Menu TR

S360Mag

21 January

‘COVID Jenerasyonu’: Gençler pandeminin etkisiyle nasıl başa çıkıyor?

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin başlamasıyla birlikte devletler COVID-19 ile mücadele etmek için karantina ve sokağa çıkma yasakları ilan etti. Pek çok ülke okulları kapatma kararı alarak uzaktan eğitim modelini tercih etti. Yaşanan ekonomik yavaşlama ile beraber küçük işletmeler zarar gördü ve bazıları kapanmak zorunda kaldı. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan pek çok genç ise okullarına devam etmek veya kendilerine yeni bir iş bulmak için çeşitli alternatifler geliştirdiler.
 
Adesola Akerele, pandemi süresince gelecek planlarını değiştirme karar alan gençler arasında. Akerele, ilk olarak Londra’da bir üretim şirketinde bulunan stajyerlik pozisyonuna başvurma hayalinden vazgeçti.  Çünkü 23 yaşındaki yeni mezun Akerele de yaşıtları gibi pandeminin kurbanı olmuş, durdurulan işe alımlar ve akademik çalışmalardan ötürü çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştı.
 
Fakat Akerele, aynı zamanda var olan bir değişikliğin de farkına vardı. Hayatı boyunca Britanya’da siyah bir vatandaş olmak hakkında yazı yazmak isteyen Akerele, geçen yaz başlayan ve dünyanın pek çok ülkesinde gerçekleşen faşizm karşıtı protestoların ardından, ilk defa insanların yazmak istediklerini dinlemek için hazır olduğunu düşünmeye başladı.
 
Thomson Reuters Foundation’a konuşan Akerele ‘Anlaşılması zor ve yaratıcı işlerin yerine karantina günlerinde senaryo yazarı olarak kendimi geliştirmek adına yazılarıma odaklandım.’ yorumunu yaptı ve ekledi ‘Pandemi bana önceden sahip olmadığım bir fırsat sundu: Fikirlerimi geliştirecek ve yazıya dökecek kadar yeterli zaman’.
 
Odalarında kod yazan gençlerden, giriş seviyesi işler yerine kendi start-up’larını kuran yeni mezunlara kadar, Akerele de COVID jenerasyonunun bir parçası. Tıpkı yaşıtları gibi o da 2021 yılında meslek sahibi olabilmek için çeşitli yenilikler bulmak ve kendini geliştirmek zorunda.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) küresel ölçekte yaptığı bir ankete göre altı gençten biri pandemi başladıktan sonra çalışmayı bıraktı ve yarısından fazlası akademik çalışmalarına ara vermek durumunda kaldı.
 
Uzmanlara göre pandemi ile beraber ortaya çıkan yeni normalin, COVID jenerasyonunun kariyer beklentileri ve planları üzerinde yaratacağı etkiyi bilmek için henüz çok erken. Ancak bu yeni jenerasyonun mesleklere ve iş dünyasına bakışı 2021 yılı ve sonrasında geleneksel perspektiflerin dışında olacağı düşünülüyor.
 
ABD merkezli International Youth Foundation’ın CEO’su Susan Reichle’a göre artık gençler kariyer olanaklarına ve eğitimlerine çok daha girişimci ve inovatif bir şekilde yaklaşıyorlar. Örneğin birincil olarak tercih edilen sağlık ve hizmet sektöründeki iş olanakları artık eskisi kadar revaçta değil.
 
Pandemi sebebiyle Mumbai’de, çalıştığı İtalyan restoranından ayrılmak zorunda kalan Bhargav Joshi de kendisine yeni bir kariyer çizen gençler için iyi bir örnek oluşturuyor. COVID-19 sebebiyle işinden ayrıldıktan sonra, aşçılık yeteneklerini ailesinin mutfağıyla birleştiren Joshi, paket servisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Yaklaşık olarak 5 ay önce bu işe başladığını belirten Joshi, işten ayrılmasından sonra oluşan zararı telafi ettiğini ve bunun onun için büyük bir başarı olduğunu söyledi.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre girişimcilik ve free-lance çalışılabilen iş türleri pandemiden önce de ebeveynlerine kıyasla işsiz kalma ihtimali 3 kat daha fazla olan gençler arasında yaygındı. Pandemiyle beraber bu eğilim hızlanarak arttı ve gençler para kazanmak için yaratıcı iş modelleri geliştirmeye başladılar.
 
Örneğin Akerele, çok fazla başvuranın ve rekabetin yüksek olduğu birkaç iş başvurusuna yoğunlaşmaktansa, senaryo yazarı olarak free-lance işler bulmanın ve bağımsız projelerde çalışmanın kendisi için çok daha faydalı olacağının farkına vardı. Ekim ayında bir TV programıyla anlaşmayı başaran Akerele, siyah Birleşik Krallık vatandaşlarının tecrübelerine dair içerik üretiyor.
 
Ancak pek çok genç Akerele kadar şanslı değil. Bunun yanında yaratıcı projeleri takip etmek ve kendi girişimlerini kurmak için yeterli finansmana da sahip değiller. Reichle’ye göre bu durum hükümetler için bir fırsat oluşturabilir. Yeni finansman imkanları yaratılarak genç girişimciler teşvik edilebilir.
 
Dijital Araçlar
 
21 yaşında Namibia Üniversitesi’nde bir öğrenci olan Kimberly-Viola Heita, 2020 yılı boyunca radyo sunucu olmak için siyasal bir topluluk kurmuş ve arkadaşlarıyla çeşitli toplantılar organize etmişti. Fakat pandeminin çıkması ile beraber tüm öğrenciler kırsal bölgelerdeki evlerine dönmek zorunda kaldı. Her ne kadar internete erişim kısıtlı da olsa, kurduğu topluluğun devam etmesini isteyen Heita, WhatsApp Messenger üzerinde 100’ün üzerinde arkadaşıyla çeşitli çalışma grupları organize ederek pandeminin ortaya çıkardığı olumsuzluklara rağmen topluluğun devamlılığı sağlamayı başardı.
 
ILO’da iş uzmanı olarak çalışan Drew Gardiner’a göre pandemi sonrasında büyük ölçüde dijitalleşen eğitim ve meslekler, pandemi sonrasında yükselme eğilimi göstermekte. Dolayısıyla gençlerin bilişim ve dijital alanlarında kendilerini geliştirmeleri çok daha önemli bir hale gelecek. Gardiner’a göre gençler kodlama, yazılım ve yapay zekâ alanlarında kendilerini geliştirmek istiyor fakat aynı zamanda daha basit olan çeviri ve redaksiyon işlerine de oldukça ilgililer.
 
Özellikle bilişim teknolojileri ve kodlama alanlarında eğitimler çok yaygın değil fakat dünyanın farklı yerlerinde artan talebi karşılamak üzere yeni girişimler kuruluyor. Örneğin Microsoft, 25 milyon insanın ücretsiz olarak faydalanabileceği çevrimiçi dijital eğitim kursları açtı. Başka bir örnek olarak Afrika Kalkınma Bankası da ‘İş için Kodlama’ platformuyla beraber insanlara ücretsiz temel kodlama ve yazılım eğitimi imkanı sunuyor.
 
Dünya Bankası da ‘Click-on Kaduna’ isimli, dijital pazarlama, grafik, dizayn ve çevrimiçi iş bulma konularında eğitim verilen yeni bir proje başlattı. 33 yaşında Kuzey Nijerya’da yaşayan Aisha Abubakar da bu ücretsiz eğitimden faydalanarak WhatsApp aracılığıyla yeni bir mentoring programı geliştirdi ve bu program aracılığıyla kendi topluluğunda bulunan kadınlara küçük işletmelerini nasıl dijitalleştirebileceğini anlatıyor.
 
Topluluk Katılımı
 
ILO’nun düzenlediği anketin diğer bir sonucu, ankete katılan gençlerin yarısının kaygı ve depresyon sebebiyle olumsuz etkilendiğini ortaya çıkardı. Aralarında en fazla etkilenenler ise pandeminin başlamasının ardından işlerini kaybetmiş olanlar.
 
Avrupa Gençlik Forumu’nda sosyal ve ekonomik katılım alanında kıdemli politika uzmanı olarak görev yapan Nikita Sanaullah’a göre gençlerin içerisinde bulunduğu durum ve geleceğin belirsizliği daha büyük problemlerin habercisi olabilir ve şu anda yaşanılan kriz ekonomi ve istihdamın ötesinde daha büyük etkilere sebep olabilir.
 
