Menu

17 September

İklim politikası için kritik haftalar

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COP26 (Conference of Parties- 26. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı)’dan önce iklim değişikliği konusunda büyük bir atılım sağlamaları için hükümetler üzerindeki baskı artıyor. 31 Ekim’de Glasgow’da başlayacak olan konferansta uluslararası bir anlaşma imzalanabilmesi iklim politikası için büyük bir önem taşıyor. COP Başkanı Alok Sharma bu zirvenin “kömürün tarihe gömülmesi” yönünde önemli bir fırsat olduğunu savunuyor. Ağustos ayının başlarında yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change -IPCC) raporunun ise ülkelerde söz sahibi olan zihniyeti harekete geçirmesini umduğunu belirtiyor. IPCC tarafından yapılan araştırma, insanlığın 19. yüzyılın sonundan bu yana ortalama küresel sıcaklıkları 1,1°C arttırdığını ve sera gazı salımları aynı düzende devam ettiği takdirde bu artışın 1,5°C’ye varabileceğini gösteriyor.

Glasgow’daki sürecin başarıya ulaşıp ulaşmayacağı ise dünyanın sera gazı salımının iki öncü kaynağına bağlı: Çin ve ABD. Çin daha fazla kömür santrali inşa etmeyi bırakma vaatlerini içeren iddialı bir net-sıfır yol haritası yayımlarken ABD yoksul ülkelerin yeşil enerjiye geçişine ve iklim değişikliğine uyum sağlamasına yardımcı olmak için on yıllık bir taahhüt verdi.

Gelecek birkaç hafta ise iklim politikası açısından kritik bir süreç. Politico’da aktarıldığı üzere, ABD Başkanlık İklim Elçisi John Kerry, son bir diplomatik baskıyla Çin ve Japonya’yı ziyaret edecek. Bu seyahate eşlik etmesi beklenilen Sharma’nın hala fosil yakıt kullanıma devam eden Çin ile bunu sonlandırması için konuşması bekleniyor. Greenpeace’in ağustos ayında yaptığı bir araştırmaya göre eyalet hükümetleri bu yılın ilk yarısında 24 yeni kömür santrali projesine yeşil ışık yaktı. Bu sonuç, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e 2020 yılında ilan ettiği 2060 için net-sıfır hedefi ile çelişiyor. Kerry, 2060 net-sıfır planını açıklayan Çin’in bu planının iklim krizini engelleme konusunda yetersiz olduğunu belirtiyor ve sera gazı salımlarını 2030 yılına kadar azaltmadıkları takdirde takip eden yıllarda dünyayı daha kötü felaketlerin beklediği konusunda uyarıyor.

ABD ise iklim finansmanı konusunda diğer ülkelerin gerisinde kalıyor. On yıl önce, zengin ülkeler, yoksul ülkelerin iklim değişikliğinin en kötü etkileriyle mücadele etmeleri ve yeşil yakıtlara yönelmelerine yardımcı olmak için 2020 yılına kadar yılda 100 milyar dolar yardım yapma sözü verdi. Ancak bu hedefe ulaşılamadı ve gelişmekte olan ülkeler bu yardım olmadan sera gazı salımlarını daha hızlı azaltamayacaklarını belirtiyor.

Son seçimlerden sonra iklim değişikliği üzerine dikkate değer vaatleri olan Joe Biden ABD’nin iklim politikası konusunda sessizliğini bozdu. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen Ida Kasırgası felaketin sonra konuşan Joe Biden, yıllardır bilim insanlarının aşırı iklim felaketlerine karşı uyarmasından sonra aşırı hava olaylarının içinde olduklarını, iklim krizi ile mücadele konusunda kritik noktaların aşıldığını ve gelecek nesle temiz bir dünya bırakabilmek için çok fazla zamanlarının kalmadığına değindi. Biden 1,2 trilyon dolarlık altyapı anlaşması ve 3,5 trilyon dolarlık yatırım paketi ile karbon salımlarını sıfırlamayı, temiz enerjiyi yaygınlaştırmayı, temiz yakıtlı araçları ve sürdürülebilir ulaşım sistemlerini desteklemeyi taahhüt etti.

Kerry’nin Çin’in iklim politikaları üzerine yapacağı Çin’deki görüşmesi çok kritik bir konumda. 2015 Paris Anlaşması’nın başarısı, 2014 yılı ABD Başkanı Barack Obama ile Xi arasında yapılan bir anlaşmadan doğmuştu. Bu sebeple dünyanın en büyük iki karbon kaynağı anlaşmaya vardığında diğer ülkelerin tek bir amaç üzerinde el sıkışması ise daha kolay olacaktı. Ancak iki süper güç arasındaki gerilimler devam ederken, COP26’den önce bu anlaşmanın yapılması güçleşiyor. Çin ile ikinci görüşmesini bitiren Kerry’nin aktardığı üzere Çin, ABD’nin şartlarını kabul etmeyi reddetti. Ancak bu gelişme iklim değişikliği konusundaki görüşmelerin odağını Pekin ve Vaşington arasındaki anlaşmazlıktan başka bir yöne değiştirmeyecek. Dünyadaki sera gazı salımının en büyük sebebi olan iki ülkenin tavrını değiştirip ortak bir amaçta birleşmesinden başka bir seçenek kalmadığı ise bir gerçek.
 

SHARE: READ MORE

17 September

Elektrikli araçlara geçişinin sürdürülebilir ve adil olduğundan nasıl emin oluruz?

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Günümüzde trafikte her zamankinden daha çok elektrikli araç (Electric Vehicles- EV) bulunuyor. Küresel EV satışları, 2021'in ilk yarısında 2020'ye kıyasla %168 arttı ve elektrikli araçların maliyetinin en geç 2028 yılına kadar benzinli ve dizel içten yanmalı motorlu otomobillerle aynı veya daha az olması bekleniyor. Birçok ülkede içten yanmalı motorlu araçların satışına ilişkin hükümet yasaklarının önerilmesiyle birlikte, elektrikli otomobillerin önümüzdeki on yılda giderek daha yaygın olacağı düşünülüyor. Fakat EV dönüşümü kendi zorluklarını da beraberinde getiriyor. İngiltere'nin ulusal enerji sağlayıcısı, tüketicilere EV dönüşümünün benimsenmesi için yeterli enerji olduğu konusunda güvence verirken, arabalara sürdürülebilir ve ucuza güç sağlamak sorun yaratıyor.
 
Yerel ağların aynı anda milyonlarca arabayı şarj edecek şekilde tasarlanmamış olması, yenilenebilir enerji üretiminin yetersizliği sıfır karbonlu bir elektrik sistemine doğru ilerlerken enerjiye erişimi zorlaştırıyor. Bu nedenle rüzgar ve güneş enerjisi bol olduğunda EV’lerin uygun fiyata şarj edilebilmesini sağlamak için akıllı bir şarj ağına yönelik planlamanın ve hükümet yatırımlarının yapılması önem taşıyor.
 
Bir EV'nin şarj edilmesinde nasıl ve nerede şarj edildiği kadar aracın şarj yerindeki bekleme süresi de önem taşıyor. Araç park halindeyse ve sürücünün acelesi yoksa İngiltere'de standart bir ev şarj cihazı olan yedi kW şarj aleti kullanılarak sekiz saatlik bir seansta araç, yaklaşık bir hafta yetecek bir sürüş için (250km) hazır hale geliyor. Fakat, aracını kısa bir sürede ve seyir halindeyken şarj ederse ancak bir güne yeterli dolum sağlayabiliyor.
 
İkinci durum için; standart şarj cihazlarının neredeyse on katı daha pahalı olan, 50 ila 150kW arasında güç sağlayan bir hızlı şarj cihazı daha uygun. Bu cihazlarla sadece 45 dakikada yaklaşık bir haftalık sürüş için yeterli şarjı sağlamak mümkün olsa da cihazlar elektrik altyapısına büyük yük getireceğinden yerel elektrik kesintilerine yol açabiliyor. Araçlar zamanlarının yaklaşık %95’ini park halinde geçirdiklerinden yavaş ve yenilenebilir şarj modellerinin bu sürede, hızlı şarjların ise uzun yollarda ve acil durumlarda kullanılması isteniyor.
 
Otomobillerin; ileride yenilenebilir üretimin düşük, talebin yüksek olduğu zamanlarda “araçtan şebekeye” olarak bilinen bir teknoloji sayesinde yerel elektrik şebekelerini desteklemeye de yardımcı olması bekleniyor. Bu teknolojiyi etkinleştirmek için, sürücülerin araçlarını şarj ederken şebekeyi destekleyeceği iki yönlü bir sistem geliştirilmesi gerekiyor.
 
Elektrikli cihazların şarj edilmesi konusu ayrıca finansal bir eşitsizlik de yaratıyor. Enerjiye erişimi olan haneler düşük maliyetlerle seyahat edebilecekken bu imkanı olmayanlar sokak şarj istasyonlarının pahalı olması sebebiyle daha yüksek maliyetlerle karşı karşıya kalıyorlar. Birleşik Krallık'taki çoğu düşük gelirli yaklaşık 7 milyon hane, ikinci gruba giriyor.
 
Sadece şebekeye yardımcı olmak için değil, aynı zamanda oluşan bu sosyal eşitsizliği azaltmak için de enerjiye erişimin genişletilmesi gerekiyor. Örneğin; evde şarj imkanı olmayanların da aynı maliyetle çeşitli hizmetlere erişimini sağlamak için sokak şarj cihazları, kullanılmaya başlandığında otomatik olarak araç sahibinin hesabına atanabilir.
 
Birleşik Krallık'ta, evde şarj cihazı olmayanların araçlarını haftada bir şarj edebilmelerini sağlamak için yaklaşık 750.000 sokak şarj cihazına ihtiyaç duyuluyor. Şebekeden gelen üretim ve tüketimi dengelemek ve Birleşik Krallık'ın net sıfır hedefine ulaşmayı desteklemek için bu arabalardaki enerji deposunun kullanılacağı durumda ise beş milyona kadar şarj cihazına ihtiyaç duyulacağı tahmin ediliyor. Bu hedefe ulaşmak içinse 2050 yılına kadar her gün 500 yeni sokak şarj cihazının kurulmasını gerekiyor.
 
Şebeke sistemlerini dengelemek için araçların kullanılması, ihtiyaç duyulan altyapı mevcut olduğundan diğer enerji depolama sistemlerine göre daha ucuz bir alternatif sunuyor. Fakat bunun gerçekleşmesi için otomobil üreticileri, ağ operatörleri, enerji tedarikçileri ve hükümetlerin doğru zamanda doğru yerlere şarj cihazlarını yerleştirmeleri için koordine olmaları gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

17 September

Irak, petrol üreticilerine yenilenebilir enerjiye odaklanmaları konusunda çağrıda bulundu

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (Organization of the Petroleum Exporting Countries - OPEC) kurucu üyelerinden  Irak’ın maliye bakanı Ali Allawi, kritik bir OPEC toplantısı öncesinde petrol üreticilerine fosil yakıt bağımlılığından uzaklaşıp yenilenebilir enerjiye yönelmeleri için çağrıda bulundu. Aynı zamanda Irak başbakan yardımcısı olan Ali Allawi, Guardian'da, petrol üreticilerini güneş enerjisi ve nükleer reaktörleri içeren, çevreye uygun politikalar ve teknolojilere odaklanan ekonomik bir yenilenme sürdürmeye ve fosil yakıt ihracatı konusundaki bağımlılıklarını azaltmaya çağıran bir yazı yazdı. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) Direktörü Fatih Birol’un da katkıda bulunduğu yazıda iklim değişikliğinin en kötü etkilerini sınırlamak için dünyanın enerji üretme ve tüketme şeklini temelden değiştirmesi, daha az kömür, petrol ve doğal gaz yakması gerektiği belirtiliyor. Ayrıca petrol gelirleri ani bir şekilde düşmeye başlarsa geçim kaynaklarının kaybolması ve yoksulluk oranlarının artması söz konusu olduğundan petrol üreten ülkeler, petrole bağımlılıklarını yenip ekonomilerini çeşitlendirmeleri konusunda uyarılıyor.
 
Irak’ın kurucu üyesi olduğu OPEC, Suudi Arabistan, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Venezuela, Nijerya ve diğer birkaç Afrika petrol üreticisi ülkesi de dahil olmak üzere dünyanın en büyük üreticilerinin çoğunu içeriyor. OPEC+ grubunda ayrıca Rusya ve bazı küçük üreticiler de yer alıyor. OPEC daha önce üye ülkeler pandeminin etkilerini atlattıkça petrol üretimini arttıracağını açıklamıştı fakat piyasanın yavaşlaması bazı kesimlerin artışı durdurmayı önermesine neden oldu. ABD başkanı Joe Biden tartışmalı bir şekilde OPEC'e geçen ay petrol fiyatlarının yükselmesini önlemek ve ABD ekonomisinin toparlanmasına yardımcı olmak için petrol üretimini daha da artırması çağrısında bulundu fakat bu çağrısı reddedildi. Allawi ve Birol, pandemi kaynaklı mevcut petrol fiyatlarının dalgalanmasının üreticiler için sorunların yalnızca başlangıcı olduğunu öne sürüyor. İklim krizinin sadece petrolden uzaklaşmaya yol açması değil, aynı zamanda yükselen sıcaklıkların şimdiden ciddi sorunlara neden olduğu Orta Doğu ve Kuzey Afrika'yı özellikle ciddi şekilde etkilemesi bekleniyor. Örneğin; Irak'ta sıcaklıkların küresel ortalamadan yedi kat daha hızlı yükseldiği tahmin ediliyor.
 
IEA’nın 2050 yılına kadar net sıfıra yönelik son küresel yol haritası, küresel petrol talebinin 2050 yılına kadar günde 90 milyon varilden 25 milyon varilin altına düşeceğini ve bunun da petrol üretici ülkelerin gelirlerinde potansiyel olarak %85'lik bir düşüşle sonuçlanacağını gösteriyor. Allawi ve Birol, dünyanın en genç ve en hızlı büyüyen nüfuslarından birine sahip bu bölgede, ekonomik sıkıntıların ve artan işsizlik riskinin daha geniş çaplı huzursuzluk ve istikrarsızlık yaratmasından endişeli. Bölgenin temiz enerji üretme ve tedarik etme konusundaki geniş potansiyeli de düşünüldüğünde giderek artan petrol fiyatlarına bağlı kalmak yerine yenilenebilir kaynaklara, özellikle de güneş enerjisine yatırım yapmak öneriliyor.
 
IEA, gelirleri büyük ölçüde petrol ve gaza dayanan ülkelerin, temiz enerjiye geçişe ayak uydurmak için ekonomilerini fosil yakıtlardan uzaklaştırmaları konusunda yıllardır hızlı hareket etmelerini söylüyor. Ajans, Mayıs ayında, küresel ısınmayı 1,5 derecede sınırlamak için yeni petrol aramalarının bu yıldan itibaren tamamen durdurulması gerektiği konusunda uyarıda bulunmuştu. Ancak OPEC üyeleri şimdiye kadar iklim değişikliği konusunda eylem çağrılarına pek olumlu yaklaşmadı; özellikle Suudi Arabistan, küresel iklim eylemiyle ilgili Birleşmiş Milletler müzakerelerine sık sık engel oldu. Fakat, bazı petrol üreticileri iklim eylemi konusunda daha olumlu bir duruş sergiliyor. Artık bir OPEC üyesi olmayan Umman, gelecek için potansiyel düşük karbonlu yakıt olarak hidrojeni takip ediyor. Birleşik Arap Emirlikleri hidrojen ve yenilenebilir enerji kaynakları üzerine çalışıyor ve yakın zamanda yeni bir nükleer santralin açılışını yaptı. Mısır, Fas ve Ürdün, bölgedeki büyük yenilenebilir enerji programlarına sahip diğer ülkeler arasında yer alıyor.
 
Geçtiğimiz yıl yıl Covid-19'un petrol piyasası üzerindeki etkisi petrol ve gaz talebinin yapısal olarak daha zayıf olduğu ve ülkelerin varlıklarını çeşitlendirmek, ekonomilerini güçlendirmek ve dayanıklılıklarını arttırmak için ciddi önlemler almadığı bir dünyada bölge ekonomilerinin gelecekte nasıl görünebileceğine dair bir öngörü sağlamıştı. Ancak dünyanın petrol zengini ülkelerinin tek başına temiz enerjiye geçiş yapmaları mümkün görünmüyor. Bunun için petrol ve gaz üreten ülkelerin sermaye ve emeği gelecek için üretken endüstrilere yönlendirmesi ve buna olanak tanıyan politika ve yatırımlara ağırlık vermesi gerekiyor. Halihazırda petrol üreticileri arasında enerji dönüşümüne yönelik umut verici girişimler olsa da net sıfır karbon salımına ulaşmak için çok daha güçlü eylemler ve çok daha fazla uluslararası iş birlikleri gerekiyor. Bu açıdan bu Kasım'da Glasgow'da düzenlenecek Cop26 iklim değişikliği konferansında Irak ve benzeri ülkelerin seslerinin duyulması önemli.
 
 

SHARE: READ MORE

13 September

Ida Kasırgası: İklim değişikliği fırtınaları nasıl etkiliyor?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri’nin yaşadığı en yıkıcı kasırgalardan biri olan Katrina Kasırgası’ndan tam 16 yıl sonra 29 Ağustos’ta New Orleans’ı vuran Ida Kasırgası bölgede meydana gelen en şiddetli kasırgalarından biri olarak kayıtlara geçti. Hızı saatte 241,4 km’ye ulaşan kuvvetli kasırga, çatıları uçurup ağaçları sökecek güçte olup elektrik santralleri ile elektrik iletim kablolarını sel sebebiyle kullanılamaz hale getirdi ve bölgenin elektriğe erişimini günlerce engelledi.

Kasırganın ardından yapılan birtakım analizler, fırtınaların iklim değişikliğiyle bağlantısını ve neden bazı bölgelerin özellikle kasırgalar açısından riskli olduğunu inceliyor.

Kasırgalar neden bazı bölgelerde daha sık görülüyor?

Araştırmalar, New Orleans gibi belirli şartları barındıran bazı bölgelerin fırtına ve kasırga gibi olaylara daha yatkın olduğunu ortaya koyuyor. Zamanlama faktörü bu riski yaratan etkenlerden biri. Fırtınalar, sezon başlangıcında Teksas ve Atlantik Kıyısı’na vurma eğilimi gösterirken, kuzey Körfez Kıyısı Ağustos-Ekim arasında daha büyük risk altında bulunuyor. Kasırgaların bazı bölgelerde daha sık görülmesinin bir diğer sebebi de deniz tabanının şekli. Louisiana'nınki gibi sığ bir kıta sahanlığı, güçlü bir fırtına dalgası oluşturabiliyor.  

Sera gazı salımları ve kasırgaların artan şiddeti

Fosil yakıtların ulaşım, enerji, endüstri gibi alanlarda kullanılmaya devam edilmesi nedeniyle artan sera gazları konsantrasyonları ile ortalama deniz yüzeyi sıcaklıkları giderek artıyor. İklim değişikliğinin kasırgalar üzerindeki etkisi incelendiğinde, okyanus sıcaklığı kasırgaların potansiyel şiddetini kontrol ettiğinden, yaşanan kasırgaların sıklığı aynı kalsa da iklim değişikliği nedeniyle şiddetlerinin artacağından söz ediliyor. Normalde kuvvetli kasırgaların oluşması günler veya haftalar sürerken uygun koşullar (artan okyanus sıcaklığı, okyanus seviyelerinin artması, havanın nem kapasitesinin artması) bulunduğunda kasırga saatler içinde yıkıcı bir güce ulaşabiliyor. 2020 kasırga sezonu, kategori 3 veya daha yüksek güçte yedi büyük kasırga, Ida’da olduğu gibi karaya çıkmadan hızlı şekilde şiddetlenen 10 kasırga ve isimlendirilmiş 30 fırtına ile rekor kırdı. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change—IPCC) raporu, en şiddetli olarak belirtilen Kategori 3’ten 5’e kadar değişen kasırgaların görülme sıklığının son kırk yılda hızla yükselen okyanus sıcaklıkları nedeniyle arttığı sonucuna vardı. Okyanus sıcaklıklarının her bir derece artışının, şiddetli kasırga oranında artışın yanı sıra ekstrem yağış olaylarını da %7 oranında şiddetlendireceği tahmin ediliyor.

İklim değişikliğinin ayrıca kasırgaların sebep olduğu hasar üzerinde de önemli bir etkisi bulunuyor. Okyanuslar, insanların yol açtığı sera gazları salımlarının yaklaşık %90’ını absorbe ediyor ve bu da okyanus sıcaklığının artmasına yol açıyor. Okyanus sıcaklığının artması suyun genleşmesine ve okyanus seviyelerinin yükselmesine sebep oluyor. Artan okyanus sıcaklıklarının buzulların erimesine sebep olması ise okyanus seviyelerini arttıran bir başka etken. Artan okyanus seviyeleri Ida, Katrina gibi kasırgalarda oluşan deniz dalgalarını şiddetlendirerek kasırganın kıyılara taşıdığı su miktarını arttırıyor ve kasırgaların yıkım gücünü arttırıyor.

Kasırgaların geleceği ve net sıfır taahhütleri

Dünya Meteoroloji Örgütü, iklim felaketlerinin son 50 yılda beş kat arttığını belirtiyor. 1970-2019 yılları arasında gerçekleşen 11.000’den fazla iklim felaketinde 2 milyonun üzerinde insanın hayatını kaybettiği ve bu felaketlerin yaklaşık 3,64 trilyon dolarlık zarara sebep olduğu açıklandı. Son yaşanan Ida Kasırgası’nın zararının ise yaklaşık 95 milyar dolara denk geleceği öngörülüyor.

Georgia Teknoloji Enstitüsü İklim Uzmanı Kim Cobb, New York ve diğer şehirleri Ida Kasırgası gibi iklim felaketlerine hazırlıksız oldukları yönünde uyarıyor. İklim değişikliğinin bilim insanlarının düşündüğünden daha hızlı gerçekleştiğine değinen ve IPCC raporunun yazarlarından olan Cobb, ülkelerin ve şirketlerin net sıfır hedeflerini Ida Kasırgası gibi iklim felaketlerinin önlenmesi adına hızlıca gerçekleştirmeleri gerektiğini savunuyor. İnsan kaynaklı sera gazı salımlarının azalmaması durumunda yaşanan iklim felaketlerinin şiddetinin giderek artacağını söylemek mümkün.
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

11 September

Yatırımcı Araştırması: ÇSY’nin önemi artıyor

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Gün geçtikçe daha fazla yatırımcı şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) performansını gözetiyor. ÇSY odaklı sermaye akışı hızlı bir şekilde artış göstererek 2020’nin dördüncü çeyreğinde üçüncü çeyreğine kıyasla %29 artış gösterdi ve 1,65 trilyon dolara ulaştı. The Forum for Sustainable and Responsible Investment (US SIF) tarafından yakın zamanda paylaşılan bir rapor, Amerika Birleşik Devletleri’nde yatırım yapılan her üç dolardan birinin ÇSY yatırım stratejisi dikkate alınarak yapıldığını gösteriyor. Bununla birlikte, 2050’ye kadar net sıfır karbon ekonomisine ulaşmak hedefiyle, sürdürülebilir fonlara yönelik yatırımın giderek daha da artacağı öngörülüyor.
Küresel olarak üst düzey yöneticilere kurumsal yönetim, hissedar ilişkileri gibi konularda stratejik danışmanlık hizmeti veren Morrow Sodali tarafından 2021 yılında altıncısı gerçekleştirilen Kurumsal Yatırımcı Anketi (Institutional Investor Survey – ISS) yatırımcıların ÇSY konusuna bakış açılarını ve hızla artan ÇSY odaklı yatırımları nelerin arttırdığını sorguluyor. Bu kapsamda Kurumsal Yatırımcı Anketi’ne katılan 29 trilyon dolar değerinde varlığın yönetiminden sorumlu 42 küresel kurumsal yatırımcı Kurumla İlişkiler, ÇSY ve Sürdürülebilirlik, Ücretlendirme ve Oylama, Hissedar Aktivizmi olmak üzere 4 ana başlıkta 19 soruyu yanıtladı.
Yatırım kararlarında ÇSY risk ve fırsatları giderek daha fazla gözetiliyor
Araştırma, yatırımcıların %98’inin şirketlerle kurdukları ilişkilerde, yatırımcıların %95’inin ise yatırım kararı verme sürecinde ÇSY konularına giderek daha fazla odaklandıklarını ortaya koyuyor. Bununla birlikte yatırımcıların %85’i ise şirketle ilgili kararlarda oy verirken ÇSY konularını gözettiğini belirtiyor. Bu doğrultuda eyleme geçmekten çekinmeyen yatırımcılar, istenilen hızda ve seviyede değişim sağlamayacak yöneticilerin seçimine karşı oy kullanıyor.

Yatırımcıların ÇSY konusuna neden daha fazla odaklandıkları sorgulandığında, yatırımcıların büyük bir çoğunluğunun şirketlerin ÇSY performansı ve finansal performans arasında ilişki kurdukları görülüyor. Öte yandan, kanuni düzenlemeler, müşteri odaklılık ve sivil toplum kuruluşlarından gelen baskı da yatırımcıların bu konuya giderek daha fazla odaklanmasına yol açıyor. Ayrıca, özellikle emeklilik fonları olmak üzere varlık yöneticilerinin müşterileri de yatırımcıların ÇSY risklerini gözettiğini ve buna yönelik bir strateji izlediklerini bilmek istiyor.
 

Yatırımcılar, ÇSY’nin şirketlerin iş stratejilerinin parçası olmasına önem veriyor. Araştırma, özellikle COVID-19 krizini de göz önünde bulundurarak, yatırımcıların %78’inin ÇSY konularını şirketlerin iş stratejilerinde değerlendirdiğini gösteriyor. COVID-19’un şirketlerin operasyonları, gelirleri ve kârlılıkları üzerindeki olumsuz etkileri düşünüldüğünde, şirketlerin bu duruma nasıl uyum sağlayacaklarını ve uzun vadede nasıl değer yaratacaklarını iş planları üzerinden anlatmaları kritik önem taşıyor.

İklim değişikliği, yatırımcılar için en öncelikli konu
Araştırma sonuçlarına göre, yatırımcıların %85’i şirketlerle kurdukları ilişkilerde en öncelikli konu olarak iklim değişikliğini belirtiyor. İklim krizine bağlı riskini yatırım portföyleri için kritik olarak değerlendiren yatırımcılar, şirketlerden etkilerine dair ölçülebilir performans göstergeleri ve net sıfıra geçişlerine dair sağlam planlar talep ediyor. Yönetim kurulu yapısı ve etkinliği, insan kaynakları yönetimi, yönetici ücret ve primleri konuları, iklim riskinin ardından yatırımcıların önceliklendirdiği diğer konular arasında yer alıyor.
İklim değişikliğine yönelik yaklaşım ve aksiyonlar aynı zamanda yatırım kararı verme sürecinde büyük önem taşıyor. 2015’ten beri iklim değişikliğinin yatırım kararlarındaki rolü giderek artarken, araştırmaya katılan yatırımcıların %97’si yatırım kararı verirken iklim değişikliği risklerini çok önemli veya önemli olarak değerlendirdiklerini gösteriyor. Bununla birlikte, araştırmaya katılan bütün yatırımcılar şirketlerin iklimle ilgili beyanlarını inceliyor. İklimle bağlantılı beyanlarda yatırımcıların %61’i şirketlerin iklim değişikliği ve finansal performansları arasında şeffaf ve doğrudan ilişki kurulmasını talep ediyor.
Sürdürülebilir değer yaratımı için kritik olduğu düşünüldüğünden, yatırımcılar şirketlerin varlık sebeplerinin duymayı bekliyor; anket katılımcılarının %86’sı şirketlerin kurumsal amaçlarını açıklamaları gerektiğine inanıyor. Araştırmaya katılan bütün yatırımcılar şirket yöneticilerinin kısa ve uzun dönem teşvik planlarında ÇSY performans göstergelerinin yer alması gerektiği görüşünü taşıyor. Son olarak, araştırma sonuçları hem geleneksel hem de ÇSY konularında aktivist kampanyalara desteğin arttığını gösteriyor. Finansal performansla birlikte zayıf bir strateji ve yönetime sahip olmak ve sermayenin yanlış dağıtımı, yatırımcıların aktivistleri destekleme sebepleri arasında sayılıyor. ÇSY konularına yönelik yatırımcıların beklentilerine karşılık vermemek ve bu konuyla bağlantılı yaşanan önemli problemler de aktivistlerin desteklenmesine yol açabiliyor.
Araştırma sonuçlarını şirketler nasıl yorumlamalı?
Kurumsal Yatırımcı Anketi, yatırımcıların karar verme süreçlerinde öncelikli olarak ÇSY konularını gündeme aldıklarını ortaya koyuyor. Diğer yandan COVID-19 pandemisinin sebep olduğu belirsizlik döneminde şirketlerin risk ve fırsatları nasıl değerlendirdiklerini, operasyonel dayanıklılıklarını ve paydaşları için nasıl değer yarattıklarını, şirketlerin ÇSY etkileri üzerinden belirlediklerini ortaya koyuyor. Birçok farklı paydaş, kurumlardan sosyal, çevresel ve ekonomik açıdan pozitif değer yaratmasını beklerken, kurumların bu beklentiye nasıl cevap verdiği giderek daha fazla önem kazanıyor. Bu kapsamda Morrow Sodali araştırma sonuçlarına dayanarak şirketlere bazı önerilerde bulunuyor.
Kurumların, COVID-19’a nasıl cevap verdiklerini, pandeminin iş stratejilerini nasıl etkilediğini ve bu duruma uyum sağlamak için neler yaptıklarını net bir şekilde ortaya koymaları gerekiyor. Şirket yöneticilerinin varlık yöneticileri ve sahipleriyle ÇSY konularında ilişki kurması ve bu konuda bilgi sahibi olduklarını karşı tarafa aktarmaları, finansal ve finansal olmayan performans arasındaki ilişkiyi ortaya koymaları önemli bir nokta olarak belirtiliyor. Şirketlere ayrıca, sürdürülebilirlik hedeflerini gerçekleştirebilmek için ÇSY metriklerini kısa ve uzun dönemli yönetici ücret ve prim teşvik mekanizmalarına dahil etmeleri yönünde tavsiyede bulunuluyor.
Yatırımcılar özellikle iklim değişikliği konusunu önceliklendirse de pandemiyle birlikte insan kaynakları yönetimi, çeşitlilik, eşitlik, kapsayıcılık, tedarik zinciri yönetimi gibi konular da giderek daha fazla yatırımcıların gündemine giriyor. Bu nedenle şirketler kendileri için önemli olan konuları belirleyerek önceliklendirmeli. Bununla beraber, şirketin stratejisini ve yol haritasını yönlendirmek amacıyla kurumun amacını belirleyerek paylaşması, yönetim kurulunun da şirketin amacına yönelik sorumluluk alması önemli. Son olarak araştırma, ÇSY aktivizmine dikkat edilmesi ve yatırımcıların ÇSY ile alakalı konularda beklentilerine karşılık verilmesi gerektiğinin altını çiziyor.
 
 

SHARE: READ MORE

31 August

İklim biliminin çıkmazı

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC)’nin büyük etki yaratan raporu, küresel ısınmanın artan etkileri konusunda alarm verirken raporun yazarları ve bağımsız araştırmacıları, raporda dünyanın daha dezavantajlı bölgelerindeki tehditler hakkında yeterli bilgi sağlanamadığını söylüyor. Son IPCC raporunun yazarları, iklim araştırmalarındaki boşluklara ve bazı ülkelerin hala uluslararası bilimsel çabalarda yetersiz temsil edilmesine dikkat çekiyor.

Son yıllarda kaydedilen ilerlemeye rağmen, IPCC’nin araştırmaları Avrupa, Kuzey Amerika ve Okyanusya bölgeleriyle sınırlı kalırken, araştırmaların bulguları da gelişmekte olan ülkeler için yol gösterici değil. Bangladeş merkezli Uluslararası İklim Değişikliği ve Kalkınma Merkezi Başkanı Saleemul Huq,IPCC’nin insanlığın bugüne kadar yaptığı en büyük ve işbirliğine dayalı küresel bilimsel girişim olduğunu söylerken, bu girişimin hala birçok boşluğu olduğunu da vurguluyor.  Raporu hazırlayan ekip, 66 farklı ülkeden ve 234 yazardan oluşuyor, ancak bu yazarların çoğu Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya ve Avustralya gibi gelişmiş ülkelerde bulunuyor.

MDPI dergisi Climate'de yayınlanan bir araştırmaya göre, Altıncı Değerlendirme Raporu üzerinde çalışan yazarların yalnızca %35'i gelişmekte olan ülkelerden geliyor. Beşinci Değerlendirme Raporu için de bu oran %31.

Huq, 2001 ve 2007'de yayınlanan Üçüncü ve Dördüncü IPCC Değerlendirme Raporları üzerinde çalıştığı süre boyunca bilim insanlarının farklı ülkelerden ve farklı milletlerden katılım sağladığını, ancak Küresel Güney'deki ülkelerin sadece bir veya iki yazar tarafından temsil edildiğini söylüyor. Ayrıca, Thomson Reuters Vakfı'na yaptığı açıklamada, iklim değişikliğine karşı en savunmasız ülkelere öncelik verilmediğini de belirtiyor.

“Çarpıtılmış” araştırma

Araştırmanın diğer boşluğu ise IPCC'nin kendi özgün araştırmasını yürütmek yerine yazarlarının, bulgularını, projeksiyonlarını ve sonuçlarını temel aldığı iklimle ilgili binlerce makaleyi değerlendiriyor olması. 

En son yayımlanan rapor, 2013'teki son rapordan bu yana sekiz yıl boyunca üretilen 14.000'den fazla araştırma makalesinin bir incelemesi. Yazarlar da kendilerine sunulan verilerin “dünya çapında eşit olmayan bir şekilde dağıldığını” belirtiyor.
IPCC raporunda, gelişmekte olan ülkelerde yapılan çalışmalar İngilizce olmadığı ve esas olarak ülke düzeyiyle sınırlı olduğu için ülkelerin iklim bilgilerinin ayrıntılarını karşılaştırmanın da zor olduğu açıklanıyor.

Huq, bunun temel nedenlerinden birinin, gelişmekte olan ekonomilerin iklim bilimine çok daha az kaynak ayırmasıyla alakalı olduğunu söylüyor. Gelişmiş ülkelerin hükümetleri, gelişmekte olan ülkeleri veya bu ülkelerle ilgili çalışmaları desteklediğinde bile, baş araştırmacılar genellikle Küresel Kuzey'den oluyor. Araştırmanın bu çarpıtılmış yanları da, bu bilimsel girişimin başarısızlıkları olarak öne çıkıyor.

Mart ayında Conservation Letters dergisinde yayınlanan bir araştırma, 1945 ve 2019 yılları arasında önde gelen ekoloji, evrim ve koruma konulu 13 dergide en çok yayın yapan yazarların geçmişlerini inceledi. Bu yazarların %75’inden fazlasının ABD, İngiltere, Avustralya, Almanya ve Kanada’dan olduğunu, Küresel Güney ülkelerinin ise “çarpıcı bir şekilde yetersiz temsil edildiğini” tespit etti.

Viyana Üniversitesi'nde biyolog olan, çalışmanın ortak yazarı Bea Maas, bu durumun IPCC gibi uluslararası raporlara dönüştüğünü ve ilgili bir araştırma olmadan, bu konulara yönelik önerilerin de önünün kesildiğini söylüyor.

Afrika’ya erişmek

Tüm bunlara karşı IPCC, statükoyu değiştirme konusunda bazı ilerlemeler kaydediyor. Panel, 2007 Nobel Barış Ödülü'nden elde edilen para ödülünü, gelişmekte olan ülkelerden gelen doktora öğrencilerine, salım azaltımları ve adaptasyonuna yönelik fırsatlar veya iklim değişikliği konularında çalışmaları için burs olarak verdi. Ayrıca en son raporu için de İngilizce dışındaki dillerde akademik dergilerde yayınlanmamış “gri literatürü” dikkate almaya başladı.

IPCC, bunlara ek olarak ilk kez Afrika'ya özgü bir iletişim stratejisi geliştirdi. IPCC'nin Altıncı Değerlendirme Raporu’nun çalışma grubu eş başkanlarından Debra Roberts, bu stratejinin Afrikalılarla, Afrika hakkında konuşmalarını sağladığını belirtiyor. Roberts, IPCC'nin bu yıl yazarlarına çeşitlilik eğitimi de sunduğunu ve gelişmekte olan ülkelerdekiler için dijital olarak bir araya gelmenin düzensiz internet bağlantıları ve dil engelleri gibi zorluklarına dikkat ettiklerini de söylüyor. Ayrıca, gelecekte, Küresel Güney'de iklim değişikliği üzerinde çalışacak araştırmacıların katılımını etkilemenin de çok önemli olacağını vurguluyor.

Ekiplerin nasıl kurulduğunu, fırsatların nasıl dağıtıldığını, politikacıların ve karar vericilerin iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına yönelik yatırımlara ne kadar teşvik edildiğini etkilemek ve değiştirmek, bu süreçte büyük bir önem taşıyor. Tek tek ülkelere odaklanmak yerine bölgesel veya küresel bir yaklaşım benimsemek için araştırma altyapısını ve kapasitesini artırmak daha kapsayıcı bulgular elde etmeyi sağlayabilir çünkü iklim dünyanın aksine sınırlara sahip değil.
 

SHARE: READ MORE

31 August

Ozon tabakasını onarmanın iklim krizi üzerindeki etkisi

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

1980'lerde, Güneş'in zararlı ultraviyole (UV) radyasyonunu emen üst atmosferdeki bir bölge olan ozon tabakasını korumak için atılan adımlar sayesinde insanların dünyanın geleceği hakkında endişelenmesi gereken çevresel konulardan biri eksildi.

1970'lerin ortalarında bilim insanları, diğer uygulamaların yanı sıra, kloroflorokarbonların (CFC'lerin) soğutucu olarak ve aerosol kutularında itici gaz olarak artan kullanımının ozon tabakasını etkilediğini fark ettiler. Daha sonra çok sayıda değişiklikle güçlendirilen ve 197 ülke tarafından onaylanan Montreal Protokolü'nün 1987'de imzalanmasıyla, dünya CFC'leri aşamalı olarak kaldırdı. Bugün ise atmosferdeki CFC seviyeleri düşüyor ve ozon tabakası iyileşmeye başlıyor.

Peki ya Montreal Protokolü imzalanmasaydı dünya şimdi nasıl görünürdü? Uluslararası bir ekiple yürütülen yeni bir araştırma bu sorunun cevabını arıyor.

Daha önceki araştırmalar ve bilim insanları, ozon tabakasının daha ince olduğu ve daha yüksek seviyelerde UV radyasyonunun dünyaya ulaştığı bir senaryoda, cilt kanseri vakalarına çok daha sık rastlanacağını belirtiyor. CFC'ler aynı zamanda sera gazları da olduğu için bu tür senaryolarda küresel ısınmanın da artacağı ortaya konuyor. Gerçekleştirilen yeni araştırma ise bu durumun bitki örtüsü üzerindeki etkisine odaklanıyor.

İnsanlar gibi bitkiler de yüksek UV seviyelerine maruz kaldıklarında zarar görürler. Bitkiler büyüdükçe karbondioksiti (CO²)'yi emer, ancak UV radyasyonu %10 arttığında bitkiler %3 daha az biyokütle biriktirir. Montreal Protokolü olmasaydı, UV seviyelerinin yüzyılın sonunda bugünden ortalama 4,5 kat daha yüksek olacağı tahmin ediliyor. Bu senaryo, insanların saldığı CO²'nin bitkiler ve toprak tarafından tutulması yerine, atmosferde kalacağı ve küresel ısınmanın artacağı anlamına geliyor.

Montreal Protokolü olmayan bir dünya

Araştırma kapsamında, iklimi, atmosferin kimyasını, bitki örtüsünü ve karbon döngüsünü temsil etmek için bilgisayar modelleri kullanılarak iki farklı dünya simülasyonu gerçekleştirildi. İlki, dünyayı CFC'lerin tehlikeleri konusunda uyaran 1974 tarihli makalenin hiç yayınlanmadığını ve bu sebeple de CFC’lerin kullanımlarının yılda %3 oranında arttığını varsayıyor. İkincisi ise, CFC'lerin kontrol edildiği ve ozon tabakasının onarıldığı, şu anda içinde yaşadığımız ve yaşama yolunda ilerlediğimiz bir dünyayı temsil ediyor. CFC'ler dışında, bu iki dünya arasında bir fark bulunmuyor.

CFC'lerin aşamalı olarak kaldırıldığı bir dünya, gelecekteki daha sıcak iklimlerden bekleyeceğimiz bir dünya gibi görünüyor. Küresel sıcaklıklar, tüm olumsuz sonuçlarıyla birlikte artıyor, ancak – gerçek dünyadan beklediğimiz gibi – ozon tabakası yüzyılın ortalarında eski seviyelerine kavuşuyor. Diğer senaryoda ise, ozon tabakası büyük ölçüde inceliyor ve yüzyılın sonunda her yerde ozon konsantrasyonları Antarktika ozon deliğinde görülen seviyelerin altına düşüyor. 2050'lere gelindiğinde, CFC kullanımının azalmadan devam ettiği dünyadaki bitkiler, UV hasarı nedeniyle, CFC'lerin aşamalı olarak kullanımdan kaldırıldığı dünyadakine kıyasla karbonun yarısını emiyor. Yüzyılın sonunda, bu durum bitkilerde ve topraklarda %30 daha az karbon depolanmasına neden oluyor. Bu, yüzyılın sonuna kadar atmosferde %30 daha fazla CO² anlamına geliyor ve bu da iklime 0,8°C daha fazla ısınma ekliyor.

