Menu TR

S360Mag

2 April

Dünya nüfusunun yarısından fazlası 2050’de temiz suya ulaşamayabilir

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İnsanların tatlı su tüketimi, suyun yenilenme oranını çoktan aştığından araştırmacılar uzun bir süredir  bu temel doğal kaynağın tükenmekte olduğuna dair uyarılarda bulunuyorlar. Tatlı su tüketimi son 100 yılda altı kat arttı ve suya olan talep hala hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Tarım, sanayi ve enerji sektörleri toplam talebin % 90'ını oluşturuyor. Bununla birlikte ekonomik büyüme, kentleşme ve yaklaşık on milyarlık küresel nüfusun yaratacağı talebi karşılamak için 2050 yılına kadar en az %55 oranında daha fazla suya ihtiyaç duyulacağı öngörülüyor. Halihazırda, yirmi yıl öncesine kıyasla şu anda kişi başına düşen su miktarı oldukça daha az olduğundan üç milyardan fazla insan, genellikle şiddetli çatışmaları körükleyen ve önemli sorunları beraberinde getiren ciddi su kıtlığıyla karşı karşıya. Bazı araştırmacılara göre 2050'ye gelindiğinde, küresel çapta insanların yarısından fazlası su güvensizliği yaşayacak ve kurak bölgelerde iklim değişikliği kıtlığı artıracak. Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konseyi Başkanı Munir Akram, “Tek başına çölleşme, 100 ülkede yaklaşık bir milyar insanın geçimini tehdit ediyor. Yoğun su kıtlığı 2030 yılına kadar yaklaşık 700 milyon insanı yerinden edebilir” diye uyarıyor.

İklim değişikliği suya yönelik tehditlerden yalnızca birini oluşturuyor. Kirlilik de aynı zamanda su krizini şiddetlendiren bir durum. Güvenilir ve temiz olmayan içme suyu, dünyanın birçok yerindeki insan için potansiyel olarak ölümcül bir durum oluşturuyor. Everest Dağı'nın zirvesindeki karlar dahil olmak üzere hemen hemen tüm tatlı su kaynakları artık bir dereceye kadar kirlenmiş durumda. BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed “İklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve kirlilik gibi bağlantılı ve birbirini şiddetlendiren dünyasal krizler su kıtlığını artıracak” diye belirtiyor. Ayrıca, Mohammed’e göre, 2040 yılına kadar, dünyadaki 18 yaş altı çocukların dörtte biri -yaklaşık 600 milyon- su sıkıntısının son derece yüksek olduğu bölgelerde yaşamak zorunda kalacak.


Sulak alanların su kıtlığına karşı savaştaki önemi
Erişilebilir veya kullanılabilir tatlı su, dünyadaki tüm suyun % 1'inden daha azını oluşturuyor. Nehirler, göller, bataklıklar, turbalıklar ve yer altı akiferleri dahil olmak üzere kullanılabilir suların çoğu iç sulak alanlarda bulunuyor. Bu sulak alanlar doğanın su toplayıcıları ve temizleyicileri görevini üstleniyor. Ayrıca, yağmur ve sel suyunu yakalayarak, arındırarak ve gerektiğinde serbest bırakmadan önce depolayarak sürekli bir tedarik sağlayan küresel su döngüsünü etkinleştiriyorlar.

Dünya çapında, tüm ekonomik sektörlerde, su planlaması ve yönetimine sulak alanların başarılı entegrasyonu, çok çeşitli faydalar sağlayabilir. Yeterli su kaynakları ekonomik büyümeyi canlandırabilir, çatışmaları azaltabilir ve çevresel stresi hafifletebilir. Ancak bunu başarmak, devamlı artan talebi karşılamaya yönelik sürekli yatırım gerektiren bir sürece yol açıyor.

Peki bu kadar önemli olmasına rağmen neden sulak arazileri korumuyor ve kurtarmıyoruz? Bu alanların işlevsellikleri, özellikle su krizinin etki açısından Dünya Ekonomik Forumu'nun en büyük beş küresel riski arasında yer aldığı düşünüldüğünde, oldukça önemli bir konumda. Ancak, tatlı su kaynağının çoğunu sağlamalarına rağmen, tüm sulak arazilerin yaklaşık % 90'ı Sanayi Devrimi'nden bu yana yok oldu ve bu trend küreselleşmeyle birlikte daha da ivme kazanıyor. Günümüzde, geriye kalan birçok sulak alanın da kritik derecede tehlike altında olduğu belirtiliyor. Sulak alanlar genellikle tarım ve kalkınma için dönüştürülecek boş bir alan olarak görülüyor. Bu eğilim, sulak alanların dünyadaki su krizinin temelini oluşturan kritik rolünün anlaşılmadığını gösteriyor. Güvenli, emniyetli ve yeterli su tedarikini sağlamak için sulak alanların önemini daha iyi anlamamız gerekiyor.


Su kıtlığını engellemek için neler yapılabilir?
Sulak alanlarla birlikte su kaynağımızı artırmak için başka seçenekler de tabii ki mevcut, ancak hiçbiri ideal değil. Deniz suyunun tuzdan arındırılması çözdüğünden daha fazla sorun yaratıyor. Bulut tohumlama, bambaşka sorunları beraberinde getiriyor. Su tutma tesislerinin toplu inşası ise önemli yatırımlar gerektiriyor ve genellikle yerel ekonomilerin ve yaşam biçimlerinin düzenini bozma ihtimali taşıyor.

Bütün bu sebeplerle, COVID-19 krizi sonrasında oluşturulacak yeşil iyileşme planlarında (green recovery) sulak alanların kurtarılması en önemli öncelik olmalıdır. Daha da önemlisi, "damla başına daha fazla mahsul" elde etmek için, en büyük su tüketicisi olan tarım yeniden düşünülmeli ve yapılandırılmalı. Sulak alanları, su kirliliğini ve biyolojik çeşitliliği göz ardı eden üretim odaklı teşvikler hızla geri çekilmeli. Günümüzde bu çalışmalara dair iyi örnekler de bulunuyor. Birleşik Krallık’ın yeni Çevresel Arazi Yönetimi girişimi, arazi yönetimlerini, su idaresi ve sulak alanların korunması üzerine kuran çiftçileri ödüllendiren bir program niteliğinde.

Sanayi sektörü de sulak arazileri koruma ve bu alanların verimli kullanımında eşit bir şekilde sorumluluk alarak öne çıkmalı çünkü günümüzde işletmelerin hayatta kalması tamamen sağlıklı bir doğal çevreye bağlı.

Sulak alanların, süregelen tatlı su temini probleminin en iyi çözümü olduğu düşünülüyor. Bu durumun nedeni ise su kıtlığıyla savaş için ortaya konulan diğer seçeneklerin, aynı anda  yiyecek, ilaç ve gelir sağlayacak, sayısız türe ev sahipliği yapacak veya iklim değişikliğini hafifletecek yetiye sahip olmamaları. Kısaca diyebiliriz ki, halihazırda sahip olduğumuz doğal çözümleri korumak ve bunları akıllıca kullanmak su kıtlığına karşı alabileceğimiz önlemlerin başında geliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

2 April

COVID-19, mülteci hakları ihlali için bir bahane haline mi geldi?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyayı etkisi altına alarak milyonlarca kişinin ölümüne neden olan koronavirüs salgını özellikle mültecileri ağır şekilde etkiledi. Pandemi nedeniyle hak ihlalleri yaşayan mülteciler için bu durum salgın koşulları devam ettikçe artacak gibi gözüküyor.
 
Mülteciler dışlayıcı politikalara ve hak ihlallerine pandemiden önce de maruz kalıyordu. Politikacıların siyasi amaçları için mültecilerle ilgili korku üretmesi ve insanları manipüle etmesi mülteci haklarını uzun süredir tehlikeye atıyor. Avrupa'da 2015'teki "göç krizi" ile birlikte göç siyaseti özellikle zararlı bir hal aldı. Suriye, Afganistan, Irak ve Afrika'nın dört bir yanındaki ülkelerden gelen mülteciler denizde boğulurken veya kötü yönetilen kamplarda sıkışıp kalırken, AB üye devletleri sınırları kapatmak, çitler çekmek ve kısıtlamalar getirmek gibi önlemlerin yanında son olarak arama kurtarma çabalarını suç haline getirmişti.
 
Amerika Birleşik Devletleri’nde de Donald Trump’ın göç siyasetini seçim kampanyasının merkezi haline getirmesiyle benzer bir durum meydana geldi. Meksika'dan göçü "bir duvar inşa ederek" durdurmak ve bir zamanlar dünyanın en büyük mülteci yerleştirme programı aracılığıyla ABD'ye girebilen mülteci sayısını büyük oranda azaltmak seçim kampanyasının önemli vaatlerindendi. Zaten ciddi olan bu sorunlara salgının eklenmesi mülteciler üzerinde orantısız bir olumsuz etkiye yol açtı.
 
Sağlık alanında karşılaşılan zorluklar
 
Sağlık; mülteci, göçmen ve sığınmacı grupları için, özellikle sağlık hizmetlerine erişimin büyük bir zorluk olduğu pandemi sırasında en büyük endişe haline geldi. Göçmenler ve mülteciler, yasal statülerine bakılmaksızın, COVID-19 test ve tedavisine erişebilme hakkına sahip olmalıyken uygulamada pek çok sorunla karşılaşılıyor. Bu konuyla ilgili olarak, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, geçtiğimiz Nisan ayında yaptığı açıklamada, bazı kayıtsız göçmenlerin COVID-19 belirtileri taşımalarına rağmen hastaneye kabul edilmediği duyumları aldıklarını kaydetmişti.  Bununla birlikte çok sayıda göçmen ve mülteci, özellikle kayıt dışı durumda olanlar, sağlık sigortasına veya sağlık hizmetlerine erişim için gerekli maddi imkanlara sahip değiller. İdari gözetim ve sınır dışı edilme korkusu bu grupların hastaneye müracaat etmesinin önündeki bir diğer engel.
 
Sonuç olarak, çoğu durumda, bu grupların sağlık hizmetlerine erişimleri insani yardım programlarına bağlı kalıyor. Ancak COVID-19, mültecilerin sosyal güvenlik ağlarına erişmelerini ve pandemi nedeniyle sahada faaliyet gösteremeyen insani yardım kuruluşlarından destek görmelerini de zorlaştırdı. Çoğu göçmen; hükümetlerin salgın için sunduğu mali desteğe, yiyecek paketlerine ve sağlık hizmetlerine erişemiyor çünkü başvuru süreci bu gruplardaki çoğunluğun sahip olmadığı kimlik belgelerini gerektiriyor.
 
Bununla birlikte birçok mülteci "evde kal" ve "sosyal mesafe" terimlerinin çok az anlam taşıdığı ve uygulanabilirliğinin düşük olduğu kamplarda, gayri resmi yerleşimlerde ve kentsel alanlarda, kötü konutlarda ve aşırı kalabalık koşullarda yaşıyor. Temiz su ve sanitasyona erişimin sınırlı olduğu bu alanlarda COVID-19’a yakalanma riski de artıyor. Dahası, mülteciler genellikle hijyen ve sağlık direktiflerini anlamalarını ve önleyici tedbirleri uygulamalarını engelleyen dil bariyerleriyle de karşı karşıyalar.
 
Sosyoekonomik etkiler
 
2008 küresel ekonomik krizi gibi önceki krizler, göçmenlerin ve mültecilerin işlerinden keyfi olarak çıkartılma riskinin daha yüksek olduğunu veya ücret ödememe, ücretin azaltılması da dahil olmak üzere çalışma koşullarının kötüye gitme olasılıklarının ev sahibi ülke vatandaşlarına göre daha yüksek olduğunu gösteriyor.
 
Mülteciler, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun şekilde istihdam edildiğinden pandeminin ekonomik etkilerine karşı daha savunmasızlar. Bu sektörlerde çalışan mülteci sayısı ev sahibi nüfustan %60 daha fazla.
Ayrıca göçmen ve mültecilerin günlük ücretli işçi olarak kayıt dışı ekonomiye dahil olma olasılıkları da daha fazla. COVID-19 önlemlerinin bir sonucu olarak işlerini kaybedenler nadiren sosyal koruma programlarına erişebiliyorlar ve COVID-19'un tetiklediği olumsuz ekonomik ortamda alternatif iş bulma konusunda büyük zorluk yaşıyorlar.
 
Sınırların kapatılması ve korumaya erişim alanında problemler
 
Mültecilerin karşılaştığı sorunlar, yalnızca salgının doğrudan bir sonucu değil. Bazı hükümetler, sınırların kapanışlarını hızlandırmak için COVID-19’u bir bahane olarak kullanıyor ve virüsün yayılmasından mültecileri ve diğer göçmenleri sorumlu tutuyor. Oysa iltica arama ve sığınma hakkı uluslararası insan hakları, mülteci ve AB hukuku kapsamında güvence altına alınmıştır. Ülkeler sağlık gerekçesiyle sınırları kapatma hakkına sahip olsalar da zulümden korunmak isteyenler için iltica erişimini yine de sağlamalıdırlar.
 
Macaristan'da salgın, ülkenin zaten çok kısıtlayıcı olan iltica sistemini kapatan acil durum yasalarını çıkarmak için bir bahane olarak kullanıldı. İtalya ve Malta limanlarını “güvensiz” ilan ederek denizde kurtarılan insanların karaya çıkması için bile sınırlarını kapattı. Buna rağmen İtalya’nın güçlü aşırı sağ muhalefet partisi virüsü hükümete saldırmak için kullandı ve COVID-19’un yayılmasını göç sorununa bağlamaya çalıştı. Belçika, Brüksel’deki varış merkezlerin kapatarak mültecilerin koruma başvurusunda bulunmasının önüne geçti.
 
Mülteci haklarının geleceği
 
COVID-19'un gelişinden bir yıl sonra, mülteci haklarının geleceği her zamankinden daha belirsiz. COVID-19, korku yaratarak mülteci haklarını azaltmak ve pandemi sona erdiğinde kalıcı hale gelebilecek kısıtlayıcı politikalar getirmek için uygun bir kılıf haline geldi.
Ülkelerin, göçmenleri ve mültecileri korumak, güçlendirmek, COVID-19 salgınının anlık ve uzun vadeli etkilerinin üstesinden gelmelerini sağlamak ve bunları yaparken kimsenin geride kalmadığından emin olmak için doğrudan önlem almaları gerekiyor. Hak ihlallerini durdurmak için hükümetlerin göçmenlerin ve mültecilerin bölgedeki toplumlara, ekonomiye ve ev sahibi ülkelere katkılarını tanımaları, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılıkla mücadele etmeleri önemli.
 

SHARE: READ MORE

2 April

İklim değişikliğinin meşrutiyeti

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu etkilere adapte olmak için ortaya konulan süreçte gerekli bilgiler bilim insanları tarafından sağlanıyor ve eylemler siyasi yetkililer tarafından yürütülüyor. Ancak bu alanda başarıya ulaşılabilmesi için vatandaşların da dahil olacağı kolektif bir çaba çok önemli. Bireysel hakların nerede bitip kolektif sorumluluğun nerede başladığına ise insanlar ve onları temsil eden kurumlar karar verecek.

Geçtiğimiz Ocak ayında Hollanda, dünyanın dört bir yanından hükümet temsilcilerinin salgın sonrası iyileşme planlarını tartıştıkları dijital bir İklim Uyum Zirvesi'ne (Climate Adaptation Summit) ev sahipliği yaptı. Katılımcıların büyük bir kısmı iklim değişikliğine uyumu teşvik etmek ve ekonomiyi canlandırmak için, ucuz kamu finansmanından yararlanarak gerçekleştirilecek olan, yeşil altyapıya yönelik devlet yönlendirmeli yatırımların önemini vurguladı.

İklim sistemindeki kaçınılmaz değişikliklerin halihazırda devam etmekte olduğuna dair artan kanıtlar göz önüne alındığında, adaptasyona odaklanmak takdir edilesi bir hareket olarak görülüyor. Ancak artan devlet müdahalesinin anayasal sonuçlarına da dikkat etmek gerekiyor. Devletler, gücünü tüm ekonomiyi iklime dayanıklı hale getirmek gibi toplum çapında bir mesele için kullanma sözü verdiğinde, bu eylemlerinin meşrutiyetinin kaynakları ve kapsamı hararetli bir tartışmaya dönüşmekte.

Pek çok ülkenin mahkemelerinde bu durumun örneklerini görmek mümkün. 2015 yılında, bir sivil toplum örgütü olan Urgenda, halkını, iklim değişikliğinin düşük seviyeli ülkeler için oluşturduğu yüksek riskten koruyamadığı gerekçesiyle Hollanda hükümetine dava açtı. Bu, devletin ulusal emisyon azaltma hedeflerine ulaşılamamasının bir devlet ihmalinin kanıtı olduğu anlamına geliyor. 2019'da Lahey'deki Yüksek Mahkeme Urgenda’nın lehine karar vererek devleti daha büyük emisyon kesintileri yapmaya zorladı.

Urgenda davası başlangıçta haksız fiil hukukunun bir uygulaması olarak görülmüş olsa da nihayetinde Hollanda devletinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine bağlı. Ancak odak noktası tüm nüfusun yaşadığı risklere kaydığı için anayasal bir mesele haline geldi. Yargıtay'ın kararı, iklim değişikliğinin bilim tarafından öngörülen etkilerini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi ve böylece devletin harekete geçmeye dair yükümlülüğü olduğuna karar verdi. Bu sonuç doğrultusunda diyebiliriz ki, iklim değişikliğini hafifletmek için geçerli olan salım kesintileri gibi yükümlülükler, adaptasyon yatırımları için de geçerli olabilir.

Öte yandan sistemik bir iklim adaptasyonu, fiziksel koşullarda artık tepki oluşturacak büyük bir dönüşüm olması halinde mümkün olabilir. Örneğin yirminci yüzyılın başlarında, kırsal toplumlardan kentsel tüketim ekonomilerine geçişle birlikte insan nüfusu üç katına çıktı. Sonuç olarak beklentiler değişti. Zengin ve ayrıcalıklı nüfus, daha önce yaşamın bir parçası olarak kabul edilmiş olan riskleri (sel ve kuraklık) artık tahammül edemez oldu.

Büyük Buhran döneminde, hükümetler, idaresi zor olan ortamı kontrol etmek ve bu ortamın ekonomik büyümeyi ve istikrarı tehdit etmesini önlemek için tasarlanmış altyapısal modernizasyon programlarını kullandılar. Barajların, setlerin ve kanalların çoğalması, bu anlamda oldukça önemli bir  egemenlik göstergesi haline geldi. Ekonomik özgüvensizliğe karşı yapılan bu teknokratik savaşın özü, devletlerin, bugün, iklim değişikliğine gösterdiği tepkilerden farksız değil.

Bireysel hakların nerede bittiğine ve kolektif sorumluluğun nerede başladığına dair ortak bir anlayış olmadan, sistematik bir dönüşüm yaratmak niyet ne olursa olsun zorlu bir mücadele. Bu nedenle iklime uyum projeleri, doğaları gereği sadece teknokratik olursa, kamu politikasının temelini oluşturamazlar. Aksine, devlet ile vatandaşları arasında yeni bir sözleşme düzenlemesi gerekir. Aslında, toplumun katlanabileceği riskleri tanımlayan ve tahammül edilemeyen tehditlere karşı toplu eylem için bir eşik belirleyen anayasal bir düzenleme geliştirilmelidir.

Modern anayasacılık çiçek hastalığı ve sarıhumma krizleriyle birlikte geliştiği için, halk sağlığı bu tür düzenlemelerin nasıl ortaya çıktığı konusunda bir örnek oluşturabilir. ABD Yüksek Mahkemesi, 1905'te Jacobson v. Massachusetts davasında verdiği kararında, bir topluluğun kendisini ölümcül bir salgına karşı koruma hakkının çiçek hastalığına karşı aşı olmayı reddeden kişilere karşı harekete geçmesine izin verdiğine dair zorunlu aşılamayı yasalaştırmayı da dahil etmek üzere hüküm verdi.

O zamandan bu yana çoğu demokraside, bir asırlık yargı denetimi ve değerlendirmesi, halk sağlığını yönetmek için devlet politikalarına meşruiyet veren çok sayıda anayasal doktrin üretti. Bu imtiyazlar, COVID-19 salgını sırasında çok açık bir şekilde görüldü. Mesela hükümet tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasakları, bireysel özgürlükleri, çok az görülen bir şekilde, yargılama olmaksızın kısıtladı. Vatandaşlar, bu müdahaleleri büyük ölçüde sadece geçmiş içtihat nedeniyle değil, hukuk sisteminin bugün olduğu yere ulaşmak için sindirdiği tüm sosyal ve siyasi tarih nedeniyle kabul ettiler. Bir bakıma, halk sağlığının önemi konusunda gerçekleştirilen onlarca yıllık tartışmalar hem mahkemelerin hem de politikacıların güvenini kazanan geniş epidemiyolojik veri yığınları ve zaman içinde güven inşa eden devlet kurumları, üniversiteler, düzenleyiciler gibi birçok kuruma yapılan büyük yatırımlar, vatandaşların halk sağlığını önemli bir kolektif öncelik haline getiren bir dizi ilkeyi benimsemesinde yardımcı oldu.

İnsanlar, bugünlerde iklim değişikliğinin normatif değer kazandığı kritik noktaya ulaştı. Devletin kararlaştırdığı ve düzenlediği eylemi haklı çıkaran kanıtlar büyümeye devam ediyor. Ancak iklim uyumu halk sağlığı kadar acil ve belirgin bir zorunluluk olsa da, henüz aynı düzeyde geniş tabanlı kabul görebilmiş değil. İklim politikasının teknokratik bir projeden daha fazlası haline gelmesi için, hükümetlerin sadece altyapı ve arazi kullanım değişikliklerine değil, aynı zamanda entelektüel sermayeye, düzenleyici kurumlara, araştırmaya ve eğitime de yatırım yapması gerekli. Şimdi ise, iklim değişikliği çağında bireysel haklar ve kolektif sorumluluk arasındaki sınırları belirleyecek tartışmalara halkın katılımını sağlamanın tam zamanı. Devlet iktidarının kullanımının sınırlarının modern anayasacılığın temelini oluşturduğu düşünüldüğünde, iklim adaptasyonunun toplumca benimsenmesi önemli bir anayasal anı temsil ediyor olacak.


SHARE: READ MORE

2 April

BlackRock'ta ayrımcılık ve taciz suçlamaları

*Bu haberi 6 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyanın en büyük global yatırım yönetim şirketlerinden Blackrock, iş yerinde uygulanan cinsel taciz ve ırk ayrımcılığı iddialarıyla gündemde.
 
BlackRock, ırkçılık ve cinsiyetçilikle dolu yatırım sektöründe kendini çeşitlilik ve kapsayıcılık girişimlerinin lideri olarak konumluyor. Ancak bazı çalışanlar şirkette yaşadıklarının bu vizyonla taban tabana zıt olduğunu iddia ediyor. Şirketin kredi ürün stratejisi grubunda analist olarak çalışan Arap asıllı Amerikalı Essma Bengabsia, yaklaşık bir yıldır çalıştığı BlackRock’tan ırkı, dini ve cinsiyeti nedeniyle tacize ve ayrımcılığa uğradığı için ayrıldı. Yaşadıklarını anlattığı “#MeToo at BlackRock” adlı yazısı ise büyük yankı getirdi ve diğer çalışanların bu açıklamalardan güç alıp yaşadıklarını anlatmasını sağladı.
 
İddialar üzerine Institutional Investor, dokuz aylık bir soruşturmanın parçası olarak Bengabsia da dahil olmak üzere şirketin eski ve mevcut 12 çalışanıyla BlackRock’taki deneyimleri hakkında konuştu. Bu konuşmalar iş ortamında sistematik ayrımcılığa ve tacize maruz kalan çalışanların yaşadıklarını ortaya çıkardı. Çalışanlar, ne tür pornografiyi tercih ettikleri gibi uygunsuz sorulara ve patronları tarafından taciz içerikli tekliflere maruz kaldıklarını anlattılar. Siyah ve Latin kökenli çalışanlar, işleri konusunda agresif ve isteksiz olarak etiketlendiklerini, beyaz iş arkadaşlarına göre daha kötü pozisyonlarda daha düşük maaşla çalışmak zorunda bırakıldıklarını söylediler. Bazıları kendilerine verilen kötü performans değerlendirmelerini de bu algılar ile ilgili olduğunu belirtiyor.
 
Şirketin sözcüsü ise bu iddialara yönelik olarak e-posta yoluyla "BlackRock çeşitliliği gözeten ve kapsayıcı bir kültür oluşturmaya çalışan bir firmadır. Anlatılan hikayelerin bazıları dehşet verici ve bu tür davranışlar BlackRock'ta asla yer almamalıdır." şeklinde bir açıklama yaptı.
 
BlackRock 2009'da, 15,2 milyar dolarlık bir maliyetle iShares'ı oluşturan San Francisco merkezli Barclays Global Investors'la (BGI) birleştikten sonra dünyanın en büyük yatırım yönetim şirketi oldu. BGI birleşmesi yoluyla şirkete katılan altı eski BlackRock çalışanı, satın almanın ardından iş ortamında BlackRock’ta eskiden beri var olan “kanka kültürünün” değişmeye başladığını belirtiyor. Her biri, ya sessiz kalmaları konusunda bir anlaşma imzaladıkları için ya da konuşmanın kariyerlerini nasıl etkileyeceği konusunda endişelendikleri için, isimsiz kalmak koşuluyla Institutional Investor’a konuştu.
 
Eski çalışanların aktardıklarına göre, yakında iShares'e liderlik edecek bir BlackRock yöneticisi olan Mark Wiedman, iki işletmenin birleşmesine yardım etmekle görevlendirildi. Devralma üzerinde çalışmak için San Francisco'ya uçtuğu ve birkaç BGI genel müdürleriyle akşam yemeği yediği bir sırada masadakilere yönelttiği uygunsuz sorularla çalışanları rahatsız etmişti. Kıdemli çalışanlarla tanıştığı bu yemekte onlara ne tarz iç çamaşırı tercih ettiklerini sormuş ve cevap vermek istemeyen bir kadın yöneticiye aynı soruyu defalarca yöneltmişti.
Bu ve benzeri yemeklere katılan diğer birçok çalışan da bu soruların ve genel ortamın rahatsız edici olduğu konusunda hemfikir. Wiedman’ın görevi sadece yeni çalışanlarla tanışmak değildi, aynı zamanda kimin işini elinde tutacağını kimin kaybedeceğini de belirleme yetkisine sahipti. Bu da çoğu çalışanın o rahatsız edici yemeklere neden gitmek zorunda hissettiğinin bir cevabı.
BlackRock’ta şu an uluslararası ve kurumsal stratejinin başında olan Wiedman, bu akşam yemekleri sorulduğunda bir e-postayla, "Meslektaşlarımdan herhangi birini rahatsız ettiysem çok üzgünüm," dedi. “Bu yorumlar, başarısız olan bir iletişim kurma çabasının sonucu. Kelimelerin önemli olduğunun farkındayım ve o zamandan beri söylediklerimin etkisi konusunda daha fazla farkındalığa sahip olmak için çalışıyorum. BlackRock'ta öğrenmek ve büyümek ve daha kapsayıcı bir kültüre katkıda bulunmaya devam etmek için işbirliği içinde çalışmaya kararlıyım." Wiedman, şimdilerde şirketin CEO’su Larry Fink’ten sonra görevi alacak potansiyel kişi olarak görülüyor.
 
Bir başka taciz olayı BlackRock'un BGI'yi tamamen devralmasından birkaç yıl sonra, Kasım 2015’te yaşanıyor. BlackRock’ta işe başlayan siyah bir kadın iş arkadaşlarıyla birlikte bulunduğu bir parti esnasında patronunun sözlü tacizine maruz kaldığını aktarıyor. Patronunun kendisi ve bir başka meslektaşının bedenleri hakkında yorum yapmaya başladığını anlatıyor: “Bir kadın olarak, erkeklerden gelen kötü davranışa bir noktaya kadar alıştım ve bu konuda çok fazla tepki vermiyorum fakat sınırı aştıklarında da durmaları gerekiyor.” Gecenin sonunda aynı kişinin kendisini ısrarla eve bırakmaya ve yukarı çıkmaya çalıştığını anlatıyor. İlerleyen günlerde aynı kişiden ısrarlı mesajlar alınca durumu insan kaynaklarına açmaya karar veriyor. Patronun bu davranışları hakkında bir soruşturma başlatılsa da aynı görevde kalmasına ve aynı ekibi yönetmesine karar verildi ve soruşturma hiçbir zaman çözümlenmedi.
 
Sosyal medyada #metoo (ben de) hareketinin ortaya çıkması ve hızla büyümesiyle cesaretini toplayan mağdurlar öne çıkıp kongre üyelerinden medya şirketi liderlerine kadar farklı alanlardaki bilindik isimlerden işyerinde cinsel tacize uğradıklarını anlatmaya başladı.
The New York Times tarafından yayınlanan açıklamaya göre, Ekim 2017'den Ekim 2018'e kadar alenen suçlanan 201 erkekten sadece üçünün finans alanında çalıştığını ortaya koydu. Wall Street’in bu büyük dalgadan nasıl kaçabildiği ilerleyen yıllarda merak konusu oldu. Bazıları köşe yazarı Susan Antilla’nın, Smith Barney ve diğer komisyoncularda gerçekleşen cinsel tacizi detaylandıran Tales From the Boom-Boom Room: Women vs. Wall Street isimli kitabıyla bu hesaplaşmanın daha önce yapıldığını düşünüyordu. Bazıları ise finans alanındaki insanların gizlilik kültürü nedeniyle sessiz kaldığını düşünüyordu.
 
BlackRock çalışanları şirkette yaşadıklarıyla firmanın dışa yansıttığı görüntüsü arasında büyük bir uyumsuzluk olduğunu düşünüyor. Bu uyumsuzluk duygusu BlackRock’ın George Floyd'un ölümüne, Central Park'taki Amy Cooper olayına ve Black Lives Matter hareketinin büyük bir tepki haline gelmesine ilişkin yaptığı paylaşımlarla daha da arttı.  
 
