol açıyor. Yürüyüş ve bisiklet altyapısı gibi şehir projeleri, yatırımın daha yüksek bir payının hammaddeye harcandığı yol yapımına kıyasla dolar başına daha fazla şehir planlamacısı, mühendis ve inşaat işçisi gerektiriyor.

İstihdam yaratmak önemli, ancak bu hikâyenin sadece bir kısmı. İşlerin yüksek kalitede olduğundan da emin olmak gerekiyor. Doğru politikalarla yeşil sektörlerde ücretleri, sosyal hakları, kapsayıcılığı ve iş güvenliğini iyileştirmek mümkün. Düşük ve orta gelirli ülkelerde, yeşil sektörlerdeki işler resmi olduklarında iyi ücretler sunabilir. Ancak çoğu zaman kayıt dışı ekonominin bir parçasıdırlar, bu nedenle düşük ücretlere, iş güvenliğine sınırlı erişime ve çok az sosyal korumaya sahiptirler. Bu nedenle yeşil işler için hükümetlerin eğitim, kapasite geliştirme ve beceri belgelendirme yoluyla işgücünü resmileştirmeye ve kariyer ilerlemesini desteklemeye yardımcı olması çok önemli.

Yüksek gelirli ülkelerde yeşil işler, yalnızca lise diplomasına sahip işçiler de dahil olmak üzere orta sınıfa yeni bir fırsat sağlayabilir. ABD'de temiz enerji çalışanları, ortalama bir çalışandan %25 daha fazla para kazanıyor. Bununla birlikte, temiz enerji için ücretler, kısmen on yıllardır süren zorlu sendika temsili ve pazarlıkları nedeniyle ücretlerin yüksek kaldığı fosil yakıt işlerinden hala biraz daha düşük. Yeni yeşil işlerin, halihazırda var olan bu tür haklara sahip olma olasılığı daha düşük.

Özellikle tarihsel olarak istihdam fırsatlarından dışlanmış gruplar için yeşil işlerin herkes için erişilebilir olduğundan emin olmak çok önemli. Yeşil dönüşüm, işgücündeki kadınlar için bir avantaj olabilir. Küresel olarak yenilenebilir enerji işlerinin yaklaşık %32'si kadınlar tarafından yürütülmekte, bu durum petrol ve gaz sektöründeki %22'lik payın üzerinde ancak hala çok düşük. Kadınların katılımının önündeki engeller; farkındalığı artırmaya yönelik eğitim ve denetimler, kadınlara yönelik alanda destekleyici ağlar ve mentorlük programları, toplumsal cinsiyet hedefleri ve kotaları, çocuk bakımı sağlanması ve cinsel taciz ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddete karşı politikalar yoluyla ele alınabilir.

Son olarak, yeşil işler genellikle fosil yakıtlar ve diğer sürdürülebilir olmayan endüstrilerdeki işlerden daha güvenli. Kömürün kazalardan ve hava kirliliğinden ölüme neden olma olasılığı güneş veya rüzgâra kıyasla 500 kat daha fazla. Öte yandan, yeni yeşil işler de toksik malzemelerle uğraşmak veya aşırı sıcak altında çalışmak gibi kendi risklerini barındırıyor, bu nedenle sıkı güvenlik önlemleri ve güvenlik eğitimleri önemli.

İklim dostu yatırımlar, uzun vadeli ekonomik stratejilerin yanı sıra pandemi sonrası iyileşme paketlerinin temel bir parçası olmalı. Bu hedef doğrultusunda hükümetler, adil ücretler ve çalışma koşulları sağlayan ve ayrıca sosyal olarak dışlanmış grupların işe alınmasını hedefleyen politika ve uygulamaları geliştirmek için sendikalar ve işverenlerle birlikte çalışmalı.
 

SHARE: READ MORE

27 October

Dünya liderleri, 2030 yılına kadar biyoçeşitliliği korumak için yeni hedefler belirliyor. Peki şimdiye kadar neler yapıldı?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde COP15 olarak da bilinen Birleşmiş Milletler Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 15. Taraflar Konferansı gerçekleşti. Konferansta kabul edilen Kunming Biyoçeşitlilik Bildirgesi’nde biyoçeşitliliği yoluna koymak için önümüzdeki on yılın belirleyici olduğu ve zorlu geçeceği belirtildi. Çevrimiçi toplantının amacı, hükümetlerin doğa için bir dizi hedef üzerinde anlaşmaya varmasını sağlamaktı. Bu etkinliğin ardından Ocak 2022'de Cenevre'de yüz yüze bir etkinlik gerçekleştirilecek, müzakereler Nisan 2022'de dünyanın önümüzdeki on yıl için küresel bir biyoçeşitlilik çerçevesi üzerinde anlaşmaya varacağı yer olan Çin'in Kunming kentinde resmi olarak sona erecek.

2019’da yayınlanan bir rapora göre dünyadaki yaklaşık dokuz milyon türden bir milyonunun bu yüzyılda neslinin tükenebileceği tahmin ediliyor. Bilim insanları biyoçeşitliliğin şu anda ciddi bir düşüşte olduğundan eminler. Biyoçeşitlilik azalmasını ele almak için iddialı hedefler belirlemek ve bunları karşılamak için güvenilir planlar geliştirmek giderek daha acil hale geliyor. 196 ülke, genlerden ve türlerden tüm ekosistemlere kadar dünyadaki yaşamın çeşitliliğini korumak için tasarlanmış bir dizi anlaşma olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ni finanse ediyor. Ancak bu ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri’nin yer almaması oldukça kritik.

Dünya, 2010 yılına kadar biyoçeşitlilik kaybı oranını azaltma hedefini kaçırdı ve ardından 2020 için 20 hedef belirledi. Bazı ilerlemeler olmasına rağmen 20 hedefin çoğu karşılanamadı. Bunun nedeni, ülkelerin zararlı kimyasal kullanım oranı ve yenilenebilir olmayan enerji kaynaklarına olan talep artışı gibi biyolojik çeşitlilik kaybının temel sebeplerine çözüm bulmakta başarısız olması. Bu başarısızlığın en somut sonuçlarından biri, birçok farklı üründe kullanılan palmiye yağı ve soya yetiştirmek için tropikal ormanların yok edilmiş olması.

Bu sistemik meseleler, özellikle zengin ülkelerde, dönüşen ekonomileri, düzenleyici sistemleri ve seyahat alışkanlıklarından yemek alışkanlıklarına kadar toplumun bir kısmının yaşama şeklini değiştirmesi ihtiyacını doğuruyor.

COP15'te liderler bu karmaşık sorunlar üzerinde nasıl ilerleme kaydedilebileceği üzerine tartıştılar. Ulusal hükümetlerin küresel hedeflere ulaşmak için konferansta belirlenen reformları uygulamasını bekleniyordu. Ancak ülkeler, istilacı türler ve atmosferdeki ve okyanustaki kirlilik gibi sınırları aşan sorunları ele almakta zorlanıyor. Bu küresel hedeflere ulaşmak için ülkeler içinde planlama yapmak, genellikle uzlaşması zor olan sivil toplum grupları, işletmeler ve yerel yönetimlerle birlikte çalışmaya bağlı.

Bu sorunları ele almak için hükümetler, COP15'te iş ve finans liderlerinin yanı sıra yerli halklar, gençlik ve kadın gruplarıyla görüşmelerde bulundu. Ülkeler, önceki konferanstan sonra üç ila dört yıl boyunca, 2020 dönüm noktasından önce hedeflerine ulaşmak için bunları uygulamak için yeterli zamanları olmadan ulusal stratejiler geliştirmeye çalıştılar. Şimdi, 192 ülkenin ulusal biyoçeşitlilik stratejileri ve eylem planları var ve artık yola koyulmaları gerekiyor.

İşin finansal boyutuna bakarsak, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, gelişmekte olan ülkelerde biyoçeşitliliğin korunmasına yönelik projeleri desteklemek için 1,5 milyar yuan (233 milyon ABD doları) tutarında yeni bir Kunming biyoçeşitlilik fonu kurarken, Japonya kendi biyoçeşitlilik fonunu 1,8 milyar yen (17 milyon ABD doları) kadar genişletti. Biyoçeşitlilik için fonu ikiye katlamayı planlayan Avrupa Komisyonu'nunki de dahil olmak üzere başka teminatlar da var.

Bunlar, 138 ülkede 3,2 milyar ABD dolar portföyü bulunan ve istilacı türlerin yönetimine, kaçak avcılıkla mücadeleye, mercan resiflerinin restorasyonuna ve korunan alanların bakımına yatırım yapan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından koordine edilen fonlara kıyasla nispeten küçük miktarlar. Eylül 2021'de dokuz hayır kurumu doğayı korumak için 5 milyar ABD doları sözü verdi. Bir başka büyük fon artışı, yoğun gıda üretimi ve fosil yakıt çıkarımı gibi şu anda biyolojik çeşitliliğe zarar veren sübvansiyonların yenilenebilir enerji ve doğa dostu tarıma yönlendirilmesinden gelebilir.

Konferansın organizatörleri, ülkeleri, örneğin doğayı bozmak yerine restore eden çiftçilik ve ormancılık politikaları geliştirerek, biyoçeşitliliğin restorasyonunu ekonomilerinin tüm sektörlerine entegre etmeye çağırdı. Cesaret verici bir şekilde, 13,9 trilyon ABD dolarına eşdeğer varlığa sahip bir finans kurumları koalisyonu, konferanstaki yatırımları aracılığıyla biyolojik çeşitliliği korumayı ve eski haline getirmeyi taahhüt etti.

Biyoçeşitlilik, iklim, hava kirliliği gibi küresel krizler genellikle birbirinden bağımsız ele alınsalar da gerçekte birbirlerini etkileyen krizler. Bu krizleri ayrı ayrı ele almak, türler ve nihayetinde insanlık üzerindeki birleşik etkilerini gözden kaçırmamıza sebep oluyor. Örneğin, iklim değişikliğine yönelik bir eylem aslında biyolojik çeşitliliğe zarar verebiliyor. Biyoenerji bitkileri yetiştirmek veya ormanları tek bir amaç olan karbonu salımını azaltmak üzere yönetmek, biyolojik çeşitlilikteki habitatların değiştirilmesi anlamına gelebilir.

Alternatif olarak, karbonu emmek için turbalıkları yeniden ıslatmak ve taşkınları azaltmak için kıyı habitatlarını korumak gibi doğaya dayalı çözümler de biyoçeşitliliği eski haline getirebilir. Fransa Cumhurbaşkanı Macron ve Birleşik Krallık'tan Prens Charles, COP26 müzakereleri yoluyla ülkelerden ve işletmelerden yararlanılacak iklim fonlarının %30'unun biyolojik çeşitliliğin geri kazanılmasına doğrudan katkıda bulunmak için ayrılmasını önerdi. Bu gelişmeler gösteriyor ki ulusal liderler, çözümler hakkında her zamankinden daha fazla bilgi sahibi. Fakat gerekli değişiklikleri yapacak siyasi cesaretleri var mı?
 

SHARE: READ MORE

27 October

Döngüsel ekonomi: Engeller ve fırsatlar

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Döngüsel ekonomi, yani israfı en aza indirme, üretim, kullanım ve imha süreci yerine dönüşümü ve yeniden dönüşümü esas alma fikri, günümüzde endişe yaratan çevresel sorunlara karşı oldukça çekici ve umut verici bir kavram haline gelmiş durumda. Yaşam döngüsü analizi ve Bill McDonough ve Michael Braungart'ın "beşikten beşiğe" çalışmalarına dayanan döngüsel ekonomi aslında yeni bir fikir değil. Ancak çeşitli sürdürebilirlik sorunlarına uygulanabilirliği ve geniş kapsamı sayesinde, döngüsel ekonomi, son dönemlerde çığır açıcı gelişmeleri vadeden ve gittikçe büyüyen, danışmanlardan, düşünce kuruluşlarından ve girişimlerden oluşan bir sektör yarattı. Ancak bunca gelişmeye rağmen hala çok ciddi problemlerle karşı karşıyayız. Plastik atıkların miktarı atık toplama altyapılarını ve geri dönüşümün mevcut kapasitelerini aşıyor. Tarım sektöründen su havzalarına sızan nitrojen ve pestisitler su kalitesini etkilerken, et üretiminden kaynaklanan metan salımları artmaya devam ediyor. Aynı zamanda yörüngedeki uzay çöpleri gibi daha yeni ve büyük atık akışları da ortaya çıkıyor.

Mevcut birçok döngüsel ekonomi faaliyetinin gelişimi ilham verici olsa da bu faaliyetlerin ölçekleri ve etkileri bir dizi yapısal sorun nedeniyle kısıtlanıyor.

Döngüsel ekonomiye dair yapısal eksiklikler

- Piyasalar ve kamu politikaları işlenmemiş hammadde kullanımını teşvik ediyor. Sübvansiyonlar ve diğer piyasa çarpıklıkları tarihsel olarak birçok doğal kaynak ve hammaddenin aşırı tüketimine yol açmış durumda. Piyasalar, çevre kirliliği ve diğer olumsuz dışsallıkları hesaba katmayarak hammadde tüketimini daha da fazla teşvik ediyor.
 
- Döngüsel ekonominin birçok bireysel bileşeni birbirinden bağımsız. Bu da tutarlı fiyatlandırma sinyallerinin eksikliğine ve birçok ürün için yetersiz altyapı ve talebe sebep oluyor.
 
- Geri dönüşüme ağırlık verilirken, döngüsel ekonominin diğer yapı taşları ihmal ediliyor. Araştırma ve geliştirme, tasarım ve kaynak bulma gibi çalışmaların arka planda kalması döngüsellikte yenilikleri sınırlıyor. Döngüsel bir ekonomi, ilk etaptan itibaren atık ve kirliliğin oluşumunu önlemeyi hedeflemeli. Geri Dönüşüm ise bir ürünün yaşam döngüsünün sonunda başlar ve ürettiğimiz miktardaki atığın üstesinden gelmek için yetersizdir.
 
- Mevcut birçok kamu politikasının, döngüsel ekonomiyi dikkate alarak tasarlanmamış olması bir yana, politikalar döngüsel hedeflere de kolayca uyum sağlayamıyor. Bunun bir örneği, tehlikeli atıkların hareketi üzerindeki kontrolleri düzenleyen uluslararası Basel Sözleşmesi. Mevcut haliyle, bu sözleşme birçok elektronik, plastik ve elektrikli araç pilleri gibi geri dönüştürülebilir malzemenin ticaretini kısıtlıyor.
 
- Döngüsel ekonomi kavramı hakkında belirsizlikler mevcut. Belirsizliklerden biri geri dönüşüm, yeniden kullanım ve yeniden üretim sonrası optimum ürün eskimesinin tanımlanmış olmaması. Ayrıca ürünlerin yaşam döngüsü boyunca önlenen enerji ve kaynak kullanımı, emisyon ve atık üretimi için hedefler ve ölçülerin geliştirilmesine ve ürünün tasarımı aşamasında üreticiler, atık toplayıcılar ve yeniden üreticiler arasında iş birliği olmasına ihtiyaç var.
 
- Tedarik zincirlerinde verimsiz bir yönetişim var. Kalite ve yönetim standartları dışında, tedarikçilerin kendi ihtiyaçlarına göre uyarlayabilecekleri genel ilkeler tercih ediliyor ve belirli metrikler hakkında sadece raporlama yoluyla daha fazla şeffaflık sağlanıyor.

Döngüsellikte umut verici adımlar

Bu yapısal engellere rağmen, zamanla ivme kazanabilecek ve döngüsel düşünce ve davranışlarımızı yeniden şekillendirebilecek bazı cesaret verici gelişmeler de var:

- Döngüsellik araçları hızla gelişiyor ve sayıları çoğalıyor. Şirketler, belirli ürünlerin döngüsellik potansiyellerini ölçmeye çalıştıkça, büyüyen bir dizi yeni araca erişebiliyor. Değer zincirlerinin haritalanması, daha sürdürebilir hammaddelerin, iş süreçlerinin ve ambalajların belirlenmesi, atık toplama gibi alanlarda dijital teknolojilerin uygulanması, şirketlerin yararlanabileceği araçlardan bazıları.
 
- Bazı şirketler ve şehirler, değer zincirleri ve paydaşlarıyla birlikte liderliği pratik ve somut yollarla yeniden tanımlıyor. Örneğin 2030 yılına kadar atmosferden 1 gigaton karbonu kaldırmayı hedeflediklerini açıklayan Walmart ve Trane Technologies, değer zincirlerinde bu hedef doğrultusunda en iyi şekilde nasıl iş birliği yapılacağına dair çok çeşitli görüşmeler başlatmış durumda. Bu sırada Rotterdam gibi şehirler, 2030 yılına kadar karbondioksit salımlarını yarıya indirmeyi, hammadde kullanımını yarı yarıya azaltmayı ve hava kalitesini iyileştirmeyi hedefliyor. Dünyanın fosil yakıtlara dayalı en işlek limanlarından biri olan Rotterdam’da, böylesine iddialı bir girişim, inovasyona yönelik çok sayıda iş birliğini teşvik ediyor.

Bu olumlu gelişmeler önümüzdeki yıllarda görünürlük ve ivme kazanacak olsa da, iş süreçlerinin ve alıcı-satıcı işlemlerinin fazlasıyla granüler doğası, daha doğru ve etkili döngüsellik uygulamalarının gelişmesini zorlaştırabilir. Tüketiciler ise döngüsel ekonomi ve bu ekonomideki rolleri hakkında henüz yeterli farkındalığa sahip değil. Yukarıda belirtilen yapısal sınırlamalar göz önünde bulundurulduğunda, henüz döngüsel ekonominin erken evrelerinde bulunduğumuz, ancak önümüzde oldukça dik bir öğrenme ve etki eğrisi olduğunu söylemek mümkün.

Döngüsel ekonominin daha ileri aşamalara geçebilmesi için vaatler ve manifestolardan ziyade, iş süreci iyileştirmeleri, alıcılar ve satıcılar arasındaki müzakereler ve karmaşık teknik sorunlara çözüm arayan dahili iş ekipleri gibi çalışmalar gerekiyor.
 
 

SHARE: READ MORE

15 October

Tarihsel salımlar, iklim krizine en fazla yol açan ülkeleri ortaya çıkardı

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

1850'den bu yana farklı ülkelerin neden olduğu toplam karbondioksit salımlarının analizi, iklim değişikliğinde en büyük sorumluluğa sahip ülkeleri ortaya çıkardı. Atmosfere salınan karbondioksit yüzyıllar boyunca orada kalarak kümülatif bir birikime neden olduğundan, tarihsel salımlar dünyanın halihazırda yaşadığı 1,2 derecelik ısınmayla oldukça bağlantılı. Tarihsel olarak bakıldığında ABD’nin, 1850'den günümüze kadar en büyük sorumluluğa sahip olduğu görülüyor. ABD'nin ardından Çin, Rusya ve Brezilya geliyor, Birleşik Krallık sekizinci, Kanada ise onuncu sırada yer alıyor. Rusya, 1970'lerden itibaren karbon salımlarını hızla arttıran Çin'in gerisinde kaldığı 2007 yılına kadar en büyük ikinci sorumlu ülke olarak karşımıza çıkıyor. Birleşik Krallık ise 1870'ten 1970'e kadar, en büyük üçüncü karbon salımına sahip ülke.
 
Carbon Brief tarafından hazırlanan analiz, ilk kez fosil yakıtlar ve çimento üretiminin yanı sıra ormanların yok edilmesinden kaynaklanan salımları ve arazi kullanımındaki diğer değişiklikleri de hesaplamasına dahil etti. Bu, yalnızca fosil yakıt salımlarını dikkate alan analizlerin aksine, Brezilya ve Endonezya'yı da en büyük 10 sorumlu olan ülke arasına soktu. Carbon Brief'ten Simon Evans’ın açıklamalarına göre değişen ormancılık ve arazi kullanımı 1850'den bu yana kümülatif tarihsel salımların yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Carbon Brief analizi, ABD ve Çin'in kümülatif salımlarının yaklaşık %85'inin fosil yakıt kaynaklı ve %15'inin ormansızlaşmadan olduğunu, Brezilya ve Endonezya için ise bunun tersinin geçerli olduğunu gösteriyor. Endonezya ağaçların kesilmesini durdurmada bir miktar ilerleme kaydetse de Brezilya'daki ormanların kesilmesi mevcut başkan Jair Bolsonaro döneminde daha da hızlandı. Ormansızlaşma sebebiyle oluşan salımların dahil edildiği yeni analiz Avustralya'yı da 16. sıradan 13. sıraya yükseltiyor. Avustralya'nın son 200 yılda orman örtüsünün neredeyse yarısını temizlediği düşünülüyor.
 
Tarihsel salımlarda en çok paya sahip olan 10 ülkeden altısı, Kasım ayında Glasgow'da yapılacak BM Cop26 iklim zirvesinden önce salımlarını azaltmak için henüz yeni taahhütlerde bulunmadı. Kasım ayında, Cop26'ya ev sahipliği yapacak olan Birleşik Krallık başbakanı Boris Johnson ise Eylül ayında BM'ye yaptığı bir konuşmada bu sorumluluğu kabul ettiğini belirtti. Salımların ana sebebi olan 10 ülke içinden sadece ABD, Almanya, İngiltere ve Kanada, Cop26 öncesinde azaltım sözü verdi. ABD ayrıca gelişmekte olan ülkelere iklim finansmanı katkısını iki katına çıkaracağını söylese de bazıları bunu dünyanın en büyük ekonomisinden gelmesi gerekenden çok daha az bir destek olarak görüyor. Rusya yeni bir taahhütte bulunsa da hala salımların artmasına izin veriyor. İklim Eylemi İzleyici Grubu (Cat), bunu Paris hedeflerine kıyasla “oldukça yetersiz” olarak sınıflandırıyor. Çin ve Hindistan henüz herhangi bir yeni taahhütte bulunmazken, Brezilya, Endonezya ve Japonya'nın taahhütleri öncekilere göre iyileşme göstermiyor.
 
Gelişmekte olan ülkeler, tarihsel salımları iklim adaleti çerçevesinde ele alıyor ve ulusların gelişmişlikleri arasındaki eşitsizliğin temelini oluşturduğunu belirtiyorlar. 48 ülkeden oluşan bir grup olan İklime Duyarlılık Forumu'nun (CVF) büyükelçisi ve Maldivler'deki parlamento sözcüsü Mohamed Nasheed, iklim adaleti düşünüldüğünde fosil yakıtlarla zenginleşen ve iklim değişikliğine en çok katkı sağlayan ülkelerin zararın azaltılmasında da en çok sorumluluk alması gerekenlerden olduğunu belirtiyor. Bu yeni analize göre de sorumluluğun büyük kısmı esas olarak ABD ardından da Çin ve Rusya'da bulunuyor. Cop26 yaklaşırken iklim finansmanı için bazı taahhütlerde artış olsa da bu miktar CVF'nin talep ettiği yıllık 100 milyar doların henüz çok altında bulunuyor. Cop26 başkanı Alok Sharma da özellikle G20 ülkelerinin dünyaya, iklim değişikliği konusunda daha hırslı olduklarını ve eylemlerini hızlandırdıklarını göstermeleri gerektiğini belirtti. Sharma küresel ısınma sorununa en çok katkıda bulunanların iklim eyleminde başı çekmesi gerektiğini düşünse de bu ortak zorluğu çözümlemede tüm ülkelerin ve toplumun her kesiminin rol alması gerektiğini aktarıyor. Öte yandan,Norveçli bir iklim araştırma merkezi olan Cicero'dan Robbie Andrew ise salımların günümüzde artmaya devam ettiğine dikkat çekiyor. Buna göre karbon salımlarının neredeyse üçte ikisinin 1980'den beri ve %40’ının ise 2000'den beri meydana gelen salımlardan kaynaklandığı belirtiliyor.
 
İklim krizi tarihsel sonuçlarının yanında günümüzde hala gittikçe derinleşen sorunlar yaratıyor ve kendisinden en az sorumlu olan insanların haklarını yok ederek, hayatlarını tehdit ediyor. COP26 yaklaşırken hala bazı ülkelerin iklim eylemi konusunda almaları gereken sorumluluğun farkında olmadığı görülüyor, ülkelerce verilen taahhütlerin yetersizliği iklim eyleminde geç kalınmasına neden olabilir. Bu nedenle Kasım ayındaki zirvede ülkelerin yalnızca salımlarının bugününü değil tarihsel kısmını da konuşması ve iklim krizinden en çok sorumlu ülkelerin öncü olduğu, diğer tüm ülkelerin destek verdiği bir sürecin yürütülmesi önemli.

 

SHARE: READ MORE

15 October

Sadece altı konuda harekete geçmek, küresel ısınmayı 1,5C ile sınırlamak için gereken salım azaltımının %90'ını sağlayabilir

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler kısa süre önce, Paris Anlaşması'nın bir parçası olarak sunulan Ulusal Katkı Beyanları’nın (Nationally Determined Contributions- NDCs) 2030'a kadar küresel salımlarda yalnızca %12'lik bir azalma sağlayacağını açıklamıştı.

Enerji Dönüşümü Komisyonu (Energy Transitions Commission- ETC), politika yapıcıların Paris Anlaşması'nın gerekliliklerini yerine getirme yolunda dünyanın bu on yılda ihtiyaç duyduğu salım kesintilerini nasıl gerçekleştirebileceklerini özetleyen yeni bir rapor yayımladı. Rapor 40'tan fazla şirket, araştırma kuruluşu ve STK tarafından destekleniyor ve sadece altı alanda hareket geçilmesinin Paris Anlaşması'nın 1.5C hedefine ulaşmak için gereken salım azaltımının %90'ından fazlasını nasıl sağlayabileceğini özetliyor.

Raporda bahsedilen altı alan; metan salımlarının azaltılması, ormansızlaşmayı durdurmak ve yeniden ağaçlandırmayı ölçeklendirmek, kömürün aşamalı olarak kaldırılması, elektrikli araçların kullanımının arttırılması, enerji verimliliğinin iyileştirilmesi ve endüstrinin karbondan arındırılması olarak özetleniyor.

Rapor her alanda; var olan teknolojiler kullanılarak, sıfır veya düşük net maliyetle ve iyileştirilmiş hava kalitesi, biyoçeşitlilik onarımı ve iş yaratma gibi karbonsuzlaştırma dışında sosyo-ekonomik faydalar sağlayacak adımların atılmasıyla ilgili önümüzdeki on yıl için önerilerde bulunuyor. Raporda sunulan temel önerilerden bazıları aşağıdaki gibi:

Metan: 2030 yılına kadar fosil yakıt sektöründen kaynaklanan salımları yarıya indirmek ve aynı zaman çizelgesinde tarım ve atık sektörlerinde %30'luk bir azalma sağlamak. Bu öneri, ABD ve AB'nin bu on yılda mutlak metan salımlarında %30'luk bir kesintiye yönelik ortak taahhüdünün ötesine geçiyor.

Ormanlar: Gelişmekte olan ülkelerde, özellikle Brezilya, Endonezya ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde, yaşam alanlarını korumak için hızla ölçeklenen finansal destek; arz yönlü ve talep yönlü eylemleri kullanarak beslenme biçimlerini değiştirmek.

Kömür: OECD ülkelerindeki tüm kömür santrallerinin ve OECD üyesi olmayan ülkelerdeki tüm eski kömür santrallerinin (20 yıl veya daha uzun süredir faaliyet gösterenler) 2030 yılına kadar kapatılması.

Elektrikli Araçlar: Büyük otomobil üreticilerinin 2035'ten itibaren yalnızca sıfır salımlı araçlar üretmesini ve satmasını sağlamak; kurumsal filoların 2030 yılına kadar %100 oranında elektrikli araçlardan oluşmasını sağlamak; büyük şehir merkezlerinde düşük salımlı bölgeler oluşturmak; kamyonetler ve ağır vasıtalar için yakıt verimliliği standartlarını iyileştirmek.

Enerji verimliliği: Tüm yeni yapıların operasyonel ve gömülü karbon için katı net sıfır standartlarını karşılaması; şehirlerin net sıfır uyumlu hareketlilik planları geliştirmesini sağlamak.

Endüstrinin karbosuzlaştırılması: Yeşil enerji üretim kapasitesinin en az 25 GW'lık bölümünü çevrimiçi hale getirmek; havacılık ve denizcilikte yakıt değişimi için yetkiler.

COP26 Başkanı Alok Sharma, raporu “açık ve güvenilir bir eylem planı” olarak nitelendirdi. Rapor, Uluslararası Enerji Ajansı'nın (IEA) konferansta müzakerecileri bilgilendirmek için kullanılan yüzyılın ortasına kadar net sıfıra gitmek için hazırlanmış yol haritasına dayanıyor.

Komisyon, tavsiyelerinin yerine getirilmesinin tüm BM üye ülkeleri arasında bir anlaşma gerektirmeyeceğini belirtti. Bunun yerine, önerilerin; aktörler salım azaltımını en üst düzeye çıkarmaya ve çevreye, topluma ve ekonomiye başka faydalar sağlamaya odaklandıkları sürece, daha sağduyulu ülke ve şirketler tarafından hayata geçirilebilecekleri söylendi.

ETC Müdür Yardımcısı Kettleborough, halihazırda var olan ve artırılabilecek girişimlerin Sıfıra Yarış, 1,5C için İş Hırsı ve Dünya Ekonomik Forumu'nun Misyon Olası Ortaklığını içerdiğini söyledi. Bu girişimlerden sonuncusu, bu yıl kimyasallar, beton, çelik, alüminyum, havacılık, nakliye ve kamyon taşımacılığı dahil dünyanın karbondan arındırması en zor sektörlerinden bazılarında düşük karbon teknolojilerinde “atılım” denemeleri ve 2023'ün sonuna kadar dahil edilen yedi sektör için iklim eylem planları geliştirmeyi hedefliyor.

Kettleborough; rüzgâr ve güneş kurulumları, iletim ve dağıtım ağlarındaki iyileştirmeler vb. konuların çok yerel etkileri olan zor konular olduğunu, planlama ve izin konusunda yerel tartışmalar olduğunu belirtiyor. Kamuoyunun sürece katılım sağlamak, karbondan arındırmak ve net sıfır ekonominin neye benzediğini gerçekten anlamak için çabaladığını söylüyor.

Bu anlayışın sağlanması COP26 ile önem kazanıyor. Endüstriler gibi bireyler de günü etkileyecek alanlara yönelme konusunda daha uzun vadeli netlik arıyorlar. Kettleborough, bazı alanlarda eylemin “birey öncülüğünde” olması gerekeceğini, ancak geniş ölçekte bireysel eylemin, gereken sistem değişikliğini sağlamak için kullanılması gereken “birçok kaldıraçtan yalnızca biri” olduğunu belirtiyor.
 

SHARE: READ MORE

15 October

Yeni nesil materyal pazarı yatırımlarla birlikte hızla büyüyor

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Son dönemlerde yeni nesil ve biyo-tabanlı materyaller gündemde giderek daha fazla yer tutuyor. Hayvansal veya fosil yakıt bazlı kumaşların yerini almak üzere tasarlanan bu yenilikler; mantar ve kahve telvesi gibi çeşitli malzemelerden elde ediliyor, hassas fermantasyondan doku mühendisliğine kadar çeşitli teknolojilerden yararlanıyor ve her gün kullandığımız tekstil ürünlerinde kendilerine yer buluyor. Sektörden çeşitli markalar her geçen gün bu materyalleri merkeze alan yeni ürünler ve ortaklıklar duyuruyor.

Yeni nesil materyallere örnekler

Gündemde kendisine yer bulan yeni nesil materyallerden bir tanesi miselyum. Miselyum çok hücreli ve makro boyutlu yapılara dönüşebilen bir çeşit mantar. Miselyumun oluşturduğu lifler çeşitli süreçlerle deriden bitki bazlı ete, paketlemeye ve kıyafetlere kadar çeşitli ürünlere dönüştürülüyor. Teknoloji ile kullanınca plastiğin yerini alabilecek bir materyal olarak görülüyor.

Deriye alternatif bir başka yeni nesil materyal ise inek hücreleri. Hücresel tarım yöntemiyle ineklerden biyopsi ile alınan hücreler bazı süreçlerden geçerek süresiz olarak kendi kendini yenileyebiliyorlar ve yüksek kaliteli bir hayvan postu yapmak için gereken her şeyi üretebiliyorlar. Bir hayvanın büyümesi yıllar sürerken bu süreç sadece birkaç hafta sürüyor ve karbon ayak izi çok daha düşük.

Bitki bazlı yeni nesil materyallerden bazıları ise narenciye ve ananastan elde edilen kumaşlar. Narenciye dünyada en çok üretilen meyve ürünü, bu yüzden atığının da çevresel etkisi büyük. Narenciye suyu atıkları Orange Fiber şirketi tarafından işleniyor, selülozu çıkarılıyor ve çeşitli süreçlerden geçerek hafif, parlak, ipeksi bir kumaş haline geliyor. Ananas ise hasattan sonra arkada kalan yaprakların toplanması, uzun lifler çeşitli işlemlerden geçmesi, renklendirilmesi ve dayanıklı olması için kaplanması gibi aşamalardan geçiyor. Bu materyali üreten Piñatex şirketi dünya çapında 1000’den fazla markayla çalışıyor, ürünleri moda, aksesuar ve döşeme alanlarında kullanılıyor.

Yeni nesil materyaller pazarda kendilerine nasıl bir yer buluyor?

Sürdürülebilir ve yenilikçi malzeme alanında yeniliği hızlandırmayı hedefleyen çalışmalar yapan bir kâr amacı gütmeyen kuruluş olan Material Innovations Initiative (MII), yeni nesil materyallerin dünyasına pencere sunan bir rapor yayınladı. Raporda ana hatlarıyla belirtildiği gibi, yeni nesil materyal endüstrisinde "büyük potansiyel" ve "önemli ölçüde talep" buluyor. Pazar 2015’ten bu yana yaklaşık 1,29 milyar dolardan fazla yatırım alan 75 öncüden oluşuyor. Bu yatırımların yaklaşık %40’ının 2020 yılında gerçekleştiğini de belirtmek gerekiyor.

Rapor yatırımdaki bu artışı; değişen tüketici talepleri, teknolojik gelişmeler ve moda endüstrisinde sürekli artan sürdürülebilirlik taahhütleri ile ilişkilendiriyor. MII'ya göre, pazar önümüzdeki beş yıl içinde yüzde 80'lik bir bileşik yıllık büyüme oranına (CAGR) tanıklık edebilir.

Rapora göre, pazarın önünde önemli bir engel bulunuyor: Şu anda uygun yatırım fırsatlarından daha fazla sayıda yatırımcı var. MII'nın raporu için araştırma yaparken görüştüğü 40 önde gelen moda markasından 38'i aktif olarak yeni nesil materyallerin peşinde. Dahili Ar-Ge, ortaklıklar ve yatırımlar yoluyla markalar, sürdürülebilir ürün taahhütlerini gerçekleştirmeye çalışırken bir taraftan titiz standartlarla müşterileri cezbedecek çözümler bulmaya çalışıyor. Raporun sonucuna göre sektörün, karşılaştığı sorunları ele alan önemli yatırımlara, ortaklıklara ve daha fazla materyal şirketine ve bilim adamına ihtiyaç var.

Gelecekte bizi neler bekliyor?

Yeni nesil materyal endüstrisi, önümüzdeki beş yıl içinde öngörülen yüzde 80'lik bir CAGR'yi yakalarsa, 2026 yılına kadar 2,2 milyar dolarlık bir pazara sahip olacak. Ancak bu, öngörülen 73,6 milyar dolarlık materyal pazarının yalnızca yüzde 3'lük bir pazar payını temsil edecek. Yüzde 69'luk kısım hayvan kaynaklı materyallerle karşılanmaya devam edecek ve "mevcut nesil" petrol bazlı alternatifler kalan yüzde 27'yi oluşturacak.

MII’nın çalışmasına göre, ABD'deki birçok tüketicinin tercihlerinin hayvan derisinden deri alternatiflerine doğru kaydığını gösteriyor. Sonuçlar, tüketicilerin %55’inin çevresel ve diğer etik nedenlerle deri alternatiflerini tercih ettiğini söylüyor. Bazı tüketiciler estetik ve işlevsel sebeplerle hala hayvansal deriyi tercih etse de hem işlevsel hem de etik olarak deriden daha iyi performans gösteren yeni nesil deri alternatifleri yaratmak, deri pazarının hayvan seçeneklerinden tamamen uzaklaşmasını sağlayabilir.

Çin’de yapılan başka bir MII çalışmasına göre katılımcıların %90'ı geleneksel yerine yeni nesil ürünleri tercih ediyor, %70’i çevre, kalite, hayvan hakları, maliyet gibi kaygılardan dolayı böyle bir ürünü satın alma olasılığının yüksek olduğunu söylüyor.

Yeni nesil materyal endüstrisinin hareketli ve kalıcı olduğu açık, ancak aynı zamanda oldukça yeni gelişmekte. Pazarın gelişimi artan yatırımlara, teknolojik gelişmelere, inovasyonlara ve tüketim davranışlarının daha sürdürülebilir ve etik alternatiflere kaymasına bağlı olacak.
 

SHARE: READ MORE

14 October

Eşitsizliklerin giderilmesi için yeni bir ticaret vizyonuna ihtiyaç var

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Ülkeler içinde ırk, etnik köken, toplumsal cinsiyet gibi kimlikler üzerinden yaşanan bölünmeler ve ayrımcılık, bu gruplar için uzun zamandır sosyal, ekonomik ve politik zorluklar yaratıyor fakat COVID-19 salgını, bu keskin eşitsizlikleri daha da belirginleştirdi. Bunların yanında ırksal adaleti ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için çeşitli eylemler ve sosyal hareketler de geniş kitlelere yayıldı. Örneğin bazı hükümetler yerli halklarıyla mücadelelerinde sonunda uzlaşmaya varıyor.
 
Araştırmalar, genellikle azınlık gruplarının ticari şoklardan olumsuz etkilendiğini veya ticaretin sağladığı fırsatlara adil erişime sahip olmadığını gösteriyor. Bu bağlamda, toplumdaki eşitsizliklerle mücadele etmek için tüm kesimlerinin küresel ticaretten doğan faydalara eşit erişimini sağlamak ve küresel ticaret sistemine yönelik yeni bir vizyon tanımlamasına ihtiyaç var.
 
Bazı ülkeler kapsayıcı ticaret vizyonu oluşturmak için harekete geçiyor. ABD’nin tarihinde ilk kez ticaret gündeminde ırksal eşitlik hedefi yer alıyor; Kanada, Şili ve Yeni Zelanda, Ağustos 2020'de Küresel Ticaret ve Toplumsal Cinsiyet Düzenlemesini imzaladı; ayrıca Trans-Pasifik Ortaklığı için Kapsamlı ve Aşamalı Anlaşma (CPTPP), Kanada-Amerika Birleşik Devletleri-Meksika Anlaşması (CUSMA) ve benzeri uluslararası ekonomik anlaşmalarda ticaret ve yerli halklar arasındaki ilişkiye daha çok değiniliyor.
 
Ticaretin ülkeler arasındaki eşitsizliklere etkisi, pek çok ekonomik araştırmada konu ediliyor ve ülkeler arasında, farklı gelir grupları arasında, küçük ve büyük firmalar arasında ve emek üzerindeki etkileri yeterince anlaşılıyor. Fakat ticaretin ülke içinde ırk, etnik köken, milliyet, yerli kimlik ve toplumsal cinsiyet temelli farklı toplumsal gruplara etkileri yeteri kadar araştırılmıyor. Bunun nedeni, bu eşitsizliklerle başa çıkmada en etkili yolun iç politikalar olarak görülmesi yer alıyor. Ancak ticaret, küresel GSYİH'nın %58'ini ve ekonomik güçlenmenin önemli bir yönünü oluşturuyor. Uygun şekilde tasarlanırsa iç politikalar ticaretin yarattığı eşitsizlikleri giderebilecekken, gerekli reformlar sağlanırsa ticaret politikaları da yerel ekonomik eşitsizliklere çözüm getirebilir.
 
Kapsayıcı politikalar için detaylı verilere ihtiyaç duyuluyor. Hükümetlerin, ayrımcılığa maruz kalan grupların yüksek olarak varlık gösterdiği sektörleri belirlemesi gerekiyor. Örneğin, 2016'da azınlıklara ait işletmeler ABD firmalarının %19'unu temsil ederken, ABD imalat firmalarının yalnızca %12,8'ini temsil ediyordu. Hükümetler, azınlık işletmelerinin ve işçilerinin orantısız bir şekilde temsil edildiği sektörlere karşı ayrımcı olup olmadıklarını belirlemek için vergileri inceleyebilir.
 
Yetersiz temsil edilen grupların yeni ticaret politikalarını geliştirirken müzakerelere aktif katılması önemli görülüyor. Bu tür bir katılımın avantajları, örneğin Kanada'nın ticaret anlaşmalarında Yerli halklara yönelik hükümlerde açıkça görülüyor. Ticaret anlaşmaları ayrıca çalışma standartlarını iyileştiriyor ve çalışma dernekleri aracılığıyla azınlık, göçmen ve kadın işçilere yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırmaya yardımcı oluyor. Bu anlaşmalarda, ticaret ortakları tarafından gerekli yerel reformların uygulanması için kapasite oluşturma ve desteklemeye yönelik gelişmiş ekonomilerin taahhütleri de bulunmalı. Genellikle ticaret anlaşmalarına eşlik eden teknik yardım ve kapasite geliştirme çabaları, eşitlik hususlarını dikkate almalı ve kurumların çeşitli savunmasız gruplar üzerindeki etkilerini ölçmeleri sağlamalı.
 
Kapsayıcı ticaretin sağlanmasında bir diğer önemli paydaşı da birçok sosyal harekete destek sunan işletmeler oluşturuyor. Azınlık işletmelerine yapılan yatırımlar ve tedarikçi çeşitlilik programları azınlık gruplarına ait işletmelerin tedarik standartlarını karşılamalarını, finansmana erişmelerini ve ihracat ve ithalat gereksinimlerine uymalarını sağlayarak bu toplulukların genel refahını arttıracak önemli bir adım olarak görülüyor.
 
IFC (Uluslararası Finans Kurumu), gelişmekte olan ülkelerde kadınlara ait resmi KOBİ'lerin %70'inin finansal kurumlardan hizmet almadığını veya yetersiz hizmet aldığını ve tahmini finansman açığının 285 milyar dolar olduğunu tahmin ediyor. Mikro, küçük ve orta ölçekli işletmeler için finansmana erişim, yeterince temsil edilmeyen gruplar ve daha geniş ekonomi için büyük kazanımlar sağlayabilir. Yeni teknolojiler ve dijitalleşme, KOBİ’lerin uluslararası alıcılarla bağlantı kurup işlem yapmasını sağlayarak ve aksi takdirde ayrımcı uygulamalara yol açabilecek ticari süreçleri otomatikleştirerek ticareti daha kapsayıcı hale getirebilir.
 
Dünya Ticaret Örgütü’nün, küresel ticaret politikaları ve uygulamalarının daha kapsayıcı olmasının ve ekonomik adalet kavramını yansıtacak şekilde yeniden şekillendirilmesinin vakti geldi. Araştırma, danışma ve politika geliştirmeden uygulamaya ve kapasite geliştirmeye kadar kapsayıcı ticarete giden bu sürecin tüm aşamalarında tüm paydaşların aktif katılımına önem verilmesi gerekiyor. Ayrıca hükümetlerin, yetersiz hizmet alan nüfusları hedefleyen ticaret finansmanı garantileri gibi programlar oluşturmak için özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde çalışması önemli görülüyor.
 

SHARE: READ MORE

12 October

Refinitiv 2021 Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Endeksi açıklandı

* Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Pandemiyle beraber şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık politikalarının giderek daha fazla odağa alınması, şirketlerin bu alanlarda uygulamalarını iyileştirmeleri yönünde baskı yaratıyor. Bu alanda yüksek performans gösteren şirketler aynı zamanda finansal olarak da daha iyi performansa sahip. Dünya finans sektörünün en büyük veri sağlayıcılarından Refinitiv tarafından oluşturulan Refinitiv Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Endeksi küresel çapta çeşitlilik ve kapsayıcılık konularında en iyi performans gösteren halka açık 100 şirketi belirleyerek, öne çıkan trendleri inceliyor. 2021 Refinitiv Çeşitlilik ve Kapsayıcılık Endeksi’nin sonuçlarının açıklandığı rapor özellikle COVID-19 sonrasında işe dönüş ve yönetim kurulundaki çeşitlilik konularına odaklanarak bu çerçevedeki gelişmeleri ortaya koyuyor.
Refinitiv çevresel, sosyal, yönetimsel (ÇSY) verilerinden yola çıkarak 11.000 şirketi 24 farklı metrikte ve “Çeşitlilik”, “Kapsayıcılık”, “Yetenek Gelişimi” ve “Haberler ve Tartışmalar” olmak üzere dört ana başlıkta değerlendiriliyor. Değerlendirmeyle birlikte şeffaf ve objektif olarak şirketlerin birbirlerine kıyasla performansları ortaya konarak hem yatırımcıların hem de şirketlerin uzun dönem fırsat ve riskleri tespit etmeleri sağlanıyor.
Bu analiz sonucunda dünyada çeşitlilik ve kapsayıcılık konularında hangi bölgelerin ve ülkelerin liderlik ettiğine bakılıyor. Çeşitlilik ve kapsayıcılık alanlarına birlikte bakıldığında 2021 yılında en yüksek puanı alan bölgeler Avrupa ve Afrika iken, en yüksek puana sahip ilk 3 ülke İtalya, Fransa ve İspanya. Yetenek gelişimi başlığında incelendiğinde öne çıkan bölgeler yine Avrupa ve Afrika, öne çıkan ülkeler ise sırasıyla Endonezya, Malezya ve Türkiye. Endekste en yüksek performans gösteren 100 şirketin bulunduğu ülkelere bakıldığında ilk sırada 25 şirket ile Amerika Birleşik Devletleri geliyor. Bunu, dokuz şirket ile Birleşik Krallık takip ediyor. 2021 yılında ilk beşte yer alan şirketler şu şekilde: Gap Inc, Royal Bank of Canada, Accenture Plc, Owens Corning ve Allianz SE. Endekste Türkiye’den yer alan tek şirket olarak Arçelik 76 puanla 17. sırada yer alıyor.
Refinitiv’in raporu ayrıca yönetim kurulunda çeşitlilikle ilgili de incelemede bulunuyor. Farklı çeşitlilik türleri şirket performansı ve yatırımcılar açısından önemli olmakla birlikte, rapor kültürel çeşitliliğe odaklanıyor. Bu konuyla ilgili, şirketin ana merkezinin yer aldığı lokasyonun ait olduğu kültürden daha farklı kültürel kimliğe sahip kişilerin yönetim kurulunda ne oranda bulunduğu verisi ele alınıyor. Yapılan incelemeler yıllar içerisinde bu alanda çok az gelişme olduğunu, yalnızca Avrupa ve Afrika’da kültürel çeşitliliğin az oranda artış gösterdiğini belirtiyor. Konuyla ilgili ayrıca finansal bir analiz de gerçekleştiren Refinitiv, yönetim kurulunda kültürel çeşitliliğin, cinsiyet çeşitliliğinde olduğu gibi finansal olarak daha iyi performans gösterdiğini ortaya koyuyor. Analiz için Refinitiv’in ÇSY veritabanı üzerinden ilerleyerek iki farklı portföy oluşturuluyor; birinde %90 oranında yönetim kurulunda çeşitlilik varken diğerinde ise kültürel çeşitlilik %10’dan daha az bir seviyede bulunuyor. Ek olarak, beş yıl boyunca takip edildiğinde yönetim kurulunda daha fazla çeşitliliğe sahip portföyün daha iyi performans gösterdiği görülüyor. Yalnızca Refinitiv ÇSY veritabanı değil, FTSE All World, FTSE Asia Pacific, FTSE Europe ve FTSE Developed Indices başlangıç noktası olarak kullanılınca da benzer sonuçlar çıkıyor ve çeşitlilik daha iyi performansı beraberinde getiriyor.
Son olarak, raporda MarketPsych tarafından gerçekleştirilen bir çalışmanın sonuçları paylaşılarak çalışan memnuniyetinin hisse bedellerini etkilediği gösteriliyor. Çalışanların çalıştıkları yerleri olumlu değerlendirme skorlarına göre S&P 500’deki şirketler sıralandığında en yüksek %5’lik dilimde yer alan şirketler en düşük %5’lik dilime göre daha iyi performans gösteriyor. Bu nedenle şirketler tarafından çalışanlara sunulan esnek çalışma saatleri, uzaktan çalışma ve çocuklara yönelik bakım hizmetlerinin yönetim için giderek daha fazla önem kazanacağı öngörülüyor.
Rapor, pandemi öncesinde de çeşitlilik ve kapsayıcılığı önemseyen ve çalışanların memnuniyetini ön plana koyan şirketlerin hem finansal olarak hem de hisse senedi piyasalarında daha iyi performans gösterdiğini vurguluyor. Buna ek olarak Refinitiv’in çalışması bir önemli değişken daha ekleyerek yönetim kurullarında kültürel çeşitliliğin de performans üzerinde kritik önemi olduğunu gösteriyor ve şirketlere önemli bir ipucu sunuyor.
 

SHARE: READ MORE

30 September

İklim krizinin yarattığı tehditler: Göç ve modern kölelik

* Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Yeni yayımlanan Dünya Bankası raporuna göre, kuraklık ve deniz seviyesinin yükselmesi gibi iklim değişikliği etkileri yüzyılın ortasına kadar 216 milyondan fazla insanın kendi ülkeleri içinde göç etmesine neden olabilir.

Rapora göre, salımları azaltmak için hızlı bir şekilde harekete geçilirse bu riskin %80'i önlenebilir. Dünya Bankası Sürdürülebilir Kalkınmadan Sorumlu Başkan Yardımcısı Juergen Voegele, ülkelerin kalkınma boşluklarını kapatması, hayati ekosistemleri onarması ve insanların buna uyum sağlamasına yardımcı olması gerektiğini vurguluyor. Aksi takdirde, önümüzdeki on yıl içinde iklim göçü hızla artacak ve 2050 yılına kadar sorun derinleşecek.

Küresel ısınma şimdiden tüm dünyada yıkıma neden oluyor ve en çok en yoksul bölgeler zarar görüyor. Raporda, yüzyılın sonuna kadar küresel ısınmayı 1,5 derecede tutmanın, iç iklim göçünün azaltılmasına yardımcı olacağı belirtilirken mevcut durumda ortalama sıcaklıkların 2050 yılına kadar en az 3°C artma yolunda olduğu tespit edildi.

İç iklim göçündeki bu artış trendi birçok yerdeki halihazırda yaşanan göç dalgalarını genişletecek gibi görünüyor. Ülke İçinde Yerinden Edilme İzleme Merkezi tarafından hazırlanan bir rapora göre, 2020'de aşırı hava olayları nedeniyle yurt içinde göç edenlerin sayısı 30,7 milyona ulaştı. Bu sayı toplam göçlerin %75'i.

Dünya Bankası'nın raporu, Doğu Asya ve Pasifik, Güney Asya, Doğu Avrupa ve Orta Asya, Kuzey Afrika, Sahra Altı Afrika ve Latin Amerika olmak üzere altı bölgede üç farklı iklim senaryosunda iç göçü tahmin eden ilk rapor. Rapor, Avrupa ve Kuzey Amerika dahil olmak üzere çoğu yüksek gelirli ülkeyi kapsamamanın yanı sıra Orta Doğu ve gelişmekte olan küçük Ada Devletlerini de kapsamıyor.

En karamsar senaryoda öngörülen 2050 yılına kadar 216 milyon iç göçmen, etkilenen bölgelerin nüfusunun neredeyse %3'ünü temsil ediyor. En iyimser senaryoya göre, yüzyılın ortasına kadar 110 milyondan fazla insan kendi ülkeleri içinde taşınmak zorunda kalacak.

Raporda, iç göçmenlerin 86 milyonunun tek başına Sahra-altı Afrika'da, 19 milyonunun da Kuzey Afrika'da olacağı belirtildi. Güney Asya'da yaklaşık 40 milyon, Doğu Asya ve Pasifik'te ise 49 milyon göçmen bekleniyor.

Kuzey ve Sahra Altı Afrika'daki etkilerin çoğunlukla şiddetli su kıtlığı ve Nil Deltası gibi yoğun nüfuslu kıyı bölgelerindeki deniz seviyesinin yükselmesiyle ilgili olacağı tahmin ediliyor. Bu bölgelerde daha iyi su kaynağına sahip yerlerin iklim göçünün sıcak noktaları haline gelmesi bekleniyor. Rapora göre bu bölgeler Kahire, Cezayir, Tunus, Trablus, Kazablanka, Rabat ve Tanca'yı içeriyor.

Bangladeş, yüzyılın ortalarında tahmin edilen 19,9 milyon kadar iç iklim göçmeniyle, tüm Güney Asya bölgesi için toplam iç iklim göçmenlerinin neredeyse yarısına sahip olarak, iklim değişikliğinden en çok etkilenen ülkelerden biri olacak. Bangladeş’te, insanların yerinden edilmesinin ana itici güçlerinin deniz seviyesinin yükselmesi ve fırtınalar olması bekleniyor.

Anti-Slavery International ve Uluslararası Çevre ve Kalkınma Enstitüsü (IIED) tarafından iklim kaynaklı göç ve modern kölelik arasındaki bağlantılar hakkında yayımlanan yeni rapor ise iklim değişikliği nedeniyle yerinden edilen milyonlarca insanın önümüzdeki on yıllarda insan ticaretine ve köleliğe maruz kalacak olmasına dikkat çekiyor.

Araştırma, Batı Afrika ve Hindistan ve Bangladeş'in kıyı Sundarbans bölgesinden vaka çalışmalarını içeriyor ve insanları göç etmeye zorlayan aşırı hava koşullarının ve yükselen denizlerin, savunmasız grupları insan kaçakçılığı ve modern kölelik konusunda nasıl daha büyük risk altına soktuğunu gösteriyor.

BM Göçmen Hakları Özel Raportörü Felipe González Morales, iklim ve kalkınma politika yapıcıları ve planlayıcılarının, iklim değişikliği nedeniyle yerinden edilen milyonlarca insanın önümüzdeki on yıllarda köleliğe maruz kalacağı gerçeğini acilen fark etmeleri gerektiğini belirtiyor.

Raporda, iklim değişikliğinin modern köleliği yönlendiren yoksulluk, eşitsizlik ve çatışma gibi mevcut faktörler üzerinde bir "stres mekanizması" olarak hareket ettiği ve evlerinden koparılanların özellikle risk altında olduğu vurgulanıyor. Ayrıca, kadın ve kız çocukları başta olmak üzere iklim değişikliğinden etkilenen insanların, kendilerini insan ticareti yapan kimselerin hedefi olarak buldukları veya yalnızca işverenlerine borçlarını ödemek için çalıştıkları durumlar açıklanıyor. Bu vakalar, evleri bir fırtınada yıkıldığı için kamplarda yaşayan insanları veya aile arazisi verimsiz hale geldiğinde, erkek akrabaları iş aramak için şehirlere göç ettikten sonra evde kalan kadın aile üyelerini de içeriyor.
Hindistan'ın kuzeydoğusundaki Assam'da her yıl yaşanan yüksek maliyetli zararlara yol açan sel felaketleri de kadınların ve kızların çocuk köleliğine veya geçimlerini sağlamak için zorla evlendirilmesine neden oluyor.

Raporda, hızla ısınan bir iklimin geçimlerini zorlaştırması veya onları tehlikeye atması nedeniyle köleliğe ve insan ticaretine karşı savunmasız insan sayısında beklenen artışla mücadelede şimdiye kadar çok az ilerleme kaydedildiği belirtiliyor. En önemli sorunlardan biri, insanların iklim değişikliğinin etkileriyle başa çıkmak için yerlerinden edilmelerine veya taşınmayı seçme olasılıklarına yönelik ayrıntılı bilgi eksikliği.
İklim değişikliğine ilişkin Paris Anlaşması, hükümetler küresel ısınmayla mücadele ederken diğer hassas grupların yanı sıra göçmen haklarının da dikkate alınması gerektiğini kabul ediyor. Ancak kölelik raporuna göre, bu şimdiye kadar bölgesel veya ulusal düzeyde çok az somut önlem alınmasını sağladı. Rapor, iklim değişikliği ve kalkınma üzerinde çalışan politika yapıcıları, sorunu tanımaya ve göçmenler için kölelik karşıtı çabaları desteklemedeki boşlukları hızla doldurmanın yollarını bulmaya çağırırken, BM kurumları ve hükümetleri için pratik önlemler de dahil olmak üzere iklim değişikliği, göç ve modern kölelik arasındaki bağlantılara yönelik öneriler de içeriyor.