Tek başına 0,8°C, mevcut küresel sıcaklıkları Paris Anlaşması'nın en iddialı hedefini temsil eden 1,5°C seviyesinin üzerine çıkarmak için yeterli. Böyle bir senaryoda, CFC'lerin sera etkisinden kaynaklanacak olan 1,7°C'yi de eklersek, Montreal Protokolü'nün fazladan 2,5°C'lik bir ısınmayı önlediği görülüyor.

Bu bağlamda, Montreal Protokolü'nü iklim müzakereleri için bir model olarak düşünmek çekici olsa da CFC'leri ve alternatif kimyasallar çok daha sınırlı sayıda şirketle bağlantılı. Fosil yakıtlara baktığımızdaysa durumun çok daha yaygın olduğu görülüyor. Yine de içinde bulunduğumuz noktada, Montreal Protokolü’nün başarılı bir iklim anlaşması olduğunu kabul ederek, ilerleyen dönemlerde bunun gibi başarılı anlaşmaların artması iklim kriziyle mücadele için büyük önem taşıyor.
 

SHARE: READ MORE

30 August

Taliban yönetimindeki Afganistan’da, zor kazanılmış kadın hakları tehdit altında

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Taliban 20 sene sonra tekrardan Afganistan’ın kontrolünü ele geçirirken Afgan kadınları uzun uğraşlar sonucu kazandıkları birçok hakkın ellerinden alınması korkusunu yaşıyor. 1996 ve 2001 yılları arasındaki Taliban iktidarında, kadınların eğitim ve çalışma haklarına el konulmuştu, kadınlar sadece erkek bir akraba eşliğinde sokağa çıkabiliyor ve o zaman bile burka ile tamamen örtünmeleri gerekiyordu. Bu katı kurallara karşı çıkanlara ağır cezalar ve yaptırımlar uygulanıyordu.
 
Taliban'ın devrilmesinden ardından 20 yıl içinde, Afgan kadınları kendi hakları için girdikleri yoğun mücadele sonucunda Afganistan Bağımsız İnsan Hakları Komisyonu'nun kurulması da dahil olmak üzere ülkede insan haklarının geliştirilmesinde proaktif bir rol üstlendi. Kadın İşleri Bakanlığı’nın kurulması, 2009'da kadına yönelik şiddetle mücadele için dönüm noktası niteliğinde bir yasa çıkarılması ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi gibi çeşitli uluslararası insan hakları belgelerine imzacı olunması bu sürede elde edilen gelişmelerden birkaçı. Şimdi Afganistan bir kez daha Taliban kontrolündeyken kadınlar daha derin hak ihlallerinin yaşanmasından endişe duyuyor.
 
Zaman içinde elde edilmiş gelişmelere rağmen, Dünya Sağlık Örgütü Afganistan'daki kadınların neredeyse %90'ının en az bir tür aile içi şiddete maruz kaldığını ve %17'sinin cinsel şiddete maruz kaldığını tahmin ediyor. Bu yüksek şiddet oranı kültürel değerlerle desteklense de yasalar ve adalet sisteminin işleyişi ile de mümkün kılınıyor.
 
Çoğu durumda kadınlar; aile üyeleri ve yetkililer tarafından yasal işlem yapmaktan caydırılıyor veya adalete erişimleri engelleniyor. Örneğin Afgan bir kadın, Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması yasası uyarınca haklarını korumak için yasal işlem başlatmaya karar verirse, bu davranışı yüzünden sıklıkla bir aile üyesinden şiddet görüyor. Birçok kadın, mahkeme prosedürleri sırasında taciz edici vajinal muayeneler veya “bekaret testleri” yoluyla cinsel saldırıya maruz kalıyor. Kadınlar evlilik dışı cinsel ilişki de dahil olmak üzere ahlaki suçlarla suçlandığında, ceza yargılamasının rutin bir parçası olarak bekaret muayenesine sokuluyorlar. Çoğu durumda kadınların cinsel geçmişleri mahkemede uzun hapis cezalarını destekleyen bir delil olarak kullanılıyor. Afganistan'da yasal süreçler genelde gecikmeli ilerliyor fakat bu durum ayrımcı kültürel normlar ve aile desteğinin olmaması nedeniyle kadınlar için daha da büyük risk oluşturuyor. Kadınlar arasındaki düşük okuryazarlık oranı, adalet sistemine dair bilgi eksikliği, finansal kaynaklara sınırlı erişim ve maddi açıdan erkeklere bağımlı olma hali yasal yollara başvurmaları önünde önemli bir engel oluşturuyor.
 
Kadınlar, resmi engellere ek olarak, jirgas (yerel liderler meclisi) ve şura (danışma süreci) gibi gayri resmi adalet mekanizmaları aracılığıyla da güçlü bir toplumsal baskıyla karşı karşıya kalıyordu. Ayrıca kadınlar kendi adlarına konuşma özgürlüğüne sahip olmadıklarından, gayri resmi çözüm toplantılarında bir erkek aile üyesi tarafından temsil ediliyorlar ve kabileler arasındaki sorunların çözümünde kadınların değiş tokuş edilmesi gibi ayrımcı çözümlerle karşı karşıya kalıyordu. 
 
Kadınlar, aile içi şiddet nedeniyle evden kaçtıkları durumda zina (ahlaki suçlar) nedeniyle hapse atılabiliyor, mahkemede bir kadın lehine karar alınsa bile, kadın kendi ailesi tarafından şiddete maruz kalabiliyor ve eşlere karşı yasal işlem başlatmak genellikle utanç verici bir tabu olarak algılanıyordu.
 
Özetle, dini değerlere, geleneklere ve kabile değerlerine dayanan ve genellikle ayrımcı kararlarla sonuçlanan Afgan hukuk sistemi kadınlar için Taliban döneminden önce de oldukça zordu. Ancak bu olumsuz uygulamalara rağmen en azından değişim için gerekli adımlar atıldığını ve kadın hakları mücadelesinin yürütüldüğünü unutmamak gerek. Taliban yönetiminde ise ayrımcı uygulamaların çok daha şiddetli hale geleceği ve norm olarak kabul edilmesi bekleniyor. Uluslararası sivil toplum kuruluşlarının ve yabancı elçiliklerin desteği çekildikten sonra şimdiye kadar Afganistan'da faaliyet gösteren birçok kadın hakları organizasyonunun ve diğer sivil toplum gruplarının geleceği ise bir diğer endişe konusu.
 
Taliban’ın, kadınların “kendi çerçevelerinde” çalışmalarına ve okumalarına izin vereceği yönündeki açıklamaları ise sunulan çerçevenin belirsizliği nedeniyle güvensizlikle karşılandı. Uluslararası toplumun geri çekilmesiyle daha da güçlenecek Taliban yönetimi ise kadınları desteklemek için yürürlükte olan anayasal ve uluslararası korumaları kasten ihlal edecek gibi görünüyor. 20 yıl önce Taliban’ın ekstrem şeriat yasaları altında yaşayan kadınlar, yeni rejimin farklı olmayacağını, dini yasaların ataerkil bir düzen içinde yorumlanmasıyla kadın düşmanlığı yapan uygulamaların daha da artacağını düşünüyor.
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

27 August

UNICEF: “Neredeyse tüm çocuklar iklim risklerine maruz kalıyor.”

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, hava, toprak, su ve okyanuslardaki artan kirlilik seviyeleri dünyanın doğal sistemlerinin sınırlarının aşıldığının en önemli göstergesi. İklim değişikliği küresel olarak insanların iyi olma halini etkilediğinden iklim değişikliği artık sadece çevresel bir kriz değil aynı zamanda insan ve özellikle de çocuk hakları krizi olarak ele alınıyor.
 
1989'da, dünyadaki hemen hemen her ülke çocukların yaşamak için temiz bir çevre, temiz hava, temiz su ve yiyeceğe erişim hakları olduğu konusunda anlaştılar ve çocukların yaşama, eğitim gibi temel haklarını koruma altına alma sözü verdiler. Fakat iklim değişikliği konusundaki başarısız politikalar bu sözün tutulmasını engelliyor. Bugün çocuklar, okula gitmek ya da güvenli bir evde yaşamak yerine iklim ve çevresel şoklar nedeniyle kıtlık, çatışma ve ölümcül hastalıklara katlanıyor. Bu şoklar, dünyanın en genç, en yoksul ve en savunmasız çocuklarını daha da yoksulluğa itiyor ve çevresel risklere karşı dayanıklılıklarını azaltıyor. Çocuklar, aşırı hava koşullarına, toksik tehlikelere ve bunun neden olduğu hastalıklara karşı yetişkinlerden daha savunmasız olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda bu durum çocukların geleceğini de yetişkinlere göre daha fazla tehdit altında bırakıyor. UNICEF tarafından yayınlanan Çocukların İklim Riski Endeksi (The Children’s Climate Risk Index - CCRI) raporu çocukların iklim değişikliğinin etkilerine ne derece maruz kaldıklarına ilişkin ilk kapsamlı görüşü sunuyor.
 
Rapora göre çocuklar önümüzdeki yıllarda çok daha tehlikeli ve belirsiz bir dünyada yaşamak zorunda kalacak. Yeryüzündeki hemen hemen her çocuk, en az bir iklim ve çevresel tehlikeye, ısı dalgaları, kasırgalar, hava kirliliği, sel ve su kıtlığı gibi şok veya strese maruz kalıyor. Çocuklar fiziksel ve fizyolojik olarak risklere karışı daha savunmasız olduklarından ve önlerinde daha uzun bir ömür olduğundan iklim ve çevresel şoklardan yetişkinlere göre daha çok etkileniyorlar.
 
Rapor aynı zamanda ülkeleri, çocukların çevresel streslere ve aşırı hava olaylarına karşı ne kadar savunmasız ve tehlikede olduklarına göre sıralıyor. Buna göre, küresel olarak yaklaşık 1 milyar çocuk, yani dünyadaki çocukların neredeyse yarısı, iklim değişikliği nedeniyle yüksek risk altındaki ülkelerde yaşıyor. 163 ülkenin incelendiği raporda Türkiye 97. sırada yer alırken,  Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad ve Nijerya çocuklar için en riskli ülkeler arasında yer alıyor. Aşırı derecede yüksek risk altındaki ülkelerin dörtte biri (33 ülkeden 8'i) çok yüksek düzeyde göç oranına sahip, bu ülkelerde nüfusun %5'inden fazlası yerinden edilmiş durumda.

Ayrıca son derece yüksek riskli ülkelerin sadece yüzde 40'ı Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkılarında (NDC'ler) çocuklardan ve gençlerden bahsediyor. Rapor aynı zamanda dünyadaki en yüksek riskli yerlerin iklim değişikliğinin nedenlerine en az katkıda bulunanlar olduğunu belirtiyor. Buna göre aşırı derecede yüksek riskli 10 ülke, küresel emisyonların yalnızca yüzde 0,5'inden sorumlu.
 
Raporda birden fazla iklim riskiyle karşı karşıya olan bölgelerde tam olarak kaç çocuğun yaşadığı da inceleniyor ve iklim krizinin çocuklar üzerindeki etkisine dair tam bir fikir oluşturmak için birbirini tetikleyen çevresel riskler, sağlık, eğitim ve su ve sanitasyon gibi temel hizmetlerin mevcudiyeti ve kalitesine ilişkin verilerle birleştiriliyor. Buna göre 850 milyon çocuk - tüm çocukların yaklaşık üçte biri - dört veya daha fazla çevresel krize maruz kalıyor ve bu da çocukların gelişimi için zorlu bir ortam yaratıyor. Bu tehlikeler sadece birbirini şiddetlendirmekle kalmıyor, COVID-19 da dahil olmak üzere diğer sosyal, politik ve sağlık riskleriyle etkileşime girip toplumdaki eşitsizliği de arttırıyor. Üst üste binen tehlikeler nihayetinde dünyanın belirli bölgelerini çocuklar için daha da güvencesiz ve riskli yerler haline getirerek gelecekteki potansiyellerini büyük ölçüde azaltıyor.
 
Hükümetlerin ve şirketlerin, Paris Anlaşması uyarınca sera gazı salımlarını azaltarak iklim değişikliğinin temel nedenlerini çözmek için acilen çalışması gerektiği raporda vurgulanıyor. Ayrıca ülkelerin, Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için uygun karbon bütçelerini belirlemek ve nihayetinde ekonomiyi fosil yakıtlardan uzaklaştırmak için gereken sert adımları atmak da dahil olmak üzere, en kötüsünü önleme taahhüdünde bulunmaları için hala zaman olduğu belirtiliyor. Fakat iklim krizini ele almak, toplumun her kesiminin harekete geçmesini gerektiriyor. Hükümetlerin çevre politikalarının çocuklara duyarlı olması, şirketlerin çocukların bağımlı olduğu doğal çevreyi korumaları, okullarda öğrencilerin daha yeşil bir geleceğe hazır hale gelecek şekilde eğitilmeleri gerekiyor.
 
İklim değişikliğine karşı sera gazı salımlarını azaltmak gibi uzun vadeli çözümlerin yanında; su, sanitasyon ve hijyen hizmetlerine erişim, sürdürülebilirlik eğitimleri, sağlık ve beslenme hizmetlerine erişim ve sosyal koruma ve yoksulluğun azaltılması gibi alanlara yatırım yapılması büyük önem taşıyor. Ayrıca aktivizm yoluyla gelecekleri için değişim talep eden gençlerin ulusal ve uluslararası alanda daha çok dinlenilmesi gerekiyor. COP26 da dahil olmak üzere tüm ulusal, bölgesel ve uluslararası iklim müzakerelerine ve iklimle ilgili tüm karar alma süreçlerine çocuklar ve gençler dahil edilmeli.

SHARE: READ MORE

19 August

Dijital kimlikler ayrımcılığa mı yol açıyor?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünya, daha önce mümkün olması asla tahmin edilmeyen bir düzeyde birbirine bağlı hale geldi.  Bunun bir yansıması olarak, devletlerle birlikte iletişim, ulaşım, teknoloji ve uluslararası kalkınma kuruluşlarının birçoğu dijital kimliği benimsedi. Dijital kimlik, dijital bir kanal aracılığıyla açık bir şekilde kimlik doğrulaması yaparak bankacılık, devlet yardımları, eğitim ve diğer birçok kritik hizmete erişimi sağlamak için havalimanlarından sağlık kayıt sistemlerine birçok alanda kullanılıyor. Bankacılık, seyahat ve sigorta endüstrileri ürünleri ve hizmetleri için daha sorunsuz süreçler yaratmayı hedeflerken, hükümetler devlet hizmetlerini evrenselleştirmek amacıyla vatandaşlarını dijitalleştirmeye çalışıyor. Bugünlerde, her bir bireyin kendi dijital kimliğinin olması yönünde çalışmalar hızlı bir şekilde devam ediyor.

Bu yeni dijital veri yönetimi çağına giriş aşaması kendiliğinden gelişmedi. Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlar devletleri, yapısal yoksulluk, vatansızlık ve sosyal dışlanma ile mücadele etmek amacıyla vatandaşlarına yasal varlıklarının kanıtını sağlamaları için teşvik etti. Kuruluşlar bu süreçte, özellikle dezavantajlı bireylerin devlet tarafından sağlanan yardımlar kapsamında ödeme almaları için bir kimlik kartı edinmelerinin önemini vurguladı.

Bu gelişmeler olumlu olarak yorumlansa da dijitalleşme bazı durumlara ayrımcılığa da yol açabiliyor. Yapılan bir araştırmaya göre, devletler dijital kimlik sistemlerini belirli gruplara karşı bir silah gibi kullanabiliyor. Araştırma, bu tür sistemlerin Dominik Cumhuriyeti hükümetinin Haiti kökenli siyahi popülasyonların Dominik kimliklerine erişmelerini ve bunları yenilemelerini sistematik olarak engellemesi gibi dışlayıcı mekanizmalar oluşturduğunu vurguluyor.

Dominik Cumhuriyeti'nde doğan Haiti kökenli insanlar, bir süre önce kendilerini kimliklerini (yeniden) almak için bir mücadele içinde buldu. Yetkililer, 80 yılı aşkın bir süredir Haitili göçmenler arasından yeni doğanlara yanlışlıkla Dominikli evrakları sağladıklarını ve şimdi bu hatayı düzeltmeleri gerektiğini iddia ediyordu. Bu vatandaşlar Dominikli olduklarını söylemelerine ve bunu kanıtlayacak evrakları da olmasına rağmen devlet bunu kabul etmedi. Bu uygulamalar, 2013 yılında, ülkede doğan Haiti kökenli insanları Dominik vatandaşlığından çıkaran ve onları vatansız hale getiren dönüm noktası niteliğinde bir kararla sonuçlandı. Sonuç olarak temel haklara erişmek için bir kimliğe sahip olmak gerektiğinden, on binlerce insan temel sağlık hizmetlerinden, refahtan ve eğitimden dışlandı. Bu durum dijital kimlik sistemlerinin, aslında Haiti soyundan gelen vatandaşların Dominik nüfus sicilinden geriye dönük olarak dışlanmasına ve etnik azınlık statülerini daha görünür hale getirmesine yol açtığını gösteriyor.  Yaşananlar, ayrıca vatandaşlığın nasıl tanımlanması gerektiği ve dijital kimlik sistemlerine kimlerin erişebileceği tartışmasını da ön plana çıkarıyor.  

Bu tür dışlanmaların benzerlerinin dünya çapında da yaygınlaştığı görülüyor. Dijital kimlik ve vatandaşlık hakları arasındaki bağlantıları vurgulayan bir örnek de Kenya'nın dijital kimlik programı. Kenya etnik olarak çeşitliliğe sahip bir ulus olsa da belirli azınlıklara karşı sistematik ve yaygın bir ayrımcılık yapıldığı düşünülüyor. Müslüman Kenyalılar, iddiaya göre güvenlik nedenleriyle 1980'lerden beri ülkede özel incelemeye tabi tutuluyor. Bu nedenle, Kenya'daki Müslüman gruplar, ulusal kimlik elde etmek için halihazırda sayısız bürokratik engelle karşı karşıya. Kenya, ulusal kimlik programlarının yeni dijital versiyonu olan Huduma Namba'yı benimsediğinde de bu kurumsal ayrımcılık devam etti. Dijital bir kimlik elde etmek için vatandaşların kimlik kanıtı sağlamaları gerekiyor ancak var olan durum, çok sayıda Müslüman Kenyalı'nın resmi kimlik belgelerine sahip olmadığı anlamına geliyor. Sonuç olarak, birçok Kenyalı Huduma Namba'nın dışında kalmaya devam ediyor. Dahası, dijital kimliğe sahip olmamanın sonuçları, dijital olmayan bir kimliğe sahip olmamanın sonuçlarından çok daha kötü. Eğitimden kamu hizmetlerine ve sağlık hizmetlerine kadar Kenya'daki hemen hemen tüm kamu hizmetlerine erişim için artık bir dijital kimlik gerekiyor. Bu durumda, dijital kimlik yalnızca mevcut önyargının etkisini artırıyor ve ağırlaştırıyor.

2019 yılında, University of Exeter Hukuk Fakültesi'nden araştırmacılar, dijital kimliğin azınlık statüsünü daha belirgin hale getirmesi nedeniyle, dijitalleştirilmiş programların azınlık gruplarına zulmü ve dışlamayı daha kolaylaştırdığını gösterdi. Dijital kimliğe sahip olmak, yasal belgeleri olmayan insanları daha görünür yaptığı için bu kişileri suistimal ve sömürüye karşı daha savunmasız hale getirebilir. Ayrıca bilginin yanlış ellere geçme ihtimali de bulunduğu için, yetkililerin etnik kökenlerine göre bireyleri hedef almalarını kolaylaştırabilir.

Bunun gibi tartışmalar dijitalleşmenin artmasıyla önümüzdeki 10 yıl içinde daha yaygın hale gelecek. Otobüs şirketi nakit değil sadece kart aldığı için artık toplu taşımayla seyahat edemeyen bireyler ya da sistem onu “yasadışı” göçmen olarak işaretlediği için çalışmayı bırakması gerektiğini söylenenler gibi birçok olumsuz senaryoyla karşılaşmamız mümkün. Kendini bu yeni dijital çağdan dışlanmış bulan insanlar için günlük hayat sadece zor değil, neredeyse imkânsız hale gelecek.

Dijital kimlik kayıtlarını hızlandırma ihtiyacı artarken, pandemi sonrası dünyada bir adım geri atıp düşünmemiz gerekiyor. Dijital COVID pasaportları, biyometrik kimlik kartları ve veri paylaşımlı takip sistemleri için yapılan çağrılar, yalnızca sınırları geçen insanların değil, aynı zamanda yerleşik nüfusların da giderek daha fazla denetlenmesini kolaylaştırıyor. İnsanlara dijital bir kimlik vermek, ancak bunu sağlayanların olası ayrımcılık riskini azaltması ve yüksek gizlilik ve veri koruma standartlarını desteklemesi durumunda insan haklarının korunmasına yardımcı olacaktır.
 
 

SHARE: READ MORE

19 August

IPCC’den kırmızı kodlu rapor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Orta Çin, Batı Avrupa ve ülkemizde yaşanan orman yangınları ve sel felaketleri de dahil olmak üzere yakın zamanda meydana gelen çok sayıda iklim felaketi, insanların dikkatini daha önce hiç olmadığı kadar iklim krizine odakladı. İklim değişikliğinin olumsuz etkileri hızla artış gösterirken geçtiğimiz haftalarda yayınlanan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change—IPCC) raporu, en azından kısa vadede iklim krizinin bazı etkilerinin artık geri döndürülemeyeceğini gösteriyor.
 
Rapor, insan kaynaklı iklim değişikliğinin şimdiden dünyanın birçok bölgesinde ve atmosfer, okyanus, buzullar da dahil tüm sistemlerde hissedilmeye başlayan etkilerini eşi benzeri görülmemiş olarak yorumluyor. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, raporu "insanlık için kırmızı kod” olarak değerlendiriyor. Ayrıca küresel ısınma seviyelerini sanayi öncesindeki gibi 1,5 derecede tutma hedefinin gerçekçi olmadığını, 1,5 derece sınırının yakın zamanda aşılacağını belirtiyor. Guterres, küresel ısınma seviyelerini bu sınırda tutmanın tek yolunun küresel ölçekte çabaları hızlandırmak ve radikal çözümlere gitmek olduğunu vurguluyor.
 
66 ülkeden 234 bilim insanı tarafından hazırlanan rapor, insan etkisinin iklimi en az 2 bin yıldır görülmemiş bir oranda ısıttığının altını çiziyor. Raporda çok çarpıcı verilere yer veriliyor. 2019'da atmosferik CO2 konsantrasyonlarının 2 milyon yıldaki en yüksek seviyesine ulaştığını gösteren rapor, küresel yüzey sıcaklıklarının 1970’ten beri son 2000 yılda görülmemiş bir hızda arttığını belirtiyor. Son on yılda (2011-2020) kaydedilen sıcaklıklar, yaklaşık 6.500 yıl öncesinin yüzyıllık sıcak dönemlerini bile aşmış durumda. Küresel ortalama deniz seviyesi 1900'den bu yana, son 3.000 yılda olduğundan çok daha hızlı bir şekilde yükseliyor.
 
Rapor, insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımlarının 1850-1900 yılları arasında yaklaşık 1,1°C'lik ısınmadan sorumlu olduğunu gösteriyor ve önümüzdeki 20 yılda ortalama küresel sıcaklığın 1,5°C'ye ulaşması veya bu dereceyi aşması bekleniyor. IPCC uzmanları önümüzdeki on yıllarda CO2 ve diğer sera gazı emisyonlarında hızlı ve keskin düşüşler olmazsa, 2015 Paris Anlaşması'nın hedeflerine ulaşmanın mümkün olmayacağını ve 21. yüzyılda 2°C'lik küresel ısınmanın aşılacağı konusunda uyarıda bulunuyorlar.
 
Yakın zamanda gerçekleştirilen bir araştırma da sera gazı salımlarındaki artışın yol açabileceği tehlikelerin ciddiyetini ortaya koyuyor. Piyasaların karbon kirliliğini nasıl fiyatlandırdığını etkileyebilecek yeni bir araştırmaya göre, sera gazı salımlarının neden olduğu artan sıcaklıklar nedeniyle Almanya'nınkine eşdeğer bir nüfus - 83 milyon kişi - 2100 yılına kadar hayatını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya. Gezegenin 2100 yılına kadar 4,1 santigrat derece ısınacağını öngören hesaplamalara göre, dünya atmosferine 2020’de yayılan her 4.434 ton karbon bu yüzyıl içerisinde bir kişinin ölümünden sorumlu olacak. Çalışma ayrıca, üç ortalama Amerikalının hayatı boyunca sebep olduğu hava kirliğinin bir kişinin ölümüne yol açacağını ortaya koyuyor.
 
İnsan faaliyetlerinin iklim üzerine etkisi
 
IPCC raporunda sıcak hava dalgaları, şiddetli yağış, kuraklıklar gibi ekstrem hava olayları ile insan faaliyetleri arasındaki doğrudan ilişkinin daha da belirgin hale geldiği belirtiliyor. Rapor, doğal etkenlerin özellikle bölgesel düzeylerde ve kısa vadede insan kaynaklı değişiklikleri hafifletebileceğini ancak uzun vadeli küresel ısınma üzerinde çok az etkisi olacağını açıkça ortaya koyuyor.
 
Uzmanlar, önümüzdeki on yıllarda iklim değişikliklerinin tüm bölgelerde artacağını tahmin ediyor. 1,5°C'lik küresel ısınma; artan sıcak hava dalgaları, daha uzun süreli sıcak mevsimler ve daha kısa süreli soğuk mevsimler anlamına geliyor. 2°C'lik küresel ısınmada ise, aşırı sıcaklıkların tarım ve sağlık için kritik tolerans eşiklerine ulaştırması bekleniyor. Fakat iklim değişikliğinin tek etkisi sıcaklıklardaki artışla sınırlı kalmayacak. Artan sıcaklıklar, su döngüsünü yoğunlaştıracağından birçok bölgede daha yoğun yağış, sel ve kuraklık yaşanacak. 21. yüzyıl boyunca deniz seviyesi sürekli yükselmeye devam edeceğinden kıyı bölgeleri daha sık ve şiddetli kıyı taşkınlarına ve kıyı erozyonuna maruz kalacak. Daha önce 100 yılda bir meydana gelen aşırı deniz seviyesi olaylarının, bu yüzyılın sonunda her yıl gerçekleşebileceği öngörülüyor. Rapor ayrıca, daha fazla ısınmanın mevsimsel kar örtüsü kaybını, buzulların ve buz tabakalarının erimesini ve yaz Arktik deniz buzunun kaybını artıracağını gösteriyor.
 
Nasıl önlemler alınmalı?
IPCC uzmanları, iklim değişikliğini sınırlamak için hala zaman olduğunu söylüyor. İklimi stabilize etmek, sera gazı salımlarında güçlü, hızlı ve sürekli azalma ve net sıfır CO2 emisyonlarına ulaşılmasını gerektirecek. Başta metan olmak üzere diğer sera gazlarını ve hava kirleticilerini sınırlamak hem sağlık hem de iklim için fayda sağlayabilir. CO2 ve diğer sera gazlarının salımlarında güçlü ve sürekli azalmalar, hava kalitesini hızla iyileştirebilir ve 20 ila 30 yıl içinde küresel sıcaklıklar dengelenebilir. Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) başkanı Peteri Taalas IPCC’nin raporunu yorumlarken, iklim adaptasyonuna dikkat etmek gerektiğini vurguluyor ve iklimdeki olumsuz eğilimlerin onlarca yıl ve bazı durumlarda binlerce yıl devam edeceğini hatırlatıyor. Uyum sağlamanın güçlü bir yolu olarak, erken uyarı, iklim ve su hizmetlerine yatırım yapılmasını öneriyor.
 
Raporun yayınlanan ilk bölümünde insan faaliyetlerinin iklim değişikliğine etkisi ve çevresel problemlerin ciddiyeti üzerinde duruluyor, önümüzdeki aylarda yayınlanması beklenen bir diğer bölümde ise bu etkileri engellemek için neler yapılabileceği üzerine odaklanılacak.
 
Rapordan sonra gözler kasım ayında Glasgow'da yapılacak COP26 iklim konferansı zirvesine çevrildi. Tüm ulusların -özellikle de gelişmiş G20 ekonomilerinin- net sıfır emisyonlu koalisyona katılmaları ve küresel ısınmayı yavaşlatma ve tersine çevirme konusundaki sözlerini somut bir şekilde güçlendirmeleri gerekiyor.
 
 

SHARE: READ MORE

19 August

Net sıfır karbon hedefinin gerçek maliyeti

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Her geçen gün daha fazla hükümet ve şirket net sıfır karbon taahhüdü veriyor fakat atmosferden karbonu uzaklaştırmanın gerçek maliyeti yoksullar için yıkıcı olabilir. Yoksulluk karşıtı kampanyacılar, bazı net sıfır karbon planlarının uygulanmasının küresel tarım için zararlı etkileri olabileceğini söylüyor. Oxfam International’ın hazırladığı rapor, net sıfır hedefine ulaşmak için tercih edilen planlardan biri olan ağaç dikmenin tamamen gerçekçi olmadığını, çünkü bunun 1,6 milyar hektarlık yeni orman arazisi gerektireceğini söylüyor. Böyle bir alan Hindistan'ın beş katı ve dünya üzerindeki mevcut tüm tarım arazilerinden daha büyük.
 
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi UNFCCC'ye göre, geri dönüşü olmayan çevresel zararları önlemek ve sıcaklık artışını uluslararası olarak kabul edilen 1,5°C seviyesinde tutmak için hükümetlerin, karbon salımlarını 2030 yılına kadar 2010 senesindeki seviyelerinden yüzde 45 azaltmaları gerekiyor.
 
Ülkelerin mevcut salımları azaltma planlarıyla, bilim insanlarının gerekli olduğunu söylediği 1,5°C bir yana, 2015 yılında Paris'teki toplantısında kabul edilen daha yumuşak bir hedef olan 2°C’yle sınırlamak için bile yetersiz görülüyor. Oxfam, mevcut planların, ihtiyaç duyulan yüzde 45'ten çok uzak bir şekilde, salımlarda yalnızca yüzde 1'lik bir azalma elde edeceğini söylüyor.
 
İklim krizi küresel açlık, göç ve insani kriz sorunlarını dünya çapında giderek daha da derinleştirirken bu konuda hükümetlerin mevcut eylem eksikliği, sivil toplum kuruluşlarının eşitsizlik ve yoksullukla mücadele çabalarını zayıflatıyor. 
 
Oxfam International'ın iklim değişikliği lideri Nafkote Dabi hükümetlerin ve şirketlerin verdiği “net sıfır” taahhütlerini gezegenin geleceğiyle ilgili tehlikeli bir kumar olarak görüyor. Dabi’ye göre, 'net sıfır', salımlarda ciddi ve gerçek kesintiler, fosil yakıtların aşamalı olarak kaldırılması ve temiz enerji ve tedarik zincirlerine yatırım yapılmasını gerektiren 'gerçek sıfır' hedeflerine dayanmalı. Bunun yerine, çok fazla “net sıfır” taahhüdü, iklim eylemsizliği için uygun bir ortam yaratıyor. Dabi, doğa ve kara bazlı karbon giderme planları yapılırken verilen sözlerin daha dikkatli kontrol edilmesi gerektiğini belirtiyor. Mevcut planlara göre, net sıfır hedefini gerçekleştirmek için dikilmesi gereken ağacı karşılayacak yeterli arazi olmadığını ve bu önlemde ısrarcı olunduğu takdirde daha fazla açlık, toprak gaspı ve insan hakları ihlalleri yaşanacağı konusunda uyarıyor.
 
Ayrıca, UNFCCC'den Patricia Espinosa, hükümetlerin net sıfır karbon hedefi için verilen taahhütleri yerine getirme konusundaki başarısızlığından duyduğu endişeyi dile getirdi. Her hükümetin, küresel sıcaklık artışını 1,5°C'de tutma hedefine katkıda bulunmak için yapmayı planladığı salımları belirterek “ulusal olarak belirlenmiş katkısını” (NDC) sunması gerekirken Paris'te bu katkıyı sunacağını belirten 197 hükümetten sadece 110'u, son tarihe kadar belgesini sundu. Dünya genelinde son zamanlarda yaşanan sıcaklık dalgalarının, kuraklıkların ve sellerin, mevcut yolumuzu değiştirmek için çok daha fazlasının, çok daha hızlı bir şekilde yapılması gerektiğine dair korkunç bir uyarı olarak görülüyor.
 
Oxfam raporu, dünyanın karbon salımından en çok sorumluluk sahibi olan Çin, ABD ve AB üye ülkelerinin yüzyılın ortasına kadar net sıfıra ulaşma sözü verdiğini, ancak planlarının belirsiz ve doğrulanamaz olduğunu söylüyor. Bazı hükümetler planlarını büyük ölçekte yeniden ağaçlandırmaya dayandırıyor. Örneğin Kolombiya ormanları hala endişe verici bir hızla yok olsa da, hükümetin 2030 yılına kadar bir milyar hektarlık araziyi yeniden ağaçlandırma sözü bulunuyor. BP, Eni, Shell ve TotalEnergies gibi dünyanın en büyük petrol şirketlerinden dördünün ise 2050 yılına kadar net sıfır hedeflerine ulaşmak için Birleşik Krallık'ın iki katı büyüklüğünde bir araziyi ağaçlandırmaları gerekiyor.
 
Bu çözümler, yeterli arazi olmamasının ötesinde de sorunlar barındırıyor. Ormanlar, karbondioksit salımını dengeleyen önemli etmenlerden olsa da atmosfere her yıl orman yangınları nedeniyle binlerce ton CO2 salımı ekleniyor. Başta Avustralya, Kaliforniya, Oregon, Brezilya, Rusya, Batı Kanada, Yunanistan ve Türkiye olmak üzere dünyanın birçok yerinde şiddetlenen orman yangınları karbon dengesini sağlamada önemli bir zorluk oluşturuyor. Geçtiğimiz haftalarda Türkiye’de 10 gün içinde çıkan 187 orman yangını, Türkiye'nin yükselen karbon piyasası için önemli yenilenebilir enerji santrallerinin zarar görme ihtimalini yarattı. Yangınların günlerce devam etmesi ve Türkiye hükümetinin salımları azaltmak veya iklim değişikliğinin neden olduğu değişen çevreye uyum sağlamak için etkin bir eylem planı hazırlamaması Türkiye’nin karbon piyasasında bulunanlar arasında endişelere neden oldu. Gaia Climate, son iki haftada Türkiye’nin 120.000 hektardan fazla karbon yutağı alanını kaybettiğini ve bunun ormanlar tekrar yerine konana kadar her yıl milyonlarca karbon yutak kapasitesi kaybına karşılık geldiğini belirtti.
 
Dolayısıyla salım azaltım çözümleri, azaltılan salımların etkisinin ne kadar süreceğine bağlı olarak kalıcılıklarına göre değerlendirilmeli. Doğal yolla karbon dengeleme faaliyetleri, orman alanlarının yaklaşık olarak 100 yıl boyunca bozulmadan kalması durumunda etkili. Ancak yangınlar, dengelemenin etkinliği için ciddi bir tehdit oluşturuyor.  Bu sebeple hükümetler, karbon depolama ve yenilenebilir enerji gibi daha yüksek kalıcılığı olan projelere odaklanmalı.
 
Kasım ayındaki COP-26 iklim görüşmelerine ev sahipliği yapacak olan Birleşik Krallık, 2050 yılına kadar net sıfıra ulaşmak için sihirli bir şekilde geliştirilecek ve ileride inşa edilecek kanıtlanmamış teknolojilere güveniyor. Bu teknolojiler arasında henüz erken geliştirme aşamasında olan yeni nesil nükleer santraller ve pahalı ve pratik olmadığı için uygulanmasında çekinceler bulunan karbon yakalama ve depolama teknolojileri yer alıyor. Bunların yanında, etkisini kanıtlamış evleri yalıtmak ve bina standartlarını iyileştirmek gibi önlemler ise iki yıldır erteleniyor. Bu, Birleşik Krallık'ın en büyük emisyon kaynağı olan binalardan gelen katkıyı azaltmanın en hızlı ve en kolay yolu olmasına rağmen, hükümet, iktidar partisine büyük fon desteği sağlayan inşaat sektörünün tepkisinden çekiniyor.
 
İklim krizi tüm yıkıcılığıyla etkilerini hissettirmeye başladığından salımların azaltılması hedefinde sadece doğal yollara veya henüz gerçekleştirilmemiş hedeflere başvurmak çevresel problemleri daha da derinleştirebilir. Hükümetlerin ve şirketlerin net sıfır hedefine eldeki önlemlerle şimdiden ulaşmaya çalışması gerekiyor.
 
 

SHARE: READ MORE

19 August

Müşteri iadeleri katı atık depolama alanlarından uzak tutulabilir mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Amazon geçen hafta, döngüsel ekonomi hedeflerini ilerleterek her yıl 300 milyon ürünü kullanımda tutacağını tahmin ettiği iki yeni program başlattı. Küçük şirketler, iade edilen malları kullanılmış ürün olarak Amazon'da yeniden satabilecek ve yeni Amazon Tasfiye Yoluyla Gönderim, Derecelendirme ve Yeniden Satış seçenekleri aracılığıyla iadelerin ve stok fazlası mallarının işlenmesini Amazon'a ve ortaklarına devredebilecekler.

COVID-19 salgını sırasında çevrimiçi ticaret patlama yaşarken, perakende satıcılar dizüstü bilgisayarlar, tabletler, TV'ler ve yüz maskeleri gibi yeni ürünleri yeniden satmak, geri dönüştürmek veya başka bir şekilde dolaşımda tutmak yerine ortadan kaldırmak zorunda kaldı.

Geçen yıl İngiltere'de iTV News ve daha sonra Kanada Yayın Kurumu tarafından yapılan açıklamalar tüketicilerden ve sürdürülebilirlik savunucularından tepki aldığı için Amazon "sıfır ürün imhası"na yönelik bir taahüt vermek durumunda kaldı.  Bu arada Amazon, 2040 yılına kadar net sıfır karbona ve 2025 yılına kadar yüzde 100 yenilenebilir enerjiye ulaşma hedeflerini ilerletirken, şirket sürdürülebilirlik ekibini de genişletiyor. Ocak ayında, eski Mohawk Group CSO'su George Bandy'yi döngüsel ekonomi çabalarının dünya çapındaki başkanı olarak görevlendirdi.

Amazon'un dünya çapındaki iade, yeniden ticaret ve sürdürülebilirlik direktörü Libby Johnson McKee bir basın açıklamasında, "Müşteri iadeleri tüm perakendeciler için hayatın bir gerçeği ve bu ürünlerle ne yapılacağı endüstri çapında bir zorluk" dedi. McKee’ye göre bu yeni programlar, ister Amazon tarafından ister küçük işletmeler tarafından olsun, Amazon'da satılan ürünlerin iyi bir şekilde kullanılmasını ve israf edilmemesini sağlamak için atılan adımların örnekleri.

Bir tersine lojistik şirketi olan Happy Returns de, markaların Amerika Birleşik Devletleri genelinde, müşterilerin iadelerini herhangi bir yeni ambalaja ihtiyaç duymadan ücretsiz olarak bırakabilecekleri “iade çubuklarını” kullanmalarına olanak tanıyor. Ayrıca, tek kullanımlık karton ambalajdan uzaklaşmayı vurgulayarak, kutusuz, mağaza içi iadeyi tercih etmenin de çevresel anlamda olumlu bir etki yarattığını da belirtiyorlar.

KOBİ'ler için yatırım getirisi

Küçük işletmeler 21 yıldır Amazon üzerinden mal satıyor. 2006'dan bu yana, Amazon Lojistik (FBA) programı onlara ürünlerin depolanması, paketlenmesi ve müşterilere nakliyesini Amazon'un yapmasına izin verme seçeneği sunuyor.

Artık FBA Tasfiyeleri ile satıcılar, iade edilen ve stok fazlası envanterindeki olası kayıpları telafi etmek için Amazon'un "toptan tasfiye ortaklarına ve teknolojisine" de güveniyor. Bu gelişmenin bir diğer özelliği ise, satıcıların "yeni gibi" ile "kabul edilebilir" arasında derecelendirilen, iade edilen ürünleri satarken kendi seçtikleri bir fiyattan listelemelerine olanak tanıyor.

Bu yeni programlardan önce, Amazon'daki küçük işletmeler ya müşterilerden iadeleri kendilerine geri göndermelerini ya da Amazon'un ürünleri bağışlamasını istiyordu. Son iki yılda başlatılan FBA Bağışları aracılığıyla satıcılar, iadeleri veya fazla ürünleri yönetmek veya teslim etmek zorunda kalmadan bağışlayabiliyor. Amazon'a göre bu, okul malzemeleri de dahil olmak üzere 67 milyon öğenin hayır kurumlarına bağışlanmasını sağladı.
 
 Amazon'un yeni girişimlerinin potansiyel çevresel etkileri sorulduğunda, Çevre Savunma Fonu’nun (EDF) tüketici sağlığı direktörü Boma Brown-West, e-ticaret şirketlerinin döngüsel bir ekonomiyi yönlendirmede oynayabileceği büyük rolün altını çizdi. Bunun dışında, tüketici ürünlerinin, modern dünyanın en büyük çevresel etki kaynağı olduğunu ve bunların bertaraf edilmesinin, dünyada her yıl üretilen milyar ton belediye atığına büyük katkıda bulunacağını belirtti. Bütün büyük perakendecilerin döngüsel ekonomiyi hızlandırma ve israfı azaltma konusunda fırsatları ve büyük sorumlulukları bulunuyor.