Bengabsia'nın Medium'daki gönderisinin yayınlanmasının ve firma aleyhine açılan ayrı bir davanın ardından, BlackRock'un insan kaynakları başkanı, firmanın bu son davalarda ayrımcılık veya taciz kanıtı bulamadığını fakat bireylerin firmanın ilkelerine uymadığı durumlarda sorunlar olabildiğini söyledi.
 
BlackRock CEO’su Larry Fink, Mayıs ve Haziran aylarında çalışanlara gönderdiği, çalışanların işe alımını ve yönetimini daha kapsayıcı hale getirme, şirketi ırksal eşitliği ve sosyal adaleti savunmak için kullanma ve bu amaçlar için para bağışlama planlarını açıklayan iki mektup yayınladı. 2021 yılında CEO'lara yazdığı yıllık mektubunda ırk ve çeşitlilik konularını da ele aldı. Mektupta "Sürdürülebilirlik raporlarının, işe alım stratejilerinde çeşitliliği, eşitliği ve kapsayıcılığı gözetecek iyileştirmelerin yansıtılması gerekiyor" diye belirtirken, "BlackRock’ta biz de bu standarda göre hareket ediyoruz." diye de ekledi.
 
Oysaki şirketin siyah çalışanları bu standartlara uyulmadığını belirtiyorlar. Beyaz iş arkadaşlarına göre daha az mentorluk aldıklarını, çalışmalarında "isteksiz" olarak adlandırıldıklarını ve kötü takım oyuncuları olduklarının söylendiğini ve yöneticilerinden olumlu geri bildirimlere rağmen kötü performans değerlendirmeleri aldıklarını bildiriyorlar.
Black Lives Matter protestolarının ortasında, bir önceki yaz BlackRock'a finansal piyasalar danışman analisti olarak katılan Mugi Nguyai, beyaz ayrıcalığı üzerine bir panel oluşturmak için meslektaşlarıyla birlikte çalışmaya başladı. Bütün konuşmacılar hazırken ve 300’e yakın katılımcı bekleniyorken panele iki gün kala Nguyai’nin patronu orada olamayacağı için etkinliği iptal etti. Takip eden haftalarda Nguyai, etkinliği takvime geri getirmeye çalışınca
“ekip kültürüne uymayan, saldırgan, yıkıcı” olarak etiketlenmeye başladığını anlattı. Nguyai firmadan ayrılırken istifa mektubunda, BlackRock'un şimdiye kadar çalıştığı "en ırkçı yer" olduğunu yazdığını söylüyor.
 
Bu olaydan aylar sonra BlackRock'ta 2014'ten 2020'ye kadar çalışan siyah bir kadın olan Brittanie McGee, kendisine karşı ayrımcılık yapıldığını ve düşük ücret aldığını iddia ederek firmaya dava açtı. Dava üzerine BlackRock’un eski çalışan ilişkileri başkanı Tara Williams BlackRock’un CEO'su Fink dahil olmak üzere bu firmadaki çoğu yöneticinin çeşitlilik ve katılım konusunda başarısız olduğunu söyledi. Williams ayrıca BlackRock’un çeşitlilikteki başarısızlığını "acınası" olarak nitelendirdi ve sorunun insan kaynaklarına bulaşacak kadar sistematik olduğunu kabul etti.
 
Şirketin ayrımcılığından derinlemesine etkilenen iki çalışan Nguyai ve Bengabsia, BlackRock'a açık bir mektup yayınlayarak firmayı “az temsil edilen grupların karşılaşmaya devam ettiği sistematik ayrımcılığı” ele almaya çağırdı. Mektubun yayınlanmasının üzerine BlackRock'un küresel İnsan Kaynakları Başkanı Manish Mehta, yanıt olarak çalışanlara gönderdiği notta suçlamaların bir kısmını kabul eder gibiydi. Mehta bazı çalışanların arzu ettikleri BlackRock kültürünün yaşayamamış olabileceklerini söylerken yöneticilerinin konuyla ilgili eğitimlerinin genişleteceğini ve çalışan ilişkileri departmanı içinde ayrı bir ekip oluşturulacağını belirtti.
Şirket, 2021 yılı çeşitlilik ve katılım politikaları için şirket içindeki pozisyonlarda az temsil edilen grupların sayısının arttırılması, yönetici pozisyonlarında çeşitliğe gitmek gibi hedefler belirledi.
 
Şirket politikaları açısından her ne kadar doğru adımlar atılsa da çeşitliliğin sağlanmasında herkesin oynayacağı bir rol var. Bu roller bütün paydaşlar tarafından benimsenmedikçe ve takibi yapılmadıkça şirketler için kapsayıcılık ve çeşitlilik boş bir vaat olmaktan öteye gidemiyor. Finans sektörü de varlık yönetimindeki en önemli firmanın verdiği sözleri yerine getirip getirmeyeceğini görmek için bekliyor.
 

SHARE: READ MORE

19 March

Hidrojen dünyanın kirli enerji problemine çözüm olabilir mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Hidrojen, uzun bir süredir, fosil yakıtlara potansiyel olarak devrim niteliğinde bir alternatif olarak görülüyor. Yüksek maliyetleri ve üretiminin zorluğu, hidrojen merkezli yeni ekonomiler yaratmaya yönelik önceki girişimleri engellemiş olsa, 2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması’ndan bu yana,  fosil yakıtlar olmadan ya da emisyonları yakalayarak ve depolayarak üretilen "düşük karbonlu hidrojen", yeniden gündemde. Net sıfır hedeflerini benimseyen hükümetler, ısınma, çelik gibi ağır endüstrilerde veya uzun mesafeli taşımacılık gibi alternatif seçeneklerin henüz bulunmadığı -ya da henüz emekleme aşamasında olduğu- en kirletici sektörlerde umutsuzca emisyonları azaltmanın yollarını arıyor. 
 
Hidrojen Konseyi’ne göre, geçen yıl AB ve en az 15 diğer ülke, üretim maliyetlerini düşürmeye yardımcı olmak için genellikle sübvansiyonlarla desteklenen hidrojen planları yayınladılar. Konsey, şimdiye kadar yalnızca 80 milyar dolar taahhüt edilmiş olsa da, hidrojene önümüzdeki on yılda kamu ve özel sektör tarafından küresel olarak en az 300 milyar dolar yatırım yapılmasının beklendiğini ve hidrojenin küresel enerji talebinin neredeyse beşte birini karşılayabileceğini belirtiyor.
 
İngiliz hidrojen şirketi ITM'nin piyasa değeri, halihazırda petrokimya gibi endüstrilerde yaygın olarak kullanılan hidrojene gösterilen ilgiyi kanıtlıyor. Şirketin hisseleri 2019'un başında 20p civarındayken, hidrojene olan ilgi arttıkça ITM'nin değeri yüzde 2.000'den fazla artarak 2,6 milyar sterlin oldu ve Britanya'nın Centrica gibi bazı geleneksel enerji şirketlerinin değeriyle rekabet edecek hale geldi. 
 
Yine de yatırımcıların, henüz emekleme döneminde olan bir teknolojinin üzerine kumar oynadıkları söylenebilir. Uluslararası Enerji Ajansı'na göre hidrojenin büyük çoğunluğu doğal gaz ve kömür gibi fosil yakıtlardan üretiliyor ve Endonezya ve Birleşik Krallık'ın toplamına eşdeğer emisyon oluşturuyor (yılda yaklaşık 830 milyon ton karbondioksit).Yenilenebilir enerji ile üretilen "yeşil" hidrojen, sektörün en büyük umudu olsa da şu anda küresel hidrojen arzının yalnızca yaklaşık %1'ini oluşturuyor. Bu sebeple bu teknolojinin verimliliği ve ticari olarak uygun bir fiyata, dünyanın ihtiyaçlarını karşılayacak ölçekte üretilip üretilemeyeceği konusunda şüpheler bulunuyor.
 
Petrol ve gaz şirketlerinin çıkış yolu
 
Hidrojen devriminin en büyük savunucuları arasında dünyanın en büyük petrol ve gaz şirketleri yer alıyor. Aslında, şirketler gazın daha fazla kullanılmasının uzun vadede geleceklerini güvence altına almaya yardımcı olabileceğine dair kumar oynuyorlar. ITM'nin fabrikasında üretilen ünitelerden birinin, büyük bir petrol ve gaz şirketi olan Shell’in dünyanın en büyük hidrojen elektrolizörünü kurduğu, Almanya'nın Bonn kentinin kuzeybatısındaki Rhineland rafinerisine gönderilmesi bunun bir örneği. Bu rafinerinin geleneksel yakıtlardan kükürdün ayrıştırılması gibi işlemlerde kullanılmak üzere yılda yaklaşık 1.300 ton hidrojen üretebilecek kapasitede olması planlanıyor. 
 
Shell'e göre, yeşil hidrojende ölçeklenmenin iki faydası var: Bunlardan ilki rafinerilerinde halihazırda kullanılan fosil yakıtlardan üretilen hidrojenin yerini alacak olması, ikincisi ise uzun vadede, şirketin ana operasyonu olan petrolün geleceğinin mutlak olmadığı bir durumda şirkete yeni pazarlar yaratacak olması. Shell’in hidrojenden sorumlu başkan yardımcısı Paul Bogers, şirketin yalnızca bir trendi kovalamadığını belirtiyor ve yatırımcılardan gelen baskıyla birlikte Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için düşük karbonlu hidrojenin daha büyük bir rol oynaması gerektiğine karar verdiklerini söylüyor.
 
Temiz çelik mümkün mü?
 
Hidrojen konusunun yoğun olarak gündemde olduğu alanlardan biri de çelik sektörü. Modern yaşamın yapı taşlarından biri olan çelik, elektrikli araçlardan bina altyapısına kadar her alanda kullanılmakta, ancak aynı zamanda dünyanın en kirletici endüstrilerinden birini oluşturuyor. Dünya Çelik Birliği'ne göre sektörün, tüm doğrudan fosil yakıt emisyonlarının yüzde 7 ila 9'unu oluşturduğu tahmin ediliyor. 
 
İsveç'in kıyı kenti Lulea'da, ülkenin en büyük üç şirketi – maden şirketi LKAB, çelik üreticisi SSAB ve elektrik şirketi Vattenfall - bunu tersine çevirmek ve dünyanın en yaygın kullanılan metalinin "fosilsiz" bir versiyonunu üretmek için bir plan üzerinde çalışıyor. “Hybrit Projesi”nin merkezinde yeşil hidrojen yer alıyor. 
 
Yine de, çelik üretimi için yeşil hidrojenin yaygın olarak benimsenmesinin; yenilenebilir enerji fiyatından, uygun demir cevheri tedariğine kadar önemli engellerle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. SSAB, bu yeni yöntemin başlangıçta ton başına yüzde 20 ila 30 daha pahalı olacağını tahmin ediyor. Aynı zamanda, Japonya'nın yıllık 100 milyon ton çelik endüstrisini yeşil hidrojene dönüştürmek, dünyanın en büyük demir cevheri üreticilerinden biri olan BHP'ye göre, ülkenin toplam yenilenebilir enerji tedarikinin iki katından fazlasını gerektiriyor. 
 
Hidrojen hakkında karşıt görüşler
 
Endüstrideki “heyecana” karşı hala konuya kuşkuyla yaklaşan birçok kişi bulunuyor. Bazıları, hidrojenin kullanımını arttırmaya yönelik girişimlerin, enerji üreticileri tarafından sektörle ilişkili kalmanın ve mevcut gaz varlıklarının ömrünü uzatmanın bir yolu olarak görüldüğü için desteklendiği yönünde. Hidrojenin, lobilicik için ciddi bir hedef haline geldiği düşünülüyor.
 
Diğerleri, elektroliz yoluyla yeşil hidrojen üretmenin, yenilenebilir elektrik kullanmanın son derece verimsiz bir yolu olduğunu iddia ediyor. Oksijen ve hidrojen arasındaki kimyasal bağı kırmanın yaklaşık %30 oranında enerji kaybına yol açtığını ve enerjinin sonra nasıl dağıtıldığına bağlı olarak daha fazla verimsizlikler oluşabileceğini söylüyorlar. 
 
Sektördeki bazı kişiler ise bu eleştirileri haksız olarak nitelendiriyor ve bunların, karbonsuzlaştırmaya yönelik gittikçe hevesli planlar açıklasalar bile, petrol ve gaz şirketlerine karşı duyulan şiddetli güvensizlikten kaynaklandığını söylüyor. Konuya daha olumlu yaklaşan bu kişiler, artan karbon maliyetinin, kaynakları yenilenebilir enerji olan hidrojenin alımını hızlandırma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyor. Üyeleri arasında BP gibi petrol şirketleri, BMW Grup gibi otomobil üreticileri ve 3M gibi üreticilerden oluşan Hidrojen Konseyi de, yeşil hidrojenin bu on yılın sonuna doğru, yenilenebilir enerji açısından zengin bölgelerdeki fosil yakıtlardan üretilen hidrojen çeşitleriyle fiyat eşitliğine ulaşabileceğine inanıyor. 
 
Olumlu ve olumsuz görüşler olsa da, hidrojen karbonsuzlaşma yolunda fosil yakıtlara alternatif önemli bir araç olarak görülüyor. Fakat yüksek maliyetler ve üretim teknolojilerinin henüz yeterince gelişmemiş olması hidrojen kullanımı önünde engel yaratıyor. Bunun yanında küresel olarak artan karbonsuzlaşma politikaları, bu alanda yatırımların ve hükümet desteklerinin artmasını sağladı. Henüz sektörde doğal gaz kullanılarak elde edilen gri ve mavi hidrojen daha yaygın olarak kullanılsa da, halihazırda üretimi oldukça pahalıya mal olan, temiz elektrik kullanılarak üretilen yeşil hidrojen, ölçeklendirmenin sağlanmasıyla karbonsuzlaşma hedefi doğrultusunda önemli bir araç haline gelebilir.
 
 

SHARE: READ MORE

19 March

Avrupa’da, fon yöneticilerini etkileyecek yeşil badanayla mücadele kuralları yürürlüğe giriyor

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Fon yöneticilerinin finansal ürünlerin çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim özelliklerini değerlendirmesini ve tebliğ etmesini gerektiren yeni kuralların yürürlüğe girmesiyle Avrupa'nın hangi yatırımların yeşil olup hangilerinin olmadığını belirleme çabaları da arttı.
Sürdürülebilir Finans Raporlama Regülasyonu (The Sustainable Finance Disclosure Regulation, SFDR), tüm Avrupa Birliği finans piyasası katılımcıları ve danışmanlarının yanı sıra ürünlerini AB yatırımcılarına pazarlayan yabancıları kapsıyor ve belirli ÇSY (Çevresel Sosyal ve Yönetim) verilerinin toplanmasını gerektiriyor. Kurallar, sürdürülebilirlik risklerinin yatırımcı getirilerini nasıl etkilediğine ve bununla birlikte, yatırımların iklim değişikliği gibi sürdürülebilirlik faktörlerini nasıl olumsuz etkilediğine dair açıklamalar talep ediyor.
 
Bloomberg Intelligence'ın tahminlerine göre SFDR, değeri 2025 yılına kadar 53 trilyon doları aşmaya hazırlanan, büyüyen ÇSY pazarına belli raporlama standartlarını zorunlu kılarak yeşil badanayı (greenwashing) ortadan kaldırmayı planlıyor. Fon yöneticileri son zamanlarda, , sürdürülebilir olduğunu iddia eden, sürekli genişleyen ürün paketleri ile giderek daha fazla iklim bilincine sahip yatırımcı çekmesiyle, yanlış beyan için açık zemin oluşturan bir ortam ortaya çıkmış oldu.
 
SFDR, AB'nin sermayeyi daha sürdürülebilir işletmelere yönlendirmeye yönelik geniş teklifinin bir parçası. Plan aynı zamanda sermaye piyasalarının çevresel politika amaçlarına katkı sağlayacak yatırım fırsatlarını belirleyip bu fırsatlara tepki verebilmeleri için önemli bir uygulama aracı olan AB Taksonomisinin geliştirilmesini de içeriyor.
 
Yeni düzenlemenin önemli bir parçası, fonların sınıflandırılması konusu. Madde 8 fonları, çevresel veya sosyal özellikleri aktif bir şekilde teşvik eden fonlar olarak tanımlanırken, Madde 9 fonları sürdürülebilir yatırımı hedef olarak belirleyenleri içeriyor. Her iki kategori de SFDR kapsamında daha yüksek raporlama standartlarına tabi.
 
6. Madde olarak adlandırılan üçüncü bir fon kategorisi, yöneticinin ÇSY risklerini yatırım kararlarında veya getirilerinde göz önüne almadığı ve nedenini açıklaması gereken ürünler için. Stockholm'deki ÇSY veri şirketi Arabesque Group İskandinav bölge başkanı eski sürdürülebilir finans uzmanı Ulrika Hasselgren, tebliğ kurallarının karmaşıklığı göz önüne alındığında, bazı varlık yöneticilerinin başlangıçta fonlarını 6. Madde ürünleri olarak sınıflandırmasını beklediğini söyledi.
 
Hasselgren yönetmeliği önemli bir kilometre taşı olarak tanımlıyor. Hasselgren’e göre yönetmelik yatırımcıların ve varlık yöneticilerinin ne yaptıklarını, düşük karbonlu bir ekonomiye geçişe nasıl katkıda bulunacaklarını ve Paris Anlaşması’nın hedeflerine nasıl ulaşacaklarını daha açık ve daha samimi bir şekilde tanımlamalarına yardımcı olacak.
 
Ayrıca, New York merkezli yatırım şirketi Moody's Investors Service analistlerinden biri, SFDR'nin olası uyum maliyetleri ve zorluklarına rağmen Avrupalı varlık yöneticileri için olumlu olduğunu söyledi. Yönetmeliğin, koronavirüs salgını nedeniyle artan ÇSY uyumlu stratejilere yönelik yatırımcı talebiyle uyumlu olduğu ve varlık yöneticilerinin bu tür stratejilere giden net yatırım miktarının düzenlemeyle arttırılması gerektiği belirtildi.
 
Moody’s ayrıca sürüdürülebilirlikle ilgili verilerin toplanması, hesaplanması ve işlenmesi zahmetli olduğundan yeni raporlama yükümlülüklerin doğru bir şekilde yerine getirilmesinin zor olacağını belirtti.
 
Avrupa'da küresel para yöneticilerinin SFDR kriterlerini tüm ürün yelpazesine uygulamaları ve Avrupa'da ortaya çıkan raporlama standartlarının, diğer bölgeler için de bir ölçüt haline gelmesi bekleniyor.
 
 

SHARE: READ MORE

19 March

Fransa’nın elektronik atıklarla mücadelede yeni uygulaması: “Onarılabilirlik Endeksi”

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Elektronik atıkların çevreye verdiği ciddi zararları önlemenin en iyi yolu, elektronik cihazları sık sık değiştirmeden, mümkün olduğunca uzun süre kullanmaktan geçiyor. Ancak, elektronik cihazların tamirinin ne kadar kolay olduğunun bilinmemesi, cihazın ne kadar süre kullanılacağının da hesaplanamamasına yol açıyor. Fransa’da çıkan yeni bir uygulama şirketlerin bu konuda müşterilerine açık olmalarını talep ediyor.
 
Son yıllarda, tasarım çeşitliliği, yazılım kilitleri, onarımın maliyeti ve karmaşıklığı nedeniyle elektronik cihazların tamiri daha zor hale geldi. Fransız hükümetinin yaptığı bir araştırmaya göre 2020'de ülkedeki bozuk elektronik cihazların yalnızca yüzde 40'ı onarıldı.
 
Fransa, bu yüzdeyi yükseltmek için elektronik üreticilerinin ürünlerinde bir onarılabilirlik endeksini görünür kılmalarını zorunlu hale getiren anti-atık yasa tasarısı hazırladı. Başlangıçta akıllı telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, TV'ler, çamaşır makineleri ve çim biçme makineleri için geçerli olan endeks, 10 üzerinden değerlendiriliyor ve daha yüksek bir sayı daha onarılabilir bir cihazı işaret ediyor. Fransa gelecek yıla kadar endeksi para cezası ile zorunlu kılmayacak olsa da bazı şirketler ürünleri için puanlar yayınlamaya başladı bile.
 
Endeks ürünleri beş kritere göre derecelendiriyor: onarıma yardımcı olacak teknik belgelerin mevcudiyeti, sökme kolaylığı, yedek parçaların bulunabilirliği, yedek parçaların fiyatı ve bu ürün sınıfına özgü onarım sorunları. Endeksin hesaplanmasında kullanılan tüm bilgiler, satın alma sırasında tüketicilere de sunuluyor.
 
Onarılabilirlik endeksi, Fransa’nın sınırlı bir ömre sahip ürünlerin kasıtlı olarak üretilmesi olarak tanımlanan planlı eskimeye karşı mücadele etme ve israfın en aza indirildiği daha döngüsel bir ekonomiye geçiş çabasının bir bölümünü oluşturuyor. 2024 yılına kadar onarım endeksinin, müşterilere bir ürünün ne kadar onarılabilir olduğunu söylemekle kalmayıp aynı zamanda sağlamlığını da tanımlayan bir "dayanıklılık endeksine" dönüşmesi amaçlanıyor.
 
Uygulamanın eksik yönleri
 
Londra merkezli bir onarım savunuculuk organizasyonu ve Avrupa Onarım Hakkı Kampanyası üyesi olan Yeniden Başlatma Projesi'nin (Restart Project) kurucu ortağı Ugo Vallauri’ye göre endeksin puanlama sisteminin bazı sorunları bulunuyor. Örneğin, dizüstü bilgisayar ve akıllı telefon üreticileri, tüketicilere cihazın tamir edilebilirliğiyle ilgili olmayan bilgiler -güvenlik güncellemeleri veya farklı yazılım güncellemeleri türleri- sağlayarak "ek puan" kazanabiliyorlar. Ayrıca puanlamalar üreticilerin kendi açıkladıkları puanlara dayanıyor ve henüz hesaplamaların doğru bir şekilde yapılıp yapılmadığından emin olmak için sıkı bir hükümet gözetimi olup olmayacağı da belli değil. Ancak markalar arasındaki rekabetin doğru puanların açıklanması konusunda yardımcı olacağı düşünülüyor.
 
Endeksin Fransa sınırlarını aşması bekleniyor
 
Onarılabilirlik endeksinin küresel etkilerinin de olması bekleniyor. Onarım savunucuları, endeksin benzer düzenlemelere ağırlık veren diğer ülkeler için bir turnusol testi işlevi göreceğini, tüketicilerin daha iyi seçimler yapmasına yardımcı olacağını ve şirketleri daha fazla onarılabilir cihazlar üretmeye teşvik edeceğini söylüyor.
 
Kasım ayında, Avrupa Parlamentosu, AB çapında tamir edilebilir etiketlemeyi zorunlu kılan yasaların geliştirilmesi lehinde oy kullandı. Buna rağmen uzmanlar uygulamanın tüm Avrupa Birliği ülkelerine yayılmasının birkaç sene alacağını düşünüyor. Fransa'nın kendi endeksini çıkarıp uygulamaya geçen ilk ülke olması bunun mümkün olduğunu gösteriyor ve diğer ülkeler için üzerine inşa edilebilecek iyi bir öğrenme fırsatı sunuyor.
 
Uygulama tüketicileri ve üreticileri nasıl etkiliyor?
 
Puanlama sisteminin hem tüketicileri hem de üreticileri nasıl etkilediğini görmekle eşit derecede ilgilenen Fransız hükümeti, 140.000 çevrimiçi müşterinin, yedek parça fiyatı hariç tüm nihai kriterleri içeren tamir edilebilirlik endeksinin beta sürümüne nasıl yanıt verdiğini inceleyen bir çalışmanın sonuçlarını yayınladı. Müşterilerin, onarım endeksi olan dizüstü bilgisayarları satın almaktan kaçınma eğiliminde oldukları bulundu. Fransız hükümetinde davranış bilimleri araştırmacısı olan proje yöneticisi Laurianne Vagharchakian, bunu, araştırmanın ortalama onarılabilirlik endeksinin 10 üzerinden 5,4 olmasının muhtemel alıcılar için "pek motive edici ve çekici olmadığı" gerçeğine bağlıyor. Diğer araştırmalar, tüketicilerin kısa ömürlülere kıyasla daha uzun ömürlü olduğunu belirten etiketli ürünleri tercih ettiklerini ve bazı durumlarda daha dayanıklı ürün için çok daha fazla ödeme yapmaya istekli olabileceklerini gösteriyor.
 
Bu bulguların gösterdiği gibi, onarım puanları Fransa genelinde tüketici davranışlarını etkilemeye başlarsa, üreticiler cihazların daha kolay onarılmasını sağlamak için baskı hissedeceklerdir. Uygulama, artan elektronik atık miktarının ve bu atıkların uygunsuz ve tehlikeli şekilde bertaraf edilmesinden doğan çevre ve insan sağlığı sorunlarının önüne geçilmesinde önemli rol oynayacak gibi gözüküyor.
 

SHARE: READ MORE

19 March

Doğanın etkisi bilanço tablosunda karşılık buluyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bu makale ilk olarak State of Green Business 2021'de yayınlandı. Raporun tamamını buradan indirebilirsiniz.

Günümüzde iklim değişikliği ile ilgili tartışmaların öne çıkmasıyla, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konularına yönelik sorunlar da önem kazanmaya devam ediyor. Sürdürülebilir bir geleceğe geçişi desteklemek için tüketicilerin karbon salımları konusunda harekete geçilmesini talep ettiğini, yatırım şirketlerinin yeşil ürünlere yöneldiğini ve hükümetlerin yasal düzenlemeler geliştirdiğini görüyoruz. Fakat çevreye yaptığımız etki ne yazık ki iklim kriziyle sınırlı değil. Dolayısıyla sadece karbon salımlarını azaltmaya yönelik inovatif adımların atılması veya yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılmasına yönelik stratejilerin geliştirilmesi her ne kadar önemli girişimler olsa da, şirketleri ve bireyleri doğaya karşı yaratılan olumsuz etkiyi engelleme konusunda dar bir bakış açısına hapsedebiliyor.Bu nedenle, iklimle ilgili risklerde olduğu gibi, doğa ile ilgili risklerin daha iyi anlaşılması ve bunlara göre hareket edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Örneğin, Dünya Ekonomik Forumu 163 endüstri sektörünü ve bu sektörlerin tedarik zincirlerini analiz ederek ulaştığı verilere göre, doğaya yüksek derecede bağımlı endüstriler küresel GSYİH'nın yüzde 15'ini (13 trilyon dolar) oluştururken, orta derecede bağımlı olan endüstriler yüzde 37'yi (31 trilyon dolar) oluşturuyor. Endüstrilerin doğaya bu denli bağlılığına rağmen, insan davranışı türleri yok etmeye, dünyadaki ormanlık alanları azaltmaya ve su kaynaklarını tüketmeye devam ediyor.
 
2015 yılının Aralık ayında İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü 'nün ( Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) oluşturulmasıyla, kuruluşların bu riskleri daha iyi anlamaları ve raporlamaları için bir çerçeve oluşturulmuştu. Artan farkındalık sayesinde, şirketlerin daha bilinçli stratejik kararlar alması sağlanırken; aynı zamanda yatırımcıların ve borç verenlerin, bir şirketin iklimle ilgili risklerinin uygun şekilde değerlendirilip, yönetildiğine dair güveninin artması sağlandı. Fakat, TCFD’nin kapsamı riskleri saptarken, yalnızca iklim krizi ile sınırlı kalıyor. Bu çerçevede, örneğin, okyanus besin zincirinde plastiklerin zararlı etkisini veya aşırı kullanım nedeniyle toprak verimliliğinin kaybolması gibi alanları dışarıda kalıyor. Bu nedenle daha kapsamlı bir risk analizi için 2021 yılında TCFD ile birlikte çalışmak üzere Doğa ile Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Nature-related Financial Disclosures-TNFD) kurulması planlanmaktadır. TNFD’nin amacı, doğayla ilgili risklerin finansal terimlere çevrilmesini sağlamak ve finansman akışların doğa-pozitif faaliyetlere yönlendirilmesine yardımcı olmak. Bu bağlamda oluşum, şirketlere ormansızlaştırma veya aşırı avlama gibi eylemler sebebiyle doğal kaynakların aşırı kullanımı sonucu karşılaşılan finansal riskleri ölçümlemeye yönelik tavsiyeler sunacaktır.
 
Doğanın sunduğu ekonomik faydaların finansal karşılıklarını bulmak karmaşık bir sorumluluk olarak karşımıza çıkıyor, ancak bazı firmalar bu zorluğun üstesinden gelmek için adımlar atmakta. Örneğin önde gelen spor ürünleri markası olan Puma, operasyonlarında ve tedarik zincirindeki çevresel etkileri ölçmeye ve yönetmeye yardımcı olacak bir çevresel kar ve zarar (EP&L) hesabı geliştirmek için Trucost ile birlikte çalıştı. Bu çalışma sayesinde Puma doğanın hizmetlerinin değerini, ve doğa olmadan operasyonlarını sürdüremeyeceğinin farkına vardı. Dow Chemical Company de, bu konuda harekete geçen şirketlere bir başka örnek olarak karşımıza çıkıyor. Şirket doğaya değer verme hedefi doğrultusunda 2011 yılında The Nature Conservancy ile ortaklaşa yürütülen çalışmalara başladı. Bu doğrultuda her iki kuruluştan bilim insanları, mühendisler ve ekonomistler, doğanın Dow'ın operasyonlarına ve topluma sağladığı çeşitli katkıların değerini belirleyecek yöntemler oluşturmak için birlikte çalışıyorlar. 

Her iki şirketin kurduğu anlamlı ortaklıklar doğanın, şirket operasyonlarına sunduğu katkıyı anlama çabasının bir göstergesi olarak önemli. Fakat bundan çok daha fazlasına ihtiyaç var. Şirketlerin bu konuda belirli adımlar atması ne kadar önemliyse, bugüne kadar neyin gerçekten başarıldığını sormak da aynı şekilde önemlidir.
 
WWF’in 2020 raporuna göre, doğa 125 trilyon dolar değerinde, ancak insanlığın gittikçe daha yıkıcı davranışları feci etkilere neden oluyor. Rapor, insan faaliyetlerinin dünyadaki vahşi yaşam popülasyonlarının son 50 yılda üçte ikiden fazla azalmasına neden olduğuna işaret ediyor. Ek olarak, deniz ekosistemleri aşırı avlanma ve kirlilikten olumsuz etkileniyor ve ormansızlaşma havadaki karbondioksit miktarının artmasına sebep oluyor.
 