Angola ve diğer en az gelişmiş ülkeler için iklim müzakerecisi olan Cecilia Silva Bernardo, uluslararası toplumda iklim göçmenleri için hala bir yer olmadığına işaret ediyor. Uluslararası Çevre ve Kalkınma Enstitüsü IIED'nin iklim değişikliği direktörü Clare Shakya ise, şimdiye kadarki çabaların çoğunlukla iklim felaketlerinden sonra tepkisel olduğunu ve insanları taşınmaya zorlamadan önce güvende tutmanın yollarını bulmak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğunu belirtiyor.

Raporda, hükümetin haneleri heyelan riski yüksek bölgelerden daha güvenli bölgelere taşımak için 10 yıllık gönüllü bir yeniden yerleşim programı yürüttüğü doğu Uganda'daki Bulambuli Bölgesi örneğine de atıfta bulunuluyor. Bu program sayesinde, göçmenlere barınma, hizmet, gelir elde etme yolları ve arazi sağlandığı vurgulanıyor.

IIED'de kıdemli bir iklim değişikliği araştırmacısı olan Ritu Bharadwaj, iklim göçmenlerine yardım etmek için daha güçlü sosyal koruma sistemleri çağrısında bulunuyor. İnsanların sahadaki deneyimlerinden edinilen bilgilerle oluşturulan ulusal ve uluslararası düzeyde ortak politikaların yardımcı olabileceğinin altını çiziyor.

Ancak şimdiye kadar atılan adımlar, BM iklim sürecinin, göç ve kölelik riskleri arasındaki bağlantılara çok az dikkat ettiğini gösteriyor. Bundan sonraki süreçte, sorunu resmen tanımak ve yerinden edilenler için kölelik risklerinin nasıl arttığını anlamak gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

30 September

Elektrik fiyatları rekor seviyeye ulaştı. Peki bu durum en çok kimleri etkiliyor?

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

2021 yılında doğal gaz maliyetinin yükselmesi Avrupa’nın büyük bir kısmında elektrik faturalarına da yansıdı. Rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından beklenenden daha az enerji elde edilmesi, fiyatı giderek artan fosil yakıtlara yönelmeye mecbur bırakıyor. Yaz boyunca bazı jeneratörlerin de çalışmayı durdurduğu ve henüz çalışmaya başlamadığı da göz önünde bulundurulduğunda, toptan elektrik fiyatları son zamanların en yüksek seviyelerinde olduğunu söylemek mümkün.

Birleşik Krallık’ta günün saatine göre değişen fiyat tarifesi talebin en çok olduğu zaman diliminde artıyor. Talep artışı en fazla akşam 16:00 ile 20:00 arasında yaşanıyor. Kullanıcıların enerji taleplerini bu zaman diliminde yoğunlaştırması önlenebilirse fiyat artışına da bir çözüm olabileceği düşünülüyor. Birleşik Krallık’ın enerji düzenleyicisi Ofgem, tarifelerdeki düzenleme ile tasarruf sağlanabileceğini öngörüyor ancak talebin yoğun olduğu saatler dışında enerji kullanmak gibi bir seçeneği olmayan müşterilerin fiyat artışından daha fazla etkileneceği kaçınılmaz bir gerçek.

Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, dar gelirli ve sınırlı vakti olan kişiler enerji fiyatlarının artışından kaynaklı daha fazla kayıp yaşıyor. Birleşik Krallık Ulusal İstatistik Ofisi'nden alınan enerji etkinliği verilerinin analizi farklı tüketici gruplarının enerji kullanım alışkanlıkları ile birleştirildiğinde değişen tarifeler ve kullanım süresine göre, tek hanelerden emekli çiftlere kadar farklı tüketici grupları için faturalar farklılık gösteriyor.

Enerji tedarikçileri, kömür ve gaz santralleri gibi kolayca açılıp kapatılabilen kaynakları tedarik karışımına ekleyerek yüksek talebi karşılıyor. Birleşik Krallık yönetimi, fosil enerjiye olan bu bağımlılığı kırmayı, onu yenilenebilir kaynaklarla değiştirmeyi ve şebekeyi karbondan arındırmak için yasal teşvikler belirlemeyi amaçlıyor. Rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir kaynaklar, hava durumuna bağlı ve kesintisiz üretim sağlanması oldukça zor. Bu sebeple akşam saatlerindeki enerji talebi, mevcut yenilenebilir üretimi aştığından dolayı elektrik üretmek günün geri kalanına kıyasla daha maliyetli hale geliyor. Akşam saatlerinde talebi azaltmak amacıyla uygulanan kademeli tarifeler sayesinde kullanıcılar, yoğun saatler dışında enerji tüketimleri için daha az ücret ödüyorlar. Sonuç olarak bazı tüketici grupları olumsuz etkileniyor. Örneğin bekar ebeveyn olan bir hemşire saate göre değişen fiyat tarifesiyle daha yüksek bir fatura ödüyor.

Bazı tüketici gruplarının enerji kullanımlarını daha uygun saatlere göre planlamaları oldukça güç. Örneğin, çocuklarıyla yaşayan bekar bir ebeveynin ev işlerini yapabilmesi için iş saatleri dışında kısıtlı zamanı var. Aile bütçesinden sorumlu bir kişi içinse zaman da para kadar değerli olabilir. Bu kişilerin akşam vakitlerinde ışık, ısıtıcı, TV, bulaşık makinesi, ütü vb. elektrikli araçların kullanımı artıyor ve enerji talebinde en yüksek seviyeye çıkmış oluyor.
Bu sebeple elektrik tüketimini günün diğer saatlerine kaydırması mümkün olamayan farklı tüketici grupları ise iki- üç kat daha fazla fatura ödemek zorunda kalıyor. Kademeli tarifelerden yararlanmayan tüketici gruplarının farklı bir seçeneği olmaması da onları güç duruma düşürüyor. Kullanım süresi tarifeleri ortalama olarak çoğu tüketiciye fayda sağlarken ev işlerini yapmak için sınırlı zamanı olanları olumsuz etkiliyor. Bu konuda çözüm olarak tasarruflu tarifeden yararlanamayan tüketicilerin enerji faturalarında indirim gibi destek önlemlerini düşünmek mümkün.

Kısacası, fosil yakıtlardan yenilenebilir enerji kaynaklarına geçişin hızlanması gerekirken bir yandan da enerjiye olan talep gün geçtikçe artıyor. Talep artışı, üreticileri fosil yakıtlara yönlendirirken aynı zamanda tüketicilerin bütçelerini etkiliyor. Hem dezavantajlı tüketici grupları için hem de çevresel zararı azaltmak adına yeni düzenlemeler acil bir ihtiyaç.

SHARE: READ MORE

30 September

Tarım sübvansiyonları iklim krizini nasıl etkiliyor?

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünya çapında hükümetler her yıl tarıma 540 milyar dolar değerinde  destek sağlıyor ve bu sübvansiyonların %90'ı -yaklaşık 470 milyar dolar- doğrudan çevreye ve insan sağlığına zarar vererek, doğayı yok ediyor ve kirliliğe katkıda bulunuyor.

Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), BM Kalkınma Programı (UNDP) ve BM Çevre Programı (UNEP) tarafından hazırlanan yeni bir rapor, tarım sübvansiyonlarının yeniden tasarlanması gerektiğini savunuyor. Bu sübvansiyonların yeniden düzenlenmesiyle birlikte, insanları ve dünyayı olumsuz yönde etkilemek yerine, bu tür parasal desteklerin ekosistemleri koruyan, daha az emisyon üreten, çiftçilere daha iyi yaşam koşulları sağlayan ve küresel beslenmeyi artıran bir gıda sistemi oluşturması hedefleniyor. Rapor, iklim ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerinin yanında, şeker gibi sağlıksız beslenmeye katkıda bulunabilecek ürünlerle birlikte sığır eti, süt ve pirinç gibi emisyon yoğun ürünlerin dünya çapında en fazla desteği aldığını ortaya koyuyor.

Bu tür hükümet destekleri, ülkelerin sera gazı salımı azaltma ve Paris Anlaşması'nın hedeflerine ulaşma çabalarına ters düşüyor ve doğrudan çelişiyor. UNEP'te yeşil ekonomi politikası çabalarına öncülük eden ve raporun baş yazarlarından biri olan Joy Kim, şu anda ülkelere iklim değişikliğini finanse etmek için 100 milyar dolar taahhütte bulunma çağrısı yapıldığını ve ormansızlaşmayı önlemek adına oluşturulmuş bir program olan REDD Plus'ı finanse etmek için 4 milyar dolar taahhüt edildiğini belirtiyor. Öte yandan, bu eylemlere ters düşecek şekilde hükümetler çevreye zararlı tarımsal uygulamaları desteklemek için 470 milyar dolar harcıyor.

Et ve süt ürünlerinin üretimi, arazi kullanımı değişikliği yoluyla (çiftçiler mera veya tarla yapmak için ağaçları kestiğinde) doğrudan ormansızlaşmaya katkıda bulunuyor. Hükümetler ayrıca üretimi artırmak için kirletici tarım kimyasallarının kullanımına finansal destek sağlıyor. Joy Kim, artan küresel finansman taahhütlerinin verimsizliğini vurgularken, aslında tarım sektörüne ayrılan desteğe bakılması gerektiğini belirtiyor. Sübvansiyonlar, bu ürünleri, sübvansiyon almayan meyve ve sebze gibi diğer ürünlere göre dezavantajlı bir şekilde daha ucuz hale getirebiliyor.

Ayrıca, bu tarımsal destekleri kimlerin aldığı konusunda da bir eşitsizlik bulunuyor. Mevcut gıdaların %35'ini topraklarının sadece %12'sinde üreten ve dolayısıyla büyük çiftliklerden kilometrekare başına daha üretken olan küçük çiftlikler, daha büyük çiftliklere ve sanayi gruplarına göre daha az sübvansiyon alıyor.

Endüstri bu şekilde çalışmaya devam ederse, 2030 yılına kadar küresel tarımsal desteklerinin 1,7 trilyon dolara çıkabileceği, çevre, küçük çiftçiler ve küresel sağlık üzerindeki olumsuz etkilerinin daha da kötüleşebileceği öngörülüyor. Bu durum aynı zamanda gıda sistemimizin ne kadar bozuk olduğunun da bir işareti niteliğinde çünkü tüm mevcut sübvansiyonlara rağmen, 2020'de dünyada 811 milyon insan kronik açlıkla karşı karşıya kaldı ve 2019'da yaklaşık üç milyar insan sağlıklı beslenme olanaklarına erişemedi.
Rapor, tarımsal sübvansiyonların tamamen ortadan kaldırılmasını değil, ülkelerin desteklerini yeniden yönlendirmesini savunuyor. Hükümetler, gıdaya erişimi ve gıdanın satın alınabilirliğini iyileştiren altyapıya yatırım yapabilir ve sübvansiyonlar verimli sulama sistemleri gibi temiz teknolojiler için kullanılabilir.

Kim, COVID-19 pandemisinin de etkisiyle, birçok ülkenin, özellikle gelişmekte olan ülkelerin, aslında çok ciddi mali kısıtlamalar ve artan borç seviyeleriyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Bu durum da içinde bulunduğumuz dönemin, hükümetlerin kamu harcamalarının verimliliğini iyileştirmesi, verimsiz kamu harcamalarını azaltması ve kamu harcamalarını sürdürülebilirlikle uyumlu hale getirmesi için mükemmel bir zaman olduğuna işaret ediyor. Aksi takdirde, iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliği finanse etmeye yönelik çabalar da yetersiz kalıyor.
 
 

SHARE: READ MORE

30 September

Paris İklim Anlaşması’nın Türkiye’ye Getirdiği Yükümlülükler

* Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 21 Eylül'de New York'ta düzenlenen BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada, Paris İklim Anlaşması'nı onaylayarak anlaşmaya taraf olacağını duyurdu. Son gelişmeler doğrultusunda bu yazımızda, bugüne kadar Türkiye’nin Paris İklim Anlaşması ile ilgili yolculuğunu ve anlaşmaya taraf olmanın Türkiye’ye getireceği yükümlülükleri inceledik.

Paris İklim Anlaşması neden onaylanmamıştı?

2015 yılının Aralık ayında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) Paris’te yapılan 21. Taraflar Toplantısı’nda Paris İklim Anlaşması kabul edildi ve 2016 yılında New York’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli İmza Töreni’nde aralarında Türkiye’nin de olduğu 176 ülke anlaşmaya taraf oldu. 4 Kasım 2016'da yürürlüğe giren Paris İklim Anlaşması, küresel sıcaklık artışını 2100 yılının sonuna kadar 1,5 °C üstü ile sınırlamayı hedefliyor. Ülkeleri gelişmişlik düzeylerine göre dörde ayıran anlaşmayı Türkiye’nin imzalayıp ancak mecliste onaylanmamasındaki önemli etkenlerden biri Türkiye’nin konferansta gelişmiş ülke olarak konumlandırılmış olmasıydı. Anlaşmada gelişmiş ülkelere verilen sorumluluklar Türkiye’ye de verilerek, Türkiye ayrıca anlaşmada belirtilen 2020’den itibaren gelişmekte olan ve ada ülkelerinin iklim değişikliğine uyum ve adaptasyonuna ilişkin finans yardımı taahhüdünde bulunan 100 milyar dolar hacmindeki Yeşil İklim Fonu (GCF)’ndan faydalanamayacak ülkelerden biri olarak yer almıştı. Sanayi devrimi sonrası gelişme seviyelerine bakıldığında ülkeler nezdinde bu durumun adil olmadığını savunan Türkiye anlaşmayı onaylamamıştı.

2019 yılında New York'ta gerçekleşen BM İklim Eylemi Zirvesi'nde anlaşmayı Rusya’nın da onaylamasıyla birlikte Türkiye anlaşmayı onaylamayan tek G20 ülkesi olarak kalmıştı. Geçtiğimiz yıl Eylül ayında gerçekleşen Birleşmiş Miletler İklim Eylemi Zirvesi sırasında Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin Birpınar’ın yaptığı açıklamada Türkiye’nin GCF’den ya da gelişmemiş ve ada devletlerine yapılacak olan yardımlardan bir pay beklenmediğini, ancak emisyon azaltımı ve yenilenebilir enerji için Türkiye’nin gerekli kredileri de alabilmesi gerektiği belirtilmişti.

2021 Ağustos ayı itibarıyla BMİDÇS'e taraf 197 ülkenin imzası bulunan anlaşmayı altı ülke (Eritre, Irak, İran, Libya, Yemen ve Türkiye) onaylamamış veya taraf olmamıştır. (Türkiye anlaşmaya imzacı olarak taraf olmuş ancak anlaşmayı mecliste onaylamaması ile taraflık durumu düşmüştür)

Türkiye’yi bundan sonraki süreçte neler bekliyor?

Avrupa Yeşil Mutabakatı çağrısı ile Avrupa Birliği’nin 2030 yılına kadar emisyonlarını %55 azaltma ve 2050 karbon nötr hedefi;  Çin’in 2060 karbon nötr hedefi; Japonya, Güney Kore, Güney Afrika ve Kanada’nın sıfır emisyon planları, Paris Anlaşması’na geri dönen ABD’nin 2050 yılında karbon nötr hedefi gibi küresel gelişmeler yeni bir karbonsuz düzen oluştuğunu gösterirken, bu düzende Türkiye’nin dışarıda kalmaması üzerine halihazırdaki Türkiye’nin mevcut İklim Değişikliği Eylem Planı (2011-2023) , 2030 yılı itibariyle gerçekleşmesi öngörülen %21 emisyon azaltım hedefli “Niyet Edilen Ulusal Katkı” (INDC) beyanı ve Temmuz ayında açıkladığı Yeşil Mutabakat Eylem Planı eksik bir çerçeve sunduğundan ötürü yetersiz bulunuyor. 2030’a kadar sanayi politikaları ve ekonomik hedefleri ile emisyonlarını iki katına çıkarmayı planlayan Türkiye’nin, 2050 için halihazırda bir karbonsuzlaşma hedefi bulunmuyor.
İklim Değişikliği Politika ve Araştırma Derneği Başkanı Dr. Baran Bozoğlu da Türkiye'nin sera gazı salımının %72'sinin sanayi ve enerji sektöründen kaynaklı olduğunu belirterek, anlaşmanın Mecliste onaylanmasından sonra sanayide enerjide dönüşüme gidilmesi gerektiğini belirtiyor. Bozoğlu, taahhüdün yerine getirilmesi için gerekli olan yenilenebilir enerjiye yönelik dönüşümün, AB Yeşil Mutabakat çerçevesinde zaten yapılmak istendiğinin altını çizerek, AB Yeşil Mutabakatı’nın Paris İklim Anlaşması'na dayandırılarak hazırlandığını ifade ediyor.

Türkiye’nin Paris Anlaşması’na geri gelmesiyle birlikte  “Niyet Edilen Ulusal Katkı” (INDC) beyanında yer verilen 2030 yılı itibarıyla %21’e varan azaltım hedefi için ciddi bir çalışma yapması ve uzun dönemli sera gazı azaltım stratejisini açıklaması gerekiyor. Bu stratejide Türkiye için ağırlıklı olarak sanayideki yeşil dönüşümün ve enerji sektöründeki karbonsuzlaşmanın öne çıkacağı tahmin ediliyor. Bu stratejiye paralel olarak sektörel karbonsuzlaşma yaklaşımları belirlendikten sonra sektörel ve şirketlere çeşitli katkı payları belirlenmesi ile birlikte şirketlerin kendi karbonsuzlaşma stratejilerini belirlemesi gerekecektir.
 
 

 

SHARE: READ MORE

17 September

İklim politikası için kritik haftalar

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COP26 (Conference of Parties- 26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı)’dan önce iklim değişikliği konusunda büyük bir atılım sağlamaları için hükümetler üzerindeki baskı artıyor. 31 Ekim’de Glasgow’da başlayacak olan konferansta uluslararası bir anlaşma imzalanabilmesi iklim politikası için büyük bir önem taşıyor. COP Başkanı Alok Sharma bu zirvenin “kömürün tarihe gömülmesi” yönünde önemli bir fırsat olduğunu savunuyor. Ağustos ayının başlarında yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change -IPCC) raporunun ise ülkelerde söz sahibi olan zihniyeti harekete geçirmesini umduğunu belirtiyor. IPCC tarafından yapılan araştırma, insanlığın 19. yüzyılın sonundan bu yana ortalama küresel sıcaklıkları 1,1°C arttırdığını ve sera gazı salımları aynı düzende devam ettiği takdirde bu artışın 1,5°C’ye varabileceğini gösteriyor.

Glasgow’daki sürecin başarıya ulaşıp ulaşmayacağı ise dünyanın sera gazı salımının iki öncü kaynağına bağlı: Çin ve ABD. Çin daha fazla kömür santrali inşa etmeyi bırakma vaatlerini içeren iddialı bir net-sıfır yol haritası yayımlarken ABD yoksul ülkelerin yeşil enerjiye geçişine ve iklim değişikliğine uyum sağlamasına yardımcı olmak için on yıllık bir taahhüt verdi.

Gelecek birkaç hafta ise iklim politikası açısından kritik bir süreç. Politico’da aktarıldığı üzere, ABD Başkanlık İklim Elçisi John Kerry, son bir diplomatik baskıyla Çin ve Japonya’yı ziyaret edecek. Bu seyahate eşlik etmesi beklenilen Sharma’nın hala fosil yakıt kullanıma devam eden Çin ile bunu sonlandırması için konuşması bekleniyor. Greenpeace’in ağustos ayında yaptığı bir araştırmaya göre eyalet hükümetleri bu yılın ilk yarısında 24 yeni kömür santrali projesine yeşil ışık yaktı. Bu sonuç, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e 2020 yılında ilan ettiği 2060 için net-sıfır hedefi ile çelişiyor. Kerry, 2060 net-sıfır planını açıklayan Çin’in bu planının iklim krizini engelleme konusunda yetersiz olduğunu belirtiyor ve sera gazı salımlarını 2030 yılına kadar azaltmadıkları takdirde takip eden yıllarda dünyayı daha kötü felaketlerin beklediği konusunda uyarıyor.

ABD ise iklim finansmanı konusunda diğer ülkelerin gerisinde kalıyor. On yıl önce, zengin ülkeler, yoksul ülkelerin iklim değişikliğinin en kötü etkileriyle mücadele etmeleri ve yeşil yakıtlara yönelmelerine yardımcı olmak için 2020 yılına kadar yılda 100 milyar dolar yardım yapma sözü verdi. Ancak bu hedefe ulaşılamadı ve gelişmekte olan ülkeler bu yardım olmadan sera gazı salımlarını daha hızlı azaltamayacaklarını belirtiyor.

Son seçimlerden sonra iklim değişikliği üzerine dikkate değer vaatleri olan Joe Biden ABD’nin iklim politikası konusunda sessizliğini bozdu. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen Ida Kasırgası felaketin sonra konuşan Joe Biden, yıllardır bilim insanlarının aşırı iklim felaketlerine karşı uyarmasından sonra aşırı hava olaylarının içinde olduklarını, iklim krizi ile mücadele konusunda kritik noktaların aşıldığını ve gelecek nesle temiz bir dünya bırakabilmek için çok fazla zamanlarının kalmadığına değindi. Biden 1,2 trilyon dolarlık altyapı anlaşması ve 3,5 trilyon dolarlık yatırım paketi ile karbon salımlarını sıfırlamayı, temiz enerjiyi yaygınlaştırmayı, temiz yakıtlı araçları ve sürdürülebilir ulaşım sistemlerini desteklemeyi taahhüt etti.

Kerry’nin Çin’in iklim politikaları üzerine yapacağı Çin’deki görüşmesi çok kritik bir konumda. 2015 Paris Anlaşması’nın başarısı, 2014 yılı ABD Başkanı Barack Obama ile Xi arasında yapılan bir anlaşmadan doğmuştu. Bu sebeple dünyanın en büyük iki karbon kaynağı anlaşmaya vardığında diğer ülkelerin tek bir amaç üzerinde el sıkışması ise daha kolay olacaktı. Ancak iki süper güç arasındaki gerilimler devam ederken, COP26’den önce bu anlaşmanın yapılması güçleşiyor. Çin ile ikinci görüşmesini bitiren Kerry’nin aktardığı üzere Çin, ABD’nin şartlarını kabul etmeyi reddetti. Ancak bu gelişme iklim değişikliği konusundaki görüşmelerin odağını Pekin ve Vaşington arasındaki anlaşmazlıktan başka bir yöne değiştirmeyecek. Dünyadaki sera gazı salımının en büyük sebebi olan iki ülkenin tavrını değiştirip ortak bir amaçta birleşmesinden başka bir seçenek kalmadığı ise bir gerçek.
 

SHARE: READ MORE

17 September

Irak, petrol üreticilerine yenilenebilir enerjiye odaklanmaları konusunda çağrıda bulundu

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (Organization of the Petroleum Exporting Countries - OPEC) kurucu üyelerinden  Irak’ın maliye bakanı Ali Allawi, kritik bir OPEC toplantısı öncesinde petrol üreticilerine fosil yakıt bağımlılığından uzaklaşıp yenilenebilir enerjiye yönelmeleri için çağrıda bulundu. Aynı zamanda Irak başbakan yardımcısı olan Ali Allawi, Guardian'da, petrol üreticilerini güneş enerjisi ve nükleer reaktörleri içeren, çevreye uygun politikalar ve teknolojilere odaklanan ekonomik bir yenilenme sürdürmeye ve fosil yakıt ihracatı konusundaki bağımlılıklarını azaltmaya çağıran bir yazı yazdı. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Direktörü Fatih Birol’un da katkıda bulunduğu yazıda iklim değişikliğinin en kötü etkilerini sınırlamak için dünyanın enerji üretme ve tüketme şeklini temelden değiştirmesi, daha az kömür, petrol ve doğal gaz yakması gerektiği belirtiliyor. Ayrıca petrol gelirleri ani bir şekilde düşmeye başlarsa geçim kaynaklarının kaybolması ve yoksulluk oranlarının artması söz konusu olduğundan petrol üreten ülkeler, petrole bağımlılıklarını yenip ekonomilerini çeşitlendirmeleri konusunda uyarılıyor.
 
Irak’ın kurucu üyesi olduğu OPEC, Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Venezuela, Nijerya ve diğer birkaç Afrika petrol üreticisi ülkesi de dahil olmak üzere dünyanın en büyük üreticilerinin çoğunu içeriyor. OPEC+ grubunda ayrıca Rusya ve bazı küçük üreticiler de yer alıyor. OPEC daha önce üye ülkeler pandeminin etkilerini atlattıkça petrol üretimini arttıracağını açıklamıştı fakat piyasanın yavaşlaması bazı kesimlerin artışı durdurmayı önermesine neden oldu. ABD başkanı Joe Biden tartışmalı bir şekilde OPEC'e geçen ay petrol fiyatlarının yükselmesini önlemek ve ABD ekonomisinin toparlanmasına yardımcı olmak için petrol üretimini daha da artırması çağrısında bulundu fakat bu çağrısı reddedildi. Allawi ve Birol, pandemi kaynaklı mevcut petrol fiyatlarının dalgalanmasının üreticiler için sorunların yalnızca başlangıcı olduğunu öne sürüyor. İklim krizinin sadece petrolden uzaklaşmaya yol açması değil, aynı zamanda yükselen sıcaklıkların şimdiden ciddi sorunlara neden olduğu Orta Doğu ve Kuzey Afrika'yı özellikle ciddi şekilde etkilemesi bekleniyor. Örneğin; Irak'ta sıcaklıkların küresel ortalamadan yedi kat daha hızlı yükseldiği tahmin ediliyor.
 
IEA’nın 2050 yılına kadar net sıfıra yönelik son küresel yol haritası, küresel petrol talebinin 2050 yılına kadar günde 90 milyon varilden 25 milyon varilin altına düşeceğini ve bunun da petrol üretici ülkelerin gelirlerinde potansiyel olarak %85'lik bir düşüşle sonuçlanacağını gösteriyor. Allawi ve Birol, dünyanın en genç ve en hızlı büyüyen nüfuslarından birine sahip bu bölgede, ekonomik sıkıntıların ve artan işsizlik riskinin daha geniş çaplı huzursuzluk ve istikrarsızlık yaratmasından endişeli. Bölgenin temiz enerji üretme ve tedarik etme konusundaki geniş potansiyeli de düşünüldüğünde giderek artan petrol fiyatlarına bağlı kalmak yerine yenilenebilir kaynaklara, özellikle de güneş enerjisine yatırım yapmak öneriliyor.
 
IEA, gelirleri büyük ölçüde petrol ve gaza dayanan ülkelerin, temiz enerjiye geçişe ayak uydurmak için ekonomilerini fosil yakıtlardan uzaklaştırmaları konusunda yıllardır hızlı hareket etmelerini söylüyor. Ajans, Mayıs ayında, küresel ısınmayı 1,5 derecede sınırlamak için yeni petrol aramalarının bu yıldan itibaren tamamen durdurulması gerektiği konusunda uyarıda bulunmuştu. Ancak OPEC üyeleri şimdiye kadar iklim değişikliği konusunda eylem çağrılarına pek olumlu yaklaşmadı; özellikle Suudi Arabistan, küresel iklim eylemiyle ilgili Birleşmiş Milletler müzakerelerine sık sık engel oldu. Fakat, bazı petrol üreticileri iklim eylemi konusunda daha olumlu bir duruş sergiliyor. Artık bir OPEC üyesi olmayan Umman, gelecek için potansiyel düşük karbonlu yakıt olarak hidrojeni takip ediyor. Birleşik Arap Emirlikleri hidrojen ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerine çalışıyor ve yakın zamanda yeni bir nükleer santralin açılışını yaptı. Mısır, Fas ve Ürdün, bölgedeki büyük yenilenebilir enerji programlarına sahip diğer ülkeler arasında yer alıyor.
 
Geçtiğimiz yıl yıl Covid-19'un petrol piyasası üzerindeki etkisi petrol ve gaz talebinin yapısal olarak daha zayıf olduğu ve ülkelerin varlıklarını çeşitlendirmek, ekonomilerini güçlendirmek ve dayanıklılıklarını arttırmak için ciddi önlemler almadığı bir dünyada bölge ekonomilerinin gelecekte nasıl görünebileceğine dair bir öngörü sağlamıştı. Ancak dünyanın petrol zengini ülkelerinin tek başına temiz enerjiye geçiş yapmaları mümkün görünmüyor. Bunun için petrol ve gaz üreten ülkelerin sermaye ve emeği gelecek için üretken endüstrilere yönlendirmesi ve buna olanak tanıyan politika ve yatırımlara ağırlık vermesi gerekiyor. Halihazırda petrol üreticileri arasında enerji dönüşümüne yönelik umut verici girişimler olsa da net sıfır karbon salımına ulaşmak için çok daha güçlü eylemler ve çok daha fazla uluslararası iş birlikleri gerekiyor. Bu açıdan bu Kasım'da Glasgow'da düzenlenecek Cop26 iklim değişikliği konferansında Irak ve benzeri ülkelerin seslerinin duyulması önemli.
 
 

SHARE: READ MORE

17 September

Elektrikli araçlara geçişinin sürdürülebilir ve adil olduğundan nasıl emin oluruz?

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Günümüzde trafikte her zamankinden daha çok elektrikli araç (Electric Vehicles- EV) bulunuyor. Küresel EV satışları, 2021'in ilk yarısında 2020'ye kıyasla %168 arttı ve elektrikli araçların maliyetinin en geç 2028 yılına kadar benzinli ve dizel içten yanmalı motorlu otomobillerle aynı veya daha az olması bekleniyor. Birçok ülkede içten yanmalı motorlu araçların satışına ilişkin hükümet yasaklarının önerilmesiyle birlikte, elektrikli otomobillerin önümüzdeki on yılda giderek daha yaygın olacağı düşünülüyor. Fakat EV dönüşümü kendi zorluklarını da beraberinde getiriyor. İngiltere'nin ulusal enerji sağlayıcısı, tüketicilere EV dönüşümünün benimsenmesi için yeterli enerji olduğu konusunda güvence verirken, arabalara sürdürülebilir ve ucuza güç sağlamak sorun yaratıyor.
 
Yerel ağların aynı anda milyonlarca arabayı şarj edecek şekilde tasarlanmamış olması, yenilenebilir enerji üretiminin yetersizliği sıfır karbonlu bir elektrik sistemine doğru ilerlerken enerjiye erişimi zorlaştırıyor. Bu nedenle rüzgar ve güneş enerjisi bol olduğunda EV’lerin uygun fiyata şarj edilebilmesini sağlamak için akıllı bir şarj ağına yönelik planlamanın ve hükümet yatırımlarının yapılması önem taşıyor.
 
Bir EV'nin şarj edilmesinde nasıl ve nerede şarj edildiği kadar aracın şarj yerindeki bekleme süresi de önem taşıyor. Araç park halindeyse ve sürücünün acelesi yoksa İngiltere'de standart bir ev şarj cihazı olan yedi kW şarj aleti kullanılarak sekiz saatlik bir seansta araç, yaklaşık bir hafta yetecek bir sürüş için (250km) hazır hale geliyor. Fakat, aracını kısa bir sürede ve seyir halindeyken şarj ederse ancak bir güne yeterli dolum sağlayabiliyor.
 
İkinci durum için; standart şarj cihazlarının neredeyse on katı daha pahalı olan, 50 ila 150kW arasında güç sağlayan bir hızlı şarj cihazı daha uygun. Bu cihazlarla sadece 45 dakikada yaklaşık bir haftalık sürüş için yeterli şarjı sağlamak mümkün olsa da cihazlar elektrik altyapısına büyük yük getireceğinden yerel elektrik kesintilerine yol açabiliyor. Araçlar zamanlarının yaklaşık %95’ini park halinde geçirdiklerinden yavaş ve yenilenebilir şarj modellerinin bu sürede, hızlı şarjların ise uzun yollarda ve acil durumlarda kullanılması isteniyor.
 
Otomobillerin; ileride yenilenebilir üretimin düşük, talebin yüksek olduğu zamanlarda “araçtan şebekeye” olarak bilinen bir teknoloji sayesinde yerel elektrik şebekelerini desteklemeye de yardımcı olması bekleniyor. Bu teknolojiyi etkinleştirmek için, sürücülerin araçlarını şarj ederken şebekeyi destekleyeceği iki yönlü bir sistem geliştirilmesi gerekiyor.
 
Elektrikli cihazların şarj edilmesi konusu ayrıca finansal bir eşitsizlik de yaratıyor. Enerjiye erişimi olan haneler düşük maliyetlerle seyahat edebilecekken bu imkanı olmayanlar sokak şarj istasyonlarının pahalı olması sebebiyle daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalıyorlar. Birleşik Krallık'taki çoğu düşük gelirli yaklaşık 7 milyon hane, ikinci gruba giriyor.
 
Sadece şebekeye yardımcı olmak için değil, aynı zamanda oluşan bu sosyal eşitsizliği azaltmak için de enerjiye erişimin genişletilmesi gerekiyor. Örneğin; evde şarj imkanı olmayanların da aynı maliyetle çeşitli hizmetlere erişimini sağlamak için sokak şarj cihazları, kullanılmaya başlandığında otomatik olarak araç sahibinin hesabına atanabilir.
 
Birleşik Krallık'ta, evde şarj cihazı olmayanların araçlarını haftada bir şarj edebilmelerini sağlamak için yaklaşık 750.000 sokak şarj cihazına ihtiyaç duyuluyor. Şebekeden gelen üretim ve tüketimi dengelemek ve Birleşik Krallık'ın net sıfır hedefine ulaşmayı desteklemek için bu arabalardaki enerji deposunun kullanılacağı durumda ise beş milyona kadar şarj cihazına ihtiyaç duyulacağı tahmin ediliyor. Bu hedefe ulaşmak içinse 2050 yılına kadar her gün 500 yeni sokak şarj cihazının kurulmasını gerekiyor.
 
Şebeke sistemlerini dengelemek için araçların kullanılması, ihtiyaç duyulan altyapı mevcut olduğundan diğer enerji depolama sistemlerine göre daha ucuz bir alternatif sunuyor. Fakat bunun gerçekleşmesi için otomobil üreticileri, ağ operatörleri, enerji tedarikçileri ve hükümetlerin doğru zamanda doğru yerlere şarj cihazlarını yerleştirmeleri için koordine olmaları gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

13 September

Ida Kasırgası: İklim değişikliği fırtınaları nasıl etkiliyor?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri’nin yaşadığı en yıkıcı kasırgalardan biri olan Katrina Kasırgası’ndan tam 16 yıl sonra 29 Ağustos’ta New Orleans’ı vuran Ida Kasırgası bölgede meydana gelen en şiddetli kasırgalarından biri olarak kayıtlara geçti. Hızı saatte 241,4 km’ye ulaşan kuvvetli kasırga, çatıları uçurup ağaçları sökecek güçte olup elektrik santralleri ile elektrik iletim kablolarını sel sebebiyle kullanılamaz hale getirdi ve bölgenin elektriğe erişimini günlerce engelledi.

Kasırganın ardından yapılan birtakım analizler, fırtınaların iklim değişikliğiyle bağlantısını ve neden bazı bölgelerin özellikle kasırgalar açısından riskli olduğunu inceliyor.

Kasırgalar neden bazı bölgelerde daha sık görülüyor?

Araştırmalar, New Orleans gibi belirli şartları barındıran bazı bölgelerin fırtına ve kasırga gibi olaylara daha yatkın olduğunu ortaya koyuyor. Zamanlama faktörü bu riski yaratan etkenlerden biri. Fırtınalar, sezon başlangıcında Teksas ve Atlantik Kıyısı’na vurma eğilimi gösterirken, kuzey Körfez Kıyısı Ağustos-Ekim arasında daha büyük risk altında bulunuyor. Kasırgaların bazı bölgelerde daha sık görülmesinin bir diğer sebebi de deniz tabanının şekli. Louisiana'nınki gibi sığ bir kıta sahanlığı, güçlü bir fırtına dalgası oluşturabiliyor.  

Sera gazı salımları ve kasırgaların artan şiddeti

Fosil yakıtların ulaşım, enerji, endüstri gibi alanlarda kullanılmaya devam edilmesi nedeniyle artan sera gazları konsantrasyonları ile ortalama deniz yüzeyi sıcaklıkları giderek artıyor. İklim değişikliğinin kasırgalar üzerindeki etkisi incelendiğinde, okyanus sıcaklığı kasırgaların potansiyel şiddetini kontrol ettiğinden, yaşanan kasırgaların sıklığı aynı kalsa da iklim değişikliği nedeniyle şiddetlerinin artacağından söz ediliyor. Normalde kuvvetli kasırgaların oluşması günler veya haftalar sürerken uygun koşullar (artan okyanus sıcaklığı, okyanus seviyelerinin artması, havanın nem kapasitesinin artması) bulunduğunda kasırga saatler içinde yıkıcı bir güce ulaşabiliyor. 2020 kasırga sezonu, kategori 3 veya daha yüksek güçte yedi büyük kasırga, Ida’da olduğu gibi karaya çıkmadan hızlı şekilde şiddetlenen 10 kasırga ve isimlendirilmiş 30 fırtına ile rekor kırdı. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change—IPCC) raporu, en şiddetli olarak belirtilen Kategori 3’ten 5’e kadar değişen kasırgaların görülme sıklığının son kırk yılda hızla yükselen okyanus sıcaklıkları nedeniyle arttığı sonucuna vardı. Okyanus sıcaklıklarının her bir derece artışının, şiddetli kasırga oranında artışın yanı sıra ekstrem yağış olaylarını da %7 oranında şiddetlendireceği tahmin ediliyor.

İklim değişikliğinin ayrıca kasırgaların sebep olduğu hasar üzerinde de önemli bir etkisi bulunuyor. Okyanuslar, insanların yol açtığı sera gazları salımlarının yaklaşık %90’ını absorbe ediyor ve bu da okyanus sıcaklığının artmasına yol açıyor. Okyanus sıcaklığının artması suyun genleşmesine ve okyanus seviyelerinin yükselmesine sebep oluyor. Artan okyanus sıcaklıklarının buzulların erimesine sebep olması ise okyanus seviyelerini arttıran bir başka etken. Artan okyanus seviyeleri Ida, Katrina gibi kasırgalarda oluşan deniz dalgalarını şiddetlendirerek kasırganın kıyılara taşıdığı su miktarını arttırıyor ve kasırgaların yıkım gücünü arttırıyor.

Kasırgaların geleceği ve net sıfır taahhütleri

Dünya Meteoroloji Örgütü, iklim felaketlerinin son 50 yılda beş kat arttığını belirtiyor. 1970-2019 yılları arasında gerçekleşen 11.000’den fazla iklim felaketinde 2 milyonun üzerinde insanın hayatını kaybettiği ve bu felaketlerin yaklaşık 3,64 trilyon dolarlık zarara sebep olduğu açıklandı. Son yaşanan Ida Kasırgası’nın zararının ise yaklaşık 95 milyar dolara denk geleceği öngörülüyor.

Georgia Teknoloji Enstitüsü İklim Uzmanı Kim Cobb, New York ve diğer şehirleri Ida Kasırgası gibi iklim felaketlerine hazırlıksız oldukları yönünde uyarıyor. İklim değişikliğinin bilim insanlarının düşündüğünden daha hızlı gerçekleştiğine değinen ve IPCC raporunun yazarlarından olan Cobb, ülkelerin ve şirketlerin net sıfır hedeflerini Ida Kasırgası gibi iklim felaketlerinin önlenmesi adına hızlıca gerçekleştirmeleri gerektiğini savunuyor. İnsan kaynaklı sera gazı salımlarının azalmaması durumunda yaşanan iklim felaketlerinin şiddetinin giderek artacağını söylemek mümkün.
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

11 September

Yatırımcı Araştırması: ÇSY’nin önemi artıyor

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Gün geçtikçe daha fazla yatırımcı şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) performansını gözetiyor. ÇSY odaklı sermaye akışı hızlı bir şekilde artış göstererek 2020’nin dördüncü çeyreğinde üçüncü çeyreğine kıyasla %29 artış gösterdi ve 1,65 trilyon dolara ulaştı. The Forum for Sustainable and Responsible Investment (US SIF) tarafından yakın zamanda paylaşılan bir rapor, Amerika Birleşik Devletleri’nde yatırım yapılan her üç dolardan birinin ÇSY yatırım stratejisi dikkate alınarak yapıldığını gösteriyor. Bununla birlikte, 2050’ye kadar net sıfır karbon ekonomisine ulaşmak hedefiyle, sürdürülebilir fonlara yönelik yatırımın giderek daha da artacağı öngörülüyor.
Küresel olarak üst düzey yöneticilere kurumsal yönetim, hissedar ilişkileri gibi konularda stratejik danışmanlık hizmeti veren Morrow Sodali tarafından 2021 yılında altıncısı gerçekleştirilen Kurumsal Yatırımcı Anketi (Institutional Investor Survey – ISS) yatırımcıların ÇSY konusuna bakış açılarını ve hızla artan ÇSY odaklı yatırımları nelerin arttırdığını sorguluyor. Bu kapsamda Kurumsal Yatırımcı Anketi’ne katılan 29 trilyon dolar değerinde varlığın yönetiminden sorumlu 42 küresel kurumsal yatırımcı Kurumla İlişkiler, ÇSY ve Sürdürülebilirlik, Ücretlendirme ve Oylama, Hissedar Aktivizmi olmak üzere 4 ana başlıkta 19 soruyu yanıtladı.
Yatırım kararlarında ÇSY risk ve fırsatları giderek daha fazla gözetiliyor
Araştırma, yatırımcıların %98’inin şirketlerle kurdukları ilişkilerde, yatırımcıların %95’inin ise yatırım kararı verme sürecinde ÇSY konularına giderek daha fazla odaklandıklarını ortaya koyuyor. Bununla birlikte yatırımcıların %85’i ise şirketle ilgili kararlarda oy verirken ÇSY konularını gözettiğini belirtiyor. Bu doğrultuda eyleme geçmekten çekinmeyen yatırımcılar, istenilen hızda ve seviyede değişim sağlamayacak yöneticilerin seçimine karşı oy kullanıyor.

Yatırımcıların ÇSY konusuna neden daha fazla odaklandıkları sorgulandığında, yatırımcıların büyük bir çoğunluğunun şirketlerin ÇSY performansı ve finansal performans arasında ilişki kurdukları görülüyor. Öte yandan, kanuni düzenlemeler, müşteri odaklılık ve sivil toplum kuruluşlarından gelen baskı da yatırımcıların bu konuya giderek daha fazla odaklanmasına yol açıyor. Ayrıca, özellikle emeklilik fonları olmak üzere varlık yöneticilerinin müşterileri de yatırımcıların ÇSY risklerini gözettiğini ve buna yönelik bir strateji izlediklerini bilmek istiyor.
 

Yatırımcılar, ÇSY’nin şirketlerin iş stratejilerinin parçası olmasına önem veriyor. Araştırma, özellikle COVID-19 krizini de göz önünde bulundurarak, yatırımcıların %78’inin ÇSY konularını şirketlerin iş stratejilerinde değerlendirdiğini gösteriyor. COVID-19’un şirketlerin operasyonları, gelirleri ve kârlılıkları üzerindeki olumsuz etkileri düşünüldüğünde, şirketlerin bu duruma nasıl uyum sağlayacaklarını ve uzun vadede nasıl değer yaratacaklarını iş planları üzerinden anlatmaları kritik önem taşıyor.

İklim değişikliği, yatırımcılar için en öncelikli konu
Araştırma sonuçlarına göre, yatırımcıların %85’i şirketlerle kurdukları ilişkilerde en öncelikli konu olarak iklim değişikliğini belirtiyor. İklim krizine bağlı riskini yatırım portföyleri için kritik olarak değerlendiren yatırımcılar, şirketlerden etkilerine dair ölçülebilir performans göstergeleri ve net sıfıra geçişlerine dair sağlam planlar talep ediyor. Yönetim kurulu yapısı ve etkinliği, insan kaynakları yönetimi, yönetici ücret ve primleri konuları, iklim riskinin ardından yatırımcıların önceliklendirdiği diğer konular arasında yer alıyor.
İklim değişikliğine yönelik yaklaşım ve aksiyonlar aynı zamanda yatırım kararı verme sürecinde büyük önem taşıyor. 2015’ten beri iklim değişikliğinin yatırım kararlarındaki rolü giderek artarken, araştırmaya katılan yatırımcıların %97’si yatırım kararı verirken iklim değişikliği risklerini çok önemli veya önemli olarak değerlendirdiklerini gösteriyor. Bununla birlikte, araştırmaya katılan bütün yatırımcılar şirketlerin iklimle ilgili beyanlarını inceliyor. İklimle bağlantılı beyanlarda yatırımcıların %61’i şirketlerin iklim değişikliği ve finansal performansları arasında şeffaf ve doğrudan ilişki kurulmasını talep ediyor.
Sürdürülebilir değer yaratımı için kritik olduğu düşünüldüğünden, yatırımcılar şirketlerin varlık sebeplerinin duymayı bekliyor; anket katılımcılarının %86’sı şirketlerin kurumsal amaçlarını açıklamaları gerektiğine inanıyor. Araştırmaya katılan bütün yatırımcılar şirket yöneticilerinin kısa ve uzun dönem teşvik planlarında ÇSY performans göstergelerinin yer alması gerektiği görüşünü taşıyor. Son olarak, araştırma sonuçları hem geleneksel hem de ÇSY konularında aktivist kampanyalara desteğin arttığını gösteriyor. Finansal performansla birlikte zayıf bir strateji ve yönetime sahip olmak ve sermayenin yanlış dağıtımı, yatırımcıların aktivistleri destekleme sebepleri arasında sayılıyor. ÇSY konularına yönelik yatırımcıların beklentilerine karşılık vermemek ve bu konuyla bağlantılı yaşanan önemli problemler de aktivistlerin desteklenmesine yol açabiliyor.
Araştırma sonuçlarını şirketler nasıl yorumlamalı?
Kurumsal Yatırımcı Anketi, yatırımcıların karar verme süreçlerinde öncelikli olarak ÇSY konularını gündeme aldıklarını ortaya koyuyor. Diğer yandan COVID-19 pandemisinin sebep olduğu belirsizlik döneminde şirketlerin risk ve fırsatları nasıl değerlendirdiklerini, operasyonel dayanıklılıklarını ve paydaşları için nasıl değer yarattıklarını, şirketlerin ÇSY etkileri üzerinden belirlediklerini ortaya koyuyor. Birçok farklı paydaş, kurumlardan sosyal, çevresel ve ekonomik açıdan pozitif değer yaratmasını beklerken, kurumların bu beklentiye nasıl cevap verdiği giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu kapsamda Morrow Sodali araştırma sonuçlarına dayanarak şirketlere bazı önerilerde bulunuyor.
Kurumların, COVID-19’a nasıl cevap verdiklerini, pandeminin iş stratejilerini nasıl etkilediğini ve bu duruma uyum sağlamak için neler yaptıklarını net bir şekilde ortaya koymaları gerekiyor. Şirket yöneticilerinin varlık yöneticileri ve sahipleriyle ÇSY konularında ilişki kurması ve bu konuda bilgi sahibi olduklarını karşı tarafa aktarmaları, finansal ve finansal olmayan performans arasındaki ilişkiyi ortaya koymaları önemli bir nokta olarak belirtiliyor. Şirketlere ayrıca, sürdürülebilirlik hedeflerini gerçekleştirebilmek için ÇSY metriklerini kısa ve uzun dönemli yönetici ücret ve prim teşvik mekanizmalarına dahil etmeleri yönünde tavsiyede bulunuluyor.
Yatırımcılar özellikle iklim değişikliği konusunu önceliklendirse de pandemiyle birlikte insan kaynakları yönetimi, çeşitlilik, eşitlik, kapsayıcılık, tedarik zinciri yönetimi gibi konular da giderek daha fazla yatırımcıların gündemine giriyor. Bu nedenle şirketler kendileri için önemli olan konuları belirleyerek önceliklendirmeli. Bununla beraber, şirketin stratejisini ve yol haritasını yönlendirmek amacıyla kurumun amacını belirleyerek paylaşması, yönetim kurulunun da şirketin amacına yönelik sorumluluk alması önemli. Son olarak araştırma, ÇSY aktivizmine dikkat edilmesi ve yatırımcıların ÇSY ile alakalı konularda beklentilerine karşılık verilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
 
 

SHARE: READ MORE

31 August

İklim biliminin çıkmazı

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin büyük etki yaratan raporu, küresel ısınmanın artan etkileri konusunda alarm verirken raporun yazarları ve bağımsız araştırmacıları, raporda dünyanın daha dezavantajlı bölgelerindeki tehditler hakkında yeterli bilgi sağlanamadığını söylüyor. Son IPCC raporunun yazarları, iklim araştırmalarındaki boşluklara ve bazı ülkelerin hala uluslararası bilimsel çabalarda yetersiz temsil edilmesine dikkat çekiyor.

Son yıllarda kaydedilen ilerlemeye rağmen, IPCC’nin araştırmaları Avrupa, Kuzey Amerika ve Okyanusya bölgeleriyle sınırlı kalırken, araştırmaların bulguları da gelişmekte olan ülkeler için yol gösterici değil. Bangladeş merkezli Uluslararası İklim Değişikliği ve Kalkınma Merkezi Başkanı Saleemul Huq,IPCC’nin insanlığın bugüne kadar yaptığı en büyük ve işbirliğine dayalı küresel bilimsel girişim olduğunu söylerken, bu girişimin hala birçok boşluğu olduğunu da vurguluyor.  Raporu hazırlayan ekip, 66 farklı ülkeden ve 234 yazardan oluşuyor, ancak bu yazarların çoğu Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerde bulunuyor.

MDPI dergisi Climate'de yayınlanan bir araştırmaya göre, Altıncı Değerlendirme Raporu üzerinde çalışan yazarların yalnızca %35'i gelişmekte olan ülkelerden geliyor. Beşinci Değerlendirme Raporu için de bu oran %31.

Huq, 2001 ve 2007'de yayınlanan Üçüncü ve Dördüncü IPCC Değerlendirme Raporları üzerinde çalıştığı süre boyunca bilim insanlarının farklı ülkelerden ve farklı milletlerden katılım sağladığını, ancak Küresel Güney'deki ülkelerin sadece bir veya iki yazar tarafından temsil edildiğini söylüyor. Ayrıca, Thomson Reuters Vakfı'na yaptığı açıklamada, iklim değişikliğine karşı en savunmasız ülkelere öncelik verilmediğini de belirtiyor.

“Çarpıtılmış” araştırma

Araştırmanın diğer boşluğu ise IPCC'nin kendi özgün araştırmasını yürütmek yerine yazarlarının, bulgularını, projeksiyonlarını ve sonuçlarını temel aldığı iklimle ilgili binlerce makaleyi değerlendiriyor olması. 

En son yayımlanan rapor, 2013'teki son rapordan bu yana sekiz yıl boyunca üretilen 14.000'den fazla araştırma makalesinin bir incelemesi. Yazarlar da kendilerine sunulan verilerin “dünya çapında eşit olmayan bir şekilde dağıldığını” belirtiyor.
IPCC raporunda, gelişmekte olan ülkelerde yapılan çalışmalar İngilizce olmadığı ve esas olarak ülke düzeyiyle sınırlı olduğu için ülkelerin iklim bilgilerinin ayrıntılarını karşılaştırmanın da zor olduğu açıklanıyor.

Huq, bunun temel nedenlerinden birinin, gelişmekte olan ekonomilerin iklim bilimine çok daha az kaynak ayırmasıyla alakalı olduğunu söylüyor. Gelişmiş ülkelerin hükümetleri, gelişmekte olan ülkeleri veya bu ülkelerle ilgili çalışmaları desteklediğinde bile, baş araştırmacılar genellikle Küresel Kuzey'den oluyor. Araştırmanın bu çarpıtılmış yanları da, bu bilimsel girişimin başarısızlıkları olarak öne çıkıyor.

Mart ayında Conservation Letters dergisinde yayınlanan bir araştırma, 1945 ve 2019 yılları arasında önde gelen ekoloji, evrim ve koruma konulu 13 dergide en çok yayın yapan yazarların geçmişlerini inceledi. Bu yazarların %75’inden fazlasının ABD, İngiltere, Avustralya, Almanya ve Kanada’dan olduğunu, Küresel Güney ülkelerinin ise “çarpıcı bir şekilde yetersiz temsil edildiğini” tespit etti.

Viyana Üniversitesi'nde biyolog olan, çalışmanın ortak yazarı Bea Maas, bu durumun IPCC gibi uluslararası raporlara dönüştüğünü ve ilgili bir araştırma olmadan, bu konulara yönelik önerilerin de önünün kesildiğini söylüyor.

Afrika’ya erişmek

Tüm bunlara karşı IPCC, statükoyu değiştirme konusunda bazı ilerlemeler kaydediyor. Panel, 2007 Nobel Barış Ödülü'nden elde edilen para ödülünü, gelişmekte olan ülkelerden gelen doktora öğrencilerine, salım azaltımları ve adaptasyonuna yönelik fırsatlar veya iklim değişikliği konularında çalışmaları için burs olarak verdi. Ayrıca en son raporu için de İngilizce dışındaki dillerde akademik dergilerde yayınlanmamış “gri literatürü” dikkate almaya başladı.

IPCC, bunlara ek olarak ilk kez Afrika'ya özgü bir iletişim stratejisi geliştirdi. IPCC'nin Altıncı Değerlendirme Raporu’nun çalışma grubu eş başkanlarından Debra Roberts, bu stratejinin Afrikalılarla, Afrika hakkında konuşmalarını sağladığını belirtiyor. Roberts, IPCC'nin bu yıl yazarlarına çeşitlilik eğitimi de sunduğunu ve gelişmekte olan ülkelerdekiler için dijital olarak bir araya gelmenin düzensiz internet bağlantıları ve dil engelleri gibi zorluklarına dikkat ettiklerini de söylüyor. Ayrıca, gelecekte, Küresel Güney'de iklim değişikliği üzerinde çalışacak araştırmacıların katılımını etkilemenin de çok önemli olacağını vurguluyor.

Ekiplerin nasıl kurulduğunu, fırsatların nasıl dağıtıldığını, politikacıların ve karar vericilerin iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına yönelik yatırımlara ne kadar teşvik edildiğini etkilemek ve değiştirmek, bu süreçte büyük bir önem taşıyor. Tek tek ülkelere odaklanmak yerine bölgesel veya küresel bir yaklaşım benimsemek için araştırma altyapısını ve kapasitesini artırmak daha kapsayıcı bulgular elde etmeyi sağlayabilir çünkü iklim dünyanın aksine sınırlara sahip değil.
 

SHARE: READ MORE

31 August

Ozon tabakasını onarmanın iklim krizi üzerindeki etkisi

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

1980'lerde, Güneş'in zararlı ultraviyole (UV) radyasyonunu emen üst atmosferdeki bir bölge olan ozon tabakasını korumak için atılan adımlar sayesinde insanların dünyanın geleceği hakkında endişelenmesi gereken çevresel konulardan biri eksildi.

1970'lerin ortalarında bilim insanları, diğer uygulamaların yanı sıra, kloroflorokarbonların (CFC'lerin) soğutucu olarak ve aerosol kutularında itici gaz olarak artan kullanımının ozon tabakasını etkilediğini fark ettiler. Daha sonra çok sayıda değişiklikle güçlendirilen ve 197 ülke tarafından onaylanan Montreal Protokolü'nün 1987'de imzalanmasıyla, dünya CFC'leri aşamalı olarak kaldırdı. Bugün ise atmosferdeki CFC seviyeleri düşüyor ve ozon tabakası iyileşmeye başlıyor.

Peki ya Montreal Protokolü imzalanmasaydı dünya şimdi nasıl görünürdü? Uluslararası bir ekiple yürütülen yeni bir araştırma bu sorunun cevabını arıyor.

Daha önceki araştırmalar ve bilim insanları, ozon tabakasının daha ince olduğu ve daha yüksek seviyelerde UV radyasyonunun dünyaya ulaştığı bir senaryoda, cilt kanseri vakalarına çok daha sık rastlanacağını belirtiyor. CFC'ler aynı zamanda sera gazları da olduğu için bu tür senaryolarda küresel ısınmanın da artacağı ortaya konuyor. Gerçekleştirilen yeni araştırma ise bu durumun bitki örtüsü üzerindeki etkisine odaklanıyor.