Brown-West, verimliliği artırmak ve malzeme israfını azaltmak için "daha fazlasını yapmanın" liderleri takip ederek başlayabileceğini de sözlerine ekledi ve Apple, Samsung ve Patagonia gibi şirketlerden ürün geri alma programlarını işaret etti.

Apple 2019 yılında, tüketiciler için geri dönüşüm programının genişletilmesini ve Austin, Teksas merkezli yeni bir Malzeme Geri Kazanım Laboratuvarı'nın duyurusunu içeren geri dönüşüm programlarına ve ilgili e-atık çabalarına daha fazla yatırım yaptığını duyurmuştu. Şirket ayrıca, eski Apple cihazlarının geri dönüştürülmesi, yenilenmesi ve elektronik atıkların çöplüklerden korunması konusundaki mevcut çabalarının başarısını da bildirdi.

Samsung ise, eski Galaxy akıllı telefonlarını Hindistan, Fas, Vietnam ve Papua Yeni Gine'deki yetersiz hizmet alan insanlar için sağlık ekipmanlarına dönüştürüyor. Şirketten yapılan açıklamada, eski telefonların göz hastalıkları olan hastaları taramak için göz bakım ekipmanı olarak yeniden modelleneceği belirtildi. Samsung, geri dönüşüm girişiminin e-atıkları düzenli depolama alanlarından yetersiz hizmet alan topluluklar için tıbbi cihazlar üreten birimlere yönlendirdiğini söylüyor.

Patagonia, tüm iş modelini döngüsel ekonomiye ve sürdürülebilirlik üzerinden tanımlayan bir örnek olarak öne çıkıyor. Ocak 2012’den beri B Corp sertifikasına sahip şirket, çevre üzerindeki etkisini azaltmak için onarılabilir dayanıklı ürünler tasarlıyor ve ürünlerinin mümkün olduğu kadar uzun süre kullanımda kalmasını sağlarken markanın tüm ürünlerine de ömür boyu garanti veriyor. Eskiye ürünler iade edildiğinde ürünler onarılıyor ve yeniden satılıyor. Onarılamayan ürünler ise geri dönüştürülüyor ve ürünün değerinde müşteriye hediye çeki veriliyor.  Patagonia, 2018'de yaklaşık 3.100 kg ağırlığındaki ürünü geri dönüştürdüğünü ve bu tekstil hacmini çöplüklerden uzak tuttuğunu belirtiyor. İade edilen bir ürün geri dönüşüme uygun değilse, şirket "daha iyi bir çözüm" olarak adlandırdığı şeyi bulana kadar deposunda bu ürünü elinde tutuyor. Buna karşılık Patagonia, geri dönüştürülmüş ürünlerini Worn Wear çevrimiçi mağazası aracılığıyla satıyor. 2017 yılında başlatılan program aracılığıyla 120.000'den fazla geri dönüştürülmüş ürün satıldı.

Tüm büyük perakendeciler, döngüsel ekonomiyi hızlandırmak ve israfı azaltmak için sorumluluğa sahip. Bu bağlamda, atık konusunda liderlik yapmak, perakendecilerin isteklerini yükseltmek ve toksik bileşenleri ortadan kaldıran bir ekonomiyi teşvik etmek anlamına geliyor.

SHARE: READ MORE

9 August

G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısı sonrasında bildiri yayınlandı

*Bu haberi 1 dakika içinde okuyabilirsiniz.

G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları 9 ve 10 Temmuz’da gerçekleşen toplantı sonrasında yayınlanan bildiride aşağıdaki konular hakkında görüşmeler gerçekleştiğini paylaştı:
-Çevresel ve iklim değişikliği kaynaklı risklerin saptanması,
-Kurumsal yönetimin önemi,
-G20/OECD Kurumsal Yönetim İlkeleri’nin gözden geçirilmesi,
-İklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybıyla mücadele edilmesi ve çevre korumasının teşvik edilmesi,
-Ulusal şartları dikkate alarak düşük sera gazı salımlı, daha müreffeh, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir ekonomiye adil ve düzenli geçişi şekillendirmek için uygun politika bileşimlerinin sağlanması,
-İklim değişikliğinin yıkıcı etkilerinden en çok etkilenen ve en yoksul ülkelere destek sağlanırken karbon fiyatı mekanizmalarının ve teşviklerin kullanılması,
-Kaliteli veri ve karşılaştırılabilir raporlama çercevelerinin iklim ilişkili finansal risklerin belirlenmesinin sürdürülebilirlik finansmanı için önemiBu maddelere ek olarak bildiride, G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları Ekim ayındaki toplantıda Sürdürülebilir Finans Çalışma Grubu (SFWG) Sentez Raporu’nu ve öncelikle iklime odaklanan sürdürülebilir finans üzerine çok yıllı G20 Yol Haritası’nı görüşmeyi hedeflediklerini paylaştı.
Açıklama, G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları’nın FSB'nin İklimle İlgili Finansal Raporlamalara İlişkin Görev Gücü (TCFD) çerçevesini temel alarak, yerel düzenleyici çerçevelerle uyumlu raporlama gerekliliklerinin veya rehberliğinin uygulanmasını teşvik edeceklerini açıkladı.
Değinilen başka bir konu da IFRS’nin TCFD çerçevesini ve uluslararası sürdürülebilirlik standartı oluşturucularının çalışmalarını temel alan, çeşitli küresel paydaşlarla görüş alış verişinde bulunarak güçlü yönetim ve kamu gözetimi altında temel bir küresel raporlama standardı geliştirmeye ilişkin çalışma programını ve iklim değişikliğinden kaynaklanan finansal riskleri ele alarak SFWG tarafından yürütülen çalışmaları tamamlayacak olan FSB yol haritası oldu. Açıklama bu yol haritasının memnuniyetle karşılandığını paylaştı.
Bildiri, MDB'lerin çalışmalarının Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşmak konusunda uzun vadeli destek sağlamasının önemini vurguladı. Son olarak, G20 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları bildiride iklim eylemi konusunda daha yakın bir uluslararası koordinasyonun ortak hedeflere ulaşılmasına yardımcı olabileceği konusunda hemfikir olduklarını açıklıyor.
 

SHARE: READ MORE

9 August

Sürdürülebilirlik Trendleri Raporu ve sürdürülebilirlikte öne çıkanlar

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir yatırım yönetimi şirketi Generation Investment Management tarafından bu yıl beşincisi gerçekleştirilen, sürdürülebilirliğin küresel olarak durumunun değerlendirildiği Sürdürülebilirlik Trendleri Raporu yayınlandı. 200’den fazla kaynaktan faydalanarak hazırlanan rapor, net-sıfır, çeşitlilik ve kapsayıcılık, temiz teknolojilerin yükselişi, doğa temelli çözümler gibi sürdürülebilirlik konusunda öne çıkan noktaları ve trendleri ortaya koyuyor. Rapor aynı zamanda sürdürülebilir bir ekonomik dönüşüme karşı yeşil badananın yarattığı riskleri de vurguluyor.
 
Generation Investment Management’ın yönetim kurulu başkanı Al Gore, raporun birçok alanda olumlu gelişmeleri ortaya koyduğunu belirtiyor ve pandemiden sonra iyileşme sürecinde sürdürülebiliğin gözetilmesinin ve eski pratiklere geri dönülmemesi gerektiğinin altını çiziyor. Al Gore ayrıca uzun dönemli iklim hedefleri ile kısa dönemli aksiyonlar arasındaki uyuşmazlığı raporda öne çıkan noktalar arasında belirtiyor ve yeşil badana riskine karşı uyarıyor. 
 
ÇSY’nin parladığı bir yıl
Şirketlerin ve yatırımcıların 2030’a kadar karbon salımını yarı yarıya azaltmaya yönelik hedefleri benimsemesiyle birlikte sürdürülebilirlikle bağlantılı finansal faaliyetler giderek artıyor. Sürdürülebilirlik Trendleri Raporu, sürdürülebilirlikle bağlantılı finansal faaliyetlerin hacminin 2015’ten beri üç katına çıktığını ifade ediyor. Bununla birlikte 2015’ten beri çevresel, sosyal ve yönetim (ÇSY) fonlarına akışın 10 kat arttığı belirtiliyor.
Küresel gayri safi hasılanın (GSH) dörtte üçünü temsil eden hükümetler artık ulusal düzeyde net sıfır taahhütü vermiş olsa da rapor, birçok hükümetin ve şirketin uzun dönemli hedeflere yönelik ne kısa ve orta vadeli hedefleri ne de eylem planları olduğunu ortaya koyuyor.
 
Yeşil badana riski artıyor
Geçtiğimiz yıl sürdürülebilir yatırım için büyük bir fırsat yaratmış olsa da, sürdürülebilir bir dönüşümün önünde yeşil badana büyük bir tehdit oluşturuyor. Bazı net sıfır hedeflerin düşük kaliteli olduğuna, hedefler ve eylemler arasındaki uyuşmazlıklar bulunduğuna ve karbon dengeleme gibi çözümleri hedefleyenlere yönelik bir kontrol mekanizmasının olmadığına dair endişeler dile getiriliyor.
Tüketiciler ayrıca sürdürülebilirlikle ilgili karmaşık ve yanlış yönlendiren açıklamalara maruz kalmakta. Rapor, belirsiz ve uzak zaman dilimlerine yönelik net sıfır hedeflerinin artık kabul edilemez olduğunu ve şirketlerin bu hedeflere nasıl ulaşacaklarına yönelik net planlarını ortaya koymaları gerektiğini söylüyor.
 
Sosyal adalet ve eşitlik gündemde daha fazla yer buluyor
Sosyal meseleler bu yıl yöneticilerin ve şirketlerin gündemlerine daha fazla girmeye başladı. ÇSY’nin sosyal olan “S” boyutuna olan ilgi arttı ve yatırımcılar başta olmak üzere iklim ve doğayla sosyal meselelerin birbirleriyle bağlantılı ve iç içe geçmiş konular olduğu kabul edildi. Rapor, pandemiden sonra iyileşme konusunda dikkat edilmesi gereken noktalardan birini sosyal adalet olarak belirtirken bu alanda hâlâ kat edilmesi gereken çok mesafe olduğunu vurguluyor.
 
Doğa için önemli bir yıl
Bu yılki rapor, bir yandan çevre ve doğanın daha önce hiç bu kadar tehdit altında olmadığını gösterirken aynı zamanda doğa temelli çözümlerin giderek arttığını söylüyor. Doğal çözümlere yönelik risk sermayesi finansmanının, 2016'dan bu yana beş kat arttığı görülüyor. Ancak bunun sürdürülebilir olması için kontrol ve standartların yatırım ve inovasyonun hızına yetişmesi gerekmekte. Rapor, sürdürülebilir ekonominin şekillenmeye başladığını ancak istenen hedeflere ulaşmak için yeşil badanaya gerekli önemin verilmesi ve hızlanmaya ihtiyaç olduğunu belirtiyor.
Bununla birlikte rapor, sektörlere yönelik bazı önemli bulguları da paylaşıyor:
 
Ekonomi & Finans:
-2020’de hayata geçirilen Net Zero Asset Managers girişiminin bugün, 43 trilyon dolar varlık yönetimine sahip 128 imzacısı bulunuyor.
-2020'ye kadar küresel karbon salımlarının beşte birinden fazlası karbon fiyatlandırma inisiyatiflerinin kapsamına alınmış olsa da karbon fiyatlandırmanın nasıl uygulandığı konusunda büyük farklar mevcut.
-Covid-19’un ekonomik yükü insanları eşit olmayan bir şekilde etkiledi. Zengin ülkelerde . Covid-19’un olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik kişi başı yaklaşık 8500 dolar harcanırken, düşük gelirli ülkelerde bu miktar 25 dolar oldu.

Doğa temelli çözümler:
-Küresel GSH’nin yarısından fazlası (yaklaşık 44 trilyon dolar) doğa kaybı nedeniyle orta veya yüksek seviyede riskle karşı karşıya.
-Bitki bazlı diyetlere geçiş başta olmak üzere, özel yatırımlar doğal çözümlerin birkaç önemli alanında giderek artıyor.
-Doğa temelli çözümlerin 2030 yılına kadar gereken karbon salım azaltımlarının üçte birini sağlayabileceği tahmin ediliyor.

Enerji:
-Ekonomilerin açılmasıyla karbon salımları neredeyse pandemi öncesi seviyesine geri döndü.
-Yenilenebilir enerjiye yönelik yatırımların taşma noktasına yakın olduğu tahmin ediliyor.
-Enerji dönüşümüne yönelik yatırımlar 2020’de 500 milyar doları aştı ancak gelişmiş ülkelerin bu alanda yeterli yatırıma sahip olup olmadığı konusu sorgulanıyor.
-Birleşik Krallık’ın, büyük ölçüde azaltılmış kömür tüketimi sayesinde 1990'daki karbon salımlarıyla karşılaştırıldığında, şu anda net sıfır hedefinin yarısında olduğu ve karbon emisyonlarının 1880 seviyelerine geri döndüğü görülüyor.  

Sağlık & iyi olma hali:
-Küresel olarak bakıldığında 100 kişiden yalnızca 45 kişiye aşı dozu uygulanmış durumda. Yoksul ülkelerde bu oranın daha da düşük olduğu görülüyor.
-Klinik öncesi veya klinik geliştirme aşamasında olan yaklaşık 300 COVID-19 aşısı bulunuyor ve mRNA teknolojisinin, kanser, kuduz ve HPV dahil olmak üzere COVID-19'un çok ötesinde kullanımlara sahip olacağına inanılıyor.

Mobilite & Yapı işleri
-Yapı işleri, inşaat malzemeleri ve inşaat, mevcut küresel karbon salımlarının %40'ını oluşturuyor.
-Daha yüksek partikül maddeye maruz kalmak COVID-19 nedeniyle ölme riskini artırdığından, pandemi hava kalitesinin insan sağlığı üzerindeki etkisini daha da önemli hale getirdi.
-Sıfır emisyonlu araçların geniş çapta benimsenmesinin, iyileştirilmiş hava kalitesinden dolayı yılda on binlerce ölümü azaltabileceği düşünülüyor.

Değer zinciri & döngüsellik
-Döngüsel ekonomi iş modellerinin karbon salımlarını %31 oranında azaltabileceği tahmin ediliyor.
-Pandemi, tüketicileri ürün değer zincirleri hakkında düşünmeye teşvik etti. Kullanılmış ürünlere yönelik talebin giderek artacağı öngörülüyor.
-E-ticaret, bir yılda üç yıllık büyüme gördü. Generation'ın kendi araştırması, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki büyük perakendecilerde çevrimiçi alışverişin, geleneksel mağazaları ziyaret etmekten %17 daha az karbon salımına yol açtığını gösteriyor.

SHARE: READ MORE

5 August

İklim krizi nedeniyle meydana gelen sel felaketlerine karşı nasıl daha hazırlıklı olabiliriz?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda başta Almanya olmak üzere Avrupa genelinde ve Türkiye’de de Doğu Karadeniz’de sağanak yağışlar nedeniyle sel felaketleri yaşandı. Yalnızca Almanya’da yaşanan sel felaketinde yaklaşık 200 kişi hayatını kaybetti, binlerce ev yıkıldı ve milyarlarca Euro değerinde hasar oluştu.
 
Bilim insanları, iklim krizi kötüleştikçe ani sel baskınlarının daha yaygın hale geleceği konusunda uyarıyor. İklim değişikliği sıcak hava dalgaları, yangınlar ve sellerden kaynaklanan riskleri arttıracağından hükümet, özel sektör ve bireylerin gelecekteki zararlardan korunmak için daha ciddi önlemler alması gerekiyor. Sigortacılar, iklim krizinin etkilerinden en çok endişe duyanlar arasında yer alıyor ve daha güçlü önlemler alınmadığı takdirde Birleşik Krallık'taki hanelerin ve bazı bölgelerdeki işletmelerin kendilerini sigortasız bulabilecekleri konusunda uyarıyorlar.
 
Çoğu hükümet, iklim politikalarını, iklim üzerindeki insan etkisini azaltmak ve küresel ısınmanın felaket seviyelere erişmesini engellemek için sera gazı salımını azaltmaya odaklıyor. Fakat iklim krizi nedeniyle yaşanan bu tip felaketler aşırı hava koşullarının etkileriyle başa çıkmak için acil önlemlere ihtiyaç duyulduğunu ve hükümetlerin bu tür önlemleri almanın gerisinde olduğunu gösteriyor.
 
Reading Üniversitesi'nden hidrolog Dr Jess Neumann, yoğun yaz yağışlarından kaynaklanan sellerin ileride daha sık olacağını ve hiçbir yerleşim yerinin bu baskınlara karşı hazır olmadığını belirtiyor. Yeşil alan ve bitki örtüsü eksikliği, birçok alanın taşkın riskine aldırmadan asfaltlanması felaketlerin sonuçlarını daha da kötüleştiriyor. Yerleşim yerlerini bu felaketlere hazırlamak için şehirlerin altyapılarının kapsamlı bir şekilde elden geçirilmesi gerekiyor. Uzmanlar drenaj, su tedarik sistemleri ve ulaşımın yanında enerji tedariki ve iletişim ağlarının da iklim krizi kaynaklı oluşabilecek afetlere hazır hale getirilmesi gerektiğini söylüyor.
 
Ayrıca risklere hazır hale gelmek için daha derinlemesine araştırma yapılması ve riskli bölgelerde bulunan insanlara uyarı yapacak kurumlara yatırım yapılması gerekiyor. Fakat yapılan uyarıların yetkililer tarafından yeteri kadar ciddiye alınmadığı yönünde de eleştiriler var. AB'nin Copernicus Acil Durum Yönetim Hizmeti’nin bir parçası olan Avrupa Sel Farkındalık Sistemi (EFAS), Avrupa çapında ulusal ve yerel makamlara olası seller hakkında erken bilgi sağlıyor. Birim özellikle Almanya’yı etkisi altına alan felaketten günler önce Almanya, Belçika, Hollanda, İsviçre ve Lüksemburg'daki yetkililere ve Avrupa Komisyonu Acil Müdahale Koordinasyon Merkezi'ne (ERCC) resmi sel uyarıları yaptı. Kesin tahminler geldikçe uyarılar güncellenmeye devam edildi. Tüm bu uyarılara rağmen yetkililerin önlem almakta başarısız olması ve bireylerin selin etkilerini canlandırma ve kendilerini nasıl etkileyeceğini anlama noktasında yeterli bilgiye sahip olmaması felaketin daha kötü sonuçlar doğurmasına neden oldu. Sel uyarılarının insanların evlerinin su basmış halini ve bu felaket gerçekleştiğinde kendilerini nasıl koruyacaklarını canlandırmalarını sağlayacak ve riskin ciddiyetini gösterecek şekilde geliştirilmesi gerekiyor. Açıkça görülüyor ki insanları ileride çokça karşılaşacağımız doğal afetlere karşı koruyacak uyarı sistemleri gerektiği gibi çalışmıyor.
 
İklim değişikliğinin etkilerini durdurmak mümkün olmasa da iklim krizinin yaşamlarımız üzerindeki etkisini azaltabiliriz. İklim değişikliği sıcak hava dalgaları, yangınlar ve sellerden kaynaklanan riskleri artırdığından, yalnızca karbon salımlarını azaltmanın yeterli olduğunu düşünmemeliyiz. Henüz herhangi bir hükümet karbon salımını azaltma hedefini tutturabilmiş değil, ki öyle olsa bile daha sıcak, iklim değişikliği bakımından daha değişken bir ortamın sonuçlarından kaçmak yine de mümkün gözükmüyor. Bu sebeple ileride karşılaşılacak bu risklere bugünden hazırlanmak afet yönetimi için oldukça önemli.

 

SHARE: READ MORE

5 August

Küçük işletmeler için net sıfır hedefinin büyük zorluğu

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz

Küçük veya orta ölçekli bir şirket için net sıfıra yolculuk neredeyse dünyanın en büyük şirketleri kadar zor olabilir. Amerika Birleşik Devletleri Küçük İşletmeler İdaresi'nin belirttiğine göre, ABD’de 32 milyon, 500'den az çalışanı olan olarak tanımlanan, küçük ve orta ölçekli işletme (KOBİ) var. 2020 istatistiklerine göre, KOBİ’ler, Amerikalı işçilerin neredeyse yarısını yani yüzde 47,1'ini istihdam ediyor. Küresel olarak, Dünya Bankası tüm işletmelerin yüzde 90'ının yaklaşık 250 çalışanı olan KOBİ'ler olduğunu tahmin ediyor.  Büyük işletmelerin sürdürülebilirlik alanında birlikte çalıştığı birçok küresel ve yerel danışman ve uzmanın yanı sıra ve bu alana ayırabildikleri büyük bütçeleri varken daha küçük firmalar çok az kaynakla net sıfıra yönelik taahhütler alıyor.

Dünya, Paris Anlaşması tarafından belirlenen net sıfır hedeflerine ulaşma yolunda ilerlerken, KOBİ'lerin rolü giderek daha fazla dikkat çekiyor. Bu firmaların çoğu, kurumsal olarak bağlantılı oldukları çok daha büyük kurumsal şirketlerin tedarik zincirlerinin ve müşteri tabanlarının bir parçası.  Bu sebeple, daha küçük firmaların yarattığı karbon ayak izlerini azaltmalarına yardımcı olmak için daha büyük firmaların yardımına ihtiyaç var.

Küçük işletmeler için net sıfıra giden yol kolay görünse de aslında oldukça zor. Küçük işletmelerin çoğu mütevazı bir fiziksel ayak izine, küçük tedarik zincirlerine ve az sayıda çalışana sahip. Bu, net sıfıra ulaşmayı görünüşte basit hale getirse de KOBİ'ler genellikle kendi tesislerine sahip değil, bazı durumlarda kendi enerji faturalarından sorumlu değil. Bu durum da verimliliği arttırmayı zorlaştırıyor. KOBİ'ler, çevresel konularda harekete geçecek özel personele sahip olma olasılıkları daha az olduğundan ve yenilenebilir enerji veya alternatif ambalaj malzemeleri gibi ürünlerin maliyetini düşürmeye yardımcı olabilecek satın alma gücünden yoksun olduğundan, net sıfır hedefi KOBİ’ler için plan dışı kalıyor.

Diğer bir zorluk da bu girişimcileri sürdürülebilirlik hedeflerinin nasıl belirleneceği ve bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusunda eğitmek. İnternette, “küçük işletmeler" ve "iklim değişikliği" diye aratıldığında, 9 milyondan fazla sayıda makale ve sonuçla karşılaşılıyor. "Küçük işletmeler" ve "net sıfır" araması ise, görünüşte 644.000 sonuçla daha yönetilebilir bir liste veriyor. Bu sonuçların çoğu beklenilen şeylere odaklanıyor: Yeşil enerji satın almak; elektrikli araç kullanmak, enerji kullanan ekipmanı geliştirmek, iş seyahatini azaltmak, ofis atıklarını azaltmak, ışıkları kapatmak, ağaç dikmek, termostatları ayarlamak, gıda israfını azaltmak, çalışanları eğitmek.

Bu listeler KOBİ'lere ne yapacaklarını söylüyor, ancak nasıl yapacaklarını göstermiyor. Sonuç olarak, KOBİ sahipleri nereden başlayacaklarını ve neye öncelik vermeleri gerektiğini bilemiyor. Bu da sürdürülebilirliği genellikle yapılacaklar listesinin aşağısına itiyor. Ancak, küçük ama büyüyen bir kaynak kütüphanesi, daha küçük şirketlerin bu sayede net sıfır hedefine ulaşmasına yardımcı olmayı amaçlıyor. Örneğin bu ay Moody's, KOBİ'ler de dahil olmak üzere herhangi bir şirket için çevresel, sosyal, yönetişim (ÇSY), karbon ayak izi, geçiş ve fiziksel risk yönetimi puanlarına ilişkin tahminler sağlayan bir aracı tanıttı.

Moody's geliştirdiği ÇSY skoru tahmin edici aracıyla, herhangi bir şirket için toplamda 56 ÇSY skoru ve alt skoru sağlamak için en gelişmiş analitikten yararlanıyor. Bu model, bir şirketin varlıkları, çalışanları ve coğrafyası gibi bir şirketin faaliyet gösterdiği yerdeki ekonomik, sosyal, doğal ve insan sermayesi olan bölgesel düzeydeki etkenleri de içeriyor. Bu araç böylece, her ne kadar hala "nasıl yapılır" sorusuna cevap sunmasa da işletme sahiplerinin genelden özele daha hızlı bir şekilde detaya inmesine yardımcı oluyor.
Başka bir yararlı kaynak, "We Mean Business Coalition", Uluslararası Ticaret Odası, the Exponential Roadmap Initiative ve “Race to Zero” (Sıfıra Yarış) Kampanyası tarafından geçen sonbaharda başlatılan KOBİ İklim Merkezi (SME Climate Hub). We Mean Business'ta kurumsal net sıfır direktörü olan Dean Cambridge, bu merkezin ana fikrinin "bilimle uyumlu ve bilim insanlarının söylediklerini karşılayan güvenilir bir iklim taahhüdü yaratmak adına kapsayıcı bir yer oluşturmak" olduğunu belirtiyor. KOBİ merkezi, net sıfırın "nasıl" ve "neden" sorularını diğer kaynakların çoğundan daha fazla araştırıyor. KOBİ'leri bir iklim stratejisi oluşturma, hedefleri ve tedarikçiler için gereksinimleri belirleme sürecine dahil etmek amacıyla hazırlanan 32 sayfalık taahhütte sunulan öneriler sıcaklık artışını 1,5°C derecede sınırlamak ve net sıfır hedefiyle de örtüşüyor.

Daha büyük şirketler, KOBİ'lere iklim konularında rehberlik etmede rol oynayabilir. Örneğin, United Natural Foods (UNFI) şirketinin iklim programı yöneticisi Nate Lapides "İklim konusunda tedarik zincirleriyle daha iyi ilişkiler kurmaları gerektiğini ve gerekli bilgileri sağlayıp, mevcut olan en iyi fırsatları da sunarak, yapılmakta olan işleri büyütmeyi amaçladıklarını belirtiyor. Şirket yakında, tedarikçi ve müşteri katılımının bir parçası olarak en iyi kaynakları bir araya getiren kendi İklim Eylem Merkezi'ni hayata geçirecek.
İşletmeler arası çevre danışmanlığı fikri yeni bir fikir değil, ancak yeterince kullanılmayan bir kaynak olmaya devam ediyor. Büyük şirketler, müşterileri ve tedarikçileri olan daha küçük işletmelerin net sıfırı elde etmelerine yardımcı olma konusunda aracı bir rol oynayabilir mi sorusu her ne kadar açık olsa da iş dünyasının iklim krizine katkılarını tam olarak ele alması için çok daha fazla araştırılmaya ihtiyaç duyan bir soru. Eğer sadece büyük şirketler net sıfır atılımına girerlerse, ki bunun gerçekleşmesi için de uzun bir yol var, şirketlerin büyük bir çoğunluğunun geride kalması riski ortaya çıkıyor. Bu da küçük ve daha büyük işletmelerin yanı sıra dünyamız için de kaçırılmış bir fırsat olabilir.
 

 

SHARE: READ MORE

5 August

Tokyo Olimpiyatları: Sporcuların ruh sağlığına yeterli önem veriliyor mu?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Modern Olimpiyat Oyunları’nın 19. yüzyıl felsefesi olan Olimpizm, dünyayı spor yoluyla daha iyi hale getirmek olarak özetlenebilir ve üç değere dayanır: mükemmellik, dostluk ve saygı. İnsanları olabileceklerinin en iyisi olmaya teşvik etmesi en bariz özelliği olsa da "dostluk" diğer spor etkinliklerine kıyasla Olimpiyatlar‘da “benzersiz” olarak tanımlanıyor.

Önceki Olimpiyatlarda, çeşitli uluslardan sporcular bir kutlama ve dostluk ruhu içinde bir araya geliyorlardı. Ancak, Tokyo 2020'nin katılımcılara aynı deneyimi sağlaması pek olası görünmüyor. Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) başkanı Thomas Bach'ın belirttiği gibi, bu “dünyadaki en kısıtlayıcı spor etkinliği” olacak. Bu durum aynı zamanda COVID-19’un sporcuların zihinsel sağlıkları ve performansları üzerindeki etkilerinin de gündeme gelmesine sebep oldu.

Sporcular ve kaygıları

Japonya ve diğer ülkelerde artan vakalara rağmen oyunlara devam etme kararı, sporcuları zor durumda bıraktı. Japon halkının %80'inden fazlası oyunların yapılmasından yana olmadığından, oyuncular ahlaki olarak olimpiyatlara katılıp katılmamalarını bile sorguluyor.
Tokyo'nun mevcut olağanüstü hali, olimpiyatlara seyirci kabul etmiyor olsa da sporcular bunu “taraftarlar için yapmak”tan bahsediyor.  Ancak araştırmalar, boş stadyumların, özellikle ev sahibi ülkelerdeki sporcular için bazı sporlarda performansı olumsuz yönde etkileyebileceğini gösteriyor.

IOC başkanı Bach, Tokyo Oyunları’nın “güvenli ve emniyetli” olacağına söz verdi. Ancak, bulaşıcılığı yüksek delta varyantı, hastane yatış oranlarında artışa neden oluyor. Temmuz 2021'in ortalarında Brezilya Olimpiyat Takımı’nın üyelerine ev sahipliği yapan Japonya’daki bir otelde görülen birden fazla COVID vakası, katılımcılara yönelik riskleri ortaya koydu. İngiliz Olimpiyat Takımı üyeleri de Tokyo'ya uçuşları sırasında COVID'li biriyle temas ettikten sonra kendilerini izole etmek zorunda kaldılar. Son sayılara göre, Olimpiyatlarla bağlantılı 294 COVID vakası kaydedildi ve sayıları da her gün artıyor.

Durum böyleyken, sıkı COVID kurallarının ve önlemlerinin süreç boyunca vurgulanması, sporcuların önceki olimpiyatlarda deneyimledikleri ortamla belirgin bir tezat oluşturuyor. Sporcuların testleri pozitif çıktıkça veya sözde güvenli ortamlarda bile başkalarıyla temas kurdukça, bazı ülkeler artık “oyuncu refahı ve güvenliği” konusundaki endişeler nedeniyle büyük spor etkinliklerinden çekilmeye başladı. Bu kararlar aceleci olmakla ve  ilgili sporculara danışılmadan alınmalarıyla eleştiriliyor. Ulusal Olimpiyat Komiteleri, COVID aşıları olan sporcular için risk seviyesini en aza indirmeye çalışıyor. Ancak bazı sporcular, aşıyı potansiyel yan etkilerin eğitim programlarını etkileyebileceği gerekçesiyle reddediyor.

 Bu durum, COVID-19'un yarattığı karmaşıklığı ve bunun sporcuların rekabet edip etmemeyi seçme özgürlüğü üzerindeki etkisini açıkça gösteriyor. Olumsuz koşulları yönetmek sporcu olmanın önemli bir parçası olsa da yine de tüm bu karmaşıklık, sporcular için eşi görülmemiş korkular ve yeni endişeler yaratıyor.

Ruh sağlığı önemini giderek artırıyor

Sporcu ruh sağlığı ve refahı, performansın anahtarı olarak giderek daha fazla tanınıyor. Bu nedenle bazı ulusal spor kuruluşları, Tokyo 2020 boyunca sporculara uzman desteği sağlıyor. İngiltere Olimpiyat takımı psikologlar ve uzmanlardan oluşan bir destek ekibi kurarak ruh sağlığına öncelik verme konusunda öncü olarak kabul ediliyor. İngiliz Sporcular Komisyonu ayrıca sporcuların maçlar sırasında karşılaşabilecekleri herhangi bir suistimalin etkisini bildirmeleri ve yönetmeleri için 24 saat yardım hattı kurdu. Ancak, bu tür hizmetleri maalesef her ulusun takımı sağlamıyor.
 
Ruh sağlıkları olumsuz yönde etkilendikçe, sporcular da bu konuda kararlar alıp açıklamalar yapmaya devam ediyor. Avustralyalı basketbolcu Liz Cambage için ailesinin, arkadaşlarının ve hayranlarının desteği olmadan olimpiyatlarda yer alma düşüncesi korkutucuydu, bu nedenle de oyunlardan çekilme kararı aldı.

Amerikan Olimpiyat Takımı’nın güçlü sporcularından olan Simone Biles da müsabakasına dakikalar kala ABD Jimnastik (USAG) takım yarışmasından çekildi. Bu kararından sonra Biles, olimpiyatlarda yarışmanın stresinin ve hatta belki de pandemi olimpiyatlarında yarışmanın, geçtiğimiz yıl karantina ve kısıtlamalarla atlatılmış olmasının da etkisiyle üzerinde büyük bir yük yarattığını itiraf etti. Biles, İngiliz takımının COVID-19 pozitif biriyle temasından sonra izolasyona girmelerinin, üzerinde büyük bir stres oluşturduğunu ve müsabakaya geldiğinde zihinsel olarak orada olmadığını hissettiği için çekilmeye karar verdiğini belirtiyor.

23 altın madalya kazanan ve emekli olan Michael Phelps, kendisinin ve sporcuların zihinsel sağlık mücadeleleri konusunda uzun zamandır açıkça görüşlerini dile getiriyor. Phelps, 2012 Olimpiyatları'ndan sonra depresyona girmişken intiharı düşündüğünü söylüyor. Phelps, son 18 aydaki insanların ruh sağlığının ciddiye alınması gerektiğini ve sporcular için de iyi olmamanın sorun olmadığını belirtiyor. Oyuncuların zihinsel sağlıklarına dikkat etmelerini sağlayan sağlıklı bir yaşam programı, düzenli fiziksel sağlık programları kadar önemli. Bununla birlikte, sporcuların ruh sağlığını destekleyen ve geliştiren eylemlerin eksikliği, profesyonel sporcular için şiddetli rekabet ortamında daha büyük olumsuz etkiler yaratabilir. Bu yüzden, sporcuların önce bir insan olarak görülmesi ve ruh sağlıkları için gerekli önlemlerin alınması hem kendi sağlıkları hem de sporun sürdürülebilirliği için büyük önem taşıyor.
 
 

SHARE: READ MORE

5 August

Türkiye’nin iklim krizi ile mücadelesinde yeni bir sayfa: Yeşil Mutabakat Eylem Planı

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Son zamanlarda herkesin konuştuğu iklim krizine dair en büyük gelişmelerinden biri hiç kuşkusuz Avrupa Birliği (AB)’nin 2019 Aralık ayında Yeşil Mutabakat ile birlikte açıkladığı 2050 net sıfır kıta olma hedefi ve bu hedefe ulaşabilmek için gerçekleştireceği eylemler. Bu eylemlerden bazıları daha mikro seviyede Avrupa içindeki ekonomiyi etkilerken, kimilerinin ise Avrupa ekonomisinin yurtdışı pazarlara bu kadar bağlantılı olmasından ötürü makro açıdan küresel ekonomiyi yeniden şekillendireceği yönünde olduğu anlaşılıyor. Bu “yeşil” dönüşüm gelişmiş ülkeler tarafından memnuniyetle karşılanırken, gelişmekte olan ekonomiler için çeşitli zorluk ve yükümlülükleri de beraberinde getiriyor. Bu eylemlerin en başta geleni kuşkusuz sınırda karbon düzenlemesi (SKD) (Carbon Border Adjustment Mechanism- CBAM) olarak adlandırılan karbon vergisi mekanizması. Temmuz ayı bu anlamda çeşitli önemli gelişmelere sahne olan bir ay oldu. Yeşil Mutabakat çağrısının detayları Fit For 55 paketi ile detaylı bir şekilde önerilen SKD mekanizmasının çerçevesi, sektörel kapsamı ile uygulama usul ve esasları 14 Temmuz tarihinde Avrupa Komisyonu tarafından açıklandı. Sınırda karbon düzenlemesi (SKD) mekanizmasına ilişkin teklifte uygulamaya 1 Ocak 2023 tarihi itibarıyla geçilerek 3 yıllık mali yükümlülük getirmeyen bir geçiş dönemi ile başlanması öneriliyor. Mevzuat taslağında, SKD mekanizmasının AB Emisyon Ticaret Sistemi’ne (ETS) paralel bir sistem olarak kurgulandığı; SKD mekanizmasına tabi olan seçili sektörlerin ise demir çelik, çimento, alüminyum, elektrik üretimi ve gübre olarak belirlendiği görülüyor. 2023 yılında devreye alınacak Sınırda Karbon mekanizması ile Avrupa’ya ihracat yapacak şirketler 2025 yılına kadar sürecek bir geçiş döneminin ardından 2026 yılından itibaren ton başına üretimleri için Avrupa Emisyon Ticareti sistemi EU-ETS’deki güncel karbon fiyatına eş değer bir karbon değerinde karbon sertifikası alacağı belirtiliyor. Güncel karbon fiyatı 55€ civarında iken, bu fiyatın 100€’ya ulaşabileceği de karbon-enerji piyasası analizleri tarafından ortaya konuyor. Bu durumda oluşacak karbon maliyetinin şirketlerin AB’ye ihracatında büyük finansal yükler oluşturması bekleniyor.

Dünyanın daha önce iklim krizi ile mücadelede savaş zamanları dışında bu denli bir seferberlik ve çaba görmediğine ilişkin çeşitli yorumlar bu gelişmelerle birlikte konunun ehemmiyetini tekrar gözler önüne seriyor. Diğer yandan başta SKD olmak üzere komisyonun önerileri katı bir merkezi planlamaya sahip olması ve iklim krizinin yarattığı bu olumsuz etkiyi gelişmekte olan ülkelerin sırtına yüklemesi nedeniyle yoğun eleştilere maruz kalmaktadır. Bu eleştirilerde özellikle AB’nin iklim mücadelesinde gelişmiş ülkeler ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki farkı daha da arttıracağı, AB’nin kendisini bir ticaret kalesine dönüştürdüğü ve dikkatli olmazsa bir iklim kulübü oluşturacağı öne çıkıyor.

Uluslararası Ticaret Kuralları ile bir nevi uyumsuzluk oluşturabileceği belirtilen SKD, en son tasarıda buna uygun önlemlerin alınacağı belirtilmesine rağmen AB’ye ihracat yapan gelişmekteki ülkeler tarafından hala SKD’ye ilişkin çeşitli çekinceler bulunuyor. Avrupa Reform Merkezi, SKD’nin gelişmekte olan ülkelerin AB'ye yaptığı 16 milyar dolarlık ihracatı etkileyebileceğini söylüyor. Brezilya, Güney Afrika, Hindistan, Türkiye ve Çin, SKD'nin ürünlerinin Avrupa tarafından ithaline haksız ayrımcılık uygulayabileceği konusunda "ciddi endişelerini" dile getirirken, Amerikan İklim Elçisi John Kerry, SKD’nin “son çare” olması gerektiğini belirtiyor. Bununla beraber ABD Senatosu'ndaki Demokratlar, Başkan Joe Biden'in 3,5 trilyon dolarlık kurtarma paketini finanse etmeye yardımcı olmak için AB'nin yakın zamanda açıklanan sınır karbon mekanizmasına  benzer bir "ithalat ücreti" düşünüyorlar. Pandemi bu dönüşümü hızlandırırken, COP26’ya doğru giden bu süreçte AB'nin diğer büyük ticaret ortakları pozisyonlarını açıklamadı ancak eylem planının sürdürülebilirlik ve çevre uzmanları tarafından memnuniyetle karşılandığı görülüyor.

Yeşil Mutabakat Eylem Planı

Bu gelişmeyi takiben yeşil yatırımların Türkiye’ye çekilmesi ve ilgili tüm politika alanlarında yeşil dönüşümün desteklenmesini hedefleyen bir yol haritası niteliğindeki Eylem Planı’na ilişkin Cumhurbaşkanlığı Genelgesi 16.07.2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı. Genelgede 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ve gündemi doğrultusunda son yıllarda dünyada hız kazanan yeşil dönüşüm politikaları uluslararası ekonomi ve ticaret gündemiyle birlikte bu yeşil dönüşümde Türkiye’nin 2023 ve 11. Kalkınma planındaki hedeflerini koruyarak vereceği katkıya ilişkin detaylar paylaşılıyor.  Bu çerçevede, Eylem Planı kapsamında yer alan hedef ve faaliyetlerin Avrupa Yeşil Mutabakatı Çalışma Grubu kapsamında kamu, özel sektör ve ilgili tüm paydaşlar ile etkin bir şekilde yürütülmesi hedefleniyor. Türkiye’nin en önemli ticaret ortağı olan AB tarafından açıklanan Avrupa Yeşil Mutabakatı ile öngörülen kapsamlı değişiklikler başta olmak üzere bu alandaki dönüşüme uyum sağlanması ve karşı karşıya kalınacak risklerin fırsata çevrilmesi amacıyla T.C. Ticaret Bakanlığı’nın liderliğinde kamu kurum ve kuruluşları ve özel sektör işbirliği içerisinde hazırlanan Eylem Planı 9 ana başlık altında toplam 32 hedef ve 81 eylemi içeriyor. Buna ek olarak eylem planında, eylemlerin gerçekleştirilmesinden sorumlu ana koordinatör kurum ile işbirliği içinde çalışacak ilgili kurum ve paydaşlar ve eylemlerle ilgili çalışmaların yürütüleceği takvime yer veriliyor.