Şüphesiz tabiata verilen zarar ve iklim değişikliği birbirinden ayrı düşünülemez. Bütünsel bir bakış açısıyla doğayı düşündüğümüzde doğa zarar gördükçe iklim değişikliğinin hızlandığını, dolayısıyla doğanın korunmasının, iklim değişikliği ile mücadeleden daha büyük ve daha kapsayıcı bir konu olduğu söyleyebiliriz.TNFD faaliyete geçtiğinde, doğanın parasal değerini daha iyi anlamak için daha fazla bilgi elde edeceğiz. Doğa, bilançoda sağlam bir karşılık bulduğunda, daha fazla şirketin doğal ekosistemi iyileştirecek ve dünyanın zenginliğini korumaya yardımcı olacak yatırımlar yapması gerekecek. 
 

SHARE: READ MORE

15 March

Liderlerin ÇSY etkilerini önceliklendirmeleri için yöntemler

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Küresel boyutta toplumlar pandemi, eşitsizlik ve iklim değişikliği gibi birçok krizle karşı karşıya. Ancak bu durum aynı zamanda daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek kurmak için kurumlara devletler ve kişilerle birlikte çalışmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.
Paydaş kapitalizmi yalnızca Profesör Klaus Schwab tarafından önerilen bir terim olmanın ötesinde yıllar içerisinde gelişerek bir iş modeli haline geldi. Tüketicilerin neredeyse %90’ı kurumların hissedarlar için yaratılan faydanın ötesinde bir fayda yaratmasını bekliyor. Çalışanların %70’i ise amaç odaklı kurumlarda çalışmak istediğini belirtiyor. Ayrıca fayda yaratmak büyümeyi, olumlu itibar yaratmayı, müşteri etkileşimini ve paydaşlarla olan ilişkilerin gelişmesini sağlıyor.
Bu sebeple, dünyadaki birçok lider Çevresel Sosyal ve Yönetim (ÇSY) etkilerini kültürlerine, stratejilerine ve misyonlarına dahil ediyor. Morgan Stanley ÇSY’nin önümüzdeki 10 yılın yatırım trendini belirleyeceğini ilan etti. Bununla birlikte S&P 500’ün %90’ı ÇSY raporları oluşturuyor.
Politik liderler de bu konuya ilgi göstererek, harekete geçmeye başladı. Birleşik Krallık, özel sektör iklim değişikliği açıklama kurallarını onayladı. Japonya, 2050 yılına kadar net sıfır emisyon taahhütü veren ülkelere liderlik etti. Avrupa Birliği, Finansal Olmayan Raporlama Direktifi ile kurumların ÇSY konusunda şeffaflıklarını artırmayı hedefliyor.
ÇSY konusu gündemde öne çıkmaya devam ettikçe, liderler değişen ihtiyaçlarla birlikte etki yaratmaya devam etmek için üç konuya dikkat etmeli:

Kesişimsellik: ÇSY odaklı liderler etki stratejilerini geliştirirken kesişimselliği dikkate almalı. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na baktığımızda yoksulluğa son ve ekonomik büyüme gibi çeşitli amaçların birbirleriyle ilişkili olduğunu görebiliyoruz. Yoksulluk, açlık konusu ele alınmadan çözülemeyeceği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği de eğitim konularıyla doğrudan bağlantılı. Bu nedenle problemleri ayrı ayrı ele alan şirketler yeterli etkiyi yaratamama ve görevini yerine getirememe riskiyle karşı karşıya kalabilir.  

Ortaklıklar: Birleşmiş Milletler’in “Birlikte hareket ettiğimizde, değişim gerçekleşir.” sözüyle dile getirdiği gibi Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları gibi büyük hedeflere ulaşmak ve dönüşüm yaşamak ancak ortaklıklarla gerçekleştirilebilir. 1t.org girişiminin üstlendiği 2030’a kadar 1 trilyon ağaç dikme ve koruma misyonu gibi yüksek hedeflere ulaşabilmek için kamu-özel sektör işbirliği şart. İşbirlikleri birbirinin yetkinliklerini ve kaynaklarını tamamlama imkanı sağladığından hedeflere ulaşmak için işbirlikleri büyük önem taşıyor.  

Hesap verebilirlik: Sürdürülebilirliğin sağlanması için şeffaflık gerekiyor. ÇSY’nin yalnızca bir pazarlama aracı olarak kullanılmaması ve yeşil badanayı önlemek için, liderler hesap verebilirliğe ve standart ölçümlere bağlı kalmalı. ÇSY etkileri konusunda gönüllülük çerçevesinde pek çok ölçüm yöntemi mevcut olsa da, standartlaşmış bir ölçüm bulunmuyor. Ortak bir ÇSY raporlama standardı, şirketin gerçek etkisinin görünür olmasını ve paydaşlarla paylaşılmasını sağlayacaktır.  
Etki yaratmak için, kesişimsellik, ortaklıklar ve hesap verebilirlik bir kurumun stratejisinin parçası haline getirilmeli. Bununla birlikte, şirketler sahip oldukları tüm varlıkları önlerine koyup hangilerinin etki yaratabileceğine bakmalı. Böyle bir değerlendirme, filantropi faaliyetlerinin değişmesinden, finansal araçların sürdürülebilir hale getirilmesine kadar birçok değişim yaratabilir.
 
Etki odaklı girişim sermayesi yatırım fonları yaratmak da kurumlar için iyi bir fırsat alanı oluşturuyor. JP Morgan, Amazon, Citi, Salesforce gibi kurumlar eğitim, sürdürülebilirlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık gibi çeşitli konularda etki yaratan girişimlerin büyümesine destek oluyor. Özellikle bu platfomlarla, sermayeye ulaşması daha zor olan, temsiliyeti daha az olan kuruculara yatırım yapmak önemli.
 
Kapitalizmin, şu anda tasarlandığı şekliyle herkese fayda sağlamadığını biliyoruz. Kârın yanında amaca değer veren, daha eşit, adil ve sürdürülebilir bir iş yapış şekline ihtiyacımız var. Reform ve yeniliğe bağlı kalırsak, etki, karşılaştığımız zorlukların gelişimi engelleyeceğini değil, tam aksine hızlandırabileceğini kanıtlama fırsatına sahip.
 

 

SHARE: READ MORE

5 March

Teksas: İklim Krizi, Kömür, Petrol ve Yenilenebilir Enerji Tartışmaları

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz Şubat ayında Teksas'ta tarihi bir durum yaşandı. Yaşanan yoğun kar yağışı ve sıcaklıklardaki şiddetli düşüş eyalette doğrudan ve dolaylı bir sürü krizi beraberinde getirdi. Bunlardan en önemlisi enerji tedarikinin sağlanamaması ve şebekelerin çökmesi oldu.  Benzer bir durum başka bir eyalette gerçekleşmiş olsaydı, komşu eyaletlerden enerji sağlanması mümkün olabilirdi ancak Teksas, ABD’deki diğer eyaletlerden farklı olarak, bağımsız bir enerji şebekesine sahip. Krizin tırmanması ve bölge sakinlerine komşu eyaletlerden de enerji sağlanamaması üzerine tüm eyalet büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldı. İnsanlar alternatif ısı kaynakları ararken ölümcül olan karbon monoksit zehirlenmesi vakalarında artış görüldü, evsiz insanlar sokaklarda donarak öldü, bazı bölgelerde ise su, benzin ve hatta gıda kıtlığı ile karşı karşıya kalındı. Öyle ki geçtiğimiz aylarda doktora araştırması için ABD’ye yerleşen ekip arkadaşımız Asya da iklim mülteciliğinin zor koşullarının çok küçük bir provası olarak elektrik ve suya erişim konusunda günler süren krizden etkilenenler arasındaydı ve bizi mümkün olduğunca bilgilendirdi.

Teksas’ta yaşananlar eyalette ve ülke genelinde iklim krizi, yeşil enerji alternatifleri, yenilenebilir enerji kullanımı gibi önemli tartışmaları tetikledi. Kömür ve petrol zenginliği ile bilinen Teksas eyaletinde cumhuriyetçilerin beslediği, yanıltıcı tartışmalar gerçekleştirildi ve rüzgar ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının donmasının eyaletteki büyük elektrik kesintilerinin ana nedeni olduğu öne sürüldü. Eyaletin tarımdan sorumlu komisyon üyesi Sid Miller tarafından yayınlanan bir Facebook gönderisinde, "Teksas'ta asla başka bir rüzgar türbini inşa etmemeliyiz. Deney büyük ölçüde başarısız oldu." benzeri ifadeler kullanıldı. Peki bu yorumlar konusunda ne düşünmeliyiz?

Çevre Koruma Ajansı’na göre, evlerde kullanılan gaz, ABD iklim kirliliğinin %12’sine neden oluyor. Teksas ise diğer herhangi bir eyaletten daha fazla gaz yakarak bu toplamın %14,9’unu oluşturuyor. Bu doğrultuda, ABD’deki karbon ayak izini azaltmak isteyen diğer eyaletler gibi Teksas da 2040’a kadar evlerdeki gaz kullanımını sıfıra indirgemeyi planlıyor. Ancak bu hedeften pek de memnun olmayan gaz endüstrisi ve lobileri ise Cumhuriyetçi politikacıların desteğiyle ülke genelindeki iklim değişikliği reformlarıyla mücadele ediyor.

Söylenenlerin aksine, bölgenin elektrik şebekesini işleten Electrix Reliability Council of Texas (ERCOT) yaptığı basın açıklamasında bazı rüzgar türbinlerinin donduğu bilgisini doğrularken, yaşanan kesintiden doğal gaz, kömür ve nükleer enerji sistemlerindeki arızaların yenilenebilir enerjiye göre neredeyse iki kat daha fazla sorumlu olduğunu belirtti. Yani, tüm enerji kaynaklarında sorunlar yaşandı ve yenilenebilir enerji bu sorunların oldukça küçük bir oranını oluşturuyordu. Bloomberg’in haberine göre ERCOT ise gaz, kömür ve hatta nükleer santrallerdeki donmuş aletlerin asıl ana sorunlar arasında yer aldığını açıkladı.   

Bu tartışmalar sosyal medyada yenilenebilir enerji, rüzgar türbinleri ve Yeşil Yeni Mutabakat (Green New Deal) konusunda farklı iddia ve tartışmaları tetikledi. Ancak, Stanford Üniversitesi profesörü ve Atmosfer-Eneri Programı direktörü Mark Jacobson’a göre zaten Texas’ta veya ülke çapında Yeşil Yeni Mutabakat’ın hiçbir versiyonu yürürlükte değil. Yani kömür kaynakları zengini olan Teksas’ta kriz sırasındaki enerji tedariki sorunlarının temelinde elektriğin büyük kısmını sağlayan doğal gaz, kömür ve nükleer enerji bulunuyor.

ERCOT, eyalet çapında çevrimdışı olan toplam 45.000 megavat gücün yaklaşık 30.000’inin gaz, kömür ve nükleer santraller gibi termal kaynaklardan oluştuğunu, ancak 16.000’inin yenilenebilir kaynaklardan geldiğini belirtti. Her ne kadar Teksas’taki rüzgar türbinlerinin sayısı son yıllarda hızlıca artsa da üretilen toplam enerji miktarının sadece %25’ini oluşturuyor. Ayrıca ERCOT sonraki süreçte yaşanan kesintilerden doğal gaz sistemlerindeki donmaların sorumlu olduğunu doğruladı.

Akademi tarafından yapılan yorumlar ağırlıklı olarak; rekabet ortamında farklı faktörlerin enerjide kullanılmasını ve piyasanın serbestleşmesini ifade eden deregülasyonun etkilerini önemini vurguluyor. Tartışmalar özellikle eyaletteki kömür lobisinin bu konuya yapılacak yatırımları engellemesi ve kömüre alternatifin çeşitlenmemesinin sorun oluşturduğunu vurguluyor. ABD’deki diğer eyaletler, doğu ve batı ara bağlantı şebekelerine bağlı olduğundan dolayı gerektiğinde hatlar boyunca farklı güç kaynaklarını kullanabiliyorken Teksas bu ağın bir parçası olmak yerine kendi şebekesine sahip olmayı tercih ettiği için diğer bağlantı şebekelerinden güç kullanamıyor. Artık iklim krizinin de boyutlarının artmasıyla daha sık ve şiddetli hale gelen hava olaylarının altyapıyı zorlamasıyla birlikte ortaya çıkan yeni sorunlar için, popüler bir konu olan yenilenebilir enerjiye yatırımların günah keçisi haline getirilmeye çalışıldığını belirtiyor.
 

SHARE: READ MORE

5 March

Pandemi sonrası dünyada merkezde kadınlar olmalı

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını devam ederken hükümetler bir yandan da salgının getirdiği insani ve ekonomik krizin etkilerini hafifletmek için iyileşme planları yapıyor. Pandemi boyunca paylaşılan raporlar cinsiyet lensinden bakıldığında salgından en ağır şekilde etkilenenlerin kadınlar olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler, COVID-19 salgınının kadınların eşitlik mücadelesini 25 yıl geriletebileceğini söylüyor. Bu nedenle küresel iyileşme hareketlerinin merkezinde de yine kadınların olması gerekiyor.
 
Pandemi kadın istihdamını büyük oranda azalttı
 
Daha önce yaşanılan Büyük Buhran ve 2008 Ekonomik Krizi gibi küresel krizlerin kadınlar ve erkekler üzerinde farklı etkilere sahip olması konuşulmuyordu. Ancak COVID-19 krizinde bu durum değişti. Bugün yaşanılan ekonomik durgunlukta kadınlar başrolde.
ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun yayınladığı ocak ayı iş raporu da bunu doğrular nitelikte. Rapora göre, sadece ocak ayında ABD’de 71 bin erkek iş gücü piyasasından çekilirken, bu sayı kadınlar için 250 bin civarında.
 
Pandeminin ekonomik etkileri kadınların son yıllarda elde ettikleri çoğu kazanımı silme riskine sahip, bu nedenle bazı ekonomistler mevcut ekonomik durgunluğu “she-cession (kadın terki)" olarak adlandırıyor. Ulusal Kadın Hukuk Merkezi’nin (NWLC) verilerine göre, Şubat 2020'den bu yana kaybedilen 5.318.000 işin yüzde 50'den fazlasını kadınlar oluşturuyor. Ocak ayında kadın istihdamı 87 bin civarında artış gösterirken pandemi öncesi istihdam düzeylerine dönme konusunda hala erkeklerin çok gerisinde.
 
Kadın istihdamındaki gözle görülür azalmanın çeşitli nedenleri var; Kadınlar, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun bir şekilde istihdam ediliyor. Ayrıca, genellikle, ücretli izin veya işsizlik sigortası gibi korumalardan yoksun olan, sokakta eşya satmaktan evde dikiş dikmeye kadar, kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda kalan kadınlar için bu işlerin ortadan kalkması güvensiz bir ortam oluşturuyor.
 
Pandemi aynı zamanda birçok kadına eğitime uzaktan devam eden çocuklarının eğitim sorumluluklarını, ev işlerini, hasta, yaşlı ve engelli bakımını üstlenmek gibi ek sorumluluklar yükledi. Morning Consult’ın  araştırmasına göre, kadınlar pandemi boyunca evde eğitim ve ebeveynlik görevlerinde daha büyük bir pay aldılar. Ankete katılan kadınların yüzde yetmişi, karantina sırasında ev işlerinin çoğundan veya tamamından kendilerinin sorumlu olduğunu söyledi.
 
Kadınlar pandemi nedeniyle kaybettikleri işlerini yakın gelecekte geri kazanamayabilir.
 
Kadın Politikaları Araştırma Enstitüsü (IWPR) başkanı Nicole Mason, pandemi sırasında kadınların kaybettiği işlerin bir kısmının, kısıtlamalar kaldırıldığında bile geri gelmeyebileceğini söylüyor. Mason okullar ve kreşler kapalı kaldığı müddetçe işgücüne yeniden katılmak isteyen kadınlar için belirsizliğin hakim olmaya devam edeceğini ve bu nedenle de işsiz kadınların sayısının artmasını beklediğini belirtiyor. Uzmanlar kapsayıcı ve kadın merkezli iyileşme paketleri oluşturulmazsa kadınların pandemi sonrası dönemde önceki işlerinden daha düşük ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmalarından endişe duyuyor.
  
Kadın istihdamının ülke ekonomisine katkısı
 
COVID-19'un çalışan kadınlar üzerindeki orantısız etkisi ülke ekonomisi üzerinde de kalıcı etkiler yaratabilir. 2015 yılında yayınlanan bir McKinsey & Company raporuna göre, kadınların ekonomiye erkeklerle eşit şekilde katılması durumunda, küresel GSYİH 2025 yılına kadar yaklaşık 28 trilyon dolar artabilir. Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde kadınlar COVID-19 sonrası ekonomik iyileşmeyi sağlamada çok etkili olabilir. Dünya Bankası’nın araştırması, Nijer'de istihdamda cinsiyet eşitliği sağlandığı takdirde kişi başına düşen GSYİH'sının, %25 daha fazla olabileceğini gösteriyor.
   
Kriz sonrası döneme hazırlanan hükümetlerin yapılacak yardımların hangi kesimi nasıl etkileyeceğini planlayarak hareket etmesi ve iyileşme çabalarında kadınların ihtiyaçlarına özel önem vermeleri kritik. Ülkeler ekonomik iyileşme paketlerinde aşağıdaki 3 noktayı gözeterek kadınları önceliklendirebilir.
 
1-Dijitalleşmenin hızlanması ve fırsat eşitliğinin sağlanması
200'den fazla ülke COVID-19'a yanıt olarak sosyal koruma önlemleri geliştirirken, çoğu kayıt dışı çalışanları belirleyip onlara yardım ulaştırmakta zorluk çekti. Bu da birçok kadının gözden kaçırıldığı anlamına geliyor. Pandemi sonrasını planlarken bunu gözden kaçırmamak için ülkeler, özel sektör iş birliğiyle, devlet tanıma sistemlerinin, ödeme platformlarının ve diğer kritik hizmetlerin dijitalleşmesini hızlandırabilir. Gelişmiş dijital sistemler, kayıt altında olmayan ihtiyaç sahibi kadınları tespit etmeye ve onlara ulaşmaya yardımcı olabilir.
 
2-Girişimciliğin desteklenmesi
Hükümetler, girişimci veya çalışan kadınların ekonomiye tam katılımının önündeki engelleri kaldırmalı. Salgın önlemlerinin en katı olduğu ekonomilerde, kadınlara ait şirketlerin kapanma olasılığı erkeklerin sahip olduğu şirketlere göre yüzde 10 daha fazla. Kadın girişimcilerin sayısının arttırılması, yoksulluğun azaltılmasına, istihdam yaratılmasına, büyüme ve yeniliğin teşvik edilmesine yardımcı olacaktır. Bu nedenle hükümetler, kadınlara ait işletmelere kredi ve diğer finansman destekleri sağlamalı, kadın girişimcilerin pazara erişimini sağlamak için e-ticaret platformlarını arttırmalı.
 
Çalışanlar için de iş gücünde kadınlara karşı ayrımcılığı önlemek için yasa ve yönetmelikler gözden geçirilmeli. Ayrıca kadın çalışanlar, uygun aile izni politikaları ve kaliteli çocuk bakımı servisleriyle de desteklenmeli.
 
3-Eğitimin desteklenmesi
Son olarak bu politikalar kaliteli bir eğitimle desteklenmeli. Pandemi öncesinde de dünya bir eğitim kriziyle karşı karşıyaydı: Düşük ve orta gelirli ülkelerde 10 yaşındaki çocukların yarısından fazlası temel bir metni okuyup anlamakta güçlük çekiyor. Salgın ise bu oranları daha da kötüleştirdi. Dünya çapında, 800 milyondan fazla öğrenci okula gitmiyor ve özellikle kırsal bölgelerdeki pek çok yoksul öğrencinin uzaktan eğitime erişimi yok.
 
Kız öğrenciler, çevrimiçi eğitimde ek zorluklarla karşılaşıyor. Örneğin, hanede yalnızca bir telefon varsa, kızlardan ziyade oğlanlar tarafından kullanılıyor.Daha ağır bir ev işi yükü birçok kızın eğitime erişimini engelliyor.
 
Eğitim, gelecekteki istihdam fırsatlarının ve kadınların kendi yaşamlarını yönetebilmesinin anahtarı. Bu nedenle öğrenciler okula döndükçe, ülkeler hem kızların hem de oğlanların öğrenme sürecine yeniden katılmalarını sağlamalı. Hibrit eğitim sistemine yatırım yapılırken öğrencilerin pandemi döneminde kaybettikleri zamanı geri kazanmalarına yardımcı olacak temel ve sosyal becerilerin geliştirilmesi desteklenmeli.
 
Artan borçların devletler için endişe verici hale geldiği bir dönemde, bu önlemleri sağlayacak yatırımların yapılması olanaksız gibi gözükse de pandemi sonrası ekonomik sıkıntıların giderilmesinin yolu ekonomik büyümeyi desteklemek ve daha fazla ailenin yoksulluğa düşmesini engellemeye çalışmaktan geçiyor. Doğru politikalarla ülkeler daha güçlü ve daha kapsamlı bir şekilde pandeminin yaralarını sarabilir. Ülkeler, çağımızın en büyük zorluğuna çözüm ararken, kadınları daha güçlü bir COVID-19 sonrası dünyanın temel kurucuları olarak görmeli.
 
 

SHARE: READ MORE

5 March

Yapay zeka iklim değişikliğiyle savaşıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası organizasyonlar, araştırmacılar ve veri bilimciler, yapay zeka ve büyük verinin yıllardır iklim, biyoçeşitlilik ve hava kirliliğiyle ilgili verilen vaatlerin gerçekleştirilmesinde önemli bir rol oynayabileceğine inanıyor.

Bu inançtan yola çıkarak, 2021 Şubat ayında UNESCO, BM Çevre Programı, Microsoft ve StartUp Inside tarafından ‘AI for the Planet’ zirvesi gerçekleştirildi. Zirvenin ortakları dijital teknolojilerin ve makine öğreniminin artık daha sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gezegen inşa etme tartışmalarının dışında bırakılamayacağını belirtiyor.

Zirvenin ortaklarına göre üretim, tarım, enerji, mobilite ve inşaat gibi alanlarda büyük veri, yapay zeka ve dijital teknolojiler kullanmak 2030’a kadar küresel karbon salımının %10-%20 civarında azalmasını sağlayabilir.

Örneğin; UC Berkley araştırmacıları ve Silikon Vadisi yazılım mühendisleri tarafından kurulan ve kar amacı gütmeyen çevre örgütü Watt Time, karbon salımını azaltmak için teknoloji geliştirme üzerine çalışıyor. Watt Time, sürece yapay zeka kullanarak sera gazı emisyonları hakkında yüksek kaliteli veri üretmekle başlıyor. Dünyadaki tüm enerji santrallerinden gelen emisyonları sürekli olarak takip etmeye başlamak ve bu verileri Amerika Birleşik Devletleri hükümeti gibi halka açık hale getirmek için Carbon Tracker ve World Resources Institute dahil olmak üzere diğer kuruluşlarla da birlikte çalışıyor.

Bu teknolojiler ayrıca toplumun sürdürülebilir uygulamaları benimsemesine ve daha doğru tüketim tercihleri yapmasına yardımcı olmak için kullanılabilir. Mila Enstitüsü'nde yapay zeka alanında araştırmalarını sürdüren Sasha Luccioni, "geleceği yakınlaştırarak" değişen iklimin sonuçlarını görselleştirmek için yapay zeka kullanan bir proje üzerinde çalışıyor. Sel, şiddetli yangın veya sis gibi iklimle ilgili olayların evleri ve sokakları nasıl etkileyeceğini yapay zeka yardımıyla görsel olarak yansıtan bu çalışmanın insanları dünyayı korumak için harekete geçireceği umuluyor. Oluşturulan görüntülere ayrıca iklim değişikliği, aşırı hava olayları, yerel ve küresel değişikliklerle ilgili bilgiler, dünyayı kurtarmak ve sanal görüntülerin gerçeğe dönüşmesini önlemek için kişisel ve toplu alınabilecek önlemler eşlik ediyor. 

Luccioni'nin projesi davranış değişikliğini tetiklemek için yapay zekayı kullanırken, Weathernews Incorporated of Japan, bu teknolojiyi UNESCO destekli bir afet önleme programında kullanıyor. Herhangi bir doğal afet öncesinde vatandaşlara uyarı göndermek, afet sırasında ve sonrasında onlarla iletişim kurmak için geliştirilen yapay zeka temelli bir mesajlaşma uygulaması olan Chatbot Japonya'daki yerel hükümetler tarafından da kullanılıyor. Proje, sel, toprak kayması, kuraklık ve depremlerle çevrili bir bölgede hayat kurtarmak için teknlojiye olan ihtiyacın altını çiziyor.

Teknolojinin kullanılabileceği bir diğer alan ise yaratılan değişimlerin ölçümlenmesi. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak için 10 sene kaldığını hatırlatan BM Çevre Programı, çevresel göstergelerdeki ilerlemelerin yeterince iyi ölçülemediğini söylüyor. İcra Direktörü Inger Anderson, yapay zeka, büyük veri ve teknolojinin bu ölçümün geliştirilmesinde yardımcı olabileceğini belirtiyor.
 
Küresel ortalama sıcaklığı endüstri öncesi seviyelerin altına düşürme ve sıcaklık artışını 1.5°C ile sınırlama gibi hedeflerle karşı karşıya olduğumuz bu günlerde, yapay zeka dünyayı korumak ve daha sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almak için, emisyonlarla ilgili gerçek zamanlı, güvenilir veriler sağlamaktan felaket önlemeye odaklanmaya kadar birçok alanda önemli faydalar sağlayabilir.
 

SHARE: READ MORE

5 March

Almanya, tedarikçileri çevre ve insan haklarını ihlal eden şirketlere ceza verebilecek!

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası tedarik zincirlerinin büyümesi, gelişmekte olan ülkelere şüphesiz önemli faydalar sağladı fakat aynı zamanda, zayıf yasal düzenlemeler nedeniyle zorla çalıştırma ve çocuk işçiliği dahil insan ve işçi hakları ihlalleri, çevresel zarar, arazi gaspı gibi bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirdi.
 
Bu olumsuz etkileri azaltabilmek adına Almanya hükümeti, Alman şirketlerine küresel olarak tedarik zincirlerindeki insan hakları ve çevre sorunları konusunda daha fazla sorumluluk yükleyecek olan Tedarik Zinciri Yasası üzerinde uzlaştı. Tedarikçileri asgari çevre ve insan hakları standartlarını karşılamayan şirketlere para cezası vermenin önünü açan yasa tasarısının bu ay Bakanlar Kurulu’na gelmesi ve yaz tatiline girilmeden Federal Meclis’ten geçmesi planlanıyor.
 
Yasa 2023'ten itibaren, en az 3 bin personel istihdam eden 600'den fazla Alman şirketini bağlayacak. 2024'ten itibaren ise binden fazla çalışanı olan yaklaşık 3 bin şirket küresel tedarik zinciri konusunda sorumluluk üstlenmek zorunda kalacak. 500 veya daha az çalışanı olan orta ölçekli şirketler ise yasadan muaf tutulacak. Tedarik Zinciri Yasası 1 Ocak 2023'ten itibaren kademeli olarak yürürlüğe girecek.
 
Yasa tasarısı söz konusu şirketleri doğrudan tedarikçilerinden sorumlu tutarken ara tedarikçilerde yaşanan bir hak ihlali durumunu aydınlatmak ve ortadan kaldırmakla yükümlü kılmakla yetiniyor. Yasaya göre şirketler, tedarikçilerinde çocuk işçiliğine ve zorla çalıştırmaya izin vermeyecek. Adil ücret ödenmesi ve uluslararası sözleşmelerle tanımlanan çalışma ve çevre koruma kurallarının yerine getirilmesinden yükümlü olacak. Bunların ihlal edilmesi durumunda, olay sivil toplum kuruluşları veya sendikalar aracılığıyla Alman yargısına taşınabilecek, ayrıca şirkete maddi yaptırımlar uygulanabilecek. İhlalden sorumlu görülen bir Alman şirketi üç yıla kadar ihalelere katılmaktan menedilebilecek. Federal Çalışma Bakanı Hubertus Heil, şirketlerin ticaret hacminin yüzde 10'una kadar maddi cezanın mümkün olduğunu söyledi, bunun da milyonlarca avro anlamına geleceğini belirtti.
 
Almanya tarihinde önemli bir paradigma değişimi olarak da kabul edilen kanunun Avrupa pazarında Alman şirketleri için bir dezavantaj haline gelmemesi için konuyla ilgili Avrupa Birliği Komisyonu’nun da bağlayıcı bir yasa çıkarması isteniyor. Tedarik Zinciri Kanunu’na ülke içinden gelen en önemli eleştiri ise pandemi gibi bir kriz ortamında şirketlerin yükünün hafifletilmesi gerekirken bu yükün ağırlaşıyor olması.
 
Avrupa Birliği son birkaç senedir çok uluslu şirketleri, tedarik zincirleri için gönüllü olarak sorumluluk almaya teşvik ediyordu. 2011 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, küreselleşen ticari faaliyetin olumsuz etkilerini önlemek için hükümetlerin ve ticari şirketlerin görev ve sorumluluklarını özetleyen ilk küresel çerçeveyi oluşturan İş ve İnsan Haklarıyla İlgili Yol Gösterici İlkeleri (Guiding Principles on Business and Human Rights- UNGP) oybirliğiyle onayladı. 2011'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanan bu ilkeler, Nisan 2013'te Bangladeş'teki Rana Plaza'nın çöküşünün ardından daha da önem kazanmış oldu. Sekiz katlı bina, çok uluslu şirketlere hizmet veren giyim fabrikalarıyla doluydu ve daha ucuz fiyatlar için iş güvenliği ihlallerine göz yumuluyordu.
   