İnsanlar gibi bitkiler de yüksek UV seviyelerine maruz kaldıklarında zarar görürler. Bitkiler büyüdükçe karbondioksiti (CO²)'yi emer, ancak UV radyasyonu %10 arttığında bitkiler %3 daha az biyokütle biriktirir. Montreal Protokolü olmasaydı, UV seviyelerinin yüzyılın sonunda bugünden ortalama 4,5 kat daha yüksek olacağı tahmin ediliyor. Bu senaryo, insanların saldığı CO²'nin bitkiler ve toprak tarafından tutulması yerine, atmosferde kalacağı ve küresel ısınmanın artacağı anlamına geliyor.

Montreal Protokolü olmayan bir dünya

Araştırma kapsamında, iklimi, atmosferin kimyasını, bitki örtüsünü ve karbon döngüsünü temsil etmek için bilgisayar modelleri kullanılarak iki farklı dünya simülasyonu gerçekleştirildi. İlki, dünyayı CFC'lerin tehlikeleri konusunda uyaran 1974 tarihli makalenin hiç yayınlanmadığını ve bu sebeple de CFC’lerin kullanımlarının yılda %3 oranında arttığını varsayıyor. İkincisi ise, CFC'lerin kontrol edildiği ve ozon tabakasının onarıldığı, şu anda içinde yaşadığımız ve yaşama yolunda ilerlediğimiz bir dünyayı temsil ediyor. CFC'ler dışında, bu iki dünya arasında bir fark bulunmuyor.

CFC'lerin aşamalı olarak kaldırıldığı bir dünya, gelecekteki daha sıcak iklimlerden bekleyeceğimiz bir dünya gibi görünüyor. Küresel sıcaklıklar, tüm olumsuz sonuçlarıyla birlikte artıyor, ancak – gerçek dünyadan beklediğimiz gibi – ozon tabakası yüzyılın ortalarında eski seviyelerine kavuşuyor. Diğer senaryoda ise, ozon tabakası büyük ölçüde inceliyor ve yüzyılın sonunda her yerde ozon konsantrasyonları Antarktika ozon deliğinde görülen seviyelerin altına düşüyor. 2050'lere gelindiğinde, CFC kullanımının azalmadan devam ettiği dünyadaki bitkiler, UV hasarı nedeniyle, CFC'lerin aşamalı olarak kullanımdan kaldırıldığı dünyadakine kıyasla karbonun yarısını emiyor. Yüzyılın sonunda, bu durum bitkilerde ve topraklarda %30 daha az karbon depolanmasına neden oluyor. Bu, yüzyılın sonuna kadar atmosferde %30 daha fazla CO² anlamına geliyor ve bu da iklime 0,8°C daha fazla ısınma ekliyor.

Tek başına 0,8°C, mevcut küresel sıcaklıkları Paris Anlaşması'nın en iddialı hedefini temsil eden 1,5°C seviyesinin üzerine çıkarmak için yeterli. Böyle bir senaryoda, CFC'lerin sera etkisinden kaynaklanacak olan 1,7°C'yi de eklersek, Montreal Protokolü'nün fazladan 2,5°C'lik bir ısınmayı önlediği görülüyor.

Bu bağlamda, Montreal Protokolü'nü iklim müzakereleri için bir model olarak düşünmek çekici olsa da CFC'leri ve alternatif kimyasallar çok daha sınırlı sayıda şirketle bağlantılı. Fosil yakıtlara baktığımızdaysa durumun çok daha yaygın olduğu görülüyor. Yine de içinde bulunduğumuz noktada, Montreal Protokolü’nün başarılı bir iklim anlaşması olduğunu kabul ederek, ilerleyen dönemlerde bunun gibi başarılı anlaşmaların artması iklim kriziyle mücadele için büyük önem taşıyor.
 

SHARE: READ MORE

30 August

Taliban yönetimindeki Afganistan’da, zor kazanılmış kadın hakları tehdit altında

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Taliban 20 sene sonra tekrardan Afganistan’ın kontrolünü ele geçirirken Afgan kadınları uzun uğraşlar sonucu kazandıkları birçok hakkın ellerinden alınması korkusunu yaşıyor. 1996 ve 2001 yılları arasındaki Taliban iktidarında, kadınların eğitim ve çalışma haklarına el konulmuştu, kadınlar sadece erkek bir akraba eşliğinde sokağa çıkabiliyor ve o zaman bile burka ile tamamen örtünmeleri gerekiyordu. Bu katı kurallara karşı çıkanlara ağır cezalar ve yaptırımlar uygulanıyordu.
 
Taliban'ın devrilmesinden ardından 20 yıl içinde, Afgan kadınları kendi hakları için girdikleri yoğun mücadele sonucunda Afganistan Bağımsız İnsan Hakları Komisyonu'nun kurulması da dahil olmak üzere ülkede insan haklarının geliştirilmesinde proaktif bir rol üstlendi. Kadın İşleri Bakanlığı’nın kurulması, 2009'da kadına yönelik şiddetle mücadele için dönüm noktası niteliğinde bir yasa çıkarılması ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi gibi çeşitli uluslararası insan hakları belgelerine imzacı olunması bu sürede elde edilen gelişmelerden birkaçı. Şimdi Afganistan bir kez daha Taliban kontrolündeyken kadınlar daha derin hak ihlallerinin yaşanmasından endişe duyuyor.
 
Zaman içinde elde edilmiş gelişmelere rağmen, Dünya Sağlık Örgütü Afganistan'daki kadınların neredeyse %90'ının en az bir tür aile içi şiddete maruz kaldığını ve %17'sinin cinsel şiddete maruz kaldığını tahmin ediyor. Bu yüksek şiddet oranı kültürel değerlerle desteklense de yasalar ve adalet sisteminin işleyişi ile de mümkün kılınıyor.
 
Çoğu durumda kadınlar; aile üyeleri ve yetkililer tarafından yasal işlem yapmaktan caydırılıyor veya adalete erişimleri engelleniyor. Örneğin Afgan bir kadın, Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması yasası uyarınca haklarını korumak için yasal işlem başlatmaya karar verirse, bu davranışı yüzünden sıklıkla bir aile üyesinden şiddet görüyor. Birçok kadın, mahkeme prosedürleri sırasında taciz edici vajinal muayeneler veya “bekaret testleri” yoluyla cinsel saldırıya maruz kalıyor. Kadınlar evlilik dışı cinsel ilişki de dahil olmak üzere ahlaki suçlarla suçlandığında, ceza yargılamasının rutin bir parçası olarak bekaret muayenesine sokuluyorlar. Çoğu durumda kadınların cinsel geçmişleri mahkemede uzun hapis cezalarını destekleyen bir delil olarak kullanılıyor. Afganistan'da yasal süreçler genelde gecikmeli ilerliyor fakat bu durum ayrımcı kültürel normlar ve aile desteğinin olmaması nedeniyle kadınlar için daha da büyük risk oluşturuyor. Kadınlar arasındaki düşük okuryazarlık oranı, adalet sistemine dair bilgi eksikliği, finansal kaynaklara sınırlı erişim ve maddi açıdan erkeklere bağımlı olma hali yasal yollara başvurmaları önünde önemli bir engel oluşturuyor.
 
Kadınlar, resmi engellere ek olarak, jirgas (yerel liderler meclisi) ve şura (danışma süreci) gibi gayri resmi adalet mekanizmaları aracılığıyla da güçlü bir toplumsal baskıyla karşı karşıya kalıyordu. Ayrıca kadınlar kendi adlarına konuşma özgürlüğüne sahip olmadıklarından, gayri resmi çözüm toplantılarında bir erkek aile üyesi tarafından temsil ediliyorlar ve kabileler arasındaki sorunların çözümünde kadınların değiş tokuş edilmesi gibi ayrımcı çözümlerle karşı karşıya kalıyordu. 
 
Kadınlar, aile içi şiddet nedeniyle evden kaçtıkları durumda zina (ahlaki suçlar) nedeniyle hapse atılabiliyor, mahkemede bir kadın lehine karar alınsa bile, kadın kendi ailesi tarafından şiddete maruz kalabiliyor ve eşlere karşı yasal işlem başlatmak genellikle utanç verici bir tabu olarak algılanıyordu.
 
Özetle, dini değerlere, geleneklere ve kabile değerlerine dayanan ve genellikle ayrımcı kararlarla sonuçlanan Afgan hukuk sistemi kadınlar için Taliban döneminden önce de oldukça zordu. Ancak bu olumsuz uygulamalara rağmen en azından değişim için gerekli adımlar atıldığını ve kadın hakları mücadelesinin yürütüldüğünü unutmamak gerek. Taliban yönetiminde ise ayrımcı uygulamaların çok daha şiddetli hale geleceği ve norm olarak kabul edilmesi bekleniyor. Uluslararası sivil toplum kuruluşlarının ve yabancı elçiliklerin desteği çekildikten sonra şimdiye kadar Afganistan'da faaliyet gösteren birçok kadın hakları organizasyonunun ve diğer sivil toplum gruplarının geleceği ise bir diğer endişe konusu.
 
Taliban’ın, kadınların “kendi çerçevelerinde” çalışmalarına ve okumalarına izin vereceği yönündeki açıklamaları ise sunulan çerçevenin belirsizliği nedeniyle güvensizlikle karşılandı. Uluslararası toplumun geri çekilmesiyle daha da güçlenecek Taliban yönetimi ise kadınları desteklemek için yürürlükte olan anayasal ve uluslararası korumaları kasten ihlal edecek gibi görünüyor. 20 yıl önce Taliban’ın ekstrem şeriat yasaları altında yaşayan kadınlar, yeni rejimin farklı olmayacağını, dini yasaların ataerkil bir düzen içinde yorumlanmasıyla kadın düşmanlığı yapan uygulamaların daha da artacağını düşünüyor.
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

27 August

UNICEF: “Neredeyse tüm çocuklar iklim risklerine maruz kalıyor.”

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, hava, toprak, su ve okyanuslardaki artan kirlilik seviyeleri dünyanın doğal sistemlerinin sınırlarının aşıldığının en önemli göstergesi. İklim değişikliği küresel olarak insanların iyi olma halini etkilediğinden iklim değişikliği artık sadece çevresel bir kriz değil aynı zamanda insan ve özellikle de çocuk hakları krizi olarak ele alınıyor.
 
1989'da, dünyadaki hemen hemen her ülke çocukların yaşamak için temiz bir çevre, temiz hava, temiz su ve yiyeceğe erişim hakları olduğu konusunda anlaştılar ve çocukların yaşama, eğitim gibi temel haklarını koruma altına alma sözü verdiler. Fakat iklim değişikliği konusundaki başarısız politikalar bu sözün tutulmasını engelliyor. Bugün çocuklar, okula gitmek ya da güvenli bir evde yaşamak yerine iklim ve çevresel şoklar nedeniyle kıtlık, çatışma ve ölümcül hastalıklara katlanıyor. Bu şoklar, dünyanın en genç, en yoksul ve en savunmasız çocuklarını daha da yoksulluğa itiyor ve çevresel risklere karşı dayanıklılıklarını azaltıyor. Çocuklar, aşırı hava koşullarına, toksik tehlikelere ve bunun neden olduğu hastalıklara karşı yetişkinlerden daha savunmasız olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda bu durum çocukların geleceğini de yetişkinlere göre daha fazla tehdit altında bırakıyor. UNICEF tarafından yayınlanan Çocukların İklim Riski Endeksi (The Children’s Climate Risk Index - CCRI) raporu çocukların iklim değişikliğinin etkilerine ne derece maruz kaldıklarına ilişkin ilk kapsamlı görüşü sunuyor.
 
Rapora göre çocuklar önümüzdeki yıllarda çok daha tehlikeli ve belirsiz bir dünyada yaşamak zorunda kalacak. Yeryüzündeki hemen hemen her çocuk, en az bir iklim ve çevresel tehlikeye, ısı dalgaları, kasırgalar, hava kirliliği, sel ve su kıtlığı gibi şok veya strese maruz kalıyor. Çocuklar fiziksel ve fizyolojik olarak risklere karışı daha savunmasız olduklarından ve önlerinde daha uzun bir ömür olduğundan iklim ve çevresel şoklardan yetişkinlere göre daha çok etkileniyorlar.
 
Rapor aynı zamanda ülkeleri, çocukların çevresel streslere ve aşırı hava olaylarına karşı ne kadar savunmasız ve tehlikede olduklarına göre sıralıyor. Buna göre, küresel olarak yaklaşık 1 milyar çocuk, yani dünyadaki çocukların neredeyse yarısı, iklim değişikliği nedeniyle yüksek risk altındaki ülkelerde yaşıyor. 163 ülkenin incelendiği raporda Türkiye 97. sırada yer alırken,  Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad ve Nijerya çocuklar için en riskli ülkeler arasında yer alıyor. Aşırı derecede yüksek risk altındaki ülkelerin dörtte biri (33 ülkeden 8'i) çok yüksek düzeyde göç oranına sahip, bu ülkelerde nüfusun %5'inden fazlası yerinden edilmiş durumda.

Ayrıca son derece yüksek riskli ülkelerin sadece yüzde 40'ı Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılarında (NDC'ler) çocuklardan ve gençlerden bahsediyor. Rapor aynı zamanda dünyadaki en yüksek riskli yerlerin iklim değişikliğinin nedenlerine en az katkıda bulunanlar olduğunu belirtiyor. Buna göre aşırı derecede yüksek riskli 10 ülke, küresel emisyonların yalnızca yüzde 0,5'inden sorumlu.
 
Raporda birden fazla iklim riskiyle karşı karşıya olan bölgelerde tam olarak kaç çocuğun yaşadığı da inceleniyor ve iklim krizinin çocuklar üzerindeki etkisine dair tam bir fikir oluşturmak için birbirini tetikleyen çevresel riskler, sağlık, eğitim ve su ve sanitasyon gibi temel hizmetlerin mevcudiyeti ve kalitesine ilişkin verilerle birleştiriliyor. Buna göre 850 milyon çocuk - tüm çocukların yaklaşık üçte biri - dört veya daha fazla çevresel krize maruz kalıyor ve bu da çocukların gelişimi için zorlu bir ortam yaratıyor. Bu tehlikeler sadece birbirini şiddetlendirmekle kalmıyor, COVID-19 da dahil olmak üzere diğer sosyal, politik ve sağlık riskleriyle etkileşime girip toplumdaki eşitsizliği de arttırıyor. Üst üste binen tehlikeler nihayetinde dünyanın belirli bölgelerini çocuklar için daha da güvencesiz ve riskli yerler haline getirerek gelecekteki potansiyellerini büyük ölçüde azaltıyor.
 
Hükümetlerin ve şirketlerin, Paris Anlaşması uyarınca sera gazı salımlarını azaltarak iklim değişikliğinin temel nedenlerini çözmek için acilen çalışması gerektiği raporda vurgulanıyor. Ayrıca ülkelerin, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için uygun karbon bütçelerini belirlemek ve nihayetinde ekonomiyi fosil yakıtlardan uzaklaştırmak için gereken sert adımları atmak da dahil olmak üzere, en kötüsünü önleme taahhüdünde bulunmaları için hala zaman olduğu belirtiliyor. Fakat iklim krizini ele almak, toplumun her kesiminin harekete geçmesini gerektiriyor. Hükümetlerin çevre politikalarının çocuklara duyarlı olması, şirketlerin çocukların bağımlı olduğu doğal çevreyi korumaları, okullarda öğrencilerin daha yeşil bir geleceğe hazır hale gelecek şekilde eğitilmeleri gerekiyor.
 
İklim değişikliğine karşı sera gazı salımlarını azaltmak gibi uzun vadeli çözümlerin yanında; su, sanitasyon ve hijyen hizmetlerine erişim, sürdürülebilirlik eğitimleri, sağlık ve beslenme hizmetlerine erişim ve sosyal koruma ve yoksulluğun azaltılması gibi alanlara yatırım yapılması büyük önem taşıyor. Ayrıca aktivizm yoluyla gelecekleri için değişim talep eden gençlerin ulusal ve uluslararası alanda daha çok dinlenilmesi gerekiyor. COP26 da dahil olmak üzere tüm ulusal, bölgesel ve uluslararası iklim müzakerelerine ve iklimle ilgili tüm karar alma süreçlerine çocuklar ve gençler dahil edilmeli.

SHARE: READ MORE

19 August

Net sıfır karbon hedefinin gerçek maliyeti

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Her geçen gün daha fazla hükümet ve şirket net sıfır karbon taahhüdü veriyor fakat atmosferden karbonu uzaklaştırmanın gerçek maliyeti yoksullar için yıkıcı olabilir. Yoksulluk karşıtı kampanyacılar, bazı net sıfır karbon planlarının uygulanmasının küresel tarım için zararlı etkileri olabileceğini söylüyor. Oxfam International’ın hazırladığı rapor, net sıfır hedefine ulaşmak için tercih edilen planlardan biri olan ağaç dikmenin tamamen gerçekçi olmadığını, çünkü bunun 1,6 milyar hektarlık yeni orman arazisi gerektireceğini söylüyor. Böyle bir alan Hindistan'ın beş katı ve dünya üzerindeki mevcut tüm tarım arazilerinden daha büyük.
 
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi UNFCCC'ye göre, geri dönüşü olmayan çevresel zararları önlemek ve sıcaklık artışını uluslararası olarak kabul edilen 1,5°C seviyesinde tutmak için hükümetlerin, karbon salımlarını 2030 yılına kadar 2010 senesindeki seviyelerinden yüzde 45 azaltmaları gerekiyor.
 
Ülkelerin mevcut salımları azaltma planlarıyla, bilim insanlarının gerekli olduğunu söylediği 1,5°C bir yana, 2015 yılında Paris'teki toplantısında kabul edilen daha yumuşak bir hedef olan 2°C’yle sınırlamak için bile yetersiz görülüyor. Oxfam, mevcut planların, ihtiyaç duyulan yüzde 45'ten çok uzak bir şekilde, salımlarda yalnızca yüzde 1'lik bir azalma elde edeceğini söylüyor.
 
İklim krizi küresel açlık, göç ve insani kriz sorunlarını dünya çapında giderek daha da derinleştirirken bu konuda hükümetlerin mevcut eylem eksikliği, sivil toplum kuruluşlarının eşitsizlik ve yoksullukla mücadele çabalarını zayıflatıyor. 
 
Oxfam International'ın iklim değişikliği lideri Nafkote Dabi hükümetlerin ve şirketlerin verdiği “net sıfır” taahhütlerini gezegenin geleceğiyle ilgili tehlikeli bir kumar olarak görüyor. Dabi’ye göre, 'net sıfır', salımlarda ciddi ve gerçek kesintiler, fosil yakıtların aşamalı olarak kaldırılması ve temiz enerji ve tedarik zincirlerine yatırım yapılmasını gerektiren 'gerçek sıfır' hedeflerine dayanmalı. Bunun yerine, çok fazla “net sıfır” taahhüdü, iklim eylemsizliği için uygun bir ortam yaratıyor. Dabi, doğa ve kara bazlı karbon giderme planları yapılırken verilen sözlerin daha dikkatli kontrol edilmesi gerektiğini belirtiyor. Mevcut planlara göre, net sıfır hedefini gerçekleştirmek için dikilmesi gereken ağacı karşılayacak yeterli arazi olmadığını ve bu önlemde ısrarcı olunduğu takdirde daha fazla açlık, toprak gaspı ve insan hakları ihlalleri yaşanacağı konusunda uyarıyor.
 
Ayrıca, UNFCCC'den Patricia Espinosa, hükümetlerin net sıfır karbon hedefi için verilen taahhütleri yerine getirme konusundaki başarısızlığından duyduğu endişeyi dile getirdi. Her hükümetin, küresel sıcaklık artışını 1,5°C'de tutma hedefine katkıda bulunmak için yapmayı planladığı salımları belirterek “ulusal olarak belirlenmiş katkısını” (NDC) sunması gerekirken Paris'te bu katkıyı sunacağını belirten 197 hükümetten sadece 110'u, son tarihe kadar belgesini sundu. Dünya genelinde son zamanlarda yaşanan sıcaklık dalgalarının, kuraklıkların ve sellerin, mevcut yolumuzu değiştirmek için çok daha fazlasının, çok daha hızlı bir şekilde yapılması gerektiğine dair korkunç bir uyarı olarak görülüyor.
 
Oxfam raporu, dünyanın karbon salımından en çok sorumluluk sahibi olan Çin, ABD ve AB üye ülkelerinin yüzyılın ortasına kadar net sıfıra ulaşma sözü verdiğini, ancak planlarının belirsiz ve doğrulanamaz olduğunu söylüyor. Bazı hükümetler planlarını büyük ölçekte yeniden ağaçlandırmaya dayandırıyor. Örneğin Kolombiya ormanları hala endişe verici bir hızla yok olsa da, hükümetin 2030 yılına kadar bir milyar hektarlık araziyi yeniden ağaçlandırma sözü bulunuyor. BP, Eni, Shell ve TotalEnergies gibi dünyanın en büyük petrol şirketlerinden dördünün ise 2050 yılına kadar net sıfır hedeflerine ulaşmak için Birleşik Krallık'ın iki katı büyüklüğünde bir araziyi ağaçlandırmaları gerekiyor.
 
Bu çözümler, yeterli arazi olmamasının ötesinde de sorunlar barındırıyor. Ormanlar, karbondioksit salımını dengeleyen önemli etmenlerden olsa da atmosfere her yıl orman yangınları nedeniyle binlerce ton CO2 salımı ekleniyor. Başta Avustralya, Kaliforniya, Oregon, Brezilya, Rusya, Batı Kanada, Yunanistan ve Türkiye olmak üzere dünyanın birçok yerinde şiddetlenen orman yangınları karbon dengesini sağlamada önemli bir zorluk oluşturuyor. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de 10 gün içinde çıkan 187 orman yangını, Türkiye'nin yükselen karbon piyasası için önemli yenilenebilir enerji santrallerinin zarar görme ihtimalini yarattı. Yangınların günlerce devam etmesi ve Türkiye hükümetinin salımları azaltmak veya iklim değişikliğinin neden olduğu değişen çevreye uyum sağlamak için etkin bir eylem planı hazırlamaması Türkiye’nin karbon piyasasında bulunanlar arasında endişelere neden oldu. Gaia Climate, son iki haftada Türkiye’nin 120.000 hektardan fazla karbon yutağı alanını kaybettiğini ve bunun ormanlar tekrar yerine konana kadar her yıl milyonlarca karbon yutak kapasitesi kaybına karşılık geldiğini belirtti.
 
Dolayısıyla salım azaltım çözümleri, azaltılan salımların etkisinin ne kadar süreceğine bağlı olarak kalıcılıklarına göre değerlendirilmeli. Doğal yolla karbon dengeleme faaliyetleri, orman alanlarının yaklaşık olarak 100 yıl boyunca bozulmadan kalması durumunda etkili. Ancak yangınlar, dengelemenin etkinliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor.  Bu sebeple hükümetler, karbon depolama ve yenilenebilir enerji gibi daha yüksek kalıcılığı olan projelere odaklanmalı.
 
Kasım ayındaki COP-26 iklim görüşmelerine ev sahipliği yapacak olan Birleşik Krallık, 2050 yılına kadar net sıfıra ulaşmak için sihirli bir şekilde geliştirilecek ve ileride inşa edilecek kanıtlanmamış teknolojilere güveniyor. Bu teknolojiler arasında henüz erken geliştirme aşamasında olan yeni nesil nükleer santraller ve pahalı ve pratik olmadığı için uygulanmasında çekinceler bulunan karbon yakalama ve depolama teknolojileri yer alıyor. Bunların yanında, etkisini kanıtlamış evleri yalıtmak ve bina standartlarını iyileştirmek gibi önlemler ise iki yıldır erteleniyor. Bu, Birleşik Krallık'ın en büyük emisyon kaynağı olan binalardan gelen katkıyı azaltmanın en hızlı ve en kolay yolu olmasına rağmen, hükümet, iktidar partisine büyük fon desteği sağlayan inşaat sektörünün tepkisinden çekiniyor.
 
İklim krizi tüm yıkıcılığıyla etkilerini hissettirmeye başladığından salımların azaltılması hedefinde sadece doğal yollara veya henüz gerçekleştirilmemiş hedeflere başvurmak çevresel problemleri daha da derinleştirebilir. Hükümetlerin ve şirketlerin net sıfır hedefine eldeki önlemlerle şimdiden ulaşmaya çalışması gerekiyor.
 
 

SHARE: READ MORE

19 August

Müşteri iadeleri katı atık depolama alanlarından uzak tutulabilir mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Amazon geçen hafta, döngüsel ekonomi hedeflerini ilerleterek her yıl 300 milyon ürünü kullanımda tutacağını tahmin ettiği iki yeni program başlattı. Küçük şirketler, iade edilen malları kullanılmış ürün olarak Amazon'da yeniden satabilecek ve yeni Amazon Tasfiye Yoluyla Gönderim, Derecelendirme ve Yeniden Satış seçenekleri aracılığıyla iadelerin ve stok fazlası mallarının işlenmesini Amazon'a ve ortaklarına devredebilecekler.

COVID-19 salgını sırasında çevrimiçi ticaret patlama yaşarken, perakende satıcılar dizüstü bilgisayarlar, tabletler, TV'ler ve yüz maskeleri gibi yeni ürünleri yeniden satmak, geri dönüştürmek veya başka bir şekilde dolaşımda tutmak yerine ortadan kaldırmak zorunda kaldı.

Geçen yıl İngiltere'de iTV News ve daha sonra Kanada Yayın Kurumu tarafından yapılan açıklamalar tüketicilerden ve sürdürülebilirlik savunucularından tepki aldığı için Amazon "sıfır ürün imhası"na yönelik bir taahüt vermek durumunda kaldı.  Bu arada Amazon, 2040 yılına kadar net sıfır karbona ve 2025 yılına kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjiye ulaşma hedeflerini ilerletirken, şirket sürdürülebilirlik ekibini de genişletiyor. Ocak ayında, eski Mohawk Group CSO'su George Bandy'yi döngüsel ekonomi çabalarının dünya çapındaki başkanı olarak görevlendirdi.

Amazon'un dünya çapındaki iade, yeniden ticaret ve sürdürülebilirlik direktörü Libby Johnson McKee bir basın açıklamasında, "Müşteri iadeleri tüm perakendeciler için hayatın bir gerçeği ve bu ürünlerle ne yapılacağı endüstri çapında bir zorluk" dedi. McKee’ye göre bu yeni programlar, ister Amazon tarafından ister küçük işletmeler tarafından olsun, Amazon'da satılan ürünlerin iyi bir şekilde kullanılmasını ve israf edilmemesini sağlamak için atılan adımların örnekleri.

Bir tersine lojistik şirketi olan Happy Returns de, markaların Amerika Birleşik Devletleri genelinde, müşterilerin iadelerini herhangi bir yeni ambalaja ihtiyaç duymadan ücretsiz olarak bırakabilecekleri “iade çubuklarını” kullanmalarına olanak tanıyor. Ayrıca, tek kullanımlık karton ambalajdan uzaklaşmayı vurgulayarak, kutusuz, mağaza içi iadeyi tercih etmenin de çevresel anlamda olumlu bir etki yarattığını da belirtiyorlar.

KOBİ'ler için yatırım getirisi

Küçük işletmeler 21 yıldır Amazon üzerinden mal satıyor. 2006'dan bu yana, Amazon Lojistik (FBA) programı onlara ürünlerin depolanması, paketlenmesi ve müşterilere nakliyesini Amazon'un yapmasına izin verme seçeneği sunuyor.

Artık FBA Tasfiyeleri ile satıcılar, iade edilen ve stok fazlası envanterindeki olası kayıpları telafi etmek için Amazon'un "toptan tasfiye ortaklarına ve teknolojisine" de güveniyor. Bu gelişmenin bir diğer özelliği ise, satıcıların "yeni gibi" ile "kabul edilebilir" arasında derecelendirilen, iade edilen ürünleri satarken kendi seçtikleri bir fiyattan listelemelerine olanak tanıyor.

Bu yeni programlardan önce, Amazon'daki küçük işletmeler ya müşterilerden iadeleri kendilerine geri göndermelerini ya da Amazon'un ürünleri bağışlamasını istiyordu. Son iki yılda başlatılan FBA Bağışları aracılığıyla satıcılar, iadeleri veya fazla ürünleri yönetmek veya teslim etmek zorunda kalmadan bağışlayabiliyor. Amazon'a göre bu, okul malzemeleri de dahil olmak üzere 67 milyon öğenin hayır kurumlarına bağışlanmasını sağladı.
 
 Amazon'un yeni girişimlerinin potansiyel çevresel etkileri sorulduğunda, Çevre Savunma Fonu’nun (EDF) tüketici sağlığı direktörü Boma Brown-West, e-ticaret şirketlerinin döngüsel bir ekonomiyi yönlendirmede oynayabileceği büyük rolün altını çizdi. Bunun dışında, tüketici ürünlerinin, modern dünyanın en büyük çevresel etki kaynağı olduğunu ve bunların bertaraf edilmesinin, dünyada her yıl üretilen milyar ton belediye atığına büyük katkıda bulunacağını belirtti. Bütün büyük perakendecilerin döngüsel ekonomiyi hızlandırma ve israfı azaltma konusunda fırsatları ve büyük sorumlulukları bulunuyor.

Brown-West, verimliliği artırmak ve malzeme israfını azaltmak için "daha fazlasını yapmanın" liderleri takip ederek başlayabileceğini de sözlerine ekledi ve Apple, Samsung ve Patagonia gibi şirketlerden ürün geri alma programlarını işaret etti.

Apple 2019 yılında, tüketiciler için geri dönüşüm programının genişletilmesini ve Austin, Teksas merkezli yeni bir Malzeme Geri Kazanım Laboratuvarı'nın duyurusunu içeren geri dönüşüm programlarına ve ilgili e-atık çabalarına daha fazla yatırım yaptığını duyurmuştu. Şirket ayrıca, eski Apple cihazlarının geri dönüştürülmesi, yenilenmesi ve elektronik atıkların çöplüklerden korunması konusundaki mevcut çabalarının başarısını da bildirdi.

Samsung ise, eski Galaxy akıllı telefonlarını Hindistan, Fas, Vietnam ve Papua Yeni Gine'deki yetersiz hizmet alan insanlar için sağlık ekipmanlarına dönüştürüyor. Şirketten yapılan açıklamada, eski telefonların göz hastalıkları olan hastaları taramak için göz bakım ekipmanı olarak yeniden modelleneceği belirtildi. Samsung, geri dönüşüm girişiminin e-atıkları düzenli depolama alanlarından yetersiz hizmet alan topluluklar için tıbbi cihazlar üreten birimlere yönlendirdiğini söylüyor.

Patagonia, tüm iş modelini döngüsel ekonomiye ve sürdürülebilirlik üzerinden tanımlayan bir örnek olarak öne çıkıyor. Ocak 2012’den beri B Corp sertifikasına sahip şirket, çevre üzerindeki etkisini azaltmak için onarılabilir dayanıklı ürünler tasarlıyor ve ürünlerinin mümkün olduğu kadar uzun süre kullanımda kalmasını sağlarken markanın tüm ürünlerine de ömür boyu garanti veriyor. Eskiye ürünler iade edildiğinde ürünler onarılıyor ve yeniden satılıyor. Onarılamayan ürünler ise geri dönüştürülüyor ve ürünün değerinde müşteriye hediye çeki veriliyor.  Patagonia, 2018'de yaklaşık 3.100 kg ağırlığındaki ürünü geri dönüştürdüğünü ve bu tekstil hacmini çöplüklerden uzak tuttuğunu belirtiyor. İade edilen bir ürün geri dönüşüme uygun değilse, şirket "daha iyi bir çözüm" olarak adlandırdığı şeyi bulana kadar deposunda bu ürünü elinde tutuyor. Buna karşılık Patagonia, geri dönüştürülmüş ürünlerini Worn Wear çevrimiçi mağazası aracılığıyla satıyor. 2017 yılında başlatılan program aracılığıyla 120.000'den fazla geri dönüştürülmüş ürün satıldı.

Tüm büyük perakendeciler, döngüsel ekonomiyi hızlandırmak ve israfı azaltmak için sorumluluğa sahip. Bu bağlamda, atık konusunda liderlik yapmak, perakendecilerin isteklerini yükseltmek ve toksik bileşenleri ortadan kaldıran bir ekonomiyi teşvik etmek anlamına geliyor.

SHARE: READ MORE

19 August

IPCC’den kırmızı kodlu rapor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Orta Çin, Batı Avrupa ve ülkemizde yaşanan orman yangınları ve sel felaketleri de dahil olmak üzere yakın zamanda meydana gelen çok sayıda iklim felaketi, insanların dikkatini daha önce hiç olmadığı kadar iklim krizine odakladı. İklim değişikliğinin olumsuz etkileri hızla artış gösterirken geçtiğimiz haftalarda yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change—IPCC) raporu, en azından kısa vadede iklim krizinin bazı etkilerinin artık geri döndürülemeyeceğini gösteriyor.
 
Rapor, insan kaynaklı iklim değişikliğinin şimdiden dünyanın birçok bölgesinde ve atmosfer, okyanus, buzullar da dahil tüm sistemlerde hissedilmeye başlayan etkilerini eşi benzeri görülmemiş olarak yorumluyor. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, raporu "insanlık için kırmızı kod” olarak değerlendiriyor. Ayrıca küresel ısınma seviyelerini sanayi öncesindeki gibi 1,5 derecede tutma hedefinin gerçekçi olmadığını, 1,5 derece sınırının yakın zamanda aşılacağını belirtiyor. Guterres, küresel ısınma seviyelerini bu sınırda tutmanın tek yolunun küresel ölçekte çabaları hızlandırmak ve radikal çözümlere gitmek olduğunu vurguluyor.
 
66 ülkeden 234 bilim insanı tarafından hazırlanan rapor, insan etkisinin iklimi en az 2 bin yıldır görülmemiş bir oranda ısıttığının altını çiziyor. Raporda çok çarpıcı verilere yer veriliyor. 2019'da atmosferik CO2 konsantrasyonlarının 2 milyon yıldaki en yüksek seviyesine ulaştığını gösteren rapor, küresel yüzey sıcaklıklarının 1970’ten beri son 2000 yılda görülmemiş bir hızda arttığını belirtiyor. Son on yılda (2011-2020) kaydedilen sıcaklıklar, yaklaşık 6.500 yıl öncesinin yüzyıllık sıcak dönemlerini bile aşmış durumda. Küresel ortalama deniz seviyesi 1900'den bu yana, son 3.000 yılda olduğundan çok daha hızlı bir şekilde yükseliyor.
 
Rapor, insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımlarının 1850-1900 yılları arasında yaklaşık 1,1°C'lik ısınmadan sorumlu olduğunu gösteriyor ve önümüzdeki 20 yılda ortalama küresel sıcaklığın 1,5°C'ye ulaşması veya bu dereceyi aşması bekleniyor. IPCC uzmanları önümüzdeki on yıllarda CO2 ve diğer sera gazı emisyonlarında hızlı ve keskin düşüşler olmazsa, 2015 Paris Anlaşması'nın hedeflerine ulaşmanın mümkün olmayacağını ve 21. yüzyılda 2°C'lik küresel ısınmanın aşılacağı konusunda uyarıda bulunuyorlar.
 
Yakın zamanda gerçekleştirilen bir araştırma da sera gazı salımlarındaki artışın yol açabileceği tehlikelerin ciddiyetini ortaya koyuyor. Piyasaların karbon kirliliğini nasıl fiyatlandırdığını etkileyebilecek yeni bir araştırmaya göre, sera gazı salımlarının neden olduğu artan sıcaklıklar nedeniyle Almanya'nınkine eşdeğer bir nüfus - 83 milyon kişi - 2100 yılına kadar hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Gezegenin 2100 yılına kadar 4,1 santigrat derece ısınacağını öngören hesaplamalara göre, dünya atmosferine 2020’de yayılan her 4.434 ton karbon bu yüzyıl içerisinde bir kişinin ölümünden sorumlu olacak. Çalışma ayrıca, üç ortalama Amerikalının hayatı boyunca sebep olduğu hava kirliğinin bir kişinin ölümüne yol açacağını ortaya koyuyor.
 
İnsan faaliyetlerinin iklim üzerine etkisi
 
IPCC raporunda sıcak hava dalgaları, şiddetli yağış, kuraklıklar gibi ekstrem hava olayları ile insan faaliyetleri arasındaki doğrudan ilişkinin daha da belirgin hale geldiği belirtiliyor. Rapor, doğal etkenlerin özellikle bölgesel düzeylerde ve kısa vadede insan kaynaklı değişiklikleri hafifletebileceğini ancak uzun vadeli küresel ısınma üzerinde çok az etkisi olacağını açıkça ortaya koyuyor.
 
Uzmanlar, önümüzdeki on yıllarda iklim değişikliklerinin tüm bölgelerde artacağını tahmin ediyor. 1,5°C'lik küresel ısınma; artan sıcak hava dalgaları, daha uzun süreli sıcak mevsimler ve daha kısa süreli soğuk mevsimler anlamına geliyor. 2°C'lik küresel ısınmada ise, aşırı sıcaklıkların tarım ve sağlık için kritik tolerans eşiklerine ulaştırması bekleniyor. Fakat iklim değişikliğinin tek etkisi sıcaklıklardaki artışla sınırlı kalmayacak. Artan sıcaklıklar, su döngüsünü yoğunlaştıracağından birçok bölgede daha yoğun yağış, sel ve kuraklık yaşanacak. 21. yüzyıl boyunca deniz seviyesi sürekli yükselmeye devam edeceğinden kıyı bölgeleri daha sık ve şiddetli kıyı taşkınlarına ve kıyı erozyonuna maruz kalacak. Daha önce 100 yılda bir meydana gelen aşırı deniz seviyesi olaylarının, bu yüzyılın sonunda her yıl gerçekleşebileceği öngörülüyor. Rapor ayrıca, daha fazla ısınmanın mevsimsel kar örtüsü kaybını, buzulların ve buz tabakalarının erimesini ve yaz Arktik deniz buzunun kaybını artıracağını gösteriyor.
 
Nasıl önlemler alınmalı?
IPCC uzmanları, iklim değişikliğini sınırlamak için hala zaman olduğunu söylüyor. İklimi stabilize etmek, sera gazı salımlarında güçlü, hızlı ve sürekli azalma ve net sıfır CO2 emisyonlarına ulaşılmasını gerektirecek. Başta metan olmak üzere diğer sera gazlarını ve hava kirleticilerini sınırlamak hem sağlık hem de iklim için fayda sağlayabilir. CO2 ve diğer sera gazlarının salımlarında güçlü ve sürekli azalmalar, hava kalitesini hızla iyileştirebilir ve 20 ila 30 yıl içinde küresel sıcaklıklar dengelenebilir. Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) başkanı Peteri Taalas IPCC’nin raporunu yorumlarken, iklim adaptasyonuna dikkat etmek gerektiğini vurguluyor ve iklimdeki olumsuz eğilimlerin onlarca yıl ve bazı durumlarda binlerce yıl devam edeceğini hatırlatıyor. Uyum sağlamanın güçlü bir yolu olarak, erken uyarı, iklim ve su hizmetlerine yatırım yapılmasını öneriyor.
 
Raporun yayınlanan ilk bölümünde insan faaliyetlerinin iklim değişikliğine etkisi ve çevresel problemlerin ciddiyeti üzerinde duruluyor, önümüzdeki aylarda yayınlanması beklenen bir diğer bölümde ise bu etkileri engellemek için neler yapılabileceği üzerine odaklanılacak.
 
Rapordan sonra gözler kasım ayında Glasgow'da yapılacak COP26 iklim konferansı zirvesine çevrildi. Tüm ulusların -özellikle de gelişmiş G20 ekonomilerinin- net sıfır emisyonlu koalisyona katılmaları ve küresel ısınmayı yavaşlatma ve tersine çevirme konusundaki sözlerini somut bir şekilde güçlendirmeleri gerekiyor.
 
 

SHARE: READ MORE

19 August

Dijital kimlikler ayrımcılığa mı yol açıyor?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünya, daha önce mümkün olması asla tahmin edilmeyen bir düzeyde birbirine bağlı hale geldi.  Bunun bir yansıması olarak, devletlerle birlikte iletişim, ulaşım, teknoloji ve uluslararası kalkınma kuruluşlarının birçoğu dijital kimliği benimsedi. Dijital kimlik, dijital bir kanal aracılığıyla açık bir şekilde kimlik doğrulaması yaparak bankacılık, devlet yardımları, eğitim ve diğer birçok kritik hizmete erişimi sağlamak için havalimanlarından sağlık kayıt sistemlerine birçok alanda kullanılıyor. Bankacılık, seyahat ve sigorta endüstrileri ürünleri ve hizmetleri için daha sorunsuz süreçler yaratmayı hedeflerken, hükümetler devlet hizmetlerini evrenselleştirmek amacıyla vatandaşlarını dijitalleştirmeye çalışıyor. Bugünlerde, her bir bireyin kendi dijital kimliğinin olması yönünde çalışmalar hızlı bir şekilde devam ediyor.

Bu yeni dijital veri yönetimi çağına giriş aşaması kendiliğinden gelişmedi. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar devletleri, yapısal yoksulluk, vatansızlık ve sosyal dışlanma ile mücadele etmek amacıyla vatandaşlarına yasal varlıklarının kanıtını sağlamaları için teşvik etti. Kuruluşlar bu süreçte, özellikle dezavantajlı bireylerin devlet tarafından sağlanan yardımlar kapsamında ödeme almaları için bir kimlik kartı edinmelerinin önemini vurguladı.

Bu gelişmeler olumlu olarak yorumlansa da dijitalleşme bazı durumlara ayrımcılığa da yol açabiliyor. Yapılan bir araştırmaya göre, devletler dijital kimlik sistemlerini belirli gruplara karşı bir silah gibi kullanabiliyor. Araştırma, bu tür sistemlerin Dominik Cumhuriyeti hükümetinin Haiti kökenli siyahi popülasyonların Dominik kimliklerine erişmelerini ve bunları yenilemelerini sistematik olarak engellemesi gibi dışlayıcı mekanizmalar oluşturduğunu vurguluyor.

Dominik Cumhuriyeti'nde doğan Haiti kökenli insanlar, bir süre önce kendilerini kimliklerini (yeniden) almak için bir mücadele içinde buldu. Yetkililer, 80 yılı aşkın bir süredir Haitili göçmenler arasından yeni doğanlara yanlışlıkla Dominikli evrakları sağladıklarını ve şimdi bu hatayı düzeltmeleri gerektiğini iddia ediyordu. Bu vatandaşlar Dominikli olduklarını söylemelerine ve bunu kanıtlayacak evrakları da olmasına rağmen devlet bunu kabul etmedi. Bu uygulamalar, 2013 yılında, ülkede doğan Haiti kökenli insanları Dominik vatandaşlığından çıkaran ve onları vatansız hale getiren dönüm noktası niteliğinde bir kararla sonuçlandı. Sonuç olarak temel haklara erişmek için bir kimliğe sahip olmak gerektiğinden, on binlerce insan temel sağlık hizmetlerinden, refahtan ve eğitimden dışlandı. Bu durum dijital kimlik sistemlerinin, aslında Haiti soyundan gelen vatandaşların Dominik nüfus sicilinden geriye dönük olarak dışlanmasına ve etnik azınlık statülerini daha görünür hale getirmesine yol açtığını gösteriyor.  Yaşananlar, ayrıca vatandaşlığın nasıl tanımlanması gerektiği ve dijital kimlik sistemlerine kimlerin erişebileceği tartışmasını da ön plana çıkarıyor.  

Bu tür dışlanmaların benzerlerinin dünya çapında da yaygınlaştığı görülüyor. Dijital kimlik ve vatandaşlık hakları arasındaki bağlantıları vurgulayan bir örnek de Kenya'nın dijital kimlik programı. Kenya etnik olarak çeşitliliğe sahip bir ulus olsa da belirli azınlıklara karşı sistematik ve yaygın bir ayrımcılık yapıldığı düşünülüyor. Müslüman Kenyalılar, iddiaya göre güvenlik nedenleriyle 1980'lerden beri ülkede özel incelemeye tabi tutuluyor. Bu nedenle, Kenya'daki Müslüman gruplar, ulusal kimlik elde etmek için halihazırda sayısız bürokratik engelle karşı karşıya. Kenya, ulusal kimlik programlarının yeni dijital versiyonu olan Huduma Namba'yı benimsediğinde de bu kurumsal ayrımcılık devam etti. Dijital bir kimlik elde etmek için vatandaşların kimlik kanıtı sağlamaları gerekiyor ancak var olan durum, çok sayıda Müslüman Kenyalı'nın resmi kimlik belgelerine sahip olmadığı anlamına geliyor. Sonuç olarak, birçok Kenyalı Huduma Namba'nın dışında kalmaya devam ediyor. Dahası, dijital kimliğe sahip olmamanın sonuçları, dijital olmayan bir kimliğe sahip olmamanın sonuçlarından çok daha kötü. Eğitimden kamu hizmetlerine ve sağlık hizmetlerine kadar Kenya'daki hemen hemen tüm kamu hizmetlerine erişim için artık bir dijital kimlik gerekiyor. Bu durumda, dijital kimlik yalnızca mevcut önyargının etkisini artırıyor ve ağırlaştırıyor.

2019 yılında, University of Exeter Hukuk Fakültesi'nden araştırmacılar, dijital kimliğin azınlık statüsünü daha belirgin hale getirmesi nedeniyle, dijitalleştirilmiş programların azınlık gruplarına zulmü ve dışlamayı daha kolaylaştırdığını gösterdi. Dijital kimliğe sahip olmak, yasal belgeleri olmayan insanları daha görünür yaptığı için bu kişileri suistimal ve sömürüye karşı daha savunmasız hale getirebilir. Ayrıca bilginin yanlış ellere geçme ihtimali de bulunduğu için, yetkililerin etnik kökenlerine göre bireyleri hedef almalarını kolaylaştırabilir.

Bunun gibi tartışmalar dijitalleşmenin artmasıyla önümüzdeki 10 yıl içinde daha yaygın hale gelecek. Otobüs şirketi nakit değil sadece kart aldığı için artık toplu taşımayla seyahat edemeyen bireyler ya da sistem onu “yasadışı” göçmen olarak işaretlediği için çalışmayı bırakması gerektiğini söylenenler gibi birçok olumsuz senaryoyla karşılaşmamız mümkün. Kendini bu yeni dijital çağdan dışlanmış bulan insanlar için günlük hayat sadece zor değil, neredeyse imkânsız hale gelecek.

Dijital kimlik kayıtlarını hızlandırma ihtiyacı artarken, pandemi sonrası dünyada bir adım geri atıp düşünmemiz gerekiyor. Dijital COVID pasaportları, biyometrik kimlik kartları ve veri paylaşımlı takip sistemleri için yapılan çağrılar, yalnızca sınırları geçen insanların değil, aynı zamanda yerleşik nüfusların da giderek daha fazla denetlenmesini kolaylaştırıyor. İnsanlara dijital bir kimlik vermek, ancak bunu sağlayanların olası ayrımcılık riskini azaltması ve yüksek gizlilik ve veri koruma standartlarını desteklemesi durumunda insan haklarının korunmasına yardımcı olacaktır.
 
 

SHARE: READ MORE

9 August

G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısı sonrasında bildiri yayınlandı

*Bu haberi 1 dakika içinde okuyabilirsiniz.

G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları 9 ve 10 Temmuz’da gerçekleşen toplantı sonrasında yayınlanan bildiride aşağıdaki konular hakkında görüşmeler gerçekleştiğini paylaştı:
-Çevresel ve iklim değişikliği kaynaklı risklerin saptanması,
-Kurumsal yönetimin önemi,
-G20/OECD Kurumsal Yönetim İlkeleri’nin gözden geçirilmesi,
-İklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybıyla mücadele edilmesi ve çevre korumasının teşvik edilmesi,
-Ulusal şartları dikkate alarak düşük sera gazı salımlı, daha müreffeh, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir ekonomiye adil ve düzenli geçişi şekillendirmek için uygun politika bileşimlerinin sağlanması,
-İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden en çok etkilenen ve en yoksul ülkelere destek sağlanırken karbon fiyatı mekanizmalarının ve teşviklerin kullanılması,
-Kaliteli veri ve karşılaştırılabilir raporlama çercevelerinin iklim ilişkili finansal risklerin belirlenmesinin sürdürülebilirlik finansmanı için önemiBu maddelere ek olarak bildiride, G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Ekim ayındaki toplantıda Sürdürülebilir Finans Çalışma Grubu (SFWG) Sentez Raporu’nu ve öncelikle iklime odaklanan sürdürülebilir finans üzerine çok yıllı G20 Yol Haritası’nı görüşmeyi hedeflediklerini paylaştı.
Açıklama, G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları’nın FSB'nin İklimle İlgili Finansal Raporlamalara İlişkin Görev Gücü (TCFD) çerçevesini temel alarak, yerel düzenleyici çerçevelerle uyumlu raporlama gerekliliklerinin veya rehberliğinin uygulanmasını teşvik edeceklerini açıkladı.
Değinilen başka bir konu da IFRS’nin TCFD çerçevesini ve uluslararası sürdürülebilirlik standartı oluşturucularının çalışmalarını temel alan, çeşitli küresel paydaşlarla görüş alış verişinde bulunarak güçlü yönetim ve kamu gözetimi altında temel bir küresel raporlama standardı geliştirmeye ilişkin çalışma programını ve iklim değişikliğinden kaynaklanan finansal riskleri ele alarak SFWG tarafından yürütülen çalışmaları tamamlayacak olan FSB yol haritası oldu. Açıklama bu yol haritasının memnuniyetle karşılandığını paylaştı.
Bildiri, MDB'lerin çalışmalarının Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşmak konusunda uzun vadeli destek sağlamasının önemini vurguladı. Son olarak, G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları bildiride iklim eylemi konusunda daha yakın bir uluslararası koordinasyonun ortak hedeflere ulaşılmasına yardımcı olabileceği konusunda hemfikir olduklarını açıklıyor.
 

SHARE: READ MORE

9 August

Sürdürülebilirlik Trendleri Raporu ve sürdürülebilirlikte öne çıkanlar

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir yatırım yönetimi şirketi Generation Investment Management tarafından bu yıl beşincisi gerçekleştirilen, sürdürülebilirliğin küresel olarak durumunun değerlendirildiği Sürdürülebilirlik Trendleri Raporu yayınlandı. 200’den fazla kaynaktan faydalanarak hazırlanan rapor, net-sıfır, çeşitlilik ve kapsayıcılık, temiz teknolojilerin yükselişi, doğa temelli çözümler gibi sürdürülebilirlik konusunda öne çıkan noktaları ve trendleri ortaya koyuyor. Rapor aynı zamanda sürdürülebilir bir ekonomik dönüşüme karşı yeşil badananın yarattığı riskleri de vurguluyor.
 
Generation Investment Management’ın yönetim kurulu başkanı Al Gore, raporun birçok alanda olumlu gelişmeleri ortaya koyduğunu belirtiyor ve pandemiden sonra iyileşme sürecinde sürdürülebiliğin gözetilmesinin ve eski pratiklere geri dönülmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Al Gore ayrıca uzun dönemli iklim hedefleri ile kısa dönemli aksiyonlar arasındaki uyuşmazlığı raporda öne çıkan noktalar arasında belirtiyor ve yeşil badana riskine karşı uyarıyor. 
 
ÇSY’nin parladığı bir yıl
Şirketlerin ve yatırımcıların 2030’a kadar karbon salımını yarı yarıya azaltmaya yönelik hedefleri benimsemesiyle birlikte sürdürülebilirlikle bağlantılı finansal faaliyetler giderek artıyor. Sürdürülebilirlik Trendleri Raporu, sürdürülebilirlikle bağlantılı finansal faaliyetlerin hacminin 2015’ten beri üç katına çıktığını ifade ediyor. Bununla birlikte 2015’ten beri çevresel, sosyal ve yönetim (ÇSY) fonlarına akışın 10 kat arttığı belirtiliyor.
Küresel gayri safi hasılanın (GSH) dörtte üçünü temsil eden hükümetler artık ulusal düzeyde net sıfır taahhütü vermiş olsa da rapor, birçok hükümetin ve şirketin uzun dönemli hedeflere yönelik ne kısa ve orta vadeli hedefleri ne de eylem planları olduğunu ortaya koyuyor.
 
Yeşil badana riski artıyor
Geçtiğimiz yıl sürdürülebilir yatırım için büyük bir fırsat yaratmış olsa da, sürdürülebilir bir dönüşümün önünde yeşil badana büyük bir tehdit oluşturuyor. Bazı net sıfır hedeflerin düşük kaliteli olduğuna, hedefler ve eylemler arasındaki uyuşmazlıklar bulunduğuna ve karbon dengeleme gibi çözümleri hedefleyenlere yönelik bir kontrol mekanizmasının olmadığına dair endişeler dile getiriliyor.
Tüketiciler ayrıca sürdürülebilirlikle ilgili karmaşık ve yanlış yönlendiren açıklamalara maruz kalmakta. Rapor, belirsiz ve uzak zaman dilimlerine yönelik net sıfır hedeflerinin artık kabul edilemez olduğunu ve şirketlerin bu hedeflere nasıl ulaşacaklarına yönelik net planlarını ortaya koymaları gerektiğini söylüyor.
 
Sosyal adalet ve eşitlik gündemde daha fazla yer buluyor
Sosyal meseleler bu yıl yöneticilerin ve şirketlerin gündemlerine daha fazla girmeye başladı. ÇSY’nin sosyal olan “S” boyutuna olan ilgi arttı ve yatırımcılar başta olmak üzere iklim ve doğayla sosyal meselelerin birbirleriyle bağlantılı ve iç içe geçmiş konular olduğu kabul edildi. Rapor, pandemiden sonra iyileşme konusunda dikkat edilmesi gereken noktalardan birini sosyal adalet olarak belirtirken bu alanda hâlâ kat edilmesi gereken çok mesafe olduğunu vurguluyor.
 
Doğa için önemli bir yıl
Bu yılki rapor, bir yandan çevre ve doğanın daha önce hiç bu kadar tehdit altında olmadığını gösterirken aynı zamanda doğa temelli çözümlerin giderek arttığını söylüyor. Doğal çözümlere yönelik risk sermayesi finansmanının, 2016'dan bu yana beş kat arttığı görülüyor. Ancak bunun sürdürülebilir olması için kontrol ve standartların yatırım ve inovasyonun hızına yetişmesi gerekmekte. Rapor, sürdürülebilir ekonominin şekillenmeye başladığını ancak istenen hedeflere ulaşmak için yeşil badanaya gerekli önemin verilmesi ve hızlanmaya ihtiyaç olduğunu belirtiyor.
Bununla birlikte rapor, sektörlere yönelik bazı önemli bulguları da paylaşıyor:
 
Ekonomi & Finans:
-2020’de hayata geçirilen Net Zero Asset Managers girişiminin bugün, 43 trilyon dolar varlık yönetimine sahip 128 imzacısı bulunuyor.
-2020'ye kadar küresel karbon salımlarının beşte birinden fazlası karbon fiyatlandırma inisiyatiflerinin kapsamına alınmış olsa da karbon fiyatlandırmanın nasıl uygulandığı konusunda büyük farklar mevcut.
-Covid-19’un ekonomik yükü insanları eşit olmayan bir şekilde etkiledi. Zengin ülkelerde . Covid-19’un olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik kişi başı yaklaşık 8500 dolar harcanırken, düşük gelirli ülkelerde bu miktar 25 dolar oldu.

Doğa temelli çözümler:
-Küresel GSH’nin yarısından fazlası (yaklaşık 44 trilyon dolar) doğa kaybı nedeniyle orta veya yüksek seviyede riskle karşı karşıya.
-Bitki bazlı diyetlere geçiş başta olmak üzere, özel yatırımlar doğal çözümlerin birkaç önemli alanında giderek artıyor.
-Doğa temelli çözümlerin 2030 yılına kadar gereken karbon salım azaltımlarının üçte birini sağlayabileceği tahmin ediliyor.

Enerji:
-Ekonomilerin açılmasıyla karbon salımları neredeyse pandemi öncesi seviyesine geri döndü.
-Yenilenebilir enerjiye yönelik yatırımların taşma noktasına yakın olduğu tahmin ediliyor.
-Enerji dönüşümüne yönelik yatırımlar 2020’de 500 milyar doları aştı ancak gelişmiş ülkelerin bu alanda yeterli yatırıma sahip olup olmadığı konusu sorgulanıyor.
-Birleşik Krallık’ın, büyük ölçüde azaltılmış kömür tüketimi sayesinde 1990'daki karbon salımlarıyla karşılaştırıldığında, şu anda net sıfır hedefinin yarısında olduğu ve karbon emisyonlarının 1880 seviyelerine geri döndüğü görülüyor.  