AB tarafından baktığımızda yapılan son anketlerde iklim değişikliği Avrupalılara göre dünyanın karşı karşıya olduğu en ciddi problem olarak görülürken, son zamanlarda Antartika, Kanada, Rusya’da görülen sıcaklık rekorları, Akdeniz havzasındaki yangınlar, Avrupa’da ve ülkemizdeki sel ve yangın felaketleri bunu kanıtlar şekilde. Negatif emisyonlar için koalisyon ve Mckinsey’nin birlikte yayımladığı son raporda ise iklim hedeflerine ulaşılması için 2025 yılına kadar dünyadan 1 milyar ton CO2’nin ortadan kaldırılması gerektiğini belirtiyor. Columbia Üniversite’sinin yaptığı son araştırma 2100 yılına kadar 83 milyon insanın (Almanya nüfusuna eşit) sera gazı salımları nedeniyle ölebileceğini ortaya koyuyor. Tüm bu gelişmeler küresel olarak çok ciddi bir riskle karşı karşıya kaldığımızı gösteriyor. Bu nedenle de Avrupa’nın hedefiyle beraber almayı planladığı eylemlerin kapsayıcı olması gerekirken bir yandan da konunun aciliyeti de göz önüne alındığında bu “yeşil” dönüşüm sürecininde daha hızlı ve yapıcı aksiyonlara ihtiyaç var. Bu doğrultuda Türkiye’nin Yeşil Mutabakat Eylem Planı’ndaki aksiyon ve hedeflerin hızlıca hayata geçmesi ile Türkiye’deki şirketlerin açıkladığı net sıfır hedeflerine paralel iklim risklerini proaktif bir şekilde yönetmeleri için bu risklere yönelik stratejiler geliştirmeleri ve harekete geçmeleri büyük önem taşıyor.  


 

SHARE: READ MORE

13 July

COVID-19 ile mücadele yöntemleri iklim değişikliği için kullanılabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Şubat ayında ABD'nin Paris Anlaşması'na resmen yeniden katılması dünya liderlerinin rahat bir nefes almasına sebep oldu. Ancak Biden’ın 2 ay sonra Amerika'nın sera gazı salımlarını 2030 yılına kadar yarıya indirmeyi taahhüt etmesiyle Şubat ayındaki rahatlama şaşkınlığa dönüştü ve Kanada ile diğer ülkelerde bu taahhüdü nasıl takip edeceklerine dair soru işaretleri oluşturdu.

Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için dünyanın planlanandan 20 yıl önce olmak üzere 2030 yılına kadar tamamen karbondan arındırılması gerektiği konusunda uyarıda bulundu. Ancak küresel ekonomiyi on yıl veya daha kısa bir süre içinde yeniden şekillendirmek, pandemi döneminde tanık olduğumuz gibi yeni aşılar üretmek için verilen yarışa benzer şekilde kurumsal inovasyon ve işbirliği gerektiriyor. Ayrıca işletmelerin, hissedarlarının, yatırımcılarının ve düzenleyicilerin iklim değişikliği risklerini içselleştirmeleri ve iklim değişikliğini durdurmanın trilyon dolarlık fırsatlarının farkına varmaları gerekiyor.

Peki, küresel ısınmayı durdurmak için işe nereden başlamak gerek? 2014 yılında kurulan ve atmosferdeki sera gazı seviyelerinin yükselmeyi bırakıp istikrarlı bir şekilde düşüşe geçtiği noktaya ulaşmasına yardımcı olmayı amaçlayan Project Drawdown, 2017 yılında karada ve denizde karbon salımlarını durdurmak ve karbon yutaklarını desteklemek için ilk kapsamlı planını yayınladı. Hedef listesinin başında kömürle çalışan enerji santralleri veya sık uçan yolcular değil, her buzdolabının veya klimanın içinde bulunan inanılmaz güçlü gazların barındığı soğutucular vardı. Bu güçlü gazların şu an aşamalı olarak ortadan kaldırılmasındansa, 2050 yılında kullanımdan kaldırılması 629,4 milyar dolara mal olabilir. Bu amaçla Fortune 100 listesinde yer alan global bir teknoloji şirketi olan Honeywell, düşük sera gazı emisyonlu sıvı soğutuculardan oluşan serisini piyasaya sürdü ve müşterilerine piyasaya çıktıklarından beri 200 milyon metrik tondan fazla sera gazı tasarrufu sağladı. Honeywell'in sürdürülebilirlik yöneticisi Evan van Hook'un bu seriyi şirketin 2004'ten bu yana kendi karbon yoğunluğunu %90 oranında azaltmasını sağlayan inovasyonun bir örneği olarak gösteriyor.

İnovasyonun yanı sıra bir diğer önemli konu da işbirliği. Hiçbir şirketin taahhüt edilen hedeflere tek başına ulaşması mümkün değil, ancak geride kalanları da bu gelişmeleri yakalamaya zorlamak acımasız düzenlemelerden fazlasını gerektirebilir. ABD Yeşil Bina Konseyi (USGBC), 1993 yılında inşaat ve bakım için ilk Enerji ve Çevre Dostu Tasarımda Liderlik (LEED) derecelendirme sistemini geliştirdiğinde, üye odaklı, gönüllü bir yarış için şablon oluşturmuştu. Bugüne gelindiğinde, ortalama bir LEED binası, benzerlerine kıyasla %34 daha az sera gazı salımına neden oluyor ve daha az enerji tüketerek milyarlarca dolar tasarruf sağlıyor.  USGBC başkanı ve CEO'su Mahesh Ramanujam, sera gazı salımlarını sıfıra indirmenin tüm endüstrilerde sistematik düşünme ihtiyacına işaret ettiğini ve tedarik zincirinin gözden geçirilmesi gerektiğini belirtiyor. Ayrıca, yenilenebilir enerjilerin yaygın olarak benimsenmesiyle birlikte şebekeleri ve şehirleri çağdaşlaştırmak ve karbondan arındırmak için yıkıcı teknolojilere ve yeşil binaları norm haline getirmek için daha büyük mali politikalara ihtiyaç olduğunu ekliyor.
Şirketlerin hızla net sıfıra ulaşmak için bu tür önlemleri yalnızca Çevresel, Sosyal, Yönetim (ÇSY) inisiyatiflerinin bir parçası olarak değil, temel iş faaliyetleri olarak görmeleri gerekiyor. Bu bağlamda Honeywell'in kıdemli başkan yardımcısı ve genel danışmanı Madden’e göre, ölçülebilir, izlenebilir ve denetlenebilir net ölçütlere ve hedeflere sahip olmak büyük önem taşıyor.

COVID-19 pandemisiyle beraber aşı ve antiviral ilaçların üretimini geliştirme yarışında dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları arasında gerçek zamanlı işbirliğine tanık olduk. COVID-19'a karşı verilen uluslararası müdahale, uluslararası işbirliği ve kurumsal inovasyonun iklim değişikliği gibi diğer küresel zorluklara çözümler sağlamaya yardımcı olabileceğine dair yeni bir umut veriyor. Bu sebeple bilim, endüstri, hükümet ve sivil toplumun küresel düzeyde ortak seferberliği, iklim değişikliği gibi acil durumlarla mücadele etmek için gereken dönüşümleri tetiklemek adına büyük bir rol oynuyor.  
 
 

SHARE: READ MORE

13 July

Toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik küresel taahhütler

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından arkurulan Nesiller Boyu Eşitlik Forumu Eylem Koalisyonları’nın Temmuz ayında Paris'te gerçekleştirilen açılış etkinliklerinde, dünyanın birçok yerinden Birleşmiş Milletler liderleri, feminist aktivistler, gençlik aktivistleri ve hükümetler 2026'ya kadar toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik kalıcı bir ilerleme amacıyla bir araya geldi. Eylem Koalisyonu'nun başlangıç etkinliklerinin ardından, Bedensel Özerklik, Cinsel Sağlık, Üreme Sağlığı ve Hakları Eylem Koalisyonu, İklim Adaleti için Feminist Eylem Komisyonu ve Liderlik Eylem Komisyonu’na dahil birçok hükümet, lider, özel sektör ve sivil toplum temsilcileri, gençler ve uluslararası kuruluşlar kendi taahhütlerini sundular.
 
Sunulan taahhütlerden en çok öne çıkan noktalar arasında Bill ve Melinda Gates Vakfı tarafından önümüzdeki beş yıl içinde aile planlamasına yönelik 1,4 milyar ABD dolar aktarılması, Ford Vakfı tarafından toplumsal cinsiyete dayalı şiddet, ekonomik adalet, teknoloji ve yenilik, bedensel özerklik ve Feminist Hareketler ve Liderlik Eylem Koalisyonları’na 420 milyon ABD doları aktarılması, İzlanda Hükümeti tarafından hayatta kalanlara yönelik cinsel sağlık ve üreme sağlığı hizmetlerine ulaşım adına esnek finansmanı desteklemek için Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu’na katkılar sunulması ve Birleşmiş Milletler Kadın Birimi’ne erkekler ve oğlan çocuklarının toplumsal cinsiyet eşitliğine dahil olması için bir milyon ABD doları yatırım yapılması olmuştur.
 
Feminist Hareketler ve Liderlik Eylem Koalisyonu'nun lansman etkinliğinde hükümetler, kadın, feminist ve gençlik örgütleri, uluslararası örgütler, vakıflar ve özel sektör tarafından sunulan taahhütler ise 2026 yılına kadar trans, interseks ve kendisini geleneksel kadın ve erkek kategorilerinin içinde tanımlamayan (non-binary) insanlar, etnik azınlıklar, genç feministler ve diğer tarihsel olarak dışlanmış insanlar tarafından yönetilenler de dahil olmak üzere feminist hareketlerin ve örgütlerin sürdürülebilir hale gelmeleri ve herhangi bir korku taşımadan çalışmalarını yürütmeleri için toplumsal cinsiyet eşitliği, barış ve insan haklarını ilerletmek ve desteklemek amaçlanıyor.
 
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve Şili'nin eski Başkanı Michelle Bachelet, Nesiller Boyu Eşitlik Forumu’nun diğer BM liderleriyle birlikte, güvenli ve kapsayıcı bir sivil alanı aktif olarak desteklemeyi taahhüt ettiğini vurgulayarak, feminist hareketlerin ve tüm çeşitlilikleri ile kadın hakları savunucularının çevrimiçi ve çevrimdışı olarak katılımı için ilerici adımlar atılacağını belirtti. Ayrıca, kadınların ve kız çocuklarının, cinsel sağlık haklarını kullanmaları ve bedensel özerklik kazanmaları için düzenlenen etkinlikte kadınların ve kız çocuklarının kendi bedenleri hakkında kendi kararlarını vermelerine yönelik dönüştürücü, çok paydaşlı taahhütler de açıklandı. Bu kararların önemine işaret ederek, Bill ve Melinda Gates'in kurucu ortağı Melinda Gates ise, daha fazla kadının ve kız çocuğunun ihtiyaçlarını karşılayan yeni ve gelişmiş doğum kontrol teknolojileri geliştirmeye, kadınları ve kız çocukları doğum kontrol seçenekleri hakkında tam olarak bilgilendirmek için yenilikçi stratejilere yatırım yapmaya odaklandıklarını belirtti.
 
Bu gelişmelere ek olarak, Kuzey Makedonya Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovski, kapsamlı cinsel eğitimi yaygınlaştırarak, temel bir kadın hakkı olarak kürtaja erişimi ve özerk feminist kadın örgütlerine verilen desteği arttırma taahhütlerini açıklarken, kadınların ve kız çocukların küresel düzeyde güçlenmesine yönelik koşulları sağlamak için siyasi irade göstermenin ve sürekli ortak faaliyetlerde bulunmanın yükümlülüğüne işaret etti.
 
Eylem Koalisyonu açılış etkinliklerini sonlandıran İklim Adaleti için Feminist Eylem Koalisyonu konuşmacıları ise, toplumsal cinsiyete dayalı iklim çözümlerinin finansmanını artıran, kadınların ve kız çocukların yeşil bir ekonomiye geçişe öncülük etmelerini teşvik edip, iklim etkilerine ve afet risklerine karşı dirençlerini artırmalarını sağlayan taahhütleri dile getirdi.
 
Tüm bunların yanı sıra, Nesiller Boyu Eşitlik Forumu’nda düzenlenen etkinliklerde öne çıkan önemli konulardan biri de kadınlara yönelik şiddeti sona erdirme mücadelesinde erkeklerin adımlar atmaya ve sorumluluk almaya çağrılmasıydı. Bu çağrının aciliyetinin arka planında, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin artmasını tetikleyen COVID-19 pandemisi bulunuyor. Salgın ile birlikte dünya genelinde fiziksel ve cinsel şiddet, aile içi istismar, kadın cinayetleri, insan ticareti, çocuk yaşta evlilikler ve kadın sünneti katlanarak arttı ve endişe verici seviyelere ulaştı. Forumda paylaşılan verilere göre, 2020'de bazı ülkelerde COVID-19 salgınının ilk haftalarında yardım hatlarına yapılan çağrılar beş kat daha artarken, bu çağrıların birçoğunda kadınlar yardım alamadı ve istismarcılarından kurtulmanın yollarını bulamadı. Bu bağlamda, yetişkin erkeklerin ve oğlan çocukların, sorumluluk ve hesap verebilirlik ilkelerini üstlenerek, erkek ayrıcalığına ve bu normların toplumda tezahür ettiği şiddet biçimlerine meydan okuyabilmeleri önem kazanıyor. Bu durumun taşıdığı kritik önemi işaret etmek adına Birleşmiş Milletler genel sekreteri António Guterres, cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin yaşandığı her ülkeye "ulusal acil durum" çağrısında bulundu ve Birleşmiş Milletler üye devletlerini kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddeti ortadan kaldırmak adına çözümler üretmeye çağırdı.
 
Genel hatlarıyla, düzenlenen etkinliklerde cinsiyet eşitliği ve şiddet içermeyen bir geleceğin öneminin ve anlamının üzerinde durulurken, birlikte hareket etmenin de bu mücadelenin bir parçası olduğuna işaret edildi.
 

SHARE: READ MORE

12 July

Modern köleliği engellemek tüketicilerin elinde mi?

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Çoğu insan, işçilerin sömürülmesi veya köleleştirilmesiyle üretilen ürünleri satın almak istemese de aşırı emek sömürüsü ve diğer modern kölelik biçimleri, dizüstü bilgisayarlar, cep telefonları ve giysiler gibi düzenli olarak tükettiğimiz birçok ürün ve hizmetin tedarik zincirlerinde sıkça yaşanıyor. Bu durum tüketicilerin sömürülen işçiler tarafından üretilen ürün ve hizmetlerin arz ve talebini azaltmada ne kadar etkin bir rol oynaması gerektiği sorusunu doğuruyor.
 
Araştırmalar, dünya genelinde 32 milyar dolarlık üretimin 40,3 milyon insanın sömürülerek çalıştırılması sonucu elde edildiğini gösteriyor. Birleşik Krallık'ın 2015 Modern Kölelik Yasası gibi birtakım yasalar; tüketicilere bilgilenme, harekete geçme ve modern köleliği ortadan kaldırmaya yardımcı olacak seçimler yapma konusunda sorumluluk yüklüyor. Buna göre tüketicilerden şüpheli istismar durumlarını bildirmeleri ve bilinen kölelik ürünlerini boykot etmeleri isteniyor. Ancak küresel tedarik zincirleri karmaşık olduğundan genellikle tüketiciler tarafından iyi anlaşılamıyor. Bu nedenle, modern köleliğin engellenmesi için gerekli bütün çabayı tüketicilerden beklemek, bu süreçleri detaylıca bilen işletmelerin ve bir şeyleri değiştirme gücü bulunan hükümetlerin sorumluluk almamasına neden olabilir.
 
Köleliğin nedenlerinin sistemsel olduğunu, ticaret ve yönetişim süreçleri ile iç içe olduğunu düşünenler aşırı emek sömürüsü biçimlerinin, hükümetin ve iş dünyasının yapısal rolü ele alınmadan azaltılamayacağını öne sürüyorlar. Dolayısıyla hükümet ve iş dünyasından, üretim sistemlerinde modern kölelik ve sömürü sorununu şeffaflıkla ele almaları bekleniyor.
 
Ancak bu durum tüketicilerin rolünü göz ardı etmeyi gerektirmiyor. Birleşik Krallık'taki tüketicilerin modern kölelik anlayışına odaklanan bir araştırma tüketicilerin yaptıkları tercihlerin sosyal ve çevresel sonuçları söz konusu olduğunda, "suç ortağı" olarak tanımlanabileceklerini gösteriyor. Araştırmaya göre, tüketiciler kölelik ve aşırı emek sömürüsü risklerinden habersiz değiller hatta bazıları bu tür konulara ilgisiz olduklarını açıkça ifade ediyor. Sorumluluğu işletmelerden ve hükümetlerden alıp tamamen tüketiciye kaydırmanın sistemsel bir çözüm sunamayacağı açık olsa da tüketim alanının görünüşte iyi huylu ve apolitik olduğunda ısrar etmenin de yararlı bir yol olmadığı savunuluyor. Tim Jackson’ın Öncelikli Endişeler: Kirlilik, Kâr ve Yaşam Kalitesi kitabında dile getirdiği gibi “ekonomiyi sürdürülebilir kılmak için en azından bazı sorumlulukları tüketiciye vermemiz gerektiği” kabul ediliyor. Örneğin çevresel konularda tüketicilerin zaman içinde daha duyarlı hale geldiği gözlemlenebilir. Her ne kadar karbon salımlarından büyük ölçüde şirketler sorumlu olsa da, daha temiz ve daha adil bir topluma geçişte bilinçli tüketici tercihleri de oldukça önemli. Modern köleliği düşündüğümüzde de durum farklı değil.
 
Toplumu modern kölelikten kurtarmak söz konusu olduğunda, tüketicilere gerçekçi olmayan sorumluluk yüklenmesi desteklenmese de araştırmalar tüketicilerin bu sorunla mücadelede iş dünyası ve hükümetlerle ortaklık içinde hareket etmeye hazır olduklarını gösteriyor. Tüketiciler seslerini olumlu değişimi desteklemek için yükseltebilir ve daha fazla güce sahip olanları bu değişimi tetiklemek için teşvik edebilirler.
 

SHARE: READ MORE

12 July

Bilim insanlarına göre hiçbir yer aşırı sıcaklardan korunaklı değil

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Son günlerde, Batı Kanada ve Amerika Birleşik Devletleri’ni vuran iklim kaynaklı sıcak hava dalgası ve daha önce hiç görülmemiş rekor sıcaklıklar yüzlerce can kaybına yol açtı. 29 Haziran’da Britanya Kolumbiyası'nda sıcaklık 49.5 °C’e ulaşırken arka arkaya üçüncü kez tüm zamanların sıcaklık rekorı kırıldı. Antarktika kıtasının 18.3°C’lik yeni rekor yüksek sıcaklığı Dünya Meteoroloji Örgütü tarafından doğrulandı. Rekor sıcaklıkların yaşandığı bölgelerde elektrik hatları eridi, yollar büküldü ve orman yangınları başladı. Bilim insanları, 40 yılı aşkın bir zamandır rekor sıcaklıkların iklim değişikliğiyle bağlantısı konusunda zaten uyarılarda bulunuyorlardı. Uzmanlar, iklim krizi küresel sıcaklıkları daha da yükseltirken, Kuzey Sibirya'dan Avrupa'ya, Asya'dan Avustralya'ya kadar tüm toplumların bu tarz aşırı hava olaylarına hazırlanmaları gerektiğini söylüyor ve artık hiçbir yerin güvenli olmadığını hatırlatıyor.
 
ABD başkanı Joe Biden da ABD ve Kanada'daki sıcak hava dalgasının iklim krizine bağlı meydana geldiğini söyledi ve yetkililerin Britanya Kolombiyası, Alberta, Yukon ve Kuzeybatı Toprakları genelinde 103 sıcaklık rekoru kırıldığını açıkladı. Britanya Kolumbiyası'nda  sıcak hava dalgası nedeniyle beş gün içinde en az 486 ani ölüm gerçekleşti. Bu ölümlerin kaçının sıcak hava dalgasıyla ilgili olduğunu kesin olarak söylemek için henüz erken olsa da bildirilen ölümlerdeki önemli artışın nedeninin ekstrem sıcaklıklar olduğu düşünülüyor. Ani sıcaklıklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin çoğunun, yalnız yaşayan, sıcak ve iyi havalandırılmayan konutlarda bulunan yaşlılar olduğu belirtildi.
 
University College London'dan Profesör Simon Lewis, durumu "korkunç" olarak nitelendirirdi ve aşırı sıcaklık olaylarının gıda fiyatlarından güç kaynaklarına kadar her şey üzerinde büyük etkileri olabileceği konusunda uyardı. Aşırı sıcaklar nedeniyle şimdiye kadar yaklaşık 9.300 hanede elektrik kesintisi yaşandı. Yerel yetkililer, 200.000'den fazla insanı etkileyen planlı bir elektrik kesintisine de ihtiyaç duyulacağını söyledi.
 
Ulusal Hava Servisi'nin Hava Tahmin Merkezi'nde meteorolog olan Richard Bann, ısı dalgasının biri Alaska'daki Aleut Adaları'ndan, diğeri ise Kanada'daki James Körfezi ve Hudson Körfezi'nden gelen iki basınç sisteminden kaynaklandığını açıkladı. Küresel ısınmanın da katkısıyla “ısı kubbesi” olarak tanımlanan sıcak hava dalgası daha da şiddetleniyor. İnce bir tabaka halinde olmayan bu sıcaklık atmosfere kadar uzanabiliyor ayrıca basınç ve rüzgarlara da etki edebiliyor. Bu sıcaklıklar, dünyada görülen en yüksek sıcaklıklar olmasa da bu bölgelerin alışkın olmadığı bir yükseklikte olması ve uyum sağlayabilecekleri sıcaklıkların çok üstünde olmasından dolayı endişe verici.
 
Bilim insanları, ABD ve Kanada'daki sıcak hava dalgasının verdiği ve vereceği zararların dünyanın dört bir yanındaki politikacılar ve topluluklar için bir "uyandırma çağrısı" olarak görülmesi gerektiğini söyledi. Kasım ayında İngiltere'de gerçekleşecek BM Cop26 iklim zirvesi öncesi sıcaklık rekorlarının iklim acil durumuyla mücadele çabalarını arttırması gerektiği düşünülüyor. Uzmanlar hükümetleri ve politika yapıcıları bu ekstrem hava koşullarını ciddiye almaları konusunda uyarıyorlar. İklim Krizi Danışma Grubu’nu kuran İngiltere eski baş bilim danışmanı Sir David King, riskler çok uzun zamandır bilinmesine rağmen harekete geçilmediğini ve artık sorunun çözümü için çok kısa bir zamanımız olduğunu vurguluyor. Pennsylvania Eyalet Üniversitesi'nde atmosfer bilimi profesörü ve Yeni İklim Savaşı'nın yazarı Michael E. Mann ise, gezegen ısındıkça bu tür tehlikeli hava olaylarının daha yaygın hale geleceğini belirtiyor. Uzmanların ortak görüşü ise aşırı sıcak hava dalgalarını kesmek için sera gazı salımlarının hızlıca sıfıra indirilmesi ve toplumların yarattıkları yeni iklim koşullarına uyum sağlamaları için iklim eylem planları hazırlanması gerektiği yönünde.
 

SHARE: READ MORE

10 July

Şirketler sürdürülebilirlik raporlamasına nasıl hazırlanabilir?

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz. 

Giderek daha fazla şirket sürdürülebilirliğe dair hedefler benimsiyor ve karbon ayak izlerini azaltmayı amaçlıyor. Ancak henüz yatırımcıların ve halkın bir şirketin sürdürülebilir olup olmadığını değerlendirmesine yönelik küresel olarak kabul edilen standartlar bulunmuyor. Henüz belirlenmiş standartlar olmasa da geçtiğimiz 18 ay içerisinde bu konuda birçok gelişme kaydedildi.
Uluslararası Finansal Raporlama Standartları (IFRS) Vakfı’nın önerdiği Uluslararası Sürdürülebilirlik Standartları Kurulu (ISSB) Kasım ayında gerçekleşecek COP26’da hayata geçecek. G7 zirvesinin ardından paylaşılan bildiride ise G7 Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları ISSB’ye desteklerini belirterek iklimle bağlantılı finansal açıklamaların zorunlu kılınması yönünde çağrıda bulundu.
Bütün bu gelişmeler, önümüzdeki yıllarda şirketlerin raporlamaya dair önemli inovasyonlarla karşılacağının sinyalini veriyor. Oxford Analytica ve EY tarafından hazırlanan “Sürdürülebilirlik raporlama standartlarının geleceği” isimli araştırma şirketlerin bu gelişmeler karşısında kendilerini nasıl hazırlayabileceği konusunda 5 öneride bulunuyor.

Sürdürülebilirlik raporlamasının zorunlu olmasını beklemeyin
İçinde bulunduğumuz dönem,  şirketler için sürdürülebilirlik raporlamasına dair yeni düzenlemelere hazırlanmak, şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda taahhüt vermek için büyük bir fırsat barındırıyor. IFRS ve diğer düzenleyiciler daha çok iklim odaklı bir yaklaşım sahiplenecek gibi görünse de, şirketlerin yalnızca iklim değil, çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) birçok alanı kapsayacak şekilde raporlama yapmayı değerlendirmesi önemli. Bu durum, şirket stratejisine yön vermek, riskleri yönetmek ve uzun vadede daha sürdürülebilir bir performansa sahip olmak için veri toplamak anlamına geliyor. Şirketler ilk adım olarak kendi sektörleri, stratejileri ve paydaşları için en anlamlı olabilecek metrikleri belirleyerek işe başlayabilir.

Yönetim kurulunun gündeminde çevresel, sosyal ve yönetimsel performansın ve sürdürülebilirlik raporlamasının olduğundan emin olun
Şirketlerin rekabet gücünü elinde tutabilmesi için yönetim kurullarının, ÇSY yatırımlarının sermayeye erişimi ve yatırımcılarla ilişkileri nasıl etkilediğini anlaması gerekiyor. Kurullar, sürdürülebilirlik raporlamasına yönelik küresel gelişmeleri gözlemleyerek, ÇSY veri sağlayıcılarının şirketlerini nasıl değerlendirdiklerini takip etmeli. Ayrıca, hangi ÇSY alanlarının şirketleriyle daha ilgili olduğunu inceleyerek, daha sonra bu alanları şirketin stratejisine ve risk yönetimine entegre etmeli.

Sürdürülebilirlik raporlamasına dair güven inşa edin
Şirketler ÇSY ile bağlantılı bilgileri açıklamaya ve raporlamaya başladıkça açıklamaların güvenilirliğine, ve “yeşil badana”ya dair ek sorularla karşılaşılması mümkün. Şirketler bu nedenle sürdürülebilirlik raporlaması yaparken kullandıkları süreçler konusunda güven yaratmalı. Raporlamayla ilgili yeni düzenlemelere hazırlanmak için önemli bir adım sürdürülebilirlik denetimlerine hazırlanmaktan geçiyor.

Finans birimini süreçlere dahil edin
Finans birimleri sürdürülebilirlik raporlamasına hazırlanmak için kritik bir role sahip. Birimler, halkın ve yatırımcıların sürdürülebiliğe dair neler bilmesi gerektiğini anlayarak, bunu en uygun metriklere çevirmeli. Raporlama finansal olmayan ve finansal veriler arasında doğrudan bir ilişki kurması gerektiğinden, finans yöneticileri deneyimlerini ve bilgilerini finansal olmayan raporlama süreçlerinin çerçevesini çizmek için kullanabilir.

Standart oluşturma sürecine katkı sağlayın
Şirketler sürdürülebilirlik raporlamasına dair standart oluşturma sürecine aktif katılım gösterebilir. Düzenleyici kurumların gerçekleştirdiği toplantılara katılan ve sürdürülebilirlik performansını şimdiden açıklamaya başlayan şirketler standart belirleme sürecinde ve tartışmalarında daha fazla rol oynayabilir ve elde etmiş olduğu güvenilirlikten faydalanabilir.
Şirketlerin ve liderlerinin düzenleyiciler ve sivil toplumla birlikte çalışarak tutarlı, küresel standartlara ulaşmak için çalışması kritik önem taşıyor. Geç olmadan şirketlerin de raporlamaya hazırlanması ve bu çalışmalara zorunlu kalmadan önce başlanması şirketlere pek çok alanda avantaj sağlayabilir.
 

SHARE: READ MORE

2 July

Çevre suçları uluslararası suçlar kapsamına alınacak mı?

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz. 

Günümüzde var olan birçok düzenlemeye ve dünya genelinde artan çevre bilincine rağmen petrol sızıntıları, açık ocak madenciliği, trolle balıkçılık gibi çoğunluklu şirket faaliyeti olan birçok faaliyet nedeniyle insanlar çevre tahribatı yaratmaya devam ediyor. Bazı çevre hukukçuları bir ekosistemin yok edilmesine sebep olan bu tahribata yol açanların tıpkı soykırım ve savaş suçluları gibi uluslararası suç kapsamında yargılanmasını istiyor. Mayıs ayında Hollanda mahkemesinin Shell’in çevreye verdiği zararları insan hakları meselesi olarak ele alması ve şirketi suçlu bulması bir dönüm noktası olsa da tanımın genişliği ve hangi faaliyetin suç teşkil ettiğini belirleme zorluğu genel bir düzenlemenin oluşmasını zorlaştırıyor.
 
İngilizcede bu suçu betimlemek için Yunanca’da ev anlamına gelen oikos ve yıkmak veya öldürmek anlamına gelen Latince caedere kelimelerinden türetilen “ecocide” terimi kullanılıyor. İklim davaları, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suç işleyenleri yargılamak için kurulmuş, merkezi Lahey'de bulunan daimi, bağımsız bir mahkeme olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni (ICC) kuran ve 1998’de hazırlanan Roma Statüsü'nün ilk taslaklarına dahil edilmişti. Ancak, ABD, İngiltere ve Hollanda'nın iklim davalarının yetersiz tanımlandığını savunmasının ardından suç kategorisi olmaktan çıkarıldı.
 
Hollanda merkezli Stop Ecocide Foundation, bu karışıklığın üstünden gelmek için uluslararası hukuk kapsamında yargılanabilecek iklim davalarını “çevreye ciddi ve yaygın veya uzun vadeli zarar verme olasılığı olduğu bilindiği halde işlenen yasadışı eylemler” olarak tanımlıyor. Bu sayede, iklim davalarını ICC’nin yargı yetkisi talep edebileceği suçlara eklemek hedefleniyor.
Teklif üzerinde çalışan avukatlar, iklim davalarında insanlığa karşı işlenen diğer suçlarda olduğu gibi suçun insanlar üzerindeki etkisinin kanıtlanmasının gerekmediğini söylüyor. Bu tanıma göre küresel ısınmaya neden olan sera gazı salımlarındaki artışı önlemede yaşanan bir ihmal de suç kapsamında değerlendirilebilecek. Önerinin destekçileri ayrıca, çevre katliamını savaş suçları ve soykırımla aynı kategoriye konmanın ve Lahey'de tutuklanıp diktatörlerle birlikte yargılanma tehdidinin caydırıcı olacağını düşünüyorlar.
 
1978 yılında yürürlüğe giren bir Birleşmiş Milletler sözleşmesi, önemli çevresel tahribatları yalnızca savaş zamanlarında da olsa kısmen yasaklamıştı. Ayrıca bazı ülkelerde iklim davalarının önünü açan yasalar da bulunuyor. Son zamanlarda da ulusal mahkemeler hükümetleri ve ülkeleri kirlilik ve iklim değişikliği konusunda hesap vermeye zorlamak için giderek daha başarılı bir arena haline geldi. Hollanda’da görülen Shell davasında ise dönüm noktası niteliğinde bir karar çıkarıldı. Mahkeme Shell’in sera gazı salımlarını azaltmak için daha fazlasını yapması gerektiğine karar verdi ve "şirketlerin insan haklarına saygı gösterme sorumluluğu olduğunu" hatırlattı. İklim davalarının insanlık suçu olarak ele alma çağrısı uluslararası arenadan da destek görüyor. 2019'da Papa Francis, Uluslararası Ceza Hukuku Birliği'ni çevreyi yok etmeyi "barışa karşı suçların beşinci kategorisi" olarak tanımaya çağırmıştı ve iklim aktivisti Greta Thunberg, desteğini Stop Ecocide Foundation'a 100.000 Avro para ödülü bağışlayarak gösterdi.
 
Öte yandan iklim davalarının önünü açacak yeni suç tanımlamasına karşı çıkanlar, ICC'nin kusurlu bir kurum olduğunu ve bir çevre katliamı yasasının ekonomik kalkınmayı kısıtlayabileceğini söylüyorlar. Dünyayı bir kaynak olarak görenler, iklim yasalarının doğayı koruma hedefine çok fazla odaklanıp insan ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaştığını düşünüyorlar. ICC ayrıca zayıf yönetimi ve etkisiz kovuşturmaları nedeniyle yavaş olmakla eleştiriliyor. Mahkemenin, Myanmar veya Sri Lanka gibi yerlerde tahribatı engelleyememesi örnek olarak veriliyor.
 
İklim davalarının uluslararası bir suç olabilmesi için Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin taraf 123 devletinden birinin öneride bulunması, çoğunluğun bu değişikliği kabul etmesi gerekiyor. Bu sebeple sivil toplumun yanı sıra üye ülkelerdeki parlamenterlerin de bu sürecin hızlanması için harekete geçmesi ve takipçisi olması gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

2 July

Net sıfır ve sonrası: Tarihsel salımların temizlenmesi

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz

G7 zirvesi ile birlikte grubun tüm üyeleri artık 2050 yılına kadar net sıfır taahhüdü vermiş durumda. Bu durum, iki yıl önce İngiltere'nin böyle bir taahhütte bulunan ilk büyük ekonomi olduğu düşünüldüğünde oldukça önemli bir gelişme. Bununla birlikte, şu anda 121 ülke UNFCCC Climate Ambition Coalition’a üye ve 38 OECD üyesinden 35'i (Avustralya, İsrail ve Türkiye hariç) yüzyılın ortasına kadar net sıfır olmayı hedeflediğini açıklamış durumda.

Bu taahhütler önemli olsa da yeterliliği konusundaki tartışmalar devam ediyor. Küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C'de tutabilmek için için 2050 yılına kadar bütün dünyanın net sıfıra ulaşmasının gerekli olduğu vurgulanıyor. Fakat bunun için başta Çin olmak üzere salımların büyük bir kısmından sorumlu olan Hindistan ve Rusya gibi ülkelerin çok daha azimli olması gerek. Ayrıca taahhütlerin yerine getirilmesi de sonuca ulaşmak açısından oldukça önemli. Mevcut eylemler ile geleceğe yönelik verilen hedefler arasındaki boşluk da eleştirilen diğer bir nokta. 

Belirli bir tarihe kadar salımlar ve yakalama-depolama arasında bir dengenin sağlanması önemli olmakla birlikte, karbondioksitin atmosferdeki uzun süreli etkisi, küresel sıcaklıkların ne kadar artacağının temel belirleyicisinin, salınan karbondioksitin kümülatif miktarı olduğu anlamına geliyor. Ülkelerin iklim değişikliğine olumsuz etkilerini sonlandırmak için sadece net sıfıra ulaşmaları değil, aynı zamanda atmosferden, son birkaç yüz yılda sebep oldukları kadar karbondioksiti temizlemesi gerekiyor. Ancak bu durum çoğu ülke tarafından görmezden geliniyor. Geçtiğimiz haftalarda gerçekleşen G7 zirvesinde bahsi geçmeyen en önemli konulardan biri bu tarihsel sorumluluk oldu.

G7 ülkelerinin küresel ısınmaya orantısız bir şekilde katkıda bulunduğu herkes tarafından biliyor. Küresel ısınmaya en çok hangi ülkelerin neden olduğu internette araştırıldığında, her yıl ne kadar ülkenin karbon salımı gerçekleştirdiğine dair listeler karşımıza çıkıyor. Daha derine inildiğinde ise bulunan bir sonraki bilgi, 1990'dan beri ülkelerin karbon salımlarını ne kadar azalttığı oluyor. Bu durumun salımlarını azaltan gelişmiş ekonomilerin gururunu okşadığını söylemek mümkün. Ancak, etkileri neredeyse süresiz olarak devam eden karbondioksit değerlendirildiğinde, bir ülkenin küresel ısınmaya katkısının asıl belirleyicisinin, herhangi bir yıl içerisindeki değil, zaman içindeki birikmiş salımları olduğunu vurgulamak gerekiyor.
 
Mevcut ve kümülatif salımlar arasındaki fark çok keskin olabiliyor. Örneğin 2019'da Birleşik Krallık, yaklaşık 350 milyon ton, küresel toplamın %1'inden biraz daha az, karbondioksit salımı gerçekleştirdi. Ancak, erken sanayileşmesi nedeniyle, Birleşik Krallık, yaklaşık olarak küresel toplam 1,5 trilyon ton karbondioksit salımının %5’i olan 78 milyar ton karbondioksitin kümülatif salımndan sorumlu tutuluyor. Birleşik Krallık, 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşsa bile, 80 milyar tonun üzerinde bir “karbon kalıntısı” biriktirmiş olacak. Bu kalıntılara dair borçlar yüzyılın sonuna kadar ödenecek olsaydı, yıllık ortalama 1,6 milyar ton yakalama-depolama işleminin gerçekleştirmesinin gerekli olacağı ifade ediliyor. Bu miktar ise ülkenin şu anda her yıl gerçekleştirdiği salımdan dört kat daha fazla.

Hindistan gibi ülkeler için ise durum tam tersi. Hindistan, mevcut küresel salımların yaklaşık %7'sini oluştururken kümülatif salımların yalnızca %3'ünden sorumlu. Bu durum da Hindistan ekonomisinin daha yakın zamanda sanayileştiğine işaret ediyor.  Erken sanayicilerin çevreye verdikleri zarar hala atmosferde kalarak iklim değişikliğine sebep olurken, Hindistan ve Çin gibi ülkeleri salımları hızla kesmenin önemi ve zorunluluğu konusunda ikna etmek zor gibi gözüküyor.

Bu sebeplerle, ülkelerin yalnızca net sıfır hedeflerine ulaşma taahhüdünde bulunmaları değil, aynı zamanda tarihsel salımlarını da ele almaları gerekiyor. Tarihsel salımlara yönelik taahhütlerde bulunan bazı şirketler bulunuyor. Örneğin, bu durumun öncülüğünü yapan Microsoft, sadece mevcut salımlarını ortadan kaldırmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm tarihi salımlarını temizleme sözü verdi. Erken sanayileşen ülkelerin de bu örneği takip etmesi gerekiyor. Bu doğrultuda, Kasım 2021'de gerçekleşecek olan Glasgow iklim konferansı COP26'da, ülkelerin bundan böyle salımlarına ek olarak, küresel ısınmaya ne kadar neden olduklarını, ne kadar neden olmaya devam ettiklerini ve gelecekte ne kadar ısınmaya neden olacaklarını öngördüklerini rapor edeceklerini ilan etmeleri, süreç açısından son derece önemli bir adım olacaktır.  
 

SHARE: READ MORE

2 July

NATO ve iklim değişikliği: Durum ne kadar kötü?

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz

Haziran ayında gerçekleştirilen zirvede dünyanın en güçlü savunma ittifakı olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), ilk kez ilkim değişikliğiyle ilgili mücadele çabalarını hızlandırma kararı aldı.  Karara göre NATO üyelerinin, personel güvenliğini veya operasyonlarının etkinliğini etkilemeyecek şekilde “askeri faaliyetlerden kaynaklanan sera gazı salımlarını önemli ölçüde azaltma” sözü verdiği belirtildi.

Brüksel'deki bir zirvenin ardından yayımlanan bildiride, grubun organizasyon başkanından, NATO salımlarını azaltmak için gerçekçi, iddialı ve somut bir hedef geliştirmesine ve ayrıca 2050 yılına kadar net sıfır salıma ulaşmanın fizibilitesini değerlendirmesine yönelik istekleri yer alıyor. Ayrıca açıklamaya göre iklim değişikliği "zamanımızın tanımlayıcı zorluklarından biri" olarak ifade ediliyor. Bu doğrultuda NATO, iklim değişikliğinin dünya güvenliğini nasıl etkileyeceğini öngörme ve bunlara uyum sağlama konusunda önde gelen bir uluslararası güç olmak istediğini vurguluyor.

Avrupa ve Kuzey Amerika’dan 30 ülkenin oluşturduğu güçlü bir siyasi ve askeri ittifak olan NATO’nun dünyanın dört bir yanındaki birliklerle birlikte hareket eden zırhlı araçlar veya uçakların yanı sıra yoğun gaz yakan ekipman cephanelikleri kullanması çeşitli çevresel zararlara neden oluyor. Ancak Avrupa Parlamentosu'nun bazı üyeleri tarafından bu yılın başlarında hazırlanan bir raporda, orduların genellikle sera gazı salımlarını alenen bildirmekten muaf olduklarından, çevresel etkilerinin ne kadar büyük olduğunu doğru bir şekilde ölçmenin zor olabileceği belirtildi. 2019'da yayınlanan bir araştırmaya göre eğer ABD ordusu bir ülke olsaydı, yalnızca yakıt kullanımı ve salımında dünyada 47. sırada yer alacağı varsayılıyor. Ek olarak Uluslararası İklim ve Güvenlik Askeri Konseyi (IMCCS) son yıllık raporunda, savunmanın dünyadaki yakıt ve gaz gibi hidrokarbonların en büyük tüketicisi olmaya devam ettiğini söylüyor.

Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan açıklamada NATO, "Müttefiklerin askeri faaliyetlerden ve tesislerden kaynaklanan sera gazı salımlarını ölçmelerine yardımcı olacak bir haritalama metodolojisi" geliştireceğini ve bu salımları azaltmak için "gönüllü hedefler" belirlemelerinde yardımcı olabileceğini belirtti. Reuters’ın haberinde bazı NATO müttefiklerinin güneş enerjisi gibi enerji kaynaklarını kullanarak silahlı kuvvetlerini daha yeşil hale getirme çalışmalarına başladığı belirtiliyor.

Ayrı bir üst düzey askeri liderler grubu olan Uluslararası İklim ve Güvenlik Askeri Konseyi yayınladığı yıllık raporunda, savaş gemileri gibi askeri teçhizatın uzun ömürlü olmasının, savunmanın kendisini yıllarca fosil yakıtlara bağımlı hale getirdiğini vurguladı. Ayrıca 2021 raporunda, teknolojideki herhangi bir ilerlemenin havacılık gibi sivil sektörler için de faydalı olabileceğine dikkat çekerek askeri kara, deniz ve hava araçlarının karbon nötr yakıtlarına ve yakıt sistemlerine yönelik araştırma ve geliştirme yatırımlarının öneminin altı çiziliyor.

İklim değişikliğinin dünyanın güvenliğini tehdit edebilecek zorluklara yol açabileceği konusundaki farkındalık gün geçtikçe artıyor. Bu farkındalığa sebep olan önemli etkenler ise genellikle insani yardım gerektiren ve toplu yer değiştirmelere neden olabilen sıcak hava dalgaları, sel ve kuraklık gibi aşırı hava olaylarındaki artışla ilişkilendiriliyor. Ayrıca uzmanlar, iklim değişikliğinden kaynaklanan çevresel değişikliklerin aynı zamanda "tehdit çarpanları" olarak da hareket edebileceğini belirtiyor. Örneğin, çevresel değişikliklerin kaynak kıtlığı üzerindeki mevcut gerilimleri yoğunlaştırabileceği veya bölgesel istikrarsızlığa ve çatışmalara yol açabileceği düşünülüyor. Zaten günümüzde, BM Mülteci Ajansı’na göre, hava olaylarının yılda ortalama 20 milyon insanı yerinden ettiği belirtiliyor.
 
Aşırı hava olaylarının NATO üyeleri üzerinde oluşturabileceği en önemli etki ise yurtdışındaki askeri personelinin refahını veya operasyonlarının ve teçhizatının bütünlüğünü riske atabilmesi. NATO'dan yapılan açıklamada, "İklim değişikliği dayanıklılığımızı ve sivil hazırlığımızı test ediyor, planlamamızı, askeri tesislerimizin ve kritik altyapımızın dayanıklılığını etkiliyor. Bu durumlar da operasyonlarımız için daha sert koşullar yaratabilir." diye ifade edildi.

Gündemdeki bir diğer tartışma konusu ise NATO’nun iklim değişikliğine yönelik önlemler almakta neden bu kadar geç kaldığı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, daha önce Norveç'te çevre bakanı ve iklim değişikliği konusunda BM özel elçisi olarak görev yapmış olması sebebiyle konuyla ilgili kişisel olarak endişeli bir konumda olduğu ve bu nedenle bir süredir örgütü iklim değişikliğine öncelik vermeye teşvik ettiği söyleniyor.

Eylül ayındaki bir görüş yazısında Stoltenberg, "Gezegen ısındıkça havamız daha vahşi, daha sıcak, daha rüzgarlı ve daha yağışlı hale geliyor, toplulukları baskı altına alıyor, çünkü gıda, tatlı su ve enerji kaynakları tehdit ediliyor. Bugün bunu, iklim değişikliğinin göçü tetiklediği Afrika'nın Sahel bölgesinde görebiliyoruz. Buzların eridiği, jeopolitik gerilimlerin arttığı Kuzey Kutbu'nda. Veya burada, rekor kıran sel ve orman yangınlarının her yıl arttığı Avrupa'da." diye belirtiyor.

Yapılan açıklamanın, NATO'nun en büyük mali katkısı olan Beyaz Saray'daki büyük bir ideolojik değişimin ardından geldiği düşünülüyor. Donald Trump, hem ABD'nin NATO'ya verdiği desteğe hem de iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik küresel çabalara açıkça şüpheyle yaklaşıyordu, ancak onun yerine geçen Başkan Joe Biden, her ikisini de politikalarında çok daha merkezi hale getirdi. Göreve geldikten sonra, Başkan Biden, ABD'yi Paris iklim anlaşmasından çekme kararını direkt geri aldı ve dış politika ve ulusal güvenlik alanları da dahil olmak üzere yurtiçinde ve yurtdışında iklim kriziyle mücadele etmek için bir yürütme emri yayınladı.

NATO’nun en büyük maddi destekçisi olan Joe Biden ile başlayan ABD’deki bu denli değişimlerin NATO’daki öncelik sıralamasını etkilediği belirtiliyor. Biden’ın iklim krizini gündeminin merkezine almasının sonrasında da NATO’nun iklim değişikliğine karşı çalışmalara başladığı düşünülüyor.
 
 

SHARE: READ MORE

1 July

Dünyanın en hızlı büyüyen atık yığını: E-atıklar

*Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz. 

Dünya genelinde her yıl on milyonlarca elektronik atık oluşuyor.Bu hızlı artış nedeniyle Birleşmiş Milletler, e-atıkları dünyanın en hızlı büyüyen atık yığını olarak tanımlıyor. Yapılan son araştırmalar ise e-atıklardaki hızlı büyüme trendinin COVID-19 salgını nedeniyle azaldığını söylüyor. Fakat bu da pandeminin görünüşte olumlu diğer çevresel etkilerinden biri olarak yorumlanıyor.
 
Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir BM raporuna göre, küresel elektronik ve elektrikli alet satışları 2020'nin ilk üç çeyreğinde önemli oranda azaldı. Satışlardaki bu düşüşün gelecekte ortaya çıkabilecek 5 milyon tondan fazla e-atığı önlediği düşünülüyor. Ancak tıpkı pandemi kısıtlamaları hafifledikten sonra tekrar eski seviyelerine çıkan küreselsera gazı salımı gibi e-atıklardaki bu düşüşün de geçici olduğu düşünülüyor. Veriler, pandemiden çıkarken daha sürdürülebilir teknoloji kullanımına geçilmediği gibi teknolojik ürünlere sahip olanlar ve olmayanlar arasında oluşan derin “dijital uçuruma” da dikkat çekiyor.
 
BM'nin tanımına göre, atılan buzdolapları ve elektrikli fırınlardan kullanılmış tüketici elektroniğine kadar her şeyi kapsayan e-atıklar, son yıllarda gelişmekte olan ülkelerde daha fazla insanın modern teknolojiye erişmesi, ürünlerin kullanım sürelerinin kısalması ve cihazların onarımının daha zor hale gelmesiyle önemli oranda arttı. 2014 ve 2019 yılları arasında dünyanın e-atık ayak izi yılda 49 milyondan 60 milyon tona yükseldi. Ancak pandeminin, dünyanın dört bir yanındaki insanların yaşama ve çalışma şekillerini alt üst etmesiyle ve küresel tedarik zincirini etkilemesiyle genel fikir e-atık trendlerinin de değişeceği yönündeydi.
 
Birleşmiş Milletler Üniversitesi'nde kıdemli program görevlisi olan Kees Baldé ve yardımcı yazarı Ruediger Kuehr 50 ülkenin 2020'nin ilk üç çeyreğinde elektronik ürün tüketimini pandeminin olmadığı koşullardaki beklenen tüketimle karşılaştırdıkları rapordan şaşırtıcı bulgular elde ettiler. Okulların ve iş yerlerinin uzaktan çalışma ve öğrenme modellerine geçmesiyle geçtiğimiz yılın toplam elektronik satışlarında bir artış bekleniyordu. COVID-19 nedeniyle cep telefonları, dizüstü bilgisayarlar ve oyun konsolları gibi küçük elektronik cihazların küresel satışlarındaki artış; masaüstü monitörler, TV'ler, lambalar ve ev aletleri dahil olmak üzere daha büyük ekipmanların satışlarındaki düşüşle telafi edildi. Araştırmacılar, bu tarz büyük elektronik cihazların satışındaki düşüşün, pandeminin hiç olmadığı bir dünyaya kıyasla gelecekteki e-atık üretimini 5,4 milyon ton veya yüzde 6,4 azaltacağını tahmin ediyor.
 
Ancak artan dijital uçurum da göz önüne alındığında bu düşünüldüğü kadar olumlu bir değişim yaratmıyor. Kuzey Amerika ve Avrupa'daki yüksek gelirli ülkelerin toplam elektronik satışlarında yalnızca %5'lik bir düşüş yaşanırken düşük gelirli ülkelerde bu oran %30. Bu çıktı, küresel olarak dijital uçurumun daha da derinleştiğini kanıtlar nitelikte. Rapor, elektronik cihaz satışlarının düşmesinin gelecekte e-atık konusunda sürdürülebilir bir pozitif etki yaratması için pandeminin e-atık yönetimini nasıl etkilediğine de dikkat edilmesi gerektiğini söylüyor. BM’ye göre COVID-19'dan önce, e-atıkların %20'sinden daha azı geri dönüşüm için resmi olarak toplanıyordu. Büyük şehirler ve elektronik cihaz perakendecileri, pandemi sırasında e-atık toplamayı askıya aldığından pandemi sonrasında bu oran daha da azabilir.
 
Memorial University of Newfoundland'da elektronik atıkları araştıran Josh Lepawsky, elektronik atıklarda pandemi kaynaklı herhangi bir düşüşün, artan teknoloji tüketiminin genel eğilimine kıyasla önemsiz bir durum olacağından şüpheleniyor. Baldé ve ekibinin araştırması da bu düşünceyi destekler nitelikte. Elektronik cihaz satışlarının gelişmiş ülkelerde 2020'nin üçüncü çeyreğinde ilk ikisine kıyasla önemli ölçüde artması pandemi sonrasında bir toparlanma yaşandığını gösteriyor. Pazar araştırma şirketi Canalys'e göre, ABD'de kişisel bilgisayar talebi 2021'in ilk çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 73 arttı.
 
Baldé son olarak pandemi kaynaklı bir e-atık düşüşünün, ülkelere geri dönüşüm altyapılarını güçlendirmek için “nefes alma alanı” sağlayabileceğini söylüyor. Fakat bunun geçici bir rahatlık vermesinin önüne geçmek, e-atık oluşumunu düşük seviyelerde tutmak ve e-atıkların geri dönüşümüne yönelik çözümler sunmak ise ülkelerin elinde.
 

SHARE: READ MORE

18 June

G7 zirvesinde iklim krizi tartışmaları

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz

7 dünya liderinin (İngiltere, ABD, Fransa, Almanya, İtalya, Kanada, Japonya) katılımlarıyla 11-12-13 Haziran’da İngiltere’nin güneybatısındaki Cornwall’de gerçekleşen G7 zirvesi sonucu küresel konular hakkında ortak açıklamalar yayınlandı. Zirvenin 2021 gündemindeki başlıklardan birisi iklim ile çevreydi ve küresel zenginliğin yarısından fazlasını elinde bulunduran bu 7 ülkenin tartışmalarının büyük bir çoğunluğunu iklim değişikliği ve biyoçeşitliliğin korunması oluşturdu. Bu kapsamda özellikle fosil yakıt desteklerinin sonlandırılmasından, enerji üretim ve tüketimine yönelik yaptırımlardan ve yeşil politikalara verilen desteklerin artmasından bahsedildi. Ancak bu konu başlıklarına verilen desteğin sadece sözde kaldığını düşünen iklim aktivistleri bu duruma tepki gösterdi.

Communiqué’de iklim krizi hakkında nelerden bahsedildi?
G7 ülkeleri tarafından alınan kararları duyurmak için yayınlanan “Communiqué” adlı bildiride G7 üyeleri olan ülkeler, Paris Anlaşması’na olan taahhütlerini ulusal politikalar yardımıyla sağlamlaştırıp, hızlandıracaklarını ve en geç 2050’de net sıfır karbon hedeflerine ulaşacaklarını belirttiler. Ayrıca, iklim krizi ve biyoçeşitlilik kaybının önlenmesi adına uluslararası iş birliklerinin daha fazla destekleneceğine de değindiler. Verilen taahhütler arasında, iklim ve çevre sektöründe (ve diğer tüm sektörlerde) cinsiyet eşitliği de dahil olmak üzere her anlamda eşitliğin sağlanması için çalışılacağı da yer alıyor.
Üye ülkeler, teknoloji odaklı çözümlerle net sıfır karbon hedeflerinin destekleneceğini ve Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın yol haritasını önceliklendirerek bu konu ile ilgili politikalarla halkın ve endüstrinin teşvik edileceğini paylaştılar. Enerji alanında ülkeler tarafından önceliklendirilen konular arasında enerji sektöründe verimliliği arttırmak, yenilenebilir enerji kullanımını ivmelendirmek, sıfır karbon salımlı enerji planı, atık üretimini azaltma gibi hedefler yer aldı. Bildiride ayrıca daha çevre dostu ve karbon salımı az olan taşıtların üretilmesi ve yaygınlaştırılmasının daha sürdürülebilir bir taşıma sistemi için gerekli olduğu kararı paylaşıldı. Endüstri ve inovasyon uygulamaları olarak ise çevre dostu uygulamalar yardımıyla batarya, enerji üretim sistemleri kullanılıp karbon yakalama teknolojisi ve hidrojen enerjisi gibi uygulamalar ile daha yeşil ürünler ve verimli bir endüstri kurmayı hedefi dile getirildi. Evlerde yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımından yararlanarak enerji verimliliğinin sağlanması ve inşaat malzemelerinde daha sürdürülebilir seçeneklerin tercih edilmesi desteklendi.
Net sıfır ekonomiye geçişin özellikle gelişmekte olan ülkelere yarattığı ekonomik zorluğu aşmak üzere (ülkeler arası) ikili ve çoklu iş birliklerinin sürdürüleceği belirtildi. Bu bağlamda, gelişmekte olan ülkelerin net sıfır ekonomiye geçişlerine destek olmak için 11 yıl önce 100 milyar dolar harcama sözünü veren  G7 ülkeleri, katkılarını arttırmaya yönelik vaatlerde bulundu. Ancak sadece Almanya 2 milyar avrodan 6 milyar avroya ve Kanada var olan katkı sözünü iki kat arttırarak 4.4 milyar dolara çıkarttığını spesifik olarak belirtti.
Biyoçeşitlilik konusunda, G7 ülkeleri 2030 Nature Compact’ı desteklediğini ve bunu bir global misyon olarak görerek, okyanusların veya toprakların en az %30’unun koruma altına alınması hedefiyle birliktebiyoçeşitlilik kaybını 2030 yılına kadar tersine çevirmeyi taahhüt ettiler. Son olarak, çevre ve iklim ile ilgili konuların COP26 (UN Climate Change Conferance, 2021 Kasım) konferansında daha derinlemesine işleneceği kararlaştırıldı.

Sosyal kuruluşların ve siyasilerin alınan kararlarla ilgili düşünceleri
David Attenborough’un zirvede G7 liderlerine yönelik yaptığı konuşmada iklim krizi konusunda acilen harekete geçilmesi yönünde yaptığı uyarılar sonrasında G7 ülkeleri karbon yakalama teknolojisi olmayan kömür santrallerini kullanmaktan uzaklaşma sözü verdi. Ancak, bu değişikliğin nasıl yapılacağına dair ayrıntılı bir plan ya da bunu başarmak için bir hedef tarih vermediler. Şimdilik, gelişmekte olan ülkelerdeki yeni kömür yakıtlı elektrik üretimi sübvansiyonunu gelecek yıldan itibaren durdurmayı kabul ettikleri biliniyor.
G7 ülkelerinden İngiltere’nin başbakanı Boris Johnson, kapanış basın toplantısında zirvenin başarılı geçtiğini düşündüğünü paylaştı. Johnson, küresel ısınmayı 1,5 derecenin altında tutmaya çalışmak için “büyük taahhütler” verildiğini ve Build Back Better fonuyla gelişmekte olan ülkelerin altyapılarını temiz ve sürdürülebilir bir şekilde geliştirmeleri için gerekli finansmana erişim sağlayacaklarını belirtti.
Johnson’ın olumlu yorumlarının aksine, sosyal kuruluşlar zirvede alınan kararlara şüpheyle yaklaşıyor. Yoksulluğun ve adaletsizliğin ortadan kaldırılması için çalışan sosyal bir kuruluş olan Oxfam’dan Max Lawson, çoğu G7 ülkesinin iklim finansmanı konusunda taahhüt verme fırsatını kaçırmalarını kabul edilemez buldu. Gelişmekte olan ülkelerin, kendileri için dönüm noktası niteliğindeki COP26 öncesinde G7 zirvesi cephesinde gelişmeleri beklediğini belirten Lawson, yeşil kalkınma projeleri için belirsiz finansman vaatlerinin bu hedeften uzaklaşmaması gerektiğini vurguladı.
74 ülkede operasyonları devam eden uluslarası bir çevre örgütü ağı olan Friends of the Earth sözcüsü Jamie Peters ise iklim değişikliğinin önemi hakkında güzel sözler duyduklarını ancak kapsamlı bir finansman sağlanmadıkça ve bu sözler uygulanmadıkça zirvenin yalnızca sahnelenmiş tiyatrolar ve gösterişli konuşmalardan ibaret olacağını belirtti.
G7 zirvesinin sonuçları iklim aktivistlerini tatmin etmese de, altı aydan kısa bir süre kalan COP26’da alınacak kararların iklim krizini çözme yolunda büyük önem taşıdığı dünya tarafından kabul ediliyor. Bu nedenle COP26’da iklim güvenliğini sağlamak adına önemli taahhütler verilmesi için ülkelerin bu zaman içerisinde iklim krizine karşı mücadele konusunda hırs ve tutkularını daha çok artırmaları gerek gibi gözüküyor.
 
 

SHARE: READ MORE

18 June

Şirketler değişen toplumsal cinsiyet normlarını artık görmezden gelemiyor

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz. 

Toplumsal cinsiyet tartışmalarının ekseni değişmeye başlıyor. Günümüzde cinsiyet kimliğinin, geleceğimizi yeniden şekillendirecek köklü bir yeniden tasavvurundan bahsetmek mümkün.

ABD'deki Y kuşağının %12'sinden fazlası kendini trans veya geleneksel cinsiyet normlarına uyum göstermeyen (gender non-conforming) olarak tanımlıyor ve çoğunluğu cinsiyet kavramının erkek/kadın ikilisinden ziyade bir geniş bir spektrum olduğuna inanıyor. Y kuşağına kıyasla, Z kuşağının cinsiyet konusundaki görüşleri daha da ileri düzeyde. ABD'de yapılan bir araştırma, insanların %56'sının cinsiyetten bağımsız bir zamir kullanan birini tanıdığını ve %59'unun formların "erkek" ve "kadın" dışındaki seçenekleri içermesi gerektiğine inandığını gösteriyor. Küresel olarak, Z kuşağının %25'i yaşamları boyunca en az bir kez cinsiyet kimliklerini değiştirmeyi umuyor.

Şirketler, bu değişimin artık görmezden gelemeyecekleri bir şey olduğunu anlamaya başladığından beri toplumsal cinsiyet anlayışlarını anlamak ve ele almak üzere çeşitli sosyal kuruluşlardan yardım alıyor. Bu kuruluşlardan biri olan ve kâr amacı gütmeyen Reimagine Gender'ın CEO'su, özel sektörden liderlerin bu konuda kendilerine sıklıkla başvurduklarını belirtti. Şirketlerin soruları genellikle, geleneksel cinsiyet ikiliğine uymayan trans ve diğer çalışanların deneyimlerine odaklanıyor. Gelen sorulardan bazıları şöyle: “Bütün çalışanlarımızı desteklemek için tuvalet politikalarımızı gözden geçiriyoruz, bize herhangi bir tavsiyeniz var mı?”; “İşe alım ve İK sistemlerimize hangi cinsiyet kimliği seçeneklerini dahil etmeliyiz?”; “İstihdamda Fırsatı Eşitliği Komisyonu gibi birimlere raporlamamız için bu tanımlayıcıları nasıl uzlaştırabiliriz?”
Bu soruları duymak cesaret verici ve ele alınması önemli sorular olsa da, çoğu şirket büyük resmi kaçırıyor. Bugün, toplumsal cinsiyetle ilgili yeni algıları ve gerçekleri ele almak, yalnızca kapsayıcı politikalar oluşturmak, şirket içi bilgi sistemlerini değiştirmek veya e-posta imzalarına zamirleri dahil etmekle ilgili değil, pazar araştırmasından müşteri deneyimi ve satılan ürünlere kadar tüm şirket genelinde cinsiyete nasıl yaklaşıldığını anlamakla ilgili. Bu değişime yanıt veren kuruluşlar, artık geleneksel toplumsal cinsiyet kavramlarını ve buna bağlı klişe, ikili sınıflandırmaları satın almayan ve giderek büyüyen bir tüketici kitlesi için büyük iş fırsatını fark etmeye başlayabilirler.
Toplumsal cinsiyet, ürünler, pazarlama ve süreçler üzerinden ve hiç düşünmediğimiz bir şekilde kendini gösterebilir ve tüketicilerin satın alma davranışlarını etkileyebilir. Bu konuda atılacak ilk adım, cinsiyet hakkında yaptığınız varsayımların daha fazla farkına varmaktır. Örneğin, neredeyse tüm sanal sesli asistanların (Alexa gibi) kadın isimleri ve sesleri olduğu gerçeğinden başlayabiliriz. Böyle olmasının ardında yatan nedenleri ya da bir sesli asistanın neden bir cinsiyete ihtiyacını olduğunu sorgulayarak başlamak mümkün.

Ürünlerin nasıl cinsiyetlendirdildiği ve bunun şirketleri yeni müşterilere ulaşmaktan veya yeni yaratıcı ürün grupları geliştirmekten alıkoyup koymadığını düşünerek farkındalığın bir adım ötesine geçebiliriz. Yapılan bir araştırma Z kuşağının %48'inin, ürünleri cinsiyete göre sınıflandırmayan markalara değer verdiğini gösteriyor. Bununla ilgili güzel bir örnek; Hasbro CEO'su Brian Goldner, dünya çapındaki My Little Pony tüketicilerinin %30'unun erkek olduğunu öğrendikten sonra, şirketin markalarında "eski cinsiyet tanımını ortadan kaldırdığını" duyurması olabilir.

Aslında ürünlere cinsiyet atfedilmesi en çok ürün geliştirme sırasında yapılan beyin fırtınalarında öne sürülen varsayımlar üzerinden oluyor. Örneğin bir ürün tasarımı için 9-12 yaş arası çocuklarla yapılan bir odak grup görüşmesinde soruların kız ve oğlan çocukların için ayrı ayrı kategorilendiriliyor, ancak bu kategorilendirme araştırma yapanın kendi algısı üzerinden kurgulanmış oluyor.

Ürünlerin cinsiyetlendirilmesinden kaçınmak için ürün geliştirme sırasında yapılan beyin fırtınaları sırasında bu gibi cinsiyet varsayımlarını dikkate almak gerekiyor. Sorulacak birkaç soru farkında olmadan yapılan varsayımları belirlemede yardımcı olabilir: "İhtiyacımız olmamasına rağmen bu ürüne bir cinsiyet atfediyor muyuz"; "Bu ürünün kimler için olduğunu düşünüyoruz ve neden böyle düşünüyoruz?" ; "Bu grupla aynı özellikleri paylaşan ve ürünle de ilgilenebilecek başka müşteri segmentleri var mı".

Şirketler müşterilerinin cinsiyetleri nedeniyle belli bir ürünü aradıklarına dair varsayımlarda bulunur mu? Bir şirketin bu tarz varsayımlarda bulunması fırsatları kaçırmalarına yol açabilir. Örneğin, pek çok kadın kozmetik ve yüz bakım ürünleriyle ilgilenmiyor veya para harcamak istemiyorken ABD'deki erkeklerin %56'sından fazlası 2018'de en az bir kez bir çeşit yüz kozmetiği kullandı. Özellikle yeni doğan bebekler için tasarlanan ürünlerde klişeleşmiş cinsiyet temalarının var olduğunu, örneğin kızlar için pembe ve kalpli, oğlanlar için mavi ve dinazor desenli ürünler sunulduğunu görmek mümkün. Ürünleri açıkça kadınsı veya erkeksi olarak tanımlamak, ilgilenebilecek müşterileri dışlayabilir.
Bu, pazarlama stratejisi sırasında müşterileri segmentlere ayıramayacağımız anlamına gelmez, ancak bunların geleneksel yollarla cinsiyete dayalı olduğunu varsaymak bazı potansiyel müşterileri kaçırmalarına sebep olabilir. Markaların hedef kitlelerini değerlendirerek ürün geliştirirken veya pazarlama stratejisi belirlerken, ürünlerinin muhtemel alıcılarını belirli cinsiyet sınıflarıyla nitelendirmemesi önem taşımaktadır.

Müşteri deneyimine gelince, şirketlere sıklıkla verilen ilk tavsiye, asla birinin cinsiyetini varsaymamaktır. İster yüz yüze ister yazılı iletişim yoluyla etkileşim kuruyor olsun, müşterilere her zaman nasıl çağrılmayı tercih ettiklerini sormayı unutmamak önem taşıyor. Örneğin United Airlines, tüm rezervasyon kanallarında ikili olmayan cinsiyet seçenekleri sunuyor.

Sağlık şirketleri de hasta ile iletişimi iyileştirmenin yollarını arıyor. Bazı ülkelerde doktor randevusu alınırken nasıl hitap edilmesini istediği hastaya soruluyor. Bu uygulama, cinsiyetleri ve zamirleri atanmış cinsiyetleriyle uyumlu olmayan (özellikle insanların kendilerini savunmasız hissedebilecekleri sağlık kuruluşlarında) ve öz adını kullanmaktan bile çekinen insanlar için oldukça kritik bir soru. Bu saygı çerçevesinde alınan ve verilen hizmet her iki tarafı da memnun kılar.

Bir çalışanın müşterisi ile uzun bir konuşma yapacağı durumlarda, birisine nasıl hitap edilmeyi tercih ettiğini sorabilir ve zamirleri tamamen kullanmaktan kaçınabilir. Örneğin, "Adınızın Merve olarak listelendiğini görüyorum, size Merve diye hitap edebilir miyim, yoksa tercih ettiğiniz başka bir isim var mı?" Bu gibi küçük müşteriler için büyük bir fark yaratma potansiyeli bulunuyor.

Cinsiyet hakkında daha geniş düşünmeye başlandığında, bundan fayda sağlayacak olanların sadece müşteriler olmayacağını görmek mümkün. Bir şirketin çalışanlarının çoğu ve gelecekteki muhtemel çalışanları kendilerini tam ve özgün olarak ifade edebileceklerini hissettikleri bir şirkette çalışmayı daha çok isteyecek ve o şirketi daha fazla benimseyecektir.

Cinsiyeti bir spektrum olarak anlamak ve iş süreçlerinin her adımında bunu akılda tutarak yaklaşmak şirketlerin hem müşterileri hem de çalışanları için yeni olanaklar açacaktır. Toplumsal cinsiyet gerçeği giderek kendini her alanda daha fazla gösterirken şirketlerin bu değişimlere sadece uymak yerine liderlik etmek ve büyütmek gibi fırsatları var.
 
 

SHARE: READ MORE

17 June

Şirketler LGBTİ+ hak savunuculuğu iddialarında ne kadar samimiler?

Her yıl haziran ayı dünya genelinde LGBTi+ hakları için dönüm noktası olan Stonewall ayaklanmasının yıldönümünden hareketle Onur Ayı olarak kutlanıyor. Haziran ayının gelmesiyle birlikte birçok şirket desteklerini gökkuşağı logoları ve Onur Ayı temasına özel çıkardıkları ürünlerle göstermeye çalışıyor. Fakat LGBTi+’ların iş yerinde ayrımcılığa uğradığını gösteren pek çok araştırmaya göre çoğu şirket kapsayıcılık adına gökkuşaklı logo veya ambalaj kullanımından öteye gidemiyor.
 
“Gökkuşağı badana” (Rainbow-Washing) hükümetlerin veya şirketlerin olumsuz eylem ve davranışlarının üstünü örtmek için LGBTİ+’lara destek veriyormuş gibi görünmesi olarak tanımlanabilir. Şirketlerin her haziran ayında performatif olarak tanımlayabileceğimiz destekleri, gökkuşağına boyanan logolar, Onur Ayı’na özel piyasaya sunulan ürünler bu “badana”nın birer örnekleri olabilir. Bazı çok uluslu firmalar Onur Ayı kapsamında sosyal medya hesaplarının logolarını gökkuşağı bayraklı hale çevirirken Orta Doğu ülkelerine yönelik hesaplarında böyle bir değişikliğe gitmedi. LGBTİ+ haklarını evrensel değil de yerel bir hakmış gibi değerlendiren bu yaklaşım çoğu firmayı eleştirilerin odağı haline getirdi.
 
Gökkuşağı badana, hükümetlerin eylemlerini tanımlamak için de kullanılabilir. Örneği İsrail hükümeti, İsrail'in eşcinsel hakları konusundaki nispeten ilerici duruşunu insan hakları ve uluslararası hukuk alanında yaptıkları ağır ihlalleri örtmek için bir araç olarak kullanıyor. Gökkuşağı badanası, İsrail'in nispeten eşcinsel dostu yasalarıyla desteklenen demokratik, liberal ve eşcinsel dostu bir imajını tasvir ediyor. Fakat İsrail'in bu yaklaşımı Arap ve Filistinli'lerin geri kalmış, homofobik ve barbar insanlar olduğuna yönelik ırkçı bir algı oluşturmak için kullanıldığından sorunlu görülüyor.
 
Gökkuşağı badana, LGBTİ+ ayrımcılığın kendini gösterdiği en önemli sorunlardan biri olan gelir eşitsizliğinin göz ardı edilmesine sebep olabiliyor. Gelir adaletsizliği sorunu kadınlar ve erkekler, beyazlar ve siyahlar arasında olduğu gibi heteroseksüeller ve LGBTi+’lar arasında da oldukça ciddi ölçüde yaşanıyor. Yapılan bir araştırmaya göre LGBTi+ çalışanlar gelir adaletsizliğinden iki farklı şekilde etkileniyor. Araştırma, heteroseksüel hemcinslerine kıyasla eşcinsel erkeklerin %11 daha az kazandığını belirtirken lezbiyen kadınlar %9 daha çok kazanıyor. Başka bir araştırmaya göre oluşan bu farkın nedeni eşcinsel erkeklerin hetero erkeklerin domine ettiği ve genelde daha yüksek gelir getiren işlerden kaçınması, lezbiyen kadınların da  hetero kadınların daha sık istihdam edildiği düşük gelirli işlerden kaçınması.
 
LGBTi+’ların farklı meslek dallarına yönelmesinin bir sebebi farklı eğitim geçmişine sahip olmaları olabilir. Örneğin ABD’de LGBTi+ öğrencilerin üniversiteye gitme oranları daha düşük. Ayrıca STEM alanında eğitim alanların oranı da %12 daha az.
 
Eğitim ve meslek tercihlerinde görülen bu farklılıklarda ayrımcılığın payının ne olduğuna dikkat etmek çok önemli. LGBTi+’ların sadece önyargı yüzünden istedikleri eğitimi alamaması veya iş yaşamında ayrımcılığa maruz kalmaları, hak ettikleri ücreti alamamaları bireyleri etkileyeceği gibi ülke ekonomisine de zarar vermekte.
 
Yapılan son araştırmalar bu tercihlerde ayrımcılığın kilit rol oynadığını gösteriyor. Avustralya’da yapılan bir araştırma LGBTi+ çalışanların daha az ayrımcılığa uğrayacaklarını düşündükleri işleri tercih ettikleri ve meslek seçiminde çoğunlukla hetero erkeklerin istihdam edildiği alanlardan kaçındıklarını gösteriyor. ABD'de yapılan bir diğer bir araştırma deneyinde ise katılımcılardan bazı CV'leri değerlendirmeleri istendi. Özgeçmişlerin bir kısmı LGBTİ+ faaliyetlerine atıfta bulunurken, bir kısmı bulunmamaktaydı ve sonuçta erkek katılımcıların LGBTİ+ etkinliği içeren özgeçmişleri elediği belirlendi. Stonewall tarafından yapılan bir diğer araştırma ise LGBTİ+ çalışanların iş ortamında yaşadıkları ayrımcılığı ortaya çıkardı. Araştırmaya göre 2017 yılında ABD’de çalışan LGBTi+ çalışanların %18’i son 12 ayda iş arkadaşlarının olumsuz yorumlarının veya davranışlarının hedefi olduğunu belirtti.
 
Eşcinsellere karşı ayrımcılık küresel bir sorun. Franklin & Marshall Küresel Eşcinsel Hakları Barometresi, 2018'de LGBTİ+ kişilere sağlanan yasal ve sosyal korumalar konusunda ülkelerin %62'sine başarısız not verdi. Ülkeler arasındaki fark ise geniş. Finlandiya barometrede 100 üzerinden 96 puan alırken, Rusya sadece 19 puan aldı.
 
Çeşitlilik, kapsayıcılık ve LGBTİ+ katılımının önemli destekçilerinden olan küresel şirketler koalisyonu Open For Business hazırladığı rapor, bu ayrımcılığın ülkeler için potansiyel ekonomik sonuçlarından bahsediyor. Rapora göre LGBTİ+ ayrımcılığı Macaristan ekonomisine her yıl GSYİH'nın %0,1 ila %0,2'si veya yaklaşık 200 milyon sterline mal olurken bu oran Romanya’da GSYİH'nın %0,6 ila %1,7'si arasında değişiyor ve 3 milyar sterline kadar çıkıyor.
Bu ayrımcılıkların beyin göçü, kişilerin ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ve yabancı yatırımcıların ülkenin bu tutumuna tepkisi gibi ek, dolaylı ekonomik maliyetleri de olabilir.
 
Araştırmalar aynı zamanda toplumda birtakım önyargılar mevcut olsa da, LGBTİ+ hakları geliştikçe tutumların değişeceğini gösteriyor. Yakın zamanlı araştırmalara göre Avrupa genelinde eşcinsel ilişkileri tanıyan yasalar yürürlüğe girdikten sonra LGBTİ+ kişilere yönelik tutumlar da daha olumlu hale geldi.
 
Toplumdaki bu önyargıları kırmak mümkünken potansiyel ekonomik faydalar da göz önüne alındığında, şirketlerin ve devletlerin senenin sadece belirli birkaç haftasında kapsayıcılığı ve LGBTİ+ haklarını savunmanın ötesine geçmeleri gerekiyor. Daha da önemlisi, şirketlerin bu konuya bir pazarlama stratejisi olarak bakmaktan vazgeçip tüm LGBTİ+ topluluğunun gerçekten desteklendiği ve tanındığı bir dünyaya doğru ilerlemesi gerekiyor. Onur Ayı’nın direnişten kaynaklandığını ve yılda bir kez para kazanabilecek bir parti olmadığının anlaşılması dileğiyle.

SHARE: READ MORE

16 June

İklim davaları bir insan hakları meselesi olarak ele alınıyor

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda çevrecilerin çok uluslu petrol şirketi Shell’e karşı açılan davayı kazanması büyük yankı uyandırdı. Bu gelişme sadece fosil yakıt sektörünün değil, çelik üreticilerinden havayolu şirketlerine kadar tüm kurumsal kirleticilerin tehdit altında olduğunu gösteriyor. Mahkeme kararına göre Shell’in, 2030 yılı sonuna kadar karbon salımını yüzde 45 azaltmak zorunda olduğu dava, çevre hukuku avukatları tarafından iklim davalarında bir dönüm noktası olarak görülüyor. Bu davayla birlikte bir şirketin iklim politikası yalnızca “yetersiz” olarak görülmekle kalmadı, bu yetersizlik bir insan hakları sorunu olarak ele alındı. 
 
Özellikle net sıfır karbon salım taahhütlerinde bulunan ve daha temiz enerjiye geçiş sözü veren Avrupalı petrol devleri, bu geçişi hızlandırmaları için büyük baskı altında. Fransa’da ayrı bir dava da petrol grubu Total aleyhinde sürüyor. 14 yerel kuruluş ve birkaç STK, mahkemenin Total’in sera gazı salımını azaltma kararı almasını talep ediyor. Total aleyhindeki dava, hem Fransa'nın imzaladığı Paris İklim Anlaşması'na hem de Fransa'daki büyük şirketlere, ticari faaliyetleri sonucunda ortaya çıkabilecek insan hakları ve çevreye yönelik riskleri belirleme ve önleme sorumluluğunu yükleyen yasaya dayanıyor.
 
Şirketlerin iklim değişikliği riskleriyle uyumlandıramadıkları stratejileri hissedarlarında da hoşnutsuzluk yaratıyor. İklim krizinin etkileri ağırlaşırken petrol ve gaz üretimini iki katına çıkarmayı planlayan ExxonMobil’in, yıllık hissedar toplantısında şirketin yalnızca  %0,02'sine sahip olan Engine No. 1 adlı küçük bir yatırım şirketi iki yönetim kurulu üyesinin iklim değişikliğiyle mücadeleye daha uygun görülen yöneticilerle değiştirilmesi adına yeterli hissedar desteğini kazandı. Bir diğer önemli gelişme ise Chevron'un yıllık toplantısında yaşandı. Hissedarlarının %61'inin sadece üretim sürecinde değil, kapsam 3 sera gazı salımını azaltma önerisini desteklediği görüldü.  
 
Dünyada ilk kez örneği görülen bir diğer dava da Avustralya’da yaşandı. Avustralya federal mahkemesi, sekiz gencin açtığı davada çevre bakanı Sussan Ley'in gençleri iklim krizinden korumakla yükümlü olduğuna karar verdi.
 
Danimarka’da açılan ilk iklim davası ise Avrupa'nın en büyük domuz üreticisi olan Danish Crown'a karşı, domuz eti üretiminin “düşündüğünüzden daha iklim dostu” olduğunu söyleyen bir pazarlama kampanyasında karbon ayak izini yanlış tanıttığı için açıldı. 
 
Bütün bu örnek davalar ve gelişmelerden sonra şirketlerin iklim değişikliği faaliyetleri konusunda daha çok yasal tepkiyle karşılaşacağı düşünülüyor. Bu davaların şirketlerin faaliyetlerini ve iklim değişikliğini gelecekte nasıl etkileyeceği ve çevre hukuku açısından ne anlama geldiği konusunda daha fazla bilgi edinmek için S360 olarak Hollanda’da çevresel hukuk alanında çalışan Laura Burgers ile kısa bir röportaj gerçekleştirdik. Burgers, Hollanda'daki Amsterdam Dönüştürücü Özel Hukuk Merkezi'nde (ACT) yardımcı doçent olarak çevresel hukuk alanında çalışıyor. Kasım 2020’de iklim değişikliği davalarında yargının rolü üzerine olan doktora tezini tamamlayan Burgers, Shell davası sürecini yakından takip etme fırsatı yakaladı. 

1. İlk kez, büyük fosil yakıt üreticilerinin ticari faaliyetlerini ve taahhütlerini hedef alan bir dava başarıyla sonuçlandı. Fosil yakıt endüstrisi üzerindeki caydırıcı etkisini göz önünde bulundurarak bu habere çevre hukuku açısından nasıl yaklaşıyorsunuz? 

Mahkeme insan haklarına saygı göstermek, insan haklarını korumak ve yerine getirmek zorunda olan devletlerin aksine, şirketlerin insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğü olduğunu belirtti. Yani hükümetlerin insan haklarını gerçekleştirmek için aktif olarak bir şeyler yapması gerekir, ancak özel şirketlerin yalnızca insan haklarını olumsuz yönde etkileyen davranışlardan kaçınması gerekir. İklim değişikliğinin etkilerinin tam bir felaket olacağını biliyoruz: deniz seviyesinin yükselmesi Hollanda'daki insanların evsiz kalmasına neden olacak, sıcak hava dalgalarının artması yaşlı insanların ölümüne sebep olacak ve kasırgalar ölümlere ve yaralanmalara yol açacak. Dolayısıyla iklim değişikliği aynı zamanda bir insan hakları meselesidir. Mahkeme de Shell’in insan haklarını tehlikeye atacak ölçüde salıma neden olmaktan kaçınma yükümlülüğünde olduğu sonucuna vardı. Shell'in bu karardan sonra üzerine düşeni yapması ve 2030 yılına kadar sera gazı salımının %45'ini azaltması gerekiyor ki bu tüm fosil yakıt üreticileri için gerekli bir rakam. 
 
2. Karar açıklandığında adliyedeydiniz, o günden özel bir anınız var mı? Adliyede ortam nasıldı ve Shell'in tepkisi ne oldu? Sizce bu karar bekleniyor muydu?  

Maalesef korona önlemleri nedeniyle davanın taraflarıyla aynı odada değildim ama başka bir odada oturup video yayınını izledim. Koridorlarda davayı kazananların kutlama yapıp tezahürat ettiklerini gördüm.  

3. Mahkeme bu kararları nasıl uygulayacak ve Shell buna uymazsa ne olacak? Bu kararın fosil yakıt endüstrisinin yanı sıra çevreyi kirleten faaliyetlere yatırım yapan, sigortalayan veya finansman sağlayan şirketlerin de içinde bulunduğu gerçek bir dönüşümü başlatacak kadar güçlü olduğuna inanıyor musunuz?  