Gençlerin içerisinde bulunduğu duruma dair değerlendirmelerde bulunan Sanaullah ‘Pek çok Avrupa ülkesinde, gençler belirli bir işte yeteri kadar çalışmamış oldukları için sosyal hizmetler ve işsizlik yardımlarından faydalanamıyorlar. Gelirlerini kaybetmeye devam ettikleri taktirde bazıları evsiz bile kalabilir’ yorumlarında bulundu.
 
Pandeminin yarattığı tüm bu olumsuzlukların yanında, olumlu bir gelişme de var. Gençler pandemi sürecinde sosyal konulara daha duyarlı hale geldi. ILO’nun düzenlediği ankete katılan gençlerin %25’i COVID-19 ile mücadeleye gönüllü olarak veya bağış yaparak katkı sağlamış.
 
San Francisco’da yaşayan 17 yaşındaki James Poetzcher, Covid’le mücadeleye destek vermek için sıra dışı bir yol geliştirdi. Hobi olarak hava kirliliği haritaları çıkarmaya başlayan James, sokağa çıkma kısıtlamalarıyla beraber, hava kirliliğini gösteren mavi noktaların kaybolmaya başladığının fark etti. Ağustos’ta Kaliforniya’da başlayan orman yangınları ardından, Poetzcher odasından geliştirdiği projesini bir adım ileriye taşıdı ve hükümetin, STK’ların kullanabileceği hava kalitesi veri portalı tasarladı.
 
Pandemi dünyanın çeşitli bölgelerinde gençleri olumsuz bir şekilde etkiledi. Fakat işe alımların durmasına ve internete erişimin problemli olduğu bölgelerde uzaktan eğitimin aksamasına rağmen pek çok genç dijital iletişim araçlarıyla çalışma grupları organize etmeye, kendi işlerini kurmaya ve COVID-19 ile mücadele için alternatif yollar geliştirmeye devam ediyor.
 

SHARE: READ MORE

20 January

Evsizliğin çözümü para yardımı kadar basit olabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2018’de Vancouver merkezli bir sivil toplum kuruluşu ‘Evsiz bir insana tekrar kendi ayakları üzerinde durabilmesi için binlerce dolar para verilse ne olur?’ sorusunu sorarak evsizlikle mücadeleye yeni bir yaklaşım getirdi. Bu yaklaşımın oldukça basit bir önermesi bulunuyordu: Eğer birisinin paraya ihtiyacı var ise olabilecek en etkili çözüm yolu koşulsuz olarak ona bu parayı vermektir.
 
New Leaf Project programı kapsamında gerçekleştirilen deneyler, bu yaklaşımın doğruluğunu ortaya koyuyor. Yapılan çalışma kapsamında kendilerine 7500 Kanada Doları verilen 50 evsiz, para yardımı almayan kontrol grubundakilere kıyasla daha hızlı bir biçimde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti ve gıda güvenceleri arttı. Hatta sene sonunda yardım olarak verilen paranın bir miktarı birikime dönüştü. Üstelik, hükümetin evsizlere yönelik yardım programlarına kıyasla New Leaf Project programının daha düşük maliyetli olduğu görülüyor.
 
New Leaf Project nasıl ortaya çıktı?
 
Programın kurucu ortakları, harekete geçme kararını 2017 yılında Hollandalı tarihçi Rutger Bregman’ın TED konuşmasını dinledikten sonra aldı. Bregman konuşmasında, yoksulluğun sona ermesi için evrensel temel gelirin uygulanabileceğinden bahsediyordu. Konuşmada geçen fikirler üzerine araştırma yapan ortaklar, Londra’da 13 evsiz insana nakdi yardım yapılan ve 1 yıl sonra 11 katılımcının düzenli ikamet edebildikleri bir eve sahip olduğu küçük çaplı bir deneyle karşılaştı. Doğrudan para transferi hakkında araştırmalarını derinleştiren ortaklar, Kenya’da yoksullukla mücadele kapsamında en fazla yardıma muhtaç ailelere nakit para yardımı yapan GiveDirectly gibi çeşitli başarı örnekleriyle karşılaştı.
 
Bu örnekler ve evsizlerle mücadele eden kurum temsilcileriyle yapılan görüşmeler, Vancouver’da artan evsiz sayısını fark eden ortakları, kendi uygulamalarını ortaya koymaları için teşvik etti.
 
Araştırma çıktıları ne gösteriyor?
 
British Columbia Üniversitesi iş birliği ile yapılan ilk uygulama, son zamanlarda evsiz kalmış ve akıl hastalığı veya madde bağımlılığıyla mücadele etmeyen kişilere odaklandı. Programın katılımcılarından birisi olan Ray, programın katılımcılarına sağladığı faydaları anlamak için iyi bir örnek oluşturuyor. Ray, çok uzun bir süre inşaat sektöründe çalıştıktan sonra işten çıkarıldığı ve hükümet tarafından yapılan yardımlar için gerekli niteliklere sahip olmadığı için barınaklara yerleşmek zorunda kalmış. Bu süre zarfında geçici bir işe girmesine rağmen yeni bir eve çıkacak kadar birikim oluşturamayan Ray’e verilen 7500 Kanada Doları pek çok yeni imkân için bir başlangıç noktası oluşturmuş. Aldığı nakdi yardımla bir daire kiralayan Ray, aynı zamanda kamu hizmeti çalışanı olarak eğitim almaya başlamış.
 
Ray ve daha pek çok katılımcı için programın etkileri çok olumluydu; Program kapsamında nakdi yardım alan insanların yarısı, ortalama olarak bir ay içerisinde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti, %70’inin gıda güvencesi arttı. Araştırmanın ilginç çıktılarından biri ise alkol, uyuşturucu ve sigara için bir yıl süresince harcanan paranın ortalama %40 seviyesinde düşüş göstermesi. Bunlarla birlikte, bazı katılımcılar, 12 ayın sonunda ortalama 775 Dolar değerinde para biriktirmeyi dahi başardı.
 
Hükümet destekli barınaklarda daha az kalan bu kişiler, devletin yılda kişi başı 8100 Dolar değerinde tasarruf etmesine sebep oldu. Halihazırda kapasite limitini doldurmuş olan barınak sistemleri üzerindeki baskının azalması da ayrıca programın olumlu etkileri arasında.
 
Programı bundan sonra neler bekliyor?
 
Program başarılı kabul edilse ve farklı şehirlerde uygulamalar için hazırlıklar sürüyor olsa da tabii ki program kapsamında karşılaşılan bazı zorluklar da mevcut. Örneğin katılımcıların halihazırda var olan faydalar vesilesiyle sahip oldukları paranın kesilmemesi için program yöneticileri British Columbia hükümetiyle birlikte çalışıyor. Sivil toplum kuruluşları bağış yoluyla elde ettikleri parayı değerlendirirken bazı kurallara uyması gerektiğinden, ilerleyen dönemlerde programın başka kurumlar tarafından gerçekleştirilmesinin önünde de birtakım engeller bulunuyor.
                                                                                         
Geleceği henüz belli olmasa da program, yoksulluk içerisinde yaşayan insanların doğru finansal tercihler yapamayacağı nedeniyle onlara para verilmemesine yönelik var olan algıyla mücadele etmesi açısından ezber bozan bir yaklaşıma sahip. Para yardımı yapılan kişilerin hayatları üzerinde kontrol hissettiklerini belirtmeleri ve kontrol hissiyle birlikte kendileri için doğru kararlar vermeleri programın belki de en önemli çıktısı.
 
 
 

SHARE: READ MORE

20 January

Geleceğin stratejilerini yönlendirecek bir araç: Sürdürülebilirlik verisi analitiği

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Günümüzde veri biliminin şirketlere sağlayabileceği sayısız fayda bulunuyor. Bunların belki de en önemlileri arasında yeni ürünler geliştirme ve müşteri deneyiminin ölçümlenmesi yer alıyor. Ancak rekabet yoğun iş dünyasında veri biliminin kurumlara sunabileceği en önemli potansiyel kazanım olarak operasyonel verimlilik gösteriliyor.  
 