Sağlık & iyi olma hali:
-Küresel olarak bakıldığında 100 kişiden yalnızca 45 kişiye aşı dozu uygulanmış durumda. Yoksul ülkelerde bu oranın daha da düşük olduğu görülüyor.
-Klinik öncesi veya klinik geliştirme aşamasında olan yaklaşık 300 COVID-19 aşısı bulunuyor ve mRNA teknolojisinin, kanser, kuduz ve HPV dahil olmak üzere COVID-19'un çok ötesinde kullanımlara sahip olacağına inanılıyor.

Mobilite & Yapı işleri
-Yapı işleri, inşaat malzemeleri ve inşaat, mevcut küresel karbon salımlarının %40'ını oluşturuyor.
-Daha yüksek partikül maddeye maruz kalmak COVID-19 nedeniyle ölme riskini artırdığından, pandemi hava kalitesinin insan sağlığı üzerindeki etkisini daha da önemli hale getirdi.
-Sıfır emisyonlu araçların geniş çapta benimsenmesinin, iyileştirilmiş hava kalitesinden dolayı yılda on binlerce ölümü azaltabileceği düşünülüyor.

Değer zinciri & döngüsellik
-Döngüsel ekonomi iş modellerinin karbon salımlarını %31 oranında azaltabileceği tahmin ediliyor.
-Pandemi, tüketicileri ürün değer zincirleri hakkında düşünmeye teşvik etti. Kullanılmış ürünlere yönelik talebin giderek artacağı öngörülüyor.
-E-ticaret, bir yılda üç yıllık büyüme gördü. Generation'ın kendi araştırması, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük perakendecilerde çevrimiçi alışverişin, geleneksel mağazaları ziyaret etmekten %17 daha az karbon salımına yol açtığını gösteriyor.

SHARE: READ MORE

5 August

İklim krizi nedeniyle meydana gelen sel felaketlerine karşı nasıl daha hazırlıklı olabiliriz?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda başta Almanya olmak üzere Avrupa genelinde ve Türkiye’de de Doğu Karadeniz’de sağanak yağışlar nedeniyle sel felaketleri yaşandı. Yalnızca Almanya’da yaşanan sel felaketinde yaklaşık 200 kişi hayatını kaybetti, binlerce ev yıkıldı ve milyarlarca Euro değerinde hasar oluştu.
 
Bilim insanları, iklim krizi kötüleştikçe ani sel baskınlarının daha yaygın hale geleceği konusunda uyarıyor. İklim değişikliği sıcak hava dalgaları, yangınlar ve sellerden kaynaklanan riskleri arttıracağından hükümet, özel sektör ve bireylerin gelecekteki zararlardan korunmak için daha ciddi önlemler alması gerekiyor. Sigortacılar, iklim krizinin etkilerinden en çok endişe duyanlar arasında yer alıyor ve daha güçlü önlemler alınmadığı takdirde Birleşik Krallık'taki hanelerin ve bazı bölgelerdeki işletmelerin kendilerini sigortasız bulabilecekleri konusunda uyarıyorlar.
 
Çoğu hükümet, iklim politikalarını, iklim üzerindeki insan etkisini azaltmak ve küresel ısınmanın felaket seviyelere erişmesini engellemek için sera gazı salımını azaltmaya odaklıyor. Fakat iklim krizi nedeniyle yaşanan bu tip felaketler aşırı hava koşullarının etkileriyle başa çıkmak için acil önlemlere ihtiyaç duyulduğunu ve hükümetlerin bu tür önlemleri almanın gerisinde olduğunu gösteriyor.
 
Reading Üniversitesi'nden hidrolog Dr Jess Neumann, yoğun yaz yağışlarından kaynaklanan sellerin ileride daha sık olacağını ve hiçbir yerleşim yerinin bu baskınlara karşı hazır olmadığını belirtiyor. Yeşil alan ve bitki örtüsü eksikliği, birçok alanın taşkın riskine aldırmadan asfaltlanması felaketlerin sonuçlarını daha da kötüleştiriyor. Yerleşim yerlerini bu felaketlere hazırlamak için şehirlerin altyapılarının kapsamlı bir şekilde elden geçirilmesi gerekiyor. Uzmanlar drenaj, su tedarik sistemleri ve ulaşımın yanında enerji tedariki ve iletişim ağlarının da iklim krizi kaynaklı oluşabilecek afetlere hazır hale getirilmesi gerektiğini söylüyor.
 
Ayrıca risklere hazır hale gelmek için daha derinlemesine araştırma yapılması ve riskli bölgelerde bulunan insanlara uyarı yapacak kurumlara yatırım yapılması gerekiyor. Fakat yapılan uyarıların yetkililer tarafından yeteri kadar ciddiye alınmadığı yönünde de eleştiriler var. AB'nin Copernicus Acil Durum Yönetim Hizmeti’nin bir parçası olan Avrupa Sel Farkındalık Sistemi (EFAS), Avrupa çapında ulusal ve yerel makamlara olası seller hakkında erken bilgi sağlıyor. Birim özellikle Almanya’yı etkisi altına alan felaketten günler önce Almanya, Belçika, Hollanda, İsviçre ve Lüksemburg'daki yetkililere ve Avrupa Komisyonu Acil Müdahale Koordinasyon Merkezi'ne (ERCC) resmi sel uyarıları yaptı. Kesin tahminler geldikçe uyarılar güncellenmeye devam edildi. Tüm bu uyarılara rağmen yetkililerin önlem almakta başarısız olması ve bireylerin selin etkilerini canlandırma ve kendilerini nasıl etkileyeceğini anlama noktasında yeterli bilgiye sahip olmaması felaketin daha kötü sonuçlar doğurmasına neden oldu. Sel uyarılarının insanların evlerinin su basmış halini ve bu felaket gerçekleştiğinde kendilerini nasıl koruyacaklarını canlandırmalarını sağlayacak ve riskin ciddiyetini gösterecek şekilde geliştirilmesi gerekiyor. Açıkça görülüyor ki insanları ileride çokça karşılaşacağımız doğal afetlere karşı koruyacak uyarı sistemleri gerektiği gibi çalışmıyor.
 
İklim değişikliğinin etkilerini durdurmak mümkün olmasa da iklim krizinin yaşamlarımız üzerindeki etkisini azaltabiliriz. İklim değişikliği sıcak hava dalgaları, yangınlar ve sellerden kaynaklanan riskleri artırdığından, yalnızca karbon salımlarını azaltmanın yeterli olduğunu düşünmemeliyiz. Henüz herhangi bir hükümet karbon salımını azaltma hedefini tutturabilmiş değil, ki öyle olsa bile daha sıcak, iklim değişikliği bakımından daha değişken bir ortamın sonuçlarından kaçmak yine de mümkün gözükmüyor. Bu sebeple ileride karşılaşılacak bu risklere bugünden hazırlanmak afet yönetimi için oldukça önemli.

 

SHARE: READ MORE

5 August

Küçük işletmeler için net sıfır hedefinin büyük zorluğu

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz

Küçük veya orta ölçekli bir şirket için net sıfıra yolculuk neredeyse dünyanın en büyük şirketleri kadar zor olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Küçük İşletmeler İdaresi'nin belirttiğine göre, ABD’de 32 milyon, 500'den az çalışanı olan olarak tanımlanan, küçük ve orta ölçekli işletme (KOBİ) var. 2020 istatistiklerine göre, KOBİ’ler, Amerikalı işçilerin neredeyse yarısını yani yüzde 47,1'ini istihdam ediyor. Küresel olarak, Dünya Bankası tüm işletmelerin yüzde 90'ının yaklaşık 250 çalışanı olan KOBİ'ler olduğunu tahmin ediyor.  Büyük işletmelerin sürdürülebilirlik alanında birlikte çalıştığı birçok küresel ve yerel danışman ve uzmanın yanı sıra ve bu alana ayırabildikleri büyük bütçeleri varken daha küçük firmalar çok az kaynakla net sıfıra yönelik taahhütler alıyor.

Dünya, Paris Anlaşması tarafından belirlenen net sıfır hedeflerine ulaşma yolunda ilerlerken, KOBİ'lerin rolü giderek daha fazla dikkat çekiyor. Bu firmaların çoğu, kurumsal olarak bağlantılı oldukları çok daha büyük kurumsal şirketlerin tedarik zincirlerinin ve müşteri tabanlarının bir parçası.  Bu sebeple, daha küçük firmaların yarattığı karbon ayak izlerini azaltmalarına yardımcı olmak için daha büyük firmaların yardımına ihtiyaç var.

Küçük işletmeler için net sıfıra giden yol kolay görünse de aslında oldukça zor. Küçük işletmelerin çoğu mütevazı bir fiziksel ayak izine, küçük tedarik zincirlerine ve az sayıda çalışana sahip. Bu, net sıfıra ulaşmayı görünüşte basit hale getirse de KOBİ'ler genellikle kendi tesislerine sahip değil, bazı durumlarda kendi enerji faturalarından sorumlu değil. Bu durum da verimliliği arttırmayı zorlaştırıyor. KOBİ'ler, çevresel konularda harekete geçecek özel personele sahip olma olasılıkları daha az olduğundan ve yenilenebilir enerji veya alternatif ambalaj malzemeleri gibi ürünlerin maliyetini düşürmeye yardımcı olabilecek satın alma gücünden yoksun olduğundan, net sıfır hedefi KOBİ’ler için plan dışı kalıyor.

Diğer bir zorluk da bu girişimcileri sürdürülebilirlik hedeflerinin nasıl belirleneceği ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda eğitmek. İnternette, “küçük işletmeler" ve "iklim değişikliği" diye aratıldığında, 9 milyondan fazla sayıda makale ve sonuçla karşılaşılıyor. "Küçük işletmeler" ve "net sıfır" araması ise, görünüşte 644.000 sonuçla daha yönetilebilir bir liste veriyor. Bu sonuçların çoğu beklenilen şeylere odaklanıyor: Yeşil enerji satın almak; elektrikli araç kullanmak, enerji kullanan ekipmanı geliştirmek, iş seyahatini azaltmak, ofis atıklarını azaltmak, ışıkları kapatmak, ağaç dikmek, termostatları ayarlamak, gıda israfını azaltmak, çalışanları eğitmek.

Bu listeler KOBİ'lere ne yapacaklarını söylüyor, ancak nasıl yapacaklarını göstermiyor. Sonuç olarak, KOBİ sahipleri nereden başlayacaklarını ve neye öncelik vermeleri gerektiğini bilemiyor. Bu da sürdürülebilirliği genellikle yapılacaklar listesinin aşağısına itiyor. Ancak, küçük ama büyüyen bir kaynak kütüphanesi, daha küçük şirketlerin bu sayede net sıfır hedefine ulaşmasına yardımcı olmayı amaçlıyor. Örneğin bu ay Moody's, KOBİ'ler de dahil olmak üzere herhangi bir şirket için çevresel, sosyal, yönetişim (ÇSY), karbon ayak izi, geçiş ve fiziksel risk yönetimi puanlarına ilişkin tahminler sağlayan bir aracı tanıttı.

Moody's geliştirdiği ÇSY skoru tahmin edici aracıyla, herhangi bir şirket için toplamda 56 ÇSY skoru ve alt skoru sağlamak için en gelişmiş analitikten yararlanıyor. Bu model, bir şirketin varlıkları, çalışanları ve coğrafyası gibi bir şirketin faaliyet gösterdiği yerdeki ekonomik, sosyal, doğal ve insan sermayesi olan bölgesel düzeydeki etkenleri de içeriyor. Bu araç böylece, her ne kadar hala "nasıl yapılır" sorusuna cevap sunmasa da işletme sahiplerinin genelden özele daha hızlı bir şekilde detaya inmesine yardımcı oluyor.
Başka bir yararlı kaynak, "We Mean Business Coalition", Uluslararası Ticaret Odası, the Exponential Roadmap Initiative ve “Race to Zero” (Sıfıra Yarış) Kampanyası tarafından geçen sonbaharda başlatılan KOBİ İklim Merkezi (SME Climate Hub). We Mean Business'ta kurumsal net sıfır direktörü olan Dean Cambridge, bu merkezin ana fikrinin "bilimle uyumlu ve bilim insanlarının söylediklerini karşılayan güvenilir bir iklim taahhüdü yaratmak adına kapsayıcı bir yer oluşturmak" olduğunu belirtiyor. KOBİ merkezi, net sıfırın "nasıl" ve "neden" sorularını diğer kaynakların çoğundan daha fazla araştırıyor. KOBİ'leri bir iklim stratejisi oluşturma, hedefleri ve tedarikçiler için gereksinimleri belirleme sürecine dahil etmek amacıyla hazırlanan 32 sayfalık taahhütte sunulan öneriler sıcaklık artışını 1,5°C derecede sınırlamak ve net sıfır hedefiyle de örtüşüyor.

Daha büyük şirketler, KOBİ'lere iklim konularında rehberlik etmede rol oynayabilir. Örneğin, United Natural Foods (UNFI) şirketinin iklim programı yöneticisi Nate Lapides "İklim konusunda tedarik zincirleriyle daha iyi ilişkiler kurmaları gerektiğini ve gerekli bilgileri sağlayıp, mevcut olan en iyi fırsatları da sunarak, yapılmakta olan işleri büyütmeyi amaçladıklarını belirtiyor. Şirket yakında, tedarikçi ve müşteri katılımının bir parçası olarak en iyi kaynakları bir araya getiren kendi İklim Eylem Merkezi'ni hayata geçirecek.
İşletmeler arası çevre danışmanlığı fikri yeni bir fikir değil, ancak yeterince kullanılmayan bir kaynak olmaya devam ediyor. Büyük şirketler, müşterileri ve tedarikçileri olan daha küçük işletmelerin net sıfırı elde etmelerine yardımcı olma konusunda aracı bir rol oynayabilir mi sorusu her ne kadar açık olsa da iş dünyasının iklim krizine katkılarını tam olarak ele alması için çok daha fazla araştırılmaya ihtiyaç duyan bir soru. Eğer sadece büyük şirketler net sıfır atılımına girerlerse, ki bunun gerçekleşmesi için de uzun bir yol var, şirketlerin büyük bir çoğunluğunun geride kalması riski ortaya çıkıyor. Bu da küçük ve daha büyük işletmelerin yanı sıra dünyamız için de kaçırılmış bir fırsat olabilir.
 

 

SHARE: READ MORE

5 August

Türkiye’nin iklim krizi ile mücadelesinde yeni bir sayfa: Yeşil Mutabakat Eylem Planı

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Son zamanlarda herkesin konuştuğu iklim krizine dair en büyük gelişmelerinden biri hiç kuşkusuz Avrupa Birliği (AB)’nin 2019 Aralık ayında Yeşil Mutabakat ile birlikte açıkladığı 2050 net sıfır kıta olma hedefi ve bu hedefe ulaşabilmek için gerçekleştireceği eylemler. Bu eylemlerden bazıları daha mikro seviyede Avrupa içindeki ekonomiyi etkilerken, kimilerinin ise Avrupa ekonomisinin yurtdışı pazarlara bu kadar bağlantılı olmasından ötürü makro açıdan küresel ekonomiyi yeniden şekillendireceği yönünde olduğu anlaşılıyor. Bu “yeşil” dönüşüm gelişmiş ülkeler tarafından memnuniyetle karşılanırken, gelişmekte olan ekonomiler için çeşitli zorluk ve yükümlülükleri de beraberinde getiriyor. Bu eylemlerin en başta geleni kuşkusuz sınırda karbon düzenlemesi (SKD) (Carbon Border Adjustment Mechanism- CBAM) olarak adlandırılan karbon vergisi mekanizması. Temmuz ayı bu anlamda çeşitli önemli gelişmelere sahne olan bir ay oldu. Yeşil Mutabakat çağrısının detayları Fit For 55 paketi ile detaylı bir şekilde önerilen SKD mekanizmasının çerçevesi, sektörel kapsamı ile uygulama usul ve esasları 14 Temmuz tarihinde Avrupa Komisyonu tarafından açıklandı. Sınırda karbon düzenlemesi (SKD) mekanizmasına ilişkin teklifte uygulamaya 1 Ocak 2023 tarihi itibarıyla geçilerek 3 yıllık mali yükümlülük getirmeyen bir geçiş dönemi ile başlanması öneriliyor. Mevzuat taslağında, SKD mekanizmasının AB Emisyon Ticaret Sistemi’ne (ETS) paralel bir sistem olarak kurgulandığı; SKD mekanizmasına tabi olan seçili sektörlerin ise demir çelik, çimento, alüminyum, elektrik üretimi ve gübre olarak belirlendiği görülüyor. 2023 yılında devreye alınacak Sınırda Karbon mekanizması ile Avrupa’ya ihracat yapacak şirketler 2025 yılına kadar sürecek bir geçiş döneminin ardından 2026 yılından itibaren ton başına üretimleri için Avrupa Emisyon Ticareti sistemi EU-ETS’deki güncel karbon fiyatına eş değer bir karbon değerinde karbon sertifikası alacağı belirtiliyor. Güncel karbon fiyatı 55€ civarında iken, bu fiyatın 100€’ya ulaşabileceği de karbon-enerji piyasası analizleri tarafından ortaya konuyor. Bu durumda oluşacak karbon maliyetinin şirketlerin AB’ye ihracatında büyük finansal yükler oluşturması bekleniyor.

Dünyanın daha önce iklim krizi ile mücadelede savaş zamanları dışında bu denli bir seferberlik ve çaba görmediğine ilişkin çeşitli yorumlar bu gelişmelerle birlikte konunun ehemmiyetini tekrar gözler önüne seriyor. Diğer yandan başta SKD olmak üzere komisyonun önerileri katı bir merkezi planlamaya sahip olması ve iklim krizinin yarattığı bu olumsuz etkiyi gelişmekte olan ülkelerin sırtına yüklemesi nedeniyle yoğun eleştilere maruz kalmaktadır. Bu eleştirilerde özellikle AB’nin iklim mücadelesinde gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farkı daha da arttıracağı, AB’nin kendisini bir ticaret kalesine dönüştürdüğü ve dikkatli olmazsa bir iklim kulübü oluşturacağı öne çıkıyor.

Uluslararası Ticaret Kuralları ile bir nevi uyumsuzluk oluşturabileceği belirtilen SKD, en son tasarıda buna uygun önlemlerin alınacağı belirtilmesine rağmen AB’ye ihracat yapan gelişmekteki ülkeler tarafından hala SKD’ye ilişkin çeşitli çekinceler bulunuyor. Avrupa Reform Merkezi, SKD’nin gelişmekte olan ülkelerin AB'ye yaptığı 16 milyar dolarlık ihracatı etkileyebileceğini söylüyor. Brezilya, Güney Afrika, Hindistan, Türkiye ve Çin, SKD'nin ürünlerinin Avrupa tarafından ithaline haksız ayrımcılık uygulayabileceği konusunda "ciddi endişelerini" dile getirirken, Amerikan İklim Elçisi John Kerry, SKD’nin “son çare” olması gerektiğini belirtiyor. Bununla beraber ABD Senatosu'ndaki Demokratlar, Başkan Joe Biden'in 3,5 trilyon dolarlık kurtarma paketini finanse etmeye yardımcı olmak için AB'nin yakın zamanda açıklanan sınır karbon mekanizmasına  benzer bir "ithalat ücreti" düşünüyorlar. Pandemi bu dönüşümü hızlandırırken, COP26’ya doğru giden bu süreçte AB'nin diğer büyük ticaret ortakları pozisyonlarını açıklamadı ancak eylem planının sürdürülebilirlik ve çevre uzmanları tarafından memnuniyetle karşılandığı görülüyor.

Yeşil Mutabakat Eylem Planı

Bu gelişmeyi takiben yeşil yatırımların Türkiye’ye çekilmesi ve ilgili tüm politika alanlarında yeşil dönüşümün desteklenmesini hedefleyen bir yol haritası niteliğindeki Eylem Planı’na ilişkin Cumhurbaşkanlığı Genelgesi 16.07.2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Genelgede 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ve gündemi doğrultusunda son yıllarda dünyada hız kazanan yeşil dönüşüm politikaları uluslararası ekonomi ve ticaret gündemiyle birlikte bu yeşil dönüşümde Türkiye’nin 2023 ve 11. Kalkınma planındaki hedeflerini koruyarak vereceği katkıya ilişkin detaylar paylaşılıyor.  Bu çerçevede, Eylem Planı kapsamında yer alan hedef ve faaliyetlerin Avrupa Yeşil Mutabakatı Çalışma Grubu kapsamında kamu, özel sektör ve ilgili tüm paydaşlar ile etkin bir şekilde yürütülmesi hedefleniyor. Türkiye’nin en önemli ticaret ortağı olan AB tarafından açıklanan Avrupa Yeşil Mutabakatı ile öngörülen kapsamlı değişiklikler başta olmak üzere bu alandaki dönüşüme uyum sağlanması ve karşı karşıya kalınacak risklerin fırsata çevrilmesi amacıyla T.C. Ticaret Bakanlığı’nın liderliğinde kamu kurum ve kuruluşları ve özel sektör işbirliği içerisinde hazırlanan Eylem Planı 9 ana başlık altında toplam 32 hedef ve 81 eylemi içeriyor. Buna ek olarak eylem planında, eylemlerin gerçekleştirilmesinden sorumlu ana koordinatör kurum ile işbirliği içinde çalışacak ilgili kurum ve paydaşlar ve eylemlerle ilgili çalışmaların yürütüleceği takvime yer veriliyor.

AB tarafından baktığımızda yapılan son anketlerde iklim değişikliği Avrupalılara göre dünyanın karşı karşıya olduğu en ciddi problem olarak görülürken, son zamanlarda Antartika, Kanada, Rusya’da görülen sıcaklık rekorları, Akdeniz havzasındaki yangınlar, Avrupa’da ve ülkemizdeki sel ve yangın felaketleri bunu kanıtlar şekilde. Negatif emisyonlar için koalisyon ve Mckinsey’nin birlikte yayımladığı son raporda ise iklim hedeflerine ulaşılması için 2025 yılına kadar dünyadan 1 milyar ton CO2’nin ortadan kaldırılması gerektiğini belirtiyor. Columbia Üniversite’sinin yaptığı son araştırma 2100 yılına kadar 83 milyon insanın (Almanya nüfusuna eşit) sera gazı salımları nedeniyle ölebileceğini ortaya koyuyor. Tüm bu gelişmeler küresel olarak çok ciddi bir riskle karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor. Bu nedenle de Avrupa’nın hedefiyle beraber almayı planladığı eylemlerin kapsayıcı olması gerekirken bir yandan da konunun aciliyeti de göz önüne alındığında bu “yeşil” dönüşüm sürecininde daha hızlı ve yapıcı aksiyonlara ihtiyaç var. Bu doğrultuda Türkiye’nin Yeşil Mutabakat Eylem Planı’ndaki aksiyon ve hedeflerin hızlıca hayata geçmesi ile Türkiye’deki şirketlerin açıkladığı net sıfır hedeflerine paralel iklim risklerini proaktif bir şekilde yönetmeleri için bu risklere yönelik stratejiler geliştirmeleri ve harekete geçmeleri büyük önem taşıyor.  


 

SHARE: READ MORE

5 August

Tokyo Olimpiyatları: Sporcuların ruh sağlığına yeterli önem veriliyor mu?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Modern Olimpiyat Oyunları’nın 19. yüzyıl felsefesi olan Olimpizm, dünyayı spor yoluyla daha iyi hale getirmek olarak özetlenebilir ve üç değere dayanır: mükemmellik, dostluk ve saygı. İnsanları olabileceklerinin en iyisi olmaya teşvik etmesi en bariz özelliği olsa da "dostluk" diğer spor etkinliklerine kıyasla Olimpiyatlar‘da “benzersiz” olarak tanımlanıyor.

Önceki Olimpiyatlarda, çeşitli uluslardan sporcular bir kutlama ve dostluk ruhu içinde bir araya geliyorlardı. Ancak, Tokyo 2020'nin katılımcılara aynı deneyimi sağlaması pek olası görünmüyor. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) başkanı Thomas Bach'ın belirttiği gibi, bu “dünyadaki en kısıtlayıcı spor etkinliği” olacak. Bu durum aynı zamanda COVID-19’un sporcuların zihinsel sağlıkları ve performansları üzerindeki etkilerinin de gündeme gelmesine sebep oldu.

Sporcular ve kaygıları

Japonya ve diğer ülkelerde artan vakalara rağmen oyunlara devam etme kararı, sporcuları zor durumda bıraktı. Japon halkının %80'inden fazlası oyunların yapılmasından yana olmadığından, oyuncular ahlaki olarak olimpiyatlara katılıp katılmamalarını bile sorguluyor.
Tokyo'nun mevcut olağanüstü hali, olimpiyatlara seyirci kabul etmiyor olsa da sporcular bunu “taraftarlar için yapmak”tan bahsediyor.  Ancak araştırmalar, boş stadyumların, özellikle ev sahibi ülkelerdeki sporcular için bazı sporlarda performansı olumsuz yönde etkileyebileceğini gösteriyor.

IOC başkanı Bach, Tokyo Oyunları’nın “güvenli ve emniyetli” olacağına söz verdi. Ancak, bulaşıcılığı yüksek delta varyantı, hastane yatış oranlarında artışa neden oluyor. Temmuz 2021'in ortalarında Brezilya Olimpiyat Takımı’nın üyelerine ev sahipliği yapan Japonya’daki bir otelde görülen birden fazla COVID vakası, katılımcılara yönelik riskleri ortaya koydu. İngiliz Olimpiyat Takımı üyeleri de Tokyo'ya uçuşları sırasında COVID'li biriyle temas ettikten sonra kendilerini izole etmek zorunda kaldılar. Son sayılara göre, Olimpiyatlarla bağlantılı 294 COVID vakası kaydedildi ve sayıları da her gün artıyor.

Durum böyleyken, sıkı COVID kurallarının ve önlemlerinin süreç boyunca vurgulanması, sporcuların önceki olimpiyatlarda deneyimledikleri ortamla belirgin bir tezat oluşturuyor. Sporcuların testleri pozitif çıktıkça veya sözde güvenli ortamlarda bile başkalarıyla temas kurdukça, bazı ülkeler artık “oyuncu refahı ve güvenliği” konusundaki endişeler nedeniyle büyük spor etkinliklerinden çekilmeye başladı. Bu kararlar aceleci olmakla ve  ilgili sporculara danışılmadan alınmalarıyla eleştiriliyor. Ulusal Olimpiyat Komiteleri, COVID aşıları olan sporcular için risk seviyesini en aza indirmeye çalışıyor. Ancak bazı sporcular, aşıyı potansiyel yan etkilerin eğitim programlarını etkileyebileceği gerekçesiyle reddediyor.

 Bu durum, COVID-19'un yarattığı karmaşıklığı ve bunun sporcuların rekabet edip etmemeyi seçme özgürlüğü üzerindeki etkisini açıkça gösteriyor. Olumsuz koşulları yönetmek sporcu olmanın önemli bir parçası olsa da yine de tüm bu karmaşıklık, sporcular için eşi görülmemiş korkular ve yeni endişeler yaratıyor.

Ruh sağlığı önemini giderek artırıyor

Sporcu ruh sağlığı ve refahı, performansın anahtarı olarak giderek daha fazla tanınıyor. Bu nedenle bazı ulusal spor kuruluşları, Tokyo 2020 boyunca sporculara uzman desteği sağlıyor. İngiltere Olimpiyat takımı psikologlar ve uzmanlardan oluşan bir destek ekibi kurarak ruh sağlığına öncelik verme konusunda öncü olarak kabul ediliyor. İngiliz Sporcular Komisyonu ayrıca sporcuların maçlar sırasında karşılaşabilecekleri herhangi bir suistimalin etkisini bildirmeleri ve yönetmeleri için 24 saat yardım hattı kurdu. Ancak, bu tür hizmetleri maalesef her ulusun takımı sağlamıyor.
 
Ruh sağlıkları olumsuz yönde etkilendikçe, sporcular da bu konuda kararlar alıp açıklamalar yapmaya devam ediyor. Avustralyalı basketbolcu Liz Cambage için ailesinin, arkadaşlarının ve hayranlarının desteği olmadan olimpiyatlarda yer alma düşüncesi korkutucuydu, bu nedenle de oyunlardan çekilme kararı aldı.

Amerikan Olimpiyat Takımı’nın güçlü sporcularından olan Simone Biles da müsabakasına dakikalar kala ABD Jimnastik (USAG) takım yarışmasından çekildi. Bu kararından sonra Biles, olimpiyatlarda yarışmanın stresinin ve hatta belki de pandemi olimpiyatlarında yarışmanın, geçtiğimiz yıl karantina ve kısıtlamalarla atlatılmış olmasının da etkisiyle üzerinde büyük bir yük yarattığını itiraf etti. Biles, İngiliz takımının COVID-19 pozitif biriyle temasından sonra izolasyona girmelerinin, üzerinde büyük bir stres oluşturduğunu ve müsabakaya geldiğinde zihinsel olarak orada olmadığını hissettiği için çekilmeye karar verdiğini belirtiyor.

23 altın madalya kazanan ve emekli olan Michael Phelps, kendisinin ve sporcuların zihinsel sağlık mücadeleleri konusunda uzun zamandır açıkça görüşlerini dile getiriyor. Phelps, 2012 Olimpiyatları'ndan sonra depresyona girmişken intiharı düşündüğünü söylüyor. Phelps, son 18 aydaki insanların ruh sağlığının ciddiye alınması gerektiğini ve sporcular için de iyi olmamanın sorun olmadığını belirtiyor. Oyuncuların zihinsel sağlıklarına dikkat etmelerini sağlayan sağlıklı bir yaşam programı, düzenli fiziksel sağlık programları kadar önemli. Bununla birlikte, sporcuların ruh sağlığını destekleyen ve geliştiren eylemlerin eksikliği, profesyonel sporcular için şiddetli rekabet ortamında daha büyük olumsuz etkiler yaratabilir. Bu yüzden, sporcuların önce bir insan olarak görülmesi ve ruh sağlıkları için gerekli önlemlerin alınması hem kendi sağlıkları hem de sporun sürdürülebilirliği için büyük önem taşıyor.
 
 

SHARE: READ MORE

13 July

COVID-19 ile mücadele yöntemleri iklim değişikliği için kullanılabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Şubat ayında ABD'nin Paris Anlaşması'na resmen yeniden katılması dünya liderlerinin rahat bir nefes almasına sebep oldu. Ancak Biden’ın 2 ay sonra Amerika'nın sera gazı salımlarını 2030 yılına kadar yarıya indirmeyi taahhüt etmesiyle Şubat ayındaki rahatlama şaşkınlığa dönüştü ve Kanada ile diğer ülkelerde bu taahhüdü nasıl takip edeceklerine dair soru işaretleri oluşturdu.

Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için dünyanın planlanandan 20 yıl önce olmak üzere 2030 yılına kadar tamamen karbondan arındırılması gerektiği konusunda uyarıda bulundu. Ancak küresel ekonomiyi on yıl veya daha kısa bir süre içinde yeniden şekillendirmek, pandemi döneminde tanık olduğumuz gibi yeni aşılar üretmek için verilen yarışa benzer şekilde kurumsal inovasyon ve işbirliği gerektiriyor. Ayrıca işletmelerin, hissedarlarının, yatırımcılarının ve düzenleyicilerin iklim değişikliği risklerini içselleştirmeleri ve iklim değişikliğini durdurmanın trilyon dolarlık fırsatlarının farkına varmaları gerekiyor.

Peki, küresel ısınmayı durdurmak için işe nereden başlamak gerek? 2014 yılında kurulan ve atmosferdeki sera gazı seviyelerinin yükselmeyi bırakıp istikrarlı bir şekilde düşüşe geçtiği noktaya ulaşmasına yardımcı olmayı amaçlayan Project Drawdown, 2017 yılında karada ve denizde karbon salımlarını durdurmak ve karbon yutaklarını desteklemek için ilk kapsamlı planını yayınladı. Hedef listesinin başında kömürle çalışan enerji santralleri veya sık uçan yolcular değil, her buzdolabının veya klimanın içinde bulunan inanılmaz güçlü gazların barındığı soğutucular vardı. Bu güçlü gazların şu an aşamalı olarak ortadan kaldırılmasındansa, 2050 yılında kullanımdan kaldırılması 629,4 milyar dolara mal olabilir. Bu amaçla Fortune 100 listesinde yer alan global bir teknoloji şirketi olan Honeywell, düşük sera gazı emisyonlu sıvı soğutuculardan oluşan serisini piyasaya sürdü ve müşterilerine piyasaya çıktıklarından beri 200 milyon metrik tondan fazla sera gazı tasarrufu sağladı. Honeywell'in sürdürülebilirlik yöneticisi Evan van Hook'un bu seriyi şirketin 2004'ten bu yana kendi karbon yoğunluğunu %90 oranında azaltmasını sağlayan inovasyonun bir örneği olarak gösteriyor.

İnovasyonun yanı sıra bir diğer önemli konu da işbirliği. Hiçbir şirketin taahhüt edilen hedeflere tek başına ulaşması mümkün değil, ancak geride kalanları da bu gelişmeleri yakalamaya zorlamak acımasız düzenlemelerden fazlasını gerektirebilir. ABD Yeşil Bina Konseyi (USGBC), 1993 yılında inşaat ve bakım için ilk Enerji ve Çevre Dostu Tasarımda Liderlik (LEED) derecelendirme sistemini geliştirdiğinde, üye odaklı, gönüllü bir yarış için şablon oluşturmuştu. Bugüne gelindiğinde, ortalama bir LEED binası, benzerlerine kıyasla %34 daha az sera gazı salımına neden oluyor ve daha az enerji tüketerek milyarlarca dolar tasarruf sağlıyor.  USGBC başkanı ve CEO'su Mahesh Ramanujam, sera gazı salımlarını sıfıra indirmenin tüm endüstrilerde sistematik düşünme ihtiyacına işaret ettiğini ve tedarik zincirinin gözden geçirilmesi gerektiğini belirtiyor. Ayrıca, yenilenebilir enerjilerin yaygın olarak benimsenmesiyle birlikte şebekeleri ve şehirleri çağdaşlaştırmak ve karbondan arındırmak için yıkıcı teknolojilere ve yeşil binaları norm haline getirmek için daha büyük mali politikalara ihtiyaç olduğunu ekliyor.
Şirketlerin hızla net sıfıra ulaşmak için bu tür önlemleri yalnızca Çevresel, Sosyal, Yönetim (ÇSY) inisiyatiflerinin bir parçası olarak değil, temel iş faaliyetleri olarak görmeleri gerekiyor. Bu bağlamda Honeywell'in kıdemli başkan yardımcısı ve genel danışmanı Madden’e göre, ölçülebilir, izlenebilir ve denetlenebilir net ölçütlere ve hedeflere sahip olmak büyük önem taşıyor.

COVID-19 pandemisiyle beraber aşı ve antiviral ilaçların üretimini geliştirme yarışında dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları arasında gerçek zamanlı işbirliğine tanık olduk. COVID-19'a karşı verilen uluslararası müdahale, uluslararası işbirliği ve kurumsal inovasyonun iklim değişikliği gibi diğer küresel zorluklara çözümler sağlamaya yardımcı olabileceğine dair yeni bir umut veriyor. Bu sebeple bilim, endüstri, hükümet ve sivil toplumun küresel düzeyde ortak seferberliği, iklim değişikliği gibi acil durumlarla mücadele etmek için gereken dönüşümleri tetiklemek adına büyük bir rol oynuyor.  
 
 

SHARE: READ MORE

13 July

Toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik küresel taahhütler

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından arkurulan Nesiller Boyu Eşitlik Forumu Eylem Koalisyonları’nın Temmuz ayında Paris'te gerçekleştirilen açılış etkinliklerinde, dünyanın birçok yerinden Birleşmiş Milletler liderleri, feminist aktivistler, gençlik aktivistleri ve hükümetler 2026'ya kadar toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik kalıcı bir ilerleme amacıyla bir araya geldi. Eylem Koalisyonu'nun başlangıç etkinliklerinin ardından, Bedensel Özerklik, Cinsel Sağlık, Üreme Sağlığı ve Hakları Eylem Koalisyonu, İklim Adaleti için Feminist Eylem Komisyonu ve Liderlik Eylem Komisyonu’na dahil birçok hükümet, lider, özel sektör ve sivil toplum temsilcileri, gençler ve uluslararası kuruluşlar kendi taahhütlerini sundular.
 
Sunulan taahhütlerden en çok öne çıkan noktalar arasında Bill ve Melinda Gates Vakfı tarafından önümüzdeki beş yıl içinde aile planlamasına yönelik 1,4 milyar ABD dolar aktarılması, Ford Vakfı tarafından toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, ekonomik adalet, teknoloji ve yenilik, bedensel özerklik ve Feminist Hareketler ve Liderlik Eylem Koalisyonları’na 420 milyon ABD doları aktarılması, İzlanda Hükümeti tarafından hayatta kalanlara yönelik cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerine ulaşım adına esnek finansmanı desteklemek için Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na katkılar sunulması ve Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’ne erkekler ve oğlan çocuklarının toplumsal cinsiyet eşitliğine dahil olması için bir milyon ABD doları yatırım yapılması olmuştur.
 
Feminist Hareketler ve Liderlik Eylem Koalisyonu'nun lansman etkinliğinde hükümetler, kadın, feminist ve gençlik örgütleri, uluslararası örgütler, vakıflar ve özel sektör tarafından sunulan taahhütler ise 2026 yılına kadar trans, interseks ve kendisini geleneksel kadın ve erkek kategorilerinin içinde tanımlamayan (non-binary) insanlar, etnik azınlıklar, genç feministler ve diğer tarihsel olarak dışlanmış insanlar tarafından yönetilenler de dahil olmak üzere feminist hareketlerin ve örgütlerin sürdürülebilir hale gelmeleri ve herhangi bir korku taşımadan çalışmalarını yürütmeleri için toplumsal cinsiyet eşitliği, barış ve insan haklarını ilerletmek ve desteklemek amaçlanıyor.
 
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve Şili'nin eski Başkanı Michelle Bachelet, Nesiller Boyu Eşitlik Forumu’nun diğer BM liderleriyle birlikte, güvenli ve kapsayıcı bir sivil alanı aktif olarak desteklemeyi taahhüt ettiğini vurgulayarak, feminist hareketlerin ve tüm çeşitlilikleri ile kadın hakları savunucularının çevrimiçi ve çevrimdışı olarak katılımı için ilerici adımlar atılacağını belirtti. Ayrıca, kadınların ve kız çocuklarının, cinsel sağlık haklarını kullanmaları ve bedensel özerklik kazanmaları için düzenlenen etkinlikte kadınların ve kız çocuklarının kendi bedenleri hakkında kendi kararlarını vermelerine yönelik dönüştürücü, çok paydaşlı taahhütler de açıklandı. Bu kararların önemine işaret ederek, Bill ve Melinda Gates'in kurucu ortağı Melinda Gates ise, daha fazla kadının ve kız çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayan yeni ve gelişmiş doğum kontrol teknolojileri geliştirmeye, kadınları ve kız çocukları doğum kontrol seçenekleri hakkında tam olarak bilgilendirmek için yenilikçi stratejilere yatırım yapmaya odaklandıklarını belirtti.
 
Bu gelişmelere ek olarak, Kuzey Makedonya Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovski, kapsamlı cinsel eğitimi yaygınlaştırarak, temel bir kadın hakkı olarak kürtaja erişimi ve özerk feminist kadın örgütlerine verilen desteği arttırma taahhütlerini açıklarken, kadınların ve kız çocukların küresel düzeyde güçlenmesine yönelik koşulları sağlamak için siyasi irade göstermenin ve sürekli ortak faaliyetlerde bulunmanın yükümlülüğüne işaret etti.
 
Eylem Koalisyonu açılış etkinliklerini sonlandıran İklim Adaleti için Feminist Eylem Koalisyonu konuşmacıları ise, toplumsal cinsiyete dayalı iklim çözümlerinin finansmanını artıran, kadınların ve kız çocukların yeşil bir ekonomiye geçişe öncülük etmelerini teşvik edip, iklim etkilerine ve afet risklerine karşı dirençlerini artırmalarını sağlayan taahhütleri dile getirdi.
 
Tüm bunların yanı sıra, Nesiller Boyu Eşitlik Forumu’nda düzenlenen etkinliklerde öne çıkan önemli konulardan biri de kadınlara yönelik şiddeti sona erdirme mücadelesinde erkeklerin adımlar atmaya ve sorumluluk almaya çağrılmasıydı. Bu çağrının aciliyetinin arka planında, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin artmasını tetikleyen COVID-19 pandemisi bulunuyor. Salgın ile birlikte dünya genelinde fiziksel ve cinsel şiddet, aile içi istismar, kadın cinayetleri, insan ticareti, çocuk yaşta evlilikler ve kadın sünneti katlanarak arttı ve endişe verici seviyelere ulaştı. Forumda paylaşılan verilere göre, 2020'de bazı ülkelerde COVID-19 salgınının ilk haftalarında yardım hatlarına yapılan çağrılar beş kat daha artarken, bu çağrıların birçoğunda kadınlar yardım alamadı ve istismarcılarından kurtulmanın yollarını bulamadı. Bu bağlamda, yetişkin erkeklerin ve oğlan çocukların, sorumluluk ve hesap verebilirlik ilkelerini üstlenerek, erkek ayrıcalığına ve bu normların toplumda tezahür ettiği şiddet biçimlerine meydan okuyabilmeleri önem kazanıyor. Bu durumun taşıdığı kritik önemi işaret etmek adına Birleşmiş Milletler genel sekreteri António Guterres, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin yaşandığı her ülkeye "ulusal acil durum" çağrısında bulundu ve Birleşmiş Milletler üye devletlerini kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak adına çözümler üretmeye çağırdı.
 
Genel hatlarıyla, düzenlenen etkinliklerde cinsiyet eşitliği ve şiddet içermeyen bir geleceğin öneminin ve anlamının üzerinde durulurken, birlikte hareket etmenin de bu mücadelenin bir parçası olduğuna işaret edildi.
 

SHARE: READ MORE

12 July

Modern köleliği engellemek tüketicilerin elinde mi?

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Çoğu insan, işçilerin sömürülmesi veya köleleştirilmesiyle üretilen ürünleri satın almak istemese de aşırı emek sömürüsü ve diğer modern kölelik biçimleri, dizüstü bilgisayarlar, cep telefonları ve giysiler gibi düzenli olarak tükettiğimiz birçok ürün ve hizmetin tedarik zincirlerinde sıkça yaşanıyor. Bu durum tüketicilerin sömürülen işçiler tarafından üretilen ürün ve hizmetlerin arz ve talebini azaltmada ne kadar etkin bir rol oynaması gerektiği sorusunu doğuruyor.
 
Araştırmalar, dünya genelinde 32 milyar dolarlık üretimin 40,3 milyon insanın sömürülerek çalıştırılması sonucu elde edildiğini gösteriyor. Birleşik Krallık'ın 2015 Modern Kölelik Yasası gibi birtakım yasalar; tüketicilere bilgilenme, harekete geçme ve modern köleliği ortadan kaldırmaya yardımcı olacak seçimler yapma konusunda sorumluluk yüklüyor. Buna göre tüketicilerden şüpheli istismar durumlarını bildirmeleri ve bilinen kölelik ürünlerini boykot etmeleri isteniyor. Ancak küresel tedarik zincirleri karmaşık olduğundan genellikle tüketiciler tarafından iyi anlaşılamıyor. Bu nedenle, modern köleliğin engellenmesi için gerekli bütün çabayı tüketicilerden beklemek, bu süreçleri detaylıca bilen işletmelerin ve bir şeyleri değiştirme gücü bulunan hükümetlerin sorumluluk almamasına neden olabilir.
 
Köleliğin nedenlerinin sistemsel olduğunu, ticaret ve yönetişim süreçleri ile iç içe olduğunu düşünenler aşırı emek sömürüsü biçimlerinin, hükümetin ve iş dünyasının yapısal rolü ele alınmadan azaltılamayacağını öne sürüyorlar. Dolayısıyla hükümet ve iş dünyasından, üretim sistemlerinde modern kölelik ve sömürü sorununu şeffaflıkla ele almaları bekleniyor.
 
Ancak bu durum tüketicilerin rolünü göz ardı etmeyi gerektirmiyor. Birleşik Krallık'taki tüketicilerin modern kölelik anlayışına odaklanan bir araştırma tüketicilerin yaptıkları tercihlerin sosyal ve çevresel sonuçları söz konusu olduğunda, "suç ortağı" olarak tanımlanabileceklerini gösteriyor. Araştırmaya göre, tüketiciler kölelik ve aşırı emek sömürüsü risklerinden habersiz değiller hatta bazıları bu tür konulara ilgisiz olduklarını açıkça ifade ediyor. Sorumluluğu işletmelerden ve hükümetlerden alıp tamamen tüketiciye kaydırmanın sistemsel bir çözüm sunamayacağı açık olsa da tüketim alanının görünüşte iyi huylu ve apolitik olduğunda ısrar etmenin de yararlı bir yol olmadığı savunuluyor. Tim Jackson’ın Öncelikli Endişeler: Kirlilik, Kâr ve Yaşam Kalitesi kitabında dile getirdiği gibi “ekonomiyi sürdürülebilir kılmak için en azından bazı sorumlulukları tüketiciye vermemiz gerektiği” kabul ediliyor. Örneğin çevresel konularda tüketicilerin zaman içinde daha duyarlı hale geldiği gözlemlenebilir. Her ne kadar karbon salımlarından büyük ölçüde şirketler sorumlu olsa da, daha temiz ve daha adil bir topluma geçişte bilinçli tüketici tercihleri de oldukça önemli. Modern köleliği düşündüğümüzde de durum farklı değil.
 
Toplumu modern kölelikten kurtarmak söz konusu olduğunda, tüketicilere gerçekçi olmayan sorumluluk yüklenmesi desteklenmese de araştırmalar tüketicilerin bu sorunla mücadelede iş dünyası ve hükümetlerle ortaklık içinde hareket etmeye hazır olduklarını gösteriyor. Tüketiciler seslerini olumlu değişimi desteklemek için yükseltebilir ve daha fazla güce sahip olanları bu değişimi tetiklemek için teşvik edebilirler.
 

SHARE: READ MORE

12 July

Bilim insanlarına göre hiçbir yer aşırı sıcaklardan korunaklı değil

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Son günlerde, Batı Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’ni vuran iklim kaynaklı sıcak hava dalgası ve daha önce hiç görülmemiş rekor sıcaklıklar yüzlerce can kaybına yol açtı. 29 Haziran’da Britanya Kolumbiyası'nda sıcaklık 49.5 °C’e ulaşırken arka arkaya üçüncü kez tüm zamanların sıcaklık rekorı kırıldı. Antarktika kıtasının 18.3°C’lik yeni rekor yüksek sıcaklığı Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından doğrulandı. Rekor sıcaklıkların yaşandığı bölgelerde elektrik hatları eridi, yollar büküldü ve orman yangınları başladı. Bilim insanları, 40 yılı aşkın bir zamandır rekor sıcaklıkların iklim değişikliğiyle bağlantısı konusunda zaten uyarılarda bulunuyorlardı. Uzmanlar, iklim krizi küresel sıcaklıkları daha da yükseltirken, Kuzey Sibirya'dan Avrupa'ya, Asya'dan Avustralya'ya kadar tüm toplumların bu tarz aşırı hava olaylarına hazırlanmaları gerektiğini söylüyor ve artık hiçbir yerin güvenli olmadığını hatırlatıyor.
 
ABD başkanı Joe Biden da ABD ve Kanada'daki sıcak hava dalgasının iklim krizine bağlı meydana geldiğini söyledi ve yetkililerin Britanya Kolombiyası, Alberta, Yukon ve Kuzeybatı Toprakları genelinde 103 sıcaklık rekoru kırıldığını açıkladı. Britanya Kolumbiyası'nda  sıcak hava dalgası nedeniyle beş gün içinde en az 486 ani ölüm gerçekleşti. Bu ölümlerin kaçının sıcak hava dalgasıyla ilgili olduğunu kesin olarak söylemek için henüz erken olsa da bildirilen ölümlerdeki önemli artışın nedeninin ekstrem sıcaklıklar olduğu düşünülüyor. Ani sıcaklıklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin çoğunun, yalnız yaşayan, sıcak ve iyi havalandırılmayan konutlarda bulunan yaşlılar olduğu belirtildi.
 
University College London'dan Profesör Simon Lewis, durumu "korkunç" olarak nitelendirirdi ve aşırı sıcaklık olaylarının gıda fiyatlarından güç kaynaklarına kadar her şey üzerinde büyük etkileri olabileceği konusunda uyardı. Aşırı sıcaklar nedeniyle şimdiye kadar yaklaşık 9.300 hanede elektrik kesintisi yaşandı. Yerel yetkililer, 200.000'den fazla insanı etkileyen planlı bir elektrik kesintisine de ihtiyaç duyulacağını söyledi.
 
Ulusal Hava Servisi'nin Hava Tahmin Merkezi'nde meteorolog olan Richard Bann, ısı dalgasının biri Alaska'daki Aleut Adaları'ndan, diğeri ise Kanada'daki James Körfezi ve Hudson Körfezi'nden gelen iki basınç sisteminden kaynaklandığını açıkladı. Küresel ısınmanın da katkısıyla “ısı kubbesi” olarak tanımlanan sıcak hava dalgası daha da şiddetleniyor. İnce bir tabaka halinde olmayan bu sıcaklık atmosfere kadar uzanabiliyor ayrıca basınç ve rüzgarlara da etki edebiliyor. Bu sıcaklıklar, dünyada görülen en yüksek sıcaklıklar olmasa da bu bölgelerin alışkın olmadığı bir yükseklikte olması ve uyum sağlayabilecekleri sıcaklıkların çok üstünde olmasından dolayı endişe verici.
 
Bilim insanları, ABD ve Kanada'daki sıcak hava dalgasının verdiği ve vereceği zararların dünyanın dört bir yanındaki politikacılar ve topluluklar için bir "uyandırma çağrısı" olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Kasım ayında İngiltere'de gerçekleşecek BM Cop26 iklim zirvesi öncesi sıcaklık rekorlarının iklim acil durumuyla mücadele çabalarını arttırması gerektiği düşünülüyor. Uzmanlar hükümetleri ve politika yapıcıları bu ekstrem hava koşullarını ciddiye almaları konusunda uyarıyorlar. İklim Krizi Danışma Grubu’nu kuran İngiltere eski baş bilim danışmanı Sir David King, riskler çok uzun zamandır bilinmesine rağmen harekete geçilmediğini ve artık sorunun çözümü için çok kısa bir zamanımız olduğunu vurguluyor. Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nde atmosfer bilimi profesörü ve Yeni İklim Savaşı'nın yazarı Michael E. Mann ise, gezegen ısındıkça bu tür tehlikeli hava olaylarının daha yaygın hale geleceğini belirtiyor. Uzmanların ortak görüşü ise aşırı sıcak hava dalgalarını kesmek için sera gazı salımlarının hızlıca sıfıra indirilmesi ve toplumların yarattıkları yeni iklim koşullarına uyum sağlamaları için iklim eylem planları hazırlanması gerektiği yönünde.
 

SHARE: READ MORE

10 July

Şirketler sürdürülebilirlik raporlamasına nasıl hazırlanabilir?

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz. 

Giderek daha fazla şirket sürdürülebilirliğe dair hedefler benimsiyor ve karbon ayak izlerini azaltmayı amaçlıyor. Ancak henüz yatırımcıların ve halkın bir şirketin sürdürülebilir olup olmadığını değerlendirmesine yönelik küresel olarak kabul edilen standartlar bulunmuyor. Henüz belirlenmiş standartlar olmasa da geçtiğimiz 18 ay içerisinde bu konuda birçok gelişme kaydedildi.
Uluslararası Finansal Raporlama Standartları (IFRS) Vakfı’nın önerdiği Uluslararası Sürdürülebilirlik Standartları Kurulu (ISSB) Kasım ayında gerçekleşecek COP26’da hayata geçecek. G7 zirvesinin ardından paylaşılan bildiride ise G7 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları ISSB’ye desteklerini belirterek iklimle bağlantılı finansal açıklamaların zorunlu kılınması yönünde çağrıda bulundu.
Bütün bu gelişmeler, önümüzdeki yıllarda şirketlerin raporlamaya dair önemli inovasyonlarla karşılacağının sinyalini veriyor. Oxford Analytica ve EY tarafından hazırlanan “Sürdürülebilirlik raporlama standartlarının geleceği” isimli araştırma şirketlerin bu gelişmeler karşısında kendilerini nasıl hazırlayabileceği konusunda 5 öneride bulunuyor.

Sürdürülebilirlik raporlamasının zorunlu olmasını beklemeyin
İçinde bulunduğumuz dönem,  şirketler için sürdürülebilirlik raporlamasına dair yeni düzenlemelere hazırlanmak, şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda taahhüt vermek için büyük bir fırsat barındırıyor. IFRS ve diğer düzenleyiciler daha çok iklim odaklı bir yaklaşım sahiplenecek gibi görünse de, şirketlerin yalnızca iklim değil, çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) birçok alanı kapsayacak şekilde raporlama yapmayı değerlendirmesi önemli. Bu durum, şirket stratejisine yön vermek, riskleri yönetmek ve uzun vadede daha sürdürülebilir bir performansa sahip olmak için veri toplamak anlamına geliyor. Şirketler ilk adım olarak kendi sektörleri, stratejileri ve paydaşları için en anlamlı olabilecek metrikleri belirleyerek işe başlayabilir.

Yönetim kurulunun gündeminde çevresel, sosyal ve yönetimsel performansın ve sürdürülebilirlik raporlamasının olduğundan emin olun
Şirketlerin rekabet gücünü elinde tutabilmesi için yönetim kurullarının, ÇSY yatırımlarının sermayeye erişimi ve yatırımcılarla ilişkileri nasıl etkilediğini anlaması gerekiyor. Kurullar, sürdürülebilirlik raporlamasına yönelik küresel gelişmeleri gözlemleyerek, ÇSY veri sağlayıcılarının şirketlerini nasıl değerlendirdiklerini takip etmeli. Ayrıca, hangi ÇSY alanlarının şirketleriyle daha ilgili olduğunu inceleyerek, daha sonra bu alanları şirketin stratejisine ve risk yönetimine entegre etmeli.

Sürdürülebilirlik raporlamasına dair güven inşa edin
Şirketler ÇSY ile bağlantılı bilgileri açıklamaya ve raporlamaya başladıkça açıklamaların güvenilirliğine, ve “yeşil badana”ya dair ek sorularla karşılaşılması mümkün. Şirketler bu nedenle sürdürülebilirlik raporlaması yaparken kullandıkları süreçler konusunda güven yaratmalı. Raporlamayla ilgili yeni düzenlemelere hazırlanmak için önemli bir adım sürdürülebilirlik denetimlerine hazırlanmaktan geçiyor.

Finans birimini süreçlere dahil edin
Finans birimleri sürdürülebilirlik raporlamasına hazırlanmak için kritik bir role sahip. Birimler, halkın ve yatırımcıların sürdürülebiliğe dair neler bilmesi gerektiğini anlayarak, bunu en uygun metriklere çevirmeli. Raporlama finansal olmayan ve finansal veriler arasında doğrudan bir ilişki kurması gerektiğinden, finans yöneticileri deneyimlerini ve bilgilerini finansal olmayan raporlama süreçlerinin çerçevesini çizmek için kullanabilir.

Standart oluşturma sürecine katkı sağlayın
Şirketler sürdürülebilirlik raporlamasına dair standart oluşturma sürecine aktif katılım gösterebilir. Düzenleyici kurumların gerçekleştirdiği toplantılara katılan ve sürdürülebilirlik performansını şimdiden açıklamaya başlayan şirketler standart belirleme sürecinde ve tartışmalarında daha fazla rol oynayabilir ve elde etmiş olduğu güvenilirlikten faydalanabilir.
Şirketlerin ve liderlerinin düzenleyiciler ve sivil toplumla birlikte çalışarak tutarlı, küresel standartlara ulaşmak için çalışması kritik önem taşıyor. Geç olmadan şirketlerin de raporlamaya hazırlanması ve bu çalışmalara zorunlu kalmadan önce başlanması şirketlere pek çok alanda avantaj sağlayabilir.
 

SHARE: READ MORE

2 July

Çevre suçları uluslararası suçlar kapsamına alınacak mı?

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz. 

Günümüzde var olan birçok düzenlemeye ve dünya genelinde artan çevre bilincine rağmen petrol sızıntıları, açık ocak madenciliği, trolle balıkçılık gibi çoğunluklu şirket faaliyeti olan birçok faaliyet nedeniyle insanlar çevre tahribatı yaratmaya devam ediyor. Bazı çevre hukukçuları bir ekosistemin yok edilmesine sebep olan bu tahribata yol açanların tıpkı soykırım ve savaş suçluları gibi uluslararası suç kapsamında yargılanmasını istiyor. Mayıs ayında Hollanda mahkemesinin Shell’in çevreye verdiği zararları insan hakları meselesi olarak ele alması ve şirketi suçlu bulması bir dönüm noktası olsa da tanımın genişliği ve hangi faaliyetin suç teşkil ettiğini belirleme zorluğu genel bir düzenlemenin oluşmasını zorlaştırıyor.
 