Davayı açan çevre örgütleri, kararı uygulatmak için henüz ceza talep etmedi. Bu davaya herhangi bir maddi çıkar için değil, sadece Shell'in iklim değişikliğine karşı üzerine düşeni yapmasını sağlamak için başladıklarını belirtiyorlar. Gerekirse icra takibi başlatabilir ve ceza talep edebilirler. Ancak Shell gibi tanınmış ve büyük bir şirketin yasalara uyması bekleniyor. Mahkeme, yaygın olarak kabul edildiği gibi tüm şirketlerin insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğü bulunduğunu vurguladı. Diğer şirketlere karşı yapılan iklim iddialarının da mahkemelerce kabul edilip edilmeyeceği ileride görülecektir, çünkü her şirket Shell kadar fazla miktarda sera gazı salımından sorumlu değil ve her şirket, neden olduğu salımlar üzerinde Shell kadar fazla etkiye ve kontrole sahip değil. 

4. Bu kararın zamanlaması, COP26'nın yaklaşmakta olduğu ve IEA'nın sıfır karbonlu bir gelecek için yol haritasına ilişkin en son raporunu yayınladığı düşünüldüğünde oldukça önemli. Artık iklim krizinin bir insan hakları sorunu olarak ele alındığını görüyoruz. Bu konunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve benzeri mercilerce örnek bir karar olduğunu düşünüyor musunuz?   

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin gelecekteki kararları hakkında tahminde bulunmak çok zor ama iklim değişikliğinin bir insan hakları meselesi olduğunu inkar ederlerse çok şaşırırım. Diğer şirketlerin tepkilerine gelince, stratejilerinde dava risklerini zaten hesaba kattıklarını düşünüyorum. Bunun önemli bir etkisi olacaktır. 
 
5. Bu kararın AB ülkeleri üzerinde büyük etkisi var ama AB üyesi olmayan, Paris Anlaşması’na taraf olmayan ülkeler ve özel sektörleri üzerindeki etkisini nasıl yorumluyorsunuz? 

Mahkeme, insan haklarına saygı gösterme yükümlülüğünün, OECD gibi kuruluşlara üye olup olmadıklarına bakılmaksızın tüm şirketler için geçerli olduğunu vurguladı. Bu, Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri’nde ortaya konan fikir birliğini doğru bir şekilde yansıtıyor. İklim değişikliğinin giderek insan hakları meselesi olarak görülmeye başlaması küresel bir gelişme olduğundan AB'ye özgü bir durum değil.

SHARE: READ MORE

10 June

Çin’in 5 yıllık yol haritasından çıkartılabilecek iç görüler

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Çin’in Mart ayında 14. 5 yıllık Kalkınma Planı’nı açıklamasının ardından, 2060’a kadar karbon nötr olmayı da içeren iklime yönelik taahütleri politikacılar, liderler ve uzmanlar tarafından büyük bir ilgiyle takip ediliyor. Çin’in açıkladığı planlar beraberinde Çin ile iklim konusunda uluslarası ortaklık yapma yönünde de ilgi artışına sebep oldu. Çin ve Amerika Birleşik Devletleri yaptıkları ortak bir açıklamada gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıt bağımlılığından, yeşil, düşük karbonlu bir enerji sistemine geçişleri için gerekli aksiyonları alacaklarını ve uluslararası yatırım ve finansal desteği maksimize edeceklerini paylaştılar.
Bütün bu gelişmelerin finansal piyasalar üzerine etkisine bakıldığında ise, 14. Kalkınma Planı’yla birlikte Çin’de çevresel, sosyal ve yönetişimsel (ÇSY) konulara gösterilen ilginin giderek arttığını söylemek mümkün. 2018’de Çin’de ÇSY ile bağlantılı ETF’lere yönelik finansal akış 4.9 milyar dolar iken 2019’da bu rakam 20.5 milyar dolara ulaştı.
Çin’in taahhüt ettiği hedeflerine ulaşması için teknolojik çözüm ve inovasyonların yanı sıra enerji piyasalarında da önemli bir değişim yaşanmasına ihtiyaç var. 14. Kalkınma Planı’ndan yola çıkarak Çin’in net sıfır ekonomi olma yolculuğuna dair çeşitli iç görüler bulunuyor

Enerji piyasaları ve karbon salımı yönetmelikleri yakın zamanda değişebilir
Çin hükümetinin 2030’a kadar emisyonların zirve yapacağını açıklamasına rağmen kömür Çin’in pandemi sonrası ekonomisinin can damarını oluşturuyor. Salımlarda henüz bir dönüm noktasına ulaşılmaması Çin’in karbonsuzlaşma planlarını tehlikeye atabileceğinden önümüzdeki 5 yıl, verilen taahhütlerin yerine getirilmesi açısından kritik önem taşıyor. Bu nedenle ulusal hedeflere ulaşmak için önümüzdeki dönemde yerel hükümet plan ve politikalarının ve endüstrinin önemli ölçüde değişeceği ve planlara uyumlu hale getirileceği tahmin ediliyor.

Endüstri iyileştirme planlarının önemli etkileri olabilir
14. Kalkınma Planı iklim politika ve hedefleriyle birlikte endüstri iyileştirme planlarını da içeriyor. Bu  planlar Çin’in ekosistem onarma çabalarının bir parçasını oluşturarak, yükselen üretim maliyetlerini ve bununla birlikte sosyal ve çevresel maliyetleri azaltmayı hedefliyor. 13. Kalkınma Planı’yla birlikte Çin kaynak yoğun üretimi, yüksek değer üreten ve verimli kaynak kullanımını teşvik eden bir üretim modeline dönüştürmeyi hedeflemeye başlamıştı. Bu durumun önümüzdeki yıllarda daha da hız kazanması bekleniyor.
Bu kapsamda önümüzdeki yıllarda kaynak yoğun olup düşük katma değer üreten şirketler işletme haklarını kaybedebilir. Ayrıca bu şirketler üretim süreçlerinde iyileştirme yapma, kirlilik azaltımı ve kontrol mekanizmalarını artırma vb. sebeplerle yüksek sermaye masraflarıyla karşı karşıya kalabilir. Ayrıca, uzun dönemli çevresel izinler elde etmeleri imkansız hale gelebilir.

Zorunlu değişimler, beraberinde inovasyonu ve fırsatları getirebilir
Şubat 2021’de Çin, yeşil ve düşük karbonlu döngüsel ekonomiyi teşvik etmek için bir kılavuz yayınladı. Döngüsel ekonomi için değişim çağrısında bulunan bu kılavuz endüstri iyileştirme planlarını desteklemenin yanı sıra çeşitli sektörler için de büyük fırsatlar barındırıyor. Bu fırsatlar özellikle altyapı sektörü (çelik, çimento, yapı malzemeleri vb.), tüketim ürünleri (tekstil, kağıt yapımı, deri üretimi, plastik) ve atık yönetimi alanlarında öne çıkıyor.

ÇSY yatırımları henüz istenen noktada değil
ÇSY yatırımları küresel pazarlarda ana akım haline gelmiş olsa da, Çin’de bu durum hâlâ başlangıç seviyesinde. Kredi verenler ve yatırımcılar henüz ÇSY ile bağlantılı risk ve fırsatları yatırım kararlarında değerlendirmek için hazır değil. Bu nedenle ÇSY ile bağlantılı risk ve fırsatların tespit edilmesi, sürdürülebilirlikle ilgili konuların Çin’de stratejik yatırım için nasıl bir fırsat yaratacağı konusunda uzmanlık oluşturulmasına ihtiyaç var.

Çin’in sürdürülebilir kalkınma için bir yol haritası bulunsa da küresel politik ve ekonomik gelişmeler de piyasalar ve şirketlerin başarısı üzerinde büyük rol oynayacak. Özellikle istenen değişimlerin yaşanması için Çin’deki şirketlerin kendi çevresel etkilerini iyi anlamaları, gelişmelerin şirketlerini nasıl etkileyeceğini öngörmeleri ve buna yönelik hem riskleri hem de fırsatları göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekiyor. 
 

SHARE: READ MORE

4 June

İklim krizi için sadece yeni teknoloji değil, yeni bir kültür ve siyaset de gerek

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bilim insanlarının Antroposen olarak adlandırdıkları, insanların doğal çevreyi şekillendiren baskın güç haline geldiği yeni bir jeolojik çağda yaşıyoruz. Pek çok bilim insanı bu yeni dönemin başlangıcını ikinci dünya savaşı sonrası ekonomik patlamayla, yani “büyük ivmeyle” ilişkilendiriyor. . Dünya üzerindeki insan kontrolünün bu denli hızlı artışı, diğer etkilerinin yanı sıra insanlığı felaketle sonuçlanması beklenen iklim değişikliğinin uçurumuna getirdiğine, kitlesel bir yok oluşu tetiklediğine, dünyanın nitrojen döngüsünü bozduğuna ve okyanusların asitlenmesine sebep olduğuna inanılıyor.

Toplumdaki genel görüş ise teknolojinin bu soruna çözüm olabileceği yönünde. Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin, enerji verimliliğine sahip binaların, elektrikli araçların ve hidrojen yakıtlarının, salımların azaltılmasında belirleyici bir rol oynayacağı tahmin ediliyor. Ana akım iklim değişikliği modellerinin çoğu, uygulamaya hazır olmaktan çok uzak olmasına rağmen, büyük ölçekli karbon yakalama teknolojilerini göz önünde bulundurarak gelecekte bir dereceye kadar “negatif salım” olacağını öngörüyor. Bu çözüm önerilerinin başarısız olması durumda ise jeomühendislik pratiklerinin öneminin artacağı düşünülüyor.

Ancak bir diğer önemli görüşe göre bu anlatıdaki sorun, çevresel bozulmanın nedenlerine değil semptomlara odaklanılması. Geleceğe dair umutların bağlanıldığı teknolojiler, beklendiği gibi gerçekleşse ve çok fazla ek hasara yol açmasa bile- ki ikisi de şu an büyük varsayımlar – insanların düşünce yapılarını düzeltmeyecek. Çünkü yaşanan durumun, bilim ve teknoloji değil, bir kültür ve siyaset krizi olduğuna inanılıyor. İnsanların kendini bu karmaşadan yenilikçi gelişmelerle ve mühendislik harikalarıyla kurtarabileceğine inanması, Antroposen'in temel dersi olduğuna inanılan gezegen ölçeğindeki süreçlerle uğraşmanın kibir değil alçakgönüllülük gerektirdiğini göz ardı etmek olarak görülüyor.

Uygarlık anlayışının temelinde, dünyanın insanlığın sömürüsü için var olduğunu öne süren ekstraktivizm anlayışının ve sınırları olan bir bölge içinde anlamsız olan sonsuz büyüme fikrinin yer aldığı düşünülüyor. Başarının işaretleri olarak maddi mülkiyet, sadece tüketmek uğruna tüketme dürtüsü ve eylemlerin uzun vadeli sonuçlarını görmezden gelmek küresel kapitalizm kültürünün bir parçası haline geldi. Ancak yerli halkların bizlere öğrettiği gibi bu kavramlar kesinlikle tartışmasız gerçekler değil.  

Birçok yerli topluluk, doğal ortamlarını yakından tanıyabildi ve çoğu zaman zorlu koşullara rağmen bin yıl boyunca varlıklarını sürdürebildi. Bu süreçte yerli toplulukların çevrenin desteğinin sınırlarını anlamaya başladıklarına ve çevreye özen göstermenin aynı zamanda bir öz bakım eylemi olduğunu kavradıklarına inanılıyor. Örneğin, Pasifik adalarındaki yerliler aşırı avlanmayı önlemek için okyanusun yasak bölgelerini belirlerken, And Dağları'ndaki yüksek rakımlı bölgelerdeki çiftçiler mahsullerini yetiştirmek için erozyonu azaltan teraslara güveniyordu. Bu bilgiler doğrultusunda dünyanın kalan biyoçeşitliliğinin %80'inin yerli halkların yaşadığı topraklarda bulunmasının tesadüf olmadığı söylenebilir.

Dünya ile insan ilişkisini yeniden inşa etmek, uygarlığın birçok başarısını göz ardı etmek anlamına gelmek zorunda değil. Teknolojik yeniliklerden bazılarının, çok yönlü çevresel krizin belirtilerinin tedavi edilmesine yardımcı olabileceği düşünülüyor. Ancak nedenleri ele almak, mevcut toplumun üzerine inşa edildiği sonsuz büyüme, doğal çevrenin araçsallaştırılması ve türcülük gibi bazı varsayımlardan vazgeçmek anlamına gelebilir.

Bu durumun pratikte nasıl şekillendiği de farklı bir tartışma konusu. Bir medeniyetin kolektif zihniyetini değiştirmek aynı zamanda değerlerde de bir değişimi beraberinde getirir. Çocukları kibir ve bireysellikten ziyade alçakgönüllülük ve bağlılık konusunda eğitmek anlamına gelebilir. Tüketim ile ilişkimizi değiştirmek, reklamın büyüsünü, üretilen ihtiyaçları ve statüyü kırmak olabilir. Ayrıca, ulus devletin ve şu andaki nesillerin yaşam süresinin ötesinde bir siyaset için talepleri dönüştürmek ve siyasi örgütlenmek anlamına geldiği düşünülüyor. Galler hükümetinin gelecek nesillerin iyi olma hali  için oluşturduğu bakanlığı buna bir örnek olarak görmek mümkün.  

COVID-19 salgınının, medeniyetin ne kadar kırılgan ve miyop olduğunu gösterdi. Teknoloji, aşıların geliştirilmesi yoluyla pandemiden bir çıkış yolu bulmada büyük bir rol oynamış olsa da toplumlar insanlıktan daha güçlü olan doğa güçleri karşısında felç olurken insanlığın sınırları da vurgulandı. İnsanlığın kaotik tepkisinin ise teknolojik hünerin, iyi siyasi liderliğin yerini tutamayacağını gösterdiği düşünülüyor. Uygarlığın tüm başarılarına rağmen derinden kusurlu olduğu ise vurgulanan diğer konulardan biri. Bu krizi gerçekten çözmenin yollarından biri ise insanlığın kim olduğunu yeniden hayal ederek kurmasına bağlı.
 

SHARE: READ MORE

4 June

Uluslararası Enerji Ajansı, 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşmak için şimdiye kadarki en ciddi uyarısını yaptı

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency- IEA), iklim kriziyle mücadelede koyulan hedeflere ulaşmak için nelere ihtiyaç duyulduğuna ilişkin şimdiye kadar hazırlanan en kapsamlı raporunu yayımladı. Bugün, yüzyılın ortalarında veya hemen sonrasında net sıfır emisyona ulaşma sözü veren ülkelerin sayısı artsa da küresel sera gazı emisyonları da artıyor. Ayrıca bu ülkelerin çok azı fosil yakıt araştırmalarını durdurma niyetinde. İngiltere, Kuzey Denizi'nde yeni petrol ve gaz sahalarına ruhsat veriyor, Çin kömürle çalışan enerji santralleri inşa ediyor ve petrol şirketleri hala yeni üretime yatırım yapıyor.
 
Rapora göre iklim kriziyle mücadelede verilen uluslararası çabalar için kritik bir döneme yaklaşıyoruz ve 2050'ye kadar net sıfıra ulaşma ve küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C ile sınırlama şansımızın ne kadar gerçekçi olduğunu belirleyecek şey taahhütler ile eylemler arasındaki farkın kapatılmasında yatıyor. IEA, raporda hükümetlere 2035'ten itibaren yeni fosil-yakıtlı otomobillerin satışının durdurulması ve 2040 yılına kadar küresel elektrik üretiminin karbonsuz hale getirilmesi gibi net sıfır hedefine ulaştıracak 400 önlem sunuyor.
 
IEA’nın raporunda belirttiğine göre, dünya küresel ısınmanın güvenli sınırları içinde kalacak ve 2050 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşacaksa, kömürle çalışan yeni elektrik santralleri, yeni petrol ve gaz sahaları oluşturulmamalı. IEA, fosil yakıtları büyük ölçüde azaltmaya yönelik şimdiye kadarki en güçlü uyarısında, 2035'ten sonra yeni fosil yakıtlı arabaların satılmaması ve enerjiye yapılan küresel yatırımın 2 trilyon dolardan iki katına çıkarılması çağrısında da bulundu. Ayrıca rapor bu değişimlerin, ülke ekonomilerine bir yük getirmeyeceğini, aksine net fayda sağlayacağına dair de kanıtlar sunuyor. Buna göre, önlemlerin 30 milyon yeni istihdam alanı yaratması ve küresel GSYİH büyümesine yılda 0,4 puan eklemesi bekleniyor. Kömür sektöründeki yaklaşık 5 milyon işin bu önlemlerle birlikte kaybolması beklenirken hükümetlerin bu geçişi kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmasının gerekliliği üzerinde duruluyor.
 
Geçen ay IEA, salımların pandemi sonrası önlemlerin gevşemesini takiben ikinci en büyük sıçramayı yaşayacağı konusunda uyarmıştı. IEA'nın yönetici direktörü ve dünyanın önde gelen enerji ekonomistlerinden biri olan Fatih Birol, iklim krizi konusunda ciddi olan hükümetlerin bu yıldan itibaren petrol, gaz ve kömürde yeni yatırımlar yapmamaları gerektiğini belirtti. Birol, aynı zamanda raporun herhangi bir yatırımı yasaklamadığını fakat hükümetlerin net sıfır hedefine ulaşmak istiyorlarsa gerekli aksiyonları da alması gerektiğini vurguluyor. Yani hükümetlerin verdiği hedeflere ulaşmak için güçlü politikalar oluşturması gerekiyor.
 
Raporda bahsedilen ve son zamanlarda tartışma konusu olmuş bir diğer konu da karbon salımını azaltacak teknolojilerin günümüzdeki gelişimi. Bill Gates’in son kitabında iklim kriziyle mücadelede bugün alınabilecek önlemlerden ziyade gelecek teknolojilerin rolü üzerinde fazlaca durması ve ABD iklim elçisi John Kerry’nin 2050 yılına kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşmak için gereken karbon azalmalarının yarısının yeni teknolojiler kullanılarak yapılması gerektiğini söylemesi, iklim uzmanları tarafından endişeyle karşılanmıştı. Oysa iklim, mevcut salımlardan ziyade kümülatif salımlara yanıt verdiğinden, gerekli karbon kesintilerinin yapılması geleceğin teknolojilerine bırakılırsa, 1,5°C sınırında kalmak için çok geç olacak. Birol, karbon emisyonlarını 2030 yılına kadar yarıya indirmeyi sağlayacak teknolojilerin günümüzde mevcut olduğunu ve şimdiden harekete geçilmesi gerektiğini söylüyor.
 
Gelişmiş piller, özellikle elektrikli araçlarda kullanım için hidrojen ve karbon yakalama teknolojileri bahsedilen yeni teknolojilerden en etkili olanları olarak belirtiliyor. Birol’a göre küresel ekonominin çoğunluğu rüzgar ve güneş enerjisi gibi halihazırda yaygın bir şekilde kullanılan teknolojiler sayesinde karbondan arındırılabilir. Fakat çelik ve çimento üretimi, havacılık ve nakliye gibi karbondan arındırılması zor sektörler için bu yeni teknolojiler oldukça önemli.
 
2050 yılına kadar net sıfır karbon salımı hedefinin tutturulması hükümetlerin ciddi bir şekilde çabalamasını gerektiriyor. Özellikle pandemi sonrasında yaşanan hızlı artışın önüne geçmek hükümetlerin etkin politikalar oluşturmasına bağlı.
 

SHARE: READ MORE

4 June

İklim Anksiyetesi Artıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim krizinin sonuçları her geçen gün hayatımızda daha da belirgin hale geliyor. Uzun süreli kuraklıklar, aşırı yağış ve sel baskınları, orman yangınları ve özellikle kentlerde görülen sıcaklık artışları gibi aşırı iklim olayları, iklim değişikliğinin sonuçlarıyla yüzleşmemize sebep oluyor. Sosyal açıdan ise gıda ve konut güvenliğini tehdit etmesi ve gıda fiyatlarında artışa sebep olması nedeniyle iklim değişikliği; toplumsal ve ekonomik olarak geri kalmış, dezavantajlı kesimleri çok daha güçlü bir şekilde etkiliyor ve dünya genelinde eşitsizliklerin artmasına neden oluyor.
 
Bilim insanları, son zamanlarda bu etkiler dışında pek farkında olmadığımız ve üzerine çok konuşulmayan iklim krizinin yarattığı travma ve depresyonun etkilerine dikkat çekiyor. Araştırmacılar, önlem alınmadığı takdirde halihazırda milyarlarca insanı etkileyen ve trilyonlarca dolar maliyeti olan ruh sağlığı sorunlarının küresel ısınmayla birlikte daha da artacağını belirtiyor. Örneğin; Avustralya'da son zamanlarda çıkan orman yangınları hükümete ruh sağlığının desteklenmesini sağlamak için 76 milyon Avustralya dolarına (42 milyon sterlin) mal oldu. Imperial College London tarafından paylaşılan “İklim değişikliğinin ruh sağlığı ve duygusal refah üzerindeki etkisi” isimli raporun yazarlarından Emma Lawrance, gelecekte daha fazla insanın bu sorundan etkilenmesini ve eşitsizliklerin artmasını öngördüğünü belirtiyor.
 
Sıcak hava dalgaları intihar oranlarının artmasına neden olurken, seller ve orman yangınları gibi aşırı hava koşulları mağdurlarını travmatize ediyor, gıda ve konut güvenliğiyle birlikte yaşanan geçim sıkıntıları ciddi stres ve depresyona neden oluyor. Evini kaybeden, sel riski olan bölgelerde yaşayan, kuraklık nedeniyle geçim kaynağını kaybeden veya iklim krizi nedeniyle yaşanan yangınlarda bir yakınını kaybetmiş insanlar yaşadıkları şok ve travma nedeniyle anksiyete veya depresyon rahatsızlığı yaşayabiliyor, bu da uzun dönemde intihar riskinin artmasına yol açıyor.
 
Yapılan araştırmalar ayrıca gelecekle ilgili kaygıların insanların, özellikle de gençlerin ruh sağlığına ciddi zararlar verdiğini gösteriyor. Eko-kaygı, değişen iklim nedeniyle insanların yaşadığı varoluşsal endişeleri tanımlamak için kullanılabilir. İnsanların ileride güvende olup olmayacakları, çok daha sık meydana gelen doğal afetleri atlatıp atlatamayacakları veya dünyamızın geleceği hakkındaki endişeleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Eko-kaygı, iklim krizinden doğrudan etkilenmemiş olanların da ruh sağlığını tehdit ediyor. 2020'de pandeminin ortasındayken bile, Birleşik Krallık'taki gençlerin çoğu iklim değişikliği konusunda Covid-19'dan çok daha fazla kaygılı olduklarını belirtiyor.
 
İklim krizi her ne kadar ruh sağlığı üzerinde ciddi etkilere neden olsa da bu konu görmezden gelinmekte. Öyle ki 2010-2020 yılları arasında yapılan, iklim değişikliğinden bahseden 54.000 tıbbi araştırma makalesinin sadece %1'inden azı ruh sağlığından da bahsediyor. İklim krizinin görmezden gelinen bu etkileri oluşturulan politika ve planlarda da yer bulamıyor. Görülüyor ki, iklim krizi ve ruh sağlığı arasındaki ilişkinin daha detaylı incelenmesi gerekiyor. Elde olan az veriye rağmen, şimdiye kadar yapılan araştırmalar sıcaklıkların artmasıyla intihar oranlarının da arttığını gösteriyor.  Bu ilişki belirli bir eşiğin üzerindeki ısıda her 1ºC’lik artış için %1'lik bir artış olarak belirtiliyor. Ayrıca, hava kirliliği, orman yangınları ve kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının intihar oranlarının artmasına neden olduğuna dair kanıtlar da bulunuyor. Yüksek sıcaklıkların ruh sağlığını doğrudan nasıl etkilediği henüz tam olarak bilinmiyor, ancak bilim adamları beyne giden kan akışındaki değişikliklerin belki de ilaçlarla şiddetlendiğini ve uyku kaybının da etkisi olabileceğini öne sürüyorlar. Paylaşılan verilere göre, bir afetten kaynaklanan psikolojik travma vakalarının fiziksel yaralanma vakalarını 40'a bir oranında aşabileceği görülüyor.
 
Imperial College London tarafından paylaşılan raporda, bu döngünün kırılmasında iklim değişikliğiyle mücadelede atılacak adımların önemine dikkat çekiliyor. Bireylerin, toplulukların ve hükümetlerin iklim krizine karşı atacakları adımlar, yalnızca krizin etkilerini azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda insanlara daha sağlıklı yaşamlar, umut ve harekete geçme duygusu vererek ruh sağlığını da artıyor. Örneğin; evlerdeki sıcak suyun güneş panellerinden elde edilmesi gibi bu artan kaygıyı eyleme dönüştürmek önemli bir ilk adım olabilir. Hükümetlerin de bu adımların atılmasını teşvik edici ve kolaylaştırıcı düzenlemeler yapması gerekiyor. Yürümeyi ve bisiklete binmeyi kolaylaştırmak, insanların ziyaret edebileceği doğa açısından zengin yerler sağlamak ve evlerin ısıtılmasında enerji verimliliği önlemlerine dikkat etmek bireylerin ruh sağlığına önemli faydalar sunulabilir.
 
İklim krizinin yarattığı çevresel ve sosyal problemler artık gündelik hayatımızın birer parçası fakat tüm bunların yanında iklim krizinin dünya çapında yüz milyonlarca insanın ruh sağlığına da önemli etkileri var. Bu krizle mücadeleyi sadece çevresel ve sosyal problemlere indirgemek ve ruh sağlığına etkilerini görmezden gelmek sorunu daha da derinleştirebilir. Bireylerin bu sorunu fark edip önceliklendirmesi kadar hükümetlerin de iklim kriziyle mücadele planlarında ruh sağlığına etkilerinden bahsetmeye başlamaları büyük önem taşıyor.
 

SHARE: READ MORE

4 June

Avrupa Birliği Taksonomisi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği (AB) Taksonomisi’nin, Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın temel aracı olması ve etkisinin Avrupa sınırlarının da dışına çıkması bekleniyor. Bu nedenle AB sınırları içerisinde operasyonlarını sürdüren yabancı kökenli şirketlerin ve pazarların Taksonomi’nin yaptırımlarından ve sonuçlarından haberdar olması büyük önem arz ediyor.

Taksonomi, çevresel açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetleri belirleyen bir sınıflandırma sistemi oluşturuyor. Bu kapsamda faaliyetlerin altı çevresel hedefe yönelik etkisi performans kriterlerine dayandırılarak değerlendiriliyor: iklim değişikliğini hafifletme; iklim değişikliğine uyum; su ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve korunması; döngüsel ekonomiye geçiş, suyu koruma ve geri dönüşüm; kirliliğin önlenmesi ve kontrolü. Başka bir deyişle, Taksonomi, neyin "yeşil" olarak kabul edilebileceğini ve neyin olamayacağını açıklayan bir mekanizma.

AB Taksonomisi’nin, 2030 iklim ve enerji hedeflerine katkıda bulunmanın yanı sıra, AB'yi 2050'ye kadar iklim nötr olmaya yönlendirecek bir yol haritası sunan Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın hedeflerini de destekleyeceği öngörülüyor. Açıklamalara göre, belirli tarama kriterlerini tanımlayarak çevresel olarak sürdürülebilir faaliyetlerin bir listesini oluşturan Taksonomi, şirketler, yatırımcılar ve politikacılar için neyin “yeşil” olduğuna dair net tanımlar sağlanmasını amaçlıyor. Ayrıca, Taksonomi’nin tarım, inşaat, bilgi iletişim teknolojileri, imalat, ulaşım, kamu hizmetleri ve finans dahil olmak üzere bir dizi sektörde çevresel olarak sürdürülebilir olduğu kabul edilen faaliyetlere yatırımın artmasını sağlaması bekleniyor.

AB'de yerleşik olan, faaliyet gösteren veya yatırımcıları olan şirketlerin, Taksonomi’ye, özellikle aşağıda bahsedilen altı nokta çerçevesinde dikkat etmeleri gerektiği düşünülüyor.
 
        1. Yatırımcılar, işletmelerin faaliyetlerinin AB Taksonomisi ile ne ölçüde uyumlu olduğunu sorgulayabilir.AB Taksonomisi’nin amaçlarından biri Avrupa düzeyindeki birçok mali mekanizmanın temelini oluşturmak olduğundan Avrupalı kurumsal yatırımcıların ve varlık yöneticilerinin, sürdürülebilir fonlarının AB Taksonomisi’ne nasıl uyum sağladığını açıklaması gerekecek. Bu nedenle yatırımcılar, şirketlere faaliyetlerinin Taksonomi ile ne kadar uyumlu olduğunu sorarak yatırımlarını şekillendirebilir.
Finansal Olmayan Raporlama Direktifi (NFRD) uyarınca, 500'den fazla çalışanı olan ve kamu yararına çalışan şirketlerin, sürdürülebilirlikle ilgili politikalar dahil olmak üzere yıllık raporlarda finansal olmayan bilgileri de açıklamaları gerekiyor. Bu nedenle NFRD’nin de AB Taksonomisi’ni içerecek şekilde düzenlenmesi gerektiği tartışma konuları arasında. NFRD kapsamına giren şirketlerin, Taksonomi ile uyumlu olarak, faaliyetlerinin çevresel sürdürülebilirlikle nasıl ve ne ölçüde ilişkili olduğuna dair bilgileri şeffaf bir şekilde açıklaması istenebilir.

       2. Şirketler, ilk adım olarak faaliyetlerinin Taksonomi ile uyumlu olup olmadığını değerlendirebilir.

Taksonomi, ekonomik faaliyetlerin düzenlemede tanımlanan altı çevresel hedeften en az birine "büyük ölçüde katkıda bulunması" gerektiğini, diğer beş çevresel hedeften herhangi birine "önemli bir zarar vermemesi" gerektiğini ve "minimum güvenlik önlemleri" ile uyumlu olması gerektiğini ortaya koyuyor.

Avrupalı yatırımcılara sahip şirketler bu Taksonomi’yi kullanarak, ekonomik faaliyetlerinden hangilerinin çevresel olarak sürdürülebilir olarak değerlendirildiğini ölçebilir ve bu doğrultuda aksiyon alabilir. Şirketler daha sonra, Taksonomi ile uyumlu olmayan faaliyetlerden kaynaklanan potansiyel yasal ve finansal riski azaltmak için uygun adımları düşünebilir ve faaliyetlerini Taksonomi ile uyumlu hale getirmek için yeni fırsatları keşfedebilir.

        3. Diğer pazarlar da kendi taksonomilerini oluşturmaya başlıyor.

Kanada, Japonya, Malezya, Singapur, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere diğer pazarlar da kendi taksonomilerini oluşturmak için değerlendirme sürecindeler.

Ayrıca, Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı (NGFS) tarafından da politika yapıcılara, ilgili paydaşlara ve uzmanlara ekonomik faaliyetlerinde Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) şeffaflığı sağlayan sınıflandırmalar geliştirmeleri ve benimsemeleri tavsiye ediliyor. Uluslararası Sürdürülebilir Finans Platformu (IPSF) Ekim ayında, farklı yetki alanlarındaki taksonomiler arasındaki ortaklıkları belirlemek ve sınır ötesi yeşil yatırım ölçeğinin büyümesini desteklemek için bir "ortak zemin taksonomisi" üzerinde çalışmak üzere, AB ve Çin'in ortak liderliğinde bir çalışma grubu kurdu.

        4. AB Taksonomisi Avrupa'nın ötesindeki işletmeleri de etkileyecek.

Avrupalı yatırımcıları olan işletmelerin AB Taksonomisi’ne uyumunun sorgulanması oldukça muhtemel gözüküyor. Dahası, küresel olarak faaliyet gösteren Avrupalı şirketlerin de AB Taksonomisi merceğini küresel operasyonlarına uygulaması bekleniyor. Taksonomi her ne kadar bir Avrupa yönetmeliği olsa da Avrupa ile iş yapan yabancı pazarlar üzerinde de etkili olacağı öngörülüyor.

       5. AB Taksonomisi sadece çevre ile ilgili değil.

Taksonomi ile uyumlu olmak için, işletmelerin aynı zamanda OECD Çokuluslu Şirketlere İlişkin Kılavuz İlkeleri ile Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları Kılavuz İlkeleri’nin asgari sosyal güvencelerini de karşılaması gerekiyor.

       6. Zorunlu raporlamanın 1 Ocak'ta başlaması planlanıyor.

Avrupa Komisyonu, Taksonomi’nin kullanımını kolaylaştırmak için bir bilişim teknolojileri aracı oluşturuyor ve bu aracın 2021'in ilk yarısında kullanıma sunulması bekleniyor. Yatırımcıların, 2021 raporlama dönemini kapsayacak şekilde, ÇSY fonlarının iklim etkilerinin azaltımı ve iklim adaptasyonuyla uyumu hakkında 1 Ocak'a kadar rapor vermesi gerekecek.
 

SHARE: READ MORE

21 May

Koronavirüs çalışma saati algısını da mı öldürüyor?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Koronavirüs salgını, insanların hayatına girdiğinden beri sosyalleşme, hobi, günlük sorumlulukları yerine getirme ve iş hayatı gibi birçok alanda alışkanlıkları değiştirdi. Sosyal mesafe kuralları sebebiyle iş hayatını ani bir şekilde eve taşımak zorunda kalan çalışanlar evlerinde işle ilgili sorumluluklarını da yerine getirmeye başladı.  Bir yılı aşkın süredir devam eden pandemi şartlarıyla değişen koşullar altında çalışma zorunluluğu birçok insanı çalışma performansından sağlığına kadar birçok konuda etkiledi.

Pandemi öncesi uzaktan çalışma fikri işverenlere göre iş verimini ve performansını düşüren bir çalışma yöntemi olarak gözüküyordu. Ancak pandemi sonrası yeni çalışma düzeni bunun tersini kanıtladı ki, evden çalışma düzeni “daha fazla çalışmak” anlamına büründüğü için iş verimi arttı. Bunun en büyük sebebi, iş-hayat dengesinin giderek bozulması olarak gösteriliyor.

En başta kulağa güzel gelen evde kalma fikri insanlara hobilerine, ailesine veya evcil hayvanına ayıracakları daha çok zamanları olması hissini verse de bu denge giderek bozuldu. Evden çalışma düzeni çalışan ve öğrencilerin sorumluluklarını tamamlaması için esnek bir yapı sunsa da bu düzen ile kişilerin işleri, özel hayatını giderek daha fazla işgal etmeye başladı.

Peki insanlar iş hayatlarının evlerini işgal ettiğinin ne kadar farkında?
Profesyonel işlerin evleri ve özel hayatları işgal etmesi farklı sektörden çalışan birçok insanı benzer bir şekilde etkiledi. COVID-19 salgını hayatımıza girmeden çok önce iş-yaşam dengesi birçoğumuz için anlaşılmaz bir haldeydi, ancak çalışma şeklimizdeki pandemi kaynaklı değişiklikler, insanların iş hayatı ile ev hayatı arasında net bir çizgi çekmesini daha da zor hale getirdi.

Pandemi öncesinde ofiste iş arkadaşlarıyla devamlı iletişim içinde bulunan çalışanlar evlerinde yemek yedikleri masayı, televizyon izledikleri koltuğu hatta uyudukları yatağı çalışma alanına dönüştürdüler. Bu alanları çalışma alanı ilan eden insanlar daha sonraları aynı mekanlarda yemek yemek veya uyumak gibi yaşamsal aktivitelerini hatta televizyon izlemek, sevdikleriyle sohbet etmek gibi boş zaman aktiviteleri gerçekleştirirken iş kaynaklı sorumluluklarını aklından çıkaramaz oldu. Dizüstü bilgisayarlar, aniden dayatılan toplantılar yavaş yavaş hayatlarımızın parçası olmaya başladığında iş-hayat dengesizliği ortaya çıktı. Oldukça kafa karıştırıcı olan bu yeni düzen insanları devamlı çalışmanın normal olduğunu dayatmaya ve mola vermekten çekinmeye iter oldu. Sonuç olarak insanlar kendilerini sonsuz bilgi havuzunda kaybolmuş ve aşırı bilgi yüklemesi altında buldu. Virüs kısıtlamaları sebebiyle evlerine kapanan insanları en çok zorlayan soru ise “Şu anda yapacak daha iyi neyim var?” oldu. Bu soru insanları daima kendini geliştirmek zorunda olduklarını aksi takdirde evde “boş oturdukları” zamanın hakkını vermediklerini düşündürdü ve sürdürülebilir olmayan bir çalışma düzenine sürükledi.

“Agile” çalışma yöntemi işverenleri mutlu ettiği kadar çalışanları da mutlu ediyor mu?
Çalışma kültürünün pandemi etkisiyle geldiği nokta incelendiğinde insanlarda tükenmişlik, aşırı yüklenme gibi hisleri doğurduğu belirtiliyor. Çevik (agile) çalışma trendinin çoğu sektörü ve çalışma stilini işgal etmesi sebebiyle sürekli ulaşılabilir ve erişilebilir olmak normalleştiriliyor. Evdeki hayatı iş hayatı tarafından işgal edilen çalışanlar ise iş hayatı ve özel hayatı arasındaki sınırları belirlemekte güçlük yaşıyor. Bazı şirketlerin ise bunu fırsat haline getirerek çalışanlarını aşırı çalıştırdığı bile söylenebilir. Herkesin aynı sosyal, sağlık ve fiziksel koşullarda yaşamadığı gerçeği görmezden gelinerek çalışan performansları dijital ortamın etkisiyle daha kolay izlenebilir ve karşılaştırılabilir oldu.
Uzun çalışma saatler insan sağlığı için oldukça büyük riskler doğuruyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organization- WHO) verilerine göre uzun çalışma saatleri kalp krizi ve inme riskini arttırıyor. Verilere göre, haftada 55 saat veya daha fazla çalışmanın, haftada 35-40 saat çalışmaya kıyasla tahmini %35 daha yüksek inme riski ve %17 daha yüksek iskemik kalp hastalığından ölme riski ile ilişkili olduğu görülüyor.

İnsanları aşırı çalışmaya iten ise devamlı izlenmeleri ve performanslarının takip edilmesi olabilir mi? Sürekli izlenmeleri ve performanslarının ölçülmesi ise muhtemel terfi, işten çıkarma veya patronun gözdesi olma gibi kararları etkileme potansiyeli taşıdığından çalışanlar “daha fazlasını” yapmaya itilerek kapasitelerinin üstünde görevleri üstlendiği gözlemleniyor.

İş-hayat dengesini sağlamak adına ne yapabiliriz?
Peki, bilinçli çalışanlar veya işverenler olarak bu sistemi daha insancıl kılmak için neler yapılabilir? İş-hayat dengesi aslında sınırlarınızın ve farkındalığınızın ne kadar iyi olduğunun bir ölçütü olabilir mi? Kurumsal açıdan benimsenecek uygulamalar, çalışanların iş-hayat dengesini sağlamasına yardımcı olabilir.

Citigroup CEO'su Jane Fraser Cuma günleri sadece çalışanlara molası vermeleri ve tazelenmelerine yardımcı olmak için dahili Zoom görüşmelerini yasakladığını açıkladı. Pandeminin iş ve ev arasındaki çizgiyi nasıl bulanıklaştırdığını kabul eden Fraser, çalışanları sıfırlama ve yeniden şarj etme zamanları olabilmesi için “mesai saatlerinden” sonra iletişim kurmamaya da teşvik etti. Bunun gibi kurumsal olarak benimsenen uygulamalar, çalışanların psikolojisini ve üretkenliğini olumlu yönde etkiliyor.

İçinde bulunduğumuz pandemi koşullarında %100 psikolojik rahatlığı sağlamak mümkün olmasa da optimum koşullara yaklaşmak mümkün. Umarız ki sınırları belirleme konusunda zorluk yaşatan pandemi koşulları geçmişte anacağımız tecrübelere dönüşür ve ofisten çıktığımız anda mesaimizin bittiği günlere bir an önce döneriz.

 

SHARE: READ MORE

21 May

'Yeni Avrupa Birliği yönergesi, şirketleri iklim etkileri konusunda şeffaf olmaya çağırıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği (AB)'nin finansal olmayan raporlama kurallarını güncelleme çabasının bir sonucu olarak yeni Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Yönergesi (Corporate Sustainability Reporting Directive -CSRD) yayınlandı. Yönerge önümüzdeki aylarda Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi tarafından müzakere edileceği için şimdilik bir taslak halinde ve üzerinde önemli değişiklikler yapılabilir.
 
Sürdürülebilir iş dünyasından birçok kişinin beklentilerini olumlu bir şekilde karşılayan yönerge, toplamda tüm büyük şirketler (49.000 şirket) için geçerli olacak ve şirketlerin yönetim raporlarında tek bir standarda bağlı kalarak iklim etkilerini şeffaf bir şekilde paylaşmalarını sağlayacak. “Uyma veya açıklama” hakkından da muaf tutulan yönergenin yaptırımlarını mali raporlamadan da sorumlu olan denetim organları uygulayacak.
 
Yeni yönerge, bu alandaki ilk yasal düzenlemelere kıyasla oldukça gelişmiş halde ve daha katı kurallar içeriyor. Günümüzde, yatırımcı ve paydaşların sürdürülebilirlik raporlarında tutarlılık ve karşılaştırılabilirlik konusundaki endişelerinden dolayı, raporlama gerekliliklerinde kurallar daha çok destek görmekte. Yönerge taslağı yayınlanmadan önce şirketlerin %81'i de Avrupa Komisyonu'nun kamuoyuna danışma toplantısında standardizasyonu desteklediğini belirtmişti. Taslak aynı zamanda sürdürülebilirlik konularının AB’nin sürdürülebilir finans stratejisinin bir parçası olan yatırımcı beyanına uygun olarak tüm sektörlerde rapor edilmesi gerektiği konusunda daha kuralcı bir yöntem izliyor.
 