Veri bilimi geleneksel olarak mevcutta tutulan veriyi kullanarak çıkarımlar yapmaya odaklanıyor. Ancak operasyonel verimliliğin arttırılması için geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek oldukça önemli. Geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek yeni ve alışılmışın dışında metriklerin takip edilmesi ihtiyacını doğuruyor ancak bu durum beraberinde yeni zorlukları da getiriyor. Şirketlerin karşılaştıkları en önemli sorun, takip ettikleri verinin nasıl tutulacağı ve verinin değere nasıl çevrileceği. Bunu sağlayabilmeleri için de şirketlerin veri odaklı dönüşümü hayata geçirmesi kritik önem taşıyor. 
 
Şirketlerin kendileri ile ilgili geleneksel olarak nitelendirilen ekonomi, insan kaynakları, iş sağlığı ve güvenliği gibi takip ettikleri pek çok veri bulunuyor elbette. Ancak son dönemde gelenekselin ötesinde ürünlerin çevreye etkileri, yatırımların toplumsal faydaları, organizasyonun değer zincirine olan etkileri gibi pek çok alanda performansın ölçülmesine imkan sağlayan ÇSY (Çevre Sosyal ve Yönetişim) verilerinin de yakından detaylı olarak izlenmesi giderek önem kazanıyor. Şirketler, insan kaynakları, çevre yönetimi, karbon salımları, toplumsal yatırımlar, değer zinciri, iş sağlığı ve güvenliği gibi sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli metriklere ilişkin veriyi takip ederek veri biliminin sunduğu imkanlar ile çok değerli çıkarımlarda bulunabiliyor. Bu çıkarımlar gündelik iş yapışın ötesinde, aynı zamanda hem paydaşların hem de yatırımcıların beklentilerine ne ölçüde yanıt verebildiklerini ölçümlemeleri için de bir kılavuz niteliğinde.  
 
Özellikle günümüz veri bilimi teknolojilerinin sunduğu imkanlar doğrultusunda şirketler artık çok daha fazla veriyi analiz etme şansına sahipler. Bu durum şirketlere geçmişe dair performans ile gelecek hedefleri arasındaki ilişkiyi kurmalarına ve kurumsal sürdürülebilirlik hedeflerinin yakalanabilmesine imkan tanıyor. Ayrıca sürdürülebilirlik performansının düzenli takip edilmesi ile şirketler risk ve fırsatları önceden tespit ederek erkenden aksiyonları hayata geçirebiliyor ve böylelikle kendilerine önemli bir rekabet avantajı da sağlayabiliyor.
 
Yatırım dünyası ve ÇSY verisi
 
Sürdürülebilirlik veri analitiği, organizasyonlar için sağladığı yararların yanında yatırım dünyasının artan ilgisi ve karar mekanizmalarında yer etmesi ile beraber daha da önemli hale geliyor. Sürekli ve hızlı bir şekilde değişime uğrayan iş dinamiklerine ve çevre koşullarına uyum sağlayabilen yenilikçi iş modelleri ayakta kalacak ve değişimi yakalamakta yavaş  olan şirketler büyük zorluklarla mücadele edecek. Yatırımcı dünyası, bu zorluğun farkında ve birçok profesyonel para fonu yöneticisinin giderek riski daha iyi yönetmek ve değişen dünyada yeni fırsatlar keşfetmek için ÇSY verilerini yatırım yaklaşımlarına entegre ettiğini gözlemliyoruz. ÇSY’yi merkezinde bulunduran yatırım fonları, dünya genelinde hızla büyüyor. Morningstar raporundaki verilere göre, 2020 sonu itibariyle ÇSY fonlarının toplam büyüklüğü 250 milyar USD’yi geçti. 
 
Yatırımcılar, yatırım yapacakları şirketleri en iyi şekilde tespit edebilmek için ÇSY verilerine giderek daha fazla güveniyor. Bununla birlikte, şirketlerden ÇSY alanlarında doğru, güvenilir ve şeffaf veri paylaşımını talep ediyorlar. Ancak bu verilerin toplanması ve takibi konusunda sorunlar göze çarpıyor. Halihazırda genellikle şirketlerin tüm operasyonlarını kapsayacak bir şekilde ÇSY performansını ölçecek veri takip sistemleri bulunmuyor ve bu nedenle operasyonun tamamı ile ilgili ÇSY verisi raporlanamıyor. Bu olumsuz durum yatırımcıların bir şirkete yatırım yapmasının önündeki en büyük engellerden biri.
 
Yatırımcılar, düzensiz ve karmaşık olarak karşılarına çıkan yapılandırılmamış ÇSY verisinden  bunalmış durumda. Üstelik birbirinden çoğu zaman önemli derecede farklılıklar gösteren üçüncü taraf ÇSY değerlendirme puanları arasında kayboluyorlar. Sürdürülebilirlik odaklı yatırımcılar artık yalnızca üçüncü parti tavsiyelerine ve ÇSY "puanlarına" güvenmek istemiyor. 
 
Şirketlerin yatırımcıların ilgisini çekebilmeleri ve müthiş bir hızla büyüyen sorumlu yatırım fonları arasında yer alabilmeleri ancak şirketlerin kendi operasyonlarının tamamı ile ilgili kapsamlı, güvenilir ve şeffaf olarak ÇSY performansını veri biliminin bugün getirmiş olduğu imkanlar doğrultusunda takip ederek raporlamaları ile mümkün olacak gibi duruyor.


SHARE: READ MORE

20 January

Net-sıfır karbon taahhütlerinin kalitesi sorgulanıyor!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Net-sıfır karbon taahhütlerinde son dönemde yaşanan hızlı artış nedeniyle mevcut karbon kredilendirme sisteminde bir patlama yaşanması an meselesi. Ancak bu durumu belki de pek olumlu yorumlamamak gerekiyor.
 
Şirketler, hükümetler ve diğer kuruluşların net sıfır karbon taahhütleri bir yıldan kısa bir süre içerisinde ikiye katlandı. Dünya Yeşil Bina Konseyi, 2030 yılına kadar tüm binalarını net sıfır yapma taahhüdünde bulunan 68 işletme, 28 şehir ve altı eyalet ile sözleşme imzaladı. Amazon, Shell ve Ford dahil dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları; JetBlue ve United gibi havayolları ve Mace Group gibi inşaat firmaları, önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde karbon nötr, hatta negatif olmayı taahhüt ettiler.
 
Şirketler net sıfır taahhütlerine yenilenebilir enerji alımı, hammadde geri kazanımı, iş modeli değişimi gibi farklı yöntemlerle ulaşmayı hedefliyor. Ancak şirketlerin birçoğu, uyguladıkları bu yöntemlerle yok edemediği emisyonu nötrlemek için karbon denkleştirmeye (offset) yönelmek zorunda kalacak. Vivid Economics’e göre karbon denkleştirme pazarı 20 yıl içerisinde yıllık 1,4 trilyon dolar büyüklüğüne ulaşacak, bu sayı 2020'deki pazar büyüklüğünün (247,9 milyon dolar) yaklaşık beş bin katına denk geliyor.
 
Nicelik niteliğe karşı
 
Kuruluşlar, hedeflerine ulaşamadıkları durumda, karbon kredisi satın alarak kendileri yerine bir başkasının sera gazı emisyonlarını önlemesi veya ortadan kaldırması için ödeme yapabiliyor. Aktivistler, kredi sisteminin bu kadar kolay olması nedeniyle, şirketlerin operasyonlarında önemli ve maliyetli değişiklikler yapmaktansa her zamanki gibi işlerini sürdürmeye devam etmelerinden ve çevreye duyarlı gözükmek için ihtiyaç duydukları kadar karbon kredisi satın almalarından endişeleniyor.
 
Net sıfır taahhüdü olan şirketler karbon kredilerini değerlendirirken, önceliği niceliğe veriyor ve ne kadar karbon yakaladıklarına veya önlediklerine göre bir değerlendirme yapıyor. Bu da çok önemli bir konuyu devre dışı bırakıyor: Karbon kredisinin kalitesi. 
 
Karbon kredilerini yüksek ve düşük kaliteli olarak ikiye ayırmak mümkün. Yüksek kaliteli bir kredi olması için, projeyle kredi olmadan depolanamayacak karbonun depolanması ve onu birkaç yüzyıl boyunca tutması gerekiyor. Yüksek kaliteli karbon denkleştirme projeleri, karbon salımını başka bir sektöre aktarmıyor ve hayata geçirildiği bölgedeki toplulukların yaşam kalitesini iyileştiriyor. Örneğin bir kentsel ağaçlandırma projesi, klimalar nedeniyle ortaya çıkacak karbon salımlarını ve sıcaklık nedeniyle yaşanabilecek tıbbi acil durumları azaltabilecek gölge alanlar sağlayabilir ve aynı zamanda karbonu tutup yerel hava kalitesini iyileştirebilir. 
 