İngilizcede bu suçu betimlemek için Yunanca’da ev anlamına gelen oikos ve yıkmak veya öldürmek anlamına gelen Latince caedere kelimelerinden türetilen “ecocide” terimi kullanılıyor. İklim davaları, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suç işleyenleri yargılamak için kurulmuş, merkezi Lahey'de bulunan daimi, bağımsız bir mahkeme olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni (ICC) kuran ve 1998’de hazırlanan Roma Statüsü'nün ilk taslaklarına dahil edilmişti. Ancak, ABD, İngiltere ve Hollanda'nın iklim davalarının yetersiz tanımlandığını savunmasının ardından suç kategorisi olmaktan çıkarıldı.
 
Hollanda merkezli Stop Ecocide Foundation, bu karışıklığın üstünden gelmek için uluslararası hukuk kapsamında yargılanabilecek iklim davalarını “çevreye ciddi ve yaygın veya uzun vadeli zarar verme olasılığı olduğu bilindiği halde işlenen yasadışı eylemler” olarak tanımlıyor. Bu sayede, iklim davalarını ICC’nin yargı yetkisi talep edebileceği suçlara eklemek hedefleniyor.
Teklif üzerinde çalışan avukatlar, iklim davalarında insanlığa karşı işlenen diğer suçlarda olduğu gibi suçun insanlar üzerindeki etkisinin kanıtlanmasının gerekmediğini söylüyor. Bu tanıma göre küresel ısınmaya neden olan sera gazı salımlarındaki artışı önlemede yaşanan bir ihmal de suç kapsamında değerlendirilebilecek. Önerinin destekçileri ayrıca, çevre katliamını savaş suçları ve soykırımla aynı kategoriye konmanın ve Lahey'de tutuklanıp diktatörlerle birlikte yargılanma tehdidinin caydırıcı olacağını düşünüyorlar.
 
1978 yılında yürürlüğe giren bir Birleşmiş Milletler sözleşmesi, önemli çevresel tahribatları yalnızca savaş zamanlarında da olsa kısmen yasaklamıştı. Ayrıca bazı ülkelerde iklim davalarının önünü açan yasalar da bulunuyor. Son zamanlarda da ulusal mahkemeler hükümetleri ve ülkeleri kirlilik ve iklim değişikliği konusunda hesap vermeye zorlamak için giderek daha başarılı bir arena haline geldi. Hollanda’da görülen Shell davasında ise dönüm noktası niteliğinde bir karar çıkarıldı. Mahkeme Shell’in sera gazı salımlarını azaltmak için daha fazlasını yapması gerektiğine karar verdi ve "şirketlerin insan haklarına saygı gösterme sorumluluğu olduğunu" hatırlattı. İklim davalarının insanlık suçu olarak ele alma çağrısı uluslararası arenadan da destek görüyor. 2019'da Papa Francis, Uluslararası Ceza Hukuku Birliği'ni çevreyi yok etmeyi "barışa karşı suçların beşinci kategorisi" olarak tanımaya çağırmıştı ve iklim aktivisti Greta Thunberg, desteğini Stop Ecocide Foundation'a 100.000 Avro para ödülü bağışlayarak gösterdi.
 
Öte yandan iklim davalarının önünü açacak yeni suç tanımlamasına karşı çıkanlar, ICC'nin kusurlu bir kurum olduğunu ve bir çevre katliamı yasasının ekonomik kalkınmayı kısıtlayabileceğini söylüyorlar. Dünyayı bir kaynak olarak görenler, iklim yasalarının doğayı koruma hedefine çok fazla odaklanıp insan ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaştığını düşünüyorlar. ICC ayrıca zayıf yönetimi ve etkisiz kovuşturmaları nedeniyle yavaş olmakla eleştiriliyor. Mahkemenin, Myanmar veya Sri Lanka gibi yerlerde tahribatı engelleyememesi örnek olarak veriliyor.
 
İklim davalarının uluslararası bir suç olabilmesi için Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin taraf 123 devletinden birinin öneride bulunması, çoğunluğun bu değişikliği kabul etmesi gerekiyor. Bu sebeple sivil toplumun yanı sıra üye ülkelerdeki parlamenterlerin de bu sürecin hızlanması için harekete geçmesi ve takipçisi olması gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

2 July

NATO ve iklim değişikliği: Durum ne kadar kötü?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz

Haziran ayında gerçekleştirilen zirvede dünyanın en güçlü savunma ittifakı olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), ilk kez ilkim değişikliğiyle ilgili mücadele çabalarını hızlandırma kararı aldı.  Karara göre NATO üyelerinin, personel güvenliğini veya operasyonlarının etkinliğini etkilemeyecek şekilde “askeri faaliyetlerden kaynaklanan sera gazı salımlarını önemli ölçüde azaltma” sözü verdiği belirtildi.

Brüksel'deki bir zirvenin ardından yayımlanan bildiride, grubun organizasyon başkanından, NATO salımlarını azaltmak için gerçekçi, iddialı ve somut bir hedef geliştirmesine ve ayrıca 2050 yılına kadar net sıfır salıma ulaşmanın fizibilitesini değerlendirmesine yönelik istekleri yer alıyor. Ayrıca açıklamaya göre iklim değişikliği "zamanımızın tanımlayıcı zorluklarından biri" olarak ifade ediliyor. Bu doğrultuda NATO, iklim değişikliğinin dünya güvenliğini nasıl etkileyeceğini öngörme ve bunlara uyum sağlama konusunda önde gelen bir uluslararası güç olmak istediğini vurguluyor.

Avrupa ve Kuzey Amerika’dan 30 ülkenin oluşturduğu güçlü bir siyasi ve askeri ittifak olan NATO’nun dünyanın dört bir yanındaki birliklerle birlikte hareket eden zırhlı araçlar veya uçakların yanı sıra yoğun gaz yakan ekipman cephanelikleri kullanması çeşitli çevresel zararlara neden oluyor. Ancak Avrupa Parlamentosu'nun bazı üyeleri tarafından bu yılın başlarında hazırlanan bir raporda, orduların genellikle sera gazı salımlarını alenen bildirmekten muaf olduklarından, çevresel etkilerinin ne kadar büyük olduğunu doğru bir şekilde ölçmenin zor olabileceği belirtildi. 2019'da yayınlanan bir araştırmaya göre eğer ABD ordusu bir ülke olsaydı, yalnızca yakıt kullanımı ve salımında dünyada 47. sırada yer alacağı varsayılıyor. Ek olarak Uluslararası İklim ve Güvenlik Askeri Konseyi (IMCCS) son yıllık raporunda, savunmanın dünyadaki yakıt ve gaz gibi hidrokarbonların en büyük tüketicisi olmaya devam ettiğini söylüyor.

Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan açıklamada NATO, "Müttefiklerin askeri faaliyetlerden ve tesislerden kaynaklanan sera gazı salımlarını ölçmelerine yardımcı olacak bir haritalama metodolojisi" geliştireceğini ve bu salımları azaltmak için "gönüllü hedefler" belirlemelerinde yardımcı olabileceğini belirtti. Reuters’ın haberinde bazı NATO müttefiklerinin güneş enerjisi gibi enerji kaynaklarını kullanarak silahlı kuvvetlerini daha yeşil hale getirme çalışmalarına başladığı belirtiliyor.

Ayrı bir üst düzey askeri liderler grubu olan Uluslararası İklim ve Güvenlik Askeri Konseyi yayınladığı yıllık raporunda, savaş gemileri gibi askeri teçhizatın uzun ömürlü olmasının, savunmanın kendisini yıllarca fosil yakıtlara bağımlı hale getirdiğini vurguladı. Ayrıca 2021 raporunda, teknolojideki herhangi bir ilerlemenin havacılık gibi sivil sektörler için de faydalı olabileceğine dikkat çekerek askeri kara, deniz ve hava araçlarının karbon nötr yakıtlarına ve yakıt sistemlerine yönelik araştırma ve geliştirme yatırımlarının öneminin altı çiziliyor.

İklim değişikliğinin dünyanın güvenliğini tehdit edebilecek zorluklara yol açabileceği konusundaki farkındalık gün geçtikçe artıyor. Bu farkındalığa sebep olan önemli etkenler ise genellikle insani yardım gerektiren ve toplu yer değiştirmelere neden olabilen sıcak hava dalgaları, sel ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarındaki artışla ilişkilendiriliyor. Ayrıca uzmanlar, iklim değişikliğinden kaynaklanan çevresel değişikliklerin aynı zamanda "tehdit çarpanları" olarak da hareket edebileceğini belirtiyor. Örneğin, çevresel değişikliklerin kaynak kıtlığı üzerindeki mevcut gerilimleri yoğunlaştırabileceği veya bölgesel istikrarsızlığa ve çatışmalara yol açabileceği düşünülüyor. Zaten günümüzde, BM Mülteci Ajansı’na göre, hava olaylarının yılda ortalama 20 milyon insanı yerinden ettiği belirtiliyor.
 
Aşırı hava olaylarının NATO üyeleri üzerinde oluşturabileceği en önemli etki ise yurtdışındaki askeri personelinin refahını veya operasyonlarının ve teçhizatının bütünlüğünü riske atabilmesi. NATO'dan yapılan açıklamada, "İklim değişikliği dayanıklılığımızı ve sivil hazırlığımızı test ediyor, planlamamızı, askeri tesislerimizin ve kritik altyapımızın dayanıklılığını etkiliyor. Bu durumlar da operasyonlarımız için daha sert koşullar yaratabilir." diye ifade edildi.

Gündemdeki bir diğer tartışma konusu ise NATO’nun iklim değişikliğine yönelik önlemler almakta neden bu kadar geç kaldığı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, daha önce Norveç'te çevre bakanı ve iklim değişikliği konusunda BM özel elçisi olarak görev yapmış olması sebebiyle konuyla ilgili kişisel olarak endişeli bir konumda olduğu ve bu nedenle bir süredir örgütü iklim değişikliğine öncelik vermeye teşvik ettiği söyleniyor.

Eylül ayındaki bir görüş yazısında Stoltenberg, "Gezegen ısındıkça havamız daha vahşi, daha sıcak, daha rüzgarlı ve daha yağışlı hale geliyor, toplulukları baskı altına alıyor, çünkü gıda, tatlı su ve enerji kaynakları tehdit ediliyor. Bugün bunu, iklim değişikliğinin göçü tetiklediği Afrika'nın Sahel bölgesinde görebiliyoruz. Buzların eridiği, jeopolitik gerilimlerin arttığı Kuzey Kutbu'nda. Veya burada, rekor kıran sel ve orman yangınlarının her yıl arttığı Avrupa'da." diye belirtiyor.

Yapılan açıklamanın, NATO'nun en büyük mali katkısı olan Beyaz Saray'daki büyük bir ideolojik değişimin ardından geldiği düşünülüyor. Donald Trump, hem ABD'nin NATO'ya verdiği desteğe hem de iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik küresel çabalara açıkça şüpheyle yaklaşıyordu, ancak onun yerine geçen Başkan Joe Biden, her ikisini de politikalarında çok daha merkezi hale getirdi. Göreve geldikten sonra, Başkan Biden, ABD'yi Paris iklim anlaşmasından çekme kararını direkt geri aldı ve dış politika ve ulusal güvenlik alanları da dahil olmak üzere yurtiçinde ve yurtdışında iklim kriziyle mücadele etmek için bir yürütme emri yayınladı.

NATO’nun en büyük maddi destekçisi olan Joe Biden ile başlayan ABD’deki bu denli değişimlerin NATO’daki öncelik sıralamasını etkilediği belirtiliyor. Biden’ın iklim krizini gündeminin merkezine almasının sonrasında da NATO’nun iklim değişikliğine karşı çalışmalara başladığı düşünülüyor.
 
 

SHARE: READ MORE

2 July

Net sıfır ve sonrası: Tarihsel salımların temizlenmesi

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz

G7 zirvesi ile birlikte grubun tüm üyeleri artık 2050 yılına kadar net sıfır taahhüdü vermiş durumda. Bu durum, iki yıl önce İngiltere'nin böyle bir taahhütte bulunan ilk büyük ekonomi olduğu düşünüldüğünde oldukça önemli bir gelişme. Bununla birlikte, şu anda 121 ülke UNFCCC Climate Ambition Coalition’a üye ve 38 OECD üyesinden 35'i (Avustralya, İsrail ve Türkiye hariç) yüzyılın ortasına kadar net sıfır olmayı hedeflediğini açıklamış durumda.

Bu taahhütler önemli olsa da yeterliliği konusundaki tartışmalar devam ediyor. Küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C'de tutabilmek için için 2050 yılına kadar bütün dünyanın net sıfıra ulaşmasının gerekli olduğu vurgulanıyor. Fakat bunun için başta Çin olmak üzere salımların büyük bir kısmından sorumlu olan Hindistan ve Rusya gibi ülkelerin çok daha azimli olması gerek. Ayrıca taahhütlerin yerine getirilmesi de sonuca ulaşmak açısından oldukça önemli. Mevcut eylemler ile geleceğe yönelik verilen hedefler arasındaki boşluk da eleştirilen diğer bir nokta. 

Belirli bir tarihe kadar salımlar ve yakalama-depolama arasında bir dengenin sağlanması önemli olmakla birlikte, karbondioksitin atmosferdeki uzun süreli etkisi, küresel sıcaklıkların ne kadar artacağının temel belirleyicisinin, salınan karbondioksitin kümülatif miktarı olduğu anlamına geliyor. Ülkelerin iklim değişikliğine olumsuz etkilerini sonlandırmak için sadece net sıfıra ulaşmaları değil, aynı zamanda atmosferden, son birkaç yüz yılda sebep oldukları kadar karbondioksiti temizlemesi gerekiyor. Ancak bu durum çoğu ülke tarafından görmezden geliniyor. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen G7 zirvesinde bahsi geçmeyen en önemli konulardan biri bu tarihsel sorumluluk oldu.

G7 ülkelerinin küresel ısınmaya orantısız bir şekilde katkıda bulunduğu herkes tarafından biliyor. Küresel ısınmaya en çok hangi ülkelerin neden olduğu internette araştırıldığında, her yıl ne kadar ülkenin karbon salımı gerçekleştirdiğine dair listeler karşımıza çıkıyor. Daha derine inildiğinde ise bulunan bir sonraki bilgi, 1990'dan beri ülkelerin karbon salımlarını ne kadar azalttığı oluyor. Bu durumun salımlarını azaltan gelişmiş ekonomilerin gururunu okşadığını söylemek mümkün. Ancak, etkileri neredeyse süresiz olarak devam eden karbondioksit değerlendirildiğinde, bir ülkenin küresel ısınmaya katkısının asıl belirleyicisinin, herhangi bir yıl içerisindeki değil, zaman içindeki birikmiş salımları olduğunu vurgulamak gerekiyor.
 
Mevcut ve kümülatif salımlar arasındaki fark çok keskin olabiliyor. Örneğin 2019'da Birleşik Krallık, yaklaşık 350 milyon ton, küresel toplamın %1'inden biraz daha az, karbondioksit salımı gerçekleştirdi. Ancak, erken sanayileşmesi nedeniyle, Birleşik Krallık, yaklaşık olarak küresel toplam 1,5 trilyon ton karbondioksit salımının %5’i olan 78 milyar ton karbondioksitin kümülatif salımndan sorumlu tutuluyor. Birleşik Krallık, 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşsa bile, 80 milyar tonun üzerinde bir “karbon kalıntısı” biriktirmiş olacak. Bu kalıntılara dair borçlar yüzyılın sonuna kadar ödenecek olsaydı, yıllık ortalama 1,6 milyar ton yakalama-depolama işleminin gerçekleştirmesinin gerekli olacağı ifade ediliyor. Bu miktar ise ülkenin şu anda her yıl gerçekleştirdiği salımdan dört kat daha fazla.

Hindistan gibi ülkeler için ise durum tam tersi. Hindistan, mevcut küresel salımların yaklaşık %7'sini oluştururken kümülatif salımların yalnızca %3'ünden sorumlu. Bu durum da Hindistan ekonomisinin daha yakın zamanda sanayileştiğine işaret ediyor.  Erken sanayicilerin çevreye verdikleri zarar hala atmosferde kalarak iklim değişikliğine sebep olurken, Hindistan ve Çin gibi ülkeleri salımları hızla kesmenin önemi ve zorunluluğu konusunda ikna etmek zor gibi gözüküyor.

Bu sebeplerle, ülkelerin yalnızca net sıfır hedeflerine ulaşma taahhüdünde bulunmaları değil, aynı zamanda tarihsel salımlarını da ele almaları gerekiyor. Tarihsel salımlara yönelik taahhütlerde bulunan bazı şirketler bulunuyor. Örneğin, bu durumun öncülüğünü yapan Microsoft, sadece mevcut salımlarını ortadan kaldırmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm tarihi salımlarını temizleme sözü verdi. Erken sanayileşen ülkelerin de bu örneği takip etmesi gerekiyor. Bu doğrultuda, Kasım 2021'de gerçekleşecek olan Glasgow iklim konferansı COP26'da, ülkelerin bundan böyle salımlarına ek olarak, küresel ısınmaya ne kadar neden olduklarını, ne kadar neden olmaya devam ettiklerini ve gelecekte ne kadar ısınmaya neden olacaklarını öngördüklerini rapor edeceklerini ilan etmeleri, süreç açısından son derece önemli bir adım olacaktır.  
 

SHARE: READ MORE

1 July

Dünyanın en hızlı büyüyen atık yığını: E-atıklar

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz. 

Dünya genelinde her yıl on milyonlarca elektronik atık oluşuyor.Bu hızlı artış nedeniyle Birleşmiş Milletler, e-atıkları dünyanın en hızlı büyüyen atık yığını olarak tanımlıyor. Yapılan son araştırmalar ise e-atıklardaki hızlı büyüme trendinin COVID-19 salgını nedeniyle azaldığını söylüyor. Fakat bu da pandeminin görünüşte olumlu diğer çevresel etkilerinden biri olarak yorumlanıyor.
 
Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir BM raporuna göre, küresel elektronik ve elektrikli alet satışları 2020'nin ilk üç çeyreğinde önemli oranda azaldı. Satışlardaki bu düşüşün gelecekte ortaya çıkabilecek 5 milyon tondan fazla e-atığı önlediği düşünülüyor. Ancak tıpkı pandemi kısıtlamaları hafifledikten sonra tekrar eski seviyelerine çıkan küreselsera gazı salımı gibi e-atıklardaki bu düşüşün de geçici olduğu düşünülüyor. Veriler, pandemiden çıkarken daha sürdürülebilir teknoloji kullanımına geçilmediği gibi teknolojik ürünlere sahip olanlar ve olmayanlar arasında oluşan derin “dijital uçuruma” da dikkat çekiyor.
 
BM'nin tanımına göre, atılan buzdolapları ve elektrikli fırınlardan kullanılmış tüketici elektroniğine kadar her şeyi kapsayan e-atıklar, son yıllarda gelişmekte olan ülkelerde daha fazla insanın modern teknolojiye erişmesi, ürünlerin kullanım sürelerinin kısalması ve cihazların onarımının daha zor hale gelmesiyle önemli oranda arttı. 2014 ve 2019 yılları arasında dünyanın e-atık ayak izi yılda 49 milyondan 60 milyon tona yükseldi. Ancak pandeminin, dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşama ve çalışma şekillerini alt üst etmesiyle ve küresel tedarik zincirini etkilemesiyle genel fikir e-atık trendlerinin de değişeceği yönündeydi.
 
Birleşmiş Milletler Üniversitesi'nde kıdemli program görevlisi olan Kees Baldé ve yardımcı yazarı Ruediger Kuehr 50 ülkenin 2020'nin ilk üç çeyreğinde elektronik ürün tüketimini pandeminin olmadığı koşullardaki beklenen tüketimle karşılaştırdıkları rapordan şaşırtıcı bulgular elde ettiler. Okulların ve iş yerlerinin uzaktan çalışma ve öğrenme modellerine geçmesiyle geçtiğimiz yılın toplam elektronik satışlarında bir artış bekleniyordu. COVID-19 nedeniyle cep telefonları, dizüstü bilgisayarlar ve oyun konsolları gibi küçük elektronik cihazların küresel satışlarındaki artış; masaüstü monitörler, TV'ler, lambalar ve ev aletleri dahil olmak üzere daha büyük ekipmanların satışlarındaki düşüşle telafi edildi. Araştırmacılar, bu tarz büyük elektronik cihazların satışındaki düşüşün, pandeminin hiç olmadığı bir dünyaya kıyasla gelecekteki e-atık üretimini 5,4 milyon ton veya yüzde 6,4 azaltacağını tahmin ediyor.
 
Ancak artan dijital uçurum da göz önüne alındığında bu düşünüldüğü kadar olumlu bir değişim yaratmıyor. Kuzey Amerika ve Avrupa'daki yüksek gelirli ülkelerin toplam elektronik satışlarında yalnızca %5'lik bir düşüş yaşanırken düşük gelirli ülkelerde bu oran %30. Bu çıktı, küresel olarak dijital uçurumun daha da derinleştiğini kanıtlar nitelikte. Rapor, elektronik cihaz satışlarının düşmesinin gelecekte e-atık konusunda sürdürülebilir bir pozitif etki yaratması için pandeminin e-atık yönetimini nasıl etkilediğine de dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. BM’ye göre COVID-19'dan önce, e-atıkların %20'sinden daha azı geri dönüşüm için resmi olarak toplanıyordu. Büyük şehirler ve elektronik cihaz perakendecileri, pandemi sırasında e-atık toplamayı askıya aldığından pandemi sonrasında bu oran daha da azabilir.
 
Memorial University of Newfoundland'da elektronik atıkları araştıran Josh Lepawsky, elektronik atıklarda pandemi kaynaklı herhangi bir düşüşün, artan teknoloji tüketiminin genel eğilimine kıyasla önemsiz bir durum olacağından şüpheleniyor. Baldé ve ekibinin araştırması da bu düşünceyi destekler nitelikte. Elektronik cihaz satışlarının gelişmiş ülkelerde 2020'nin üçüncü çeyreğinde ilk ikisine kıyasla önemli ölçüde artması pandemi sonrasında bir toparlanma yaşandığını gösteriyor. Pazar araştırma şirketi Canalys'e göre, ABD'de kişisel bilgisayar talebi 2021'in ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 73 arttı.
 
Baldé son olarak pandemi kaynaklı bir e-atık düşüşünün, ülkelere geri dönüşüm altyapılarını güçlendirmek için “nefes alma alanı” sağlayabileceğini söylüyor. Fakat bunun geçici bir rahatlık vermesinin önüne geçmek, e-atık oluşumunu düşük seviyelerde tutmak ve e-atıkların geri dönüşümüne yönelik çözümler sunmak ise ülkelerin elinde.
 

SHARE: READ MORE

18 June

G7 zirvesinde iklim krizi tartışmaları

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz

7 dünya liderinin (İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Kanada, Japonya) katılımlarıyla 11-12-13 Haziran’da İngiltere’nin güneybatısındaki Cornwall’de gerçekleşen G7 zirvesi sonucu küresel konular hakkında ortak açıklamalar yayınlandı. Zirvenin 2021 gündemindeki başlıklardan birisi iklim ile çevreydi ve küresel zenginliğin yarısından fazlasını elinde bulunduran bu 7 ülkenin tartışmalarının büyük bir çoğunluğunu iklim değişikliği ve biyoçeşitliliğin korunması oluşturdu. Bu kapsamda özellikle fosil yakıt desteklerinin sonlandırılmasından, enerji üretim ve tüketimine yönelik yaptırımlardan ve yeşil politikalara verilen desteklerin artmasından bahsedildi. Ancak bu konu başlıklarına verilen desteğin sadece sözde kaldığını düşünen iklim aktivistleri bu duruma tepki gösterdi.

Communiqué’de iklim krizi hakkında nelerden bahsedildi?
G7 ülkeleri tarafından alınan kararları duyurmak için yayınlanan “Communiqué” adlı bildiride G7 üyeleri olan ülkeler, Paris Anlaşması’na olan taahhütlerini ulusal politikalar yardımıyla sağlamlaştırıp, hızlandıracaklarını ve en geç 2050’de net sıfır karbon hedeflerine ulaşacaklarını belirttiler. Ayrıca, iklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybının önlenmesi adına uluslararası iş birliklerinin daha fazla destekleneceğine de değindiler. Verilen taahhütler arasında, iklim ve çevre sektöründe (ve diğer tüm sektörlerde) cinsiyet eşitliği de dahil olmak üzere her anlamda eşitliğin sağlanması için çalışılacağı da yer alıyor.
Üye ülkeler, teknoloji odaklı çözümlerle net sıfır karbon hedeflerinin destekleneceğini ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın yol haritasını önceliklendirerek bu konu ile ilgili politikalarla halkın ve endüstrinin teşvik edileceğini paylaştılar. Enerji alanında ülkeler tarafından önceliklendirilen konular arasında enerji sektöründe verimliliği arttırmak, yenilenebilir enerji kullanımını ivmelendirmek, sıfır karbon salımlı enerji planı, atık üretimini azaltma gibi hedefler yer aldı. Bildiride ayrıca daha çevre dostu ve karbon salımı az olan taşıtların üretilmesi ve yaygınlaştırılmasının daha sürdürülebilir bir taşıma sistemi için gerekli olduğu kararı paylaşıldı. Endüstri ve inovasyon uygulamaları olarak ise çevre dostu uygulamalar yardımıyla batarya, enerji üretim sistemleri kullanılıp karbon yakalama teknolojisi ve hidrojen enerjisi gibi uygulamalar ile daha yeşil ürünler ve verimli bir endüstri kurmayı hedefi dile getirildi. Evlerde yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımından yararlanarak enerji verimliliğinin sağlanması ve inşaat malzemelerinde daha sürdürülebilir seçeneklerin tercih edilmesi desteklendi.
Net sıfır ekonomiye geçişin özellikle gelişmekte olan ülkelere yarattığı ekonomik zorluğu aşmak üzere (ülkeler arası) ikili ve çoklu iş birliklerinin sürdürüleceği belirtildi. Bu bağlamda, gelişmekte olan ülkelerin net sıfır ekonomiye geçişlerine destek olmak için 11 yıl önce 100 milyar dolar harcama sözünü veren  G7 ülkeleri, katkılarını arttırmaya yönelik vaatlerde bulundu. Ancak sadece Almanya 2 milyar avrodan 6 milyar avroya ve Kanada var olan katkı sözünü iki kat arttırarak 4.4 milyar dolara çıkarttığını spesifik olarak belirtti.
Biyoçeşitlilik konusunda, G7 ülkeleri 2030 Nature Compact’ı desteklediğini ve bunu bir global misyon olarak görerek, okyanusların veya toprakların en az %30’unun koruma altına alınması hedefiyle birliktebiyoçeşitlilik kaybını 2030 yılına kadar tersine çevirmeyi taahhüt ettiler. Son olarak, çevre ve iklim ile ilgili konuların COP26 (UN Climate Change Conferance, 2021 Kasım) konferansında daha derinlemesine işleneceği kararlaştırıldı.

Sosyal kuruluşların ve siyasilerin alınan kararlarla ilgili düşünceleri
David Attenborough’un zirvede G7 liderlerine yönelik yaptığı konuşmada iklim krizi konusunda acilen harekete geçilmesi yönünde yaptığı uyarılar sonrasında G7 ülkeleri karbon yakalama teknolojisi olmayan kömür santrallerini kullanmaktan uzaklaşma sözü verdi. Ancak, bu değişikliğin nasıl yapılacağına dair ayrıntılı bir plan ya da bunu başarmak için bir hedef tarih vermediler. Şimdilik, gelişmekte olan ülkelerdeki yeni kömür yakıtlı elektrik üretimi sübvansiyonunu gelecek yıldan itibaren durdurmayı kabul ettikleri biliniyor.
G7 ülkelerinden İngiltere’nin başbakanı Boris Johnson, kapanış basın toplantısında zirvenin başarılı geçtiğini düşündüğünü paylaştı. Johnson, küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmaya çalışmak için “büyük taahhütler” verildiğini ve Build Back Better fonuyla gelişmekte olan ülkelerin altyapılarını temiz ve sürdürülebilir bir şekilde geliştirmeleri için gerekli finansmana erişim sağlayacaklarını belirtti.
Johnson’ın olumlu yorumlarının aksine, sosyal kuruluşlar zirvede alınan kararlara şüpheyle yaklaşıyor. Yoksulluğun ve adaletsizliğin ortadan kaldırılması için çalışan sosyal bir kuruluş olan Oxfam’dan Max Lawson, çoğu G7 ülkesinin iklim finansmanı konusunda taahhüt verme fırsatını kaçırmalarını kabul edilemez buldu. Gelişmekte olan ülkelerin, kendileri için dönüm noktası niteliğindeki COP26 öncesinde G7 zirvesi cephesinde gelişmeleri beklediğini belirten Lawson, yeşil kalkınma projeleri için belirsiz finansman vaatlerinin bu hedeften uzaklaşmaması gerektiğini vurguladı.
74 ülkede operasyonları devam eden uluslarası bir çevre örgütü ağı olan Friends of the Earth sözcüsü Jamie Peters ise iklim değişikliğinin önemi hakkında güzel sözler duyduklarını ancak kapsamlı bir finansman sağlanmadıkça ve bu sözler uygulanmadıkça zirvenin yalnızca sahnelenmiş tiyatrolar ve gösterişli konuşmalardan ibaret olacağını belirtti.
G7 zirvesinin sonuçları iklim aktivistlerini tatmin etmese de, altı aydan kısa bir süre kalan COP26’da alınacak kararların iklim krizini çözme yolunda büyük önem taşıdığı dünya tarafından kabul ediliyor. Bu nedenle COP26’da iklim güvenliğini sağlamak adına önemli taahhütler verilmesi için ülkelerin bu zaman içerisinde iklim krizine karşı mücadele konusunda hırs ve tutkularını daha çok artırmaları gerek gibi gözüküyor.
 
 

SHARE: READ MORE

18 June

Şirketler değişen toplumsal cinsiyet normlarını artık görmezden gelemiyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz. 

Toplumsal cinsiyet tartışmalarının ekseni değişmeye başlıyor. Günümüzde cinsiyet kimliğinin, geleceğimizi yeniden şekillendirecek köklü bir yeniden tasavvurundan bahsetmek mümkün.

ABD'deki Y kuşağının %12'sinden fazlası kendini trans veya geleneksel cinsiyet normlarına uyum göstermeyen (gender non-conforming) olarak tanımlıyor ve çoğunluğu cinsiyet kavramının erkek/kadın ikilisinden ziyade bir geniş bir spektrum olduğuna inanıyor. Y kuşağına kıyasla, Z kuşağının cinsiyet konusundaki görüşleri daha da ileri düzeyde. ABD'de yapılan bir araştırma, insanların %56'sının cinsiyetten bağımsız bir zamir kullanan birini tanıdığını ve %59'unun formların "erkek" ve "kadın" dışındaki seçenekleri içermesi gerektiğine inandığını gösteriyor. Küresel olarak, Z kuşağının %25'i yaşamları boyunca en az bir kez cinsiyet kimliklerini değiştirmeyi umuyor.

Şirketler, bu değişimin artık görmezden gelemeyecekleri bir şey olduğunu anlamaya başladığından beri toplumsal cinsiyet anlayışlarını anlamak ve ele almak üzere çeşitli sosyal kuruluşlardan yardım alıyor. Bu kuruluşlardan biri olan ve kâr amacı gütmeyen Reimagine Gender'ın CEO'su, özel sektörden liderlerin bu konuda kendilerine sıklıkla başvurduklarını belirtti. Şirketlerin soruları genellikle, geleneksel cinsiyet ikiliğine uymayan trans ve diğer çalışanların deneyimlerine odaklanıyor. Gelen sorulardan bazıları şöyle: “Bütün çalışanlarımızı desteklemek için tuvalet politikalarımızı gözden geçiriyoruz, bize herhangi bir tavsiyeniz var mı?”; “İşe alım ve İK sistemlerimize hangi cinsiyet kimliği seçeneklerini dahil etmeliyiz?”; “İstihdamda Fırsatı Eşitliği Komisyonu gibi birimlere raporlamamız için bu tanımlayıcıları nasıl uzlaştırabiliriz?”
Bu soruları duymak cesaret verici ve ele alınması önemli sorular olsa da, çoğu şirket büyük resmi kaçırıyor. Bugün, toplumsal cinsiyetle ilgili yeni algıları ve gerçekleri ele almak, yalnızca kapsayıcı politikalar oluşturmak, şirket içi bilgi sistemlerini değiştirmek veya e-posta imzalarına zamirleri dahil etmekle ilgili değil, pazar araştırmasından müşteri deneyimi ve satılan ürünlere kadar tüm şirket genelinde cinsiyete nasıl yaklaşıldığını anlamakla ilgili. Bu değişime yanıt veren kuruluşlar, artık geleneksel toplumsal cinsiyet kavramlarını ve buna bağlı klişe, ikili sınıflandırmaları satın almayan ve giderek büyüyen bir tüketici kitlesi için büyük iş fırsatını fark etmeye başlayabilirler.
Toplumsal cinsiyet, ürünler, pazarlama ve süreçler üzerinden ve hiç düşünmediğimiz bir şekilde kendini gösterebilir ve tüketicilerin satın alma davranışlarını etkileyebilir. Bu konuda atılacak ilk adım, cinsiyet hakkında yaptığınız varsayımların daha fazla farkına varmaktır. Örneğin, neredeyse tüm sanal sesli asistanların (Alexa gibi) kadın isimleri ve sesleri olduğu gerçeğinden başlayabiliriz. Böyle olmasının ardında yatan nedenleri ya da bir sesli asistanın neden bir cinsiyete ihtiyacını olduğunu sorgulayarak başlamak mümkün.

Ürünlerin nasıl cinsiyetlendirdildiği ve bunun şirketleri yeni müşterilere ulaşmaktan veya yeni yaratıcı ürün grupları geliştirmekten alıkoyup koymadığını düşünerek farkındalığın bir adım ötesine geçebiliriz. Yapılan bir araştırma Z kuşağının %48'inin, ürünleri cinsiyete göre sınıflandırmayan markalara değer verdiğini gösteriyor. Bununla ilgili güzel bir örnek; Hasbro CEO'su Brian Goldner, dünya çapındaki My Little Pony tüketicilerinin %30'unun erkek olduğunu öğrendikten sonra, şirketin markalarında "eski cinsiyet tanımını ortadan kaldırdığını" duyurması olabilir.

Aslında ürünlere cinsiyet atfedilmesi en çok ürün geliştirme sırasında yapılan beyin fırtınalarında öne sürülen varsayımlar üzerinden oluyor. Örneğin bir ürün tasarımı için 9-12 yaş arası çocuklarla yapılan bir odak grup görüşmesinde soruların kız ve oğlan çocukların için ayrı ayrı kategorilendiriliyor, ancak bu kategorilendirme araştırma yapanın kendi algısı üzerinden kurgulanmış oluyor.

Ürünlerin cinsiyetlendirilmesinden kaçınmak için ürün geliştirme sırasında yapılan beyin fırtınaları sırasında bu gibi cinsiyet varsayımlarını dikkate almak gerekiyor. Sorulacak birkaç soru farkında olmadan yapılan varsayımları belirlemede yardımcı olabilir: "İhtiyacımız olmamasına rağmen bu ürüne bir cinsiyet atfediyor muyuz"; "Bu ürünün kimler için olduğunu düşünüyoruz ve neden böyle düşünüyoruz?" ; "Bu grupla aynı özellikleri paylaşan ve ürünle de ilgilenebilecek başka müşteri segmentleri var mı".

Şirketler müşterilerinin cinsiyetleri nedeniyle belli bir ürünü aradıklarına dair varsayımlarda bulunur mu? Bir şirketin bu tarz varsayımlarda bulunması fırsatları kaçırmalarına yol açabilir. Örneğin, pek çok kadın kozmetik ve yüz bakım ürünleriyle ilgilenmiyor veya para harcamak istemiyorken ABD'deki erkeklerin %56'sından fazlası 2018'de en az bir kez bir çeşit yüz kozmetiği kullandı. Özellikle yeni doğan bebekler için tasarlanan ürünlerde klişeleşmiş cinsiyet temalarının var olduğunu, örneğin kızlar için pembe ve kalpli, oğlanlar için mavi ve dinazor desenli ürünler sunulduğunu görmek mümkün. Ürünleri açıkça kadınsı veya erkeksi olarak tanımlamak, ilgilenebilecek müşterileri dışlayabilir.
Bu, pazarlama stratejisi sırasında müşterileri segmentlere ayıramayacağımız anlamına gelmez, ancak bunların geleneksel yollarla cinsiyete dayalı olduğunu varsaymak bazı potansiyel müşterileri kaçırmalarına sebep olabilir. Markaların hedef kitlelerini değerlendirerek ürün geliştirirken veya pazarlama stratejisi belirlerken, ürünlerinin muhtemel alıcılarını belirli cinsiyet sınıflarıyla nitelendirmemesi önem taşımaktadır.

Müşteri deneyimine gelince, şirketlere sıklıkla verilen ilk tavsiye, asla birinin cinsiyetini varsaymamaktır. İster yüz yüze ister yazılı iletişim yoluyla etkileşim kuruyor olsun, müşterilere her zaman nasıl çağrılmayı tercih ettiklerini sormayı unutmamak önem taşıyor. Örneğin United Airlines, tüm rezervasyon kanallarında ikili olmayan cinsiyet seçenekleri sunuyor.

Sağlık şirketleri de hasta ile iletişimi iyileştirmenin yollarını arıyor. Bazı ülkelerde doktor randevusu alınırken nasıl hitap edilmesini istediği hastaya soruluyor. Bu uygulama, cinsiyetleri ve zamirleri atanmış cinsiyetleriyle uyumlu olmayan (özellikle insanların kendilerini savunmasız hissedebilecekleri sağlık kuruluşlarında) ve öz adını kullanmaktan bile çekinen insanlar için oldukça kritik bir soru. Bu saygı çerçevesinde alınan ve verilen hizmet her iki tarafı da memnun kılar.

Bir çalışanın müşterisi ile uzun bir konuşma yapacağı durumlarda, birisine nasıl hitap edilmeyi tercih ettiğini sorabilir ve zamirleri tamamen kullanmaktan kaçınabilir. Örneğin, "Adınızın Merve olarak listelendiğini görüyorum, size Merve diye hitap edebilir miyim, yoksa tercih ettiğiniz başka bir isim var mı?" Bu gibi küçük müşteriler için büyük bir fark yaratma potansiyeli bulunuyor.

Cinsiyet hakkında daha geniş düşünmeye başlandığında, bundan fayda sağlayacak olanların sadece müşteriler olmayacağını görmek mümkün. Bir şirketin çalışanlarının çoğu ve gelecekteki muhtemel çalışanları kendilerini tam ve özgün olarak ifade edebileceklerini hissettikleri bir şirkette çalışmayı daha çok isteyecek ve o şirketi daha fazla benimseyecektir.

Cinsiyeti bir spektrum olarak anlamak ve iş süreçlerinin her adımında bunu akılda tutarak yaklaşmak şirketlerin hem müşterileri hem de çalışanları için yeni olanaklar açacaktır. Toplumsal cinsiyet gerçeği giderek kendini her alanda daha fazla gösterirken şirketlerin bu değişimlere sadece uymak yerine liderlik etmek ve büyütmek gibi fırsatları var.
 
 

SHARE: READ MORE

17 June

Şirketler LGBTİ+ hak savunuculuğu iddialarında ne kadar samimiler?

Her yıl haziran ayı dünya genelinde LGBTi+ hakları için dönüm noktası olan Stonewall ayaklanmasının yıldönümünden hareketle Onur Ayı olarak kutlanıyor. Haziran ayının gelmesiyle birlikte birçok şirket desteklerini gökkuşağı logoları ve Onur Ayı temasına özel çıkardıkları ürünlerle göstermeye çalışıyor. Fakat LGBTi+’ların iş yerinde ayrımcılığa uğradığını gösteren pek çok araştırmaya göre çoğu şirket kapsayıcılık adına gökkuşaklı logo veya ambalaj kullanımından öteye gidemiyor.
 
“Gökkuşağı badana” (Rainbow-Washing) hükümetlerin veya şirketlerin olumsuz eylem ve davranışlarının üstünü örtmek için LGBTİ+’lara destek veriyormuş gibi görünmesi olarak tanımlanabilir. Şirketlerin her haziran ayında performatif olarak tanımlayabileceğimiz destekleri, gökkuşağına boyanan logolar, Onur Ayı’na özel piyasaya sunulan ürünler bu “badana”nın birer örnekleri olabilir. Bazı çok uluslu firmalar Onur Ayı kapsamında sosyal medya hesaplarının logolarını gökkuşağı bayraklı hale çevirirken Orta Doğu ülkelerine yönelik hesaplarında böyle bir değişikliğe gitmedi. LGBTİ+ haklarını evrensel değil de yerel bir hakmış gibi değerlendiren bu yaklaşım çoğu firmayı eleştirilerin odağı haline getirdi.
 
Gökkuşağı badana, hükümetlerin eylemlerini tanımlamak için de kullanılabilir. Örneği İsrail hükümeti, İsrail'in eşcinsel hakları konusundaki nispeten ilerici duruşunu insan hakları ve uluslararası hukuk alanında yaptıkları ağır ihlalleri örtmek için bir araç olarak kullanıyor. Gökkuşağı badanası, İsrail'in nispeten eşcinsel dostu yasalarıyla desteklenen demokratik, liberal ve eşcinsel dostu bir imajını tasvir ediyor. Fakat İsrail'in bu yaklaşımı Arap ve Filistinli'lerin geri kalmış, homofobik ve barbar insanlar olduğuna yönelik ırkçı bir algı oluşturmak için kullanıldığından sorunlu görülüyor.
 
Gökkuşağı badana, LGBTİ+ ayrımcılığın kendini gösterdiği en önemli sorunlardan biri olan gelir eşitsizliğinin göz ardı edilmesine sebep olabiliyor. Gelir adaletsizliği sorunu kadınlar ve erkekler, beyazlar ve siyahlar arasında olduğu gibi heteroseksüeller ve LGBTi+’lar arasında da oldukça ciddi ölçüde yaşanıyor. Yapılan bir araştırmaya göre LGBTi+ çalışanlar gelir adaletsizliğinden iki farklı şekilde etkileniyor. Araştırma, heteroseksüel hemcinslerine kıyasla eşcinsel erkeklerin %11 daha az kazandığını belirtirken lezbiyen kadınlar %9 daha çok kazanıyor. Başka bir araştırmaya göre oluşan bu farkın nedeni eşcinsel erkeklerin hetero erkeklerin domine ettiği ve genelde daha yüksek gelir getiren işlerden kaçınması, lezbiyen kadınların da  hetero kadınların daha sık istihdam edildiği düşük gelirli işlerden kaçınması.
 
LGBTi+’ların farklı meslek dallarına yönelmesinin bir sebebi farklı eğitim geçmişine sahip olmaları olabilir. Örneğin ABD’de LGBTi+ öğrencilerin üniversiteye gitme oranları daha düşük. Ayrıca STEM alanında eğitim alanların oranı da %12 daha az.
 
Eğitim ve meslek tercihlerinde görülen bu farklılıklarda ayrımcılığın payının ne olduğuna dikkat etmek çok önemli. LGBTi+’ların sadece önyargı yüzünden istedikleri eğitimi alamaması veya iş yaşamında ayrımcılığa maruz kalmaları, hak ettikleri ücreti alamamaları bireyleri etkileyeceği gibi ülke ekonomisine de zarar vermekte.
 
Yapılan son araştırmalar bu tercihlerde ayrımcılığın kilit rol oynadığını gösteriyor. Avustralya’da yapılan bir araştırma LGBTi+ çalışanların daha az ayrımcılığa uğrayacaklarını düşündükleri işleri tercih ettikleri ve meslek seçiminde çoğunlukla hetero erkeklerin istihdam edildiği alanlardan kaçındıklarını gösteriyor. ABD'de yapılan bir diğer bir araştırma deneyinde ise katılımcılardan bazı CV'leri değerlendirmeleri istendi. Özgeçmişlerin bir kısmı LGBTİ+ faaliyetlerine atıfta bulunurken, bir kısmı bulunmamaktaydı ve sonuçta erkek katılımcıların LGBTİ+ etkinliği içeren özgeçmişleri elediği belirlendi. Stonewall tarafından yapılan bir diğer araştırma ise LGBTİ+ çalışanların iş ortamında yaşadıkları ayrımcılığı ortaya çıkardı. Araştırmaya göre 2017 yılında ABD’de çalışan LGBTi+ çalışanların %18’i son 12 ayda iş arkadaşlarının olumsuz yorumlarının veya davranışlarının hedefi olduğunu belirtti.
 
Eşcinsellere karşı ayrımcılık küresel bir sorun. Franklin & Marshall Küresel Eşcinsel Hakları Barometresi, 2018'de LGBTİ+ kişilere sağlanan yasal ve sosyal korumalar konusunda ülkelerin %62'sine başarısız not verdi. Ülkeler arasındaki fark ise geniş. Finlandiya barometrede 100 üzerinden 96 puan alırken, Rusya sadece 19 puan aldı.
 
Çeşitlilik, kapsayıcılık ve LGBTİ+ katılımının önemli destekçilerinden olan küresel şirketler koalisyonu Open For Business hazırladığı rapor, bu ayrımcılığın ülkeler için potansiyel ekonomik sonuçlarından bahsediyor. Rapora göre LGBTİ+ ayrımcılığı Macaristan ekonomisine her yıl GSYİH'nın %0,1 ila %0,2'si veya yaklaşık 200 milyon sterline mal olurken bu oran Romanya’da GSYİH'nın %0,6 ila %1,7'si arasında değişiyor ve 3 milyar sterline kadar çıkıyor.
Bu ayrımcılıkların beyin göçü, kişilerin ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ve yabancı yatırımcıların ülkenin bu tutumuna tepkisi gibi ek, dolaylı ekonomik maliyetleri de olabilir.
 
Araştırmalar aynı zamanda toplumda birtakım önyargılar mevcut olsa da, LGBTİ+ hakları geliştikçe tutumların değişeceğini gösteriyor. Yakın zamanlı araştırmalara göre Avrupa genelinde eşcinsel ilişkileri tanıyan yasalar yürürlüğe girdikten sonra LGBTİ+ kişilere yönelik tutumlar da daha olumlu hale geldi.
 
Toplumdaki bu önyargıları kırmak mümkünken potansiyel ekonomik faydalar da göz önüne alındığında, şirketlerin ve devletlerin senenin sadece belirli birkaç haftasında kapsayıcılığı ve LGBTİ+ haklarını savunmanın ötesine geçmeleri gerekiyor. Daha da önemlisi, şirketlerin bu konuya bir pazarlama stratejisi olarak bakmaktan vazgeçip tüm LGBTİ+ topluluğunun gerçekten desteklendiği ve tanındığı bir dünyaya doğru ilerlemesi gerekiyor. Onur Ayı’nın direnişten kaynaklandığını ve yılda bir kez para kazanabilecek bir parti olmadığının anlaşılması dileğiyle.

SHARE: READ MORE

16 June

İklim davaları bir insan hakları meselesi olarak ele alınıyor

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda çevrecilerin çok uluslu petrol şirketi Shell’e karşı açılan davayı kazanması büyük yankı uyandırdı. Bu gelişme sadece fosil yakıt sektörünün değil, çelik üreticilerinden havayolu şirketlerine kadar tüm kurumsal kirleticilerin tehdit altında olduğunu gösteriyor. Mahkeme kararına göre Shell’in, 2030 yılı sonuna kadar karbon salımını yüzde 45 azaltmak zorunda olduğu dava, çevre hukuku avukatları tarafından iklim davalarında bir dönüm noktası olarak görülüyor. Bu davayla birlikte bir şirketin iklim politikası yalnızca “yetersiz” olarak görülmekle kalmadı, bu yetersizlik bir insan hakları sorunu olarak ele alındı. 
 
Özellikle net sıfır karbon salım taahhütlerinde bulunan ve daha temiz enerjiye geçiş sözü veren Avrupalı petrol devleri, bu geçişi hızlandırmaları için büyük baskı altında. Fransa’da ayrı bir dava da petrol grubu Total aleyhinde sürüyor. 14 yerel kuruluş ve birkaç STK, mahkemenin Total’in sera gazı salımını azaltma kararı almasını talep ediyor. Total aleyhindeki dava, hem Fransa'nın imzaladığı Paris İklim Anlaşması'na hem de Fransa'daki büyük şirketlere, ticari faaliyetleri sonucunda ortaya çıkabilecek insan hakları ve çevreye yönelik riskleri belirleme ve önleme sorumluluğunu yükleyen yasaya dayanıyor.
 
Şirketlerin iklim değişikliği riskleriyle uyumlandıramadıkları stratejileri hissedarlarında da hoşnutsuzluk yaratıyor. İklim krizinin etkileri ağırlaşırken petrol ve gaz üretimini iki katına çıkarmayı planlayan ExxonMobil’in, yıllık hissedar toplantısında şirketin yalnızca  %0,02'sine sahip olan Engine No. 1 adlı küçük bir yatırım şirketi iki yönetim kurulu üyesinin iklim değişikliğiyle mücadeleye daha uygun görülen yöneticilerle değiştirilmesi adına yeterli hissedar desteğini kazandı. Bir diğer önemli gelişme ise Chevron'un yıllık toplantısında yaşandı. Hissedarlarının %61'inin sadece üretim sürecinde değil, kapsam 3 sera gazı salımını azaltma önerisini desteklediği görüldü.  
 
Dünyada ilk kez örneği görülen bir diğer dava da Avustralya’da yaşandı. Avustralya federal mahkemesi, sekiz gencin açtığı davada çevre bakanı Sussan Ley'in gençleri iklim krizinden korumakla yükümlü olduğuna karar verdi.
 
Danimarka’da açılan ilk iklim davası ise Avrupa'nın en büyük domuz üreticisi olan Danish Crown'a karşı, domuz eti üretiminin “düşündüğünüzden daha iklim dostu” olduğunu söyleyen bir pazarlama kampanyasında karbon ayak izini yanlış tanıttığı için açıldı. 
 
Bütün bu örnek davalar ve gelişmelerden sonra şirketlerin iklim değişikliği faaliyetleri konusunda daha çok yasal tepkiyle karşılaşacağı düşünülüyor. Bu davaların şirketlerin faaliyetlerini ve iklim değişikliğini gelecekte nasıl etkileyeceği ve çevre hukuku açısından ne anlama geldiği konusunda daha fazla bilgi edinmek için S360 olarak Hollanda’da çevresel hukuk alanında çalışan Laura Burgers ile kısa bir röportaj gerçekleştirdik. Burgers, Hollanda'daki Amsterdam Dönüştürücü Özel Hukuk Merkezi'nde (ACT) yardımcı doçent olarak çevresel hukuk alanında çalışıyor. Kasım 2020’de iklim değişikliği davalarında yargının rolü üzerine olan doktora tezini tamamlayan Burgers, Shell davası sürecini yakından takip etme fırsatı yakaladı. 

1. İlk kez, büyük fosil yakıt üreticilerinin ticari faaliyetlerini ve taahhütlerini hedef alan bir dava başarıyla sonuçlandı. Fosil yakıt endüstrisi üzerindeki caydırıcı etkisini göz önünde bulundurarak bu habere çevre hukuku açısından nasıl yaklaşıyorsunuz? 

Mahkeme insan haklarına saygı göstermek, insan haklarını korumak ve yerine getirmek zorunda olan devletlerin aksine, şirketlerin insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğü olduğunu belirtti. Yani hükümetlerin insan haklarını gerçekleştirmek için aktif olarak bir şeyler yapması gerekir, ancak özel şirketlerin yalnızca insan haklarını olumsuz yönde etkileyen davranışlardan kaçınması gerekir. İklim değişikliğinin etkilerinin tam bir felaket olacağını biliyoruz: deniz seviyesinin yükselmesi Hollanda'daki insanların evsiz kalmasına neden olacak, sıcak hava dalgalarının artması yaşlı insanların ölümüne sebep olacak ve kasırgalar ölümlere ve yaralanmalara yol açacak. Dolayısıyla iklim değişikliği aynı zamanda bir insan hakları meselesidir. Mahkeme de Shell’in insan haklarını tehlikeye atacak ölçüde salıma neden olmaktan kaçınma yükümlülüğünde olduğu sonucuna vardı. Shell'in bu karardan sonra üzerine düşeni yapması ve 2030 yılına kadar sera gazı salımının %45'ini azaltması gerekiyor ki bu tüm fosil yakıt üreticileri için gerekli bir rakam. 
 
2. Karar açıklandığında adliyedeydiniz, o günden özel bir anınız var mı? Adliyede ortam nasıldı ve Shell'in tepkisi ne oldu? Sizce bu karar bekleniyor muydu?  

Maalesef korona önlemleri nedeniyle davanın taraflarıyla aynı odada değildim ama başka bir odada oturup video yayınını izledim. Koridorlarda davayı kazananların kutlama yapıp tezahürat ettiklerini gördüm.  

3. Mahkeme bu kararları nasıl uygulayacak ve Shell buna uymazsa ne olacak? Bu kararın fosil yakıt endüstrisinin yanı sıra çevreyi kirleten faaliyetlere yatırım yapan, sigortalayan veya finansman sağlayan şirketlerin de içinde bulunduğu gerçek bir dönüşümü başlatacak kadar güçlü olduğuna inanıyor musunuz?  

Davayı açan çevre örgütleri, kararı uygulatmak için henüz ceza talep etmedi. Bu davaya herhangi bir maddi çıkar için değil, sadece Shell'in iklim değişikliğine karşı üzerine düşeni yapmasını sağlamak için başladıklarını belirtiyorlar. Gerekirse icra takibi başlatabilir ve ceza talep edebilirler. Ancak Shell gibi tanınmış ve büyük bir şirketin yasalara uyması bekleniyor. Mahkeme, yaygın olarak kabul edildiği gibi tüm şirketlerin insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğü bulunduğunu vurguladı. Diğer şirketlere karşı yapılan iklim iddialarının da mahkemelerce kabul edilip edilmeyeceği ileride görülecektir, çünkü her şirket Shell kadar fazla miktarda sera gazı salımından sorumlu değil ve her şirket, neden olduğu salımlar üzerinde Shell kadar fazla etkiye ve kontrole sahip değil. 

4. Bu kararın zamanlaması, COP26'nın yaklaşmakta olduğu ve IEA'nın sıfır karbonlu bir gelecek için yol haritasına ilişkin en son raporunu yayınladığı düşünüldüğünde oldukça önemli. Artık iklim krizinin bir insan hakları sorunu olarak ele alındığını görüyoruz. Bu konunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve benzeri mercilerce örnek bir karar olduğunu düşünüyor musunuz?   

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin gelecekteki kararları hakkında tahminde bulunmak çok zor ama iklim değişikliğinin bir insan hakları meselesi olduğunu inkar ederlerse çok şaşırırım. Diğer şirketlerin tepkilerine gelince, stratejilerinde dava risklerini zaten hesaba kattıklarını düşünüyorum. Bunun önemli bir etkisi olacaktır. 
 
5. Bu kararın AB ülkeleri üzerinde büyük etkisi var ama AB üyesi olmayan, Paris Anlaşması’na taraf olmayan ülkeler ve özel sektörleri üzerindeki etkisini nasıl yorumluyorsunuz? 

Mahkeme, insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğünün, OECD gibi kuruluşlara üye olup olmadıklarına bakılmaksızın tüm şirketler için geçerli olduğunu vurguladı. Bu, Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’nde ortaya konan fikir birliğini doğru bir şekilde yansıtıyor. İklim değişikliğinin giderek insan hakları meselesi olarak görülmeye başlaması küresel bir gelişme olduğundan AB'ye özgü bir durum değil.