Avrupa Birliği’nin finansal olmayan verilerin raporlanmasına dair direktifinin hazırlanmasında görev alan Eski Avrupa Parlamentosu Milletvekili Richard Howitt, yeni entegre raporlama anlayışına İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü’nün (TCFD) tavsiyelerinin yanında “çok sermayeli” yaklaşımın da dahil edildiğini belirtiyor. Howitt’e göre şirketler için gerçek etkilerini ölçmek ve eksiklikler konusunda açık olmak zor olabilir, ancak raporlama bu zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olacak gerçek bir fark yaratma potansiyeline sahip. Howitt aynı zamanda şirketlerin artık “gerçek dünya” sürdürülebilirlik hedeflerini, bu hedeflere ulaşma yolunda ilerlemeyi ve bunların yaratabileceği olumsuz etkileri rapor edecek olmalarını da sevindirici bir haber olarak yorumluyor.
 
Yönerge taslağında şirketlerin stratejilerinin, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırma ve AB'nin kendi iklim eylemi kriterleriyle nasıl uyumlu olduğuna ilişkin bilgileri yayınlama gerekliliği de bulunuyor. Bu yeni raporlama kriterleri, bir şirketin raporladığı ile performansı arasındaki boşluğu kapatmak ve küresel sürdürülebilirlik amaçlarına ulaşmak için önemli bir adım olarak görülüyor. Taslak aynı zamanda çok fazla şirketin şimdiye kadar çekimser kaldığı; kısa, orta ve uzun vadeli raporlama ile ileriye dönük bilgilere de yer verilmesini gerektiriyor.
 
Taslaktaki önemli bir fark ise şirketlere denetim gerekliliği getirmesi. Önem kazanan sürdürülebilirlik raporlaması sayesinde sürdürülebilirlik denetim şirketlerinin geleneksel mali denetim firmalarıyla doğrudan rekabete girebilmesi bekleniyor. 
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

21 May

Karbon Yakalama ve Depolama çözüm mü yoksa bahane mi?

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Karbon yakalama ve depolama (Carbon Capture and Storage- CCS) karbonun atmosferden yakalanarak ayrıştırılmasından sonra depolanması veya endüstride kullanıma uygun hale getirilmesi işlemidir. CCS teknolojisi, fabrikalar ya da fosil yakıtlı enerji santralleri tarafından üretilen CO2’nin atmosfere bırakılmadan yakalanmasını sağlar. Ardından, yakalanan CO2 depolanabilir ya da plastik üretimi, gazlı içecek üretimi ve sera mahsullerinin verimini arttırmak üzere satılabilir. Sera gazı olarak nitelendirilen CO2’nin atmosfere salınmaması açısından küresel ısınmayla mücadelede önemli bir role sahip. Dünyada operasyon haline olan 43 geniş ölçekli CCS tesisi bulunuyor ancak uzmanlar 2050 hedeflerine ulaşabilmek için 2000 geniş ölçekli CCS tesisine ihtiyaç olduğunu vurguluyor. CCS’nin iklim değişikliği hedeflerini karşılamada, düşük karbonlu ısı ve güç sağlamada, karbondan ayırma endüstrisinde (decarbonizing industry) ve CO2’nin atmosferden arındırılmasında önemli bir rol oynama potansiyeline sahip olduğu bilim insanlarınca kabul ediliyor.

Net sıfır hedefleri için CCS’nin önemi
COP21’in (2015 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) Paris Anlaşmasıyla beraber ısınmayı 2°C’nin altında sınırlandırma taahhütleri ışığında ve IPCC’nin (Uluslarası İklim Değişikliği Paneli, 2018) iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden kaçınmak için küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırmanın önemini ortaya koymasının ardından, CCS teknolojisi geniş ölçekte önem kazanıp yatırımlar aldı. Bu taahhüt ve sınırlamalara erişebilmek için CO2  salımlarının (2010 seviyelerine göre) 2030’a kadar yaklaşık %45 oranında düşmesi ve 2050’ye kadar net sıfıra ulaşması gerekiyor. Bugün, 110’dan fazla ülkenin net sıfır hedefi bulunuyor. Yalnız ülkeler değil, giderek daha fazla şirket de net sıfır hedeflerini açıklamaya devam ediyor. Örneğin; S360’ın da arasında bulunduğu B Corp İklim Kolektifi (B Corp Climate Collective) ile 1.200’den fazla B Corp, 2030 yılına kadar net karbon sıfır olma taahhüdü vermiş durumda. Bu iddialı hedeflere ulaşabilmek için uygulanan yöntemlerden biri karbon dengeleme (carbon offset) yöntemi. Bu sebeple çeşitli standartlar çerçevesinde karbon salımını dengelemek üzere çalışmalar sürdürülüyor. Verified Carbon Standart ve Gold Standart gibi programlarla karbon dengeleme stratejileri uluslararası kalite standartları çerçevesinde optimize edilebiliyor. Ancak mevcut karbon dengeleme yöntemleriyle bu hedefe ulaşmanın mümkün olmadığı düşünülüyor. Bu nedenle son yıllarda CCS teknolojisi bu hedefe ulaşmada daha da önemli bir hale gelmiş durumda ancak konuyla ilgili tartışmalar devam ediyor.

CCS yeşil badana için bir araç mı?
Toplumun CCS’ye olan güvenini, desteğini ve endişelerini anlamak üzere yapılan bir araştırmada CCS ile ilgili temel bilgilendirme yapılan katılımcıların ikilemde kaldığı görülüyor. Katılımcıların çoğu, CCS’in ülkelerinde uygulanması gerektiği konusunda hemfikir ancak önemli bir kısmı da CCS kaynaklı sızıntılar (depolanmış karbonların sızıntısı) ve fosil yakıtlara bağımlılığı teşvik edeceği konusundaki endişelerini dile getiriyor.

Bununla birlikte, karbon yakalama ve depolama teknolojisi inovatif bir çözüm olduğu kadar suiistimal edilmeye yatkın olan bir teknoloji olarak görülüyor.  Özellikle petrol üreticileri gibi yüksek miktarda karbon salımından sorumlu olan şirketlerin CCS teknolojisini maksimum kazanç elde etmek üzere kullanması “CCS teknolojisi çözüm mü yoksa bahane mi?” sorusunu doğuruyor. CCS teknolojisinin dünyada kullanımının büyük bir kısmını Amerika ve Çin üstleniyor.  Amerika’nın (%15) ve Çin’in (%28) dünyada en çok karbon emisyonuna sahip iki ülke olduğu gerçeği ise tesadüf değil.

ExxonMobil, Chevron, BP, Shell gibi global petrol şirketleri CCS teknolojilerine olan ilgileri ve yatırımları ile öne çıkarken aynı zamanda üretim kapasitelerini arttırmayı hedeflediklerini de belirtiyor. Karbon yakalama teknolojileri, petrol endüstrisi için iki büyük fırsat sunuyor: fosil yakıtları çıkarmaya, rafine etmeye ve satmaya devam etmek ve sentetik yakıtlar üretip satmak. Petrol endüstrisinin CCS teknolojilerine yaptıkları büyük yatırımlar sayesinde toplum önünde sosyal açıdan bilinçli gözükürken kazançlarını maksimize etmek istedikleri söylenebilir. CCS, petrol şirketleri ağırlıklı olmak üzere karbon salımı görece fazla olan tüm şirketlere COP21 ve IPCC’de alınan kararları uygulama yolunda zaman kazandırma rolü oynuyor.  Şirketler, karbonu endüstriyel kullanım için satarak ekonomik uygulanabilirliği sağlamayı planlıyor. Net sıfır taahhüdünde bulunmuş şirketler karbon salımlarını azaltarak bu vaadi yerine getirmeleri gerekirken CCS teknolojisi sayesinde karbon salımlarını dengeleyerek yeşil badana (greenwashing) yapıyorlar. Bu avantajlar (özellikle) petrol endüstrisinin CCS teknolojisine olan yatırımlarının arkasında yatan motivasyonu açıklar nitelikte gözüküyor.

CCS’nin çevresel etkileri
 CCS teknolojisi çevresel açıdan incelendiğinde her ne kadar atmosferdeki karbon oranını azaltıcı ve küresel ısınmayı engelleyici etkileri göze çarpsa da depolama ve yeniden kullanım aşamasında dikkate alınması gereken etkileri bulunuyor. CO2’nin yeraltında depolandıktan sonra sızıntılar ile atmosfere geri kaçtığını gösteren kanıtlar mevcut. Ayrıca karbonun yakalanmasından rafine edilmesine ve depolanmasına kadar geçen süreçte ve CCS tesislerin inşasında da bu teknolojinin sebep olduğu karbon salımının göz ardı edilmemesi gerek. Yeraltından depolanan CO2’nin sebep olduğu bir başka sızıntı problemi ise su kaynaklarının kirletilmesi. California Berkeley Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre var olan CCS tesislerinin yaklaşık %43’ünün, bulunduğu çevredeki su kaynaklarını zorlayabileceğini öne sürüyor. CCS mekanizması için gereken su miktarı, CCS depolaması sonucu gerçekleşebilecek sızıntı nedeniyle yüzey sularının kalitesinin değişimi ve üretim boyunca kimyasal tepkimeleri destekleyecek su temini, CCS’nin su kaynaklarına olan etkisi adına incelenmesi gereken noktalar.

Bunlarla birlikte CCS teknolojisinin gelişmesi ve yaygınlaşması önünde depolama, nakliye ve maliyet gibi ölçeklendirme problemleri bulunuyor. CO2 yakalama işlemi sonrasında yüksek miktarda enerji kullanılarak sıkıştırılıyor ve depolanıyor. Depolanmaya hazır hale getirilmiş karbonun nakliyesi boru hatlarıyla ya da gemilerle sağlanıyor. Jeolojik depolama (yerin altında), okyanusta depolama, yeryüzünde depolama çeşitlerinin hepsinde taşıma ve depolama maliyetleri düşünüldüğünde lojistik ve parasal açıdan önemli bir bütçe ayırılması gerektiği görülüyor. Dünyada sadece 43 tane CCS tesisi bulunması ise bu tesislerin inşasındaki altyapının güçlüğünün bir göstergesi.

CCS teknolojisinin geleceği
CCS teknolojisini sosyal, ekonomik, çevresel ve politik yönden ele aldığımızda görüyoruz ki çevre için her ne kadar yararlı ve karbon emisyonunu sıfırlama hedefinde önemli bir yapıtaşı olarak gözükse de kârını maksimize etmek isteyen özel sektör tarafından suistimal edilmeye oldukça açık. Ancak, fosil yakıtların kullanımının yarın bitmeyeceği ve bir çıkış planı (phase out) gerektirdiği göz önüne alınırsa CCS tesislerinin endüstriye kazandırılması iklim hedeflerini gerçekleştirme yolunda oldukça önemli bir yere sahip.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (International Energy Agency- IEA) yayınladığı son raporunda CCS teknolojisinin yeterince ölçeklenmediği belirtiliyor ve bu alana yapılması gereken yatırımın önemi vurgulanıyor. Ayrıca bu süreçte CCS’ye yapılacak yatırımın yenilenebilir enerjiye yönlendirilmesi de öneriliyor. IEA raporuna göre 2050 yılına kadar yapılan yatırımlar sonucunda elektrik üretiminin %90’ı yenilenebilir kaynaklardan ve kalanın çoğu nükleer enerjiden gelmeli. CCS’in ise iklim hedeflerini karşılama yolundaki son seçenek olarak kalması uygun görülüyor.

Zaman içerisinde karbon yakalama ve depolamanın bir çözüm mü yoksa bir bahane mi olduğunu hep birlikte göreceğiz ancak ilerleyen dönemlerde CCS teknolojisinin uygulanmasının çeşitli kurumlarca denetlenip belirli standartları tabii tutulması da giderek daha fazla önem kazanacak.

Haber görseli "Almanya'da bir Karbon Yakalama ve Depolama Tesisi"

SHARE: READ MORE

21 May

Cinsiyete dayalı eşitsizliklerin bir diğeri: Emeklilik maaşı eşitsizliği

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Cinsiyete dayalı emeklilik maaşı eşitsizliği kadınların, erkeklere göre emeklilik döneminde daha düşük gelire sahip olması olarak tanımlanıyor .Çevrimiçi yatırım yönetim hizmeti veren Nutmeg’in araştırmasına göre bu maaş farkı ortalama olarak 164.000 sterline kadar çıkabiliyor. Bu da emeklilikte kadınların, erkeklerin kazandığının yalnızca üçte ikisini kazanmalarına yol açıyor. Avrupa İstatistik Ofisi verilerine göre, 2018’de Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 65 yaş üstü kadınlar ile erkekler arasındaki emekli maaş farkı ortalama yüzde 30 olurken, Türkiye’de bu oran yüzde 29.7.
 
Son yıllarda daha çok gündeme gelen bu eşitsizliğin farklı nedenleri bulunuyor. En önemli sebepleri arasında hala pek çok ülkenin gelir eşitliğini sağlayamamış olması yatıyor. “Eşit iş eşit ücret” söyleminin hayata tam anlamıyla geçirilememiş olması kadınların daha az tasarruf yapmasına ve emeklilikte daha düşük gelire sahip olmasına yol açıyor. 1990'ların başında, kadınların erkeklere oranla neredeyse %30 daha düşük ortalama saatlik ücret kazanması günümüze kadar iyileşme gösterse de bu fark hala % 20 civarlarında kalmaya devam ediyor. Ancak emeklilikte görünen ücret açığı bu orandan daha da fazla.
 
Bu eşitsizliği yaratan bir diğer faktör de bireylerin iş dışında yerine getirmek zorunda oldukları, bakım ve ev işi gibi sorumluluklar. Araştırmalar gösteriyor ki kadınların ev ve bakım işleri için harcadığı ücretsiz emek erkeklere kıyasla çok daha fazlayken erkeklerin ücretli bir işte çalışma süreleri kadınlara kıyasla daha fazla. İş yaşamı dışında bireye yüklenen bu sorumluluklar kişinin istihdamdan ayrılmasına veya yarı zamanlı işlere yönelmesine, sonuç olarak da emekli maaşına yatırım yapmak için daha az kazanç elde etmesine yol açabiliyor. Örneğin emeklilik maaşının büyük bir kısmının biriktirildiği yirmili otuzlu yaşların başlarında doğum izninin ardından kariyer molası vermek veya ücretli işten çıkmak kadınların nihai emekli maaşlarında büyük kesintilere neden oluyor.
 
Emeklilikte maaş farkını yaratan bir diğer faktör de yatırım konularında kadınların genellikle riskten daha fazla kaçınması ve daha geleneksel bir yaklaşımı tercih etmesi. Nutmeg’in kendi müşteri tabanına yönelik yaptığı araştırmaya göre hisse senedi gibi yatırım ürünleri tercih edildiğinde kadınlar riske yaklaşımlarında erkeklerden daha az agresif davranıyorlar.
 
Bahsedilen olumsuzluklara rağmen, emeklilik maaşı eşitsizliğiyle ilgili zaman içinde önemli değişimler meydana geldi. Örneğin anneler, yıllar içinde iş gücü piyasasına giderek daha fazla katılmaya başladı. Ayrıca, herkesin emeklilik sistemlerine katılımını etkileyen otomatik katılım sistemi getirildi. Bütün bunlara rağmen günümüzde devam eden maaş açıklığı geçmiş senelerin istihdam piyasası ve emeklilik düzenlemeleriyle açıklanabilir.
 
Nuffield Vakfı tarafından finanse edilen Mali Araştırmalar Enstitüsü'nde yürütülen çalışma, farklı tasarruf oranlarının gelecekteki cinsiyete dayalı emeklilik maaşı eşitsizliğine nasıl katkıda bulunacağını araştırıyor. 2012'de otomatik katılım başlatılmadan önce erkek ve kadın çalışanlar arasındaki ortalama emeklilik tasarrufundaki farklılıkların belgelendiği araştırmada kadın çalışanların emeklilik maaşı birikimine erkeklere oranla daha fazla katkıda bulunduğu gözlemlendi. Ancak bunun nedeni, kadınların katkı oranlarının tipik olarak daha yüksek olduğu kamu sektöründe çalışma olasılığının daha yüksek olmasından kaynaklanıyor. Tüm sektörlerdeki erkekler ve kadınlar arasındaki ortalama emeklilik tasarrufu incelendiğinde farklı bir model ortaya çıkıyor. Erkek ve kadın çalışanların ortalama tasarruf oranları yaklaşık 35 yaşına kadar benzer giderken, bu yaştan sonra katkı oranı erkeklerde yaşla birlikte artarken kadınlar için aynı kalıyor.  Bu farklılaşmanın zamanlamasına bakıldığında, çalışanların çocuk sahibi olmasının firmanın istihdam kararlarını etkilediği yorumu getirilebilir.
 
İş yerinde emeklilik maaşlarına otomatik kaydolmanın etkisi incelendiğinde ise, emeklilik tasarrufu davranışının önemli ölçüde değiştiği gözleniyor. Bir önceki bulguda olduğu gibi belirli bir yaşta farklılaşan katılım yerine, kadınların her yaşta emekli maaşına katkıda bulunma olasılığının erkeklerden sadece az miktarda farklılaştığı görülüyor. Otomatik katılım bu maaş açığının kapanmasına katkı sunabilir. Fakat bir çalışanın otomatik katılım sisteminden yararlanması için senelik 10.000 pounda yakın bir kazanç elde etmesi gerekiyor. Bu da pek çok düşük ücretli çalışanın dışlanmasına sebep oluyor. Bu nedenle otomatik katılım emeklilik maaş eşitsizliğinin giderilmesi için tek başına çözüm olamaz. Bu noktada politika yapıcıların sadece cinsiyete dayalı maaş eşitsizliğiyle değil emeklilikte ortaya çıkan maaş farkına da eşit önem vermeleri ve bu durumun önüne geçebilecek farklı sistemler geliştirmeleri gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

16 May

Çeşitlilik ve kapsayıcılık yatırım kararlarında ne kadar rol oynuyor?

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) performansları yatırımcılar için önemini giderek artırıyor. Procensus’un toplamda 10-15 trilyon dolar arası varlığı yöneten kurumsal yatırımcılara yönelik gerçekleştirdiği anketin sonuçlarına göre, yatırımcıların %70’i ÇSY performansının 2021’de yatırım kararlarını daha fazla etkileyeceğini öngörüyor. Ankete katılan yatırımcıların dörtte üçü özellikle net-sıfır karbon salım hedeflerini yatırım kararlarına dahil ettiğini belirtiyor. Yatırımcılar tarafında bu konuya gösterilen önem artarken, giderek daha fazla şirket de net-sıfır hedefini açıklamaya devam ediyor. Transition Pathway Initiative tarafından gerçekleştirilen bir çalışma, net-sıfır hedeflerini açıklayan şirket sayısının geçtiğimiz yıla göre iki katına çıktığını gösteriyor.
ÇSY performansına dair bazı konular yatırımcılar için daha fazla önem taşırken, şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık konularına dair performanslarının yatırım kararlarında yeteri kadar büyük bir rol oynamadığı ve çevresel etkiler kadar dikkate alınmadığı görülüyor. Procensus’un araştırmasına göre yatırımcıların yalnızca %30’u yatırım kararlarında çeşitlilik ve kapsayıcılığı bir faktör olarak değerlendiriyor.
Ancak konuya olumlu taraftan bakmak da mümkün. Henüz istenen düzeyde olmasa da yatırımcılar çeşitlilik ve kapsayıcılığı değerlendirme süreçlerine dahil ediyor. Bir şirketin çeşitlilik politikası ve stratejisi olması yatırımcılar tarafından olumlu değerlendiriyor ve yatırımcılar çeşitlilik stratejisi olmayan şirketlere kıyasla stratejisi olan bir şirkete daha fazla değer biçerek, daha çok yatırım yapacaklarını belirtiyor.
Bir şirketin çeşitlilik ve kapsayıcılık performansının değerlendirilebilmesi için tabii ki öncelikle bu konuya dair gerekli verilerin toplanması ve açıklanması gerekiyor. Bu konuyla ilgili yapılan araştırmalar, şirketlerin çalışanlarına ve çeşitlilikle kapsayıcılığa dair verilerini giderek daha fazla paylaşmaya başladığını gösteriyor.
Toplamda 7 trilyon varlığı yöneten 53 yatırımcı tarafından desteklenen Workforce Disclosure Initiative (WDI), şirketlerin iş güçlerine ait veri miktarını ve kalitesini artırarak şirketlerin bu konudaki performanslarını iyileştirmelerini hedefliyor. WDI’nın 2020 Kasım ayında dünyanın halka açık en büyük 750 şirketinin iş gücüne dair veri toplamak adına gerçekleştirdiği araştırma sonuçlarına bakıldığında, öncelikle verilerini açıklayan şirket sayısında bir artış olduğu görülüyor. 20 farklı ülkede çeşitli sektörlerde yer alan ve doğrudan 12 milyon çalışanı temsil edilen 141 şirketin 2020 yılında ankete katılması, verilerini paylaşan şirket sayısının %20 arttığını gösteriyor. Ancak daha fazla veri paylaşımı şirketlerin bu konudaki performanslarının iyileştiği anlamına gelmiyor.
Şirketlerin %98’i iş gücünün çeşitliliğini artıracağını taahhüt ediyor ancak birçoğu bu stratejiyi hayata geçirmek için gerekli veriye sahip değil. Örneğin şirketlerin yalnızca %75’i çalışan sayılarını cinsiyetlerine göre takip ediyor ve yalnızca %36’sı çalışanlarının etnik kökenlerine dair veriyi açıklıyor. Konu ayrımcılık ve tacize geldiğindeyse, şirketlerin %96’sı bu konuda politikları olduğunu belirtiyor ancak yalnızca %41’i bu konuyla ilgili gerçekleşen vakalara dair sayıyı raporluyor.
Procensus ve WDI tarafından gerçekleştirilen çalışmalar, şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık performanslarına yönelik yatırımcıların gösterdikleri ilgiyle birlikte, şirketlerin bu konudaki performansını gösteren veri miktarının ve kalitesinin artması gerekliliğini ortaya koyuyor. Şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık politika ve uygulamalarının iyileştirebilmesi için öncelikle ilgili verilerin takip edilmesi, mevcut durum tespitinin ardından gerekli müdahalelerin yapılması büyük önem taşıyor.
 
 

SHARE: READ MORE

6 May

Ralph’le birlikte kafeslerdeki yumurtacı tavukları da kurtarabilir miyiz?

*Bu haberi 8 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda Humane Society International tarafından başlatılan “Save Ralph” kampanyası sosyal medyada büyük bir yankı uyandırdı. Üzerlerinde test yapılan hayvanlara verilen zararı “Ralph” isimli bir tavşan üzerinden anlatarak her yıl deneylerde kullanılan milyonlarca hayvanın durumuna dikkat çeken kampanya, kozmetik/kişisel bakım sektöründeki problemleri gözler önüne serdi. Ancak maalesef, hayvanlara uygulanan eziyet yalnızca kozmetik/kişisel bakım sektörüyle sınırlı değil, tek zarar gören hayvanlar da tavşanlar değil. Hayvanların karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan bir diğeri de hayvancılıkta kullanılan kafes sistemi.  

Türkiye’de yaygın olarak kullanılan kafes sistemiyle ilgili daha fazla bilgi edinmek için S360 olarak, yumurta üretiminde kullanılan kafes sisteminden vazgeçilmesine ve hayvan refahını artırmaya yönelik çalışmalar gerçekleştiren Kafessiz Türkiye ekibiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajımızda hem kafes sisteminin hayvanlar üzerindeki etkilerini, hem de bu sistemin değişmesi için şirketlerin ve tüketicilerin neler yapabileceği üzerine konuştuk. 

Siz de röportajımızı okuduktan sonra konuyla ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak isterseniz Kafessiz Türkiye’nin internet sitesini ziyaret edebilir, kafes sistemine karşı başlatılan imza kampanyalarına destek verebilirsiniz. 

Kafessiz Türkiye olarak hayvan refahı üzerine ne tür çalışmalar gerçekleştiriyorsunuz? 
Kafessiz Türkiye olarak, ülkemizdeki hayvan eziyetini elimizdeki imkânlar çerçevesinde mümkün oldukça azaltmak için çalışıyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en çok hayvanın ve hayvan eziyetinin olduğu alan endüstriyel hayvancılık. Endüstriyel hayvancılığın hayvanlar açısından en kötü hali ise yumurtacılıkta kullanılan kafes sistemi. Bundan dolayı ilk hedefimiz endüstriyel hayvancılığın en kötü biçiminin kullanımını sona erdirmek. Bu doğrultuda bu alanda reformların gerçekleştirilmesi için temaslarda bulunuyor ve kampanyalar düzenliyoruz.  

Türkiye’de ve dünyada yumurtacılıkta kullanılan kafes sistemleri konusundaki güncel durum nedir? Tavukların ne kadarı kafeslerde yaşamak zorunda bırakılıyor?  
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 verilerine göre Türkiye’de 120 milyon 725 bin 299 yumurtacı tavuk var. Üreticilerle yaptığımız temaslardan aldığımız bilgilere göre bu tavukların yaklaşık %80’i kafes sisteminde yetiştiriliyor. Bu da 100 milyondan fazla hayvanın kafeslerde tutuluyor olduğu anlamına geliyor. 

Tavukların kafes içerisinde tutulmasının hayvan refahı üzerine etkileri nelerdir?  
Kafes sistemi, adından da anlaşılacağı üzere hayvanların kafeslerde yetiştirildiği bir sistem. Bu sistem endüstriyel hayvancılıkta sadece yumurta sektöründe kullanılır. Her kafeste ortalama 5 tavuk bulunur ve bu hayvanlar tüm hayatları (9 ila 15 ay) boyunca kafeste tutulurlar, hiç çıkmazlar. Kafesler demir tellerden oluşur. Hayvanların yemlikleri ve sulukları kafesin hemen önünde bulunur. Kafes sisteminde hayvanların yaşam alanı tavuk başına yaklaşık bir dosya kâğıdı kadardır. Kafesin içindeki kalabalık sebebiyle en doğal davranışlarını bile rahatça yapamazlar. Örneğin kanatlarını çırpma, gezinme, silkelenme, zıplama, gerinme, kuyruk sallama gibi içgüdüsel hareketleri icra edemezler. Tavuklar tüm hayatları boyunca tel kafeslerde oldukları için toprağa da ayak basmazlar. Bu sebeple bir başka içgüdüsel davranışları olan eşeleme hareketini de yapamazlar.  

Hayvanların kafesin dışında bir yaşam alanı olmadığı için zamanlarının büyük bir kısmını hareketsiz olarak geçirirler. Hareketsizlik hayvanların kemik gelişimini olumsuz etkiler ve stres seviyelerini yükseltir. Stres aynı zamanda hayvanlar arasındaki agresif davranışları da arttırır. Kafes içinde bu tip kavgalar sık yaşanır ve hayvanlar kaçacak alanları olmadığı için çoğu zaman yaralanırlar.  

Bir diğer sorun kafeslerde tüneklerin olmayışıdır. Tavuk, bir kuş türü olduğundan, çoğu kuş gibi tavuklar da uyumak için yüksek yerlerde tünemek ister.  Ancak bu imkân bulunmadığı için hayvanlar tüm hayatları boyunca doğalarına uygun bir şekilde dinlenemez. Hayvan refahı çalışmaları, tüneyememenin tavuklar için neredeyse açlık kadar büyük bir rahatsızlık verdiğini gösteriyor. 

Başka bir eziyet, hayvanların temizlenememesidir. Tavuklar kum banyosu yaparak temizlenirler. Ancak kafeslerde hayvanların toprağa erişimi olmadığı için ne yazık ki kum banyosu yapamazlar. Hayvanlar içgüdüsel olarak yemliklerindeki yemlerine veya kafesin tellerine sürtünerek bu davranışlarını sergiler. Ancak tabii ki bu onların temizlenme ihtiyacını karşılamaz. Bu yüzden sık sık aynı hareketi tekrarlarlar.  

Son olarak kafes sistemlerinde hayvanların rahat bir şekilde yumurtlayabilecekleri alanlar bulunmaz. Tavuklar yılda 250-300 kere yumurtlar ve yumurtlama hayvanlar için stresli bir eylemdir. Tavuklar yumurtlarken kendilerini güvende ve rahat hissedecekleri yumuşak, gizli bir alan ister. Ancak bu imkân olmadığı için tavuklar en azından kafesin köşelerinde yumurtlayabilmek için birbirleriyle kavga ederler.  

Başka yumurta üretimi sistemlerinde de hayvan eziyeti mevcut. Ancak bu sayılan problemler kafes sistemine özgü. Alternatif sistemlerde hayvanlar en azından toprağa ayak basar, hareket eder, tüneyerek uyuyabilir, kum banyosu yapabilir ve folluklarda yumurtlarlar. Bu sistemlerde hayvanların stres seviyesi çok daha düşüktür ve bazı baskın hayvanların agresif hareket etmesi halinde diğerlerinin şiddetten kaçabilme imkânları vardır.  

Tüketicilerin bu konuya yaklaşımları nasıl? Bu koşullarda üretilen yumurtaların insan sağlığına herhangi bir etkisi var mı? 
Tüketicilerin büyük çoğunluğu kafes sistemi konusunda kurumsal reformların gerçekleşmesini istiyor. Bunu KONDA Araştırma ve Danışmanlık şirketinin 2021 Ocak ayında Türkiye genelinde yaptığı ankette görebiliyoruz. Bu anketin çarpıcı sonuçlarına göre katılımcıların %76’sı endüstriyel kafes sistemlerinin yasaklanması gerektiğini, %82’si tavukların endüstriyel kafes sistemlerinde yetiştirilmesini doğru bulmadığını, %85’i de hayvanları kötü şartlarda yetiştiren bir firmanın ürünlerini almayacağını ifade ediyor. Bu verilen yanıtlar, gelir, eğitim, yaşam tarzı fark etmeksizin Türkiye’deki tüm kesimlerin hayvan refahı konusunda duyarlı olduğunu gösteriyor.  

Kafes sistemine ilişkin sağlık endişeleri de mevcut. İlk olarak, besin değerleri açısından bu sistemde yetiştirilen hayvanların yumurtalarındaki omega3 yağ asitleri oranı istenen düzeyde değil. Doğal şartlarda yetiştirilen tavukların yumurtalarında omega3 çok daha fazla iken kafes sistemi yumurtalarında kalp ve damar hastalıkları açısından risk teşkil eden omega6 yağ asitleri çok daha fazla. 

Bir diğer mesele, kafes sistemlerinin kamu sağlığı açısından yarattığı riskler. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin tespitine göre bu sistemlerde binlerce hayvan bir arada yetiştirildiği için gıda zehirlenmelerine sebep olabilecek salmonella bakterisi çok daha fazla görülüyor. Endüstriyel sistemlerde hayvanların sağlığını suni olarak muhafaza etmek için diğer sistemlere kıyasla çok daha fazla antibiyotik kullanılıyor. Bu da bakterilerin antibiyotik direncinin artmasına sebep oluyor.  

Son olarak, hayvanların bu kadar suni şartlarda yetiştirilmesi olası yeni salgınların çıkması ihtimalini arttırıyor. Bu endüstriyel çiftliklerde çalışan insanlar her gün binlerce hayvanla temas halinde oluyor. Bu da bir mutasyonla ortaya çıkabilecek yeni bir bakteri veya virüs varyantının toplumun geri kalanına taşınması riskini doğuruyor. Tüketiciler bahsedilen olgulara bu kadar hâkim olmasa da hayvanların aşırı suni şartlarda yetiştirilmesinde bir sorun olduğunu ve sağlıkları açısından riskler teşkil ettiğini düşünüyor. 

Kafessiz sisteme geçmek için ne tür değişiklikler yapılmasına ihtiyaç var? Bu değişiklikler nasıl bir maliyeti beraberinde getiriyor? 
Üreticilerin kafessiz sisteme geçişinde kümeslerini yeniden düzenlemeleri gerekmekte. Bunun için kümeslere yemliklerin, sulukların, tüneklerin, follukların, eşeleme alanlarının yerleştirilmesi gerekiyor. Ancak bu tek seferlik bir yatırım. Diğer taraftan hayvanlar artık kümeste rahatça hareket edebildiğinden ve daha fazla enerji harcadığından kafessiz sistemlerde hayvanların bakımı ve beslenmesi için daha fazla işçiye ve yeme ihtiyaç duyuluyor.  

Bu değişikliklerin maliyeti oldukça mütevazı. Bu da piyasadaki kafes sisteminde ve kafessiz sistemde üretilen yumurtaların fiyatlarından anlaşılabilir. 10’lu kafes sistem yumurtası 11,5 lira iken 10’lu kafessiz sistem yumurtası 13,95 lira. Bu düşük maliyet farkı yumurtanın bir malzeme olarak kullanıldığı alanlarda daha da sınırlı. Örneğin bir dilim kekte kullanılan yumurtanın kafes sistemi yerine kafessiz sistemden tedarik edilmesinin maliyet farkı kuruşlarla ifade edilecek kadar az.  

Kafessiz sisteme geçiş konusunda dünyada ve Türkiye’de ne gibi gelişmeler yaşanıyor? Bu konuda uygulanan yasalar bulunuyor mu?  
Marka değeri olan firmalar açısından kafessiz sistem artık asgari bir sürdürülebilirlik standardı haline gelmiş durumda. Avrupa Birliği ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerde faaliyet gösteren neredeyse bütün firmaların kafessiz sisteme geçiş taahhütleri bulunuyor. Bunun da ötesinde Brezilya, Polonya, Romanya gibi sosyoekonomik olarak Türkiye’ye benzer ülkelerde de firmaların çoğunluğu taahhüt vermiş durumda.  

Bu alandaki ilerlemeler genellikle yasalar vasıtasıyla gerçekleşmiyor. Türkiye de dâhil olmak üzere birçok ülkede kafes sisteminin kullanılması yasal. Bunun nedeni birçok ülkedeki endüstriyel hayvancılık lobilerinin hükümetlere baskı yapmaları ve ilerlemeci düzenlemeleri engellemeleri. Bunun tek istisnası, teknokratik bir yapısı olan Avrupa Birliği Komisyonu’nun direktifleri. Yumurtacı tavukların refahına ilişkin mevcut direktifler en azından Avrupa Birliği’ndeki kafes sistemlerinin belli şartları sağlamasını zorunlu kılıyor. Bu platformda kafes sisteminin yasaklanması için de görüşmeler devam etmekte.  

Daha fazla ne yapılabilir? Şirketler ne tür adımlar atabilir? 
İlk olarak, kafessiz sistem taahhüdü vermeyen şirketler daha fazla zaman kaybetmeden bu taahhüdü verebilir. Kafessiz sistem taahhüdü verebilecek şirketler kapsamında perakendeciler, restoranlar, catering firmaları, kafeler, tatlıcılar, gıda imalatçıları, oteller bulunuyor. Bu taahhütlerle tipik olarak orta vadeli bir tarih belirleyerek bu tarihten itibaren kafes yumurtası kullanılmayacağı kamuoyuna ilan edilir. Bu tip bir taahhüt, şirketler açısından kısa vadeli hiçbir maliyet farkı veya tedarikçi değişikliği ihtiyacı doğurmaz. Taahhüt orta vadeli bir tarih içerdiğinden, bu zamana kadar mevcut yumurta tedarikçileri gerekli yatırımları yaparak kafessiz sisteme geçebilir veya başka bir tedarikçi tercih edilebilir.  

Bu dönüşüm modelinde diğer firmaların da benzer tarihlerde kafessiz sisteme geçişi öngörüldüğünden firmalar arasında bir rekabet eşitsizliği de söz konusu olmaz. Mevcut ilerleme hızına bakıldığında 2025 yılına kadar Türkiye’deki tüm bilinen firmaların bir noktada bu dönüşüme katılacağını öngörüyoruz. Dolayısıyla bugün taahhüt veren şirket gelecekte dezavantajlı olmaz. Kafessiz sistem 21. yüzyıldaki sürdürülebilirlik ölçütleri ve tüketici beklentileri açısından olmazsa olmazlar arasında olduğundan böyle bir taahhüt şirketlerin marka değerini artıracaktır.  

Hâlihazırda kafessiz taahhüdü olan firmalar da bu dönüşüme daha fazla katkı sağlayabilir. Örneğin pazarlama faaliyetlerinde hayvan refahını vurgulayan mesajlar kullanabilirler veya sektör buluşmalarında diğer şirketleri de bu dönüşüme katılmaya davet edebilirler. 

Türkiye’de kafessiz yumurta almayı taahhüt etmiş hangi şirketler var ve bu şirketler daha çok hangi sektörlerde yoğunlaşıyor? 
Türkiye’de hayvan refahı konusunda en fazla ilerleme kaydeden sektörün turizm olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer dinamik ise global şirketler. Bu şirketlerin Türkiye’yi de içine alacak şekilde dünya çapında taahhütleri bulunuyor. Türkiye’de kafessiz sisteme geçiş taahhüdü vermiş ve/veya kafessiz sisteme geçmiş şirketler arasında Metro Toptancı Marketleri, Aslı Börek, Unilever, Tchibo, Barilla, Burger King, Ferrero, Sodexo, Sofra-Compass Group, ISS, Dedeman Otelleri, Four Seasons Otelleri, Wyndham Otelleri, Hilton Otelleri, The Marmara Otelleri yer alıyor.  

Yakın gelecekte daha birçok firmanın kafessiz sistem taahhüdü vermesini bekliyoruz. Toplumun giderek hayvan refahı hakkında bilinçlenmesi, sivil toplumun gelişmesi ve ülkemizde faaliyet gösteren diğer global şirketlerin de dünya çapında taahhüt vermesi bu dönüşümü daha da hızlandıracaktır.  

Tüketici olarak biz neler yapabiliriz? 
Tüketiciler olarak müşterisi olduğumuz şirketlerin hayvan refahı konusunda reformlar gerçekleştirmesi için taleplerde bulunabiliriz. Pek çok şirket, müşterilerinin bu tip taleplerine karşı duyarlılık gösteriyor. Alışverişlerimizde hayvan refahı kötü olan ürünleri ve bu konuda ilerleme kaydetmeyen markaları tercih etmeyerek de olumlu bir etki yaratmak mümkün. Barkodunun başında 3 numara bulunan yumurtaların satın alınmaması şirketlere tüketici tercihlerini göstermesi açısından faydalı bir adım olur. Bu konu hakkında bildiklerimizi ve tercihlerimizi ailemiz ve arkadaşlarımız ile paylaşarak bu etkiyi daha da arttırabiliriz.   

Röportaj için Engin Arıkan'a ve Kafessiz Türkiye ekibine teşekkür ederiz. Sorularınız için bilgi@kafessizturkiye.com adresiyle iletişime geçebilirsiniz. 

Hazırlayanlar: Simge Aydın, Irmak Büyükutku, Mert Kavaklıoğlu 

SHARE: READ MORE

30 April

Doğa temelli çözümler iklim değişikliği adaptasyonunda büyük fayda sağlayabilir

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.
 
Doğa temelli çözümler, iklim değişikliğine uyum yolunda kilit rol oynuyor. Bu çözümler, fırtınalara karşı korunmayı sağlayabilecek sulak alanların eski haline getirilmesinden, sel sırasında toprağı ve yüzey akışını stabilize eden ormanların korunmasına kadar doğaya karşı değil, doğa ile çalışan yaklaşımlar. Örneğin Mangrov Ormanları’nın, küresel olarak kıyı sellerinin neden olduğu kayıpları önleyerek yılda yaklaşık 80 milyar dolarlık tasarruf sağladığı ve 18 milyon insanı koruduğu tahmin ediliyor. Bununla birlikte, doğa temelli çözümler ekonomiye, toplumlara, kültüre ve sağlığa yönelik birçok ek fayda sağlayabiliyor.
 
Örneğin, yakın zamanda yapılan bir araştırma, küresel yıllık CO2 emisyonlarının yüzde 100'ünden fazlasının rejeneratif tarıma geçişle azaltılabileceğini gösterdi. Bu oran oldukça iyimser olsa da bilim insanları, tarımsal uygulamaların değiştirilmesinin biyoçeşitlilik ve iklim için önemli faydalar sağlayabileceği konusunda hemfikir. Örneğin, tekstil sektörü gibi yüksek salıma sebep olan bir sektörün temelde tarıma dayalı olduğu düşünüldüğünde, doğa temelli çözümlerin net sıfıra ve doğa pozitife doğru geçişte oynayacağı rol oldukça önemli.
 
Ancak bu kapsamlı faydalara rağmen yapılan yeni araştırmalar, tüm uluslararası kamusal iklim finansmanının sadece %1,5’inin, gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğine uyum süreci için doğa temelli çözümleri desteklediğini ortaya koyuyor. 
 
Doğa temelli çözümlere yönelik küresel finansmanın ilk değerlendirmesi, Küresel Uyum Komisyonu'nun Doğa Temelli Çözümler Eylem İzleme (Nature-based Solutions Action Track) grubunun desteğiyle WRI (World Resources Institute) ve İklim Finans Danışmanları (Climate Finance Advisors) tarafından yapıldı. Bu değerlendirme, doğal çözümlere yönelik artan farkındalık ve ilgiye dikkat çekerken, bu ilginin henüz gelişmekte olan ülkeler için yeterli mali desteğe dönüşmediğini gösteriyor.
 
Doğa temelli çözümlerin finansmanı artmaya başlıyor, ancak artan finansman uyum için geliştirilen çözümlere yönelik artan talebi karşılamaya yeterli değil. Bu sebeple özel finansmanı harekete geçirmek için kamu finansmanı da kritik öneme sahip.
 