Tabii yüksek kalite, yüksek fiyatı da beraberinde getiriyor. Düşük kaliteli karbon kredilerinin maliyeti daha az. Ancak, düşük kaliteli krediler karbon salımlarını gerçekte azaltmama ve hatta bazı durumlarda ortaya çıkan salımı artırma riski taşıyor. Bir orman koruma projesi kapsamında birkaç dönümlük Amazon ormanını yok etmemesi için finansman sağladığınız ağaç kesme şirketi, faaliyetlerini basit bir tabirle yolun aşağısına taşır ve yerli halka fayda sağlanan bir alanı yok ederse, bu kredinin kalitesi düşüktür.
 
Karbon kredilerinde standardizasyon ihtiyacı
 
Net sıfır taahhütleri ton sayısını odağa alarak belirleniyor ve şirketleri olabildiğince ucuza mümkün olduğunca fazla ton karbon denkleştirmeye yönlendiriyor. Karbon kredileri, kaliteleri ne olursa olsun eşit değere sahip olduğundan, genellikle en ucuza en fazla tonu ortadan kaldıran ya da önleyen kredi kazanıyor.
 
Bu durumu önlemek için karbon piyasasının bir standardizasyon ihtiyacı bulunuyor. Standart olmadığı durumda, ne için ödeme yaptığınızı bilmek zorlaşıyor ve bu da olumsuz etki yaratma ihtimalini artırıyor. Kredilerin, binlerce olası istenmeyen sonuç araştırılarak büyük bir özenle uygulanması gerekiyor. Bu da projelere, basın bülteninde en iyi hangisi duracak gözüyle değil, sorgulayıcı bir perspektifle bakmamızı gerektiriyor. 
 
Karbon nötr olma hedefiyle hareket eden şirketler, yanlış metrikler ile ölçümleme yapan bir sisteme para aktarıyor olabilir. Bu nedenle net sıfır çerçevesi yerine, karbon denkleştirme kalitesine odaklanan bir çerçeveye ihtiyacımız var. Odağı ancak nicelikten kaliteye kaydırdığımızda, net sıfır taahhütlerinin aslında beklenen etkiye sahip olması sağlanabilir.
 

SHARE: READ MORE

13 January

Gelişen ÇSY endeksleri ve türevleri portföyleri nasıl dönüştürüyor?

Riskleri azaltma peşinde olan yatırımcıların Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerinin endekslere entegrasyonu konusunda taleplerini artırmalarına yönelik olarak bu alanda sunulan çözümler de giderek çoğalıyor. Eurex borsasının Mart ayında Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi ile veya belirli ÇSY kriterleri ile uyumlu olmayan şirketlerin kapsam dışı bırakıldığı türevleri hayata geçirmesiyle birlikte bunlar, hedge ve trade işlemlerinde en çok rağbet gören türev ürünler arasına katıldılar.

Eurex ÇSY Taramalı Endeks vadeli işlem sözleşmeleri 1 milyona yaklaştı ve 12 milyar Avro işlem hacmine sahip. ÇSY Borsa Yatırım Fonu (ETF)’nin yönetim altındaki varlıklarının rekor kırarak, 2020 Temmuz ayında 100 milyar doların üzerinde işlem görmesi de pandemi ve regülasyonlar nedeniyle yatırımcıların bu konuya gösterdiği ilginin arttığını kanıtlıyor. 

ÇSY türevlerinin büyüme rakamlarının arkasında farklı sebepler olsa da en önemli nedenin riskleri azaltma olduğu görülüyor. Bunun güzel bir örneğini Volkswagen’in emisyon skandalı ve Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni ihlal etmesi sebebiyle taramalı vadeli işlem endeksinden çıkartılması oluşturuyor. Bu şirketlerin otomatik olarak endekslerden çıkartılması yatırımcılar için olası riski oldukça azaltıyor. Müşterilerden alınan geribildirimler de bu tür hedging amaçlı kullanılan türevlerin ÇSY kriterlerine “neredeyse” değil, tamamen uyumlu olmasının beklendiğini gösteriyor. Ayrıca ÇSY endekslerinin COVID-19 döneminde daha iyi performans göstermesi, yatırımcılara ÇSY yatırımlarının kriz dönemleri için iyi önlem olduğunu düşündürtüyor.

Peki bugün bu kadar değerli olan bu portföyler nasıl oluşturuluyor? Eurex’in listelenmiş türevlerinin temelini oluşturan endeksler, MSCI’nın endekste yer alan şirketlerini ÇSY kriterlerine göre dikkatle inceleyen 350 ÇSY uzmanı tarafından oluşturuluyor. Buna göre MSCI, yıllar içerisinde farklı ÇSY hedeflerine bağlı olarak üç farklı tarama seti geliştirmiş durumda: Termal kömür, tütün gibi problemli olduğu bilinen alanları ve BM Küresel İlkeler Sözleşmesi gibi sosyal normları ihlal eden şirketlere yönelik geleneksel değerlere bağlı taramalar; etkisi yüksek ve kurum faaliyetlerinin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile uyumlu olduğu şirketleri kapsayan olumlu etkiye dayalı taramalar; ve son olarak da ÇSY risklerinin şirket değerini olumlu veya olumsuz nasıl etkileyebileceği değerlendirilerek buna göre bir değer biçme yöntemi izleyen rating bazlı denilen taramalar.

Bu değerlendirmeler sonrasında portföy oluşum süreci başlıyor. Her endeks piyasa değeri kıyaslaması veya bölgesel değerlendirme yapılarak başlıyor. Ardından yine çeşitli yöntemler izlenerek endeksler oluşturuluyor. MSCI’nın en basit portföyü ÇSY ‘Tarama’ (ESG ‘Screen’),en düşük değerlendirilen şirketleri kapsam dışı bırakıyor. Böylelikle şirketlerin %7’si kapsam dışı kalmış olsa da yatırımcılara piyasanın hala %93’üne erişim imkânı sağlıyor. ÇSY ‘Evrensel’ (ESG ‘Universal’), portföyüne iyi ÇSY değerlerine sahip olan veya değerlerini yükseltmeye çalışan şirketleri katarken, ÇSY performansı düşük şirketlerden uzak durmayı hedefliyor. ÇSY ‘Odak’ (ESG ‘Focus’) endeksi yeniden bir ağırlıklandırma yapıyor ancak aktif risk konusunda düzeltme yapmak için optimizasyonda bulunuyor. “Liderler”endeksi ise en yüksek ÇSY değerine sahip şirketleri seçerek oluşturuluyor. 

ÇSY kriterleri portföyleri dönüştürürken ve yatırımları artırırken, Paris Anlaşması’yla uyumlu kıyaslamaları zorunlu kılacak Avrupa Birliği regülasyonları da ayrıca yatırımları çekerek bu alanın gelecekte daha da büyümesine fırsat sağlayacak gibi gözüküyor. 
 

SHARE: READ MORE

13 January

Yeşil bankaların yükselişi

COVID-19’un dünyada yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmak için yalnızca kısa dönemli çözümlere değil, uzun dönemde sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayacak yatırımlara ihtiyacımız var. İklim değişikliği kaynaklı risklerin giderek arttığı bu dönemde, iklim koşullarına dirençli altyapıya dayalı çözümlere, sermayenin ve inovasyonun kalkınmaya katkı sağlayacak şekilde kullanılmasına ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Sürdürülebilir ekonomik iyileşme için ihtiyacımız olan bir diğer şey de yeşil bankalar.  

Yeşil bankalar, iklim dostu sürdürülebilir projeler için yerel yatırımları büyütme görevi gören, çoğunlukla kamuya ait, ticari olarak işletilen finans kurumlarından oluşuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan State of Green Banks raporu, yeşil bankalara olan ilginin dünyada giderek arttığını ortaya koyuyor. Şu anda 12 ülkede toplam 27 yeşil banka bulunuyor. Var olan yeşil bankaların çoğunluğu gelişmiş ülkelerde yer alsa da yeşil banka modeli sadece bu ülkelerle sınırlı değil. Gelişim süreci devam eden yeşil bankalar farklı coğrafyalarda yer alan ve farklı gelir düzeylerinde bulunan 25 farklı ülkede yer almakta. 