İhlallerin en yüksek olduğu bazı sektörlerde, özellikle madencilik endüstrisinde veya kereste çıkarımında, zorunlu düzenlemeler zaten AB düzeyinde kabul edilmişken, diğerleri için teşvik edilen gönüllü yaklaşımın yeterli olacağı umuluyordu. Ancak akademik araştırmalardan, sivil toplum kuruluşlarından ve AB kurumları tarafından yapılan çalışmalardan elde edilen veriler, gönüllü yaklaşımın yeterli olmadığını açıkça ortaya koymakta. Federal Dışişleri Bakanlığı tarafından çokuluslu Alman şirketlerinde yapılan bir anketin sonuçlarına göre, Alman işletmelerinin yalnızca yüzde 22'si, tedarikçilerini insan haklarına uygunluk açısından gönüllü olarak denetliyor. Bu oran Tedarik Zinciri Yasası’nın hazırlanmasında büyük bir tetikleyici oldu.
 
Almanya’daki bu gelişmeler Avrupa Birliği’nde konu hakkında yasal düzenlemeler yapılmasını gündeme getirdi. Avrupa Birliği Komisyonu’nun bu yılki çalışma programı yılın dördüncü çeyreğinde çıkması beklenen kurumsal yönetişim hakkında bir yasa teklifi içeriyor. Şirketlerin tedarik zincirlerinde çevre ve insan hakları durum tespiti yapmalarını içeren yasa teklifi, Komisyonun AB düzeyinde zorunlu bir Tedarik Zinciri Yasası’na gideceğine dair verilen sinyallerden biri. AB tarafından çıkarılacak zorunlu bir mevzuatın tedarik zincirlerinde yaşanan insan hakları ve çevre ihlallerinin önüne geçebileceğine inanılıyor. Bu tür bir mevzuatın, AB pazarında faaliyet gösteren tüm şirketler arasında eşit bir oyun alanı yaratma, yasal netlik sağlama ve etkili uygulama ve yaptırım mekanizmaları oluşturma gibi önemli avantajları olacağı düşünülüyor.
 
Tüm bu gelişmelerle birlikte pandemi tedarik zincirlerinin kırılganlığını gösterdi. Koronavirüs salgını krizi küresel tedarik zincirlerini de derinden etkiledi. Küresel tedarik zincirleri; seyahat kısıtlamaları, üretimi durduran kısıtlayıcı önlemler nedeniyle ciddi şekilde sekteye uğradı. İşgücü piyasaları üzerindeki bu büyük baskı, özellikle gelişmekte olan ülkelerde çalışma standartlarının ve iş güvenliğinin daha da kötüye gitme riskini ortaya çıkardı. Kriz, bu nedenle, küresel tedarik zincirlerinin, daha sürdürülebilir hale gelmesi için yeniden yapılandırılmasını gündeme getirdi.
 
Tedarik Zinciri Yasası'nın yürürlüğe girmesi bütün tedarikçi ülkeler kadar Türkiye'yi de etkileyecek. Rusya ve Çin'in ardından Almanya, Türkiye'nin en fazla ithalat yaptığı üçüncü ülke. Ayrıca 1980'den bu yana yaklaşık 15 milyar 500 milyon dolar yatırım ile Almanya Türkiye'deki en büyük yabancı yatırımcılar arasında geliyor. Türkiye'de faaliyet yürüten Almanya veya Türkiye iştiraki olan Alman şirketlerin sayısı 7 bin 150'yi geçti.
 
Almanya’daki bu gelişme tedarik zincirlerinin daha sürdürülebilir olması için atılan önemli bir adım. Etkisini sadece Almanya’da hissettirmeyecek olan yasa tedarik zincirlerine küresel ölçekte düzenlemeler gelmesinin de yolunu açıyor.
 
 
 

SHARE: READ MORE

19 February

Prens Charles’ın ‘doğayı kurtarma planı’: Terra Carta

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz ay Prens Charles, Paris’te düzenlenen One Planet Summit toplantısından önce Terra Carta (Earth Charter) isimli bir bildirge açıkladı. Prens Charles bu bildirge ile beraber iş dünyasını sürdürülebilir bir kalkınma için iş birliğine davet etti ve şirketlerin bildirgeyi imzalamalarını ve bildirgede belirtilen aksiyonları hayata geçirmelerini istedi.
 
800 yıl önce kabul edilen ve temel haklar bildirgesi olarak bilinen Magna Carta'ya atıf yaparak Terra Carta olarak adlandırılan 17 sayfalık bu bildirge, Sustainable Markets Initiative (SMI) bünyesinde yayımlandı. SMI ise, 2020 yılında Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Prens Charles tarafından başlatılan bir girişim. Girişimin amacı açıkladığı 10 maddelik aksiyon planı çerçevesinde iş dünyasından katılımcılar ile birlikte daha sürdürülebilir bir gelecek için stratejiler ve eylem planları ortaya koymak. Bu amaç çerçevesinde inisiyatifdüzenli olarak sektör bazlı yuvarlak masa toplantıları düzenliyor.
 
Terra Carta, 2030 yılı için artan küresel iklim ve biyolojik çeşitlilik kriziyle mücadele etmek için iş dünyasının, kaynaklarını ve araçlarını nasıl kullanmaları gerektiği yönünde 5 kısım ve 10 madde etrafında şekillenen bir yol haritası ve yüze yakın aksiyon sunmakta.
 
Prens Charles’a göre bildirge "bir kurtarma planının temelini sunuyor" ve bildirgeyi destekleyen firmalar, iddialı ara hedeflerin yanı sıra 2050'ye kadar veya daha erken bir tarihte karşılanacak net sıfır emisyon hedeflerine duyulan ihtiyacı kabul etmeyi taahhüt ediyor.
 
Bildirgenin ortaya sunduğu eylem planları, hedeflenen değişimin lokomotifi olabilecek tüketici talebini ortaya çıkarmayı, yatırımı doğal ve temiz teknoloji çözümlerine yönlendirmeyi ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için "iddialı fakat pratik bir eylem" başlatmayı hedefliyor.
 
"Küresel ekonomimizi dönüştürmek için gerekli olan inovasyonu, ölçeği ve kaynakları seferber edebildikleri için, özellikle endüstri ve finans sektöründeki kişileri bu ortak projeye pratik liderlik sağlamaya teşvik edebilirim." diyerek bildirgeyi yayınlamaktaki kendi motivasyonunu ortaya koyan Prens, "Terra Carta, doğayı, insanları ve gezegeni küresel değer yaratmanın merkezine koyan bir kurtarma planının temelini sunuyor. Doğanın değerli, yeri doldurulamaz gücünü özel sektörün dönüştürücü yenilikleri ve kaynakları ile birleştirecek bir plan." cümleleriyle Terra Carta ile bildirgesi ile nasıl bir yol izleneceğini ortaya koydu.
 
Konulan hedeflerin ve iş dünyasına yapılan çağrıların yanında bildirgenin üçüncü maddesinde Terra Carta’da belirlenen hedeflere nasıl ulaşılacağına da yer verildi.
 
Buna göre;
 
- Doğayı, insanları, dünyayı, eşitlik ve refahı kapsayacak şekilde sürdürülebilirlik kavramının sıfır salım hedeflerinin ötesinde tekrardan tanımlanması
- 2030'a kadar karada ve su altında biyoçeşitliliğin en az %30'unun ve 2050'ye kadar %50'sinin korunması ve biyoçeşitliliğe verilen zararlar için iyileştirme çalışmalarının yapılması
- Özel sektörde sürdürülebilir geçiş ve yeşil yatırımı teşvik etmek için tüketici ve hissedar talebinden yararlanılması, Terra Carta’da belirtilen hedeflere ulaşmak için uygulanacak yöntemler arasında.
 
Terra Carta ile birlikte eş zamanlı olarak Natural Capital Invesment Alliance adında bir fon da hayata geçirildi. Bu fon ile birlikte doğal sermaye yatırımı için "ortak bir dilin" geliştirilmesi ve 2022’ye kadar varlık sınıflarında bulunan 10 milyar dolar değerinde finansmanın doğal sermaye için mobilize edilmesi planlanıyor. Gelecek 10 yıl boyunca, dünya çapında elde edilen ilerleme ve değişimi analiz etmek ve göstermek adına SMI, Terra Carta bünyesinde gerçekleşen ilerlemeyi, yıllık olarak güncelleyecek ve raporlayacak.
 
Bildirge Apple’ın eski baş tasarımcısı Sir John Ive tarafından tasarlandı. Prens Charles bildirgede tüm dünyadaki CEO’lara seslenerek, küresel mücadelede onların desteğini istiyor. Katılım için sektör ve ülke sınırı bulunmamakta. Bununla birlikte Terra Carta, Blackrock, EON, Eurasian Resources Group, Unilever, Bp, Bank of America, AstraZeneca, Schorders, EY ve HSBC’nin yanında farklı sektörlerden pek çok şirket tarafından destekleniyor.
 
Terra Carta’nın destekçi olmak isteyen şirketlerden, şirket ve CEO’larının bilgilerini info@sustainable-markets.org mail adresine göndermeleri isteniyor. Katılımcı (imzacı) olmak isteyen şirketlerin ‘Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) itibarlarının’ ve güvenilirliklerinin yüksek olması bekleniyor.
 
Terra Carta bildirgesine buradan, bildirgeyi özetleyen dokümana ise buradan ulaşabilirsiniz.  
 

SHARE: READ MORE

19 February

Platform ekonomisine yeni bir bakış

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Donald Trump’ın destekçilerinin ABD Kongre Binası’nı basmasıyla birlikte Facebook ve Twitter’ın halkı şiddete teşvik ettiği gerekçesiyle Trump’ın sosyal medya hesaplarını kapatması, Big Tech'in yol açtığı siyasi gücü görmezden gelmenin imkansız olduğunu gösterdi. Sosyal medya platformlarının sahip olduğu siyasi güce dair tartışmalar yeni başlamış olsa da ekonomik güçleri tartışılmayacak kadar büyük. ABD'nin en büyük beş teknoloji platformunun (Alphabet (Google), Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft) toplam piyasa değeri 2020'de 2,7 trilyon dolar arttı. Tesla'nın S&P 500'e eklenmesiyle Big Six adını alan teknoloji firmaları, endeks değerlemesinin neredeyse dörtte birini oluşturuyor.
 
Pandemide teknoloji firmalarının önemi artmış olsa da Big Tech ile ilgili sorgulamalar devam ediyor. Bu teknoloji platformlarının güçlerini kötüye kullandığı, tüketici mahremiyetini kullanarak kâr elde ettiği, rekabeti ortadan kaldırdığı ve potansiyel rakipleri satın aldığı konusunda giderek artan bir fikir birliği var. Bu nedenle konuyla ilgili pek çok önlem alınmaya başlandı bile. Örneğin, Birleşik Krallık'ta, bir uzman paneli, Google gibi büyük şirketlerin bölünmesi gerekip gerekmediğine ve düzenleyici kurumların Big Tech'i dizginlemek için nasıl güçlendirilebileceğine dair bir soruşturma yürütüyor. OECD, dijital inovasyondan elde edilen değeri ölçmek ve önde gelen teknoloji platformlarını vergilendirmek için yeni küresel standartlar oluşturmaya çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise uzun bir kongre soruşturması, bu platformların kapsamlı bir düzenleyici gözetimi gerektirecek kadar çok pazar gücü topladıkları sonucuna vardı.
 
Tüm bu sorunlar, daha iyi bir platform ekonomisini inşa etmek için ne tür bir inovasyon ekosistemi olması gerektiği sorusunu beraberinde getiriyor.
 
Big Tech ve değişen pazar yapısı
 
1970'lerden itibaren, bir pazarın sağlıklı olup olmadığını değerlendirmek için tüketicileri dezavantajlı duruma sokan uygulamalar tespit ediliyordu. Ancak Google, Amazon, Facebook gibi platformların hizmetlerini “ücretsiz” sunmasıyla bu denklem değişti.  Alışılmışın aksine bu pazarlardaki ana değer kaynaklarından birini, reklamları belirli kitlelere yönlendirmek için kullanıcı verilerini toplamak oluşturuyor. Bu nedenle, düzenleyicilerin denklemin diğer tarafına, özellikle de hizmet sunanlara bakması gerekiyor. Tüketiciler doğrudan zarar görmese bile Google'ın içerik oluşturuculara, Amazon'un satıcılara, Uber'in sürücülere nasıl davrandığına bakmak büyük önem taşıyor.
 
Örneğin, internet aramasında tekel konumunda olan Google, web içerik sağlayıcıları ekosistemine giden reklam gelirlerini kendisine yönlendirmek için internet trafiğini kendi lehine olacak şekilde tasarlayabilir. Alıcı tercihleri, arama sorguları vb. konularda zengin bir veri içeriğine sahip olan Amazon, kendisine ait ürünleri tüketiciye sunarak mevcut satıcıları görünmez kılabilir. Burada ana sorun platformların, ekosistemlerindeki satıcıları ve içerik sağlayıcıları güçsüzleştirmek ve sömürmek için konumlarını kullanabilmesinde yatıyor.
 
Her koşulda, teknoloji platformlarının oluşturduğu yeni ekonomik düzen, geleneksel çevrimdışı ve tek taraflı pazarların ekonomisinden farklılaşıyor. Bu nedenle, politika yapıcıların en temel varsayımlarından bazılarını yeniden gözden geçirmelerine ve platform gücünü net bir şekilde tanımlayacak yeni pazar gücü ölçütlerinin geliştirilmesine ihtiyaç var.
 
Kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçiş
 
Platformlar söz konusu olduğunda en temel sorunlardan bir tanesi verinin değerinin, veri üreten bir hizmet sağlayarak yaratılan değerden nasıl farklılaştığını belirlemek. Google'ın kurucu ortakları Larry Page ve Sergey Brin'in 1998 tarihli bir makalede öngördüğü gibi, reklam veya üçüncü partilerden hizmet alma durumunda temel odak, kullanıcılar için değil, reklam verenler için üretilen değere kayabilir. Bu nedenle belirli bir hizmetin tasarımından en çok kimin yararlandığını sormak büyük önem taşıyor.
 
Teknoloji platformlarının zenginlik yarattığı gerçeği, kamusal değer yarattıkları anlamına gelmiyor. Büyük miktarda veriye ve ağ etkinliklerine erişimi olan bir firma, teoride, konumunu sosyal refahı iyileştirmek için kullanabilir. Ancak, ürün ve hizmetlerin performansı da dahil olmak üzere reklam geliri oluşumunu diğer her şeyin üzerinde ödüllendiren bir iş modeli çerçevesinde çalışıyorsa, bunu yapması olası değildir. Platform ekonomilerini değer çıkartan değil, değer yaratan bir şekilde yeniden tasarlamak için yaratılan servetin “nasıl” yaratıldığına bakmak gerekiyor.
 
Yeni bir ekonomik temel oluşturmak, hissedar modelinden kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçişi gerektiriyor. Bundan sonraki süreçte, servet üretiminin toplumu gerçekten iyileştirip iyileştirmediği ve sosyal problemlere yanıt verme yeteneğini güçlendirip güçlendirmediği konularının da sorgulanması gerekiyor.
 
Kamu sektörü ne yapmalı?
 
Tartışılan konuları ele almaya başlamanın birkaç yolu var. İlk olarak, teknoloji ve inovasyon ekosisteminin yönünü belirlemek için koordineli endüstriyel ve düzenleyici politikalara duyulan ihtiyaca işaret edilmesi gerekiyor. Kilit nokta, devletin pazarları yaratmak ve şekillendirmek için girişimcilik potansiyelinin farkına varmasında yatıyor. Çünkü tarihsel olarak, kamu yatırımı, bugün internet de dahil, birçok teknolojinin temelini oluşturuyor. Platformların yönetimi söz konusu olduğunda, değerin nasıl yaratıldığını ve tahsis edildiğini belirlemede proaktif bir rol üstlenmeye yatkın girişimci bir devlete ihtiyaç var.
 
İkinci önemli adım, Big Tech platformlarının çeşitli veri çıkarıcı özellikleri arasında ayrım yapmaya başlamak. Platform tabanlı modellerin mutlaka veri çıkarıcı olması gerekmez, fakat bunlar genel olarak veri yoğunlukludur. Bu nedenle verilerin nasıl kullanıldığı ve ilk etapta hangi verilerin toplandığı önemli soruları oluşturmakta. Şu anda reklam tabanlı var olan bu sistemin reklamlar olmadığı durumda nasıl görünebileceğinin düşünülmesi gerekiyor. Ve ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Kullanıcılardan kesin rızaları olmadan ayrım gözetmeksizin veri toplamak artık geçerli değilse, dijital girişimler zamanlarını ve enerjilerini nasıl ve nereye yönlendirecekler?
 
Son olarak, kamu sektörünün kendisine yeniden yatırım yapmaya başlaması önemli bir adım olabilir. Çevrimiçi platformları yönetmek konusunda devletin, yeni riskleri anlamak ve bunlara etkili bir şekilde yanıt vermek için kendi kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. Big Tech'in kendisinin kamu sektöründeki dijital dönüşümünü yönlendirmesi, devletin gelecekteki düzenleyici ve operasyonel bağımsızlığı için sorun oluşturabilir.
 
Gelinen nokta itibarıyla, özel hayatının gizliliğine saygı duyan, insanı geliştiren bir platform ekonomisine sahip olmanın ne anlama geldiği hakkında daha derin düşünmenin tam zamanı.
 

SHARE: READ MORE

19 February

İklim Değişikliğiyle Savaşta Yeni Bir Araç: Yönetici Primleri

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Çevresel, Sosyal ve Yönetim (ÇSY) konuları, organizasyonların iş stratejileri, operasyonları ve ürün/hizmetlerine giderek daha fazla entegre ediliyor. Willis Towers Watson tarafından gerçekleştirilen küresel yönetim kurulu ve üst düzey yöneticiler araştırması, katılımcıların yüzde 70 ila 80'inin ÇSY önceliklerini belirlediğini ve bunlara yönelik uygulama planları geliştirdiğini ortaya koyuyor. Ancak henüz bu planları hayata geçirebilenlerin oranı %48 olduğundan, şirketlerin birçoğunun ÇSY yolculuklarının farklı aşamalarında olduğunu söylemek mümkün.  

Birçok kuruluş ÇSY ilkelerini benimsemiş olsa da yöneticiler ve yönetim kurulları, özellikle iklim krizi risklerine yönelik paydaşların taleplerini karşılamak için daha fazlasını yapabilir. ÇSY ilkelerini güçlendirmenin etkili bir yolu sorumlu liderliği yeniden tanımlamaktan geçiyor. Liderleri iklim değişikliğini ele almaya ve organizasyonlarını daha sürdürülebilir hale getirmeye yönlendirmenin en etkili araçlarından birini ise prim ve teşvik programlarına iklim eylemi ölçütlerinin dahil edilmesi oluşturuyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’in kurullar için etkin iklim yönetimi konulu bir yayınına göre üst yönetim ekipleri için parasal teşvikler, zaman içerisinde direnç ve refaha katkıda bulunan uzun vadeli kurumsal hedeflere bağlanmalı.

Yönetici primlerine ÇSY entegrasyonu
Yatırımcılarda, müşterilerde ve şirketlerde sürdürülebilirliğe dair bilinç giderek artış gösterse de birçok kurumun yönetim kurulu henüz iklim bilincini organizasyonlarına adapte edebilmiş değil. Şirketlerin kamuya açtıkları raporların analizi, Avrupa’nın önde gelen 350 şirketinin yaklaşık %11’inin teşvik planlarına CO2 salımlarının dahil olduğunu gösterirken ABD S&P 500 şirketlerinde bu oran yalnızca %2. Bununla birlikte şirketlerin %40'ı ÇSY konularını uzun vadeli teşvik planlarına dahil etmeyi planladığını belirtiyor.

ÇSY ölçütlerinin yönetici prim programlarına dahil edilmesindeki ana zorluklar hedefleri seçmek, performans ölçütlerini belirlemek ve tanımlamak ve anlamlı bir değişim yaratmak için gerekli zaman aralıklarını tespit etmek olarak belirtiliyor. Bu yanıtlar göz önüne alındığında, standardize edilmiş iklim değişikliği ölçütlerinin eksikliğinin, iklim değişikliğinin yönetici primlerine dahil edilmesini engellediğini varsaymak doğru olur. Her endüstri farklı olduğundan, iklim eylemlerini teşvik edecek ölçütlerin sektörlere göre özelleştirilmesi de ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Yönetici primleri ve iklim eylemi arasında bağlantı kurmanın farklı yolları
İklime yönelik ilgili eylemleri yönetici teşvik planlarına katmayı planlayanlar için uygulanabilecek çeşitli yöntemler bulunuyor:

Alt sınır belirlenmesi, iklime bağlı sürdürülebilirlik ölçütlerini uygulamaya yeni koyan, yüksek CO2 emisyonlarına sahip şirketler için en uygun yöntemi oluşturur. Bu kapsamda prim planı doğrultusunda ödemelerin yapılması adına CO2 için temel bir seviye belirlenebilir.

Bireysel performans derecelendirme düzenleyicisi, bir bireyin rolüne göre uyarlanabilir ve daha nitel veya stratejik iklim değişikliği hedefleri için bakış açısını iyileştirebilir. Ancak ortak bir maddi hedefe ulaşmayı amaçlayan katılımcıların iş birliğini zorlaştırabilir.

Plan düzenleyiciler, "nasıl" ve "ne" sorularını dikkate alan bağımsız ölçümlerdir. Bir düzenleyici, tüm kısa dönem (STI) ve uzun dönem (LTI) prim ödemesinin belirli bir yüzde oranında artırılmasına veya azaltılmasına izin verebilir. Temel hedef karşılanırsa, o zaman hiçbir değişiklik yapılmaz ve STI veya LTI kararı diğer ölçütlere göre yapılır.

KPI'lar, iklim değişikliğinin önemini vurgulayan ve genellikle kolayca iletişimi yapılabilen ve ölçülebilir hedefleri olan doğrudan bir ölçü sağlar.

LTI planlarındaki KPI'lar, ölçülebilir sonuçlar elde etmek için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyulduğunda (karbon emisyonu azaltımı gibi), bu yöntem en uygun bağımsız iklim değişikliği ölçümlerini sunar. Bununla birlikte, bir dezavantaj olarak, performans süresinin uzunluğu sürdürülebilirlik sonuçlarına ulaşma ivmesini azaltabilir.

Bağımsız teşvik planlarının diğer teşvik planlarından farklı olarak, tek amacı sürdürülebilirlik performansını ölçmek ve iklim riskini azaltmaktır. Performansa daha uzun-vadeli bakılmasına yardımcı olur.

Çoğu karbon salımı azaltma hedefi daha uzun vadeli bir bakış açısı gerektirdiğinden tipik yıllık ve üç yıllık teşvikler bu hedeflerle doğrudan uyumlu olmayabilir. Bununla birlikte, kısa vadeli teşvikler bile kurum kültürü açısından önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ancak, genellikle büyük sermaye yatırımlarıyla ilişkilendirilen daha uzun vadeli karar verme süreçlerini (örneğin, 10 yıllık bir hedef dönem) teşvik etmek ve bu kararların önemini vurgulamak için şirketler, yalnızca karbon salımını azaltmaya odaklanan, hiper-uzun-vadeli teşvik planları da sunabilir.
Bu tür teşvik düzenlemelerini uygulamak kolay olmayacaktır. Ancak iklimle ilgili ölçümler koymak itibara sağladığı katkıya ek olarak, azaltılmış enerji tüketimi ve israf yoluyla şirketlere ayrıca yatırım geri dönüşü sağlayabilir. Yönetici teşviki, yeniliği güçlendirmek için her zaman etkili bir araç olmuştur. Şimdi ise bu gücü, iklim karşısında dirençli bir geleceğe doğru ilerleyişi cesaretlendirmek için kullanmalıyız.
 
 

SHARE: READ MORE

18 February

Hava kirliliği sandığımızdan daha ölümcül olabilir!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

16 Aralık'ta Londra'daki Southwark Coroner's Mahkemesi, hava kirliliğinin dokuz yaşındaki Ella Adoo-Kissi-Debrah'ın yaşamanı yitirmesinde "ciddi bir katkısı" olduğunu tespit etti. Ella'nın evinin yakınındaki NO2 seviyeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Birliği yönergelerinde belirtilen değerin üstündeydi.
 
Kamu hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukat olan David Wolfe QC, "Bu kararın diğer mahkemeler üzerinde bağlayıcı bir etkisi olmamasına rağmen, hava kirliliğinin ölüme sebep olmasının ilk kez yasal olarak tanınması adına önemli. Bu karar, hava kirliliği konusunda daha fazla aksiyon alınması için baskı yapan aktivistlere referans olacaktır. Aynı zamanda, araç trafiği gibi kirletici faaliyetler hakkında kararlar alan kamu kurumlarının veya kendileri ciddi derecede hava kirliliğine neden olan kamu ve özel kuruluşların aksiyon almalarını tetikleyebilir." diye belirtti.
 
Ulusal ve küresel ölçekte epidemiyolojik araştırmalar yürüten, hava kirliliği konusunda hükümet danışmanı olan Profesör Gavin Shaddick, hava kirliliğinin zararlı etkilerinin anlaşılmasının ve aktarılmasının genellikle zor olduğunu belirtti. Ayrıca, "Bu son derece üzücü vaka, hava kirliliğinin etkilerini aşağıdan yukarıya bir şekilde düşünmemize yardımcı olacak; bireyler üzerindeki etkiler, toplum düzeyindeki sağlık etkileri hakkındaki tahminlerin oluşturulmasına destek sağlar.” diye ekledi.
 
Bu üzücü vaka, hem Birleşik Krallık'ta hem de uluslararası düzeyde hava kirliliğinin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine ciddi bir kanıt sunuyor. Otomobillerden, kömür santrallerinden ve fosil yakıtlarla çalışan diğer makinelerden etrafa saçılan küçük parçacıklarının küresel sağlık açısından zararlı olduğunu uzun zamandır biliyorduk. Ancak şimdi bilim insanları, bu parçacıkların daha önce düşünülenden daha fazla insanın ölümüne sebep olduklarını keşfettiler. Environmental Research dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, 2018 yılında dünyadaki yaklaşık her beş ölümden birinin nedeninin fosil yakıt kirliliğinin olduğu ve yani fosil yakıt kirliliğinin toplamda 8,7 milyon insanın ölümüne sebep olduğu tahmin ediliyor.
 
Global Burden of Disease Study’nin önceki tahminlerine göre 2,5 mikrometreden küçük ya da insan saçından 30 kat küçük partiküllerin sebep olduğu kirlilikten dolayı hayatını kaybeden insan sayısı, yeni tahminin neredeyse yarısıydı. Bu mikro boyuttaki partiküller, solunum yolu ile akciğerin derinliklerine ve hatta kan dolaşımına bile girebiliyor. Dolayısıyla kirliliğin, bazı kalp ve göğüs hastalıkları ile bağlantı olduğunu söylemek mümkün.
 
Geçmişte yapılan araştırmalarda, bu tür bir hava kirliliğinin küresel boyutunu tahmin etmek için uydu ve yer yüzü verileri inceleniyordu. Ancak bu tahminler sonucu elde hava kirliliği verilerinin ne kadarının fosil yakıtlar kaynaklı ne kadarının da orman yangınları gibi diğer eylemlerden kaynaklı olduğu ile ilgili net bir ayrım yok. Harvard Üniversitesi ve Leicester Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yürütülen çalışmanın yazarlarından birisi olan Karn Vohra, “Bizim elde ettiğimiz sonuçlar, genellikle tüm kaynakların sebep olduğu toplam bir hava kirliliği verisini temsil eder ve toz, orman yangını ve fosil yakıtlar gibi alt kırımlarda sonuçları tespit etmek oldukça zordur.” diye belirtiyor.
 
Araştırmacılar, geçmişteki araştırmalarda kullanılan yöntem olan uydu verilerini ele almak yerine Harvard Üniversitesi ve Washington Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından tasarlanan atmosferik kimyanın küresel bir üç boyutlu modelini kullandılar. Dünyayı 50'ye 60 kilometrelik hayali parçalara böldüler ve ardından kirlilik seviyelerini anlamak için fosil yakıt salımları ve hava koşulları hakkında yerel verileri modele dahil ettiler. Ardından, yüksek hava kirliliği seviyelerinden kaynaklanan ölümleri tahmin etmek için en son epidemiyolojik modelleri kullandılar. Güncellenen sağlık riski değerlendirmeleri, geçmişte olduğundan daha yüksek ölüm sayılarını tahminlerinde bulunuyor. Sayıların daha da yüksek olması ise oldukça olası. Çünkü bahsettiğimiz yeni çalışma yalnızca fosil yakıtlara odaklandığı için hava kirliliğinden kaynaklanan toplam ölüm sayısı kesinlikle daha yüksek olduğunu söylemek mümkün. Vohra, en kirli şehirlerde sağlık etkileri üzerine daha detaylı araştırmaların yürütülmesi gerektiğini söylüyor. 
 
Bu araştırma sonucu elde edilen veriler, ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle karbon salımlarını azaltma planlarını açıkladığı bu dönemde yenilenebilir enerjiye daha hızlı bir geçişin gerektiği konusunda iyi bir argüman sunabilir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, özellikle Hindistan ve Çin'de hava kirliliği açısından oldukça olumlu etkiye neden olabilir. Hava kirliliği kaynaklı ölümlerin yaklaşık %60'ının Çin ve Hindistan'da gerçekleştiği tahmin ediliyor. Vohra, "Bu iki ülke fosil yakıt kullanımlarını kontrol ederse, çok önemli bir etki olacaktır" diye ekliyor. Bu noktada önemli olan bir diğer konu ise ülkelerin, kirliliği başka yerlere ihraç etmekten de kaçınmaları gerektiği. 2060 yılına kadar karbon nötr hale gelmeyi planlayan Çin'in kömür kullanımını azaltması bekleniyor, ancak Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerde yeni kömür santrallerine yatırım yapmayı da bırakması gerekecek.
 

SHARE: READ MORE

12 February

Shenzhen Borsası’nın yoksullukla mücadelesi

“Çin pırasasının ana vatanı” olarak bilinen Wushan, toplam köy sayısının %82’sini oluşturan 282 yoksul köy ile Çin’deki en yoksul ilçelerden biri olma özelliği taşıyordu. Ancak, Shenzhen Borsası (SZSE) tarafından gerçekleştirilen bir program sayesinde 2019 yılında yoksulluk sınırının altındaki nüfusun 122.000’den 5715’e düşmesiyle Wushan yoksulluk listesinden çıkartıldı.