SHARE: READ MORE

10 June

Çin’in 5 yıllık yol haritasından çıkartılabilecek iç görüler

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Çin’in Mart ayında 14. 5 yıllık Kalkınma Planı’nı açıklamasının ardından, 2060’a kadar karbon nötr olmayı da içeren iklime yönelik taahütleri politikacılar, liderler ve uzmanlar tarafından büyük bir ilgiyle takip ediliyor. Çin’in açıkladığı planlar beraberinde Çin ile iklim konusunda uluslarası ortaklık yapma yönünde de ilgi artışına sebep oldu. Çin ve Amerika Birleşik Devletleri yaptıkları ortak bir açıklamada gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıt bağımlılığından, yeşil, düşük karbonlu bir enerji sistemine geçişleri için gerekli aksiyonları alacaklarını ve uluslararası yatırım ve finansal desteği maksimize edeceklerini paylaştılar.
Bütün bu gelişmelerin finansal piyasalar üzerine etkisine bakıldığında ise, 14. Kalkınma Planı’yla birlikte Çin’de çevresel, sosyal ve yönetişimsel (ÇSY) konulara gösterilen ilginin giderek arttığını söylemek mümkün. 2018’de Çin’de ÇSY ile bağlantılı ETF’lere yönelik finansal akış 4.9 milyar dolar iken 2019’da bu rakam 20.5 milyar dolara ulaştı.
Çin’in taahhüt ettiği hedeflerine ulaşması için teknolojik çözüm ve inovasyonların yanı sıra enerji piyasalarında da önemli bir değişim yaşanmasına ihtiyaç var. 14. Kalkınma Planı’ndan yola çıkarak Çin’in net sıfır ekonomi olma yolculuğuna dair çeşitli iç görüler bulunuyor

Enerji piyasaları ve karbon salımı yönetmelikleri yakın zamanda değişebilir
Çin hükümetinin 2030’a kadar emisyonların zirve yapacağını açıklamasına rağmen kömür Çin’in pandemi sonrası ekonomisinin can damarını oluşturuyor. Salımlarda henüz bir dönüm noktasına ulaşılmaması Çin’in karbonsuzlaşma planlarını tehlikeye atabileceğinden önümüzdeki 5 yıl, verilen taahhütlerin yerine getirilmesi açısından kritik önem taşıyor. Bu nedenle ulusal hedeflere ulaşmak için önümüzdeki dönemde yerel hükümet plan ve politikalarının ve endüstrinin önemli ölçüde değişeceği ve planlara uyumlu hale getirileceği tahmin ediliyor.

Endüstri iyileştirme planlarının önemli etkileri olabilir
14. Kalkınma Planı iklim politika ve hedefleriyle birlikte endüstri iyileştirme planlarını da içeriyor. Bu  planlar Çin’in ekosistem onarma çabalarının bir parçasını oluşturarak, yükselen üretim maliyetlerini ve bununla birlikte sosyal ve çevresel maliyetleri azaltmayı hedefliyor. 13. Kalkınma Planı’yla birlikte Çin kaynak yoğun üretimi, yüksek değer üreten ve verimli kaynak kullanımını teşvik eden bir üretim modeline dönüştürmeyi hedeflemeye başlamıştı. Bu durumun önümüzdeki yıllarda daha da hız kazanması bekleniyor.
Bu kapsamda önümüzdeki yıllarda kaynak yoğun olup düşük katma değer üreten şirketler işletme haklarını kaybedebilir. Ayrıca bu şirketler üretim süreçlerinde iyileştirme yapma, kirlilik azaltımı ve kontrol mekanizmalarını artırma vb. sebeplerle yüksek sermaye masraflarıyla karşı karşıya kalabilir. Ayrıca, uzun dönemli çevresel izinler elde etmeleri imkansız hale gelebilir.

Zorunlu değişimler, beraberinde inovasyonu ve fırsatları getirebilir
Şubat 2021’de Çin, yeşil ve düşük karbonlu döngüsel ekonomiyi teşvik etmek için bir kılavuz yayınladı. Döngüsel ekonomi için değişim çağrısında bulunan bu kılavuz endüstri iyileştirme planlarını desteklemenin yanı sıra çeşitli sektörler için de büyük fırsatlar barındırıyor. Bu fırsatlar özellikle altyapı sektörü (çelik, çimento, yapı malzemeleri vb.), tüketim ürünleri (tekstil, kağıt yapımı, deri üretimi, plastik) ve atık yönetimi alanlarında öne çıkıyor.

ÇSY yatırımları henüz istenen noktada değil
ÇSY yatırımları küresel pazarlarda ana akım haline gelmiş olsa da, Çin’de bu durum hâlâ başlangıç seviyesinde. Kredi verenler ve yatırımcılar henüz ÇSY ile bağlantılı risk ve fırsatları yatırım kararlarında değerlendirmek için hazır değil. Bu nedenle ÇSY ile bağlantılı risk ve fırsatların tespit edilmesi, sürdürülebilirlikle ilgili konuların Çin’de stratejik yatırım için nasıl bir fırsat yaratacağı konusunda uzmanlık oluşturulmasına ihtiyaç var.

Çin’in sürdürülebilir kalkınma için bir yol haritası bulunsa da küresel politik ve ekonomik gelişmeler de piyasalar ve şirketlerin başarısı üzerinde büyük rol oynayacak. Özellikle istenen değişimlerin yaşanması için Çin’deki şirketlerin kendi çevresel etkilerini iyi anlamaları, gelişmelerin şirketlerini nasıl etkileyeceğini öngörmeleri ve buna yönelik hem riskleri hem de fırsatları göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekiyor. 
 

SHARE: READ MORE

4 June

İklim krizi için sadece yeni teknoloji değil, yeni bir kültür ve siyaset de gerek

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bilim insanlarının Antroposen olarak adlandırdıkları, insanların doğal çevreyi şekillendiren baskın güç haline geldiği yeni bir jeolojik çağda yaşıyoruz. Pek çok bilim insanı bu yeni dönemin başlangıcını ikinci dünya savaşı sonrası ekonomik patlamayla, yani “büyük ivmeyle” ilişkilendiriyor. . Dünya üzerindeki insan kontrolünün bu denli hızlı artışı, diğer etkilerinin yanı sıra insanlığı felaketle sonuçlanması beklenen iklim değişikliğinin uçurumuna getirdiğine, kitlesel bir yok oluşu tetiklediğine, dünyanın nitrojen döngüsünü bozduğuna ve okyanusların asitlenmesine sebep olduğuna inanılıyor.

Toplumdaki genel görüş ise teknolojinin bu soruna çözüm olabileceği yönünde. Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin, enerji verimliliğine sahip binaların, elektrikli araçların ve hidrojen yakıtlarının, salımların azaltılmasında belirleyici bir rol oynayacağı tahmin ediliyor. Ana akım iklim değişikliği modellerinin çoğu, uygulamaya hazır olmaktan çok uzak olmasına rağmen, büyük ölçekli karbon yakalama teknolojilerini göz önünde bulundurarak gelecekte bir dereceye kadar “negatif salım” olacağını öngörüyor. Bu çözüm önerilerinin başarısız olması durumda ise jeomühendislik pratiklerinin öneminin artacağı düşünülüyor.

Ancak bir diğer önemli görüşe göre bu anlatıdaki sorun, çevresel bozulmanın nedenlerine değil semptomlara odaklanılması. Geleceğe dair umutların bağlanıldığı teknolojiler, beklendiği gibi gerçekleşse ve çok fazla ek hasara yol açmasa bile- ki ikisi de şu an büyük varsayımlar – insanların düşünce yapılarını düzeltmeyecek. Çünkü yaşanan durumun, bilim ve teknoloji değil, bir kültür ve siyaset krizi olduğuna inanılıyor. İnsanların kendini bu karmaşadan yenilikçi gelişmelerle ve mühendislik harikalarıyla kurtarabileceğine inanması, Antroposen'in temel dersi olduğuna inanılan gezegen ölçeğindeki süreçlerle uğraşmanın kibir değil alçakgönüllülük gerektirdiğini göz ardı etmek olarak görülüyor.

Uygarlık anlayışının temelinde, dünyanın insanlığın sömürüsü için var olduğunu öne süren ekstraktivizm anlayışının ve sınırları olan bir bölge içinde anlamsız olan sonsuz büyüme fikrinin yer aldığı düşünülüyor. Başarının işaretleri olarak maddi mülkiyet, sadece tüketmek uğruna tüketme dürtüsü ve eylemlerin uzun vadeli sonuçlarını görmezden gelmek küresel kapitalizm kültürünün bir parçası haline geldi. Ancak yerli halkların bizlere öğrettiği gibi bu kavramlar kesinlikle tartışmasız gerçekler değil.  

Birçok yerli topluluk, doğal ortamlarını yakından tanıyabildi ve çoğu zaman zorlu koşullara rağmen bin yıl boyunca varlıklarını sürdürebildi. Bu süreçte yerli toplulukların çevrenin desteğinin sınırlarını anlamaya başladıklarına ve çevreye özen göstermenin aynı zamanda bir öz bakım eylemi olduğunu kavradıklarına inanılıyor. Örneğin, Pasifik adalarındaki yerliler aşırı avlanmayı önlemek için okyanusun yasak bölgelerini belirlerken, And Dağları'ndaki yüksek rakımlı bölgelerdeki çiftçiler mahsullerini yetiştirmek için erozyonu azaltan teraslara güveniyordu. Bu bilgiler doğrultusunda dünyanın kalan biyoçeşitliliğinin %80'inin yerli halkların yaşadığı topraklarda bulunmasının tesadüf olmadığı söylenebilir.

Dünya ile insan ilişkisini yeniden inşa etmek, uygarlığın birçok başarısını göz ardı etmek anlamına gelmek zorunda değil. Teknolojik yeniliklerden bazılarının, çok yönlü çevresel krizin belirtilerinin tedavi edilmesine yardımcı olabileceği düşünülüyor. Ancak nedenleri ele almak, mevcut toplumun üzerine inşa edildiği sonsuz büyüme, doğal çevrenin araçsallaştırılması ve türcülük gibi bazı varsayımlardan vazgeçmek anlamına gelebilir.

Bu durumun pratikte nasıl şekillendiği de farklı bir tartışma konusu. Bir medeniyetin kolektif zihniyetini değiştirmek aynı zamanda değerlerde de bir değişimi beraberinde getirir. Çocukları kibir ve bireysellikten ziyade alçakgönüllülük ve bağlılık konusunda eğitmek anlamına gelebilir. Tüketim ile ilişkimizi değiştirmek, reklamın büyüsünü, üretilen ihtiyaçları ve statüyü kırmak olabilir. Ayrıca, ulus devletin ve şu andaki nesillerin yaşam süresinin ötesinde bir siyaset için talepleri dönüştürmek ve siyasi örgütlenmek anlamına geldiği düşünülüyor. Galler hükümetinin gelecek nesillerin iyi olma hali  için oluşturduğu bakanlığı buna bir örnek olarak görmek mümkün.  

COVID-19 salgınının, medeniyetin ne kadar kırılgan ve miyop olduğunu gösterdi. Teknoloji, aşıların geliştirilmesi yoluyla pandemiden bir çıkış yolu bulmada büyük bir rol oynamış olsa da toplumlar insanlıktan daha güçlü olan doğa güçleri karşısında felç olurken insanlığın sınırları da vurgulandı. İnsanlığın kaotik tepkisinin ise teknolojik hünerin, iyi siyasi liderliğin yerini tutamayacağını gösterdiği düşünülüyor. Uygarlığın tüm başarılarına rağmen derinden kusurlu olduğu ise vurgulanan diğer konulardan biri. Bu krizi gerçekten çözmenin yollarından biri ise insanlığın kim olduğunu yeniden hayal ederek kurmasına bağlı.
 

SHARE: READ MORE

4 June

Avrupa Birliği Taksonomisi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği (AB) Taksonomisi’nin, Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın temel aracı olması ve etkisinin Avrupa sınırlarının da dışına çıkması bekleniyor. Bu nedenle AB sınırları içerisinde operasyonlarını sürdüren yabancı kökenli şirketlerin ve pazarların Taksonomi’nin yaptırımlarından ve sonuçlarından haberdar olması büyük önem arz ediyor.

Taksonomi, çevresel açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetleri belirleyen bir sınıflandırma sistemi oluşturuyor. Bu kapsamda faaliyetlerin altı çevresel hedefe yönelik etkisi performans kriterlerine dayandırılarak değerlendiriliyor: iklim değişikliğini hafifletme; iklim değişikliğine uyum; su ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve korunması; döngüsel ekonomiye geçiş, suyu koruma ve geri dönüşüm; kirliliğin önlenmesi ve kontrolü. Başka bir deyişle, Taksonomi, neyin "yeşil" olarak kabul edilebileceğini ve neyin olamayacağını açıklayan bir mekanizma.

AB Taksonomisi’nin, 2030 iklim ve enerji hedeflerine katkıda bulunmanın yanı sıra, AB'yi 2050'ye kadar iklim nötr olmaya yönlendirecek bir yol haritası sunan Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın hedeflerini de destekleyeceği öngörülüyor. Açıklamalara göre, belirli tarama kriterlerini tanımlayarak çevresel olarak sürdürülebilir faaliyetlerin bir listesini oluşturan Taksonomi, şirketler, yatırımcılar ve politikacılar için neyin “yeşil” olduğuna dair net tanımlar sağlanmasını amaçlıyor. Ayrıca, Taksonomi’nin tarım, inşaat, bilgi iletişim teknolojileri, imalat, ulaşım, kamu hizmetleri ve finans dahil olmak üzere bir dizi sektörde çevresel olarak sürdürülebilir olduğu kabul edilen faaliyetlere yatırımın artmasını sağlaması bekleniyor.

AB'de yerleşik olan, faaliyet gösteren veya yatırımcıları olan şirketlerin, Taksonomi’ye, özellikle aşağıda bahsedilen altı nokta çerçevesinde dikkat etmeleri gerektiği düşünülüyor.
 
        1. Yatırımcılar, işletmelerin faaliyetlerinin AB Taksonomisi ile ne ölçüde uyumlu olduğunu sorgulayabilir.AB Taksonomisi’nin amaçlarından biri Avrupa düzeyindeki birçok mali mekanizmanın temelini oluşturmak olduğundan Avrupalı kurumsal yatırımcıların ve varlık yöneticilerinin, sürdürülebilir fonlarının AB Taksonomisi’ne nasıl uyum sağladığını açıklaması gerekecek. Bu nedenle yatırımcılar, şirketlere faaliyetlerinin Taksonomi ile ne kadar uyumlu olduğunu sorarak yatırımlarını şekillendirebilir.
Finansal Olmayan Raporlama Direktifi (NFRD) uyarınca, 500'den fazla çalışanı olan ve kamu yararına çalışan şirketlerin, sürdürülebilirlikle ilgili politikalar dahil olmak üzere yıllık raporlarda finansal olmayan bilgileri de açıklamaları gerekiyor. Bu nedenle NFRD’nin de AB Taksonomisi’ni içerecek şekilde düzenlenmesi gerektiği tartışma konuları arasında. NFRD kapsamına giren şirketlerin, Taksonomi ile uyumlu olarak, faaliyetlerinin çevresel sürdürülebilirlikle nasıl ve ne ölçüde ilişkili olduğuna dair bilgileri şeffaf bir şekilde açıklaması istenebilir.

       2. Şirketler, ilk adım olarak faaliyetlerinin Taksonomi ile uyumlu olup olmadığını değerlendirebilir.

Taksonomi, ekonomik faaliyetlerin düzenlemede tanımlanan altı çevresel hedeften en az birine "büyük ölçüde katkıda bulunması" gerektiğini, diğer beş çevresel hedeften herhangi birine "önemli bir zarar vermemesi" gerektiğini ve "minimum güvenlik önlemleri" ile uyumlu olması gerektiğini ortaya koyuyor.

Avrupalı yatırımcılara sahip şirketler bu Taksonomi’yi kullanarak, ekonomik faaliyetlerinden hangilerinin çevresel olarak sürdürülebilir olarak değerlendirildiğini ölçebilir ve bu doğrultuda aksiyon alabilir. Şirketler daha sonra, Taksonomi ile uyumlu olmayan faaliyetlerden kaynaklanan potansiyel yasal ve finansal riski azaltmak için uygun adımları düşünebilir ve faaliyetlerini Taksonomi ile uyumlu hale getirmek için yeni fırsatları keşfedebilir.

        3. Diğer pazarlar da kendi taksonomilerini oluşturmaya başlıyor.

Kanada, Japonya, Malezya, Singapur, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere diğer pazarlar da kendi taksonomilerini oluşturmak için değerlendirme sürecindeler.

Ayrıca, Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı (NGFS) tarafından da politika yapıcılara, ilgili paydaşlara ve uzmanlara ekonomik faaliyetlerinde Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) şeffaflığı sağlayan sınıflandırmalar geliştirmeleri ve benimsemeleri tavsiye ediliyor. Uluslararası Sürdürülebilir Finans Platformu (IPSF) Ekim ayında, farklı yetki alanlarındaki taksonomiler arasındaki ortaklıkları belirlemek ve sınır ötesi yeşil yatırım ölçeğinin büyümesini desteklemek için bir "ortak zemin taksonomisi" üzerinde çalışmak üzere, AB ve Çin'in ortak liderliğinde bir çalışma grubu kurdu.

        4. AB Taksonomisi Avrupa'nın ötesindeki işletmeleri de etkileyecek.

Avrupalı yatırımcıları olan işletmelerin AB Taksonomisi’ne uyumunun sorgulanması oldukça muhtemel gözüküyor. Dahası, küresel olarak faaliyet gösteren Avrupalı şirketlerin de AB Taksonomisi merceğini küresel operasyonlarına uygulaması bekleniyor. Taksonomi her ne kadar bir Avrupa yönetmeliği olsa da Avrupa ile iş yapan yabancı pazarlar üzerinde de etkili olacağı öngörülüyor.

       5. AB Taksonomisi sadece çevre ile ilgili değil.

Taksonomi ile uyumlu olmak için, işletmelerin aynı zamanda OECD Çokuluslu Şirketlere İlişkin Kılavuz İlkeleri ile Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları Kılavuz İlkeleri’nin asgari sosyal güvencelerini de karşılaması gerekiyor.

       6. Zorunlu raporlamanın 1 Ocak'ta başlaması planlanıyor.

Avrupa Komisyonu, Taksonomi’nin kullanımını kolaylaştırmak için bir bilişim teknolojileri aracı oluşturuyor ve bu aracın 2021'in ilk yarısında kullanıma sunulması bekleniyor. Yatırımcıların, 2021 raporlama dönemini kapsayacak şekilde, ÇSY fonlarının iklim etkilerinin azaltımı ve iklim adaptasyonuyla uyumu hakkında 1 Ocak'a kadar rapor vermesi gerekecek.
 

SHARE: READ MORE

4 June

Uluslararası Enerji Ajansı, 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşmak için şimdiye kadarki en ciddi uyarısını yaptı

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency- IEA), iklim kriziyle mücadelede koyulan hedeflere ulaşmak için nelere ihtiyaç duyulduğuna ilişkin şimdiye kadar hazırlanan en kapsamlı raporunu yayımladı. Bugün, yüzyılın ortalarında veya hemen sonrasında net sıfır emisyona ulaşma sözü veren ülkelerin sayısı artsa da küresel sera gazı emisyonları da artıyor. Ayrıca bu ülkelerin çok azı fosil yakıt araştırmalarını durdurma niyetinde. İngiltere, Kuzey Denizi'nde yeni petrol ve gaz sahalarına ruhsat veriyor, Çin kömürle çalışan enerji santralleri inşa ediyor ve petrol şirketleri hala yeni üretime yatırım yapıyor.
 
Rapora göre iklim kriziyle mücadelede verilen uluslararası çabalar için kritik bir döneme yaklaşıyoruz ve 2050'ye kadar net sıfıra ulaşma ve küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C ile sınırlama şansımızın ne kadar gerçekçi olduğunu belirleyecek şey taahhütler ile eylemler arasındaki farkın kapatılmasında yatıyor. IEA, raporda hükümetlere 2035'ten itibaren yeni fosil-yakıtlı otomobillerin satışının durdurulması ve 2040 yılına kadar küresel elektrik üretiminin karbonsuz hale getirilmesi gibi net sıfır hedefine ulaştıracak 400 önlem sunuyor.
 
IEA’nın raporunda belirttiğine göre, dünya küresel ısınmanın güvenli sınırları içinde kalacak ve 2050 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşacaksa, kömürle çalışan yeni elektrik santralleri, yeni petrol ve gaz sahaları oluşturulmamalı. IEA, fosil yakıtları büyük ölçüde azaltmaya yönelik şimdiye kadarki en güçlü uyarısında, 2035'ten sonra yeni fosil yakıtlı arabaların satılmaması ve enerjiye yapılan küresel yatırımın 2 trilyon dolardan iki katına çıkarılması çağrısında da bulundu. Ayrıca rapor bu değişimlerin, ülke ekonomilerine bir yük getirmeyeceğini, aksine net fayda sağlayacağına dair de kanıtlar sunuyor. Buna göre, önlemlerin 30 milyon yeni istihdam alanı yaratması ve küresel GSYİH büyümesine yılda 0,4 puan eklemesi bekleniyor. Kömür sektöründeki yaklaşık 5 milyon işin bu önlemlerle birlikte kaybolması beklenirken hükümetlerin bu geçişi kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmasının gerekliliği üzerinde duruluyor.
 
Geçen ay IEA, salımların pandemi sonrası önlemlerin gevşemesini takiben ikinci en büyük sıçramayı yaşayacağı konusunda uyarmıştı. IEA'nın yönetici direktörü ve dünyanın önde gelen enerji ekonomistlerinden biri olan Fatih Birol, iklim krizi konusunda ciddi olan hükümetlerin bu yıldan itibaren petrol, gaz ve kömürde yeni yatırımlar yapmamaları gerektiğini belirtti. Birol, aynı zamanda raporun herhangi bir yatırımı yasaklamadığını fakat hükümetlerin net sıfır hedefine ulaşmak istiyorlarsa gerekli aksiyonları da alması gerektiğini vurguluyor. Yani hükümetlerin verdiği hedeflere ulaşmak için güçlü politikalar oluşturması gerekiyor.
 
Raporda bahsedilen ve son zamanlarda tartışma konusu olmuş bir diğer konu da karbon salımını azaltacak teknolojilerin günümüzdeki gelişimi. Bill Gates’in son kitabında iklim kriziyle mücadelede bugün alınabilecek önlemlerden ziyade gelecek teknolojilerin rolü üzerinde fazlaca durması ve ABD iklim elçisi John Kerry’nin 2050 yılına kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşmak için gereken karbon azalmalarının yarısının yeni teknolojiler kullanılarak yapılması gerektiğini söylemesi, iklim uzmanları tarafından endişeyle karşılanmıştı. Oysa iklim, mevcut salımlardan ziyade kümülatif salımlara yanıt verdiğinden, gerekli karbon kesintilerinin yapılması geleceğin teknolojilerine bırakılırsa, 1,5°C sınırında kalmak için çok geç olacak. Birol, karbon emisyonlarını 2030 yılına kadar yarıya indirmeyi sağlayacak teknolojilerin günümüzde mevcut olduğunu ve şimdiden harekete geçilmesi gerektiğini söylüyor.
 
Gelişmiş piller, özellikle elektrikli araçlarda kullanım için hidrojen ve karbon yakalama teknolojileri bahsedilen yeni teknolojilerden en etkili olanları olarak belirtiliyor. Birol’a göre küresel ekonominin çoğunluğu rüzgar ve güneş enerjisi gibi halihazırda yaygın bir şekilde kullanılan teknolojiler sayesinde karbondan arındırılabilir. Fakat çelik ve çimento üretimi, havacılık ve nakliye gibi karbondan arındırılması zor sektörler için bu yeni teknolojiler oldukça önemli.
 
2050 yılına kadar net sıfır karbon salımı hedefinin tutturulması hükümetlerin ciddi bir şekilde çabalamasını gerektiriyor. Özellikle pandemi sonrasında yaşanan hızlı artışın önüne geçmek hükümetlerin etkin politikalar oluşturmasına bağlı.
 

SHARE: READ MORE

4 June

İklim Anksiyetesi Artıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim krizinin sonuçları her geçen gün hayatımızda daha da belirgin hale geliyor. Uzun süreli kuraklıklar, aşırı yağış ve sel baskınları, orman yangınları ve özellikle kentlerde görülen sıcaklık artışları gibi aşırı iklim olayları, iklim değişikliğinin sonuçlarıyla yüzleşmemize sebep oluyor. Sosyal açıdan ise gıda ve konut güvenliğini tehdit etmesi ve gıda fiyatlarında artışa sebep olması nedeniyle iklim değişikliği; toplumsal ve ekonomik olarak geri kalmış, dezavantajlı kesimleri çok daha güçlü bir şekilde etkiliyor ve dünya genelinde eşitsizliklerin artmasına neden oluyor.
 
Bilim insanları, son zamanlarda bu etkiler dışında pek farkında olmadığımız ve üzerine çok konuşulmayan iklim krizinin yarattığı travma ve depresyonun etkilerine dikkat çekiyor. Araştırmacılar, önlem alınmadığı takdirde halihazırda milyarlarca insanı etkileyen ve trilyonlarca dolar maliyeti olan ruh sağlığı sorunlarının küresel ısınmayla birlikte daha da artacağını belirtiyor. Örneğin; Avustralya'da son zamanlarda çıkan orman yangınları hükümete ruh sağlığının desteklenmesini sağlamak için 76 milyon Avustralya dolarına (42 milyon sterlin) mal oldu. Imperial College London tarafından paylaşılan “İklim değişikliğinin ruh sağlığı ve duygusal refah üzerindeki etkisi” isimli raporun yazarlarından Emma Lawrance, gelecekte daha fazla insanın bu sorundan etkilenmesini ve eşitsizliklerin artmasını öngördüğünü belirtiyor.
 
Sıcak hava dalgaları intihar oranlarının artmasına neden olurken, seller ve orman yangınları gibi aşırı hava koşulları mağdurlarını travmatize ediyor, gıda ve konut güvenliğiyle birlikte yaşanan geçim sıkıntıları ciddi stres ve depresyona neden oluyor. Evini kaybeden, sel riski olan bölgelerde yaşayan, kuraklık nedeniyle geçim kaynağını kaybeden veya iklim krizi nedeniyle yaşanan yangınlarda bir yakınını kaybetmiş insanlar yaşadıkları şok ve travma nedeniyle anksiyete veya depresyon rahatsızlığı yaşayabiliyor, bu da uzun dönemde intihar riskinin artmasına yol açıyor.
 
Yapılan araştırmalar ayrıca gelecekle ilgili kaygıların insanların, özellikle de gençlerin ruh sağlığına ciddi zararlar verdiğini gösteriyor. Eko-kaygı, değişen iklim nedeniyle insanların yaşadığı varoluşsal endişeleri tanımlamak için kullanılabilir. İnsanların ileride güvende olup olmayacakları, çok daha sık meydana gelen doğal afetleri atlatıp atlatamayacakları veya dünyamızın geleceği hakkındaki endişeleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Eko-kaygı, iklim krizinden doğrudan etkilenmemiş olanların da ruh sağlığını tehdit ediyor. 2020'de pandeminin ortasındayken bile, Birleşik Krallık'taki gençlerin çoğu iklim değişikliği konusunda Covid-19'dan çok daha fazla kaygılı olduklarını belirtiyor.
 
İklim krizi her ne kadar ruh sağlığı üzerinde ciddi etkilere neden olsa da bu konu görmezden gelinmekte. Öyle ki 2010-2020 yılları arasında yapılan, iklim değişikliğinden bahseden 54.000 tıbbi araştırma makalesinin sadece %1'inden azı ruh sağlığından da bahsediyor. İklim krizinin görmezden gelinen bu etkileri oluşturulan politika ve planlarda da yer bulamıyor. Görülüyor ki, iklim krizi ve ruh sağlığı arasındaki ilişkinin daha detaylı incelenmesi gerekiyor. Elde olan az veriye rağmen, şimdiye kadar yapılan araştırmalar sıcaklıkların artmasıyla intihar oranlarının da arttığını gösteriyor.  Bu ilişki belirli bir eşiğin üzerindeki ısıda her 1ºC’lik artış için %1'lik bir artış olarak belirtiliyor. Ayrıca, hava kirliliği, orman yangınları ve kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının intihar oranlarının artmasına neden olduğuna dair kanıtlar da bulunuyor. Yüksek sıcaklıkların ruh sağlığını doğrudan nasıl etkilediği henüz tam olarak bilinmiyor, ancak bilim adamları beyne giden kan akışındaki değişikliklerin belki de ilaçlarla şiddetlendiğini ve uyku kaybının da etkisi olabileceğini öne sürüyorlar. Paylaşılan verilere göre, bir afetten kaynaklanan psikolojik travma vakalarının fiziksel yaralanma vakalarını 40'a bir oranında aşabileceği görülüyor.
 
Imperial College London tarafından paylaşılan raporda, bu döngünün kırılmasında iklim değişikliğiyle mücadelede atılacak adımların önemine dikkat çekiliyor. Bireylerin, toplulukların ve hükümetlerin iklim krizine karşı atacakları adımlar, yalnızca krizin etkilerini azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda insanlara daha sağlıklı yaşamlar, umut ve harekete geçme duygusu vererek ruh sağlığını da artıyor. Örneğin; evlerdeki sıcak suyun güneş panellerinden elde edilmesi gibi bu artan kaygıyı eyleme dönüştürmek önemli bir ilk adım olabilir. Hükümetlerin de bu adımların atılmasını teşvik edici ve kolaylaştırıcı düzenlemeler yapması gerekiyor. Yürümeyi ve bisiklete binmeyi kolaylaştırmak, insanların ziyaret edebileceği doğa açısından zengin yerler sağlamak ve evlerin ısıtılmasında enerji verimliliği önlemlerine dikkat etmek bireylerin ruh sağlığına önemli faydalar sunulabilir.
 
İklim krizinin yarattığı çevresel ve sosyal problemler artık gündelik hayatımızın birer parçası fakat tüm bunların yanında iklim krizinin dünya çapında yüz milyonlarca insanın ruh sağlığına da önemli etkileri var. Bu krizle mücadeleyi sadece çevresel ve sosyal problemlere indirgemek ve ruh sağlığına etkilerini görmezden gelmek sorunu daha da derinleştirebilir. Bireylerin bu sorunu fark edip önceliklendirmesi kadar hükümetlerin de iklim kriziyle mücadele planlarında ruh sağlığına etkilerinden bahsetmeye başlamaları büyük önem taşıyor.
 

SHARE: READ MORE

21 May

Cinsiyete dayalı eşitsizliklerin bir diğeri: Emeklilik maaşı eşitsizliği

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Cinsiyete dayalı emeklilik maaşı eşitsizliği kadınların, erkeklere göre emeklilik döneminde daha düşük gelire sahip olması olarak tanımlanıyor .Çevrimiçi yatırım yönetim hizmeti veren Nutmeg’in araştırmasına göre bu maaş farkı ortalama olarak 164.000 sterline kadar çıkabiliyor. Bu da emeklilikte kadınların, erkeklerin kazandığının yalnızca üçte ikisini kazanmalarına yol açıyor. Avrupa İstatistik Ofisi verilerine göre, 2018’de Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 65 yaş üstü kadınlar ile erkekler arasındaki emekli maaş farkı ortalama yüzde 30 olurken, Türkiye’de bu oran yüzde 29.7.
 
Son yıllarda daha çok gündeme gelen bu eşitsizliğin farklı nedenleri bulunuyor. En önemli sebepleri arasında hala pek çok ülkenin gelir eşitliğini sağlayamamış olması yatıyor. “Eşit iş eşit ücret” söyleminin hayata tam anlamıyla geçirilememiş olması kadınların daha az tasarruf yapmasına ve emeklilikte daha düşük gelire sahip olmasına yol açıyor. 1990'ların başında, kadınların erkeklere oranla neredeyse %30 daha düşük ortalama saatlik ücret kazanması günümüze kadar iyileşme gösterse de bu fark hala % 20 civarlarında kalmaya devam ediyor. Ancak emeklilikte görünen ücret açığı bu orandan daha da fazla.
 
Bu eşitsizliği yaratan bir diğer faktör de bireylerin iş dışında yerine getirmek zorunda oldukları, bakım ve ev işi gibi sorumluluklar. Araştırmalar gösteriyor ki kadınların ev ve bakım işleri için harcadığı ücretsiz emek erkeklere kıyasla çok daha fazlayken erkeklerin ücretli bir işte çalışma süreleri kadınlara kıyasla daha fazla. İş yaşamı dışında bireye yüklenen bu sorumluluklar kişinin istihdamdan ayrılmasına veya yarı zamanlı işlere yönelmesine, sonuç olarak da emekli maaşına yatırım yapmak için daha az kazanç elde etmesine yol açabiliyor. Örneğin emeklilik maaşının büyük bir kısmının biriktirildiği yirmili otuzlu yaşların başlarında doğum izninin ardından kariyer molası vermek veya ücretli işten çıkmak kadınların nihai emekli maaşlarında büyük kesintilere neden oluyor.
 
Emeklilikte maaş farkını yaratan bir diğer faktör de yatırım konularında kadınların genellikle riskten daha fazla kaçınması ve daha geleneksel bir yaklaşımı tercih etmesi. Nutmeg’in kendi müşteri tabanına yönelik yaptığı araştırmaya göre hisse senedi gibi yatırım ürünleri tercih edildiğinde kadınlar riske yaklaşımlarında erkeklerden daha az agresif davranıyorlar.
 
Bahsedilen olumsuzluklara rağmen, emeklilik maaşı eşitsizliğiyle ilgili zaman içinde önemli değişimler meydana geldi. Örneğin anneler, yıllar içinde iş gücü piyasasına giderek daha fazla katılmaya başladı. Ayrıca, herkesin emeklilik sistemlerine katılımını etkileyen otomatik katılım sistemi getirildi. Bütün bunlara rağmen günümüzde devam eden maaş açıklığı geçmiş senelerin istihdam piyasası ve emeklilik düzenlemeleriyle açıklanabilir.
 
Nuffield Vakfı tarafından finanse edilen Mali Araştırmalar Enstitüsü'nde yürütülen çalışma, farklı tasarruf oranlarının gelecekteki cinsiyete dayalı emeklilik maaşı eşitsizliğine nasıl katkıda bulunacağını araştırıyor. 2012'de otomatik katılım başlatılmadan önce erkek ve kadın çalışanlar arasındaki ortalama emeklilik tasarrufundaki farklılıkların belgelendiği araştırmada kadın çalışanların emeklilik maaşı birikimine erkeklere oranla daha fazla katkıda bulunduğu gözlemlendi. Ancak bunun nedeni, kadınların katkı oranlarının tipik olarak daha yüksek olduğu kamu sektöründe çalışma olasılığının daha yüksek olmasından kaynaklanıyor. Tüm sektörlerdeki erkekler ve kadınlar arasındaki ortalama emeklilik tasarrufu incelendiğinde farklı bir model ortaya çıkıyor. Erkek ve kadın çalışanların ortalama tasarruf oranları yaklaşık 35 yaşına kadar benzer giderken, bu yaştan sonra katkı oranı erkeklerde yaşla birlikte artarken kadınlar için aynı kalıyor.  Bu farklılaşmanın zamanlamasına bakıldığında, çalışanların çocuk sahibi olmasının firmanın istihdam kararlarını etkilediği yorumu getirilebilir.
 
İş yerinde emeklilik maaşlarına otomatik kaydolmanın etkisi incelendiğinde ise, emeklilik tasarrufu davranışının önemli ölçüde değiştiği gözleniyor. Bir önceki bulguda olduğu gibi belirli bir yaşta farklılaşan katılım yerine, kadınların her yaşta emekli maaşına katkıda bulunma olasılığının erkeklerden sadece az miktarda farklılaştığı görülüyor. Otomatik katılım bu maaş açığının kapanmasına katkı sunabilir. Fakat bir çalışanın otomatik katılım sisteminden yararlanması için senelik 10.000 pounda yakın bir kazanç elde etmesi gerekiyor. Bu da pek çok düşük ücretli çalışanın dışlanmasına sebep oluyor. Bu nedenle otomatik katılım emeklilik maaş eşitsizliğinin giderilmesi için tek başına çözüm olamaz. Bu noktada politika yapıcıların sadece cinsiyete dayalı maaş eşitsizliğiyle değil emeklilikte ortaya çıkan maaş farkına da eşit önem vermeleri ve bu durumun önüne geçebilecek farklı sistemler geliştirmeleri gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

21 May

Karbon Yakalama ve Depolama çözüm mü yoksa bahane mi?

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Karbon yakalama ve depolama (Carbon Capture and Storage- CCS) karbonun atmosferden yakalanarak ayrıştırılmasından sonra depolanması veya endüstride kullanıma uygun hale getirilmesi işlemidir. CCS teknolojisi, fabrikalar ya da fosil yakıtlı enerji santralleri tarafından üretilen CO2’nin atmosfere bırakılmadan yakalanmasını sağlar. Ardından, yakalanan CO2 depolanabilir ya da plastik üretimi, gazlı içecek üretimi ve sera mahsullerinin verimini arttırmak üzere satılabilir. Sera gazı olarak nitelendirilen CO2’nin atmosfere salınmaması açısından küresel ısınmayla mücadelede önemli bir role sahip. Dünyada operasyon haline olan 43 geniş ölçekli CCS tesisi bulunuyor ancak uzmanlar 2050 hedeflerine ulaşabilmek için 2000 geniş ölçekli CCS tesisine ihtiyaç olduğunu vurguluyor. CCS’nin iklim değişikliği hedeflerini karşılamada, düşük karbonlu ısı ve güç sağlamada, karbondan ayırma endüstrisinde (decarbonizing industry) ve CO2’nin atmosferden arındırılmasında önemli bir rol oynama potansiyeline sahip olduğu bilim insanlarınca kabul ediliyor.

Net sıfır hedefleri için CCS’nin önemi
COP21’in (2015 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) Paris Anlaşmasıyla beraber ısınmayı 2°C’nin altında sınırlandırma taahhütleri ışığında ve IPCC’nin (Uluslarası İklim Değişikliği Paneli, 2018) iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden kaçınmak için küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırmanın önemini ortaya koymasının ardından, CCS teknolojisi geniş ölçekte önem kazanıp yatırımlar aldı. Bu taahhüt ve sınırlamalara erişebilmek için CO2  salımlarının (2010 seviyelerine göre) 2030’a kadar yaklaşık %45 oranında düşmesi ve 2050’ye kadar net sıfıra ulaşması gerekiyor. Bugün, 110’dan fazla ülkenin net sıfır hedefi bulunuyor. Yalnız ülkeler değil, giderek daha fazla şirket de net sıfır hedeflerini açıklamaya devam ediyor. Örneğin; S360’ın da arasında bulunduğu B Corp İklim Kolektifi (B Corp Climate Collective) ile 1.200’den fazla B Corp, 2030 yılına kadar net karbon sıfır olma taahhüdü vermiş durumda. Bu iddialı hedeflere ulaşabilmek için uygulanan yöntemlerden biri karbon dengeleme (carbon offset) yöntemi. Bu sebeple çeşitli standartlar çerçevesinde karbon salımını dengelemek üzere çalışmalar sürdürülüyor. Verified Carbon Standart ve Gold Standart gibi programlarla karbon dengeleme stratejileri uluslararası kalite standartları çerçevesinde optimize edilebiliyor. Ancak mevcut karbon dengeleme yöntemleriyle bu hedefe ulaşmanın mümkün olmadığı düşünülüyor. Bu nedenle son yıllarda CCS teknolojisi bu hedefe ulaşmada daha da önemli bir hale gelmiş durumda ancak konuyla ilgili tartışmalar devam ediyor.

CCS yeşil badana için bir araç mı?
Toplumun CCS’ye olan güvenini, desteğini ve endişelerini anlamak üzere yapılan bir araştırmada CCS ile ilgili temel bilgilendirme yapılan katılımcıların ikilemde kaldığı görülüyor. Katılımcıların çoğu, CCS’in ülkelerinde uygulanması gerektiği konusunda hemfikir ancak önemli bir kısmı da CCS kaynaklı sızıntılar (depolanmış karbonların sızıntısı) ve fosil yakıtlara bağımlılığı teşvik edeceği konusundaki endişelerini dile getiriyor.

Bununla birlikte, karbon yakalama ve depolama teknolojisi inovatif bir çözüm olduğu kadar suiistimal edilmeye yatkın olan bir teknoloji olarak görülüyor.  Özellikle petrol üreticileri gibi yüksek miktarda karbon salımından sorumlu olan şirketlerin CCS teknolojisini maksimum kazanç elde etmek üzere kullanması “CCS teknolojisi çözüm mü yoksa bahane mi?” sorusunu doğuruyor. CCS teknolojisinin dünyada kullanımının büyük bir kısmını Amerika ve Çin üstleniyor.  Amerika’nın (%15) ve Çin’in (%28) dünyada en çok karbon emisyonuna sahip iki ülke olduğu gerçeği ise tesadüf değil.

ExxonMobil, Chevron, BP, Shell gibi global petrol şirketleri CCS teknolojilerine olan ilgileri ve yatırımları ile öne çıkarken aynı zamanda üretim kapasitelerini arttırmayı hedeflediklerini de belirtiyor. Karbon yakalama teknolojileri, petrol endüstrisi için iki büyük fırsat sunuyor: fosil yakıtları çıkarmaya, rafine etmeye ve satmaya devam etmek ve sentetik yakıtlar üretip satmak. Petrol endüstrisinin CCS teknolojilerine yaptıkları büyük yatırımlar sayesinde toplum önünde sosyal açıdan bilinçli gözükürken kazançlarını maksimize etmek istedikleri söylenebilir. CCS, petrol şirketleri ağırlıklı olmak üzere karbon salımı görece fazla olan tüm şirketlere COP21 ve IPCC’de alınan kararları uygulama yolunda zaman kazandırma rolü oynuyor.  Şirketler, karbonu endüstriyel kullanım için satarak ekonomik uygulanabilirliği sağlamayı planlıyor. Net sıfır taahhüdünde bulunmuş şirketler karbon salımlarını azaltarak bu vaadi yerine getirmeleri gerekirken CCS teknolojisi sayesinde karbon salımlarını dengeleyerek yeşil badana (greenwashing) yapıyorlar. Bu avantajlar (özellikle) petrol endüstrisinin CCS teknolojisine olan yatırımlarının arkasında yatan motivasyonu açıklar nitelikte gözüküyor.

CCS’nin çevresel etkileri
 CCS teknolojisi çevresel açıdan incelendiğinde her ne kadar atmosferdeki karbon oranını azaltıcı ve küresel ısınmayı engelleyici etkileri göze çarpsa da depolama ve yeniden kullanım aşamasında dikkate alınması gereken etkileri bulunuyor. CO2’nin yeraltında depolandıktan sonra sızıntılar ile atmosfere geri kaçtığını gösteren kanıtlar mevcut. Ayrıca karbonun yakalanmasından rafine edilmesine ve depolanmasına kadar geçen süreçte ve CCS tesislerin inşasında da bu teknolojinin sebep olduğu karbon salımının göz ardı edilmemesi gerek. Yeraltından depolanan CO2’nin sebep olduğu bir başka sızıntı problemi ise su kaynaklarının kirletilmesi. California Berkeley Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre var olan CCS tesislerinin yaklaşık %43’ünün, bulunduğu çevredeki su kaynaklarını zorlayabileceğini öne sürüyor. CCS mekanizması için gereken su miktarı, CCS depolaması sonucu gerçekleşebilecek sızıntı nedeniyle yüzey sularının kalitesinin değişimi ve üretim boyunca kimyasal tepkimeleri destekleyecek su temini, CCS’nin su kaynaklarına olan etkisi adına incelenmesi gereken noktalar.

Bunlarla birlikte CCS teknolojisinin gelişmesi ve yaygınlaşması önünde depolama, nakliye ve maliyet gibi ölçeklendirme problemleri bulunuyor. CO2 yakalama işlemi sonrasında yüksek miktarda enerji kullanılarak sıkıştırılıyor ve depolanıyor. Depolanmaya hazır hale getirilmiş karbonun nakliyesi boru hatlarıyla ya da gemilerle sağlanıyor. Jeolojik depolama (yerin altında), okyanusta depolama, yeryüzünde depolama çeşitlerinin hepsinde taşıma ve depolama maliyetleri düşünüldüğünde lojistik ve parasal açıdan önemli bir bütçe ayırılması gerektiği görülüyor. Dünyada sadece 43 tane CCS tesisi bulunması ise bu tesislerin inşasındaki altyapının güçlüğünün bir göstergesi.

CCS teknolojisinin geleceği
CCS teknolojisini sosyal, ekonomik, çevresel ve politik yönden ele aldığımızda görüyoruz ki çevre için her ne kadar yararlı ve karbon emisyonunu sıfırlama hedefinde önemli bir yapıtaşı olarak gözükse de kârını maksimize etmek isteyen özel sektör tarafından suistimal edilmeye oldukça açık. Ancak, fosil yakıtların kullanımının yarın bitmeyeceği ve bir çıkış planı (phase out) gerektirdiği göz önüne alınırsa CCS tesislerinin endüstriye kazandırılması iklim hedeflerini gerçekleştirme yolunda oldukça önemli bir yere sahip.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (International Energy Agency- IEA) yayınladığı son raporunda CCS teknolojisinin yeterince ölçeklenmediği belirtiliyor ve bu alana yapılması gereken yatırımın önemi vurgulanıyor. Ayrıca bu süreçte CCS’ye yapılacak yatırımın yenilenebilir enerjiye yönlendirilmesi de öneriliyor. IEA raporuna göre 2050 yılına kadar yapılan yatırımlar sonucunda elektrik üretiminin %90’ı yenilenebilir kaynaklardan ve kalanın çoğu nükleer enerjiden gelmeli. CCS’in ise iklim hedeflerini karşılama yolundaki son seçenek olarak kalması uygun görülüyor.

Zaman içerisinde karbon yakalama ve depolamanın bir çözüm mü yoksa bir bahane mi olduğunu hep birlikte göreceğiz ancak ilerleyen dönemlerde CCS teknolojisinin uygulanmasının çeşitli kurumlarca denetlenip belirli standartları tabii tutulması da giderek daha fazla önem kazanacak.

Haber görseli "Almanya'da bir Karbon Yakalama ve Depolama Tesisi"

SHARE: READ MORE

21 May

'Yeni Avrupa Birliği yönergesi, şirketleri iklim etkileri konusunda şeffaf olmaya çağırıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği (AB)'nin finansal olmayan raporlama kurallarını güncelleme çabasının bir sonucu olarak yeni Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Yönergesi (Corporate Sustainability Reporting Directive -CSRD) yayınlandı. Yönerge önümüzdeki aylarda Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi tarafından müzakere edileceği için şimdilik bir taslak halinde ve üzerinde önemli değişiklikler yapılabilir.
 
Sürdürülebilir iş dünyasından birçok kişinin beklentilerini olumlu bir şekilde karşılayan yönerge, toplamda tüm büyük şirketler (49.000 şirket) için geçerli olacak ve şirketlerin yönetim raporlarında tek bir standarda bağlı kalarak iklim etkilerini şeffaf bir şekilde paylaşmalarını sağlayacak. “Uyma veya açıklama” hakkından da muaf tutulan yönergenin yaptırımlarını mali raporlamadan da sorumlu olan denetim organları uygulayacak.
 
Yeni yönerge, bu alandaki ilk yasal düzenlemelere kıyasla oldukça gelişmiş halde ve daha katı kurallar içeriyor. Günümüzde, yatırımcı ve paydaşların sürdürülebilirlik raporlarında tutarlılık ve karşılaştırılabilirlik konusundaki endişelerinden dolayı, raporlama gerekliliklerinde kurallar daha çok destek görmekte. Yönerge taslağı yayınlanmadan önce şirketlerin %81'i de Avrupa Komisyonu'nun kamuoyuna danışma toplantısında standardizasyonu desteklediğini belirtmişti. Taslak aynı zamanda sürdürülebilirlik konularının AB’nin sürdürülebilir finans stratejisinin bir parçası olan yatırımcı beyanına uygun olarak tüm sektörlerde rapor edilmesi gerektiği konusunda daha kuralcı bir yöntem izliyor.
 
Avrupa Birliği’nin finansal olmayan verilerin raporlanmasına dair direktifinin hazırlanmasında görev alan Eski Avrupa Parlamentosu Milletvekili Richard Howitt, yeni entegre raporlama anlayışına İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü’nün (TCFD) tavsiyelerinin yanında “çok sermayeli” yaklaşımın da dahil edildiğini belirtiyor. Howitt’e göre şirketler için gerçek etkilerini ölçmek ve eksiklikler konusunda açık olmak zor olabilir, ancak raporlama bu zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olacak gerçek bir fark yaratma potansiyeline sahip. Howitt aynı zamanda şirketlerin artık “gerçek dünya” sürdürülebilirlik hedeflerini, bu hedeflere ulaşma yolunda ilerlemeyi ve bunların yaratabileceği olumsuz etkileri rapor edecek olmalarını da sevindirici bir haber olarak yorumluyor.
 
Yönerge taslağında şirketlerin stratejilerinin, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırma ve AB'nin kendi iklim eylemi kriterleriyle nasıl uyumlu olduğuna ilişkin bilgileri yayınlama gerekliliği de bulunuyor. Bu yeni raporlama kriterleri, bir şirketin raporladığı ile performansı arasındaki boşluğu kapatmak ve küresel sürdürülebilirlik amaçlarına ulaşmak için önemli bir adım olarak görülüyor. Taslak aynı zamanda çok fazla şirketin şimdiye kadar çekimser kaldığı; kısa, orta ve uzun vadeli raporlama ile ileriye dönük bilgilere de yer verilmesini gerektiriyor.
 
Taslaktaki önemli bir fark ise şirketlere denetim gerekliliği getirmesi. Önem kazanan sürdürülebilirlik raporlaması sayesinde sürdürülebilirlik denetim şirketlerinin geleneksel mali denetim firmalarıyla doğrudan rekabete girebilmesi bekleniyor. 
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

21 May

Koronavirüs çalışma saati algısını da mı öldürüyor?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Koronavirüs salgını, insanların hayatına girdiğinden beri sosyalleşme, hobi, günlük sorumlulukları yerine getirme ve iş hayatı gibi birçok alanda alışkanlıkları değiştirdi. Sosyal mesafe kuralları sebebiyle iş hayatını ani bir şekilde eve taşımak zorunda kalan çalışanlar evlerinde işle ilgili sorumluluklarını da yerine getirmeye başladı.  Bir yılı aşkın süredir devam eden pandemi şartlarıyla değişen koşullar altında çalışma zorunluluğu birçok insanı çalışma performansından sağlığına kadar birçok konuda etkiledi.

Pandemi öncesi uzaktan çalışma fikri işverenlere göre iş verimini ve performansını düşüren bir çalışma yöntemi olarak gözüküyordu. Ancak pandemi sonrası yeni çalışma düzeni bunun tersini kanıtladı ki, evden çalışma düzeni “daha fazla çalışmak” anlamına büründüğü için iş verimi arttı. Bunun en büyük sebebi, iş-hayat dengesinin giderek bozulması olarak gösteriliyor.

En başta kulağa güzel gelen evde kalma fikri insanlara hobilerine, ailesine veya evcil hayvanına ayıracakları daha çok zamanları olması hissini verse de bu denge giderek bozuldu. Evden çalışma düzeni çalışan ve öğrencilerin sorumluluklarını tamamlaması için esnek bir yapı sunsa da bu düzen ile kişilerin işleri, özel hayatını giderek daha fazla işgal etmeye başladı.

Peki insanlar iş hayatlarının evlerini işgal ettiğinin ne kadar farkında?
Profesyonel işlerin evleri ve özel hayatları işgal etmesi farklı sektörden çalışan birçok insanı benzer bir şekilde etkiledi. COVID-19 salgını hayatımıza girmeden çok önce iş-yaşam dengesi birçoğumuz için anlaşılmaz bir haldeydi, ancak çalışma şeklimizdeki pandemi kaynaklı değişiklikler, insanların iş hayatı ile ev hayatı arasında net bir çizgi çekmesini daha da zor hale getirdi.

Pandemi öncesinde ofiste iş arkadaşlarıyla devamlı iletişim içinde bulunan çalışanlar evlerinde yemek yedikleri masayı, televizyon izledikleri koltuğu hatta uyudukları yatağı çalışma alanına dönüştürdüler. Bu alanları çalışma alanı ilan eden insanlar daha sonraları aynı mekanlarda yemek yemek veya uyumak gibi yaşamsal aktivitelerini hatta televizyon izlemek, sevdikleriyle sohbet etmek gibi boş zaman aktiviteleri gerçekleştirirken iş kaynaklı sorumluluklarını aklından çıkaramaz oldu. Dizüstü bilgisayarlar, aniden dayatılan toplantılar yavaş yavaş hayatlarımızın parçası olmaya başladığında iş-hayat dengesizliği ortaya çıktı. Oldukça kafa karıştırıcı olan bu yeni düzen insanları devamlı çalışmanın normal olduğunu dayatmaya ve mola vermekten çekinmeye iter oldu. Sonuç olarak insanlar kendilerini sonsuz bilgi havuzunda kaybolmuş ve aşırı bilgi yüklemesi altında buldu. Virüs kısıtlamaları sebebiyle evlerine kapanan insanları en çok zorlayan soru ise “Şu anda yapacak daha iyi neyim var?” oldu. Bu soru insanları daima kendini geliştirmek zorunda olduklarını aksi takdirde evde “boş oturdukları” zamanın hakkını vermediklerini düşündürdü ve sürdürülebilir olmayan bir çalışma düzenine sürükledi.

“Agile” çalışma yöntemi işverenleri mutlu ettiği kadar çalışanları da mutlu ediyor mu?
Çalışma kültürünün pandemi etkisiyle geldiği nokta incelendiğinde insanlarda tükenmişlik, aşırı yüklenme gibi hisleri doğurduğu belirtiliyor. Çevik (agile) çalışma trendinin çoğu sektörü ve çalışma stilini işgal etmesi sebebiyle sürekli ulaşılabilir ve erişilebilir olmak normalleştiriliyor. Evdeki hayatı iş hayatı tarafından işgal edilen çalışanlar ise iş hayatı ve özel hayatı arasındaki sınırları belirlemekte güçlük yaşıyor. Bazı şirketlerin ise bunu fırsat haline getirerek çalışanlarını aşırı çalıştırdığı bile söylenebilir. Herkesin aynı sosyal, sağlık ve fiziksel koşullarda yaşamadığı gerçeği görmezden gelinerek çalışan performansları dijital ortamın etkisiyle daha kolay izlenebilir ve karşılaştırılabilir oldu.
Uzun çalışma saatler insan sağlığı için oldukça büyük riskler doğuruyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organization- WHO) verilerine göre uzun çalışma saatleri kalp krizi ve inme riskini arttırıyor. Verilere göre, haftada 55 saat veya daha fazla çalışmanın, haftada 35-40 saat çalışmaya kıyasla tahmini %35 daha yüksek inme riski ve %17 daha yüksek iskemik kalp hastalığından ölme riski ile ilişkili olduğu görülüyor.

İnsanları aşırı çalışmaya iten ise devamlı izlenmeleri ve performanslarının takip edilmesi olabilir mi? Sürekli izlenmeleri ve performanslarının ölçülmesi ise muhtemel terfi, işten çıkarma veya patronun gözdesi olma gibi kararları etkileme potansiyeli taşıdığından çalışanlar “daha fazlasını” yapmaya itilerek kapasitelerinin üstünde görevleri üstlendiği gözlemleniyor.

İş-hayat dengesini sağlamak adına ne yapabiliriz?
Peki, bilinçli çalışanlar veya işverenler olarak bu sistemi daha insancıl kılmak için neler yapılabilir? İş-hayat dengesi aslında sınırlarınızın ve farkındalığınızın ne kadar iyi olduğunun bir ölçütü olabilir mi? Kurumsal açıdan benimsenecek uygulamalar, çalışanların iş-hayat dengesini sağlamasına yardımcı olabilir.

Citigroup CEO'su Jane Fraser Cuma günleri sadece çalışanlara molası vermeleri ve tazelenmelerine yardımcı olmak için dahili Zoom görüşmelerini yasakladığını açıkladı. Pandeminin iş ve ev arasındaki çizgiyi nasıl bulanıklaştırdığını kabul eden Fraser, çalışanları sıfırlama ve yeniden şarj etme zamanları olabilmesi için “mesai saatlerinden” sonra iletişim kurmamaya da teşvik etti. Bunun gibi kurumsal olarak benimsenen uygulamalar, çalışanların psikolojisini ve üretkenliğini olumlu yönde etkiliyor.

İçinde bulunduğumuz pandemi koşullarında %100 psikolojik rahatlığı sağlamak mümkün olmasa da optimum koşullara yaklaşmak mümkün. Umarız ki sınırları belirleme konusunda zorluk yaşatan pandemi koşulları geçmişte anacağımız tecrübelere dönüşür ve ofisten çıktığımız anda mesaimizin bittiği günlere bir an önce döneriz.

 

SHARE: READ MORE

16 May

Çeşitlilik ve kapsayıcılık yatırım kararlarında ne kadar rol oynuyor?