Mevcut yeşil bankaların bugüne kadar göstermiş olduğu performans oldukça etkileyici; kuruluşlarından bu yana öz sermayelerinden yaklaşık 25 milyar dolarlık yatırım yaparak 2020 yılının ortası itibarıyla toplam değeri 70 milyar dolara ulaşan projelere destek verdiler. Bu miktarın 45 milyar dolardan fazlası ise özel sektörden geliyor. 

Sermayenin düşük karbonlu ve sürdürülebilir kalkınma çözümlerine aktarılması, COVID-19 sonrası iyileşme ve 2050'den önce salımların azaltılması için büyük önem taşıyor. Ekonomik iyileşme için, yeşil bankalar mali kaynaklarını hem inşaat işleri gibi kısa dönemli hem de yeni endüstrileri teşvik etmek gibi uzun dönemli iyileşme sağlayacak yatırımlara yönlendirebilir. Ancak, iklim açısından bakıldığında, Climate Policy Initiative tahminlerine göre iyileşme için 2050’ye kadar her yıl 1,6 ile 3,8 trilyon dolar arasında bir tutarın enerji üretiminin sadece arz tarafında harcanması gerekiyor olmasına rağmen, 2018’de küresel olarak kullanıldığı hesaplanan tutar yalnızca 546 milyar dolarda kalmış durumda.

Yeşil bankalar yeni ve çeşitli sermaye havuzlarını çeken güvenilir yerel ortaklar haline gelerek, mevcut finansman boşluğunu doldurmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, yeşil bankalar piyasada bulunan açığa yönelik garantiler, uzun vadeli borçlar, öz sermaye, ikinci derecede borç, menkul kıymetleştirme gibi birçok finansal aracı kullanabilir. Özellikle yetersiz hizmet alan ve teknolojik olarak geri kalmış topluluklarda yeşil banka yatırımları yeşil yatırımın önündeki engelleri kaldırma misyonunu da taşıyabilir. 

Bütün bu faydaların yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerin sıfır karbonlu bir gelecek için gelişmiş ülkelerin fonlarına ihtiyaç duymasına bir alternatif de yine yeşil bankalar ile sağlanabilir. İklim finansmanını yerel bir kurumda merkezileştirerek, Yeşil İklim Fonu (GCF) gibi kaynaklardan imtiyazlı destek, kalkınma bankalarından imtiyazsız araçlar ve özel sektörden ortak yatırım alınması sağlanabilir.

Daha da önemlisi, yeşil bankalar, yeşil iyileşme ve istihdam yaratma konusunda kritik bir rol oynayabilir. Yeşil sektörlerin gelişimini destekleyerek ve özel sektör yatırımlarını iklime dirençli projelere çekerek, yeşil bankalar sağlıklı bir ekonomiyi destekleyebilir. 2008 yılındaki ekonomik krizden sonra Birleşik Krallık’ta kurulan Green Investment Bank kurulduğu ilk üç yıl içerisinde, yeşil altyapıya yatırımları üç katına çıkardı ve Birleşik Krallığı 5 yıl içerisinde dünyanın en büyük denizüstü rüzgar pazarı haline getirdi. Yakın zamanda Amerika’daki bir federal yeşil bankanın potansiyelini araştıran bir rapor, bankanın kuruluşundan sonraki ilk 5 yıl içerisinde 3,3 milyon doğrudan ve 2,2 milyon dolaylı olmak üzere toplam 5 milyon üzerinde yeni iş yaratabileceğini ortaya çıkardı. 

Bugüne kadarki veriler parlak bir geleceğe işaret etse de yeşil banka ekosisteminin büyümesi için desteğe ihtiyacı var. Başlangıç sermayesiyle birlikte ihtiyaçlar arasında yerleşik teknik uzmanlık ve dışarıdan teknik desteğe erişim de bulunuyor. Bu sorunlara çözüm bulmak amacıyla Green Bank Design Platform adlı bir oluşum şu anda gelişim aşamasında. Bu oluşum, ülkelere yeşil banka kurmaları için gerekli yönlendirmeleri yapmayı, koordinasyonu sağlamayı ve önlerindeki bariyerleri aşmaları için gerekli hizmetlere erişim sağlamayı hedefliyor. 

İhtiyaç duyulan destek gelişmiş ülkeler aracılığıyla da sağlanabilir. Gelişmiş ülkeler, küresel yeşil bankaların gelişimi ve yayılımı için gerekli desteği sağlamaya çeşitli şekillerde yardımcı olabilir; Gelişmekte olan ülkelerdeki yeşil finans kurumlarına sermaye katkısında bulunmak, ihtiyaç duyulan teknik uzmanların yeşil bankalara yerleştirilmesini sağlamak, yeşil banka oluşturma sürecinde durum tespiti ve proje hazırlama aşamaları için hibe finansmanı sağlamak ve Green Bank Design Platform’un kurulmasını desteklemek.

Yeşil bankalar bize hem COVID-19 süreci nedeniyle yaşanan ekonomik problemlere, hem de karşı karşıya olduğumuz uzun dönemli iklim krizine cevap verebilecek bir çözüm sunuyor. Sürdürülebilir bir gelecek için yeşil bankalara desteğin hızlı bir şekilde sağlanması ve gerekli adımların atılması kritik bir önem taşıyor. 
 

SHARE: READ MORE

6 January

Hayvanların %90’ı yaşam alanlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Korkulduğu kadar hızlı olmasa da dünya genelinde biyoçeşitliliğin azalmaya devam ettiğini ve gelecekte durumun küresel ısınma ve habitat kaybı nedeniyle daha da kötüleşeceğini biliyoruz. Bilinen bu gerçeklere rağmen, bilinmeyen şey ise bunu önlemek için ne yapılabileceği.
 
Biyoçeşitlilikteki azalmanın altında yatan sebepler her geçen yıl güçlenerek artmaya devam ediyor. Günümüzde biyoçeşitliliğe karşı en büyük tehdidi yeni tarım arazileri oluşturmak için doğal habitatların yok edilmesi oluşturuyor. Dünya nüfusunun ve dolayısıyla tüketimin artması ile beraber tarım arazilerine duyulan ihtiyaç da giderek artıyor. Bu durum ise 2050 yılı itibarıyla 2 milyon, hatta bazı tahminlere göre 10 milyon km2 yeni tarım arazisi anlamına geliyor.
 
Tarım arazilerinde beklenen genişlemenin biyoçeşitliliğe zarar vermemesi için geleneksel koruma yaklaşımlarının da çeşitlenmesi gerekiyor. Her ne kadar şu anda uygulanan koruma yaklaşımları pek çok tür için önemli ve olumlu sonuçlar doğuruyor olsa da bu yaklaşımlar tüm türleri korumak için yeterli değil. Türlerin tamamını korumak adına biyoçeşitlilik kaybına neden olan temel sebeplerin araştırılması gerekiyor. Bu kapsamda Nature Sustainability’de yayınlanan bir çalışma, spesifik olarak hangi türlerin ve yaşam alanlarının tarım arazilerinin genişlemesinden olumsuz etkileneceğine odaklanıyor ve biyoçeşitliliğin korunması adına gıda sistemlerinde ne tür değişiklerin yapılması gerektiğine dair bir yol haritası çiziyor.
 
Yapılan araştırmada, tarım arazilerinin hangi bölgelerde genişleyeceğine dair tahmin yürütmek adına hassas uzamsal ölçeklerin kullanıldığı (1.5 km x 1.5 km) bir metot uygulanıyor. Ardından, yapılan tahminlerin olduğu yerlerde, 20.000 amfibiyan türünü, kuşları ve memelileri kapsayacak şekilde habitat haritaları oluşturularak, bu haritalar üzerinde yapılan gözlemlerle birlikte hangi türlerin ne tür tarım arazilerinde yaşayabileceği saptanıyor. Tüm bu sürecin sonucunda ise 2010-2050 yılları arasında hangi türlerin ne kadar habitat kaybına uğrayacağı hesaplanabiliyor. Hassas uzamsal ölçeklerin kullanılması ile de hangi bölgelerin ve hangi türlerin daha çok korumaya ihtiyaç duyacağı ortaya çıkmış oluyor.
 
Çalışma sonucunda elde edilen gelecek projeksiyonlarına göre türlerin yaklaşık %90’ının habitat kaybına uğrayacağı tahmin ediliyor. Bu türlerin 1280’i ise yaşam alanlarının %25’inden fazlasını kaybetme riskiyle karşı karşıya.
 