SZSE, 2002 yılında yoksullukla mücadele etmek için başlattığı çabaları 2013 yılında Wushan’a odaklayarak buraya özel 8 yıllık bir plan tasarladı. Sermaye piyasasından faydalanan SZSE, bu program için özel bir ekip kurdu ve SZSE’den 4 üst düzey personel Wushan İlçesi vali yardımcıları olarak geçici olarak göreve atandı. Ayrıca, 18 genç çalışan da yoksullara yardım eden ekibin parçası oldu. Bununla birlikte SZSE, Wushan’a doğrudan 53,6 milyon yuanlık bir finansman sağladı, yoksulluğu azaltmak üzere 30 proje hayata geçirdi, firmaların desteğini almak üzere 2,37 milyar yuanın finansmanı için piyasa katılımcılarına rehberlik yaptı, ve Wushan şirketlerine kurumsal tahvillerle birlikte Varlığa Dayalı Menkul Değer ürünleri sundu.

Mikro-küçük ve orta büyüklükteki işletmelere destek

Çin’deki birçok başka bölge gibi Wushan’ın ekonomisi de önemli oranda mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere dayanıyor. Ancak, zayıf endüstri altyapısı ve büyük yerel işletmelerin eksikliği büyük ölçekli ve standartlaştırılmış üretimin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor. Mikro küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ve aile şirketlerinin büyümesinin önünde ise yetersiz finansman kanalları ve katı kredi kuralları gibi engeller bulunuyor.
Finansal kaynaklarla Wushan arasındaki boşluğu doldurmak için SZSE, China Construction Bank ve China Foundation for Poverty Alleviation ile birlikte “SZSE Banka Hattı” ve “SZSE Çiftçi Desteği” isimli iki inovatif proje hayata geçirdi. “SZSE Banka Hattı” yüksek kaliteli tarım ürünleri geliştirmek için çiftçileri bir araya getirerek rekabet avantajı oluşturmaya ve önde gelen işletmeleri desteklemeye odaklandı. Bu proje kapsamında 103 milyon yuan (15,8 milyon dolar) değerinde 35 ayrı kredi sağlayan SZSE toplam 14 mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmeyi destekledi. “SZSE Çiftçi Desteği” ise çiftçilere finansal yardım sağlamaya odaklanarak 80 milyon yuan (12,4 milyon dolar) değerinde krediyle 5451 yoksul çiftçiye yoksulluktan kurtulup kendi işlerini kurmaları için başlangıç sermayesi sağladı.
SZSE’nin uzman ekipleri ayrıca toplumun finansal okuryazarlığını geliştirmek ve yerel işletmelerin sermaye piyasalarından daha fazla yararlanmasını sağlamak adına finansal destek konulu eğitimler gerçekleştirdi.

Sürdürülebilir kalkınmaya katkı

Mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere verilen desteklerin yanı sıra SZSE, temel ihtiyaçların da yoksulluktan kurtulmada çok önemli bir rol oynadığının bilinciyle eğitim, tıbbi bakım ve barınma gibi temel ihtiyaçlar için de fon sağladı. SZSE ayrıca özel sektörün gücünü kullanarak, piyasa kaynaklarının dinamik ve güçlü bir ekonomi inşa etmek için kullanılmasını sağladı. Örneğin SZSE’de listenen, önde gelen e-ticaret şirketlerini Wushan’a tanıtarak yeni iş modellerini teşvik etti.
SZSE’nin Wushan ilçesinde uyguladığı yoksullukla mücadele programı Çin’in yoksulluğa karşı verdiği savaşta göstermiş olduğu başarı için güzel bir örnek oluşturuyor. 1978’de yoksul kırsal nüfus 770 milyona ulaşmışken ve yoksulluk oranı %97,5 iken 40 yıl süren çalışmalar sonrasında Birleşmiş Milletler’in Binyıl Kalkınma Hedefleri’nde belirtilen yoksulluğu azaltma standartlarına belirlenen takvimden önce ulaşan ilk ülke Çin oldu. Çin’in çabalarıyla 700 milyondan fazla insan yoksulluktan kurtuldu, böylelikle küresel yoksulluğu azaltma çabalarına %70’ten fazla katkı sağlanmış oldu. 

SZSE’nin de destekleri ve inovatif yöntemleriyle Wushan’da elde edilen bu sonuç Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nda yer alan Yoksulluğa Son hedefi kapsamında diğer ülkeler için güzel bir örnek oluşturuyor ve 2030’a kadar ulaşılmak istenen bu hedef için önemli bir model sunuyor.
 

SHARE: READ MORE

12 February

ÇSY etkilerini ölçmek imkansız mı?-

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Şirketlerin hayatta kalmaya devam edebilmesi için dünya üzerindeki etkilerini düşünmeleri ve yönetmeleri gerektiği konusundaki bilinç, şirketler, yatırımcılar ve hissedarlar nezdinde giderek artıyor. Bunun kanıtlardan biri de küresel çapta profesyonel olarak yönetilen varlıkların üçte birinin (yaklaşık 30 trilyon dolar) Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerine tabi olması.

Sürdürülebilirlik artık en önemli hedef olarak tanımlanıyor ve bu amaca ulaşmanın yolunun da ÇSY faaliyetlerini ve etkilerini ölçmekten geçtiği düşünülüyor. Bu kriterleri ölçmenin ve puanlamanın şirketlerin performanslarını iyileştirmek için önemli bir teşvik sağlayacağı konusunda çoğu kişi hemfikir.
Ancak, şu anda sahip olunan ÇSY ölçme yöntemleri dar bir bakış açısına sahip. Bu yüzden de şirketlerin sosyal ve ekonomik sistemlerinin karmaşıklığını yansıtmakta yetersiz kalıyor. Peki bu yöntemleri iyileştirmek için neler yapabiliriz?

Dikkat: Ölçümler yanıltıcı olabilir!

ÇSY ölçüm sistemleri, yönetim kurullarında yer alan kadın sayısı gibi girdi olarak nitelendirebileceğimiz ölçüleri yakalamada oldukça başarılı. Ancak, girdileri yakalayan ölçüm sistemleri sonuçları (çeşitlilik içeren karar verme süreçleri) ve etkileri (kararlar sonucu yaratılan sosyal değer) ölçme noktasında yetersiz kalıyor. Bunun yerine bir neden-sonuç ilişkisi kurarak yönetim kurulunda kadın sayısının artmasının daha iyi sonuçlar getireceği varsayılıyor. Bu yüzden doğru iç görüleri yakalayabilmek ve süreçleri doğru anlamak için rakamlara odaklanmanın ötesinde neden ve nasıl gibi sorularla daha derin bir düşünme biçimine sahip olmak gerekiyor.

Ölçümlerin bizi yanıltma ihtimali olan bir başka alan da neden-sonuç ilişkisine odaklanıp problemlere yanlış çözüm üretme durumu. Buna örnek olarak 1970’lerde Amerikan hükümetinin otomobil üreticilerini daha yüksek yakıt tasarrufuna sahip araçlar üretmesi konusunda zorunlu tutması verilebilir. Hükümet salımları düşürmek için belli bir standart belirleyerek şirketlerin performansını bu standartlara göre ölçmeye başladı. Ancak, binek araçlara, kamyonetlere kıyasla daha sıkı tasarruf standartları koyulduğu için otomotiv sektörü kısa bir süre sonra üretimlerini büyük bir oranda SUV tipi araçlara kaydırdı. Bu durum hem salımların istenen oranda düşmesini engelledi hem de trafik kazaları gibi beklenmeyen olumsuz etkilere yol açtı. Bu örnekte görüldüğü gibi karmaşık süreçlerin yalnızca küçük bir kısmına odaklanmak, yanlış çözümler üretilmesine yol açabiliyor.

Bir diğer yanlış varsayım ise daha kolay ölçülebilen metriklerin daha değerli olduğunun düşünülmesi. CO2 eşdeğeri salımlar buna örnek verilebilir. Kolay ölçülmesinin yanı sıra tek bir sayı kullanılarak çeşitli sera gazı salımlarının yarattığı etki yansıtılabiliyor. Ayrıca CO2 eşdeğeri salımlar ölçüldükten sonra karbon fiyatı cinsinden paraya dönüştürülebiliyor, bu da şirketler ve faaliyetler arasında karşılaştırma yapmayı mümkün kılıyor. Ancak biyoçeşitlilik ve habitat üzerinde meydana gelen etkileri ölçmek ise çok daha güç. Hangi şirketin/faaliyetin biyoçeşitliliğin azalması üzerinde, ne kadar etkisi olduğunu ölçmek çok çeşitli faktörlerin devreye girmesi nedeniyle karmaşık bir süreç yaratıyor.        

Ölçümlerin ötesinde bir yaklaşım mümkün mü?

ÇSY ölçümlerinin çeşitli konularda yetersiz kalması şirketlerin bu ölçümleri yapmasına engel olmamalı. Öte yandan bahsedilen bütün bu endişeler doğrultusunda ölçümler yapılırken farklı faktörler de göz önünde bulundurulmalı.

İç görülere odaklanmak: Altta yatan süreçleri anlayabilmek için şirketler odak faaliyet alanlarıyla ilgisi olan konuları derinlemesine incelemeli ve etkilerini artırmak için neden-sonuç ilişkilerini daha iyi anlamaya çalışmalı.
Daha geniş bir bakış açısına sahip olmak: Daha uzun vadeli düşünmek için geniş bir bakış açısına sahip olmak önemli. Bunun için paydaşların farklı bakış açılarını dikkate alması, organizasyonel sınırların dışına çıkması ve sistematik konulara iş birlikçi yaklaşması gerekiyor.
Öğrenerek gelişmeye devam etmek: Yalnızca ölçümlere bağlı kalmadan, sosyal değer yaratacak bir amaç uğruna çalışmaya ve harekete geçmeye devam edilmeli.
 

SHARE: READ MORE

5 February

Ahlaki bir sorgulama: COVID-19 aşılarında kimler öncelikli olmalı?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıklar ortalamanın altında bir yaşam beklentisine sahip.  Bu nedenle COVID-19'dan ölme olasılığı en yüksek olanlar arasında temsiliyet oranları düşük. Bu da önemli bir sorunun cevaplanmasını gerektiriyor: Politika yapıcılar bu durumu ve nüfusun içerisinde yer alan diğer topluluklara özgü faktörleri nasıl değerlendirmeli?
 
COVID-19 aşılarının piyasaya sürülmesiyle beraber, politika yapıcılar bu aşıların hızlı ve adil bir şekilde nasıl dağıtılacağı sorusuna cevap aramaya başladı. Virüs nedeniyle hasta olanların hayatlarını kurtarmak için sağlık çalışanlarına büyük bir ihtiyaç var. Dolayısıyla sağlık çalışanlarının aşılanma sürecinde öncelikli olması gerektiği konusunda geniş bir fikir birliği sağlanmış durumda. Ancak bir sonraki adımda kimlerin aşılara erişeceğine  karar vermek önemli tartışmalara yol açtı.
 
Halihazırda 65 yaşın üstündeki kişilerin COVID-19'dan ölme riskinin gençlere göre yüksek olduğu biliniyor. 75 yaşın üstündeki bireyler için ise ölüm riski diğer tüm yaş gruplarına göre çok daha yüksek.
 
Ancak bu noktada değinilmesi gereken önemli bir gerçek var: Amerika Birleşik Devletleri'nde ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların ortalama yaşam süresi nüfusun çoğunluğuna göre daha düşük seviyelerde. Dolayısıyla bu azınlık grupları, 65 yaşın üzerindeki grup içinde yetersiz temsil ediliyorlar. Yaşlılara öncelik verildiği takdirde azınlıklara mensup yaşlı bireylerin oranı, nüfusun bütünü içerisindeki azınlıkların oranından daha düşük oluyor. Azınlık topluluklarının halihazırda pek çok önemli konuda dezavantajlı oldukları göz önünde bulundurulduğunda, aşıların bu şekilde dağıtımını yeni bir adaletsizliğin ortaya çıkmasına sebep olabilir.
 
Bu adaletsizlik, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC)’nde bir halk sağlığı görevlisi olarak çalışan olarak Kathleen Dooling'in aşılanma sürecine dair farklı bir yaklaşımı benimsemesine sebep oldu. Dooling, CDC'nin Aşılama Uygulamaları Danışma Komitesine yaptığı bir sunumda, "temel işçilerin"- yaklaşık 87 milyonluk bir grup- 65 yaş ve üstü 53 milyon Amerikalıdan önce aşılanması gerektiğini savundu. Dooling’in önerdiği sürecin uygulanması sonucunda ölümlerin %0,5- %6,5 artış gösterme ihtimali bulunuyor. Bu aralığın geniş olmasının sebebi ise pek çok farklı aşının bulunması nedeniyle, aşıların ne derecede COVID-19’u önlediği ve bulaşıcılık seviyesini düşürdüğüne dair sorular henüz net cevaplanmış olmaması.
 
Doogling’in de savunduğu, 65 yaş üzeri ABD vatandaşlarını orantısız bir şekilde beyaz oldukları bundan ötürü adaletsiz bir durum ortaya çıkıyor gerekçesiyle, aşı için daha uzun süre bekletme politikası, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların yetersiz temsil edildiği bir gruba öncelik vererek, var olan eşitsizliğini önlemek için daha fazla insanın hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Üstelik bu tek sorun değil. 65 yaşın üzerindeki insanlar arasında bu azınlıkların yetersiz temsili, COVID-19'dan ölenler arasında 65 yaşın üstündeki insanların çok fazla temsil edilmesiyle kıyaslandığında çok az. Aralarında Matthew Yglesias ve Yascha Mounk'un da bulunduğu birkaç yorumcunun belirttiği gibi, aşılama sürecinde öncelikli olarak temel işçileri tercih etmek, böylece daha adil muamele görmesi beklenen azınlık topluluklarında tam tersi bir etki yaratarak daha fazla ölüme neden olacaktır.
 
Sonuç olarak, CDC’nin Danışma Komitesi, tüm "temel çalışanlara" öncelik verilmesi yönündeki öneriyi reddetti ve bunun yerine grubu, acil durum müdahale ekipleri, öğretmenler ve market çalışanları gibi yaklaşık 30 milyon "ön saftaki temel çalışanlar" olarak daralttı. Ek olarak, 75 yaş ve üstü kişilerin de aynı önceliğe sahip olması gerektiğini belirtti.
 
CDC bu yeni önerisiyle, ‘en çok risk altında olanlara öncelik vermek’ ile ön saflarda olsun ya da olmasın ‘tüm gerekli çalışanlara öncelik vermek’ arasında bir uzlaşmanın oluşması sağlanabilir. Gerçekten de ön saflarda çalışanların güvende ve işte tutulması virüsle mücadelede oldukça önemli. Aynı şekilde 75 yaş ve üzerindekilere benzer düzeyde öncelik verilmesi, genel olarak ve dezavantajlı azınlıklardan çok daha az insanın virüsten ölmesine sebep olabilir.
 
Ne var ki, CDC tavsiyeleri bağlayıcı değil ve devletler hem dezavantajlı azınlıklara eşit davranmak hem de daha fazla hayat kurtarmak için bu konular üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunabilir. Örneğin, Illinois Halk Sağlığı Departmanı müdürü Ngozi Ezike, aşı dağıtımı üzerine New York Times'ın yakın tarihli bir yuvarlak masa tartışmasında, bunun nasıl yapılabileceğine dair bir ipucu verdi. Ezike’nin aktardıklarına göre bazı tıbbi durumlar için hazırlanan kılavuzlarda ırksal ve etnik azınlıklara yönelik tedavi, beyazlar için geçerli olanlardan farklı.
 
Ezike’nin bahsettiği durumlardan bir tanesi de prostat kanseri taramaları. Afro-Amerikalı erkeklerde prostat kanseri beyaz erkeklere göre daha yaygın olduğu için, genelde Afro-Amerikalı erkeklerin çok daha erken yaşlarda tıbbi taramadan geçirilmesi tavsiye edilir. Çünkü önemli olan, risk düzeyi yüksek ve tıbbi bir gözlem gerektiren herkesi taramaktır.
 
ABD mevcut aşılama önceliklerini koruyor, ancak politika yapıcılar eşit risk seviyesindeki insanlara eşit muamele ilkesini hayata geçirmek istiyorlarsa, Afro-Amerikalı, Latin ve Kızılderili topluluklarının hangi yaştaki üyelerinin 75 yaş ve üzeri beyaz ya da Asyalı-Amerikalı vatandaşlarla aynı riski taşıdığını tahmin etmesi gerekiyor.
 
Bunun bir tür ters ırkçılık olduğuna dair itirazlar gelebilir. Fakat bu doğru değil. Daha kişisel kanıtların yeterli olmadığı durumlarda ırk, virüs kaynaklı riskin bir göstergesi olarak kullanılıyor. Burada belirlenmesi gereken ilke, farklı ırk ve etnik grupların üyelerinin, bir bütün olarak toplumdaki paylarıyla orantılı olarak aşılanması gerektiği değil, çünkü bu etik açıdan da önemli değil. Önemli olan daha fazla hayat kurtarmak için politika üretmek olmalı.
 
 

SHARE: READ MORE

5 February

Küresel Riskler Raporu: En üst sıradaki 10 riskin 5’i çevresel

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2021 Küresel Riskler Raporu 19 Ocak’ta Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayınlandı. Raporun içeriği özel sektör, hükümet, sivil toplum ve fikir önderlerinin 2021'de ve gelecek on yıl için öngördükleri en yüksek riskleri olasılık ve etki açısından sıraladığı anket sonuçlarına dayanıyor. Bu sonuçlara göre 2006 yılından sonra ilk defa, bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliğini yerinden ederek küresel risk tablosunun en üst sırasında yer aldı. Aşırı hava olaylarının ve iklim değişikliğinin önümüzdeki 10 yılda en büyük hasarı yaratacağı düşünülen 2020 yılında, bulaşıcı hastalıklar kategorisi 10. sırada yer almıştı.  
 
En yüksek risk bulaşıcı hastalıklar
 
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'ya göre, 20 Ocak itibarıyla 94 milyondan fazla insana COVID-19 teşhisi kondu ve 2 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. Dünyanın karşılaştığı en ciddi sağlık krizi olmasının yanında dünyadaki yoksul bölgelerin bazılarında ekonomik gelişmeyi de engelleyen COVID-19 dünyadaki zenginler ve yoksullar arasındaki mevcut ekonomik uçurumun genişlemesine ve eşitsizliklerin artmasına sebep oldu. Ekonomik risklerin 3-5 yıl içerisinde küresel tehditlere dönüşebileceğini söyleyen rapor, bu riskleri farklı jeopolitik tehditlerin de takip edebileceğinin altını çiziyor.
COVID-19'un insani ve ekonomik maliyetleri oldukça ağır olduğundan, rapor bulaşıcı hastalıkların, en azından gelecek iki yıl için acil bir tehdit olduğunu vurguluyor.
 
Etki ve olasılık bakımından en yüksek riskler
 
Gelecek on yıl için en yüksek olası riskler arasında aşırı hava olayları, iklim krizi ile mücadelede başarısızlık, insan kaynaklı çevresel hasarların yanı sıra dijital güç konsantrasyonu (digital power concentration), dijital eşitsizlik ve siber güvenlik yer alıyor.
Bununla birlikte gelecek on yılda en yüksek etkiye sahip olması beklenen riskleri ise bulaşıcı hastalıklar, iklim krizi ile mücadele başarısızlık ve diğer çevresel felaketler olarak belirtiliyor. Kitle imha silahları, geçim krizleri, ekonomik durağanlığın ve işsizliğin ortaya çıkarabileceği borç krizleri ve bilişim teknolojileri altyapılarının çökmesi de en yüksek etkiye sahip riskler arasında yer alıyor.
WEF raporda ayrıca iş kaybı risklerinin, genişleyen dijital uçurumun, bozulan sosyal etkileşimin, piyasalardaki ani değişimlerin küresel nüfusun büyük bir kesimi için toplumsal huzursuzluk, siyasi parçalanma ve jeopolitik gerilimler gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bütün bu olası ve yüksek etkili risklerin yanı sıra kısa vadede öngörülen risklere de raporda yer veriliyor. Bulaşıcı hastalıklar ve geçim krizleri gibi risklerle birlikte dijital eşitsizliğin de kısa vadede kritik sonuçlar doğurabileceği vurgulanıyor. Rapora göre artarak devam eden dijital eşitsizlik toplumun parçalanmasına yol açabilir. Kısa vadede karşılaşılacak bir diğer kritik risk ise gençlerde oluşan gelecek kaygısı ve hayal kırıklığı (youth disillusionment).
 
İklim krizi tehdidi devam ediyor
 
Rapor, iklim krizini en etkili risklerden biri olarak nitelendiriyor. Dünya çapındaki karantina önlemleri 2020'nin ilk yarısında küresel emisyonların düşmesine neden olsa da WEF, 2008-2009 ekonomik krizinden elde edilen tecrübeyle, emisyonların eski seviyelere geri dönebileceği uyarısında bulunuyor.
WEF, 5-10 yıllık çerçeveden baktığımızda riskler arasında baskın bir şekilde biyoçeşitlilik kaybı, doğal kaynak krizleri ve iklim krizi ile mücadelede başarısızlık gibi çevresel riskler olduğunu ortaya koyuyor.
 
Krizi fırsata çevirmek mümkün mü?
 
Raporda, COVID-19'a karşı verilen yanıtların, ülkelerin, işletmelerin ve uluslararası toplumun direncini güçlendirmek için dört yönetişim fırsatı ortaya çıkardığı belirtiliyor:
 
- Risk etkilerine ilişkin bütüncül ve sistem tabanlı bakış açısına sahip analitik çerçeveler formüle etmek: Teknolojik hizmetler, yeni iş ekosistemleri oluşturmaya ve fırsatları artırmaya, dijital uçurumları kapatmaya yardımcı olabilir. Büyük şirketler, değer zincirlerindeki küçük şirketlerin sürdürülebilirlik hedeflerini belirlemelerine, standartlarını formüle etmelerine ve ilerlemelerini ölçmelerine yardımcı olabilir.
 
- Ulusal liderliği ve uluslararası iş birliğini teşvik etmek için yüksek profilli "risk şampiyonlarına" yatırım yapmak: Ulusal düzeyde risk şampiyonları risk analizi ve finansman konularında yeniliği teşvik etmek ve bilimsel uzmanlar ile siyasi liderler arasındaki ilişkileri iyileştirmek için farklı paydaşları bir araya getirebilir.
 
- Olası risklere karşı alınan önlemlerde kamu-özel girişim ortaklığına dayalı yeni modeller keşfetmek: Büyük teknoloji firmaları, dayanıklılığı güçlendirmek, verimliliği artırmak ve dezavantajlı gruplar için erişilebilir finans ürünleri sağlamak gibi yeni hizmetler sunmak için hükümetlerle birlikte çalışabilir.
 
- Risklere dair yapılan iletişimi açık tutmak ve geliştirmek, aynı zamanda yanlış bilginin yayılmasına karşı mücadele etmek
 
Gelecek yıllar, pandemi nedeniyle ortaya çıkan birçok kısa ve uzun vadeli riske karşı mücadele yılı olacak. Bu risklerin etki ve olasılıklarını artırmamaları için mücadelede hükümetlerin, şirketlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun tüm bileşenlerinin ortaklığına ihtiyaç var.
 

SHARE: READ MORE

4 February

4°C’lik sıcaklık artışı nasıl hissedilecek?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Zorlu bir yıl, yeni bir rekoru da beraberinde getirdi ve 2020 yılı, küresel olarak kaydedilen en sıcak yıl olarak 2016 yılıyla birlikte zirveye oturdu. 2020'de kaydedilen ortalama yüzey sıcaklığının, 1850 ile 1900 arasındaki küresel ortalamanın 1,25°C üzerinde olduğu belirtiliyor. Bu artış, büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımlarının sebep olduğu yükselen trendin bir parçası.
 
Ortalama küresel sıcaklık artışını 1,5°C gibi belirli dereceler ile sınırlamak iklim değişikliğinin zararlı etkilerinden bazılarının önlenmesine yardımcı olabilir. Ancak, dünyanın 1,5°C veya 4°C ısınmasından bağımsız olarak sıcaklık artışları her bölgede eşit derecede hissedilmeyecek. İklim modellerini dikkate alan araştırmalar, Kuzey Kutbu, Orta Brezilya, Akdeniz Havzası ve kıtasal ABD’nin küresel ortalamadan çok daha fazla ısınabileceğini belirtiyor.
 
Peki bu durum bizim için ne anlam ifade ediyor? "Küresel ortalama sıcaklıklar" ve "bölgesel sıcak noktalar" gibi takip edilen istatistikler politika yapıcılar için faydalı olsa da bireysel olarak yaşayacağımız tecrübeleri anlatmak noktasında yetersiz kalıyor. Yaşanacakları tam olarak anlayabilmek için şehirlerin sokakları, iş yerleri, kamusal alanlar ve evlerimiz bu durumdan nasıl etkilenecek, bunları tartışmamız gerekiyor.
 
Hesaplamalarda dikkate alınmayanlar
 
Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi’nin yaptığı analizlere göre endüstri öncesi seviyelerin 4°C üzerinde olan küresel sıcaklıklara 2060'lı yıllarda ulaşılabilir. Bu da 38,7°C ile Birleşik Krallık’ta dış mekanlarda ölçülen en yüksek hava sıcaklığına sahip Cambridge’de sıcaklıkların 43 dereceye ulaşabileceğini gösteriyor. Ancak 2060 yılına yönelik bu tahmin, iklim modellerinin hava istasyonlarından topladığı ortalama sıcaklık verileri üzerinden yapılıyor. Bu istasyonlar, yapay ısı kaynaklarından uzakta ve genellikle çim ve bitki örtüsünün olduğu alanlarda bulunuyor. Ancak asfalt yüzeyler ve şehir merkezleri kırsal hava istasyonlarının bulunduğu bölgelerden çok daha farklı karakteristiklere sahip ve genellikle de birkaç derece daha sıcak. İklim modellerinin şehir merkezlerini dikkate aldığı durumlarda bile aylık ortalama sıcaklıklar hesaplanırken günlük değişimler, sokaklar arasındaki farklar hesaba katılmayabiliyor ve ileride şehirlerde karşılaşacağımız iklim değişikliği konusunun ciddiyetini yansıtmıyor.
 
İklim bilimini iç mekanlara taşımak
 
İklim değişikliğinin etkilerini gerçek anlamda anlayabilmek için hayatımızın çoğunu geçirdiğimiz ev ve iş yeri gibi iç mekanlardaki koşulları da simüle etmemiz gerekiyor. Hissedilen sıcaklığı anlayabilmek için nem, havalandırma, yüzeylerden yayılan ısı ve bina sakinlerinin metabolik hızı, giysileri gibi faktörleri de dikkate almalıyız. Örneğin; 38°C'lik bir hava sıcaklığı, %30 bağıl nem ile birleştiğinde tehlikeli olarak nitelendirilir. Ancak, bu oran %80'e ulaştığında ölümcül olabilir. Herhangi bir yalıtım veya soğutucu mekanizma olmadan yüksek nem oranına sahip iç mekan sıcaklıkları milyonlar için dayanılmaz, hatta ölümcül hale gelebilir.
 
Loughborough Üniversitesi Profesörü Robert Wilby’nin yürüttüğü bir araştırmaya göre metal bir çatının altındaki yalıtımlı bir katman, dışarıdaki sıcaklık artışı 4°C’den daha fazla olsa bile iç mekan sıcaklıklarını mevcut seviyede tutabiliyor. Ne yazık ki, gün boyu içeride biriken ısı geceleri dışarıya daha az çıkabildiğinden, bu çözüm yolu gece vakti içeride hissedilen sıcaklığı yükseltme potansiyeline sahip. Bu nedenle ileride iç mekan sıcaklıkları için gündüzle gece arasında bir seçim yapılması gerekecek gibi gözüküyor. 
 
Eğer hızlı bir şekilde harekete geçmezsek, dayanılmaz derecede sıcaklıklara maruz kalacak şehirlerin ve evlerin sayısı giderek artacak. Bu durumu engellemek için iklim müzakerelerinde yapılacak tartışmaların yalnızca tahmini sayılar üzerinden değil, “hissedilen sıcaklıklar” üzerinden olması gerekiyor. Karar vericilerin doğru adımları atabilmesi için, geçmişte yaşanan sıcaklara dair kişisel tecrübelerinden yararlanıp, hem dış hem de iç mekanlarda hissettikleri en yüksek sıcaklıkları hatırlaması iyi bir başlangıç noktası olabilir. 
 

SHARE: READ MORE

4 February

Günümüzün değişen iş koşullarında bulut teknolojilerinin ve SaaS (Hizmet Olarak Yazılım) uygulamalarının payı giderek artıyor!

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Günlük yaşantımızın birçok noktasında radikal değişikliklere yol açan olan COVID-19 salgını, mevcut çalışma koşullarında da zorunlu ve hızlı değişikliklere sebep oldu. Hükümetler salgının yayılmasını yavaşlatabilmek için çalışanları ve işverenleri etkileyen çeşitli kısıtlamalar yürürlüğe koydu. Pandemi dolayısıyla işyeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşayan çalışanların sayısı 2021'in başında da yüksek seviyelerde seyrediyor ve tüm dünya ülkelerindeki çalışanların %93'ü çeşitli formlarda iş yeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşıyor.
 
İş yeri kısıtlamalarının tetiklenmesi ile beraber birçok şirket evden çalışma çözümlerini benimsemek zorunda kaldı. Pandemi öncesi dünyada genellikle Silikon Vadisi’nde yer alan bazı şirketlerce uygulanan bir akım olarak görülen evden çalışma düzeni, pandemi ile birlikte günümüzün yeni normali olmaya aday. Facebook, Twitter ve Microsoft gibi dev şirketler pandemiden sonra da çalışanlarının çoğunun kalıcı olarak evden çalışmasına izin vermeyi planlıyor.
 
Türkiye’de de bu trend büyük şirketler tarafından gündeme getirilmeye başlandı. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, pandemi önemleri doğrultusunda dünya üzerinde milyonlarca çalışanın yeni normali haline gelen uzaktan çalışma modelinin Koç Topluluğu şirketlerindeki 35 bin ofis çalışanı için bundan sonra kalıcı hale geleceğini belirtirken “Değişmekten korkmuyoruz, kendimize güveniyoruz” diye ekledi.
 