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) performansları yatırımcılar için önemini giderek artırıyor. Procensus’un toplamda 10-15 trilyon dolar arası varlığı yöneten kurumsal yatırımcılara yönelik gerçekleştirdiği anketin sonuçlarına göre, yatırımcıların %70’i ÇSY performansının 2021’de yatırım kararlarını daha fazla etkileyeceğini öngörüyor. Ankete katılan yatırımcıların dörtte üçü özellikle net-sıfır karbon salım hedeflerini yatırım kararlarına dahil ettiğini belirtiyor. Yatırımcılar tarafında bu konuya gösterilen önem artarken, giderek daha fazla şirket de net-sıfır hedefini açıklamaya devam ediyor. Transition Pathway Initiative tarafından gerçekleştirilen bir çalışma, net-sıfır hedeflerini açıklayan şirket sayısının geçtiğimiz yıla göre iki katına çıktığını gösteriyor.
ÇSY performansına dair bazı konular yatırımcılar için daha fazla önem taşırken, şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık konularına dair performanslarının yatırım kararlarında yeteri kadar büyük bir rol oynamadığı ve çevresel etkiler kadar dikkate alınmadığı görülüyor. Procensus’un araştırmasına göre yatırımcıların yalnızca %30’u yatırım kararlarında çeşitlilik ve kapsayıcılığı bir faktör olarak değerlendiriyor.
Ancak konuya olumlu taraftan bakmak da mümkün. Henüz istenen düzeyde olmasa da yatırımcılar çeşitlilik ve kapsayıcılığı değerlendirme süreçlerine dahil ediyor. Bir şirketin çeşitlilik politikası ve stratejisi olması yatırımcılar tarafından olumlu değerlendiriyor ve yatırımcılar çeşitlilik stratejisi olmayan şirketlere kıyasla stratejisi olan bir şirkete daha fazla değer biçerek, daha çok yatırım yapacaklarını belirtiyor.
Bir şirketin çeşitlilik ve kapsayıcılık performansının değerlendirilebilmesi için tabii ki öncelikle bu konuya dair gerekli verilerin toplanması ve açıklanması gerekiyor. Bu konuyla ilgili yapılan araştırmalar, şirketlerin çalışanlarına ve çeşitlilikle kapsayıcılığa dair verilerini giderek daha fazla paylaşmaya başladığını gösteriyor.
Toplamda 7 trilyon varlığı yöneten 53 yatırımcı tarafından desteklenen Workforce Disclosure Initiative (WDI), şirketlerin iş güçlerine ait veri miktarını ve kalitesini artırarak şirketlerin bu konudaki performanslarını iyileştirmelerini hedefliyor. WDI’nın 2020 Kasım ayında dünyanın halka açık en büyük 750 şirketinin iş gücüne dair veri toplamak adına gerçekleştirdiği araştırma sonuçlarına bakıldığında, öncelikle verilerini açıklayan şirket sayısında bir artış olduğu görülüyor. 20 farklı ülkede çeşitli sektörlerde yer alan ve doğrudan 12 milyon çalışanı temsil edilen 141 şirketin 2020 yılında ankete katılması, verilerini paylaşan şirket sayısının %20 arttığını gösteriyor. Ancak daha fazla veri paylaşımı şirketlerin bu konudaki performanslarının iyileştiği anlamına gelmiyor.
Şirketlerin %98’i iş gücünün çeşitliliğini artıracağını taahhüt ediyor ancak birçoğu bu stratejiyi hayata geçirmek için gerekli veriye sahip değil. Örneğin şirketlerin yalnızca %75’i çalışan sayılarını cinsiyetlerine göre takip ediyor ve yalnızca %36’sı çalışanlarının etnik kökenlerine dair veriyi açıklıyor. Konu ayrımcılık ve tacize geldiğindeyse, şirketlerin %96’sı bu konuda politikları olduğunu belirtiyor ancak yalnızca %41’i bu konuyla ilgili gerçekleşen vakalara dair sayıyı raporluyor.
Procensus ve WDI tarafından gerçekleştirilen çalışmalar, şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık performanslarına yönelik yatırımcıların gösterdikleri ilgiyle birlikte, şirketlerin bu konudaki performansını gösteren veri miktarının ve kalitesinin artması gerekliliğini ortaya koyuyor. Şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık politika ve uygulamalarının iyileştirebilmesi için öncelikle ilgili verilerin takip edilmesi, mevcut durum tespitinin ardından gerekli müdahalelerin yapılması büyük önem taşıyor.
 
 

SHARE: READ MORE

6 May

Ralph’le birlikte kafeslerdeki yumurtacı tavukları da kurtarabilir miyiz?

*Bu haberi 8 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda Humane Society International tarafından başlatılan “Save Ralph” kampanyası sosyal medyada büyük bir yankı uyandırdı. Üzerlerinde test yapılan hayvanlara verilen zararı “Ralph” isimli bir tavşan üzerinden anlatarak her yıl deneylerde kullanılan milyonlarca hayvanın durumuna dikkat çeken kampanya, kozmetik/kişisel bakım sektöründeki problemleri gözler önüne serdi. Ancak maalesef, hayvanlara uygulanan eziyet yalnızca kozmetik/kişisel bakım sektörüyle sınırlı değil, tek zarar gören hayvanlar da tavşanlar değil. Hayvanların karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan bir diğeri de hayvancılıkta kullanılan kafes sistemi.  

Türkiye’de yaygın olarak kullanılan kafes sistemiyle ilgili daha fazla bilgi edinmek için S360 olarak, yumurta üretiminde kullanılan kafes sisteminden vazgeçilmesine ve hayvan refahını artırmaya yönelik çalışmalar gerçekleştiren Kafessiz Türkiye ekibiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajımızda hem kafes sisteminin hayvanlar üzerindeki etkilerini, hem de bu sistemin değişmesi için şirketlerin ve tüketicilerin neler yapabileceği üzerine konuştuk. 

Siz de röportajımızı okuduktan sonra konuyla ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak isterseniz Kafessiz Türkiye’nin internet sitesini ziyaret edebilir, kafes sistemine karşı başlatılan imza kampanyalarına destek verebilirsiniz. 

Kafessiz Türkiye olarak hayvan refahı üzerine ne tür çalışmalar gerçekleştiriyorsunuz? 
Kafessiz Türkiye olarak, ülkemizdeki hayvan eziyetini elimizdeki imkânlar çerçevesinde mümkün oldukça azaltmak için çalışıyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en çok hayvanın ve hayvan eziyetinin olduğu alan endüstriyel hayvancılık. Endüstriyel hayvancılığın hayvanlar açısından en kötü hali ise yumurtacılıkta kullanılan kafes sistemi. Bundan dolayı ilk hedefimiz endüstriyel hayvancılığın en kötü biçiminin kullanımını sona erdirmek. Bu doğrultuda bu alanda reformların gerçekleştirilmesi için temaslarda bulunuyor ve kampanyalar düzenliyoruz.  

Türkiye’de ve dünyada yumurtacılıkta kullanılan kafes sistemleri konusundaki güncel durum nedir? Tavukların ne kadarı kafeslerde yaşamak zorunda bırakılıyor?  
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 verilerine göre Türkiye’de 120 milyon 725 bin 299 yumurtacı tavuk var. Üreticilerle yaptığımız temaslardan aldığımız bilgilere göre bu tavukların yaklaşık %80’i kafes sisteminde yetiştiriliyor. Bu da 100 milyondan fazla hayvanın kafeslerde tutuluyor olduğu anlamına geliyor. 

Tavukların kafes içerisinde tutulmasının hayvan refahı üzerine etkileri nelerdir?  
Kafes sistemi, adından da anlaşılacağı üzere hayvanların kafeslerde yetiştirildiği bir sistem. Bu sistem endüstriyel hayvancılıkta sadece yumurta sektöründe kullanılır. Her kafeste ortalama 5 tavuk bulunur ve bu hayvanlar tüm hayatları (9 ila 15 ay) boyunca kafeste tutulurlar, hiç çıkmazlar. Kafesler demir tellerden oluşur. Hayvanların yemlikleri ve sulukları kafesin hemen önünde bulunur. Kafes sisteminde hayvanların yaşam alanı tavuk başına yaklaşık bir dosya kâğıdı kadardır. Kafesin içindeki kalabalık sebebiyle en doğal davranışlarını bile rahatça yapamazlar. Örneğin kanatlarını çırpma, gezinme, silkelenme, zıplama, gerinme, kuyruk sallama gibi içgüdüsel hareketleri icra edemezler. Tavuklar tüm hayatları boyunca tel kafeslerde oldukları için toprağa da ayak basmazlar. Bu sebeple bir başka içgüdüsel davranışları olan eşeleme hareketini de yapamazlar.  

Hayvanların kafesin dışında bir yaşam alanı olmadığı için zamanlarının büyük bir kısmını hareketsiz olarak geçirirler. Hareketsizlik hayvanların kemik gelişimini olumsuz etkiler ve stres seviyelerini yükseltir. Stres aynı zamanda hayvanlar arasındaki agresif davranışları da arttırır. Kafes içinde bu tip kavgalar sık yaşanır ve hayvanlar kaçacak alanları olmadığı için çoğu zaman yaralanırlar.  

Bir diğer sorun kafeslerde tüneklerin olmayışıdır. Tavuk, bir kuş türü olduğundan, çoğu kuş gibi tavuklar da uyumak için yüksek yerlerde tünemek ister.  Ancak bu imkân bulunmadığı için hayvanlar tüm hayatları boyunca doğalarına uygun bir şekilde dinlenemez. Hayvan refahı çalışmaları, tüneyememenin tavuklar için neredeyse açlık kadar büyük bir rahatsızlık verdiğini gösteriyor. 

Başka bir eziyet, hayvanların temizlenememesidir. Tavuklar kum banyosu yaparak temizlenirler. Ancak kafeslerde hayvanların toprağa erişimi olmadığı için ne yazık ki kum banyosu yapamazlar. Hayvanlar içgüdüsel olarak yemliklerindeki yemlerine veya kafesin tellerine sürtünerek bu davranışlarını sergiler. Ancak tabii ki bu onların temizlenme ihtiyacını karşılamaz. Bu yüzden sık sık aynı hareketi tekrarlarlar.  

Son olarak kafes sistemlerinde hayvanların rahat bir şekilde yumurtlayabilecekleri alanlar bulunmaz. Tavuklar yılda 250-300 kere yumurtlar ve yumurtlama hayvanlar için stresli bir eylemdir. Tavuklar yumurtlarken kendilerini güvende ve rahat hissedecekleri yumuşak, gizli bir alan ister. Ancak bu imkân olmadığı için tavuklar en azından kafesin köşelerinde yumurtlayabilmek için birbirleriyle kavga ederler.  

Başka yumurta üretimi sistemlerinde de hayvan eziyeti mevcut. Ancak bu sayılan problemler kafes sistemine özgü. Alternatif sistemlerde hayvanlar en azından toprağa ayak basar, hareket eder, tüneyerek uyuyabilir, kum banyosu yapabilir ve folluklarda yumurtlarlar. Bu sistemlerde hayvanların stres seviyesi çok daha düşüktür ve bazı baskın hayvanların agresif hareket etmesi halinde diğerlerinin şiddetten kaçabilme imkânları vardır.  

Tüketicilerin bu konuya yaklaşımları nasıl? Bu koşullarda üretilen yumurtaların insan sağlığına herhangi bir etkisi var mı? 
Tüketicilerin büyük çoğunluğu kafes sistemi konusunda kurumsal reformların gerçekleşmesini istiyor. Bunu KONDA Araştırma ve Danışmanlık şirketinin 2021 Ocak ayında Türkiye genelinde yaptığı ankette görebiliyoruz. Bu anketin çarpıcı sonuçlarına göre katılımcıların %76’sı endüstriyel kafes sistemlerinin yasaklanması gerektiğini, %82’si tavukların endüstriyel kafes sistemlerinde yetiştirilmesini doğru bulmadığını, %85’i de hayvanları kötü şartlarda yetiştiren bir firmanın ürünlerini almayacağını ifade ediyor. Bu verilen yanıtlar, gelir, eğitim, yaşam tarzı fark etmeksizin Türkiye’deki tüm kesimlerin hayvan refahı konusunda duyarlı olduğunu gösteriyor.  

Kafes sistemine ilişkin sağlık endişeleri de mevcut. İlk olarak, besin değerleri açısından bu sistemde yetiştirilen hayvanların yumurtalarındaki omega3 yağ asitleri oranı istenen düzeyde değil. Doğal şartlarda yetiştirilen tavukların yumurtalarında omega3 çok daha fazla iken kafes sistemi yumurtalarında kalp ve damar hastalıkları açısından risk teşkil eden omega6 yağ asitleri çok daha fazla. 

Bir diğer mesele, kafes sistemlerinin kamu sağlığı açısından yarattığı riskler. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin tespitine göre bu sistemlerde binlerce hayvan bir arada yetiştirildiği için gıda zehirlenmelerine sebep olabilecek salmonella bakterisi çok daha fazla görülüyor. Endüstriyel sistemlerde hayvanların sağlığını suni olarak muhafaza etmek için diğer sistemlere kıyasla çok daha fazla antibiyotik kullanılıyor. Bu da bakterilerin antibiyotik direncinin artmasına sebep oluyor.  

Son olarak, hayvanların bu kadar suni şartlarda yetiştirilmesi olası yeni salgınların çıkması ihtimalini arttırıyor. Bu endüstriyel çiftliklerde çalışan insanlar her gün binlerce hayvanla temas halinde oluyor. Bu da bir mutasyonla ortaya çıkabilecek yeni bir bakteri veya virüs varyantının toplumun geri kalanına taşınması riskini doğuruyor. Tüketiciler bahsedilen olgulara bu kadar hâkim olmasa da hayvanların aşırı suni şartlarda yetiştirilmesinde bir sorun olduğunu ve sağlıkları açısından riskler teşkil ettiğini düşünüyor. 

Kafessiz sisteme geçmek için ne tür değişiklikler yapılmasına ihtiyaç var? Bu değişiklikler nasıl bir maliyeti beraberinde getiriyor? 
Üreticilerin kafessiz sisteme geçişinde kümeslerini yeniden düzenlemeleri gerekmekte. Bunun için kümeslere yemliklerin, sulukların, tüneklerin, follukların, eşeleme alanlarının yerleştirilmesi gerekiyor. Ancak bu tek seferlik bir yatırım. Diğer taraftan hayvanlar artık kümeste rahatça hareket edebildiğinden ve daha fazla enerji harcadığından kafessiz sistemlerde hayvanların bakımı ve beslenmesi için daha fazla işçiye ve yeme ihtiyaç duyuluyor.  

Bu değişikliklerin maliyeti oldukça mütevazı. Bu da piyasadaki kafes sisteminde ve kafessiz sistemde üretilen yumurtaların fiyatlarından anlaşılabilir. 10’lu kafes sistem yumurtası 11,5 lira iken 10’lu kafessiz sistem yumurtası 13,95 lira. Bu düşük maliyet farkı yumurtanın bir malzeme olarak kullanıldığı alanlarda daha da sınırlı. Örneğin bir dilim kekte kullanılan yumurtanın kafes sistemi yerine kafessiz sistemden tedarik edilmesinin maliyet farkı kuruşlarla ifade edilecek kadar az.  

Kafessiz sisteme geçiş konusunda dünyada ve Türkiye’de ne gibi gelişmeler yaşanıyor? Bu konuda uygulanan yasalar bulunuyor mu?  
Marka değeri olan firmalar açısından kafessiz sistem artık asgari bir sürdürülebilirlik standardı haline gelmiş durumda. Avrupa Birliği ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerde faaliyet gösteren neredeyse bütün firmaların kafessiz sisteme geçiş taahhütleri bulunuyor. Bunun da ötesinde Brezilya, Polonya, Romanya gibi sosyoekonomik olarak Türkiye’ye benzer ülkelerde de firmaların çoğunluğu taahhüt vermiş durumda.  

Bu alandaki ilerlemeler genellikle yasalar vasıtasıyla gerçekleşmiyor. Türkiye de dâhil olmak üzere birçok ülkede kafes sisteminin kullanılması yasal. Bunun nedeni birçok ülkedeki endüstriyel hayvancılık lobilerinin hükümetlere baskı yapmaları ve ilerlemeci düzenlemeleri engellemeleri. Bunun tek istisnası, teknokratik bir yapısı olan Avrupa Birliği Komisyonu’nun direktifleri. Yumurtacı tavukların refahına ilişkin mevcut direktifler en azından Avrupa Birliği’ndeki kafes sistemlerinin belli şartları sağlamasını zorunlu kılıyor. Bu platformda kafes sisteminin yasaklanması için de görüşmeler devam etmekte.  

Daha fazla ne yapılabilir? Şirketler ne tür adımlar atabilir? 
İlk olarak, kafessiz sistem taahhüdü vermeyen şirketler daha fazla zaman kaybetmeden bu taahhüdü verebilir. Kafessiz sistem taahhüdü verebilecek şirketler kapsamında perakendeciler, restoranlar, catering firmaları, kafeler, tatlıcılar, gıda imalatçıları, oteller bulunuyor. Bu taahhütlerle tipik olarak orta vadeli bir tarih belirleyerek bu tarihten itibaren kafes yumurtası kullanılmayacağı kamuoyuna ilan edilir. Bu tip bir taahhüt, şirketler açısından kısa vadeli hiçbir maliyet farkı veya tedarikçi değişikliği ihtiyacı doğurmaz. Taahhüt orta vadeli bir tarih içerdiğinden, bu zamana kadar mevcut yumurta tedarikçileri gerekli yatırımları yaparak kafessiz sisteme geçebilir veya başka bir tedarikçi tercih edilebilir.  

Bu dönüşüm modelinde diğer firmaların da benzer tarihlerde kafessiz sisteme geçişi öngörüldüğünden firmalar arasında bir rekabet eşitsizliği de söz konusu olmaz. Mevcut ilerleme hızına bakıldığında 2025 yılına kadar Türkiye’deki tüm bilinen firmaların bir noktada bu dönüşüme katılacağını öngörüyoruz. Dolayısıyla bugün taahhüt veren şirket gelecekte dezavantajlı olmaz. Kafessiz sistem 21. yüzyıldaki sürdürülebilirlik ölçütleri ve tüketici beklentileri açısından olmazsa olmazlar arasında olduğundan böyle bir taahhüt şirketlerin marka değerini artıracaktır.  

Hâlihazırda kafessiz taahhüdü olan firmalar da bu dönüşüme daha fazla katkı sağlayabilir. Örneğin pazarlama faaliyetlerinde hayvan refahını vurgulayan mesajlar kullanabilirler veya sektör buluşmalarında diğer şirketleri de bu dönüşüme katılmaya davet edebilirler. 

Türkiye’de kafessiz yumurta almayı taahhüt etmiş hangi şirketler var ve bu şirketler daha çok hangi sektörlerde yoğunlaşıyor? 
Türkiye’de hayvan refahı konusunda en fazla ilerleme kaydeden sektörün turizm olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer dinamik ise global şirketler. Bu şirketlerin Türkiye’yi de içine alacak şekilde dünya çapında taahhütleri bulunuyor. Türkiye’de kafessiz sisteme geçiş taahhüdü vermiş ve/veya kafessiz sisteme geçmiş şirketler arasında Metro Toptancı Marketleri, Aslı Börek, Unilever, Tchibo, Barilla, Burger King, Ferrero, Sodexo, Sofra-Compass Group, ISS, Dedeman Otelleri, Four Seasons Otelleri, Wyndham Otelleri, Hilton Otelleri, The Marmara Otelleri yer alıyor.  

Yakın gelecekte daha birçok firmanın kafessiz sistem taahhüdü vermesini bekliyoruz. Toplumun giderek hayvan refahı hakkında bilinçlenmesi, sivil toplumun gelişmesi ve ülkemizde faaliyet gösteren diğer global şirketlerin de dünya çapında taahhüt vermesi bu dönüşümü daha da hızlandıracaktır.  

Tüketici olarak biz neler yapabiliriz? 
Tüketiciler olarak müşterisi olduğumuz şirketlerin hayvan refahı konusunda reformlar gerçekleştirmesi için taleplerde bulunabiliriz. Pek çok şirket, müşterilerinin bu tip taleplerine karşı duyarlılık gösteriyor. Alışverişlerimizde hayvan refahı kötü olan ürünleri ve bu konuda ilerleme kaydetmeyen markaları tercih etmeyerek de olumlu bir etki yaratmak mümkün. Barkodunun başında 3 numara bulunan yumurtaların satın alınmaması şirketlere tüketici tercihlerini göstermesi açısından faydalı bir adım olur. Bu konu hakkında bildiklerimizi ve tercihlerimizi ailemiz ve arkadaşlarımız ile paylaşarak bu etkiyi daha da arttırabiliriz.   

Röportaj için Engin Arıkan'a ve Kafessiz Türkiye ekibine teşekkür ederiz. Sorularınız için bilgi@kafessizturkiye.com adresiyle iletişime geçebilirsiniz. 

Hazırlayanlar: Simge Aydın, Irmak Büyükutku, Mert Kavaklıoğlu 

SHARE: READ MORE

30 April

Doğa temelli çözümler iklim değişikliği adaptasyonunda büyük fayda sağlayabilir

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.
 
Doğa temelli çözümler, iklim değişikliğine uyum yolunda kilit rol oynuyor. Bu çözümler, fırtınalara karşı korunmayı sağlayabilecek sulak alanların eski haline getirilmesinden, sel sırasında toprağı ve yüzey akışını stabilize eden ormanların korunmasına kadar doğaya karşı değil, doğa ile çalışan yaklaşımlar. Örneğin Mangrov Ormanları’nın, küresel olarak kıyı sellerinin neden olduğu kayıpları önleyerek yılda yaklaşık 80 milyar dolarlık tasarruf sağladığı ve 18 milyon insanı koruduğu tahmin ediliyor. Bununla birlikte, doğa temelli çözümler ekonomiye, toplumlara, kültüre ve sağlığa yönelik birçok ek fayda sağlayabiliyor.
 
Örneğin, yakın zamanda yapılan bir araştırma, küresel yıllık CO2 emisyonlarının yüzde 100'ünden fazlasının rejeneratif tarıma geçişle azaltılabileceğini gösterdi. Bu oran oldukça iyimser olsa da bilim insanları, tarımsal uygulamaların değiştirilmesinin biyoçeşitlilik ve iklim için önemli faydalar sağlayabileceği konusunda hemfikir. Örneğin, tekstil sektörü gibi yüksek salıma sebep olan bir sektörün temelde tarıma dayalı olduğu düşünüldüğünde, doğa temelli çözümlerin net sıfıra ve doğa pozitife doğru geçişte oynayacağı rol oldukça önemli.
 
Ancak bu kapsamlı faydalara rağmen yapılan yeni araştırmalar, tüm uluslararası kamusal iklim finansmanının sadece %1,5’inin, gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğine uyum süreci için doğa temelli çözümleri desteklediğini ortaya koyuyor. 
 
Doğa temelli çözümlere yönelik küresel finansmanın ilk değerlendirmesi, Küresel Uyum Komisyonu'nun Doğa Temelli Çözümler Eylem İzleme (Nature-based Solutions Action Track) grubunun desteğiyle WRI (World Resources Institute) ve İklim Finans Danışmanları (Climate Finance Advisors) tarafından yapıldı. Bu değerlendirme, doğal çözümlere yönelik artan farkındalık ve ilgiye dikkat çekerken, bu ilginin henüz gelişmekte olan ülkeler için yeterli mali desteğe dönüşmediğini gösteriyor.
 
Doğa temelli çözümlerin finansmanı artmaya başlıyor, ancak artan finansman uyum için geliştirilen çözümlere yönelik artan talebi karşılamaya yeterli değil. Bu sebeple özel finansmanı harekete geçirmek için kamu finansmanı da kritik öneme sahip.
 
Uyum için doğa temelli çözümlerin acil olarak finanse edilmesi gerekiyor
 
Küresel Uyum Komisyonu'nun Adapt Now raporunda ana hatlarıyla belirttiği gibi, doğa temelli çözümler "üçlü kar payı (triple dividend)" sunuyor. Örneğin, aşırı hava olaylarına karşı koruma sağlanarak, toplulukların iklim etkilerinden kaynaklanan kayıplardan kaçınmalarına yardımcı olunuyor, bu sayede ülkeler her yıl milyarlarca dolar tasarruf ediyor. Bunun yanında, sulak alanların eski haline getirilmesi ile sel suları ve aşırı yağışların emilimi ve filtrelenmesi sağlayarak, kirlenmeyi önlerken, varlık kaybının da önüne geçiliyor. 
 
Doğa temelli çözümler iş yaratımı, artan iş üretkenliği ve turizm yoluyla ekonomik kazanımlar da sağlıyor. Geleneksel yapı ile karşılaştırıldığında, bu çözümler genellikle daha yüksek ekonomik getiri sağlarken, çözümlerin uygulaması süreci de daha hızlı ve uzun vadede daha sürdürülebilir.
 
Bunun yanında, çözümler insan sağlığını için gerekli temiz hava veya nesli tükenmekte olan türler için daha fazla yaşam alanı gibi sosyal ve çevresel faydalar da getiriyor. İklim etkilerini azaltmayı hedefleyen müdahalelerin çoğu aynı zamanda karbon ayırma ve depolamayı da artırıyor. Örneğin doğal iklim çözümleri, küresel ısınmayı 2 santigrat derecenin altında tutmak için 2030’a kadar ihtiyaç duyulan iklim değişikliğinin zararlarının hafifletmenin üçte birini sağlayabileceği ön görülüyor.
 
Ölçeklendirme yolunda finansal engellerin üstesinden gelinebilir
 
Komisyona göre, bu yaklaşımlar önemli faydalarına rağmen birkaç temel engel nedeniyle ölçeklendirilmiyorlar: 
 
Bunlardan ilki, yukarıda da bahsedildiği gibi bu yaklaşımlarda ortaya çıkan ilgiye yanıt vermek için yeterli finansmanın mevcut olmaması. Bugüne kadar, tüm bağışçılara ve kalkınma bankalarına, iklim finansmanlarının en az yüzde 50'sini iklim uyumu ve direnci finansmanına ayırmaları için tekrarlanan çağrılaryapıldı. Gelişmiş ülkeler tarafından sağlanan ve mobilize edilen iklim finansmanı hakkındaki son yayınlanan OECD raporu, kamu uyum finansmanının beş yılda yüzde 85 arttığını - 2013'te 9,1 milyar olan finansmanın 2018'de 16,8 milyar dolara yükseldiğini gösteriyor. Ancak, uyum finansmanı hala küresel iklim finansmanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Dahası bu finansmanın doğa temelli çözümlere ayrılan kısmı daha da küçük.
 
İkinci engel, kalkınma ortakları, doğa temelli çözümlerin finansmanını tutarlı bir şekilde izlemek için ortak tanımlardan ve yönergelerden oluşan, şeffaf bir rehberlerden yoksun olması. Bu sebeple yatırımları ölçmek ve izlemek zorlaşıyor.
 
Diğer bir engel de, doğa temelli çözümlerin faydalarını ölçmek için standart ölçütlerin ve metodolojilerin eksikliği. Bu eksiklik sebebiyle ülkelerin ve fon sağlayıcıların bunları potansiyel diğer yatırım seçenekleriyle karşılaştırması zorlaşıyor.
 
Dördüncü ve son olarak, birçok gelişmekte olan ülke, doğa temelli yaklaşımları planlarına ve yatırım stratejilerine entegre edecek ve güçlü bir proje hattı geliştirecek teknik uzmanlığa sahip değil. İklim fonunun bu yaklaşımlardaki yatırımları nasıl destekleyebileceğine dair finansman kanallarından net bir rehberlik olmaması da düşünüldüğünde, birçok ülkenin finansmana erişimini güçleşiyor.
 
Bu engelleri aşmak için bağışçılar ve kalkınma bankaları aşağıda yer alan önlemleri göz önünde bulundurmalı:
 
Kamu finansmanı seferberliğini artırmak:  Kasım ayındaki COP26 öncesinde, kalkınma ortakları, iklim krizi adaptasyonu finansmanı konusunda yeni taahhütler oluştururken, doğaya temelli yaklaşımların kullanımı konusunda stratejik fırsatlar belirleyebildi. Daha fazla kamu finansmanı da özel sektörün çok ihtiyaç duyduğu yatırımları hızlandırmaya yardımcı olabilir. Örneğin, ABD ve Kanada hükümetleri, su kaynaklarını korumak ve iklim direncini artırmak amacıyla su havzası yönetimi ve restorasyonuna yönelik Peru'daki Su Güvenliği için Doğal Altyapı projesini destekledi. Proje için sağlanan yatırım, su güvenliğini güçlendirmeye yönelik bir hükümet programının parçası olarak, programa 30 milyon dolardan fazla kaldıraç sağladı.
 
Finansmanın izlenmesini ve raporlanmasını iyileştirmek: Bu sayede, uyum için doğaya dayalı çözümlere ne kadar finansman ayrılacağına dair daha doğru ve tutarlı değerlendirmeler yapılacaktır. Bağışçı ülkeler ve çok taraflı kurumlar katkılarını, OECD’nin Kalkınma Yardımı Komitesi’ne (DAC) halihazırda bildiriyorlar; ayrıca kurumlar doğa temelli çözümlerle ilgili finansmanın nasıl ayrıştırılacağı konusunda ortak bir kılavuz geliştirmek için DAC ile birlikte çalışabilirler.
 
İklim uyumu için doğa temelli çözümlerin faydalarını ölçmenin daha iyi yollarını belirlemek: Ülkelere, politika ve yatırım kararlarını bilgilendirebilecek şekillerde bu faydaları ölçmek ve değerlendirmek için ortak yaklaşımlar geliştirmelerine ve benimsemelerine yardımcı olacak kapasite geliştirme desteği sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde, yatırımcılar ve diğer karar vericiler için doğa temelli çözümlerinin faydalarını, geleneksel yaklaşımlarla karşılaştırmak zor olacaktır.
 
Doğa temelli çözümlerin yaygınlaştırılmasını desteklemek: Gelişmekte olan ülkelere bu tür çözümlerin maliyetlerini ve faydalarını değerlendirme konusunda yardımcı olunmalıdır. Ülkelerin bu yaklaşımları uzun vadeli ulusal uyum süreçlerine ve kalkınma planlarına dahil etmeleri için teknik yardım ve kapasite geliştirme desteği sağlanabilir. 

Doğa temelli iklim çözümleri, toplam iklim çözümü süreçlerinin üçte birinden fazlasını temsil etmesine karşın, iklim fonlarının yalnızca yüzde 1-3’ü bu çözümlere ayrılıyor. İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı ve mevcut küresel sağlık ve ekonomik krizin de bir sonucu olarak, doğa temelli çözümlere olan ilgi ve farkındalık son yıllarda büyük ölçüde arttı, ancak bu yaklaşımların daha yaygın ve geniş ölçekte benimsenmesi için hala çok fazla çalışma yapılması gerekiyor. Bağışçı ülkeler ve finans kurumları COP26 öncesinde taahhütlerini hazırlarken, doğaya dayalı çözümlerin potansiyelini ve sunabilecekleri çok çeşitli adaptasyon faydalarını unutmamalı. 
 
 

SHARE: READ MORE

30 April

Kurumsal raporlama gelişim için doğru bir gösterge mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

On yıl önce Patagonia'nın CEO'su Yvon Chouinard, Harvard Business Review’da sürdürülebilirliğin yakında birçok işin temeli haline geleceğini öngörmüştü. Chouinard'ın makalesinin yayınlanmasından bu yana, ölçüm, raporlama ve Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) yatırımlara olan ilgi hızla arttı. S&P 500'ün %90'ına yakın bir kısmı artık sürdürülebilirlik raporları yayınlıyor ve akademik araştırmaların çoğunluğu ÇSY performansı ile özkaynak getirisi arasındaki bağlantıya işaret ediyor. Ek olarak 25 trilyon ABD Dolarından fazla küresel varlığın "sürdürülebilir" yatırımlar için kullanıldığı ve bu sayının sadece dört yıl içinde ikiye katlanacağı tahmin ediliyor. Bu yılın başlarında BlackRock CEO'su Larry Fink, "Halka açık şirketler arasında küresel çapta büyük bir değişiklik göreceğiz. Bu alanda önemli gelişmeler olacağından resmi bir değişikliğe veya düzenleme değişikliğine ihtiyacımız olmayacak. " dedi. Yine de tüm bu "ilerleme" ve iyimserliğe rağmen, sosyal ve çevresel sorunlar devam ediyor.

Bunun sebeplerinden biri, kurumsal sürdürülebilirlik raporlarının gelişim için doğru bir gösterge olmaması. Bir şirketin sosyal etkisinin ve çevresel ayak izinin ölçülüp raporlandığı kurumsal sürdürülebilirlik raporlarının genellikle aşağıdaki pozitif zincirleme reaksiyonunu tetikleyeceği düşünülür:

- Ölçülen şey yönetildiğinden, şirketlerin sosyal ve çevresel performansı artacaktır.
- Sürdürülebilirlik bakımından daha güçlü geçmişlere sahip şirketleri daha fazla özkaynak getirisine bağlayan bir bağlantı ortaya çıkacaktır.
- Yatırımcılar ve tüketiciler, güçlü sürdürülebilirlik performansına sahip şirketleri ödüllendirecek ve geri kalanlara baskı uygulayacaklardır.
- Sosyal ve çevresel etkiyi ölçmenin yolları daha katı, doğru ve geniş çapta kabul görmeye başlayacaktır. Zamanla, bu döngü kapitalizmin daha sürdürülebilir bir biçimine geçişi sağlayacaktır.

Ancak bu pozitif zincirleme reaksiyon çoğunlukla gerçeklikle örtüşmediği için raporlamaya yönelik bazı eleştiriler de mevcut. Eleştirilere göre ÇSY performansının raporlanması çevresel ve sosyal gelişimi garanti etmez. Ölçümün etkililiği üzerine yapılan araştırmalar ve finansal olmayan raporlamaların sürekli iyileştirilerek geliştirilmeye çalışılması, asıl odaklanılması gerekilen sistem değişikliği çalışmalarına gerekli zamanın ayrılmamasına yol açıyor. Bununla birlikte raporların genellikle eksik, hatalı olduğu veya en iyi örnekleri sergilediğinden yanıltıcı olabileceği ifade ediliyor. Aspen Kayak Şirketi Sürdürülebilirlik Kıdemli Başkan Yardımcısı Auden Schendler'e göre ölçme ve raporlama, çevresel veya sosyal sonuçları iyileştirmenin bir yolu olmaktan çıkıp kendi kendilerine amaç haline gelmiş durumda.

Aynı zamanda ÇSY yatırımı olarak adlandırılan yatırımların birçoğu negatif taramalı fonlardan oluştuğundan gerekli sosyal ve çevresel etkiyi yaratmak için yeterli oldukları düşünülmüyor. ÇSY yatırımları sınıflandırma noktasında da zorluk yaşayabiliyor; Wall Street Journal'a göre en büyük 10 ABD ÇSY fonundan sekizi petrol ve gaz şirketlerine yatırılmış durumda.

Son olarak, bugüne kadarki neredeyse tüm akademik araştırmalar, ÇSY yatırımları ve özkaynak getirisi arasında bağlantı kurmaya çalışırken, ÇSY yatırımlarının çalışanları ve çevreyi nasıl etkilediğine çok az araştırma odaklanıyor. Yakın zamanda MIT'deki araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırma, ÇSY yatırımının iyileştirilmiş sosyal veya çevresel sonuçlara yol açtığına dair çok az kanıt buldu.

On yıllardır yaşanan deneme süreci sonunda ölçüm ve raporlamanın karşı karşıya olduğumuz sosyal ve çevresel problemleri iyileştirmek için yeterli olmadığı açıkça görülüyor. İstenen zincirleme reaksiyonun gerçekleşebilmesi için ölçüm ve raporlama faydalı bir ilk adım olsa da raporlamanın kendi içerisinde bir amaç haline gelmemesine ve daha derinde bir sistem değişikliğine ihtiyaç var.
 

SHARE: READ MORE

30 April

 Toplulukları bir arada tutan yapıştırıcı: Sosyal sermaye

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını fiziksel ve beşeri sermayeye zarar verdi. Firmalar  yatırım projelerini erteledi ya da iptal etti, işten çıkarılan ya da ücretsiz izin verilen çalışanların becerileri köreldi. Bununla birlikte, kriz, sık sık gözden kaçırılan sosyal sermayenin farkına varılmasını sağlayarak, sosyal sermayenin ekonomik büyümenin anahtarlarından biri olarak görülmesini sağladı.
 
1990'larda Harvard Üniversitesi’nde siyaset bilimci olan Robert Putnam tarafından yaygınlaştırılan sosyal sermaye kavramı, belirli bir topluluk içindeki insanlar arasında ortak fayda için hareket ve dayanışmayı tetikleyen ilişki ağları, normlar ve güven gibi özellikler  olarak tanımlanabilir. Belirsiz bir kavram gibi görülen sosyal sermaye, bir toplumun işlemesini sağlayan ortak değerleri, davranışsal gelenekleri, karşılıklı güveni ve ortak kimlikleri içerir. Bir grup ne kadar fazla sosyal sermayeye sahipse, ortak değerlere yönelik hedeflere ulaşmak için kolektif olarak hareket etme isteği ve yeteneği o kadar artar. Başka bir deyişle, sosyal sermaye, toplulukları ve ulusları bir arada tutan yapıştırıcıdır. Doğru koşullar altında, tekrarlanan ve karşılıklı yarar sağlayan sosyal etkileşimler, daha hızlı ekonomik büyümeye, daha fazla istikrara ve toplum sağlığındaki gelişmelere yol açar.
 
Pandemi sürecinde, sosyal sermaye, aşılar ve etkili tıbbi tedaviler henüz mevcut olmadığı sırada virüse karşı ilk savunma hattını oluşturdu. Büyük bir gruba bağlılık duygusu, insanları ihtiyatlı davranışların yüksek bireysel maliyetlerini tahammül etmeyi teşvik eder. Bu durumda da, Bulaşmayı önlemek için adımlar atan  bireyler kamuya yarar sağladı. Virüse maruz kalmayı azaltmayı amaçlayan her bilinçli eylem, toplumun geri kalanı için enfekte olma olasılığını düşürdü. 
 
Sosyal sermayenin gücü pandemide ortaya çıktı
 
Giderek daha fazla araştırma, sosyal mesafe kurallarının uygulanmasının gelişmiş sivil kültürlerde daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, Avrupa çapında yapılan ülkeler  arası bir karşılaştırma, "sosyal sermayedeki bir birimartışın, 2020 yılının Mart ortasından Haziran ayı sonuna kadar yaşanan toplam COVID-19 vakalarında % 14 ila % 40 azalma sağladığını, aynı zamanda bu ülkelerde %7 ile %16 arasında daha az ölüm yaşandığını ortaya koyuyor.
 
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, salgının ilk aşamalarında virüs Paris, New York, Londra ve Milano gibi yoğun nüfuslu şehirlerde daha hızlı yayıldı.Ancak, davranış değişikliklerine duyulan ihtiyaç ortaya çıkar çıkmaz bu bölgelerin sakinleri, resmi kısıtlamalar getirilmeden önce bile sosyal mesafe önlemlerini benimsedi ve sonrasında gelen devlet yönlendirmelerine karşıdaha duyarlı oldular.
 
Sosyal sermayenin yeni iş yapış biçimlerine etkisi
 
Sosyal sermaye, aylarca süren karantina ve uzaktan çalışma süresince de ekonomileri güçlendirmede önemli bir rol oynadı. Dijital teknolojiler insanların bağlantıda kalmasına yardımcı olurken, bu bağlantıları canlı tutan sosyal sermayeydi. Evden çalışanlar, meslektaşlarıyla karşılıklı güven, ortak kimlik ve ortak amaç duygusu oluşturdukları için üretken kalabildiler. Bu sayede, birçoğu tamamen yeni ve dijital çalışma biçimleri geliştirilebildi. Şirketler çoğunlukla, salgın sırasında iç sosyal sermayelerini genişletti. Çalışanları doğrudan kontrol etme imkanlarını kısmen yitiren şirketler, çözümü çalışanları güçlendirmede buldu. Zamanlarını ve iş dışındaki yaşamlarını yönetmek için daha fazla esneklik sağlanmasıyla, birçok çalışan daha da fazla sorumluluk alabilir ve daha yüksek kaliteli çıktılar sağlayabilir hale geldi. Boston Consulting Group tarafından yapılan bir ankete göre, çalışanların %75'i kısıtlamalara rağmen üretkenliklerini sürdürdü veya artırdı. Sosyal sermaye açıkça bu tür sonuçların arkasındaki en önemli faktörlerden birini oluşturuyor. 
 
“Köprüler kuran” sosyal sermayenin önemi 
 
Fiziksel karşılığı olan fabrikalar, teçhizat vb. gibi kaynakların tersine, sosyal sermaye kullanımla bozulmaz, aksine gelişir. Ancak diğer herhangi bir sermaye biçimi gibi, korunması ve geliştirilmesi gerekmektedir ve bu, özellikle pandemi sonrasında çok önemli bir ihtiyaç olacaktır. Normal koşullarda, bağlantılarımız ve ilişkilerimiz zamanla gelişir ve genişler. Pandemi sonrasındasosyal ağları yeniden etkinleştirmek için uygun önlemler alınmazsa, aylarca süren karantina süreçleri ve kısıtlamalar bazı ilişkileri tüketebilir veya gruplaşmalara yol açabilir. Putnam'ın "bağ kuran sosyal sermaye" kavramında açıkladığı gibi insanlar belirli bir gruba o kadar bağlanabilir ki popülizm ve milliyetçilik gibi sosyal sermayenin yozlaşmış biçimlerine neden olabilir. 
 
Bu nedenle hükümetler ve şirketler, COVID-19 pandemisi sırasında gelişen sorumluluk, dayanışma ve fedakarlık duygusundan yararlanarak daha fazla "köprü kuran sosyal sermaye" oluşturmaya çalışmalıdır. Bu sosyal sermaye biçimi, farklı gruplardaki insanları birbirine bağlayacak ve bundan sonra karşılaşma riskimizin olduğu salgınları önlemek, iklim krizi ile mücadele etmek konusunda yardımcı olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, COVID-19’un insanlığa olumlu bir miras bıraktığını söyleyebiliriz. Pandemi, önümüzdeki zorluklarla yüzleşirken dünyanın ihtiyaç duyacağı sorumluluk ve paylaşımcılığı destekleyecek daha sağlam bir sosyal sermaye tabanı sağlanmış olabilir.
 

SHARE: READ MORE

30 April

Avrupa Birliği’nin radikal ve bağlayıcı iklim anlaşması

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği’nin meclis üyeleri, iddialı iklim hedeflerini yasal olarak bağlayıcı hale getirmek için gece geç saatlerde yayınladıkları bir anlaşmayla tüm ekonomiyi elden geçirecek yeni kurallar ve standartlar serisinin yolunu açtı.

             ABD Başkanı Joe Biden'ın ev sahipliği yaptığı dünya liderlerinin iklim zirvesinden bir gün önce, AB hükümetleri ve Avrupa Parlamentosu temsilcileri, 2030'a kadar net sera gazı salımlarında, 1990 verilerine kıyasla yüzde 55'lik bir azalma öngören Avrupa İklim Yasası üzerinde ilkesel olarak anlaştılar. Ayrıca, anlaşmaya göre, Avrupa Birliği 2050’ye kadar net sıfır karbon salımına ulaşmayı hedefliyor. Net sıfır yolculuğunda liderliği ele almak için kararlı adımlar atan Avrupa Komisyonu ilerleyen günlerde yeşil yatırım sınıflandırmasına yönelik standartları da açıklayacak.

             Almanya'daki Yeşil partilere verilen desteğin artmasıyla birlikte Avrupa Birliği, ulaşımdan enerji üretimine kadar çeşitli sektörleri etkileyecek daha sert kurallar koymaya hazırlanıyor. Bununla birlikte, anlaşmanın İngiltere’nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı sert salım hedeflerinden sonra duyurulması, Avrupa’nın iklim hedeflerini dünyanın en iddialı hedeflerinden biri haline getirmesine yardımcı oldu.
AB, büyük bir ekonomik canlandırma paketini finanse etmek için ilk yeşil tahvillerinden 250 milyar avro elde etmeyi planlıyor ve bu özel finansmanın uygun görülen sektörlere doğru yönlendirileceği öngörülüyor. Yaşanan bu gelişmelerle birlikte, AB'nin icra kolu tarafından yakında duyurulacak taksonomi sistemi, yüz milyarlarca fonu belirli sektörlere ve şirketlere yönlendirebilecek yeşil yatırım için sınıflandırıcı bir etiketleme sistemini beraberinde getirecek. Komisyon, yeşil yatırım fonlarını artırmak için bu yılın sonlarında AB’nin 27 üye devleti tarafından ortaklaşa desteklenen kredileri satmaya başlayacak.  
     
Ekonomik gelişmelerin yanı sıra Avrupa Birliği birçok alanda karbon salımlarını azaltmaya yönelik radikal kararlar almaya başladı. AB iklim öncüsü Frans Timmermans, geçtiğimiz haftalarda ABD'li milletvekillerine verdiği demeçte, Haziran ayında açıklanacak olan bir AB mevzuat paketinin karbon fiyatlandırma mekanizmalarını güçlendireceğini, enerji tasarruflarını ve yenilenebilir enerji üretimini artıracağını, sürdürülebilir ulaşımı geliştireceğini ve ormansızlaşmaya neden olan ürünlerin ithalatını frenleyeceğini söyledi. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin bir oturumunda Timmermans, bu paketin, iklimi ele alan dünyadaki en kapsamlı yasal çerçeve olacağını dile getirdi. Timmermans, "İklim değişikliğiyle mücadelede hem yurt dışında hem de yurt içinde mümkün olan tüm güçleri toplamalıyız." diye ekledi.
 
              Avrupa Yeşil Mutabakatı’na ayırılan bütçeden ve de yeşil yatırım alanındaki gelişmelerden anlaşıldığı üzere ekonomik alandaki değişimlere verilen önem oldukça yüksek. Aslında, ekonomik sistemi ciddi bir şekilde ve baştan sona elden geçirmesi hedeflenen bu kuralların ve standartların bu denli hızlı ve kararlı bir şekilde ortaya çıkmasında, süreçte arka planda kalan Avrupa Birliği’nin iklim ile mücadele yolculuğuna öncülük etmek istemesi en büyük nedenlerden biri. Yaşanacak bu değişimleri daha da hızlandırmak ve güçlendirmek amacıyla yasal olarak bağlayıcılığı olan bir altyapı hazırlayan AB’nin bir sonraki adımı merakla bekleniyor.
 

SHARE: READ MORE

16 April

B Corp’lar herkesi “iyi iş” üzerine düşünmeye davet ediyor

 *Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde 3.500’ün üzerinde üyesi olan B Corp hareketi, ortak değer yaklaşımıyla değişim yaratmayı hedefleyen şirketleri bir araya getiriyor. B Corp topluluğu 74 ülkede, 150 farklı sektörde operasyon gösteren, sadece bulundukları sektörde en iyi olmayı değil aynı zamanda dünya için de en iyi olmayı hedefleyen şirketlerden oluşuyor. B Corp’lar sektörlerindeki faaliyetleriyle iş dünyasında diğer şirketler için de farkındalık yaratmayı ve onlara ilham vermeyi hedefliyor.
 
B Corp olmak isteyen şirketlerin bu yolculuk süresince çeşitli alanlarda (çevre, toplum, çalışan kurumsal yönetim, müşteriler, iş modeli) kapsamlı değerlendirmelerden geçmeleri gerekiyor. Yapılan şeffaf değerlendirmeler sonucunda şirketler belirli bir puan elde edebilirse B Corp sertifikasyonu almaya hak kazanıyor. Amerika’da başlayan bu hareket dünya çapında hızlı bir ivmeyle ilerliyor. Avrupa’da B Corp şirketlerin sayısı 600’ü geçti. Üstelik bu şirketlerin 200’den fazlası B Corp İklim Kolektifi (B Corp Climate Collective) üyesi olarak 2030 yılına kadar net karbon-sıfır olma taahhüdü veriyor. Şirketlerin B Corp olma talepleri ise geçtiğimiz iki yılda %30 artmış durumda. Türkiye’de ise 2021 itibarıyla 4’ü Türkiye’de faaliyet gösteren, biri de uluslararası operasyonları kapsamında B Corp olan 5 şirket bulunuyor. 
 
Her yıl mart ayında B Corp’lar, bu topluluğun bir parçası olmayı ve yaratılan kolektif etkiyi kutluyorlar. Bu yılki kutlamalar kapsamında “Better Business (İyi İş)” teması altında dünyanın farklı ülkelerinde çeşitli etkinlikler gerçekleştirildi.  Bu kapsamda Türkiye’de bulunan B Corp şirketleri martın son haftası bir araya gelerek Better Business – Daha İyi İş kavramı üzerine konuştu. B Corp Türkiye Partneri S360’tan Simge Aydın’ın moderatörlüğünde gerçekleşen panelde, Türkiye’nin ilk B Corp sertifikasına sahip şirketi Mikado Danışmanlık’ın kurucusu Serra Titiz, ilaç ve dermakozmetik sektöründe küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience Laboratuvarları’nın Türkiye Genel Müdürü Fikret Baltaoğlu, sağlıklı beslenme alternatifleri sunan ve sürdürülebilir bir gıda sektörü hedefleyen Taze Kuru’nun Genel Müdür Yardımcısı Yasemin Ertekin Aktaş ve tekstil sektöründe sürdürülebilirliğe odaklanan Reflect Studio Sürdürülebilirlik Lideri Serra Türkün konuşmacı olarak yer aldı.
 
Panelde şirketlerin “iyi iş” tanımları ve bu bağlamda B Corp’un şirketler üzerindeki etkisi konuşuldu. Serra Titiz iyi işi çevresel ve sosyal anlamda faaliyetleriyle dengeli olan, insanlara ve dünyaya zarar vermeyen şirket olarak tanımlarken, bu doğrultuda ilerlemek isteyen şirketler için Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın bir pusula niteliği taşıdığına değindi. Bunun yanında Titiz, artık sürdürülebilirliğin bir adım ileri götürülerek, şirketlerin yarattıkları etkiye odaklanmaları gerektiğini belirtirken, bu yolculukta da B Corp Etki Analizi (B Corp Impact Assesment- BIA)’nin yol gösteren ve motive eden bir kaynak olarak görülmesi gerektiğini paylaştı.
 
Birleşmiş Milletler 2021 yılı Gıda İsrafı Raporu’na göre Türkiye’de bir hane halkı her yıl yaklaşık 93 kg gıda israfı yapıyor. Dünya genelindeyse bu miktarın toplam 931 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Bu sebeple gıda sektöründe sürdürülebilir yaklaşımları benimsemek kritik bir önem taşıyor. Gıda israfını önlemek ve yenilenebilir enerjinin gıda sektöründe kullanımını arttırmak amacıyla yola çıkan Taze Kuru da panelde  gıda sektöründen iyi iş anlamında deneyimlerini paylaştı. Operasyonlarında bölgesel kalkınmaya ve kadın istihdamını desteklemeye çalıştıklarını belirten Yasemin Ertekin Aktaş, ekonomiye kazandırılamayan meyve-sebzenin kullanılmasını sağladıklarını ve tüm operasyonel süreçlerinde atıkları değerlendirmeye önem verdiklerini aktardı. B Corp sertifikasyonunu edinme sürecinin, şirketin mevcut durumunu anlamak ve farkındalık kazanmak konusunda sağladığı katkıya değinen Ertekin Aktaş, bu süreç içinde kazandıkları öğrenimler yoluyla kendilerini geliştiklerini belirtti.
 
Sürdürülebilir moda anlayışını desteklemek amacıyla hızlı-moda şirketleri harekete geçiyor olsa da yakın zamanda Business of Fashion tarafından hazırlanan rapor şirketlerin verdikleri taahhütler ve faaliyetlerinin yarattığı etki arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Buna karşın geleneksel moda anlayışının tersine hareket eden Reflect Studio %100 şeffaf raporlama anlayışıyla, sürdürülebilir ve yavaş bir moda anlayışını yaygınlaştırmayı hedefliyor. Bu bağlamda konuşan Serra Türkün, Türkiye’ye tekstil alanında B Corp sertifikasını alan ilk şirket olarak Reflect Studio’nun üç yılda bir, belirledikleri hedeflerin durumunun takip edildiği bir değerlenmeden geçtiklerine, bu sebeple şirketlerinin sürekli hedefler doğrultusunda çalışmak konusunda motive olduklarına değindi. Türkün, yıllık etki raporlarını web sitelerinde paylaşarak hem müşterilerini şeffaf bir şekilde bilgilendirdiklerini hem de bu sayede sektördeki diğer tekstil firmalarına rehber bir kaynak oluşturarak öncülük etmek istediklerini belirtti.
 
“İyi iş” şirket içi kültür değişimini ve şirketlerin varlıklarını anlamlandırma sürecini de beraberinde getiriyor. Fikret Baltaoğlu, amaç peşinde ilerleyen bir kurum olarak Expanscience Türkiye’deki kültür değişimini şirket içi yaratılan farkındalık yoluyla geliştirmeye çalıştıklarından bahsetti. Farkındalığın insana getirdiği sorumluluğa değinen Baltaoğlu, bu sayede çalışanların da kendi etki alanının farkına varıp, operasyonlarında bunu kullanarak gelişimi hedeflediklerini söyledi. Baltaoğlu, kapitalizmi yeniden tanımlanmasını sağlayan B Corp’ların, çalışanlar için hayat gayeleri ile tutarlı çalışma yarattığını savunuyor.
 
Panel sonunda katılımcılar tarafından ortaya çıkartılan tabloda görüldüğü gibi, iyi işin tanımı farklı paydaşlar için farklı anlamlara geliyor.
 

 
 Fakat her halükarda “iyi iş” kültürel değişimi, iş yapış şekillerindeki yenilikleri ve yaşadığımız çevreye karşı duyarlılığı beraberinde getiriyor. Tüm bu alanlarda etki yaratmaya çalışan B Corp şirketleri de bulundukları sektörlere ilham vererek öncülük ediyor. Bu sayede ilerleyen dönemlerde dünyada ve Türkiye’de B Corp’ların sayısının artacağını ve şirketlerin iş yapış şekillerinin yarattıkları etkiyi göz önüne alarak değişeceğini umuyoruz.
 
Paneli kaydına buradan erişebilirsiniz.

 

SHARE: READ MORE

16 April

Okyanus verileri sayesinde bir dönüşüm gerçekleştirmek mümkün mü?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geleceğin ekonomisinin ve ekolojik dengesinin refahı temiz okyanuslara bağlı. Fakat bilim insanları, gezegeni ve özellikle okyanusları insanlığın ihtiyaç duyduğu sürdürülebilir kaynakları ve değeri sağlayamayacak noktaya ittiğimiz konusunda hemfikir.  
 
Bu nedenle, geçtiğimiz yıl hükümetler, şirketler, Birleşmiş Milletler ve diğer birçok kuruluş bu sorunları çözmek amacıyla benzeri görülmemiş taahhütler verdi. BM, okyanusun ekonomik üretkenliğini onarmak ve okyanusları eski haline getirmek için ihtiyaç duyduğumuz bilgiye erişilmesini sağlamak için 2021’den 2030’a kadar olan süreyi Sürdürülebilir Kalkınma için Okyanus Biliminin On Yılı ilan etti. Bu kapsamda sürdürülebilir bir mavi ekonomi için yeni çözümler bulmak üzere 14 ülkenin lideri Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi için Üst Düzey Paneli isimli etkinlikte bir araya geldi. Aralık ayında, Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi için Üst Düzey Paneli’nde yer alan 14 ülkenindünya liderleri, yeni bir okyanus eylem planı ortaya koydu. Bu eylem planı doğrultusunda ulusal suların tamamının sürdürülebilir bir şekilde yönetilerek, gelecek nesiller için okyanusların sağlığının ve zenginliğinin garanti altına alınmasıhedefleniyor. Hedef kapsamında, okyanus bilimi, teknolojisi ve verilerinden yararlanmanın kilit bir öncelik olduğubildirilirken, okyanus verilerinin şeffaf ve açık paylaşımının teşvik edilmesi için harekete geçilmesi gerekliliği çağrısında bulunuluyor.