Habitat kayıplarının özellikle Sahra Altı Afrika’da, spesifik olarak ise Büyük Rift Vadisi’nde ve ekvatoral Batı Afrika’da daha yoğun olarak yaşanacağı öngörülüyor. Bununla beraber Atlas Yağmur Ormanları’nın olduğu Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da da habitat kayıpları ciddi bir biçimde yaşanabilir.
 
Dikkat çekilmesi gereken bir mesele ise gelecekte habitat kaybına uğrayacak hayvan türlerinin halihazırda bir tehditle karşı karşıya olmaması. Bu durum, koruma alanında çalışanların bu türler hakkında endişe duymamalarına yol açabilir. Bu nedenle tür ve bölgelere yönelik yapılacak gelecek tahminlerinin biyoçeşitlilik kaybını önlemek için çok önemli olacağı düşünülüyor.
 
Biraz da güzel haberler verecek olursak, habitat kaybını azaltabilecek pek çok önlem neyse ki mevcut. Örneğin; tarımsal verimin artırılması, daha sağlıklı beslenme alışkınları, gıda israfının önlenmesi ve riskli bölgelerdeki tarımsal arazilerin yeniden düzenlenmesi. Yapılan çalışma, tüm bu önlemlerin habitat kaybını ciddi derecede önleyeceğini ortaya koyuyor.  Bu önlemlerin hayata geçirilmesi için ise hükümetlerin, şirketlerin, STK’ların ve bireylerin kararlı bir şekilde üzerlerine düşenleri yapması gerekiyor.
 
Çalışma, uyguladığı yöntem sayesinde yukarıda belirtilen hangi önlemlerin hangi bölgeler için daha etkili olabileceğini de belirtiyor. Örneğin, Sahra Altı Afrika’da biyoçeşitliliği korumak adına yapılabilecek en etkili şey tarımsal verimin arttırılması. Eğer ihtiyaç duyulan gıda, daha küçük tarım arazilerinden temin edilebilirse, bu durum habitat kaybını ciddi şekilde azaltabilir.
 
Sahra Altı Afrika’daki durumun aksine Kuzey Amerika’da verim artışı, bu bölgede verimliliğin neredeyse en yüksek seviyede olması nedeniyle çok az bir etkiye sebep olabilir. Bununla beraber, sağlıklı beslenme alışkanlarının uygulanması Kuzey Amerika’da oldukça önemli bir etki yaratabilir. Hayvansal gıdalara olan talebin düşmesi, yeni tarım arazilerine olan talebin de azalmasına sebep olacaktır.
 
Önemle vurgulamak gerekir ki, yapılan çalışma sadece tarımsal genişlemenin biyoçeşitlilik üzerinde oluşturduğu etkilere odaklanıyor. Vahşi doğanın karşı karşıya kaldığı pek çok farklı tehdit de hala varlığını korumakta. İklim değişikliği, çevre kirliliği, kaynakların aşırı kullanımı bunlardan sadece birkaçı. Biyoçeşitliliğin azalmaya devam etmesi de geleneksel koruma yöntemlerinin bu durumla mücadele etmek için yeterli olmadığını gösteriyor.
 
Ancak çalışmada ortaya koyulan veriler ışığında koordineli ve kararlı bir şekilde uygulanacak eylem planları kapsamında habitat kaybına yol açmadan, giderek artan nüfus için sağlıklı beslenme alışkanlıkları oluşturulabilir. Üstelik bu eylemler biyoçeşitlilik ile mücadelede önemli pozitif etkiler yaratmakla birlikte kendi içlerinde de olumlu sonuçlar doğurabilir. Örneğin; sağlıklı beslenme alışkanlıkları aynı zamanda toplumsal sağlık krizine karşı da etkili olabilir. Gıda israfının azaltılması ve tarımsal verimin arttırılması gıda güvenliğinin de sağlanmasına yardımcı olabilir.
 
Biyoçeşitliliğin azalmasını engellemek adına yapılması gerekenlere bir ışık tutarken, Nature Sustainability’de yayınlanan bilimsel çalışma aynı zamanda umudumuzu kaybetmememiz için de önemli bir kaynak oluşturuyor.
 
 

SHARE: READ MORE

6 January

KOBİ’ler ekonomik iyileşme için kritik önem taşıyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Teknoloji, pandemi boyunca ekonomilerin sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri haline geldi. Teknolojinin pandemi döneminde sunduğu çözümlerin birçoğu bireylere, hükümetlere, kamu kuruluşlarına ve araştırma/eğitime yönelikken, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ihtiyaçları ve teknolojinin bu ihtiyaçlar konusunda nasıl yardımcı olabileceği ise gözden kaçırılmışa benziyor.
 
Boston Consulting Group’un (BCG) pandemi döneminde teknolojinin kullanımına dair yaptığı analize göre KOBİ’ler teknolojinin COVID-19 odaklı ürettiği çözümlerin yalnızca %10’undan faydalanmış. Bu durum KOBİ’ler için birçok probleme yol açarken, karantinaların ve çeşitli kısıtlamaların ‘yeni normal’ olarak tanımlandığı bu günlerde, teknolojinin KOBİ’lere vereceği destek çok daha kritik hale geldi.
 
KOBİ’ler genel olarak resmi ve gayrıresmî olacak şekilde kategorize edilen ve 250 kişiden az çalışanı bulunan işletmeleri oluşturuyor. Boyutlarının küçüklüğüne rağmen KOBİ’ler yarattıkları istihdam olanakları ve ürettikleri finansal değer ile dünya ekonomisinin önemli yapı taşlarını oluşturuyor.  Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre KOBİ’ler dünyadaki istihdamın yaklaşık olarak %65’ini oluşturuyor, ülkelerin GSYİH’lerine %35-%50 oranlarında katkı sağlıyor ve yeni iş olanaklarının üçte ikisini yaratıyor.
 
Ancak bu işletmeler pandemi nedeniyle kendi boyutlarının çok üzerinde problemlerle karşı karşıya kalmış durumda. Sermayeye ve nakit paraya ulaşmakta zorluk yaşamakla birlikte, pandeminin süregelen etkilerinden kendilerini koruyamıyor ve iş modellerini yeni normale adapte etmekte güçlük çekiyorlar. Büyük işletmelere göre daha sınırlı sayıda tedarikçiye bağımlı devam eden iş süreçleri, pandeminin bu tedarikçileri etkilemesi durumunda işletmeler için de çok büyük bir risk teşkil ediyor. KOBİ’ler ayrıca genellikle pandemiden en çok etkilenen sektörler arasında bulunan perakende, turizm ve hizmet sektöründe yer alıyor.
 
Tüm bu faktörler neticesinde birçok KOBİ pandemi döneminde kapılarını kapatmak durumunda kaldı ve pandemi sonrasında muhtemelen pek çoğu tekrar açılamayacak. Veriler, özellikle hükümetlerin aldığı kararlar neticesinde yaz dönemi öncesi uygulanan karantina kısıtlamaları süresince küresel çapta KOBi’lerin açıkladığı iflas oranlarının iki katına çıktığını gösteriyor. Bu durum da doğrudan ekonomiye etki ediyor; Ülkelerin GSYİH’lerinin bu kapanmaların sonucunda düşüşe geçmesi bekleniyor. Her ne kadar yeni oyuncuların piyasada oluşan boşluğu dolduracağı öngörülse de bu uzun bir zaman alacak ve ekonomik iyileşme sürecini olumsuz etkileyecek.
 
İstihdamda ve GSYİH’de sahip oldukları pay nedeniyle ekonominin iyileşme sürecinde KOBİ’lere odaklanmak stratejik olarak önemli bir husus. KOBİ’lere yapılacak yatırımlar neticesinde işletmeler hem müşterilerini elinde tutabilir hem de yeni müşteriler kazanabilir. Her ne kadar kısıtlama ve karantina dönemlerinde hükümet destekleri bu işletmeler için hayati olsa da uzun vadede operasyonlarını son derece dijital olan “yeni normale” adapte edebilmeleri için teknoloji firmalarının ilgisine ve desteğine ihtiyaçları var.
 