Bu trendin işletmeler üzerinde önemli bir etkisi olacak ve muhtemelen pek çoğunun daha esnek iş yeri modellerine geçtiğini göreceğiz. İçinde bulunduğumuz koronavirüs krizinin, neyin işe yarayıp neyin yaramadığını gösteren, büyük ölçekli bir uzaktan çalışma deneyi olarak hizmet ettiğini söylemek mümkün. Bu krizin hızlandırdığı daha esnek iş yeri modellerine yönelik eğilim, çalışanlara konum ve zaman yönetimi açısından daha fazla esneklik sağlıyor.
 
Değişen çalışma pratiklerinin büyük destekçisi:  Bulut teknolojisi
 
Bulut teknolojisi kullanımı, kullandıkça öde fiyatlandırma modeliyle kaynakların internet üzerinden isteğe bağlı olarak sunulmasıdır. Bulut teknolojisi ile fiziksel veri merkezleri ve sunucuları doğrudan satın almak ve bunların düzenli bakımını yapmak yerine, bir bulut sağlayıcısı ile ihtiyaç duyulduğu oranda bilgi işlem gücü, depolama, veri tabanları ve güvenlik gibi teknoloji hizmetlerine erişebilmek mümkün hale geliyor. Uluslararası Veri Grubu tarafından yapılan bir araştırmaya göre işletmelerin %69'u belirli kapasitede bulut teknolojisini kullanıyor ve %18'i bir noktada bulut bilişim çözümlerini uygulamayı planladıklarını söylüyor.
 
Farklı büyüklüklerde olan ve çeşitli sektörlerde yer alan organizasyonlar veri yedekleme, büyük veri analizi ve müşteriye yönelik web uygulamaları gibi birçok çözüm için bulut teknolojisini kullanıyor. Makine öğrenimi ve veri analitiği gibi çeşitli teknolojilere kolay erişim sağlanmasıyla organizasyonların inovasyon kapasitesinde artış ve daha çevik çalışma düzenleri gözlemleniyor
 
Günümüzün uzaktan çalışma düzeni ile dünyanın farklı noktalarından çalışan ekipler, bulut teknolojisinin sunduğu küresel altyapı sayesinde eş zamanlı olarak çalışma imkanı buluyor. Teknoloji sayesinde ürünler, farklı fiziksel noktalarda bulunan son kullanıcılara saniyeler içerisinde ulaşıyor.
 
Kurumsal şirketlerin SaaS çözümlerine ilgisi artıyor! 
 
Bulut teknolojisinin mümkün kıldığı Hizmet Olarak Yazılım (Software as a Service- SaaS), bulut tabanlı bir yazılım uygulamasının bir kullanıcıya lisanslandığı bir yazılım teslim modelidir. Uygulamaya internet üzerinden erişilir, yani kullanıcı yazılımı yerel olarak kurmak, bakımını yapmak ve güvenliğini sağlamak zorunda kalmaz. SaaS uygulamaları genellikle abonelik temelinde lisanslanır. Hizmet düzeyine ve ihtiyaç duyulan kullanıcı sayısına bağlı olarak aylık bir ücret yansıtılır. Bu şekilde bir SaaS sağlayıcısı, uygulamalarını hizmet olarak internet üzerinden sunar.
 
Pandemi ile beraber ismini sık sık duyduğumuz ve kullandığımız sanal görüşme uygulaması Zoom, kurulum yapılmasına gerek kalmadan internet tarayıcısı üzerinden kullanılması ile tipik bir SaaS örneği. Şirket içi iletişim çözümleri sunan son dönemin popüler hizmetlerinden birisi olan Slack’e de bir başka SaaS örneği denebilir.
 
Crunchbase’in yayımladığı SaaS şirketleri listesine göre dünya genelinde bulunan 15.529 SaaS şirketi içerisinde 117 milyar dolardan fazla değeri ile Salesforce en tepede yer alıyor. Gartner tarafından yayımlanan rapora göre ise SaaS şirketlerinin dünya çapında pazar gelirlerinin 2022'ye kadar 151 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.
 
Bu yükselen trendin arkasındaki en büyük motivasyon olarak SaaS çözümlerinin organizasyonlara sunduğu avantajlar yer alıyor. IBM, SaaS kullanımın öne çıkan dört faydasını şu şekilde belirtiyor:
 
Kurulum kolaylığı: Hizmet olarak yazılım geleneksel modelden farklı çünkü yazılım (uygulama) zaten buluta yüklenmiş ve yapılandırılmış durumda. Sunucuda yer alan uygulamayı müşteriye özel konfigürasyonlarda deneyip birkaç saat içinde kullanıma hazır hale getirebilirsiniz. Bu kolaylık sayesinde kurulum için harcanan zaman azalıyor.
 
Düşük maliyetler: SaaS, genellikle paylaşımı mümkün kılan veya birden fazla müşteriye servis sağlayan bir ortamda bulunduğu için donanım ve yazılım lisansı maliyetleri geleneksel modele göre düşük. SaaS sağlayıcısının sahip olduğu sunucu üzerinden hizmet sağlandığı ve bu çözümü kullanan tüm müşteriler arasında bölündüğü için müşteriye yansıyan bakım maliyetleri de azalmış oluyor.
 
Ölçeklenebilirlik ve entegrasyon: SaaS çözümleri genellikle ölçeklenebilir ve diğer SaaS sağlayıcıları ile entegrasyona sahip bulut ortamlarında bulunur. Geleneksel modelle karşılaştırıldığında, başka bir sunucu veya yazılım satın alınmasına gerek yok. Böyle bir ihtiyaç durumunda yalnızca yeni bir SaaS çözümünün etkinleştirilmesi gerekir ve sunucu kapasitesi planlaması açısından SaaS sağlayıcısı bunu müşteri için ayarlayacaktır. Ek olarak, sunulan SaaS çözümlerini belirli ihtiyaçlar doğrultusunda yukarı ve aşağı ölçeklendirme esnekliği mevcuttur.
 
Kullanım kolaylığı: SaaS çözümleri, en iyi uygulamalar ve örneklerle birlikte müşteriye sunulduğundan kullanımı oldukça kolay. Kullanıcılar önceden bazı özelliklerin uygunluğunu ve işlevselliğini test edebilir. Ayrıca, farklı sürümlere sahip birden fazla hesabınız olabilir ve sorunsuz bir geçiş yapabilirsiniz. Büyük organizasyonlar için bile, satın almadan önce yazılımı test etmek için SaaS çözümleri denenebilir.
 
Yeni çalışma düzeninde SaaS’ın yeri:
 
Video konferans ve gerçek zamanlı iletişim gibi işbirliğini arttıran çözümlerden veri analizi ve e-posta pazarlaması gibi görevleri otomatikleştirenlere kadar birçok çözüm sunan SaaS araçlarının evrimi, yalnızca kurumların maruz kaldığı COVID-19 salgınından etkilerini hafifletmeye yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda mevcut ve gelecekteki zorluklar karşısında başarılı olmaları için bir yol gösterici pozisyonda bulunuyor.
 
Bunun nedeni, çoğu SaaS çözümünün şirket içi ekosistemler yerine bulut için tasarlanması ve geliştirilmesi. Uzaktan çalışanlar, ofiste tipik olarak kullanacakları araçlara sanal özel ağlar (VPN'ler) aracılığıyla web tarayıcıları üzerinden kolayca erişebiliyorlar. İş akışları neredeyse tam verimlilikle çalışırken çalışanlar arası bağlantılar aksamaya uğramamış oluyor.
 
Bundan yalnızca 10 yıl öncesini düşündüğümüzde, bu gelişmelere imkansız gözüyle bakıyorduk. İşyerlerinde kullanılan teknoloji çözümlerinin yükselişi, maliyetleri en aza indiren, üretkenliği arttıran ve giderleri düşüren çalışma dünyası dönüşümünü mümkün kılıyor. Pandemi koşulları, SaaS çözümlerinin kullanımının şirketlere sunduğu faydaları ve çevikliği daha net bir şekilde ön plana çıkardı. Konu ile ilgili çalışmalarda yer alan tahminlere paralel olarak SaaS sektörü büyümeye ve inovatif çözümler sunmaya devam edeceğini söylemek mümkün.
 

SHARE: READ MORE

29 January

Çeşitliliğe Yeni Bir Bakış Açısı: İçe Dönük Kadınlar

*Bu haberi 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Daha önce “sessiz”, “utangaç”, “soğuk” gibi sıfatlar sizi tanımlamak için kullanıldı mı? Eğer öyleyse, siz de dışa dönüklerin dünyasında yaşayan içe dönüklerden olabilirsiniz.

Yaygın olarak nüfusun dışa dönük olarak kabul edildiği Amerika’da bile toplumun üçte birinin içe dönük olduğu tahmin ediliyor. Asya’da bu oranın çok daha yüksek olduğu düşünülmekte. Türkiye’de ise içe dönük kişi sayısıyla ilgili herhangi bir istatistiki veri maalesef bulunmuyor.

İçe ya da dışa dönük olmak hayatımızda belirleyici bir öneme sahip. Carl Jung’un Psikolojide Tipler (Psychological Types) kitabında içe dönük/dışa dönük olmak kişiliğin vazgeçilmez bir parçası olarak tanımlanıyor. Bugün de kişilik belirlemede yaygın olarak kullanılan Beş Faktör Kişilik Envanteri’nin bir boyutunu içe dönük/dışa dönük olmak oluşturuyor. Ancak içe dönüklük farklı bir kişilik özelliği olarak kabul edilmektense, toplumun yalnızca dışa dönüklüğü ödüllendirmesi nedeniyle genellikle bir rahatsızlık olarak nitelendiriliyor. TDK’nın kavramı tanımlama şekli de bu görüşü yansıtıyor: “Çevresiyle iletişim kurmada güçlük çeken, içine kapalı, sosyal ilişkileri zayıf olan (kimse)”.

Susan Cain, İçe Dönüklerin Gücü (The Power of Introverts) adlı kitabında, bu kalıplaşmış düşüncelerin neden doğru olmadığını bize gösteriyor: İçe dönükler farz edilenin aksine asosyal değiller, yalnızca farklı şekilde sosyalleşiyorlar. Kalabalık gruplar yerine samimi olunan birkaç yakın arkadaşla görüşmeyi, daha az uyaranın olduğu sakin ortamlarda vakit geçirmeyi, konuşmadan önce dinlemeyi ve düşünmeyi tercih ediyorlar.

Ancak toplumda standartlar daha çok uyarana ihtiyaç duyan dışa dönüklere göre belirlendiğinden, içe dönükler hayatları boyunca farklı ortamlarda ayrımcılığa ve önyargıya maruz kalıyor. Çocukluktan itibaren daha sosyal olmamız için uygulanan baskı, üniversite döneminde artıyor; derslerde söz almak bir başarı kriteri olarak değerlendiriliyor. Sunum yapabilme ve iletişim kurma becerisinin başarılı olmak ile doğrudan ilişkisi olduğu düşünüldüğünden, iş hayatında da dışa dönük olma beklentisi peşimizi bırakmıyor, “etkili iletişim becerileri” iş ilanlarında sık sık karşımıza çıkıyor.

Halihazırda iş hayatında birçok engelle karşı karşıya olan kadınlar için ise durum daha karışık. İş Dünyasında Kadın Olmak adlı kısamızda bahsettiğimiz gibi; iş hayatında kadınlar ve erkekler aynı davranışları sergilediğinde cinsiyetleri nedeniyle çoğunlukla bu davranışlar farklı yorumlanıyor. Örneğin eşitlikçi karar alma süreçleri feminen liderlik olarak algılanırken, bu özelliğe sahip olmayan kadınlar, erkek çalışma arkadaşlarının aksine “zorba” (bossy) ve “aceleci” (pushy) olarak algılanıyor. İçe dönüklük de toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engellerle birlikte kadınların iş hayatında pek çok farklı problem yaşamasına yol açıyor.

Geçtiğimiz günlerde iş hayatında içe dönük kadınlarla ilgili araştırmalar yapmak için oluşturulan Kaktüs Projesi’ni anlatan bir yazıyla karşılaştıktan sonra, konuyu daha detaylı dinlemek için projenin yaratıcılarından Hilal Erkoca ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Kaktüs Projesi nedir? Bu projeye başlamanızın arkasındaki hikâyeyi paylaşabilir misiniz? 

İş hayatındaki dışa dönük kurallarla epey hırpalanmış iki içe dönük kadın olarak bir araya gelip, içe dönüklerin buluşabileceği bir platform kurmaya karar verdik. Adını da Kaktüs Projesi koyduk. Biliyorsunuz, kaktüs, çiçek bahçesindeki en ilgi çeken bitki değil, kendini göstermekle o kadar da ilgilenmeyen bir bitki. İçe dönüklük de dikenli bir kaktüs gibi hissetmek bazen. Kendi halinde, kimi zaman yalnız ama hayat dolu olmak, az su ve bol güneşle kendi yağında kavrulabilmek. Belki başka bitkiler kadar ilgiye, muhabbete ihtiyaç duymamak. Yine de dikenleriyle ve farklılığıyla güzel olmak ve hatta isteyince çiçek bile açmak…

Pandemide evden çalışmaya geçmemizle birlikte, içe dönük kavramının ne olduğunu kendisinden öğrendiğim Norveçli ev arkadaşımla evden çalışmaktan ne kadar zevk aldığımızdan, açık ofis ortamının zorluklarından konuştuk. İkimiz de dış uyaranlara karşı aşırı hassasız. Karşı masamızda birinin o gün üzgün ya da asık suratlı olması, yüksek sesli telefon konuşmaları ya da farklı teknolojik cihazlardan yayılan sesler kolayca kötü bir gün geçirmemize sebep olabiliyor. Bu dönemde özellikle neden bizim gibilerin nasıl hissettiğinin ve düşündüğünün önemsenmediğini sorguladık. Sonra Impact Hub'un Medyada Değişim Yaratanlar hibe programına başvurduk, sorguladığımız her şey, başkaları da yanıt bulabilsin diye bir multimedya hikâyeye ve bir internet sitesine dönüştü.

İş hayatında “içe dönük”olmak konusunda bir farkındalık mevcut mu? 

Benim gözlemim konuyla ve kavramla aşina olanların çoğunlukla içe dönükler olduğu. İnsanlar bu kavramı, ya bana olduğu gibi bir arkadaşından duyuyor ya da “bende bir terslik mi var” diye internette araştırırken kişilik testlerinde denk gelerek öğreniyorlar. Toplumumuzda içe dönüklük 'utangaçlık', 'asosyallik', 'tuhaflık' olarak görüldüğü için bu durumu inkâr etme ve dışa dönük gibi davranmaya çabalama söz konusu. İş ortamlarında da bu durum devam ediyor çünkü çoğunlukla dışa dönüklük ödüllendiriliyor. İşe alımlarda klasik anlamda iletişim yeteneği gelişmiş, iş görüşmesinde beden dili ve cevaplarıyla 'parlayan' adaylar tercih ediliyor. O yüzden iş görüşmelerinde çoğu içe dönüğün işi alabilmek için dışa dönük taklidi yaptığını düşünüyorum. En azından ben çok yaptım, görüşmelerimin çoğu da olumlu sonuç verdi.

Hal böyle olunca, içe dönüklük iş ortamında gizli gizli acı çektiğimiz bir konu oluyor ve gizlemek zorunda olduğumuz için de umursanmayan bir kavram olarak kalmaya devam ediyor. Dile getirmedikçe kırılamayacak bir kısır döngü aslında; iş dünyası dışa dönüklere göre tasarlanmış, içe dönükler rol yapıyor, sorun olduğu gibi kalmaya devam ediyor.

Peki toplumsal cinsiyet lensinden konuya bakacak olursak; içe dönük bir kadın iş yerinde neler hissediyor? 

İş ortamında maalesef toplumsal cinsiyet rolleri dayatılabiliyor. Kadınların, erkeklerin yönettiği ve aktif olarak oynadığı bir futbol maçında daha az değerli görülen rolleri üstlenmesi gerektiği bir oyuna benzetiyorum bunu. Oyun kuran orta saha, gole giden forvetler, baş hakem erkek, dördüncü hakem ise kadın. Bir kadının önemli rolleri üstlenmesi için bir şekilde sivrilmesi gerekiyor. Bunun için de işini çok iyi yapmasının yanında- ki her zaman dikkate alınan bir kriter değil- sesini duyurabilmesi gerekiyor. Yani bir kadının çoğunlukla iş yerinde dikkat çekebilmesi için dışa dönük olması gerekiyor, bu nedenle de içe dönük kadınlar arka planda kalıyor. İçe dönük karakterini rahatça gösteremeyen kadınlarda bu durum huzursuzluk hissine yol açıyor. Çoğunlukla sorun hissettiği alanlarda, değişmesi ve iş hayatının gerekliliklerine ayak uydurması gerekenin kendisi olduğunu düşünüyor.

Bu çerçeveden bakacak olursak, içe dönük erkeklerin de kadınlarla benzer problemleri olduğunu düşünüyorum. Kendilerine sorarsak muhtemelen anlaşılamamaktan muzdarip olduklarını söyleyeceklerdir. Ancak kadınlar erkeklere kıyasla iş hayatında yükselme ve kendini ifade etme konularında daha dezavantajlı. Yöneticilik pozisyonlarında kadın-erkek oranına bakmak aradaki uçurumu görmeye yetiyor. İçe dönük kadın iş hayatında çifte dezavantaj yaşıyor; hem toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engeller hem de içe dönük karakter özelliği.

İş hayatında içe dönük ve dışa dönük olan kadınlar dışarıdan nasıl algılanıyor?

İçe dönük kadınlara yönelik “asosyal”, “sessiz”, “utangaç”, “özgüvensiz”, “o bu işi yapamaz” şeklinde bir algı var. Kendini daha az ifade etmek hala yetersizlik olarak görülüyor ve bunun bir iletişim tercihi olduğu göz ardı ediliyor. İçe dönüklüğümle barıştıktan ve bu halimle gurur duymaya başladıktan sonra bu konuyu her yerde dile getirmeye başladım. İnsanların ilk tepkisi beni teselli etmek ister gibi “ama sen içe dönük değilsin ki” oldu. Bu kalıbı bir iltifat gibi kullanıyoruz. Oysa kimseye, “sen dışa dönük değilsin ki” deyip iltifat ettiğimizi düşünmeyiz.

İş hayatında da buna benzer bir yaklaşım var. İçe dönüklüğün uygun görüldüğü dikkat ve bağımsız çalışma isteyen finans ve IT gibi alanların haricinde dışa dönüklük, aranan, yükseltilen ve övülen bir karakter özelliği. Performans açısından içe dönüklüğün yetersizlik olarak algılanmasının yanı sıra, içe dönük kadınların daha az konuşmayı tercih etmeleri asosyallik olarak nitelendirilerek iş arkadaşlıklarını da olumsuz etkileyebiliyor. Bir taraftan da bu işe dışa dönükler tarafından bakacak olursak, az konuşmak ne kadar olumsuz değerlendiriliyorsa fazla sıcak kanlı ve konuşkan olmak da yanlış algılanabiliyor. Özellikle networking arayışında kadınların davranışları kimi zaman flört olarak anlaşılabiliyor ya da suistimal ediliyor. İş hayatında kadınların da belirli bir dereceye kadar dışa dönük olması hoş karşılanıyor diyebiliriz.

İçe dönük bir kadın iş hayatında ne tür engellerle karşılaşıyor?

Ofis ortamı ve iş yapma biçimleri karşılaşılan en büyük engellerden. Ofis ortamımız, en az günde sekiz saatini orada geçirecek olan kişiler biz olduğumuz halde, başkaları tarafından biçimlendiriliyor. Bir çiçeğin nerede mutlu olacağı, yerini sevip sevmeyeceği tartışılırken çalışanların nerede mutlu olacağı, çiçek açıp açmayacağı ise maalesef göz ardı ediliyor.

Ofis ortamlarının nasıl şekillendiği, hangi tür iletişim araçlarının kullanıldığı, toplantıların hangi yöntemle yürütüldüğü çalışanlarda büyük bir fark yaratabiliyor. Verimliliğe bir katkısı olmadığı ispatlandığı halde sıklıkla kullanılan açık ofis düzenini eleştirememek, 'beyin fırtınaları'nın ve ardı kesilmez ekip toplantılarının işi sürdürmek ve birlikte çalışmak için tek yöntem olmadığını dillendirememek içe dönüklerde baskı yaratıyor.

İş dünyasının önemli bir uygulaması olan networking’ler de içe dönükler için büyük bir stres kaynağı olabiliyor. Çoğu içe dönük insanın networking kelimesinden bile nefret ettiğini biliyorum. Çünkü kalabalıkları, bir sürü insanla konuşmayı ve onları etkileme zorunluluğunu çağrıştırıyor. Yine dışa dönük dünya kuralları çerçevesinde şekillenmiş bir kavram. Oysa farklı şekilde kurgulandığı durumda, içe dönükler de güçlü noktaları sayesinde derin ve amacına ulaşan sohbetle sağlam networkler kurabilir.

İş hayatında doğal kabul edilen bu kavramları sorgulamaya açamıyoruz. Örneğin alternatif iletişim yöntemleri tartışmaya açılarak, toplantıların herkesi kapsayıcı, herkes için verimli hale gelebilmesi için yaratıcı bir yol üzerine düşünülemez mi? Bunları sorgulayabilmenin temel hakkımız olduğunu düşünüyorum.

İçe dönük olmak iş hayatında performansı nasıl etkiliyor?  İçe dönük kadın çalışanların dışa dönük çalışma arkadaşlarından daha güçlü olduğu alanlar var mı? 

İçe dönüklük; yüksek konsantrasyon kapasitesi, yaratıcılık, bireysel çalışma yetisi, empati gibi özelliklerle bağdaştırılıyor. Bunlar aynı zamanda başarılı liderlerin özellikleri. Özellikle empati yeteneği, içe dönüklerin birlikte çalıştıkları insanların hislerini ve beklentilerini anlamalarına yardımcı olabilen bir özellik. Sanılanın aksine dünyada pek çok başarılı içe dönük lider var. Bill Gates, Albert Einstein, Mahatma Gandhi, Rosa Parks gösterilen örneklerden bazıları.

Türkiye'de kendini içe dönük olarak tanımlayan yönetici ya da lider konumunda kaç kişi olduğunu araştırmak çok ilginç olurdu. Tahminim iş hayatında yönetici kadrosunda bu sayının çok olmayacağı yönünde. Bunun farklı sebepleri olabilir; içe dönüklük toplumda negatif algılandığı için kişilerin bu özelliklerini saklamaları ya da gerçekten de içe dönüklerin yükseltilmemesi ve üst kademelerde kendilerine yer bulamamaları.

İçe dönük olmak bir kadının kariyer yolculuğunu nasıl etkiliyor?  

İçe dönüklüğünün erken farkına varmış bir kadın kendine uygun olacağını varsaydığı mesleklere yönelebilir. Bu sayede sevmediği, uyum sağlamakta zorlanacağı iş ve ortamlarda rol yapmak durumunda kalmaz. Erken keşfetmenin ve kabul etmenin çok kuvvetli bir dönüştürücü etkisi olduğuna inanıyorum. Tabii hiçbir zaman geç değil. Kendin olamayarak sürdürülen bir iş yaşamında doyum ve mutluluk yakalanamıyor. Bizim kuşağımızda sık iş değiştiren ya da kendi işini kuran insanlar arasında içe dönüklerin çok olduğunu sanıyorum. Ofis ya da iş arkadaşı değiştirmekle, dikkate alınmamanın baskısı, kendin olamamanın tatminsizliği dinmiyor. Bu yüzden insanlar, belki hayalleri bile olmadığı halde, sırf kendi işlerinin başında olabilmek, bir nevi kendileri olabilmek için risk alıyor, yeni bir iş kuruyorlar.

Bunu cesurca bulsam da içinde bulunduğumuz ortamları dönüştürmeye çalışmayı da cesurca buluyorum. Örneğin şirketlerin çeşitlilik yaklaşımının bir katmanı da bu olabilir. Biz dışa dönük rolü yaptıkça, rahatsızlıklarımızı ve çözüm önerilerimizi dile getirmedikçe bu konu konuşulmamaya devam edecek. Pek çok içe dönük değişmesi gerekenin kendisi olduğuna inandığı ve sevmediği ortamlarda çalışacak.

Son olarak, içe dönük kadınlar iş hayatında nasıl güçlenebilir?  

İçe dönüklüğü rahatça konuşarak, söylemekten çekinmeyerek, sayıca ne kadar çok olduğumuzu, bizim ihtiyaçlarımızın da iş hayatında dikkate alınması gerektiğini vurgulayarak değişim başlatabiliriz. İş hayatında huzursuz olduğumuz her noktanın sorgulanabilir olduğunu kendimize hatırlatabilirsek, suçu her zaman kendimizde aramayız diye düşünüyorum. Alice Miller'ın “Beden Asla Yalan Söylemez” kitabı bu noktada iyi bir örnek. Miller, gürültülü açık ofis ortamında, ya da çevrimiçi katıldığımız toplantıda huzursuzluk duyuyorsak duygularımız gerçektir, bize bir mesaj vermeye, acı çeken bir noktayı göstermeye çalışıyordur, diyor. Sessizce acı çeken noktalarımızı kontrol ederek işe başlayabiliriz. Bu şekilde belki önce yüksek sesle acı çeker, başkaları tarafından duyulur ve bir gün bu sorunlardan da kurtuluruz.
 

SHARE: READ MORE

21 January

‘COVID Jenerasyonu’: Gençler pandeminin etkisiyle nasıl başa çıkıyor?

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin başlamasıyla birlikte devletler COVID-19 ile mücadele etmek için karantina ve sokağa çıkma yasakları ilan etti. Pek çok ülke okulları kapatma kararı alarak uzaktan eğitim modelini tercih etti. Yaşanan ekonomik yavaşlama ile beraber küçük işletmeler zarar gördü ve bazıları kapanmak zorunda kaldı. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan pek çok genç ise okullarına devam etmek veya kendilerine yeni bir iş bulmak için çeşitli alternatifler geliştirdiler.
 
Adesola Akerele, pandemi süresince gelecek planlarını değiştirme karar alan gençler arasında. Akerele, ilk olarak Londra’da bir üretim şirketinde bulunan stajyerlik pozisyonuna başvurma hayalinden vazgeçti.  Çünkü 23 yaşındaki yeni mezun Akerele de yaşıtları gibi pandeminin kurbanı olmuş, durdurulan işe alımlar ve akademik çalışmalardan ötürü çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştı.
 
Fakat Akerele, aynı zamanda var olan bir değişikliğin de farkına vardı. Hayatı boyunca Britanya’da siyah bir vatandaş olmak hakkında yazı yazmak isteyen Akerele, geçen yaz başlayan ve dünyanın pek çok ülkesinde gerçekleşen faşizm karşıtı protestoların ardından, ilk defa insanların yazmak istediklerini dinlemek için hazır olduğunu düşünmeye başladı.
 
Thomson Reuters Foundation’a konuşan Akerele ‘Anlaşılması zor ve yaratıcı işlerin yerine karantina günlerinde senaryo yazarı olarak kendimi geliştirmek adına yazılarıma odaklandım.’ yorumunu yaptı ve ekledi ‘Pandemi bana önceden sahip olmadığım bir fırsat sundu: Fikirlerimi geliştirecek ve yazıya dökecek kadar yeterli zaman’.
 
Odalarında kod yazan gençlerden, giriş seviyesi işler yerine kendi start-up’larını kuran yeni mezunlara kadar, Akerele de COVID jenerasyonunun bir parçası. Tıpkı yaşıtları gibi o da 2021 yılında meslek sahibi olabilmek için çeşitli yenilikler bulmak ve kendini geliştirmek zorunda.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) küresel ölçekte yaptığı bir ankete göre altı gençten biri pandemi başladıktan sonra çalışmayı bıraktı ve yarısından fazlası akademik çalışmalarına ara vermek durumunda kaldı.
 
Uzmanlara göre pandemi ile beraber ortaya çıkan yeni normalin, COVID jenerasyonunun kariyer beklentileri ve planları üzerinde yaratacağı etkiyi bilmek için henüz çok erken. Ancak bu yeni jenerasyonun mesleklere ve iş dünyasına bakışı 2021 yılı ve sonrasında geleneksel perspektiflerin dışında olacağı düşünülüyor.
 
ABD merkezli International Youth Foundation’ın CEO’su Susan Reichle’a göre artık gençler kariyer olanaklarına ve eğitimlerine çok daha girişimci ve inovatif bir şekilde yaklaşıyorlar. Örneğin birincil olarak tercih edilen sağlık ve hizmet sektöründeki iş olanakları artık eskisi kadar revaçta değil.
 
Pandemi sebebiyle Mumbai’de, çalıştığı İtalyan restoranından ayrılmak zorunda kalan Bhargav Joshi de kendisine yeni bir kariyer çizen gençler için iyi bir örnek oluşturuyor. COVID-19 sebebiyle işinden ayrıldıktan sonra, aşçılık yeteneklerini ailesinin mutfağıyla birleştiren Joshi, paket servisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Yaklaşık olarak 5 ay önce bu işe başladığını belirten Joshi, işten ayrılmasından sonra oluşan zararı telafi ettiğini ve bunun onun için büyük bir başarı olduğunu söyledi.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre girişimcilik ve free-lance çalışılabilen iş türleri pandemiden önce de ebeveynlerine kıyasla işsiz kalma ihtimali 3 kat daha fazla olan gençler arasında yaygındı. Pandemiyle beraber bu eğilim hızlanarak arttı ve gençler para kazanmak için yaratıcı iş modelleri geliştirmeye başladılar.
 
Örneğin Akerele, çok fazla başvuranın ve rekabetin yüksek olduğu birkaç iş başvurusuna yoğunlaşmaktansa, senaryo yazarı olarak free-lance işler bulmanın ve bağımsız projelerde çalışmanın kendisi için çok daha faydalı olacağının farkına vardı. Ekim ayında bir TV programıyla anlaşmayı başaran Akerele, siyah Birleşik Krallık vatandaşlarının tecrübelerine dair içerik üretiyor.
 
Ancak pek çok genç Akerele kadar şanslı değil. Bunun yanında yaratıcı projeleri takip etmek ve kendi girişimlerini kurmak için yeterli finansmana da sahip değiller. Reichle’ye göre bu durum hükümetler için bir fırsat oluşturabilir. Yeni finansman imkanları yaratılarak genç girişimciler teşvik edilebilir.
 