Sürdürülebilir bir mavi ekonomi için gereken taahhütleri ve fikirleri eylemlere dönüştürmek, sağlam kanıtlar ve verilergerektiriyor. Bilim ve teknolojideki önemli gelişmeler, okyanuslar hakkında her zamankinden daha fazla veriye sahip olmamıza imkan sağlıyor. Fakat şu an yaşanan esas zorluk, hızla artan okyanus verilerinin tasnif etmek, anlamlandırmak ve karar verme süreçlerinde kullanılması için bunları ihtiyaç duyan insanlarla paylaşmak. Bu sorunu çözmek için Dördüncü Sanayi Devrimi Merkezi- Okyanus (The Centre for the Fourth Industrial Revolution- Ocean) ve Dünya Ekonomik Forumu'ndaki (WEF) ortakları, Ocean Paneli, Microsoft, REV Ocean ve Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute), Okyanus Veri Eylem Koalisyonu’nu (Ocean Data Action Coalition-ODAC) faaliyete geçirmek için güçlerini birleştirdi.

Okyanusları gözlemleme ve takip etme kabiliyetimiz ve dolayısıyla okyanuslar hakkında sahip olduğumuz veri miktarı son yıllarda gelişen teknolojiler sayesinde katlanarak arttı. Örneğin, oşinografik bilgilerin en eski ve en küresel veritabanı olan Dünya Okyanus Veritabanı’na, son on yılda geçen yüzyılın tamamına kıyasla daha fazla veri ekledi . Mikro uydulardünyanın yörüngesinde dolanarak, okyanus desenleri hakkında ayrıntılı bilgi toplarken, su altı insansız hava araçları deniz tabanını taramada, dalga planörleri ve şamandıralar alt atmosfer koşullarını, akıntıları, su sıcaklıklarını ve tuzluluğu ölçmekte kullanılıyor.

Bu teknolojik yenilikler, iklim değişikliğini ve etkisini yönetmemize, kirliliği azaltmamıza ve endüstri dönüşümünü yönlendirmemize yardımcı olabilecek muazzam miktarda veri üretiyor. Bu kapsamlı verilerin takibi ekstrem hava koşullarını ve okyanus olaylarını daha iyi tahmin edebileceğimiz, net sıfır nakliye için salımları izleyebileceğimiz, açık deniz rüzgarını 'yeşil' enerji üretimi için optimize edebileceğimiz, plastikler dahil okyanus kirliliğini izleyebileceğimiz vebalıkçılığın sürdürülebilir yönetimini sağlayabileceğimiz anlamına geliyor. 
Fakat, okyanus verilerine yönelik ihtiyaca ve sürekli genişleyen veri hacmine rağmen, çoğu veri silolarda sıkışıp kalması, sabit disklerde kilitli tutulması ya da nasıl kullanılabileceği konusunda endişeler olması nedeniyle dolaşıma girmiyor.Ücretsiz olarak sunulan verilerse parçalı bir yapıda olduğu için veri analizine izin verecek şekilde kolayca bir araya getirilemiyor.
ODAC, sürdürülebilir ekonomik kalkınma planları için deneme ve araştırma alanı sunan dijitalleştirilmiş bir okyanus üzerinden, okyanus yönetiminde veri temelli bir dönüşüm vizyonunu uygulamak için farklı alandan paydaşları bir araya getiriyor. Bu dijitalleştirilmiş okyanusa "Okyanus Avatarı" (Ocean Avatar) deniliyor.

ODAC , Cognite Data Fusion tarafından desteklenen ve Microsoft ile birlikte yönetilen Okyanus Veri Platformu’nun (Ocean Data Platform) çalışmalarıyla Okyanus Avatarı’nın teknik çekirdeğini oluşturmaya başladı. Okyanus Veri Platformu, okyanus verilerini toplayan ve görselleştiren açık bir platform olarak planlanıyor. Bu platform, okyanus verilerini bilgiye, eyleme ve nihayetinde dünya çapında sürdürülebilir okyanus yönetimine dönüştürmek için çok çeşitli veri kaynaklarını entegre eden ve görselleştiren sanal bir ortam olması için tasarlanmış Okyanus Avatarı’nın temelini oluşturacak. Bu Avatar, okyanusun tamamen dijital bir temsili gibi davranarak, okyanus verilerini anlaşılabilir bilgiye ve inovasyon ile sürdürülebilirlik için eyleme dönüştürmeye yardımcı olacak.

Daha resmi olarak lansmanı gerçekleşmemesine rağmen ODAC çeşitli ortaklardan dikkate değer bir destek aldı, ancakelbette daha fazlasına ihtiyaç var. Çünkü okyanuslar kapladığı 1,35 milyar km3 hacimle edemeyeceğimiz kadar büyük, sürekli değişim halinde ve küresel olarak birbirine bağlı. Üstelik büyük miktarda veri halihazırda mevcut olsa da bu bilgi yalnızca birkaç alanda yoğunlaşmış durumda. Dolayısıyla okyanusun büyük bir kısmır üzerinde henüz yeterince çalışma yok ve birçok ülke okyanus verilerini toplamak, yönetmek ve kullanmak için teknik ve insani kapasiteden yoksun.

Tüm paydaşların kritik okyanus verilerine erişebileceği bir dünya yaratmak için ODAC'ın ortaklara ihtiyacı var. Bu sebeple devlet başkanlarından, veri ve teknolojiyi paylaşmaya istekli endüstrilere, yeni bilgi araçları oluşturmak için inovasyon yapabilen üniversitelerden araştırma kurumlarına, dijital okyanus ekosistemini yaratmak için her kesime önemli bir görev düşüyor.
 

SHARE: READ MORE

16 April

Dünya Ekonomik Forumu: “Cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken süre 135,6 yıl”

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bu sene 15’incisi yayınlanan Dünya Ekonomik Forumu (WEF)'in Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre, cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken süre bir nesil daha ileri taşındı. COVID-19 salgınından önce, küresel cinsiyet eşitsizliğinin 99,5 yıl içinde giderileceği tahmin edilirken pandeminin etkilerinin hissedilmeye devam etmesiyle bu tahmin 135,6 yıla çıktı. 156 ülkeyi ekonomi, siyaset, eğitim ve sağlık gibi çeşitli alanlarda inceleyerek karşılaştırma sunan raporda bu eşitsizliklerin giderilmesi için gerekli politikalara da yer veriliyor. Endeks, ülkelerin bu alanlardaki gelişimlerini 0-100 arası bir ölçekte ölçüyor ve belirlenen değer 100 üzerinden ülkelerin cinsiyet eşitliğini sağlamaya ne kadar uzak veya yakın olduğunu ortaya koyuyor.
 
Geçtiğimiz senenin raporuna kıyasla ilk göze çarpan çıktı, pandemi ve ilgili ekonomik krizin kadınları erkeklerden daha şiddetli etkilediği ve kapatılmış olan eşitsizliklerin kısmen yeniden oluştuğu. Büyük ülkelerin performans düşüklüğünden dolayı küresel olarak, cinsiyet eşitliğinin sağlanması noktasına olan mesafe, 2020'ye göre %0,6 puan gerileyerek %68 oldu.
 
Rapor ayrıca ekonomi, siyaset, eğitim ve sağlık alanlarını ayrı ayrı inceleyerek ne kadar ilerleme kaydedildiğini de paylaşıyor. Siyaset alanındaki eşitsizlikler 2020’den bu yana %2,4 puan daha artarak, bu alanlar içinde en kötü performans sergileyen olmaya devam ediyor. Endeksin kapsadığı 156 ülkede kadınlar, 35.500 parlamento sandalyesinin yalnızca %26,1'ini ve dünya çapında 3.400'den fazla bakanın yalnızca %22,6'sını temsil ediyor. Rapor kapsamında olan 81 ülkenin ise hiçbir zaman kadın devlet başkanı olmadığı belirtiliyor. Mevcut ilerleme hızına göre, Dünya Ekonomik Forumu, siyasette cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının 145,5 yıl alacağını tahmin ediyor.
 
Siyasetten sonra ekonomi, eşitsizliklerin en çok hissedildiği alanı oluşturuyor. Rapora göre, ekonomik katılım ve fırsat eşitliğindeki dengesizliğin şu ana kadar %58’i kapatılmış durumda. Bununla birlikte ekonomik katılımdaki cinsiyet uçurumu, endeksin izlediği dört temel eşitsizlik alanı içinde ikinci en büyük olmaya devam ediyor. Tam eşitliğin sağlanması içinse 267,6 yıla daha ihtiyaç olduğu tahmin ediliyor.
 
Bir yandan ücret eşitliği ve istihdamdaki yetkin kadın çalışan oranı artarken, liderlik pozisyonlarında bulunan kadın oranları düşük kalmaya devam ediyor. Üst düzey yöneticiler arasında cinsiyet dengesini kurabilmiş firmaların daha iyi performans gösterdiği bilinse de güncel verilere göre kadınlar tüm yönetici pozisyonlarının sadece %27'sini temsil ediyor. Harvard Business Review’un 150’den fazla şirketi incelediği araştırmasına göre, kadın yöneticiler, şirketlerin değişime ve inovasyona karşı stratejik yaklaşımını değiştiriyor. Araştırmaya göre kadınlar üst yönetim ekibine katıldıktan sonra, firmalar değişime daha açık ve risklere daha dayanıklı hale geliyor. Kadınlar üst düzey yönetime katıldıktan sonra, şirket iletişimlerinde değişime açıklığı belirten terimlerin sıklığının %10 arttığı görülüyor. Yükselmek, birçok kadın için zor bir yolculuk olduğundan bu liderlerin değişimi kabul ederken riskten kaçınmasını gerektiriyor. Bununla birlikte, kadın yöneticilerin sayısının artmasıyla birleşme ve devralma odaklı stratejilerden kurum içi inovasyonu teşvik edici bir yaklaşıma geçiş de görülüyor. Önceki araştırmalar, kadın yöneticilerin gelenekleri daha az önemsediğini ve erkek meslektaşlarına göre statükoya meydan okumaya daha açık olduklarını gösteriyor, bu da şirketlerin inovasyon temelli düşünmesinin önünü açıyor.
 
WEF’in raporuna göre, cinsiyet eşitsizliğinin kapanmaya yakın olduğu iki alan eğitim ve sağlık. Eğitim alanında 37 ülke tamamen eşitliği sağlarken, küresel anlamda eşitsizliklerin %95’i kapanmış durumda. Kalan son %5’lik dilimde ilerleme yavaşladığından rapor bu gidişata göre eşitsizliklerin tamamen giderilmesinin 14,2 yıl daha alacağını tahmin ediyor. Sağlık hizmetlerine erişimde cinsiyete dayalı farkların ise şimdiye kadar %96'sı kapatıldı. Pandeminin etkileri henüz tam hesaplanamadığı için kalan farkın ne zaman kapatılacağı bilinmiyor.
 
Cinsiyet Eşitsizliği, COVID-19 ve İş Dünyasının Geleceği
 
Raporda ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), LinkedIn ve Ipsos’un COVID-19 salgının işgücüne katılıma olan etkilerini açıklayan verilerine de yer veriliyor. ILO’nun verilerine göre, istihdama katılan tüm kadınların %5’i pandemi sürecinde işini kaybederken bu oran erkeklerde %3,9. LinkedIn verileri ayrıca kadınların işe alımlarda liderlik rolleri için daha az tercih edilmeye başlandığını gösteriyor. Ek olarak, Ocak 2021 tarihli Ipsos verileri, okulların kapanması ve bakım hizmetlerinin sınırlı erişilebilirliği nedeniyle kadınların üstlendiği ücretsiz ev içi işlerin artmasıyla kadınlar için iş ve yaşam dengesinin kurulmasının zorlaştığını, işini kaybetme korkusundan dolayı stres seviyesinde artış yaşadıklarını gösteriyor.
 
COVID-19 krizi aynı zamanda otomasyon ve dijitalleşmeyi hızlandırarak iş kayıplarını hızlandırdı. Bu alandaki veriler, mesleki cinsiyet ayrımcılığının artması nedeniyle işlerin geleceğinde cinsiyet eşitliği açısından önemli zorluklara işaret ediyor. Geleceğin meslekleri olarak tanımlanan işlerden sadece ikisi (İnsan kaynakları & Kültür yönetimi ve İçerik üretimi) cinsiyet eşitliğine uygun bir ortam sunarken, çoğu kadın diğer sektörlerde ciddi şekilde temsiliyet problemi yaşıyor. İleri seviyede teknik beceri gerektiren sektörlerde daha dengesiz bir dağılım olması da muhtemel. Örneğin, bulut teknolojilerinde kadınlar işgücünün sadece %14'ünü oluşturuyor; bu oran mühendislikte %20; veri bilimi ve yapay zekada ise %32.
 
Artan dijitalleşme, iş gücündeki kayıplar ve mesleki ayrımcılık gibi faktörlerin üzerine pandemi ortamının yarattığı olumsuzlukların da eklenmesi, kadınlar için daha eşitsiz bir dünya yaratıyor. Cinsiyet temelli oluşturulmuş iyileşme politikaları ise bu etkileri azaltabilir. Raporun bu bölümde sunduğu öneriler arasında bakım sektörüne daha fazla yatırım yapılmasıyla birlikte erkekler ve kadınlar için bakım iznine eşit erişimin önünün açılması yer alıyor. Ayrıca, politika ve uygulamaların cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılığı engellemeye odaklanması gerektiği belirtiliyor. Daha eşit bir çalışma ortamı yaratmak için önerilen bir diğer çözümse tarafsız işe alma ve terfi uygulamalarını içeren yönetimsel uygulamalarla birleştirilen etkili beceri kazanma politikaları.
 
Raporun çıktıları değerlendirildiğinde cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken 135,6 yılın önümüzdeki dönemlerde daha da artmaması için pandemiden çıkarken ve devamında her konuya cinsiyet eşitliği lensinden bakmayı öğrenmek gerektiği açık bir şekilde görülüyor.

 

SHARE: READ MORE

16 April

Bilime dayalı hedefler ne kadar şeffaf?

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bilime dayalı kurumsal iklim hedefleri belirleyen işletmelerin sayısı arttıkça, uzmanlar bu sayıların nasıl hesaplandığı konusunu daha fazla incelemeye başladı. Bir yandan hedeflerin çevreye ve işletmelere faydaları üzerinde durulurken diğer yandan şeffaflık sorunları daha çok gündeme gelmeye başladı.
 
Bilime Dayalı Hedefler Girişimi (SBTi), şirketlerin Paris Anlaşması hedeflerine uyum sağlamaları için standartlar belirlemek ve iklim değişikliğiyle etkili mücadele etmek amacıyla 2015 yılında kurulan bir girişim. Hedeflerin bilime dayalı olarak adlandırılmasının sebebi Paris Anlaşması'nın hedeflerine en son iklim biliminin gerekli gördüğü şekilde yani küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefine ulaşma çabalarını sürdürmek. Bilime dayalı hedefler, Paris Anlaşması'nın hedefleriyle stratejilerini uyumlu hale getirme konusunda dünyanın en büyük salım yapan şirketlerine yardımcı olarak, düşük karbon ekonomisine geçişi hızlandırmayı ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmeyi hedefliyor.
 
Girişimin en son ilerleme raporuna göre, Siemens, Heineken ve S&P Global dahil olmak üzere 50 sektörden 1.000'den fazla şirket salımlarını azaltmak için SBTi ile birlikte çalışıyor. Bu şirketler, küresel sermaye değerinin yaklaşık %20'sini oluşturuyor bu da yaklaşık olarak 20,5 trilyon doları temsil ediyor. Ayrıca girişime katılan işletme sayısı da gün geçtikçe artıyor.
 
SBTi'ye bağlı işletmelerden 185 şirket yöneticisinin katıldığı YouGov anketine göre, bilime dayalı hedefler işletmelere önemli avantajlar sunuyor. Tüketicilerin, seçimlerinin çevre üzerindeki etkilerinin giderek daha fazla farkına varması ve etik tüketimin giderek yaygınlaşması ile markalar da sürdürülebilirlik konusundaki itibarlarını daha fazla önemsemeye başladı. Ankete katılan şirket yöneticilerinin yüzde 79'u da, Bilime Dayalı Hedefler Girişimi’nin şirketleri için en önemli ticari faydalarından birinin güçlendirilmiş marka itibarı olduğunu belirtiyor. Örneğin, çok uluslu teknoloji şirketi Dell bilime dayalı bir hedef belirlemenin, müşterilerinin kendisinden beklediği kurumsal sorumluluk düzeyini göstermenin bir yolu olduğunu söylüyor.
 
Sürdürülebilirliği bir işletme güvenilirliği ölçütü olarak kullanan yalnızca müşteriler değil. Yatırımcılar da işletmelerin çevre politikalarına giderek daha fazla ilgi gösteriyor. Ankete katılan yöneticilerin yaklaşık yüzde 52'si bilime dayalı hedef taahhütlerinin yatırımcıların işlerine olan güvenini artırdığını söylüyor.
 
Anketten çıkan bir diğer sonuç da bu hedefleri benimsemenin şirketlere dayanıklılık kazandırdığı. Hükümetler Paris Anlaşması’nı uygulamak ve taahhütlerini yerine getirmek için çalışmaya devam ettikçe, şirketler yoğun salıma yol açan faaliyetleri sınırlamak için daha fazla düzenlemeyle karşı karşıya kalabilir. Yöneticilerin %35’i bilime dayalı hedefler belirlemenin onlara önümüzdeki dönemde karşılaşacakları düzenlemelere karşı daha fazla direnç sağladığını bildirdi. Ankete katılanların %63’ü, bilime dayalı bir hedef belirlemenin şirketlerinde halihazırda yeniliği teşvik ettiğini söylerken, yüzde 50'den fazlası 2030 yılına kadar ürünlerinin ve hizmetlerinin en az yarısının düşük karbonlu olmasını beklediklerini söylüyor.
 
Fakat bu hedefleri eleştirenlerin sayısı da bir o kadar fazla. Bilime Dayalı Hedefler Girişimi’ne (SBTi) teknik danışmanlık veren Bill Baue, girişimin yönetim kuruluna resmi bir şikayette bulundu ve büyük şirketlerin iklim hedeflerini belirlemesinde kullanılan çerçeveyi eleştirdiği bir Medium yazısı yayınladı. Baue’ya göre bu hedefler iddia edildiği gibi bilime dayalı bir yaklaşıma sahip değil ve SBTi’nin kendi çıkarlarını gözetmesinin bir sonucu.
 
Şirketler “bilime dayalı” etiketli iklim hedeflerini dile getirdikçe, planları ve eylemleri de daha fazla incelenmeye başlandı. Greenpeace International yöneticilerinden Jennifer Morgan SBTi’nin kamuoyundaki şüpheciliği gidermek için şeffaflığa ve hesap verebilirliğe ek bir vurgu yapılması gerektiğini belirtiyor ve şirketlerin bu hedefleri yatırım planlarıyla desteklemesini öneriyor. Baue, SBTi'yi, geliştirilen kurumsal hedefleri hesaplamak için iki yöntem oluşturmak ve daha güçlü emisyon kesintileri sağlayabilecek yöntemi hariç tutmakla suçluyor. Şirketlerin hangi yöntemi seçtiği konusunda şeffaflık olmadığını da ekliyor. Baue bu endişelerini BM Küresel İlkeler Sözleşmesi, Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), WWF ve CDP başkanlarından oluşan yürütme kuruluna taşıdı. Bu endişelerini yayınlamasının ardından, girişiminin çeşitliliği arttırmak bahanesiyle kendisini hariç tutarak yeni bir danışma grubu oluşturduğunu öğrendi. SBTi daha sonra önceki danışmanlarına bir iç iletişim hatası nedeniyle üyeliklerinin sona ermesi konusunda bilgi veremediğini ve bu hatadan büyük pişmanlık duyduğunu iletti.
Science Based Targets Girişimi ise hakkındaki iddialara karşı misyon hatırlatması yaparak cevap verdi: "Misyonumuz, net sıfır 1,5°C’lik bir dünya için kurumsal emisyonları azaltmaktır ve bu hedef karar verme sürecimizin merkezinde yer almaktadır."
 
Environmental Research Letters dergisi tarafından yayımlanan bağımsız bir çalışma, kurumsal iklim hedefleri belirlemek için kullanılan yedi yöntemi değerlendirdi. Bu yöntemler arasından ABD merkezli Sürdürülebilir Organizasyonlar Merkezi (CSO) tarafından geliştirilen metodolojinin, 1,5°C iklim bilimi ile uyumlu olduğu ve küresel karbon bütçesinin aşılması riskini taşımadığı belirlendi. Bu metodoloji başlangıçta SBTi tarafından onaylanırken, son yıllarda kullanımdan çıkarıldı. SBTi ise CSO metodolojisinin kullanılmama nedeni olarak yöntemin ekonomik performans göstergelerine fazla önem vermesini gösterdi. Bu karar, ekonomik performans göstergelerinin şirket düzeyinde emisyonlarla zayıf bir bağlantıya sahip olduğu yönündeki endişelere dayanıyordu. Bunun yerine SBTi, şirketlerin emisyonlarını Mutlak Daralma Yaklaşımı (ACA) olarak bilinen bir yönteme göre azaltmalarını tavsiye ediyor. Bu yöntem, Environmental Research Letters’ın çalışmasında incelenen diğer yöntemlere göre karbon bütçesinin 2050'ye kadar aşılması konusunda çok daha büyük bir riske sahip. SBTi, bu yöntemi, şirketlerin 5-15 yıllık hedefler belirlemelerine yardımcı olmak için kullandığını ve bunun için yöntemin hiç aşma göstermediğini veya sınırlı bir aşım olduğunu söyledi. SBTi tarafından önerilen ve Sektörel Dekarbonizasyon Yaklaşımı (SDA) olarak bilinen ikinci yöntem, sıcaklığı 1,5°C yerine 2°C’nin  altında tutma amacında. Bu yöntemle yalnızca güç araçları 1,5°C hedefiyle uyumlanabilir. Bunun nedeni, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın sektörel yaklaşımı 2°C ile uyumlu senaryoları kullanılarak geliştirilmiş olması.
 
Montreal'deki Concordia Üniversitesi'nde yayınlanan konuyla ilgili son araştırmanın ortak yazarı Anders Bjørn, SBTi'yi şirketlerden daha fazla şeffaflık talep etmeye çağırdı. SBTi kapsamında iklim hedefleri belirleyen şirketler, hedeflerini belirlemek için hangi yöntemleri kullandıklarını genellikle açıklamıyorlar. Yöntemde bir seçim olduğundan söz bile edilmediğinden bahseden Bjørn şirketlerin hedeflerinin küresel emisyon bütçesini nasıl paylaşacaklarına dair bir etkisi olduğu konusunda dürüst olmaları gerektiğini ekledi.
 
İklim krizinin olumsuz etkilerinden şirketlerin somut eylemleri olmadan kurtulmak neredeyse imkansız. Dünyadaki karbon salımının çoğunluğundan sorumlu olan şirket faaliyetlerinin daha şeffaf yöntemlerle ölçülmesi ve açık hedefler belirlenmesi 1,5°C hedefine ulaşabilmek için oldukça önemli.
 
 

SHARE: READ MORE

14 April

Sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu araçlara detaylı bakış

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir finans, hükümetler ve kurumlar çevresel, sosyal ve yönetim (ÇSY) faktörlerine daha fazla ilgi gösterdikçe hız kazanmaya devam ediyor. COVID-19’la ekonominin, kurumların ve bireylerin sosyal ve çevresel zorlukları dikkate alarak sorumlu bir şekilde iyileşmesi ihtiyacı ortaya çıkınca 2020 yılında sürdürülebilir finansa gösterilen ilgi hızlı bir şekilde arttı. Geçtiğimiz yıl küresel sürdürülebilir finans piyasası 732 milyar dolara ulaşarak 2019 yılına göre %29 artış gösterdi.
Sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu araçlar arasında yeşil tahviller, yeşil krediler, sosyal tahviller, sürdürülebilirlik tahvilleri, sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller ve krediler, düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’yle bağlantılı tahviller bulunuyor. Mondaq’da yayınlanan, David Seville ve Janet Holmes tarafından hazırlanan bir yazı, hızla büyüyen sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu bu araçları detaylı olarak inceleme fırsatı sunuyor.  
Yeşil tahviller: Yeşil tahvil getirileri, Uluslararası Sermaye Piyasaları Birliği (ICMA) tarafından yayınlanan Yeşil Tahvil İlkeleri’nce tanımlanan yeni ve/veya mevcut “Yeşil Projeler” için finansman veya yeniden finansman sağlamak için uygulanıyor. Bu kapsamda, yeşil tahvillerin net çevresel etkiye sahip olması ve bunun değerlendirilebilir ve mümkünse ölçülebilir olması gerekiyor. 2020 yılının ilk yarısında COVID-19 nedeniyle yeşil tahvillerin büyümesi yavaşlasa da, yeşil tahviller 2020 yılında 295 bin milyar dolar ile sürdürülebilir finans piyasasının neredeyse yarısını oluşturdu.
Bunun yanı sıra, iklim dirençli tahviller, yeşil tahvillerin bir alt kümesini oluşturuyor. Bu tür tahvillerin getirileri varlıkların ve sistemlerin iklimle ilgili stresler ve şoklar karşısında dirençli olma, uyum sağlama veya dönüştürme becerilerini geliştirmek için kullanılıyor. 2019’da Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)’nin 700 milyon dolar değerinde tahvil ihracı ilk iklim dirençli tahvilini oluşturuyordu.
Yeşil krediler: Yeşil krediler, Kredi Piyasası Birliği tarafından geliştirilen Yeşil Kredi İlkeleri’nde tanımlanan yeni ve/veya mevcut uygun “Yeşil Projeler” için finansman veya yeniden finansman sağlamak için kullanılıyor. Yeşil Projeler, hem Yeşil Tahvil İlkeleri hem de Yeşil Kredi İlkeleri altında aynı şekilde tanımlandığından, yeşil krediler, yeşil tahvillerle benzerlik taşıyor.
Sosyal tahviller: Sosyal tahvil getirileri, ICMA'nın Sosyal Tahvil İlkeleri’nde tanımlanan yeni ve/veya mevcut “Sosyal Projeler” hedefli finansman veya yeniden finansman amaçlı sunulmakta. Sosyal Projeler, uygun fiyatlara temel altyapının sağlanması ve teşvik edilmesi, temel hizmetlere erişim, uygun fiyatlı konut ve gıda güvenliği gibi konu başlıklarını içeriyor. Piyasaya bakıldığında, pandemi etkilerine yönelik sosyal tahviller bulunması nedeniyle, 2020’de sosyal tahvillere gösterilen ilginin ciddi şekilde arttığını söylemek mümkün.
Sürdürülebilirlik tahvilleri: Sürdürülebilirlik tahvillerinin getirileri yalnızca, ICMA'nın Sürdürülebilirlik Tahvil Kılavuzu’na uygun şekilde hem Yeşil Projelerin hem de Sosyal Projelerin bir kombinasyonunun finansmanı veya yeniden finansmanı için uygulanıyor.
Sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller ve krediler: Bu tahviller, sürdürülebilirlik stratejisi, hedef ve performans göstergelerinin belirlenmesi gibi ihraç öncesi beyanlar ve performansın doğrulanması gibi ihraç sonrası beyanlar gerektiriyor. 2020 Haziran ayında ICMA tarafından yayınlanan “Sürdürülebilirlikle Bağlantılı Tahvil İlkeleri” piyasada bu konuya gösterilen ilginin artışını yansıtıyor.
Düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri: Bu tahvillerinin getirileri, bir firmanın çevresel etkisini veya karbon salımlarını azaltmasının finansmanı için kullanılıyor. Düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri, çevresel etkilerini azaltmak için önemli adımlar atan ancak Yeşil Proje olarak nitelendirilebilecek bir projeleri olmadığından yeşil tahvil ihraç edemeyenler için iyi bir seçenek olarak görülüyor. Bu tahviller aynı zamanda bir geçiş çerçevesinin yayınlanmasını, İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) tavsiyelerine uygun beyanları, Paris Anlaşması'nın hedeflerine bağlılığı veya 2050'ye kadar sıfır salım hedefine ulaşmak için onaylanmış hedefleri ve geçiş performansına dair raporlamayı gerektiriyor.
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bağlantılı tahviller: Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bağlantılı tahviller, Birleşmiş Milletler'in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na dayalı anlaşmaları içeriyor. İhraççılar, bu anlaşmaları kararlaştırılan zaman çerçevesinde yerine getirmezse cezalandırılıyor.
Küresel olarak sürdürülebilir finans piyasasının önümüzdeki yıllarda büyümesi bekleniyor. Bu büyüme beklentisinin ardında hükümetlerin ve şirketlerin iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik taahhütleri ve pandemi sonrası iyileşme planları yer alıyor. Bununla birlikte yatırımcıların şirketler ve diğer ihraççıların sürdürülebilirlik hedefleri kapsamında ölçülebilir taahhütler vermesine yönelik artan beklentileri de önemli bir itici güç olarak görülüyor.
 
 

SHARE: READ MORE

14 April

Dünyanın en fazla sera gazı yayan kuruluşlarını kapsayan araştırma yayınlandı

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyanın en fazla sera gazı salan kuruluşlarının iklim değişikliği konusunda gerekli önemleri almalarını sağlamayı amaçlayan yatırımcı girişimi Climate Action 100+, şirketlerle bir kıyaslama (benchmarking) çalışması gerçekleştirdi. Yaklaşık 54 trilyon ABD doları değere sahip varlığı yöneten 575’ten fazla yatırımcının yer aldığı Climate Action 100+, odaklandıkları 167 kurum ile iklim değişikliğine yönelik çalışmalar gerçekleştiriyor. Mercek altına alınan şirketler arasında, temiz enerjiye geçiş için önemli bir konuma sahip olanların yanı sıra yıllık küresel endüstriyel salımların yüzde 80'ini oluşturan şirketler de yer alıyor.
“Net Zero Company Benchmark ” adı verilen kıyaslama çalışması, yüksek salım yapan şirketlerin performansını Climate Action 100+ girişiminin üç temel hedefi doğrultusunda karşılaştırıyor: Sera gazı salımının azaltılması, kurumsal yönetimin iyileştirilmesi ve iklimle bağlantılı finansal beyanların güçlendirilmesi. Çalışma bu kapsamda, şirket stratejilerinin net-sıfır gelecekle uyumlu olması ve küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlı kalması için gerekli dokuz gösterge tanımlıyor.
Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde öne çıkan sonuçlar arasında, kapsama alınan hiçbir kurumun belirlenen dokuz göstergenin tümünde yüksek performans göstermediği yer alıyor. Bununla birlikte çalışma ayrıca hiçbir şirketin 2050 veya daha öncesinde net-sıfır karbon salım hedeflerine nasıl ulaşacaklarına dair bir plan açıklamadığını gösteriyor. 
Çalışmada öne çıkan sonuçlar
1-Odaklanılan şirketlerin %52’si 2050 veya daha öncesinde net-sıfır karbon salım hedefine ulaşmak istediklerini açıklamış durumda. Ancak bu taahhütlerin yaklaşık yarısı (%44) şirketlerin Kapsam 3 salımlarını görmezden gelerek, hesaba katmıyor.
2-Şirketlerin uzun dönemli iddialı hedefleri olsa da, bu amaca nasıl ulaşacaklarına dair kısa ve orta vadeli hedeflere sahip değiller. Çalışma, 107 şirketin orta vade (2026-2035) hedefler belirlediğini ve yalnızca 75 şirketin kısa vadeli (2025) hedefler belirlediğini ortaya koyuyor.
3-Odaklanılan şirketlerin yalnızca altısı gelecek sermaye giderlerinin uzun vadeli salım azaltım hedefleriyle uyumlu olmasına dair taahhütte bulunmuş. Bununla birlikte, hiçbir şirket gelecekteki sermaye giderlerinin sıcaklık artışını 1,5 derecede tutmak hedefiyle uyumlu olmasına dair taahhütte bulunmamış.
4-Kapsama dahil edilen şirketlerin %87’si iklim değişikliğini üst yönetim seviyesinde ele alsa da yalnızca kurumların üçte biri yöneticilere yaptıkları ödemeleri iklim değişikliği hedefleriyle ilişkilendiriyor. 
5-Değerlendirilen şirketlerin neredeyse dörtte üçü, beyanlarını İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) tavsiyeleriyle uyumlu hale getirmeye dair taahhütte bulunuyor. Ancak yalnızca %10’u tüm şirketi kapsayan ve 1,5 derece hedefini içeren iklim senaryosu planlamasını kullanıyor.
Kurumlar iklimle ilgili giderek daha iddialı hedefler açıklasa da, gerçekleştirilen çalışma bu taahhütlerin yerine getirilmesinin önünde daha çok uzun bir yol olduğunu ortaya koymakta. Nispeten düşük performans gösteren şirketler, dünyanın en büyük şirketlerinin çoğunun hâlâ net sıfır ekonomiye geçişin ilk aşamalarında olduğunu gösteriyor. Kıyaslama, bu kapsamda bir yandan “net sıfır” ekonomiyle uyumlu iş stratejisinin ne gerektirdiğini ortaya koyarken, bir yandan da gelecek dönemlerde yapılacak kıyaslama çalışmaları için de bir temel oluşturulmasını sağlıyor.
İlerleyen dönemlerde, Climate Action 100+ yayınladıkları şirket değerlendirmelerini bir adım daha ileri götürerek, sektör bazlı analizler gerçekleştirmeyi planlıyor. Bununla beraber, kıyaslama çalışmasının mevcut en son veriler, paydaş girdileri ve geri bildirimleriyle güncellenmeye devam etmesi hedefleniyor.

 

SHARE: READ MORE

2 April

Dünya nüfusunun yarısından fazlası 2050’de temiz suya ulaşamayabilir

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İnsanların tatlı su tüketimi, suyun yenilenme oranını çoktan aştığından araştırmacılar uzun bir süredir  bu temel doğal kaynağın tükenmekte olduğuna dair uyarılarda bulunuyorlar. Tatlı su tüketimi son 100 yılda altı kat arttı ve suya olan talep hala hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Tarım, sanayi ve enerji sektörleri toplam talebin % 90'ını oluşturuyor. Bununla birlikte ekonomik büyüme, kentleşme ve yaklaşık on milyarlık küresel nüfusun yaratacağı talebi karşılamak için 2050 yılına kadar en az %55 oranında daha fazla suya ihtiyaç duyulacağı öngörülüyor. Halihazırda, yirmi yıl öncesine kıyasla şu anda kişi başına düşen su miktarı oldukça daha az olduğundan üç milyardan fazla insan, genellikle şiddetli çatışmaları körükleyen ve önemli sorunları beraberinde getiren ciddi su kıtlığıyla karşı karşıya. Bazı araştırmacılara göre 2050'ye gelindiğinde, küresel çapta insanların yarısından fazlası su güvensizliği yaşayacak ve kurak bölgelerde iklim değişikliği kıtlığı artıracak. Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konseyi Başkanı Munir Akram, “Tek başına çölleşme, 100 ülkede yaklaşık bir milyar insanın geçimini tehdit ediyor. Yoğun su kıtlığı 2030 yılına kadar yaklaşık 700 milyon insanı yerinden edebilir” diye uyarıyor.

İklim değişikliği suya yönelik tehditlerden yalnızca birini oluşturuyor. Kirlilik de aynı zamanda su krizini şiddetlendiren bir durum. Güvenilir ve temiz olmayan içme suyu, dünyanın birçok yerindeki insan için potansiyel olarak ölümcül bir durum oluşturuyor. Everest Dağı'nın zirvesindeki karlar dahil olmak üzere hemen hemen tüm tatlı su kaynakları artık bir dereceye kadar kirlenmiş durumda. BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed “İklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve kirlilik gibi bağlantılı ve birbirini şiddetlendiren dünyasal krizler su kıtlığını artıracak” diye belirtiyor. Ayrıca, Mohammed’e göre, 2040 yılına kadar, dünyadaki 18 yaş altı çocukların dörtte biri -yaklaşık 600 milyon- su sıkıntısının son derece yüksek olduğu bölgelerde yaşamak zorunda kalacak.


Sulak alanların su kıtlığına karşı savaştaki önemi
Erişilebilir veya kullanılabilir tatlı su, dünyadaki tüm suyun % 1'inden daha azını oluşturuyor. Nehirler, göller, bataklıklar, turbalıklar ve yer altı akiferleri dahil olmak üzere kullanılabilir suların çoğu iç sulak alanlarda bulunuyor. Bu sulak alanlar doğanın su toplayıcıları ve temizleyicileri görevini üstleniyor. Ayrıca, yağmur ve sel suyunu yakalayarak, arındırarak ve gerektiğinde serbest bırakmadan önce depolayarak sürekli bir tedarik sağlayan küresel su döngüsünü etkinleştiriyorlar.

Dünya çapında, tüm ekonomik sektörlerde, su planlaması ve yönetimine sulak alanların başarılı entegrasyonu, çok çeşitli faydalar sağlayabilir. Yeterli su kaynakları ekonomik büyümeyi canlandırabilir, çatışmaları azaltabilir ve çevresel stresi hafifletebilir. Ancak bunu başarmak, devamlı artan talebi karşılamaya yönelik sürekli yatırım gerektiren bir sürece yol açıyor.

Peki bu kadar önemli olmasına rağmen neden sulak arazileri korumuyor ve kurtarmıyoruz? Bu alanların işlevsellikleri, özellikle su krizinin etki açısından Dünya Ekonomik Forumu'nun en büyük beş küresel riski arasında yer aldığı düşünüldüğünde, oldukça önemli bir konumda. Ancak, tatlı su kaynağının çoğunu sağlamalarına rağmen, tüm sulak arazilerin yaklaşık % 90'ı Sanayi Devrimi'nden bu yana yok oldu ve bu trend küreselleşmeyle birlikte daha da ivme kazanıyor. Günümüzde, geriye kalan birçok sulak alanın da kritik derecede tehlike altında olduğu belirtiliyor. Sulak alanlar genellikle tarım ve kalkınma için dönüştürülecek boş bir alan olarak görülüyor. Bu eğilim, sulak alanların dünyadaki su krizinin temelini oluşturan kritik rolünün anlaşılmadığını gösteriyor. Güvenli, emniyetli ve yeterli su tedarikini sağlamak için sulak alanların önemini daha iyi anlamamız gerekiyor.


Su kıtlığını engellemek için neler yapılabilir?
Sulak alanlarla birlikte su kaynağımızı artırmak için başka seçenekler de tabii ki mevcut, ancak hiçbiri ideal değil. Deniz suyunun tuzdan arındırılması çözdüğünden daha fazla sorun yaratıyor. Bulut tohumlama, bambaşka sorunları beraberinde getiriyor. Su tutma tesislerinin toplu inşası ise önemli yatırımlar gerektiriyor ve genellikle yerel ekonomilerin ve yaşam biçimlerinin düzenini bozma ihtimali taşıyor.

Bütün bu sebeplerle, COVID-19 krizi sonrasında oluşturulacak yeşil iyileşme planlarında (green recovery) sulak alanların kurtarılması en önemli öncelik olmalıdır. Daha da önemlisi, "damla başına daha fazla mahsul" elde etmek için, en büyük su tüketicisi olan tarım yeniden düşünülmeli ve yapılandırılmalı. Sulak alanları, su kirliliğini ve biyolojik çeşitliliği göz ardı eden üretim odaklı teşvikler hızla geri çekilmeli. Günümüzde bu çalışmalara dair iyi örnekler de bulunuyor. Birleşik Krallık’ın yeni Çevresel Arazi Yönetimi girişimi, arazi yönetimlerini, su idaresi ve sulak alanların korunması üzerine kuran çiftçileri ödüllendiren bir program niteliğinde.

Sanayi sektörü de sulak arazileri koruma ve bu alanların verimli kullanımında eşit bir şekilde sorumluluk alarak öne çıkmalı çünkü günümüzde işletmelerin hayatta kalması tamamen sağlıklı bir doğal çevreye bağlı.

Sulak alanların, süregelen tatlı su temini probleminin en iyi çözümü olduğu düşünülüyor. Bu durumun nedeni ise su kıtlığıyla savaş için ortaya konulan diğer seçeneklerin, aynı anda  yiyecek, ilaç ve gelir sağlayacak, sayısız türe ev sahipliği yapacak veya iklim değişikliğini hafifletecek yetiye sahip olmamaları. Kısaca diyebiliriz ki, halihazırda sahip olduğumuz doğal çözümleri korumak ve bunları akıllıca kullanmak su kıtlığına karşı alabileceğimiz önlemlerin başında geliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

2 April

İklim değişikliğinin meşrutiyeti

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu etkilere adapte olmak için ortaya konulan süreçte gerekli bilgiler bilim insanları tarafından sağlanıyor ve eylemler siyasi yetkililer tarafından yürütülüyor. Ancak bu alanda başarıya ulaşılabilmesi için vatandaşların da dahil olacağı kolektif bir çaba çok önemli. Bireysel hakların nerede bitip kolektif sorumluluğun nerede başladığına ise insanlar ve onları temsil eden kurumlar karar verecek.

Geçtiğimiz Ocak ayında Hollanda, dünyanın dört bir yanından hükümet temsilcilerinin salgın sonrası iyileşme planlarını tartıştıkları dijital bir İklim Uyum Zirvesi'ne (Climate Adaptation Summit) ev sahipliği yaptı. Katılımcıların büyük bir kısmı iklim değişikliğine uyumu teşvik etmek ve ekonomiyi canlandırmak için, ucuz kamu finansmanından yararlanarak gerçekleştirilecek olan, yeşil altyapıya yönelik devlet yönlendirmeli yatırımların önemini vurguladı.

İklim sistemindeki kaçınılmaz değişikliklerin halihazırda devam etmekte olduğuna dair artan kanıtlar göz önüne alındığında, adaptasyona odaklanmak takdir edilesi bir hareket olarak görülüyor. Ancak artan devlet müdahalesinin anayasal sonuçlarına da dikkat etmek gerekiyor. Devletler, gücünü tüm ekonomiyi iklime dayanıklı hale getirmek gibi toplum çapında bir mesele için kullanma sözü verdiğinde, bu eylemlerinin meşrutiyetinin kaynakları ve kapsamı hararetli bir tartışmaya dönüşmekte.

Pek çok ülkenin mahkemelerinde bu durumun örneklerini görmek mümkün. 2015 yılında, bir sivil toplum örgütü olan Urgenda, halkını, iklim değişikliğinin düşük seviyeli ülkeler için oluşturduğu yüksek riskten koruyamadığı gerekçesiyle Hollanda hükümetine dava açtı. Bu, devletin ulusal emisyon azaltma hedeflerine ulaşılamamasının bir devlet ihmalinin kanıtı olduğu anlamına geliyor. 2019'da Lahey'deki Yüksek Mahkeme Urgenda’nın lehine karar vererek devleti daha büyük emisyon kesintileri yapmaya zorladı.

Urgenda davası başlangıçta haksız fiil hukukunun bir uygulaması olarak görülmüş olsa da nihayetinde Hollanda devletinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine bağlı. Ancak odak noktası tüm nüfusun yaşadığı risklere kaydığı için anayasal bir mesele haline geldi. Yargıtay'ın kararı, iklim değişikliğinin bilim tarafından öngörülen etkilerini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi ve böylece devletin harekete geçmeye dair yükümlülüğü olduğuna karar verdi. Bu sonuç doğrultusunda diyebiliriz ki, iklim değişikliğini hafifletmek için geçerli olan salım kesintileri gibi yükümlülükler, adaptasyon yatırımları için de geçerli olabilir.

Öte yandan sistemik bir iklim adaptasyonu, fiziksel koşullarda artık tepki oluşturacak büyük bir dönüşüm olması halinde mümkün olabilir. Örneğin yirminci yüzyılın başlarında, kırsal toplumlardan kentsel tüketim ekonomilerine geçişle birlikte insan nüfusu üç katına çıktı. Sonuç olarak beklentiler değişti. Zengin ve ayrıcalıklı nüfus, daha önce yaşamın bir parçası olarak kabul edilmiş olan riskleri (sel ve kuraklık) artık tahammül edemez oldu.

Büyük Buhran döneminde, hükümetler, idaresi zor olan ortamı kontrol etmek ve bu ortamın ekonomik büyümeyi ve istikrarı tehdit etmesini önlemek için tasarlanmış altyapısal modernizasyon programlarını kullandılar. Barajların, setlerin ve kanalların çoğalması, bu anlamda oldukça önemli bir  egemenlik göstergesi haline geldi. Ekonomik özgüvensizliğe karşı yapılan bu teknokratik savaşın özü, devletlerin, bugün, iklim değişikliğine gösterdiği tepkilerden farksız değil.

Bireysel hakların nerede bittiğine ve kolektif sorumluluğun nerede başladığına dair ortak bir anlayış olmadan, sistematik bir dönüşüm yaratmak niyet ne olursa olsun zorlu bir mücadele. Bu nedenle iklime uyum projeleri, doğaları gereği sadece teknokratik olursa, kamu politikasının temelini oluşturamazlar. Aksine, devlet ile vatandaşları arasında yeni bir sözleşme düzenlemesi gerekir. Aslında, toplumun katlanabileceği riskleri tanımlayan ve tahammül edilemeyen tehditlere karşı toplu eylem için bir eşik belirleyen anayasal bir düzenleme geliştirilmelidir.

Modern anayasacılık çiçek hastalığı ve sarıhumma krizleriyle birlikte geliştiği için, halk sağlığı bu tür düzenlemelerin nasıl ortaya çıktığı konusunda bir örnek oluşturabilir. ABD Yüksek Mahkemesi, 1905'te Jacobson v. Massachusetts davasında verdiği kararında, bir topluluğun kendisini ölümcül bir salgına karşı koruma hakkının çiçek hastalığına karşı aşı olmayı reddeden kişilere karşı harekete geçmesine izin verdiğine dair zorunlu aşılamayı yasalaştırmayı da dahil etmek üzere hüküm verdi.

O zamandan bu yana çoğu demokraside, bir asırlık yargı denetimi ve değerlendirmesi, halk sağlığını yönetmek için devlet politikalarına meşruiyet veren çok sayıda anayasal doktrin üretti. Bu imtiyazlar, COVID-19 salgını sırasında çok açık bir şekilde görüldü. Mesela hükümet tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasakları, bireysel özgürlükleri, çok az görülen bir şekilde, yargılama olmaksızın kısıtladı. Vatandaşlar, bu müdahaleleri büyük ölçüde sadece geçmiş içtihat nedeniyle değil, hukuk sisteminin bugün olduğu yere ulaşmak için sindirdiği tüm sosyal ve siyasi tarih nedeniyle kabul ettiler. Bir bakıma, halk sağlığının önemi konusunda gerçekleştirilen onlarca yıllık tartışmalar hem mahkemelerin hem de politikacıların güvenini kazanan geniş epidemiyolojik veri yığınları ve zaman içinde güven inşa eden devlet kurumları, üniversiteler, düzenleyiciler gibi birçok kuruma yapılan büyük yatırımlar, vatandaşların halk sağlığını önemli bir kolektif öncelik haline getiren bir dizi ilkeyi benimsemesinde yardımcı oldu.

İnsanlar, bugünlerde iklim değişikliğinin normatif değer kazandığı kritik noktaya ulaştı. Devletin kararlaştırdığı ve düzenlediği eylemi haklı çıkaran kanıtlar büyümeye devam ediyor. Ancak iklim uyumu halk sağlığı kadar acil ve belirgin bir zorunluluk olsa da, henüz aynı düzeyde geniş tabanlı kabul görebilmiş değil. İklim politikasının teknokratik bir projeden daha fazlası haline gelmesi için, hükümetlerin sadece altyapı ve arazi kullanım değişikliklerine değil, aynı zamanda entelektüel sermayeye, düzenleyici kurumlara, araştırmaya ve eğitime de yatırım yapması gerekli. Şimdi ise, iklim değişikliği çağında bireysel haklar ve kolektif sorumluluk arasındaki sınırları belirleyecek tartışmalara halkın katılımını sağlamanın tam zamanı. Devlet iktidarının kullanımının sınırlarının modern anayasacılığın temelini oluşturduğu düşünüldüğünde, iklim adaptasyonunun toplumca benimsenmesi önemli bir anayasal anı temsil ediyor olacak.


SHARE: READ MORE

2 April

COVID-19, mülteci hakları ihlali için bir bahane haline mi geldi?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyayı etkisi altına alarak milyonlarca kişinin ölümüne neden olan koronavirüs salgını özellikle mültecileri ağır şekilde etkiledi. Pandemi nedeniyle hak ihlalleri yaşayan mülteciler için bu durum salgın koşulları devam ettikçe artacak gibi gözüküyor.
 
Mülteciler dışlayıcı politikalara ve hak ihlallerine pandemiden önce de maruz kalıyordu. Politikacıların siyasi amaçları için mültecilerle ilgili korku üretmesi ve insanları manipüle etmesi mülteci haklarını uzun süredir tehlikeye atıyor. Avrupa'da 2015'teki "göç krizi" ile birlikte göç siyaseti özellikle zararlı bir hal aldı. Suriye, Afganistan, Irak ve Afrika'nın dört bir yanındaki ülkelerden gelen mülteciler denizde boğulurken veya kötü yönetilen kamplarda sıkışıp kalırken, AB üye devletleri sınırları kapatmak, çitler çekmek ve kısıtlamalar getirmek gibi önlemlerin yanında son olarak arama kurtarma çabalarını suç haline getirmişti.
 
Amerika Birleşik Devletleri’nde de Donald Trump’ın göç siyasetini seçim kampanyasının merkezi haline getirmesiyle benzer bir durum meydana geldi. Meksika'dan göçü "bir duvar inşa ederek" durdurmak ve bir zamanlar dünyanın en büyük mülteci yerleştirme programı aracılığıyla ABD'ye girebilen mülteci sayısını büyük oranda azaltmak seçim kampanyasının önemli vaatlerindendi. Zaten ciddi olan bu sorunlara salgının eklenmesi mülteciler üzerinde orantısız bir olumsuz etkiye yol açtı.
 
Sağlık alanında karşılaşılan zorluklar
 
Sağlık; mülteci, göçmen ve sığınmacı grupları için, özellikle sağlık hizmetlerine erişimin büyük bir zorluk olduğu pandemi sırasında en büyük endişe haline geldi. Göçmenler ve mülteciler, yasal statülerine bakılmaksızın, COVID-19 test ve tedavisine erişebilme hakkına sahip olmalıyken uygulamada pek çok sorunla karşılaşılıyor. Bu konuyla ilgili olarak, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, geçtiğimiz Nisan ayında yaptığı açıklamada, bazı kayıtsız göçmenlerin COVID-19 belirtileri taşımalarına rağmen hastaneye kabul edilmediği duyumları aldıklarını kaydetmişti.  Bununla birlikte çok sayıda göçmen ve mülteci, özellikle kayıt dışı durumda olanlar, sağlık sigortasına veya sağlık hizmetlerine erişim için gerekli maddi imkanlara sahip değiller. İdari gözetim ve sınır dışı edilme korkusu bu grupların hastaneye müracaat etmesinin önündeki bir diğer engel.
 
Sonuç olarak, çoğu durumda, bu grupların sağlık hizmetlerine erişimleri insani yardım programlarına bağlı kalıyor. Ancak COVID-19, mültecilerin sosyal güvenlik ağlarına erişmelerini ve pandemi nedeniyle sahada faaliyet gösteremeyen insani yardım kuruluşlarından destek görmelerini de zorlaştırdı. Çoğu göçmen; hükümetlerin salgın için sunduğu mali desteğe, yiyecek paketlerine ve sağlık hizmetlerine erişemiyor çünkü başvuru süreci bu gruplardaki çoğunluğun sahip olmadığı kimlik belgelerini gerektiriyor.
 
Bununla birlikte birçok mülteci "evde kal" ve "sosyal mesafe" terimlerinin çok az anlam taşıdığı ve uygulanabilirliğinin düşük olduğu kamplarda, gayri resmi yerleşimlerde ve kentsel alanlarda, kötü konutlarda ve aşırı kalabalık koşullarda yaşıyor. Temiz su ve sanitasyona erişimin sınırlı olduğu bu alanlarda COVID-19’a yakalanma riski de artıyor. Dahası, mülteciler genellikle hijyen ve sağlık direktiflerini anlamalarını ve önleyici tedbirleri uygulamalarını engelleyen dil bariyerleriyle de karşı karşıyalar.
 
Sosyoekonomik etkiler
 
2008 küresel ekonomik krizi gibi önceki krizler, göçmenlerin ve mültecilerin işlerinden keyfi olarak çıkartılma riskinin daha yüksek olduğunu veya ücret ödememe, ücretin azaltılması da dahil olmak üzere çalışma koşullarının kötüye gitme olasılıklarının ev sahibi ülke vatandaşlarına göre daha yüksek olduğunu gösteriyor.
 
Mülteciler, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun şekilde istihdam edildiğinden pandeminin ekonomik etkilerine karşı daha savunmasızlar. Bu sektörlerde çalışan mülteci sayısı ev sahibi nüfustan %60 daha fazla.
Ayrıca göçmen ve mültecilerin günlük ücretli işçi olarak kayıt dışı ekonomiye dahil olma olasılıkları da daha fazla. COVID-19 önlemlerinin bir sonucu olarak işlerini kaybedenler nadiren sosyal koruma programlarına erişebiliyorlar ve COVID-19'un tetiklediği olumsuz ekonomik ortamda alternatif iş bulma konusunda büyük zorluk yaşıyorlar.
 
Sınırların kapatılması ve korumaya erişim alanında problemler
 
Mültecilerin karşılaştığı sorunlar, yalnızca salgının doğrudan bir sonucu değil. Bazı hükümetler, sınırların kapanışlarını hızlandırmak için COVID-19’u bir bahane olarak kullanıyor ve virüsün yayılmasından mültecileri ve diğer göçmenleri sorumlu tutuyor. Oysa iltica arama ve sığınma hakkı uluslararası insan hakları, mülteci ve AB hukuku kapsamında güvence altına alınmıştır. Ülkeler sağlık gerekçesiyle sınırları kapatma hakkına sahip olsalar da zulümden korunmak isteyenler için iltica erişimini yine de sağlamalıdırlar.
 
Macaristan'da salgın, ülkenin zaten çok kısıtlayıcı olan iltica sistemini kapatan acil durum yasalarını çıkarmak için bir bahane olarak kullanıldı. İtalya ve Malta limanlarını “güvensiz” ilan ederek denizde kurtarılan insanların karaya çıkması için bile sınırlarını kapattı. Buna rağmen İtalya’nın güçlü aşırı sağ muhalefet partisi virüsü hükümete saldırmak için kullandı ve COVID-19’un yayılmasını göç sorununa bağlamaya çalıştı. Belçika, Brüksel’deki varış merkezlerin kapatarak mültecilerin koruma başvurusunda bulunmasının önüne geçti.
 
Mülteci haklarının geleceği
 
COVID-19'un gelişinden bir yıl sonra, mülteci haklarının geleceği her zamankinden daha belirsiz. COVID-19, korku yaratarak mülteci haklarını azaltmak ve pandemi sona erdiğinde kalıcı hale gelebilecek kısıtlayıcı politikalar getirmek için uygun bir kılıf haline geldi.
Ülkelerin, göçmenleri ve mültecileri korumak, güçlendirmek, COVID-19 salgınının anlık ve uzun vadeli etkilerinin üstesinden gelmelerini sağlamak ve bunları yaparken kimsenin geride kalmadığından emin olmak için doğrudan önlem almaları gerekiyor. Hak ihlallerini durdurmak için hükümetlerin göçmenlerin ve mültecilerin bölgedeki toplumlara, ekonomiye ve ev sahibi ülkelere katkılarını tanımaları, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılıkla mücadele etmeleri önemli.
 

SHARE: READ MORE

2 April

BlackRock'ta ayrımcılık ve taciz suçlamaları

*Bu haberi 6 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyanın en büyük global yatırım yönetim şirketlerinden Blackrock, iş yerinde uygulanan cinsel taciz ve ırk ayrımcılığı iddialarıyla gündemde.
 
BlackRock, ırkçılık ve cinsiyetçilikle dolu yatırım sektöründe kendini çeşitlilik ve kapsayıcılık girişimlerinin lideri olarak konumluyor. Ancak bazı çalışanlar şirkette yaşadıklarının bu vizyonla taban tabana zıt olduğunu iddia ediyor. Şirketin kredi ürün stratejisi grubunda analist olarak çalışan Arap asıllı Amerikalı Essma Bengabsia, yaklaşık bir yıldır çalıştığı BlackRock’tan ırkı, dini ve cinsiyeti nedeniyle tacize ve ayrımcılığa uğradığı için ayrıldı. Yaşadıklarını anlattığı “#MeToo at BlackRock” adlı yazısı ise büyük yankı getirdi ve diğer çalışanların bu açıklamalardan güç alıp yaşadıklarını anlatmasını sağladı.
 
İddialar üzerine Institutional Investor, dokuz aylık bir soruşturmanın parçası olarak Bengabsia da dahil olmak üzere şirketin