KOBİ’ler halihazırda teknoloji şirketlerinin sunduğu birtakım çözümlerden faydalanabilir; Örneğin Google gibi şirketler çevrimiçi reklam kredileri ile küçük işletmelerin müşteri çekmelerine ve dijital kampanyalar gerçekleştirmelerine yardımcı olabilir. İşletmelerin kendi bünyelerinde yaptıkları iş takipleri için Salesforce, Microsoft ve UnitedHealth Groups gibi teknoloji firmalarının sunduğu ve harcanan zaman ve emeği azaltabilecek çözümler değerlendirilebilir. Aynı şekilde bu çözümler B2B ve B2C müşterilerle çalışma ve onlara hizmet sunma imkânı sağlayabilir. Bir başka örnek olarak, ürünler ve sağlanan hizmetler için alınan mobil ödemelerden feragat edilmesi sonucunda, dijital alışveriş artarak, kişiler arası temas da azaltılabilir. Bu çözüm özellikle bazı Afrika ülkeleri gibi, ticarette mobil ödemenin yoğun olarak kullanıldığı bölgelerde çok verimli sonuçlar doğurabilir.
 
Bu işletmelerin ihtiyaçları farklı ülkelerde ve sektörlerde çeşitlilik gösterdiği için küresel anlamda KOBİ’lere gerekli yardımların planlanabilmesi için bu işletmelerin teknolojik adaptasyonun hangi aşamasında olduklarının da bilinmesi gerekiyor. Gerekli donanım olmaksızın KOBİ’lere verilen destekler verimli olmayabilir.
 
Her ne kadar şu ana kadar teknoloji endüstrisi birtakım çözümler sunuyor olsa da pandemi sonrasında KOBİ’lerin hayatta kalabilmesi için çok daha fazla desteğe ihtiyaç var. Küresel çapta bir ekonomik iyileşme için, KOBİ’lerin istihdam yaratılmasında ortaya koydukları katkı ve GSYİH’deki önemli payları düşünüldüğünde, bu desteğin en kısa sürede verilmesi büyük bir önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

6 January

Yakın gelecekte milyonlarca elektrikli aracın şarj edilmesi gerekecek, peki ama nasıl?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Brexit sonrası İngiltere’nin önemli ihtiyaçlarından biri de çağa ayak uydurabilecek endüstriyel bir strateji. Boris Johnson’ın planlarında bu stratejinin en önemli yapı taşlarından birini “yeşil endüstriyel devrim” oluşturuyor. Bu kapsamda, petrol ve dizel yakıtla çalışan arabaların satılmasının yasaklanması düşünülürken aynı zamanda elektrikli araçlar için önemli bir ihtiyaç haline gelecek şarj altyapılarının hazırlanması adına 1,3 miyar sterlin değerinde bir bütçe ayrılmış durumda.
 
Açıklanan stratejik plan, sürdürülebilir hareketliliğe geçiş için kararlılığın olduğunu ve yapılması gerekenlerin belirlendiğini gösteriyor. Teknolojik gelişmelerin ardından, elektrikli arabaların üretimi ve şarj istasyonlarının kurulumu için gerekli bilgi mevcut. Peki yeşil devrim sadece halihazırda var olan planların kapsamını genişleterek ve hızını artırarak uygulanabilir mi?
 
Her ne kadar yukarıda bahsedilen hususlarda doğruluk payı yüksek olsa da açıklanan planların, gerçekleşmesi gereken radikal değişikliğin içerisinde barındırdığı karmaşıklığı gizleyen bir yönü de bulunmakta. Hala bazı hususlarda önemli belirsizlikler yer alıyor. Nereye ne kadar şarj istasyonu yerleştirileceğinden, bu değişimin yaşanmasının ardından sokak ve caddelerin nasıl bir yapıya evrileceğine ve insanların pratiklerinin ne ölçüde farklılaşacağına kadar birçok önemli soru işareti varlığını koruyor.
 
Elektrikli ve hibrit araçlar var olan satışların yaklaşık %10’unu oluşturuyor, ancak İngiliz caddelerindeki toplam araçların %1’inden daha azı elektrikli ve hibrit. Bu araçların kullanıcıları, sürüş pratiklerini teknolojiye adapte edebilecek koşullara sahip olabilmiş %1’lik küçük bir kesim. Çünkü, günümüzde elektrikli veya hibrit araç sahipleri çoğunlukla çevreye duyarlı insanlardan oluşuyor ve araçlarıyla uzun mesafeler kat etmemeye özen gösteriyorlar. Bunun yanında bu insanlar maddi açıdan yüksek gelir grubunda yer alıyorlar ve genellikle evlerinde kendi şarj istasyonlarına sahip olabiliyorlar.
 
Fakat eğer yeşil endüstriyel devrimin hedeflerinin tamamlanması isteniyorsa, gelişen teknolojilerin tüm insanları kapsayacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Her bir insanın petrollü araç kullanımını yasaklamak olanaksız olduğu kadar her bir sokağa şarj istasyonu yerleştirmek de gerçekçi olmayabilir. Fakat hükümet, özellikle şarj dolumun evde olabilmesi durumunu benimseyerek bu özelliğin elektrikli arabaları daha çekici kılacağına inanıyor.
 
Ancak pek çok İngiliz vatandaş (hanelerin %65’ten fazlası) yol dışı otopark imkanına sahip değil. Bu imkana sahip olmayan aileler ve bulundukları apartmanlar için şarj istasyonları mı kurulacak veya kaldırımlar ve şehir içi cadde ve sokak yapıları nasıl bir değişim geçirecek? Tüm bu sorular hala cevaplanmış değil.
 
10 yıl öncesinde Birleşik Krallık sıfır karbon salımlı araçlar için Office for Zero Emission Vehicles (OZEV) isimli bir departman oluşturduktan sonra, bu departmanın yaptığı ilk iş, Britanya’nın belirli bölgelerinde şarj istasyonları kurmayı hedefleyen Plugged in Places programını uygulamaya geçirmek oldu. Programın odak noktası teknoloji olurken aynı zamanda yerel otoriteler ve endüstriyel aktörler de şarj konusunun geliştirilmesi için teşvik edildiler. Bu sayede alışveriş merkezlerinde ve diğer çalışma alanlarında uygulanabilecek pek çok model geliştirilmiş oldu. Bu sürecin ardında Birleşik Krallık’taki elektrikli araç politikası uygulamalı bir biçimde büyük bir aşama kaydetti.
 
Halihazırda Open Universitesi’ndeki akademisyenlerin yer aldığı bir takım, hükümet destekli bir diğer projeyi yürütmekte. Proje genel itibarıyla kablosuz şarjın (wireless charging) mümkün olup olamayacağını araştırıyor. Her ne kadar kablolu şarj modelleri şu an için bir sorun teşkil etmese de yoğun kullanımın oluştuğu senaryolarda belirli problemler oluşabilir. Örneğin estetik açıdan kötü olabilme ihtimalinin yanında yaşlı ve engelli bireylerin sokaklarda ve caddelerde hareket etmeleri de büyük ölçüde güçleşebilir. Dolayısıyla uzun vadede, toplumsal ulaşımın yeni bir hale evrilmesiyle beraber kablosuz şarj etme olanaklarının arttırılması önemli bir ihtiyaç haline gelebilir.
 
Yukarıda bahsedilen araştırma doğrultusunda toplumsal ulaşımın yeni aşamalarına dair önerilen yaklaşım, yeşil endüstriyel devrimin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynayabileceği gibi etkisiz de kalabilir. Burada üzerinde durulması gereken mesele, bugünün ihtiyaçları baz alınarak geliştirilen çözümlerin 2030’ların dünyasında büyük bir piyasayı oluşturacak elektrikli araçlar için yeterli olup olmayacağı. Önemli olan, var olan belirsizliklerin farkında olarak bir gelecek vizyonuna sahip olmak ve bu vizyonu kapsayıcı bir biçimde bilimsel çalışmalar ve sosyo-teknik fikirlerle uygulamaya dökebilmek.
 
 

SHARE: READ MORE

6 January

Sürdürülebilir kalkınmada gönüllülüğün rolü

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kurumsal gönüllülük programları, çalışanların sosyal fayda yaratmak için işverenlerinin desteğiyle kişisel kaynaklarını kullanmalarına olanak tanıyor. Yapılan araştırmalara göre, şirket içerisinde bir gönüllülük kültürü yaratmak topluma katkıda bulunmanın ötesinde; şirketlerin kendisini de birçok açıdan olumlu etkiliyor. Veriler ayrıca, şirketlerinde gönüllülük yapan çalışanların şirkete bağlılıklarının arttığını, iş tatminlerinin yükseldiğini ve profesyonel hayatlarına katkıda bulunacak beceriler kazandıklarını gösteriyor. Yeni jenerasyon çalışanlar için, şirketlerin kendilerine gönüllülük için bir fırsat sunuyor olması, çalışmak istedikleri şirkete karar verme aşamasında önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.
 