Dijital Araçlar
 
21 yaşında Namibia Üniversitesi’nde bir öğrenci olan Kimberly-Viola Heita, 2020 yılı boyunca radyo sunucu olmak için siyasal bir topluluk kurmuş ve arkadaşlarıyla çeşitli toplantılar organize etmişti. Fakat pandeminin çıkması ile beraber tüm öğrenciler kırsal bölgelerdeki evlerine dönmek zorunda kaldı. Her ne kadar internete erişim kısıtlı da olsa, kurduğu topluluğun devam etmesini isteyen Heita, WhatsApp Messenger üzerinde 100’ün üzerinde arkadaşıyla çeşitli çalışma grupları organize ederek pandeminin ortaya çıkardığı olumsuzluklara rağmen topluluğun devamlılığı sağlamayı başardı.
 
ILO’da iş uzmanı olarak çalışan Drew Gardiner’a göre pandemi sonrasında büyük ölçüde dijitalleşen eğitim ve meslekler, pandemi sonrasında yükselme eğilimi göstermekte. Dolayısıyla gençlerin bilişim ve dijital alanlarında kendilerini geliştirmeleri çok daha önemli bir hale gelecek. Gardiner’a göre gençler kodlama, yazılım ve yapay zekâ alanlarında kendilerini geliştirmek istiyor fakat aynı zamanda daha basit olan çeviri ve redaksiyon işlerine de oldukça ilgililer.
 
Özellikle bilişim teknolojileri ve kodlama alanlarında eğitimler çok yaygın değil fakat dünyanın farklı yerlerinde artan talebi karşılamak üzere yeni girişimler kuruluyor. Örneğin Microsoft, 25 milyon insanın ücretsiz olarak faydalanabileceği çevrimiçi dijital eğitim kursları açtı. Başka bir örnek olarak Afrika Kalkınma Bankası da ‘İş için Kodlama’ platformuyla beraber insanlara ücretsiz temel kodlama ve yazılım eğitimi imkanı sunuyor.
 
Dünya Bankası da ‘Click-on Kaduna’ isimli, dijital pazarlama, grafik, dizayn ve çevrimiçi iş bulma konularında eğitim verilen yeni bir proje başlattı. 33 yaşında Kuzey Nijerya’da yaşayan Aisha Abubakar da bu ücretsiz eğitimden faydalanarak WhatsApp aracılığıyla yeni bir mentoring programı geliştirdi ve bu program aracılığıyla kendi topluluğunda bulunan kadınlara küçük işletmelerini nasıl dijitalleştirebileceğini anlatıyor.
 
Topluluk Katılımı
 
ILO’nun düzenlediği anketin diğer bir sonucu, ankete katılan gençlerin yarısının kaygı ve depresyon sebebiyle olumsuz etkilendiğini ortaya çıkardı. Aralarında en fazla etkilenenler ise pandeminin başlamasının ardından işlerini kaybetmiş olanlar.
 
Avrupa Gençlik Forumu’nda sosyal ve ekonomik katılım alanında kıdemli politika uzmanı olarak görev yapan Nikita Sanaullah’a göre gençlerin içerisinde bulunduğu durum ve geleceğin belirsizliği daha büyük problemlerin habercisi olabilir ve şu anda yaşanılan kriz ekonomi ve istihdamın ötesinde daha büyük etkilere sebep olabilir.
 
Gençlerin içerisinde bulunduğu duruma dair değerlendirmelerde bulunan Sanaullah ‘Pek çok Avrupa ülkesinde, gençler belirli bir işte yeteri kadar çalışmamış oldukları için sosyal hizmetler ve işsizlik yardımlarından faydalanamıyorlar. Gelirlerini kaybetmeye devam ettikleri taktirde bazıları evsiz bile kalabilir’ yorumlarında bulundu.
 
Pandeminin yarattığı tüm bu olumsuzlukların yanında, olumlu bir gelişme de var. Gençler pandemi sürecinde sosyal konulara daha duyarlı hale geldi. ILO’nun düzenlediği ankete katılan gençlerin %25’i COVID-19 ile mücadeleye gönüllü olarak veya bağış yaparak katkı sağlamış.
 
San Francisco’da yaşayan 17 yaşındaki James Poetzcher, Covid’le mücadeleye destek vermek için sıra dışı bir yol geliştirdi. Hobi olarak hava kirliliği haritaları çıkarmaya başlayan James, sokağa çıkma kısıtlamalarıyla beraber, hava kirliliğini gösteren mavi noktaların kaybolmaya başladığının fark etti. Ağustos’ta Kaliforniya’da başlayan orman yangınları ardından, Poetzcher odasından geliştirdiği projesini bir adım ileriye taşıdı ve hükümetin, STK’ların kullanabileceği hava kalitesi veri portalı tasarladı.
 
Pandemi dünyanın çeşitli bölgelerinde gençleri olumsuz bir şekilde etkiledi. Fakat işe alımların durmasına ve internete erişimin problemli olduğu bölgelerde uzaktan eğitimin aksamasına rağmen pek çok genç dijital iletişim araçlarıyla çalışma grupları organize etmeye, kendi işlerini kurmaya ve COVID-19 ile mücadele için alternatif yollar geliştirmeye devam ediyor.
 

SHARE: READ MORE

20 January

Evsizliğin çözümü para yardımı kadar basit olabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2018’de Vancouver merkezli bir sivil toplum kuruluşu ‘Evsiz bir insana tekrar kendi ayakları üzerinde durabilmesi için binlerce dolar para verilse ne olur?’ sorusunu sorarak evsizlikle mücadeleye yeni bir yaklaşım getirdi. Bu yaklaşımın oldukça basit bir önermesi bulunuyordu: Eğer birisinin paraya ihtiyacı var ise olabilecek en etkili çözüm yolu koşulsuz olarak ona bu parayı vermektir.
 
New Leaf Project programı kapsamında gerçekleştirilen deneyler, bu yaklaşımın doğruluğunu ortaya koyuyor. Yapılan çalışma kapsamında kendilerine 7500 Kanada Doları verilen 50 evsiz, para yardımı almayan kontrol grubundakilere kıyasla daha hızlı bir biçimde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti ve gıda güvenceleri arttı. Hatta sene sonunda yardım olarak verilen paranın bir miktarı birikime dönüştü. Üstelik, hükümetin evsizlere yönelik yardım programlarına kıyasla New Leaf Project programının daha düşük maliyetli olduğu görülüyor.
 
New Leaf Project nasıl ortaya çıktı?
 
Programın kurucu ortakları, harekete geçme kararını 2017 yılında Hollandalı tarihçi Rutger Bregman’ın TED konuşmasını dinledikten sonra aldı. Bregman konuşmasında, yoksulluğun sona ermesi için evrensel temel gelirin uygulanabileceğinden bahsediyordu. Konuşmada geçen fikirler üzerine araştırma yapan ortaklar, Londra’da 13 evsiz insana nakdi yardım yapılan ve 1 yıl sonra 11 katılımcının düzenli ikamet edebildikleri bir eve sahip olduğu küçük çaplı bir deneyle karşılaştı. Doğrudan para transferi hakkında araştırmalarını derinleştiren ortaklar, Kenya’da yoksullukla mücadele kapsamında en fazla yardıma muhtaç ailelere nakit para yardımı yapan GiveDirectly gibi çeşitli başarı örnekleriyle karşılaştı.
 
Bu örnekler ve evsizlerle mücadele eden kurum temsilcileriyle yapılan görüşmeler, Vancouver’da artan evsiz sayısını fark eden ortakları, kendi uygulamalarını ortaya koymaları için teşvik etti.
 
Araştırma çıktıları ne gösteriyor?
 
British Columbia Üniversitesi iş birliği ile yapılan ilk uygulama, son zamanlarda evsiz kalmış ve akıl hastalığı veya madde bağımlılığıyla mücadele etmeyen kişilere odaklandı. Programın katılımcılarından birisi olan Ray, programın katılımcılarına sağladığı faydaları anlamak için iyi bir örnek oluşturuyor. Ray, çok uzun bir süre inşaat sektöründe çalıştıktan sonra işten çıkarıldığı ve hükümet tarafından yapılan yardımlar için gerekli niteliklere sahip olmadığı için barınaklara yerleşmek zorunda kalmış. Bu süre zarfında geçici bir işe girmesine rağmen yeni bir eve çıkacak kadar birikim oluşturamayan Ray’e verilen 7500 Kanada Doları pek çok yeni imkân için bir başlangıç noktası oluşturmuş. Aldığı nakdi yardımla bir daire kiralayan Ray, aynı zamanda kamu hizmeti çalışanı olarak eğitim almaya başlamış.
 
Ray ve daha pek çok katılımcı için programın etkileri çok olumluydu; Program kapsamında nakdi yardım alan insanların yarısı, ortalama olarak bir ay içerisinde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti, %70’inin gıda güvencesi arttı. Araştırmanın ilginç çıktılarından biri ise alkol, uyuşturucu ve sigara için bir yıl süresince harcanan paranın ortalama %40 seviyesinde düşüş göstermesi. Bunlarla birlikte, bazı katılımcılar, 12 ayın sonunda ortalama 775 Dolar değerinde para biriktirmeyi dahi başardı.
 
Hükümet destekli barınaklarda daha az kalan bu kişiler, devletin yılda kişi başı 8100 Dolar değerinde tasarruf etmesine sebep oldu. Halihazırda kapasite limitini doldurmuş olan barınak sistemleri üzerindeki baskının azalması da ayrıca programın olumlu etkileri arasında.
 
Programı bundan sonra neler bekliyor?
 
Program başarılı kabul edilse ve farklı şehirlerde uygulamalar için hazırlıklar sürüyor olsa da tabii ki program kapsamında karşılaşılan bazı zorluklar da mevcut. Örneğin katılımcıların halihazırda var olan faydalar vesilesiyle sahip oldukları paranın kesilmemesi için program yöneticileri British Columbia hükümetiyle birlikte çalışıyor. Sivil toplum kuruluşları bağış yoluyla elde ettikleri parayı değerlendirirken bazı kurallara uyması gerektiğinden, ilerleyen dönemlerde programın başka kurumlar tarafından gerçekleştirilmesinin önünde de birtakım engeller bulunuyor.
                                                                                         
Geleceği henüz belli olmasa da program, yoksulluk içerisinde yaşayan insanların doğru finansal tercihler yapamayacağı nedeniyle onlara para verilmemesine yönelik var olan algıyla mücadele etmesi açısından ezber bozan bir yaklaşıma sahip. Para yardımı yapılan kişilerin hayatları üzerinde kontrol hissettiklerini belirtmeleri ve kontrol hissiyle birlikte kendileri için doğru kararlar vermeleri programın belki de en önemli çıktısı.
 
 
 

SHARE: READ MORE

20 January

Geleceğin stratejilerini yönlendirecek bir araç: Sürdürülebilirlik verisi analitiği

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Günümüzde veri biliminin şirketlere sağlayabileceği sayısız fayda bulunuyor. Bunların belki de en önemlileri arasında yeni ürünler geliştirme ve müşteri deneyiminin ölçümlenmesi yer alıyor. Ancak rekabet yoğun iş dünyasında veri biliminin kurumlara sunabileceği en önemli potansiyel kazanım olarak operasyonel verimlilik gösteriliyor.  
 
Veri bilimi geleneksel olarak mevcutta tutulan veriyi kullanarak çıkarımlar yapmaya odaklanıyor. Ancak operasyonel verimliliğin arttırılması için geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek oldukça önemli. Geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek yeni ve alışılmışın dışında metriklerin takip edilmesi ihtiyacını doğuruyor ancak bu durum beraberinde yeni zorlukları da getiriyor. Şirketlerin karşılaştıkları en önemli sorun, takip ettikleri verinin nasıl tutulacağı ve verinin değere nasıl çevrileceği. Bunu sağlayabilmeleri için de şirketlerin veri odaklı dönüşümü hayata geçirmesi kritik önem taşıyor. 
 
Şirketlerin kendileri ile ilgili geleneksel olarak nitelendirilen ekonomi, insan kaynakları, iş sağlığı ve güvenliği gibi takip ettikleri pek çok veri bulunuyor elbette. Ancak son dönemde gelenekselin ötesinde ürünlerin çevreye etkileri, yatırımların toplumsal faydaları, organizasyonun değer zincirine olan etkileri gibi pek çok alanda performansın ölçülmesine imkan sağlayan ÇSY (Çevre Sosyal ve Yönetişim) verilerinin de yakından detaylı olarak izlenmesi giderek önem kazanıyor. Şirketler, insan kaynakları, çevre yönetimi, karbon salımları, toplumsal yatırımlar, değer zinciri, iş sağlığı ve güvenliği gibi sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli metriklere ilişkin veriyi takip ederek veri biliminin sunduğu imkanlar ile çok değerli çıkarımlarda bulunabiliyor. Bu çıkarımlar gündelik iş yapışın ötesinde, aynı zamanda hem paydaşların hem de yatırımcıların beklentilerine ne ölçüde yanıt verebildiklerini ölçümlemeleri için de bir kılavuz niteliğinde.  
 
Özellikle günümüz veri bilimi teknolojilerinin sunduğu imkanlar doğrultusunda şirketler artık çok daha fazla veriyi analiz etme şansına sahipler. Bu durum şirketlere geçmişe dair performans ile gelecek hedefleri arasındaki ilişkiyi kurmalarına ve kurumsal sürdürülebilirlik hedeflerinin yakalanabilmesine imkan tanıyor. Ayrıca sürdürülebilirlik performansının düzenli takip edilmesi ile şirketler risk ve fırsatları önceden tespit ederek erkenden aksiyonları hayata geçirebiliyor ve böylelikle kendilerine önemli bir rekabet avantajı da sağlayabiliyor.
 
Yatırım dünyası ve ÇSY verisi
 
Sürdürülebilirlik veri analitiği, organizasyonlar için sağladığı yararların yanında yatırım dünyasının artan ilgisi ve karar mekanizmalarında yer etmesi ile beraber daha da önemli hale geliyor. Sürekli ve hızlı bir şekilde değişime uğrayan iş dinamiklerine ve çevre koşullarına uyum sağlayabilen yenilikçi iş modelleri ayakta kalacak ve değişimi yakalamakta yavaş  olan şirketler büyük zorluklarla mücadele edecek. Yatırımcı dünyası, bu zorluğun farkında ve birçok profesyonel para fonu yöneticisinin giderek riski daha iyi yönetmek ve değişen dünyada yeni fırsatlar keşfetmek için ÇSY verilerini yatırım yaklaşımlarına entegre ettiğini gözlemliyoruz. ÇSY’yi merkezinde bulunduran yatırım fonları, dünya genelinde hızla büyüyor. Morningstar raporundaki verilere göre, 2020 sonu itibariyle ÇSY fonlarının toplam büyüklüğü 250 milyar USD’yi geçti. 
 
Yatırımcılar, yatırım yapacakları şirketleri en iyi şekilde tespit edebilmek için ÇSY verilerine giderek daha fazla güveniyor. Bununla birlikte, şirketlerden ÇSY alanlarında doğru, güvenilir ve şeffaf veri paylaşımını talep ediyorlar. Ancak bu verilerin toplanması ve takibi konusunda sorunlar göze çarpıyor. Halihazırda genellikle şirketlerin tüm operasyonlarını kapsayacak bir şekilde ÇSY performansını ölçecek veri takip sistemleri bulunmuyor ve bu nedenle operasyonun tamamı ile ilgili ÇSY verisi raporlanamıyor. Bu olumsuz durum yatırımcıların bir şirkete yatırım yapmasının önündeki en büyük engellerden biri.
 
Yatırımcılar, düzensiz ve karmaşık olarak karşılarına çıkan yapılandırılmamış ÇSY verisinden  bunalmış durumda. Üstelik birbirinden çoğu zaman önemli derecede farklılıklar gösteren üçüncü taraf ÇSY değerlendirme puanları arasında kayboluyorlar. Sürdürülebilirlik odaklı yatırımcılar artık yalnızca üçüncü parti tavsiyelerine ve ÇSY "puanlarına" güvenmek istemiyor. 
 
Şirketlerin yatırımcıların ilgisini çekebilmeleri ve müthiş bir hızla büyüyen sorumlu yatırım fonları arasında yer alabilmeleri ancak şirketlerin kendi operasyonlarının tamamı ile ilgili kapsamlı, güvenilir ve şeffaf olarak ÇSY performansını veri biliminin bugün getirmiş olduğu imkanlar doğrultusunda takip ederek raporlamaları ile mümkün olacak gibi duruyor.


SHARE: READ MORE

20 January

Net-sıfır karbon taahhütlerinin kalitesi sorgulanıyor!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Net-sıfır karbon taahhütlerinde son dönemde yaşanan hızlı artış nedeniyle mevcut karbon kredilendirme sisteminde bir patlama yaşanması an meselesi. Ancak bu durumu belki de pek olumlu yorumlamamak gerekiyor.
 
Şirketler, hükümetler ve diğer kuruluşların net sıfır karbon taahhütleri bir yıldan kısa bir süre içerisinde ikiye katlandı. Dünya Yeşil Bina Konseyi, 2030 yılına kadar tüm binalarını net sıfır yapma taahhüdünde bulunan 68 işletme, 28 şehir ve altı eyalet ile sözleşme imzaladı. Amazon, Shell ve Ford dahil dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları; JetBlue ve United gibi havayolları ve Mace Group gibi inşaat firmaları, önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde karbon nötr, hatta negatif olmayı taahhüt ettiler.
 
Şirketler net sıfır taahhütlerine yenilenebilir enerji alımı, hammadde geri kazanımı, iş modeli değişimi gibi farklı yöntemlerle ulaşmayı hedefliyor. Ancak şirketlerin birçoğu, uyguladıkları bu yöntemlerle yok edemediği emisyonu nötrlemek için karbon denkleştirmeye (offset) yönelmek zorunda kalacak. Vivid Economics’e göre karbon denkleştirme pazarı 20 yıl içerisinde yıllık 1,4 trilyon dolar büyüklüğüne ulaşacak, bu sayı 2020'deki pazar büyüklüğünün (247,9 milyon dolar) yaklaşık beş bin katına denk geliyor.
 
Nicelik niteliğe karşı
 
Kuruluşlar, hedeflerine ulaşamadıkları durumda, karbon kredisi satın alarak kendileri yerine bir başkasının sera gazı emisyonlarını önlemesi veya ortadan kaldırması için ödeme yapabiliyor. Aktivistler, kredi sisteminin bu kadar kolay olması nedeniyle, şirketlerin operasyonlarında önemli ve maliyetli değişiklikler yapmaktansa her zamanki gibi işlerini sürdürmeye devam etmelerinden ve çevreye duyarlı gözükmek için ihtiyaç duydukları kadar karbon kredisi satın almalarından endişeleniyor.
 
Net sıfır taahhüdü olan şirketler karbon kredilerini değerlendirirken, önceliği niceliğe veriyor ve ne kadar karbon yakaladıklarına veya önlediklerine göre bir değerlendirme yapıyor. Bu da çok önemli bir konuyu devre dışı bırakıyor: Karbon kredisinin kalitesi. 
 
Karbon kredilerini yüksek ve düşük kaliteli olarak ikiye ayırmak mümkün. Yüksek kaliteli bir kredi olması için, projeyle kredi olmadan depolanamayacak karbonun depolanması ve onu birkaç yüzyıl boyunca tutması gerekiyor. Yüksek kaliteli karbon denkleştirme projeleri, karbon salımını başka bir sektöre aktarmıyor ve hayata geçirildiği bölgedeki toplulukların yaşam kalitesini iyileştiriyor. Örneğin bir kentsel ağaçlandırma projesi, klimalar nedeniyle ortaya çıkacak karbon salımlarını ve sıcaklık nedeniyle yaşanabilecek tıbbi acil durumları azaltabilecek gölge alanlar sağlayabilir ve aynı zamanda karbonu tutup yerel hava kalitesini iyileştirebilir. 
 
Tabii yüksek kalite, yüksek fiyatı da beraberinde getiriyor. Düşük kaliteli karbon kredilerinin maliyeti daha az. Ancak, düşük kaliteli krediler karbon salımlarını gerçekte azaltmama ve hatta bazı durumlarda ortaya çıkan salımı artırma riski taşıyor. Bir orman koruma projesi kapsamında birkaç dönümlük Amazon ormanını yok etmemesi için finansman sağladığınız ağaç kesme şirketi, faaliyetlerini basit bir tabirle yolun aşağısına taşır ve yerli halka fayda sağlanan bir alanı yok ederse, bu kredinin kalitesi düşüktür.
 
Karbon kredilerinde standardizasyon ihtiyacı
 
Net sıfır taahhütleri ton sayısını odağa alarak belirleniyor ve şirketleri olabildiğince ucuza mümkün olduğunca fazla ton karbon denkleştirmeye yönlendiriyor. Karbon kredileri, kaliteleri ne olursa olsun eşit değere sahip olduğundan, genellikle en ucuza en fazla tonu ortadan kaldıran ya da önleyen kredi kazanıyor.
 
Bu durumu önlemek için karbon piyasasının bir standardizasyon ihtiyacı bulunuyor. Standart olmadığı durumda, ne için ödeme yaptığınızı bilmek zorlaşıyor ve bu da olumsuz etki yaratma ihtimalini artırıyor. Kredilerin, binlerce olası istenmeyen sonuç araştırılarak büyük bir özenle uygulanması gerekiyor. Bu da projelere, basın bülteninde en iyi hangisi duracak gözüyle değil, sorgulayıcı bir perspektifle bakmamızı gerektiriyor. 
 
Karbon nötr olma hedefiyle hareket eden şirketler, yanlış metrikler ile ölçümleme yapan bir sisteme para aktarıyor olabilir. Bu nedenle net sıfır çerçevesi yerine, karbon denkleştirme kalitesine odaklanan bir çerçeveye ihtiyacımız var. Odağı ancak nicelikten kaliteye kaydırdığımızda, net sıfır taahhütlerinin aslında beklenen etkiye sahip olması sağlanabilir.
 

SHARE: READ MORE

13 January

Yeşil bankaların yükselişi

COVID-19’un dünyada yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmak için yalnızca kısa dönemli çözümlere değil, uzun dönemde sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayacak yatırımlara ihtiyacımız var. İklim değişikliği kaynaklı risklerin giderek arttığı bu dönemde, iklim koşullarına dirençli altyapıya dayalı çözümlere, sermayenin ve inovasyonun kalkınmaya katkı sağlayacak şekilde kullanılmasına ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Sürdürülebilir ekonomik iyileşme için ihtiyacımız olan bir diğer şey de yeşil bankalar.  

Yeşil bankalar, iklim dostu sürdürülebilir projeler için yerel yatırımları büyütme görevi gören, çoğunlukla kamuya ait, ticari olarak işletilen finans kurumlarından oluşuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan State of Green Banks raporu, yeşil bankalara olan ilginin dünyada giderek arttığını ortaya koyuyor. Şu anda 12 ülkede toplam 27 yeşil banka bulunuyor. Var olan yeşil bankaların çoğunluğu gelişmiş ülkelerde yer alsa da yeşil banka modeli sadece bu ülkelerle sınırlı değil. Gelişim süreci devam eden yeşil bankalar farklı coğrafyalarda yer alan ve farklı gelir düzeylerinde bulunan 25 farklı ülkede yer almakta. 

Mevcut yeşil bankaların bugüne kadar göstermiş olduğu performans oldukça etkileyici; kuruluşlarından bu yana öz sermayelerinden yaklaşık 25 milyar dolarlık yatırım yaparak 2020 yılının ortası itibarıyla toplam değeri 70 milyar dolara ulaşan projelere destek verdiler. Bu miktarın 45 milyar dolardan fazlası ise özel sektörden geliyor. 

Sermayenin düşük karbonlu ve sürdürülebilir kalkınma çözümlerine aktarılması, COVID-19 sonrası iyileşme ve 2050'den önce salımların azaltılması için büyük önem taşıyor. Ekonomik iyileşme için, yeşil bankalar mali kaynaklarını hem inşaat işleri gibi kısa dönemli hem de yeni endüstrileri teşvik etmek gibi uzun dönemli iyileşme sağlayacak yatırımlara yönlendirebilir. Ancak, iklim açısından bakıldığında, Climate Policy Initiative tahminlerine göre iyileşme için 2050’ye kadar her yıl 1,6 ile 3,8 trilyon dolar arasında bir tutarın enerji üretiminin sadece arz tarafında harcanması gerekiyor olmasına rağmen, 2018’de küresel olarak kullanıldığı hesaplanan tutar yalnızca 546 milyar dolarda kalmış durumda.

Yeşil bankalar yeni ve çeşitli sermaye havuzlarını çeken güvenilir yerel ortaklar haline gelerek, mevcut finansman boşluğunu doldurmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, yeşil bankalar piyasada bulunan açığa yönelik garantiler, uzun vadeli borçlar, öz sermaye, ikinci derecede borç, menkul kıymetleştirme gibi birçok finansal aracı kullanabilir. Özellikle yetersiz hizmet alan ve teknolojik olarak geri kalmış topluluklarda yeşil banka yatırımları yeşil yatırımın önündeki engelleri kaldırma misyonunu da taşıyabilir. 

Bütün bu faydaların yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerin sıfır karbonlu bir gelecek için gelişmiş ülkelerin fonlarına ihtiyaç duymasına bir alternatif de yine yeşil bankalar ile sağlanabilir. İklim finansmanını yerel bir kurumda merkezileştirerek, Yeşil İklim Fonu (GCF) gibi kaynaklardan imtiyazlı destek, kalkınma bankalarından imtiyazsız araçlar ve özel sektörden ortak yatırım alınması sağlanabilir.

Daha da önemlisi, yeşil bankalar, yeşil iyileşme ve istihdam yaratma konusunda kritik bir rol oynayabilir. Yeşil sektörlerin gelişimini destekleyerek ve özel sektör yatırımlarını iklime dirençli projelere çekerek, yeşil bankalar sağlıklı bir ekonomiyi destekleyebilir. 2008 yılındaki ekonomik krizden sonra Birleşik Krallık’ta kurulan Green Investment Bank kurulduğu ilk üç yıl içerisinde, yeşil altyapıya yatırımları üç katına çıkardı ve Birleşik Krallığı 5 yıl içerisinde dünyanın en büyük denizüstü rüzgar pazarı haline getirdi. Yakın zamanda Amerika’daki bir federal yeşil bankanın potansiyelini araştıran bir rapor, bankanın kuruluşundan sonraki ilk 5 yıl içerisinde 3,3 milyon doğrudan ve 2,2 milyon dolaylı olmak üzere toplam 5 milyon üzerinde yeni iş yaratabileceğini ortaya çıkardı. 

Bugüne kadarki veriler parlak bir geleceğe işaret etse de yeşil banka ekosisteminin büyümesi için desteğe ihtiyacı var. Başlangıç sermayesiyle birlikte ihtiyaçlar arasında yerleşik teknik uzmanlık ve dışarıdan teknik desteğe erişim de bulunuyor. Bu sorunlara çözüm bulmak amacıyla Green Bank Design Platform adlı bir oluşum şu anda gelişim aşamasında. Bu oluşum, ülkelere yeşil banka kurmaları için gerekli yönlendirmeleri yapmayı, koordinasyonu sağlamayı ve önlerindeki bariyerleri aşmaları için gerekli hizmetlere erişim sağlamayı hedefliyor. 

İhtiyaç duyulan destek gelişmiş ülkeler aracılığıyla da sağlanabilir. Gelişmiş ülkeler, küresel yeşil bankaların gelişimi ve yayılımı için gerekli desteği sağlamaya çeşitli şekillerde yardımcı olabilir; Gelişmekte olan ülkelerdeki yeşil finans kurumlarına sermaye katkısında bulunmak, ihtiyaç duyulan teknik uzmanların yeşil bankalara yerleştirilmesini sağlamak, yeşil banka oluşturma sürecinde durum tespiti ve proje hazırlama aşamaları için hibe finansmanı sağlamak ve Green Bank Design Platform’un kurulmasını desteklemek.

Yeşil bankalar bize hem COVID-19 süreci nedeniyle yaşanan ekonomik problemlere, hem de karşı karşıya olduğumuz uzun dönemli iklim krizine cevap verebilecek bir çözüm sunuyor. Sürdürülebilir bir gelecek için yeşil bankalara desteğin hızlı bir şekilde sağlanması ve gerekli adımların atılması kritik bir önem taşıyor. 
 

SHARE: READ MORE

13 January

Gelişen ÇSY endeksleri ve türevleri portföyleri nasıl dönüştürüyor?

Riskleri azaltma peşinde olan yatırımcıların Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerinin endekslere entegrasyonu konusunda taleplerini artırmalarına yönelik olarak bu alanda sunulan çözümler de giderek çoğalıyor. Eurex borsasının Mart ayında Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi ile veya belirli ÇSY kriterleri ile uyumlu olmayan şirketlerin kapsam dışı bırakıldığı türevleri hayata geçirmesiyle birlikte bunlar, hedge ve trade işlemlerinde en çok rağbet gören türev ürünler arasına katıldılar.

Eurex ÇSY Taramalı Endeks vadeli işlem sözleşmeleri 1 milyona yaklaştı ve 12 milyar Avro işlem hacmine sahip. ÇSY Borsa Yatırım Fonu (ETF)’nin yönetim altındaki varlıklarının rekor kırarak, 2020 Temmuz ayında 100 milyar doların üzerinde işlem görmesi de pandemi ve regülasyonlar nedeniyle yatırımcıların bu konuya gösterdiği ilginin arttığını kanıtlıyor. 

ÇSY türevlerinin büyüme rakamlarının arkasında farklı sebepler olsa da en önemli nedenin riskleri azaltma olduğu görülüyor. Bunun güzel bir örneğini Volkswagen’in emisyon skandalı ve Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni ihlal etmesi sebebiyle taramalı vadeli işlem endeksinden çıkartılması oluşturuyor. Bu şirketlerin otomatik olarak endekslerden çıkartılması yatırımcılar için olası riski oldukça azaltıyor. Müşterilerden alınan geribildirimler de bu tür hedging amaçlı kullanılan türevlerin ÇSY kriterlerine “neredeyse” değil, tamamen uyumlu olmasının beklendiğini gösteriyor. Ayrıca ÇSY endekslerinin COVID-19 döneminde daha iyi performans göstermesi, yatırımcılara ÇSY yatırımlarının kriz dönemleri için iyi önlem olduğunu düşündürtüyor.