Kurumsal gönüllük, aynı zamanda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA)’lara ulaşmaya katkı sağlamak için de önemli bir potansiyel oluşturuyor. SKA’lara tüm sektörler genelinde ulaşmanın yıllık maliyetine ilişkin tahminler, yaklaşık 3,9 trilyon ABD Doları ile 6 trilyon ABD Doları arasında değişiyor. Ancak, hükümetlerin ve diğer kuruluşların küresel olarak mevcut taahhütleri göz önüne alındığında bile dünya çapında yıllık 3 trilyon ile 5 trilyon dolar arasında değişen bir finansman boşluğu bulunuyor. Türkiye ise 2020 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na göre, SKA’lara ulaşma performansı değerlendiğinde 70,3 puanla 166 ülke arasında 70. sırada bulunuyor.
 
Hedeflere ulaşmak için daha gidecek uzun bir yolumuz olsa da çalışan gönüllülüğü çalışmaları, bu süreci hızlandırabilir. IMPACT2030, tam da bu nedenle, SKA’lara katkıda bulunmak için çalışan gönüllülüğünü harekete geçirmek üzere tasarlanmış bir oluşum ve üç stratejik amacı bulunuyor: Harekete Geçirmek (Activate), İş Birlikleri Yapmak (Collaborate) ve Ölçümlemek (Measure). 
 
Geçtiğimiz yıl kurulan IMPACT2030 Türkiye Konseyi, bu amaçlar doğrultusunda faaliyetlerini devam ettirirken, aynı zamanda bölgesel düzeyde 2030 yılına kadar SKA’lara ulaşılmasına yardımcı olmak için çalışan gönüllülüğü kapasitesini ölçmek ve haritalandırmak adına bir proje gerçekleştirdi. Türkiye operasyonu bulunan 33 şirketin katılımıyla hazırlanan Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Aralık ayında yayınlandı.Rapor aynı zamanda SKA’ların kurumsal gönüllülük programlarına entegrasyonu hakkında da önemli bir çıktı niteliğinde.
 
Raporda öne çıkan konular
 
- Şirketlerin %79’u gönüllülük faaliyetlerinin SKA’lara uyum sağladığını belirtiyor. Gönüllülük programları kapsamında gerçekleştirilen faaliyetler en çok SKA4-Nitelikli Eğitim hedefi ile ilişkilendiriliyor (%66), ardından SKA5 – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (%54) ve SKA3 – Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam (%48) geliyor.
- Şirketlerinde gönüllülük çalışmalarının arttığını ve önceki yıllara göre önemli bir büyüme gösterdiğini belirtenlerin oranı %48. 
- Ankete katılan şirketlerin çalışanlarının gönüllü olarak çalıştığı toplam saat sayısı bir yılda 32.372 saate denk geliyor.
- Çalışan gönüllülüğü stratejisi ve belirli bir bütçesi bulunan şirketlerin oranı %60’a yakın. Gönüllülüğü teşvik etmek ve katılımı artırmak için bir iletişim stratejisi bulunan şirketlerin oranı ise %76. 
- Şirketlerin %58'inin gönüllülük stratejisini destekleyen ve programlara katılımı teşvik eden bir lideri bulunuyor. 
- Şirketlerin %67'si paydaşların (çalışanların aile üyeleri, tedarikçiler, müşteriler vb.) gönüllülük faaliyetlerine katılımı için fırsatlar sunuyor.
- Gönüllülük yapan çalışanlara yönelik takdir mekanizmaları olan şirketlerin oranı %77.
- Şirketlerin %73'ü gönüllülük faaliyetlerinin etkisini çeşitli şekillerde ölçüyor ancak%58’i çalışan gönüllülüğünün yarattığı değeri takip etmiyor.  

Türkiye’de kurumsal gönüllülüğün önündeki engeller
 
Raporun ortaya koyduğu istatistikler, Türkiye’de çalışan gönüllülüğü için olumlu bir tablo yaratsa da var olan potansiyelden yeteri kadar faydalanılamamasının önünde birtakım engeller bulunuyor:
 
Çalışan gönüllülüğünün yaygınlığı: Türkiye'de çalışan gönüllülüğü sistematik olarak bazı büyük şirketler tarafından yürütülüyor. Ancak aktif şirket sayısında hızlı bir artış bulunmuyor. Türkiye'de gönüllü olanların sadece %0,8'i, gönüllü oldukları sivil toplum kuruluşunun iş yerleri tarafından tavsiye edildiğini söylüyor.
 
Gönüllülük algısı ve sürdürülebilir yaklaşım: Ankete katılanların %39'u, gönüllülük ve sosyal etki programlarının faydaları ve şirketlere katkısı konusunda yönetim seviyesindeki bilinçsizliğinin başarılarını etkilediğini düşünüyor. 
 
İş birliği düşünce yapısının geliştirilmesi: Türkiye’de kâr amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşlarının toplumsal sorunların çözümünde yeteri kadar etkili olmadığını düşünenlerin sayısı giderek artıyor. 
 
Sosyal etki ölçümlemesi: Kurumsal gönüllülük programının etkisinin ölçülmesi oldukça önemli. Ancak, ankete katılan şirketlerin %27'si gerçekleştirilen faaliyetlerin etkisinin ölçülmediğini belirtiyor.
 
Önümüzdeki dönemde gelişim fırsatları
 
Türkiye’de çalışan gönüllülüğün önünde engeller bulunsa da tam da pandemi döneminde bu faaliyetlerin etkisini artırmak adına çok güzel fırsatlar bulunuyor:
 
E-gönüllülük ve dijitalleşme: Yeni dönemde çevrimiçi gönüllülük fırsatlarına olan ihtiyacın artması bekleniyor. STK'ların tümü çevrimiçi gönüllülük fırsatları sunmasa da şirketler, anlamlı dijital programlar geliştirmeleri için kâr amacı gütmeyen kuruluşlara destek olabilir. Çevrimiçi gönüllülük, aynı zamanda ülke içindeki farklı bölgelere erişimi de artırma imkanı yaratıyor. 
 
Beceriye dayalı gönüllülüğün yükselişi: Becerilere dayalı gönüllülük dünyada hızlı bir şekilde büyüyor. Çalışanların bağlılığını artırmasının yanı sıra, profesyonel gelişimlerine destek olması da bu gönüllülük türünün artış sebeplerinden. Bu tür programların Türkiye’de de yaygınlaşması için kurumların Kurumsal İletişim ve İnsan Kaynakları departmanları birlikte çalışmalı. 
 
Stratejik konumlandırma: Kurumların, faaliyetleriyle uyumlu ve kuruma da fayda sağlayacak bir sosyal amacı desteklemesi hem gönüllülüğün etkisini artıracak, hem de şirketin bir amacı sahiplenmesini sağlayacaktır. 
 
Sosyal değişimi tetiklemek ve ilham vermek için üst düzey liderliğin görünürlüğünün artırılması: Çalışan gönüllülüğünün üst düzey yöneticiler tarafından benimsenmesi, uzun vadeli politikalar geliştirmek, gönüllülük fikrini çalışanlar arasında yaygınlaştırmak, çalışanlara katılım için ilham vermek ve paydaşları dahil etmek için bir avantaj olabilir.
 
Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Türkiye’de çalışan gönüllüğünün harekete geçirilmesi durumunda, sosyal fayda yaratmak için büyük bir potansiyel olduğunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda yapılabilecekler konusunda bize bir yol haritası çiziyor. SKA’lara ulaşma yolunda şirketlerin kurumsal gönüllülüğün potansiyelinin farkına varıp çalışanları için gerekli desteği sağlaması, topluma katkıda bulunmanın yanı sıra hem kuruma hem de çalışanlara fayda sağlayacaktır. IMPACT 2030 Yönetim Kurulu Başkanı Peter Bodin’in de belirttiği gibi “Şirketler güçlerini birleştirdiğinde ve çalışanlarının becerilerini, uzmanlığını ve yaratıcılığını olumlu bir güç olarak kullandığında, dünyayı değiştirme potansiyeline sahipler.”
 

SHARE: READ MORE