Peki bugün bu kadar değerli olan bu portföyler nasıl oluşturuluyor? Eurex’in listelenmiş türevlerinin temelini oluşturan endeksler, MSCI’nın endekste yer alan şirketlerini ÇSY kriterlerine göre dikkatle inceleyen 350 ÇSY uzmanı tarafından oluşturuluyor. Buna göre MSCI, yıllar içerisinde farklı ÇSY hedeflerine bağlı olarak üç farklı tarama seti geliştirmiş durumda: Termal kömür, tütün gibi problemli olduğu bilinen alanları ve BM Küresel İlkeler Sözleşmesi gibi sosyal normları ihlal eden şirketlere yönelik geleneksel değerlere bağlı taramalar; etkisi yüksek ve kurum faaliyetlerinin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile uyumlu olduğu şirketleri kapsayan olumlu etkiye dayalı taramalar; ve son olarak da ÇSY risklerinin şirket değerini olumlu veya olumsuz nasıl etkileyebileceği değerlendirilerek buna göre bir değer biçme yöntemi izleyen rating bazlı denilen taramalar.

Bu değerlendirmeler sonrasında portföy oluşum süreci başlıyor. Her endeks piyasa değeri kıyaslaması veya bölgesel değerlendirme yapılarak başlıyor. Ardından yine çeşitli yöntemler izlenerek endeksler oluşturuluyor. MSCI’nın en basit portföyü ÇSY ‘Tarama’ (ESG ‘Screen’),en düşük değerlendirilen şirketleri kapsam dışı bırakıyor. Böylelikle şirketlerin %7’si kapsam dışı kalmış olsa da yatırımcılara piyasanın hala %93’üne erişim imkânı sağlıyor. ÇSY ‘Evrensel’ (ESG ‘Universal’), portföyüne iyi ÇSY değerlerine sahip olan veya değerlerini yükseltmeye çalışan şirketleri katarken, ÇSY performansı düşük şirketlerden uzak durmayı hedefliyor. ÇSY ‘Odak’ (ESG ‘Focus’) endeksi yeniden bir ağırlıklandırma yapıyor ancak aktif risk konusunda düzeltme yapmak için optimizasyonda bulunuyor. “Liderler”endeksi ise en yüksek ÇSY değerine sahip şirketleri seçerek oluşturuluyor. 

ÇSY kriterleri portföyleri dönüştürürken ve yatırımları artırırken, Paris Anlaşması’yla uyumlu kıyaslamaları zorunlu kılacak Avrupa Birliği regülasyonları da ayrıca yatırımları çekerek bu alanın gelecekte daha da büyümesine fırsat sağlayacak gibi gözüküyor. 
 

SHARE: READ MORE

6 January

Hayvanların %90’ı yaşam alanlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Korkulduğu kadar hızlı olmasa da dünya genelinde biyoçeşitliliğin azalmaya devam ettiğini ve gelecekte durumun küresel ısınma ve habitat kaybı nedeniyle daha da kötüleşeceğini biliyoruz. Bilinen bu gerçeklere rağmen, bilinmeyen şey ise bunu önlemek için ne yapılabileceği.
 
Biyoçeşitlilikteki azalmanın altında yatan sebepler her geçen yıl güçlenerek artmaya devam ediyor. Günümüzde biyoçeşitliliğe karşı en büyük tehdidi yeni tarım arazileri oluşturmak için doğal habitatların yok edilmesi oluşturuyor. Dünya nüfusunun ve dolayısıyla tüketimin artması ile beraber tarım arazilerine duyulan ihtiyaç da giderek artıyor. Bu durum ise 2050 yılı itibarıyla 2 milyon, hatta bazı tahminlere göre 10 milyon km2 yeni tarım arazisi anlamına geliyor.
 
Tarım arazilerinde beklenen genişlemenin biyoçeşitliliğe zarar vermemesi için geleneksel koruma yaklaşımlarının da çeşitlenmesi gerekiyor. Her ne kadar şu anda uygulanan koruma yaklaşımları pek çok tür için önemli ve olumlu sonuçlar doğuruyor olsa da bu yaklaşımlar tüm türleri korumak için yeterli değil. Türlerin tamamını korumak adına biyoçeşitlilik kaybına neden olan temel sebeplerin araştırılması gerekiyor. Bu kapsamda Nature Sustainability’de yayınlanan bir çalışma, spesifik olarak hangi türlerin ve yaşam alanlarının tarım arazilerinin genişlemesinden olumsuz etkileneceğine odaklanıyor ve biyoçeşitliliğin korunması adına gıda sistemlerinde ne tür değişiklerin yapılması gerektiğine dair bir yol haritası çiziyor.
 
Yapılan araştırmada, tarım arazilerinin hangi bölgelerde genişleyeceğine dair tahmin yürütmek adına hassas uzamsal ölçeklerin kullanıldığı (1.5 km x 1.5 km) bir metot uygulanıyor. Ardından, yapılan tahminlerin olduğu yerlerde, 20.000 amfibiyan türünü, kuşları ve memelileri kapsayacak şekilde habitat haritaları oluşturularak, bu haritalar üzerinde yapılan gözlemlerle birlikte hangi türlerin ne tür tarım arazilerinde yaşayabileceği saptanıyor. Tüm bu sürecin sonucunda ise 2010-2050 yılları arasında hangi türlerin ne kadar habitat kaybına uğrayacağı hesaplanabiliyor. Hassas uzamsal ölçeklerin kullanılması ile de hangi bölgelerin ve hangi türlerin daha çok korumaya ihtiyaç duyacağı ortaya çıkmış oluyor.
 
Çalışma sonucunda elde edilen gelecek projeksiyonlarına göre türlerin yaklaşık %90’ının habitat kaybına uğrayacağı tahmin ediliyor. Bu türlerin 1280’i ise yaşam alanlarının %25’inden fazlasını kaybetme riskiyle karşı karşıya.
 
Habitat kayıplarının özellikle Sahra Altı Afrika’da, spesifik olarak ise Büyük Rift Vadisi’nde ve ekvatoral Batı Afrika’da daha yoğun olarak yaşanacağı öngörülüyor. Bununla beraber Atlas Yağmur Ormanları’nın olduğu Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da da habitat kayıpları ciddi bir biçimde yaşanabilir.
 
Dikkat çekilmesi gereken bir mesele ise gelecekte habitat kaybına uğrayacak hayvan türlerinin halihazırda bir tehditle karşı karşıya olmaması. Bu durum, koruma alanında çalışanların bu türler hakkında endişe duymamalarına yol açabilir. Bu nedenle tür ve bölgelere yönelik yapılacak gelecek tahminlerinin biyoçeşitlilik kaybını önlemek için çok önemli olacağı düşünülüyor.
 
Biraz da güzel haberler verecek olursak, habitat kaybını azaltabilecek pek çok önlem neyse ki mevcut. Örneğin; tarımsal verimin artırılması, daha sağlıklı beslenme alışkınları, gıda israfının önlenmesi ve riskli bölgelerdeki tarımsal arazilerin yeniden düzenlenmesi. Yapılan çalışma, tüm bu önlemlerin habitat kaybını ciddi derecede önleyeceğini ortaya koyuyor.  Bu önlemlerin hayata geçirilmesi için ise hükümetlerin, şirketlerin, STK’ların ve bireylerin kararlı bir şekilde üzerlerine düşenleri yapması gerekiyor.
 
Çalışma, uyguladığı yöntem sayesinde yukarıda belirtilen hangi önlemlerin hangi bölgeler için daha etkili olabileceğini de belirtiyor. Örneğin, Sahra Altı Afrika’da biyoçeşitliliği korumak adına yapılabilecek en etkili şey tarımsal verimin arttırılması. Eğer ihtiyaç duyulan gıda, daha küçük tarım arazilerinden temin edilebilirse, bu durum habitat kaybını ciddi şekilde azaltabilir.
 
Sahra Altı Afrika’daki durumun aksine Kuzey Amerika’da verim artışı, bu bölgede verimliliğin neredeyse en yüksek seviyede olması nedeniyle çok az bir etkiye sebep olabilir. Bununla beraber, sağlıklı beslenme alışkanlarının uygulanması Kuzey Amerika’da oldukça önemli bir etki yaratabilir. Hayvansal gıdalara olan talebin düşmesi, yeni tarım arazilerine olan talebin de azalmasına sebep olacaktır.
 
Önemle vurgulamak gerekir ki, yapılan çalışma sadece tarımsal genişlemenin biyoçeşitlilik üzerinde oluşturduğu etkilere odaklanıyor. Vahşi doğanın karşı karşıya kaldığı pek çok farklı tehdit de hala varlığını korumakta. İklim değişikliği, çevre kirliliği, kaynakların aşırı kullanımı bunlardan sadece birkaçı. Biyoçeşitliliğin azalmaya devam etmesi de geleneksel koruma yöntemlerinin bu durumla mücadele etmek için yeterli olmadığını gösteriyor.
 
Ancak çalışmada ortaya koyulan veriler ışığında koordineli ve kararlı bir şekilde uygulanacak eylem planları kapsamında habitat kaybına yol açmadan, giderek artan nüfus için sağlıklı beslenme alışkanlıkları oluşturulabilir. Üstelik bu eylemler biyoçeşitlilik ile mücadelede önemli pozitif etkiler yaratmakla birlikte kendi içlerinde de olumlu sonuçlar doğurabilir. Örneğin; sağlıklı beslenme alışkanlıkları aynı zamanda toplumsal sağlık krizine karşı da etkili olabilir. Gıda israfının azaltılması ve tarımsal verimin arttırılması gıda güvenliğinin de sağlanmasına yardımcı olabilir.
 
Biyoçeşitliliğin azalmasını engellemek adına yapılması gerekenlere bir ışık tutarken, Nature Sustainability’de yayınlanan bilimsel çalışma aynı zamanda umudumuzu kaybetmememiz için de önemli bir kaynak oluşturuyor.
 
 

SHARE: READ MORE

6 January

Yakın gelecekte milyonlarca elektrikli aracın şarj edilmesi gerekecek, peki ama nasıl?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Brexit sonrası İngiltere’nin önemli ihtiyaçlarından biri de çağa ayak uydurabilecek endüstriyel bir strateji. Boris Johnson’ın planlarında bu stratejinin en önemli yapı taşlarından birini “yeşil endüstriyel devrim” oluşturuyor. Bu kapsamda, petrol ve dizel yakıtla çalışan arabaların satılmasının yasaklanması düşünülürken aynı zamanda elektrikli araçlar için önemli bir ihtiyaç haline gelecek şarj altyapılarının hazırlanması adına 1,3 miyar sterlin değerinde bir bütçe ayrılmış durumda.
 
Açıklanan stratejik plan, sürdürülebilir hareketliliğe geçiş için kararlılığın olduğunu ve yapılması gerekenlerin belirlendiğini gösteriyor. Teknolojik gelişmelerin ardından, elektrikli arabaların üretimi ve şarj istasyonlarının kurulumu için gerekli bilgi mevcut. Peki yeşil devrim sadece halihazırda var olan planların kapsamını genişleterek ve hızını artırarak uygulanabilir mi?
 
Her ne kadar yukarıda bahsedilen hususlarda doğruluk payı yüksek olsa da açıklanan planların, gerçekleşmesi gereken radikal değişikliğin içerisinde barındırdığı karmaşıklığı gizleyen bir yönü de bulunmakta. Hala bazı hususlarda önemli belirsizlikler yer alıyor. Nereye ne kadar şarj istasyonu yerleştirileceğinden, bu değişimin yaşanmasının ardından sokak ve caddelerin nasıl bir yapıya evrileceğine ve insanların pratiklerinin ne ölçüde farklılaşacağına kadar birçok önemli soru işareti varlığını koruyor.
 
Elektrikli ve hibrit araçlar var olan satışların yaklaşık %10’unu oluşturuyor, ancak İngiliz caddelerindeki toplam araçların %1’inden daha azı elektrikli ve hibrit. Bu araçların kullanıcıları, sürüş pratiklerini teknolojiye adapte edebilecek koşullara sahip olabilmiş %1’lik küçük bir kesim. Çünkü, günümüzde elektrikli veya hibrit araç sahipleri çoğunlukla çevreye duyarlı insanlardan oluşuyor ve araçlarıyla uzun mesafeler kat etmemeye özen gösteriyorlar. Bunun yanında bu insanlar maddi açıdan yüksek gelir grubunda yer alıyorlar ve genellikle evlerinde kendi şarj istasyonlarına sahip olabiliyorlar.
 
Fakat eğer yeşil endüstriyel devrimin hedeflerinin tamamlanması isteniyorsa, gelişen teknolojilerin tüm insanları kapsayacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Her bir insanın petrollü araç kullanımını yasaklamak olanaksız olduğu kadar her bir sokağa şarj istasyonu yerleştirmek de gerçekçi olmayabilir. Fakat hükümet, özellikle şarj dolumun evde olabilmesi durumunu benimseyerek bu özelliğin elektrikli arabaları daha çekici kılacağına inanıyor.
 
Ancak pek çok İngiliz vatandaş (hanelerin %65’ten fazlası) yol dışı otopark imkanına sahip değil. Bu imkana sahip olmayan aileler ve bulundukları apartmanlar için şarj istasyonları mı kurulacak veya kaldırımlar ve şehir içi cadde ve sokak yapıları nasıl bir değişim geçirecek? Tüm bu sorular hala cevaplanmış değil.
 
10 yıl öncesinde Birleşik Krallık sıfır karbon salımlı araçlar için Office for Zero Emission Vehicles (OZEV) isimli bir departman oluşturduktan sonra, bu departmanın yaptığı ilk iş, Britanya’nın belirli bölgelerinde şarj istasyonları kurmayı hedefleyen Plugged in Places programını uygulamaya geçirmek oldu. Programın odak noktası teknoloji olurken aynı zamanda yerel otoriteler ve endüstriyel aktörler de şarj konusunun geliştirilmesi için teşvik edildiler. Bu sayede alışveriş merkezlerinde ve diğer çalışma alanlarında uygulanabilecek pek çok model geliştirilmiş oldu. Bu sürecin ardında Birleşik Krallık’taki elektrikli araç politikası uygulamalı bir biçimde büyük bir aşama kaydetti.
 
Halihazırda Open Universitesi’ndeki akademisyenlerin yer aldığı bir takım, hükümet destekli bir diğer projeyi yürütmekte. Proje genel itibarıyla kablosuz şarjın (wireless charging) mümkün olup olamayacağını araştırıyor. Her ne kadar kablolu şarj modelleri şu an için bir sorun teşkil etmese de yoğun kullanımın oluştuğu senaryolarda belirli problemler oluşabilir. Örneğin estetik açıdan kötü olabilme ihtimalinin yanında yaşlı ve engelli bireylerin sokaklarda ve caddelerde hareket etmeleri de büyük ölçüde güçleşebilir. Dolayısıyla uzun vadede, toplumsal ulaşımın yeni bir hale evrilmesiyle beraber kablosuz şarj etme olanaklarının arttırılması önemli bir ihtiyaç haline gelebilir.
 
Yukarıda bahsedilen araştırma doğrultusunda toplumsal ulaşımın yeni aşamalarına dair önerilen yaklaşım, yeşil endüstriyel devrimin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynayabileceği gibi etkisiz de kalabilir. Burada üzerinde durulması gereken mesele, bugünün ihtiyaçları baz alınarak geliştirilen çözümlerin 2030’ların dünyasında büyük bir piyasayı oluşturacak elektrikli araçlar için yeterli olup olmayacağı. Önemli olan, var olan belirsizliklerin farkında olarak bir gelecek vizyonuna sahip olmak ve bu vizyonu kapsayıcı bir biçimde bilimsel çalışmalar ve sosyo-teknik fikirlerle uygulamaya dökebilmek.
 
 

SHARE: READ MORE

6 January

KOBİ’ler ekonomik iyileşme için kritik önem taşıyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Teknoloji, pandemi boyunca ekonomilerin sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri haline geldi. Teknolojinin pandemi döneminde sunduğu çözümlerin birçoğu bireylere, hükümetlere, kamu kuruluşlarına ve araştırma/eğitime yönelikken, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ihtiyaçları ve teknolojinin bu ihtiyaçlar konusunda nasıl yardımcı olabileceği ise gözden kaçırılmışa benziyor.
 
Boston Consulting Group’un (BCG) pandemi döneminde teknolojinin kullanımına dair yaptığı analize göre KOBİ’ler teknolojinin COVID-19 odaklı ürettiği çözümlerin yalnızca %10’undan faydalanmış. Bu durum KOBİ’ler için birçok probleme yol açarken, karantinaların ve çeşitli kısıtlamaların ‘yeni normal’ olarak tanımlandığı bu günlerde, teknolojinin KOBİ’lere vereceği destek çok daha kritik hale geldi.
 
KOBİ’ler genel olarak resmi ve gayrıresmî olacak şekilde kategorize edilen ve 250 kişiden az çalışanı bulunan işletmeleri oluşturuyor. Boyutlarının küçüklüğüne rağmen KOBİ’ler yarattıkları istihdam olanakları ve ürettikleri finansal değer ile dünya ekonomisinin önemli yapı taşlarını oluşturuyor.  Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre KOBİ’ler dünyadaki istihdamın yaklaşık olarak %65’ini oluşturuyor, ülkelerin GSYİH’lerine %35-%50 oranlarında katkı sağlıyor ve yeni iş olanaklarının üçte ikisini yaratıyor.
 
Ancak bu işletmeler pandemi nedeniyle kendi boyutlarının çok üzerinde problemlerle karşı karşıya kalmış durumda. Sermayeye ve nakit paraya ulaşmakta zorluk yaşamakla birlikte, pandeminin süregelen etkilerinden kendilerini koruyamıyor ve iş modellerini yeni normale adapte etmekte güçlük çekiyorlar. Büyük işletmelere göre daha sınırlı sayıda tedarikçiye bağımlı devam eden iş süreçleri, pandeminin bu tedarikçileri etkilemesi durumunda işletmeler için de çok büyük bir risk teşkil ediyor. KOBİ’ler ayrıca genellikle pandemiden en çok etkilenen sektörler arasında bulunan perakende, turizm ve hizmet sektöründe yer alıyor.
 
Tüm bu faktörler neticesinde birçok KOBİ pandemi döneminde kapılarını kapatmak durumunda kaldı ve pandemi sonrasında muhtemelen pek çoğu tekrar açılamayacak. Veriler, özellikle hükümetlerin aldığı kararlar neticesinde yaz dönemi öncesi uygulanan karantina kısıtlamaları süresince küresel çapta KOBi’lerin açıkladığı iflas oranlarının iki katına çıktığını gösteriyor. Bu durum da doğrudan ekonomiye etki ediyor; Ülkelerin GSYİH’lerinin bu kapanmaların sonucunda düşüşe geçmesi bekleniyor. Her ne kadar yeni oyuncuların piyasada oluşan boşluğu dolduracağı öngörülse de bu uzun bir zaman alacak ve ekonomik iyileşme sürecini olumsuz etkileyecek.
 
İstihdamda ve GSYİH’de sahip oldukları pay nedeniyle ekonominin iyileşme sürecinde KOBİ’lere odaklanmak stratejik olarak önemli bir husus. KOBİ’lere yapılacak yatırımlar neticesinde işletmeler hem müşterilerini elinde tutabilir hem de yeni müşteriler kazanabilir. Her ne kadar kısıtlama ve karantina dönemlerinde hükümet destekleri bu işletmeler için hayati olsa da uzun vadede operasyonlarını son derece dijital olan “yeni normale” adapte edebilmeleri için teknoloji firmalarının ilgisine ve desteğine ihtiyaçları var.
 
KOBİ’ler halihazırda teknoloji şirketlerinin sunduğu birtakım çözümlerden faydalanabilir; Örneğin Google gibi şirketler çevrimiçi reklam kredileri ile küçük işletmelerin müşteri çekmelerine ve dijital kampanyalar gerçekleştirmelerine yardımcı olabilir. İşletmelerin kendi bünyelerinde yaptıkları iş takipleri için Salesforce, Microsoft ve UnitedHealth Groups gibi teknoloji firmalarının sunduğu ve harcanan zaman ve emeği azaltabilecek çözümler değerlendirilebilir. Aynı şekilde bu çözümler B2B ve B2C müşterilerle çalışma ve onlara hizmet sunma imkânı sağlayabilir. Bir başka örnek olarak, ürünler ve sağlanan hizmetler için alınan mobil ödemelerden feragat edilmesi sonucunda, dijital alışveriş artarak, kişiler arası temas da azaltılabilir. Bu çözüm özellikle bazı Afrika ülkeleri gibi, ticarette mobil ödemenin yoğun olarak kullanıldığı bölgelerde çok verimli sonuçlar doğurabilir.
 
Bu işletmelerin ihtiyaçları farklı ülkelerde ve sektörlerde çeşitlilik gösterdiği için küresel anlamda KOBİ’lere gerekli yardımların planlanabilmesi için bu işletmelerin teknolojik adaptasyonun hangi aşamasında olduklarının da bilinmesi gerekiyor. Gerekli donanım olmaksızın KOBİ’lere verilen destekler verimli olmayabilir.
 
Her ne kadar şu ana kadar teknoloji endüstrisi birtakım çözümler sunuyor olsa da pandemi sonrasında KOBİ’lerin hayatta kalabilmesi için çok daha fazla desteğe ihtiyaç var. Küresel çapta bir ekonomik iyileşme için, KOBİ’lerin istihdam yaratılmasında ortaya koydukları katkı ve GSYİH’deki önemli payları düşünüldüğünde, bu desteğin en kısa sürede verilmesi büyük bir önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

6 January

Sürdürülebilir kalkınmada gönüllülüğün rolü

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kurumsal gönüllülük programları, çalışanların sosyal fayda yaratmak için işverenlerinin desteğiyle kişisel kaynaklarını kullanmalarına olanak tanıyor. Yapılan araştırmalara göre, şirket içerisinde bir gönüllülük kültürü yaratmak topluma katkıda bulunmanın ötesinde; şirketlerin kendisini de birçok açıdan olumlu etkiliyor. Veriler ayrıca, şirketlerinde gönüllülük yapan çalışanların şirkete bağlılıklarının arttığını, iş tatminlerinin yükseldiğini ve profesyonel hayatlarına katkıda bulunacak beceriler kazandıklarını gösteriyor. Yeni jenerasyon çalışanlar için, şirketlerin kendilerine gönüllülük için bir fırsat sunuyor olması, çalışmak istedikleri şirkete karar verme aşamasında önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.
 
Kurumsal gönüllük, aynı zamanda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA)’lara ulaşmaya katkı sağlamak için de önemli bir potansiyel oluşturuyor. SKA’lara tüm sektörler genelinde ulaşmanın yıllık maliyetine ilişkin tahminler, yaklaşık 3,9 trilyon ABD Doları ile 6 trilyon ABD Doları arasında değişiyor. Ancak, hükümetlerin ve diğer kuruluşların küresel olarak mevcut taahhütleri göz önüne alındığında bile dünya çapında yıllık 3 trilyon ile 5 trilyon dolar arasında değişen bir finansman boşluğu bulunuyor. Türkiye ise 2020 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na göre, SKA’lara ulaşma performansı değerlendiğinde 70,3 puanla 166 ülke arasında 70. sırada bulunuyor.
 
Hedeflere ulaşmak için daha gidecek uzun bir yolumuz olsa da çalışan gönüllülüğü çalışmaları, bu süreci hızlandırabilir. IMPACT2030, tam da bu nedenle, SKA’lara katkıda bulunmak için çalışan gönüllülüğünü harekete geçirmek üzere tasarlanmış bir oluşum ve üç stratejik amacı bulunuyor: Harekete Geçirmek (Activate), İş Birlikleri Yapmak (Collaborate) ve Ölçümlemek (Measure). 
 
Geçtiğimiz yıl kurulan IMPACT2030 Türkiye Konseyi, bu amaçlar doğrultusunda faaliyetlerini devam ettirirken, aynı zamanda bölgesel düzeyde 2030 yılına kadar SKA’lara ulaşılmasına yardımcı olmak için çalışan gönüllülüğü kapasitesini ölçmek ve haritalandırmak adına bir proje gerçekleştirdi. Türkiye operasyonu bulunan 33 şirketin katılımıyla hazırlanan Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Aralık ayında yayınlandı.Rapor aynı zamanda SKA’ların kurumsal gönüllülük programlarına entegrasyonu hakkında da önemli bir çıktı niteliğinde.
 
Raporda öne çıkan konular
 
- Şirketlerin %79’u gönüllülük faaliyetlerinin SKA’lara uyum sağladığını belirtiyor. Gönüllülük programları kapsamında gerçekleştirilen faaliyetler en çok SKA4-Nitelikli Eğitim hedefi ile ilişkilendiriliyor (%66), ardından SKA5 – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (%54) ve SKA3 – Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam (%48) geliyor.
- Şirketlerinde gönüllülük çalışmalarının arttığını ve önceki yıllara göre önemli bir büyüme gösterdiğini belirtenlerin oranı %48. 
- Ankete katılan şirketlerin çalışanlarının gönüllü olarak çalıştığı toplam saat sayısı bir yılda 32.372 saate denk geliyor.
- Çalışan gönüllülüğü stratejisi ve belirli bir bütçesi bulunan şirketlerin oranı %60’a yakın. Gönüllülüğü teşvik etmek ve katılımı artırmak için bir iletişim stratejisi bulunan şirketlerin oranı ise %76. 
- Şirketlerin %58'inin gönüllülük stratejisini destekleyen ve programlara katılımı teşvik eden bir lideri bulunuyor. 
- Şirketlerin %67'si paydaşların (çalışanların aile üyeleri, tedarikçiler, müşteriler vb.) gönüllülük faaliyetlerine katılımı için fırsatlar sunuyor.
- Gönüllülük yapan çalışanlara yönelik takdir mekanizmaları olan şirketlerin oranı %77.
- Şirketlerin %73'ü gönüllülük faaliyetlerinin etkisini çeşitli şekillerde ölçüyor ancak%58’i çalışan gönüllülüğünün yarattığı değeri takip etmiyor.  

Türkiye’de kurumsal gönüllülüğün önündeki engeller
 
Raporun ortaya koyduğu istatistikler, Türkiye’de çalışan gönüllülüğü için olumlu bir tablo yaratsa da var olan potansiyelden yeteri kadar faydalanılamamasının önünde birtakım engeller bulunuyor:
 
Çalışan gönüllülüğünün yaygınlığı: Türkiye'de çalışan gönüllülüğü sistematik olarak bazı büyük şirketler tarafından yürütülüyor. Ancak aktif şirket sayısında hızlı bir artış bulunmuyor. Türkiye'de gönüllü olanların sadece %0,8'i, gönüllü oldukları sivil toplum kuruluşunun iş yerleri tarafından tavsiye edildiğini söylüyor.
 
Gönüllülük algısı ve sürdürülebilir yaklaşım: Ankete katılanların %39'u, gönüllülük ve sosyal etki programlarının faydaları ve şirketlere katkısı konusunda yönetim seviyesindeki bilinçsizliğinin başarılarını etkilediğini düşünüyor. 
 
İş birliği düşünce yapısının geliştirilmesi: Türkiye’de kâr amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşlarının toplumsal sorunların çözümünde yeteri kadar etkili olmadığını düşünenlerin sayısı giderek artıyor. 
 
Sosyal etki ölçümlemesi: Kurumsal gönüllülük programının etkisinin ölçülmesi oldukça önemli. Ancak, ankete katılan şirketlerin %27'si gerçekleştirilen faaliyetlerin etkisinin ölçülmediğini belirtiyor.
 
Önümüzdeki dönemde gelişim fırsatları
 
Türkiye’de çalışan gönüllülüğün önünde engeller bulunsa da tam da pandemi döneminde bu faaliyetlerin etkisini artırmak adına çok güzel fırsatlar bulunuyor:
 
E-gönüllülük ve dijitalleşme: Yeni dönemde çevrimiçi gönüllülük fırsatlarına olan ihtiyacın artması bekleniyor. STK'ların tümü çevrimiçi gönüllülük fırsatları sunmasa da şirketler, anlamlı dijital programlar geliştirmeleri için kâr amacı gütmeyen kuruluşlara destek olabilir. Çevrimiçi gönüllülük, aynı zamanda ülke içindeki farklı bölgelere erişimi de artırma imkanı yaratıyor. 
 
Beceriye dayalı gönüllülüğün yükselişi: Becerilere dayalı gönüllülük dünyada hızlı bir şekilde büyüyor. Çalışanların bağlılığını artırmasının yanı sıra, profesyonel gelişimlerine destek olması da bu gönüllülük türünün artış sebeplerinden. Bu tür programların Türkiye’de de yaygınlaşması için kurumların Kurumsal İletişim ve İnsan Kaynakları departmanları birlikte çalışmalı. 
 
Stratejik konumlandırma: Kurumların, faaliyetleriyle uyumlu ve kuruma da fayda sağlayacak bir sosyal amacı desteklemesi hem gönüllülüğün etkisini artıracak, hem de şirketin bir amacı sahiplenmesini sağlayacaktır. 
 
Sosyal değişimi tetiklemek ve ilham vermek için üst düzey liderliğin görünürlüğünün artırılması: Çalışan gönüllülüğünün üst düzey yöneticiler tarafından benimsenmesi, uzun vadeli politikalar geliştirmek, gönüllülük fikrini çalışanlar arasında yaygınlaştırmak, çalışanlara katılım için ilham vermek ve paydaşları dahil etmek için bir avantaj olabilir.
 
Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Türkiye’de çalışan gönüllüğünün harekete geçirilmesi durumunda, sosyal fayda yaratmak için büyük bir potansiyel olduğunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda yapılabilecekler konusunda bize bir yol haritası çiziyor. SKA’lara ulaşma yolunda şirketlerin kurumsal gönüllülüğün potansiyelinin farkına varıp çalışanları için gerekli desteği sağlaması, topluma katkıda bulunmanın yanı sıra hem kuruma hem de çalışanlara fayda sağlayacaktır. IMPACT 2030 Yönetim Kurulu Başkanı Peter Bodin’in de belirttiği gibi “Şirketler güçlerini birleştirdiğinde ve çalışanlarının becerilerini, uzmanlığını ve yaratıcılığını olumlu bir güç olarak kullandığında, dünyayı değiştirme potansiyeline sahipler.”
 

SHARE: READ MORE