Uyum için doğa temelli çözümlerin acil olarak finanse edilmesi gerekiyor
 
Küresel Uyum Komisyonu'nun Adapt Now raporunda ana hatlarıyla belirttiği gibi, doğa temelli çözümler "üçlü kar payı (triple dividend)" sunuyor. Örneğin, aşırı hava olaylarına karşı koruma sağlanarak, toplulukların iklim etkilerinden kaynaklanan kayıplardan kaçınmalarına yardımcı olunuyor, bu sayede ülkeler her yıl milyarlarca dolar tasarruf ediyor. Bunun yanında, sulak alanların eski haline getirilmesi ile sel suları ve aşırı yağışların emilimi ve filtrelenmesi sağlayarak, kirlenmeyi önlerken, varlık kaybının da önüne geçiliyor. 
 
Doğa temelli çözümler iş yaratımı, artan iş üretkenliği ve turizm yoluyla ekonomik kazanımlar da sağlıyor. Geleneksel yapı ile karşılaştırıldığında, bu çözümler genellikle daha yüksek ekonomik getiri sağlarken, çözümlerin uygulaması süreci de daha hızlı ve uzun vadede daha sürdürülebilir.
 
Bunun yanında, çözümler insan sağlığını için gerekli temiz hava veya nesli tükenmekte olan türler için daha fazla yaşam alanı gibi sosyal ve çevresel faydalar da getiriyor. İklim etkilerini azaltmayı hedefleyen müdahalelerin çoğu aynı zamanda karbon ayırma ve depolamayı da artırıyor. Örneğin doğal iklim çözümleri, küresel ısınmayı 2 santigrat derecenin altında tutmak için 2030’a kadar ihtiyaç duyulan iklim değişikliğinin zararlarının hafifletmenin üçte birini sağlayabileceği ön görülüyor.
 
Ölçeklendirme yolunda finansal engellerin üstesinden gelinebilir
 
Komisyona göre, bu yaklaşımlar önemli faydalarına rağmen birkaç temel engel nedeniyle ölçeklendirilmiyorlar: 
 
Bunlardan ilki, yukarıda da bahsedildiği gibi bu yaklaşımlarda ortaya çıkan ilgiye yanıt vermek için yeterli finansmanın mevcut olmaması. Bugüne kadar, tüm bağışçılara ve kalkınma bankalarına, iklim finansmanlarının en az yüzde 50'sini iklim uyumu ve direnci finansmanına ayırmaları için tekrarlanan çağrılaryapıldı. Gelişmiş ülkeler tarafından sağlanan ve mobilize edilen iklim finansmanı hakkındaki son yayınlanan OECD raporu, kamu uyum finansmanının beş yılda yüzde 85 arttığını - 2013'te 9,1 milyar olan finansmanın 2018'de 16,8 milyar dolara yükseldiğini gösteriyor. Ancak, uyum finansmanı hala küresel iklim finansmanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Dahası bu finansmanın doğa temelli çözümlere ayrılan kısmı daha da küçük.
 
İkinci engel, kalkınma ortakları, doğa temelli çözümlerin finansmanını tutarlı bir şekilde izlemek için ortak tanımlardan ve yönergelerden oluşan, şeffaf bir rehberlerden yoksun olması. Bu sebeple yatırımları ölçmek ve izlemek zorlaşıyor.
 
Diğer bir engel de, doğa temelli çözümlerin faydalarını ölçmek için standart ölçütlerin ve metodolojilerin eksikliği. Bu eksiklik sebebiyle ülkelerin ve fon sağlayıcıların bunları potansiyel diğer yatırım seçenekleriyle karşılaştırması zorlaşıyor.
 
Dördüncü ve son olarak, birçok gelişmekte olan ülke, doğa temelli yaklaşımları planlarına ve yatırım stratejilerine entegre edecek ve güçlü bir proje hattı geliştirecek teknik uzmanlığa sahip değil. İklim fonunun bu yaklaşımlardaki yatırımları nasıl destekleyebileceğine dair finansman kanallarından net bir rehberlik olmaması da düşünüldüğünde, birçok ülkenin finansmana erişimini güçleşiyor.
 
Bu engelleri aşmak için bağışçılar ve kalkınma bankaları aşağıda yer alan önlemleri göz önünde bulundurmalı:
 
Kamu finansmanı seferberliğini artırmak:  Kasım ayındaki COP26 öncesinde, kalkınma ortakları, iklim krizi adaptasyonu finansmanı konusunda yeni taahhütler oluştururken, doğaya temelli yaklaşımların kullanımı konusunda stratejik fırsatlar belirleyebildi. Daha fazla kamu finansmanı da özel sektörün çok ihtiyaç duyduğu yatırımları hızlandırmaya yardımcı olabilir. Örneğin, ABD ve Kanada hükümetleri, su kaynaklarını korumak ve iklim direncini artırmak amacıyla su havzası yönetimi ve restorasyonuna yönelik Peru'daki Su Güvenliği için Doğal Altyapı projesini destekledi. Proje için sağlanan yatırım, su güvenliğini güçlendirmeye yönelik bir hükümet programının parçası olarak, programa 30 milyon dolardan fazla kaldıraç sağladı.
 
Finansmanın izlenmesini ve raporlanmasını iyileştirmek: Bu sayede, uyum için doğaya dayalı çözümlere ne kadar finansman ayrılacağına dair daha doğru ve tutarlı değerlendirmeler yapılacaktır. Bağışçı ülkeler ve çok taraflı kurumlar katkılarını, OECD’nin Kalkınma Yardımı Komitesi’ne (DAC) halihazırda bildiriyorlar; ayrıca kurumlar doğa temelli çözümlerle ilgili finansmanın nasıl ayrıştırılacağı konusunda ortak bir kılavuz geliştirmek için DAC ile birlikte çalışabilirler.
 
İklim uyumu için doğa temelli çözümlerin faydalarını ölçmenin daha iyi yollarını belirlemek: Ülkelere, politika ve yatırım kararlarını bilgilendirebilecek şekillerde bu faydaları ölçmek ve değerlendirmek için ortak yaklaşımlar geliştirmelerine ve benimsemelerine yardımcı olacak kapasite geliştirme desteği sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde, yatırımcılar ve diğer karar vericiler için doğa temelli çözümlerinin faydalarını, geleneksel yaklaşımlarla karşılaştırmak zor olacaktır.
 
Doğa temelli çözümlerin yaygınlaştırılmasını desteklemek: Gelişmekte olan ülkelere bu tür çözümlerin maliyetlerini ve faydalarını değerlendirme konusunda yardımcı olunmalıdır. Ülkelerin bu yaklaşımları uzun vadeli ulusal uyum süreçlerine ve kalkınma planlarına dahil etmeleri için teknik yardım ve kapasite geliştirme desteği sağlanabilir. 

Doğa temelli iklim çözümleri, toplam iklim çözümü süreçlerinin üçte birinden fazlasını temsil etmesine karşın, iklim fonlarının yalnızca yüzde 1-3’ü bu çözümlere ayrılıyor. İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı ve mevcut küresel sağlık ve ekonomik krizin de bir sonucu olarak, doğa temelli çözümlere olan ilgi ve farkındalık son yıllarda büyük ölçüde arttı, ancak bu yaklaşımların daha yaygın ve geniş ölçekte benimsenmesi için hala çok fazla çalışma yapılması gerekiyor. Bağışçı ülkeler ve finans kurumları COP26 öncesinde taahhütlerini hazırlarken, doğaya dayalı çözümlerin potansiyelini ve sunabilecekleri çok çeşitli adaptasyon faydalarını unutmamalı. 
 
 

SHARE: READ MORE

30 April

Kurumsal raporlama gelişim için doğru bir gösterge mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

On yıl önce Patagonia'nın CEO'su Yvon Chouinard, Harvard Business Review’da sürdürülebilirliğin yakında birçok işin temeli haline geleceğini öngörmüştü. Chouinard'ın makalesinin yayınlanmasından bu yana, ölçüm, raporlama ve Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) yatırımlara olan ilgi hızla arttı. S&P 500'ün %90'ına yakın bir kısmı artık sürdürülebilirlik raporları yayınlıyor ve akademik araştırmaların çoğunluğu ÇSY performansı ile özkaynak getirisi arasındaki bağlantıya işaret ediyor. Ek olarak 25 trilyon ABD Dolarından fazla küresel varlığın "sürdürülebilir" yatırımlar için kullanıldığı ve bu sayının sadece dört yıl içinde ikiye katlanacağı tahmin ediliyor. Bu yılın başlarında BlackRock CEO'su Larry Fink, "Halka açık şirketler arasında küresel çapta büyük bir değişiklik göreceğiz. Bu alanda önemli gelişmeler olacağından resmi bir değişikliğe veya düzenleme değişikliğine ihtiyacımız olmayacak. " dedi. Yine de tüm bu "ilerleme" ve iyimserliğe rağmen, sosyal ve çevresel sorunlar devam ediyor.

Bunun sebeplerinden biri, kurumsal sürdürülebilirlik raporlarının gelişim için doğru bir gösterge olmaması. Bir şirketin sosyal etkisinin ve çevresel ayak izinin ölçülüp raporlandığı kurumsal sürdürülebilirlik raporlarının genellikle aşağıdaki pozitif zincirleme reaksiyonunu tetikleyeceği düşünülür:

- Ölçülen şey yönetildiğinden, şirketlerin sosyal ve çevresel performansı artacaktır.
- Sürdürülebilirlik bakımından daha güçlü geçmişlere sahip şirketleri daha fazla özkaynak getirisine bağlayan bir bağlantı ortaya çıkacaktır.
- Yatırımcılar ve tüketiciler, güçlü sürdürülebilirlik performansına sahip şirketleri ödüllendirecek ve geri kalanlara baskı uygulayacaklardır.
- Sosyal ve çevresel etkiyi ölçmenin yolları daha katı, doğru ve geniş çapta kabul görmeye başlayacaktır. Zamanla, bu döngü kapitalizmin daha sürdürülebilir bir biçimine geçişi sağlayacaktır.

Ancak bu pozitif zincirleme reaksiyon çoğunlukla gerçeklikle örtüşmediği için raporlamaya yönelik bazı eleştiriler de mevcut. Eleştirilere göre ÇSY performansının raporlanması çevresel ve sosyal gelişimi garanti etmez. Ölçümün etkililiği üzerine yapılan araştırmalar ve finansal olmayan raporlamaların sürekli iyileştirilerek geliştirilmeye çalışılması, asıl odaklanılması gerekilen sistem değişikliği çalışmalarına gerekli zamanın ayrılmamasına yol açıyor. Bununla birlikte raporların genellikle eksik, hatalı olduğu veya en iyi örnekleri sergilediğinden yanıltıcı olabileceği ifade ediliyor. Aspen Kayak Şirketi Sürdürülebilirlik Kıdemli Başkan Yardımcısı Auden Schendler'e göre ölçme ve raporlama, çevresel veya sosyal sonuçları iyileştirmenin bir yolu olmaktan çıkıp kendi kendilerine amaç haline gelmiş durumda.

Aynı zamanda ÇSY yatırımı olarak adlandırılan yatırımların birçoğu negatif taramalı fonlardan oluştuğundan gerekli sosyal ve çevresel etkiyi yaratmak için yeterli oldukları düşünülmüyor. ÇSY yatırımları sınıflandırma noktasında da zorluk yaşayabiliyor; Wall Street Journal'a göre en büyük 10 ABD ÇSY fonundan sekizi petrol ve gaz şirketlerine yatırılmış durumda.

Son olarak, bugüne kadarki neredeyse tüm akademik araştırmalar, ÇSY yatırımları ve özkaynak getirisi arasında bağlantı kurmaya çalışırken, ÇSY yatırımlarının çalışanları ve çevreyi nasıl etkilediğine çok az araştırma odaklanıyor. Yakın zamanda MIT'deki araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırma, ÇSY yatırımının iyileştirilmiş sosyal veya çevresel sonuçlara yol açtığına dair çok az kanıt buldu.

On yıllardır yaşanan deneme süreci sonunda ölçüm ve raporlamanın karşı karşıya olduğumuz sosyal ve çevresel problemleri iyileştirmek için yeterli olmadığı açıkça görülüyor. İstenen zincirleme reaksiyonun gerçekleşebilmesi için ölçüm ve raporlama faydalı bir ilk adım olsa da raporlamanın kendi içerisinde bir amaç haline gelmemesine ve daha derinde bir sistem değişikliğine ihtiyaç var.
 

SHARE: READ MORE

30 April

 Toplulukları bir arada tutan yapıştırıcı: Sosyal sermaye

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını fiziksel ve beşeri sermayeye zarar verdi. Firmalar  yatırım projelerini erteledi ya da iptal etti, işten çıkarılan ya da ücretsiz izin verilen çalışanların becerileri köreldi. Bununla birlikte, kriz, sık sık gözden kaçırılan sosyal sermayenin farkına varılmasını sağlayarak, sosyal sermayenin ekonomik büyümenin anahtarlarından biri olarak görülmesini sağladı.
 
1990'larda Harvard Üniversitesi’nde siyaset bilimci olan Robert Putnam tarafından yaygınlaştırılan sosyal sermaye kavramı, belirli bir topluluk içindeki insanlar arasında ortak fayda için hareket ve dayanışmayı tetikleyen ilişki ağları, normlar ve güven gibi özellikler  olarak tanımlanabilir. Belirsiz bir kavram gibi görülen sosyal sermaye, bir toplumun işlemesini sağlayan ortak değerleri, davranışsal gelenekleri, karşılıklı güveni ve ortak kimlikleri içerir. Bir grup ne kadar fazla sosyal sermayeye sahipse, ortak değerlere yönelik hedeflere ulaşmak için kolektif olarak hareket etme isteği ve yeteneği o kadar artar. Başka bir deyişle, sosyal sermaye, toplulukları ve ulusları bir arada tutan yapıştırıcıdır. Doğru koşullar altında, tekrarlanan ve karşılıklı yarar sağlayan sosyal etkileşimler, daha hızlı ekonomik büyümeye, daha fazla istikrara ve toplum sağlığındaki gelişmelere yol açar.
 
Pandemi sürecinde, sosyal sermaye, aşılar ve etkili tıbbi tedaviler henüz mevcut olmadığı sırada virüse karşı ilk savunma hattını oluşturdu. Büyük bir gruba bağlılık duygusu, insanları ihtiyatlı davranışların yüksek bireysel maliyetlerini tahammül etmeyi teşvik eder. Bu durumda da, Bulaşmayı önlemek için adımlar atan  bireyler kamuya yarar sağladı. Virüse maruz kalmayı azaltmayı amaçlayan her bilinçli eylem, toplumun geri kalanı için enfekte olma olasılığını düşürdü. 
 
Sosyal sermayenin gücü pandemide ortaya çıktı
 
Giderek daha fazla araştırma, sosyal mesafe kurallarının uygulanmasının gelişmiş sivil kültürlerde daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, Avrupa çapında yapılan ülkeler  arası bir karşılaştırma, "sosyal sermayedeki bir birimartışın, 2020 yılının Mart ortasından Haziran ayı sonuna kadar yaşanan toplam COVID-19 vakalarında % 14 ila % 40 azalma sağladığını, aynı zamanda bu ülkelerde %7 ile %16 arasında daha az ölüm yaşandığını ortaya koyuyor.
 
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, salgının ilk aşamalarında virüs Paris, New York, Londra ve Milano gibi yoğun nüfuslu şehirlerde daha hızlı yayıldı.Ancak, davranış değişikliklerine duyulan ihtiyaç ortaya çıkar çıkmaz bu bölgelerin sakinleri, resmi kısıtlamalar getirilmeden önce bile sosyal mesafe önlemlerini benimsedi ve sonrasında gelen devlet yönlendirmelerine karşıdaha duyarlı oldular.
 
Sosyal sermayenin yeni iş yapış biçimlerine etkisi
 
Sosyal sermaye, aylarca süren karantina ve uzaktan çalışma süresince de ekonomileri güçlendirmede önemli bir rol oynadı. Dijital teknolojiler insanların bağlantıda kalmasına yardımcı olurken, bu bağlantıları canlı tutan sosyal sermayeydi. Evden çalışanlar, meslektaşlarıyla karşılıklı güven, ortak kimlik ve ortak amaç duygusu oluşturdukları için üretken kalabildiler. Bu sayede, birçoğu tamamen yeni ve dijital çalışma biçimleri geliştirilebildi. Şirketler çoğunlukla, salgın sırasında iç sosyal sermayelerini genişletti. Çalışanları doğrudan kontrol etme imkanlarını kısmen yitiren şirketler, çözümü çalışanları güçlendirmede buldu. Zamanlarını ve iş dışındaki yaşamlarını yönetmek için daha fazla esneklik sağlanmasıyla, birçok çalışan daha da fazla sorumluluk alabilir ve daha yüksek kaliteli çıktılar sağlayabilir hale geldi. Boston Consulting Group tarafından yapılan bir ankete göre, çalışanların %75'i kısıtlamalara rağmen üretkenliklerini sürdürdü veya artırdı. Sosyal sermaye açıkça bu tür sonuçların arkasındaki en önemli faktörlerden birini oluşturuyor. 
 
“Köprüler kuran” sosyal sermayenin önemi 
 
Fiziksel karşılığı olan fabrikalar, teçhizat vb. gibi kaynakların tersine, sosyal sermaye kullanımla bozulmaz, aksine gelişir. Ancak diğer herhangi bir sermaye biçimi gibi, korunması ve geliştirilmesi gerekmektedir ve bu, özellikle pandemi sonrasında çok önemli bir ihtiyaç olacaktır. Normal koşullarda, bağlantılarımız ve ilişkilerimiz zamanla gelişir ve genişler. Pandemi sonrasındasosyal ağları yeniden etkinleştirmek için uygun önlemler alınmazsa, aylarca süren karantina süreçleri ve kısıtlamalar bazı ilişkileri tüketebilir veya gruplaşmalara yol açabilir. Putnam'ın "bağ kuran sosyal sermaye" kavramında açıkladığı gibi insanlar belirli bir gruba o kadar bağlanabilir ki popülizm ve milliyetçilik gibi sosyal sermayenin yozlaşmış biçimlerine neden olabilir. 
 
Bu nedenle hükümetler ve şirketler, COVID-19 pandemisi sırasında gelişen sorumluluk, dayanışma ve fedakarlık duygusundan yararlanarak daha fazla "köprü kuran sosyal sermaye" oluşturmaya çalışmalıdır. Bu sosyal sermaye biçimi, farklı gruplardaki insanları birbirine bağlayacak ve bundan sonra karşılaşma riskimizin olduğu salgınları önlemek, iklim krizi ile mücadele etmek konusunda yardımcı olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, COVID-19’un insanlığa olumlu bir miras bıraktığını söyleyebiliriz. Pandemi, önümüzdeki zorluklarla yüzleşirken dünyanın ihtiyaç duyacağı sorumluluk ve paylaşımcılığı destekleyecek daha sağlam bir sosyal sermaye tabanı sağlanmış olabilir.
 

SHARE: READ MORE

30 April

Avrupa Birliği’nin radikal ve bağlayıcı iklim anlaşması

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği’nin meclis üyeleri, iddialı iklim hedeflerini yasal olarak bağlayıcı hale getirmek için gece geç saatlerde yayınladıkları bir anlaşmayla tüm ekonomiyi elden geçirecek yeni kurallar ve standartlar serisinin yolunu açtı.

             ABD Başkanı Joe Biden'ın ev sahipliği yaptığı dünya liderlerinin iklim zirvesinden bir gün önce, AB hükümetleri ve Avrupa Parlamentosu temsilcileri, 2030'a kadar net sera gazı salımlarında, 1990 verilerine kıyasla yüzde 55'lik bir azalma öngören Avrupa İklim Yasası üzerinde ilkesel olarak anlaştılar. Ayrıca, anlaşmaya göre, Avrupa Birliği 2050’ye kadar net sıfır karbon salımına ulaşmayı hedefliyor. Net sıfır yolculuğunda liderliği ele almak için kararlı adımlar atan Avrupa Komisyonu ilerleyen günlerde yeşil yatırım sınıflandırmasına yönelik standartları da açıklayacak.

             Almanya'daki Yeşil partilere verilen desteğin artmasıyla birlikte Avrupa Birliği, ulaşımdan enerji üretimine kadar çeşitli sektörleri etkileyecek daha sert kurallar koymaya hazırlanıyor. Bununla birlikte, anlaşmanın İngiltere’nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı sert salım hedeflerinden sonra duyurulması, Avrupa’nın iklim hedeflerini dünyanın en iddialı hedeflerinden biri haline getirmesine yardımcı oldu.
AB, büyük bir ekonomik canlandırma paketini finanse etmek için ilk yeşil tahvillerinden 250 milyar avro elde etmeyi planlıyor ve bu özel finansmanın uygun görülen sektörlere doğru yönlendirileceği öngörülüyor. Yaşanan bu gelişmelerle birlikte, AB'nin icra kolu tarafından yakında duyurulacak taksonomi sistemi, yüz milyarlarca fonu belirli sektörlere ve şirketlere yönlendirebilecek yeşil yatırım için sınıflandırıcı bir etiketleme sistemini beraberinde getirecek. Komisyon, yeşil yatırım fonlarını artırmak için bu yılın sonlarında AB’nin 27 üye devleti tarafından ortaklaşa desteklenen kredileri satmaya başlayacak.  
     
Ekonomik gelişmelerin yanı sıra Avrupa Birliği birçok alanda karbon salımlarını azaltmaya yönelik radikal kararlar almaya başladı. AB iklim öncüsü Frans Timmermans, geçtiğimiz haftalarda ABD'li milletvekillerine verdiği demeçte, Haziran ayında açıklanacak olan bir AB mevzuat paketinin karbon fiyatlandırma mekanizmalarını güçlendireceğini, enerji tasarruflarını ve yenilenebilir enerji üretimini artıracağını, sürdürülebilir ulaşımı geliştireceğini ve ormansızlaşmaya neden olan ürünlerin ithalatını frenleyeceğini söyledi. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin bir oturumunda Timmermans, bu paketin, iklimi ele alan dünyadaki en kapsamlı yasal çerçeve olacağını dile getirdi. Timmermans, "İklim değişikliğiyle mücadelede hem yurt dışında hem de yurt içinde mümkün olan tüm güçleri toplamalıyız." diye ekledi.
 
              Avrupa Yeşil Mutabakatı’na ayırılan bütçeden ve de yeşil yatırım alanındaki gelişmelerden anlaşıldığı üzere ekonomik alandaki değişimlere verilen önem oldukça yüksek. Aslında, ekonomik sistemi ciddi bir şekilde ve baştan sona elden geçirmesi hedeflenen bu kuralların ve standartların bu denli hızlı ve kararlı bir şekilde ortaya çıkmasında, süreçte arka planda kalan Avrupa Birliği’nin iklim ile mücadele yolculuğuna öncülük etmek istemesi en büyük nedenlerden biri. Yaşanacak bu değişimleri daha da hızlandırmak ve güçlendirmek amacıyla yasal olarak bağlayıcılığı olan bir altyapı hazırlayan AB’nin bir sonraki adımı merakla bekleniyor.
 

SHARE: READ MORE

16 April

B Corp’lar herkesi “iyi iş” üzerine düşünmeye davet ediyor

 *Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde 3.500’ün üzerinde üyesi olan B Corp hareketi, ortak değer yaklaşımıyla değişim yaratmayı hedefleyen şirketleri bir araya getiriyor. B Corp topluluğu 74 ülkede, 150 farklı sektörde operasyon gösteren, sadece bulundukları sektörde en iyi olmayı değil aynı zamanda dünya için de en iyi olmayı hedefleyen şirketlerden oluşuyor. B Corp’lar sektörlerindeki faaliyetleriyle iş dünyasında diğer şirketler için de farkındalık yaratmayı ve onlara ilham vermeyi hedefliyor.
 
B Corp olmak isteyen şirketlerin bu yolculuk süresince çeşitli alanlarda (çevre, toplum, çalışan kurumsal yönetim, müşteriler, iş modeli) kapsamlı değerlendirmelerden geçmeleri gerekiyor. Yapılan şeffaf değerlendirmeler sonucunda şirketler belirli bir puan elde edebilirse B Corp sertifikasyonu almaya hak kazanıyor. Amerika’da başlayan bu hareket dünya çapında hızlı bir ivmeyle ilerliyor. Avrupa’da B Corp şirketlerin sayısı 600’ü geçti. Üstelik bu şirketlerin 200’den fazlası B Corp İklim Kolektifi (B Corp Climate Collective) üyesi olarak 2030 yılına kadar net karbon-sıfır olma taahhüdü veriyor. Şirketlerin B Corp olma talepleri ise geçtiğimiz iki yılda %30 artmış durumda. Türkiye’de ise 2021 itibarıyla 4’ü Türkiye’de faaliyet gösteren, biri de uluslararası operasyonları kapsamında B Corp olan 5 şirket bulunuyor. 
 
Her yıl mart ayında B Corp’lar, bu topluluğun bir parçası olmayı ve yaratılan kolektif etkiyi kutluyorlar. Bu yılki kutlamalar kapsamında “Better Business (İyi İş)” teması altında dünyanın farklı ülkelerinde çeşitli etkinlikler gerçekleştirildi.  Bu kapsamda Türkiye’de bulunan B Corp şirketleri martın son haftası bir araya gelerek Better Business – Daha İyi İş kavramı üzerine konuştu. B Corp Türkiye Partneri S360’tan Simge Aydın’ın moderatörlüğünde gerçekleşen panelde, Türkiye’nin ilk B Corp sertifikasına sahip şirketi Mikado Danışmanlık’ın kurucusu Serra Titiz, ilaç ve dermakozmetik sektöründe küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience Laboratuvarları’nın Türkiye Genel Müdürü Fikret Baltaoğlu, sağlıklı beslenme alternatifleri sunan ve sürdürülebilir bir gıda sektörü hedefleyen Taze Kuru’nun Genel Müdür Yardımcısı Yasemin Ertekin Aktaş ve tekstil sektöründe sürdürülebilirliğe odaklanan Reflect Studio Sürdürülebilirlik Lideri Serra Türkün konuşmacı olarak yer aldı.
 
Panelde şirketlerin “iyi iş” tanımları ve bu bağlamda B Corp’un şirketler üzerindeki etkisi konuşuldu. Serra Titiz iyi işi çevresel ve sosyal anlamda faaliyetleriyle dengeli olan, insanlara ve dünyaya zarar vermeyen şirket olarak tanımlarken, bu doğrultuda ilerlemek isteyen şirketler için Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın bir pusula niteliği taşıdığına değindi. Bunun yanında Titiz, artık sürdürülebilirliğin bir adım ileri götürülerek, şirketlerin yarattıkları etkiye odaklanmaları gerektiğini belirtirken, bu yolculukta da B Corp Etki Analizi (B Corp Impact Assesment- BIA)’nin yol gösteren ve motive eden bir kaynak olarak görülmesi gerektiğini paylaştı.
 
Birleşmiş Milletler 2021 yılı Gıda İsrafı Raporu’na göre Türkiye’de bir hane halkı her yıl yaklaşık 93 kg gıda israfı yapıyor. Dünya genelindeyse bu miktarın toplam 931 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Bu sebeple gıda sektöründe sürdürülebilir yaklaşımları benimsemek kritik bir önem taşıyor. Gıda israfını önlemek ve yenilenebilir enerjinin gıda sektöründe kullanımını arttırmak amacıyla yola çıkan Taze Kuru da panelde  gıda sektöründen iyi iş anlamında deneyimlerini paylaştı. Operasyonlarında bölgesel kalkınmaya ve kadın istihdamını desteklemeye çalıştıklarını belirten Yasemin Ertekin Aktaş, ekonomiye kazandırılamayan meyve-sebzenin kullanılmasını sağladıklarını ve tüm operasyonel süreçlerinde atıkları değerlendirmeye önem verdiklerini aktardı. B Corp sertifikasyonunu edinme sürecinin, şirketin mevcut durumunu anlamak ve farkındalık kazanmak konusunda sağladığı katkıya değinen Ertekin Aktaş, bu süreç içinde kazandıkları öğrenimler yoluyla kendilerini geliştiklerini belirtti.
 
Sürdürülebilir moda anlayışını desteklemek amacıyla hızlı-moda şirketleri harekete geçiyor olsa da yakın zamanda Business of Fashion tarafından hazırlanan rapor şirketlerin verdikleri taahhütler ve faaliyetlerinin yarattığı etki arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Buna karşın geleneksel moda anlayışının tersine hareket eden Reflect Studio %100 şeffaf raporlama anlayışıyla, sürdürülebilir ve yavaş bir moda anlayışını yaygınlaştırmayı hedefliyor. Bu bağlamda konuşan Serra Türkün, Türkiye’ye tekstil alanında B Corp sertifikasını alan ilk şirket olarak Reflect Studio’nun üç yılda bir, belirledikleri hedeflerin durumunun takip edildiği bir değerlenmeden geçtiklerine, bu sebeple şirketlerinin sürekli hedefler doğrultusunda çalışmak konusunda motive olduklarına değindi. Türkün, yıllık etki raporlarını web sitelerinde paylaşarak hem müşterilerini şeffaf bir şekilde bilgilendirdiklerini hem de bu sayede sektördeki diğer tekstil firmalarına rehber bir kaynak oluşturarak öncülük etmek istediklerini belirtti.
 
“İyi iş” şirket içi kültür değişimini ve şirketlerin varlıklarını anlamlandırma sürecini de beraberinde getiriyor. Fikret Baltaoğlu, amaç peşinde ilerleyen bir kurum olarak Expanscience Türkiye’deki kültür değişimini şirket içi yaratılan farkındalık yoluyla geliştirmeye çalıştıklarından bahsetti. Farkındalığın insana getirdiği sorumluluğa değinen Baltaoğlu, bu sayede çalışanların da kendi etki alanının farkına varıp, operasyonlarında bunu kullanarak gelişimi hedeflediklerini söyledi. Baltaoğlu, kapitalizmi yeniden tanımlanmasını sağlayan B Corp’ların, çalışanlar için hayat gayeleri ile tutarlı çalışma yarattığını savunuyor.
 
Panel sonunda katılımcılar tarafından ortaya çıkartılan tabloda görüldüğü gibi, iyi işin tanımı farklı paydaşlar için farklı anlamlara geliyor.
 

 
 Fakat her halükarda “iyi iş” kültürel değişimi, iş yapış şekillerindeki yenilikleri ve yaşadığımız çevreye karşı duyarlılığı beraberinde getiriyor. Tüm bu alanlarda etki yaratmaya çalışan B Corp şirketleri de bulundukları sektörlere ilham vererek öncülük ediyor. Bu sayede ilerleyen dönemlerde dünyada ve Türkiye’de B Corp’ların sayısının artacağını ve şirketlerin iş yapış şekillerinin yarattıkları etkiyi göz önüne alarak değişeceğini umuyoruz.
 
Paneli kaydına buradan erişebilirsiniz.

 

SHARE: READ MORE

16 April

Okyanus verileri sayesinde bir dönüşüm gerçekleştirmek mümkün mü?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geleceğin ekonomisinin ve ekolojik dengesinin refahı temiz okyanuslara bağlı. Fakat bilim insanları, gezegeni ve özellikle okyanusları insanlığın ihtiyaç duyduğu sürdürülebilir kaynakları ve değeri sağlayamayacak noktaya ittiğimiz konusunda hemfikir.  
 
Bu nedenle, geçtiğimiz yıl hükümetler, şirketler, Birleşmiş Milletler ve diğer birçok kuruluş bu sorunları çözmek amacıyla benzeri görülmemiş taahhütler verdi. BM, okyanusun ekonomik üretkenliğini onarmak ve okyanusları eski haline getirmek için ihtiyaç duyduğumuz bilgiye erişilmesini sağlamak için 2021’den 2030’a kadar olan süreyi Sürdürülebilir Kalkınma için Okyanus Biliminin On Yılı ilan etti. Bu kapsamda sürdürülebilir bir mavi ekonomi için yeni çözümler bulmak üzere 14 ülkenin lideri Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi için Üst Düzey Paneli isimli etkinlikte bir araya geldi. Aralık ayında, Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi için Üst Düzey Paneli’nde yer alan 14 ülkenindünya liderleri, yeni bir okyanus eylem planı ortaya koydu. Bu eylem planı doğrultusunda ulusal suların tamamının sürdürülebilir bir şekilde yönetilerek, gelecek nesiller için okyanusların sağlığının ve zenginliğinin garanti altına alınmasıhedefleniyor. Hedef kapsamında, okyanus bilimi, teknolojisi ve verilerinden yararlanmanın kilit bir öncelik olduğubildirilirken, okyanus verilerinin şeffaf ve açık paylaşımının teşvik edilmesi için harekete geçilmesi gerekliliği çağrısında bulunuluyor.

Sürdürülebilir bir mavi ekonomi için gereken taahhütleri ve fikirleri eylemlere dönüştürmek, sağlam kanıtlar ve verilergerektiriyor. Bilim ve teknolojideki önemli gelişmeler, okyanuslar hakkında her zamankinden daha fazla veriye sahip olmamıza imkan sağlıyor. Fakat şu an yaşanan esas zorluk, hızla artan okyanus verilerinin tasnif etmek, anlamlandırmak ve karar verme süreçlerinde kullanılması için bunları ihtiyaç duyan insanlarla paylaşmak. Bu sorunu çözmek için Dördüncü Sanayi Devrimi Merkezi- Okyanus (The Centre for the Fourth Industrial Revolution- Ocean) ve Dünya Ekonomik Forumu'ndaki (WEF) ortakları, Ocean Paneli, Microsoft, REV Ocean ve Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute), Okyanus Veri Eylem Koalisyonu’nu (Ocean Data Action Coalition-ODAC) faaliyete geçirmek için güçlerini birleştirdi.

Okyanusları gözlemleme ve takip etme kabiliyetimiz ve dolayısıyla okyanuslar hakkında sahip olduğumuz veri miktarı son yıllarda gelişen teknolojiler sayesinde katlanarak arttı. Örneğin, oşinografik bilgilerin en eski ve en küresel veritabanı olan Dünya Okyanus Veritabanı’na, son on yılda geçen yüzyılın tamamına kıyasla daha fazla veri ekledi . Mikro uydulardünyanın yörüngesinde dolanarak, okyanus desenleri hakkında ayrıntılı bilgi toplarken, su altı insansız hava araçları deniz tabanını taramada, dalga planörleri ve şamandıralar alt atmosfer koşullarını, akıntıları, su sıcaklıklarını ve tuzluluğu ölçmekte kullanılıyor.

Bu teknolojik yenilikler, iklim değişikliğini ve etkisini yönetmemize, kirliliği azaltmamıza ve endüstri dönüşümünü yönlendirmemize yardımcı olabilecek muazzam miktarda veri üretiyor. Bu kapsamlı verilerin takibi ekstrem hava koşullarını ve okyanus olaylarını daha iyi tahmin edebileceğimiz, net sıfır nakliye için salımları izleyebileceğimiz, açık deniz rüzgarını 'yeşil' enerji üretimi için optimize edebileceğimiz, plastikler dahil okyanus kirliliğini izleyebileceğimiz vebalıkçılığın sürdürülebilir yönetimini sağlayabileceğimiz anlamına geliyor. 
Fakat, okyanus verilerine yönelik ihtiyaca ve sürekli genişleyen veri hacmine rağmen, çoğu veri silolarda sıkışıp kalması, sabit disklerde kilitli tutulması ya da nasıl kullanılabileceği konusunda endişeler olması nedeniyle dolaşıma girmiyor.Ücretsiz olarak sunulan verilerse parçalı bir yapıda olduğu için veri analizine izin verecek şekilde kolayca bir araya getirilemiyor.
ODAC, sürdürülebilir ekonomik kalkınma planları için deneme ve araştırma alanı sunan dijitalleştirilmiş bir okyanus üzerinden, okyanus yönetiminde veri temelli bir dönüşüm vizyonunu uygulamak için farklı alandan paydaşları bir araya getiriyor. Bu dijitalleştirilmiş okyanusa "Okyanus Avatarı" (Ocean Avatar) deniliyor.

ODAC , Cognite Data Fusion tarafından desteklenen ve Microsoft ile birlikte yönetilen Okyanus Veri Platformu’nun (Ocean Data Platform) çalışmalarıyla Okyanus Avatarı’nın teknik çekirdeğini oluşturmaya başladı. Okyanus Veri Platformu, okyanus verilerini toplayan ve görselleştiren açık bir platform olarak planlanıyor. Bu platform, okyanus verilerini bilgiye, eyleme ve nihayetinde dünya çapında sürdürülebilir okyanus yönetimine dönüştürmek için çok çeşitli veri kaynaklarını entegre eden ve görselleştiren sanal bir ortam olması için tasarlanmış Okyanus Avatarı’nın temelini oluşturacak. Bu Avatar, okyanusun tamamen dijital bir temsili gibi davranarak, okyanus verilerini anlaşılabilir bilgiye ve inovasyon ile sürdürülebilirlik için eyleme dönüştürmeye yardımcı olacak.

Daha resmi olarak lansmanı gerçekleşmemesine rağmen ODAC çeşitli ortaklardan dikkate değer bir destek aldı, ancakelbette daha fazlasına ihtiyaç var. Çünkü okyanuslar kapladığı 1,35 milyar km3 hacimle edemeyeceğimiz kadar büyük, sürekli değişim halinde ve küresel olarak birbirine bağlı. Üstelik büyük miktarda veri halihazırda mevcut olsa da bu bilgi yalnızca birkaç alanda yoğunlaşmış durumda. Dolayısıyla okyanusun büyük bir kısmır üzerinde henüz yeterince çalışma yok ve birçok ülke okyanus verilerini toplamak, yönetmek ve kullanmak için teknik ve insani kapasiteden yoksun.

Tüm paydaşların kritik okyanus verilerine erişebileceği bir dünya yaratmak için ODAC'ın ortaklara ihtiyacı var. Bu sebeple devlet başkanlarından, veri ve teknolojiyi paylaşmaya istekli endüstrilere, yeni bilgi araçları oluşturmak için inovasyon yapabilen üniversitelerden araştırma kurumlarına, dijital okyanus ekosistemini yaratmak için her kesime önemli bir görev düşüyor.
 

SHARE: READ MORE

16 April

Dünya Ekonomik Forumu: “Cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken süre 135,6 yıl”

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bu sene 15’incisi yayınlanan Dünya Ekonomik Forumu (WEF)'in Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre, cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken süre bir nesil daha ileri taşındı. COVID-19 salgınından önce, küresel cinsiyet eşitsizliğinin 99,5 yıl içinde giderileceği tahmin edilirken pandeminin etkilerinin hissedilmeye devam etmesiyle bu tahmin 135,6 yıla çıktı. 156 ülkeyi ekonomi, siyaset, eğitim ve sağlık gibi çeşitli alanlarda inceleyerek karşılaştırma sunan raporda bu eşitsizliklerin giderilmesi için gerekli politikalara da yer veriliyor. Endeks, ülkelerin bu alanlardaki gelişimlerini 0-100 arası bir ölçekte ölçüyor ve belirlenen değer 100 üzerinden ülkelerin cinsiyet eşitliğini sağlamaya ne kadar uzak veya yakın olduğunu ortaya koyuyor.
 
Geçtiğimiz senenin raporuna kıyasla ilk göze çarpan çıktı, pandemi ve ilgili ekonomik krizin kadınları erkeklerden daha şiddetli etkilediği ve kapatılmış olan eşitsizliklerin kısmen yeniden oluştuğu. Büyük ülkelerin performans düşüklüğünden dolayı küresel olarak, cinsiyet eşitliğinin sağlanması noktasına olan mesafe, 2020'ye göre %0,6 puan gerileyerek %68 oldu.
 
Rapor ayrıca ekonomi, siyaset, eğitim ve sağlık alanlarını ayrı ayrı inceleyerek ne kadar ilerleme kaydedildiğini de paylaşıyor. Siyaset alanındaki eşitsizlikler 2020’den bu yana %2,4 puan daha artarak, bu alanlar içinde en kötü performans sergileyen olmaya devam ediyor. Endeksin kapsadığı 156 ülkede kadınlar, 35.500 parlamento sandalyesinin yalnızca %26,1'ini ve dünya çapında 3.400'den fazla bakanın yalnızca %22,6'sını temsil ediyor. Rapor kapsamında olan 81 ülkenin ise hiçbir zaman kadın devlet başkanı olmadığı belirtiliyor. Mevcut ilerleme hızına göre, Dünya Ekonomik Forumu, siyasette cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının 145,5 yıl alacağını tahmin ediyor.
 
Siyasetten sonra ekonomi, eşitsizliklerin en çok hissedildiği alanı oluşturuyor. Rapora göre, ekonomik katılım ve fırsat eşitliğindeki dengesizliğin şu ana kadar %58’i kapatılmış durumda. Bununla birlikte ekonomik katılımdaki cinsiyet uçurumu, endeksin izlediği dört temel eşitsizlik alanı içinde ikinci en büyük olmaya devam ediyor. Tam eşitliğin sağlanması içinse 267,6 yıla daha ihtiyaç olduğu tahmin ediliyor.
 
Bir yandan ücret eşitliği ve istihdamdaki yetkin kadın çalışan oranı artarken, liderlik pozisyonlarında bulunan kadın oranları düşük kalmaya devam ediyor. Üst düzey yöneticiler arasında cinsiyet dengesini kurabilmiş firmaların daha iyi performans gösterdiği bilinse de güncel verilere göre kadınlar tüm yönetici pozisyonlarının sadece %27'sini temsil ediyor. Harvard Business Review’un 150’den fazla şirketi incelediği araştırmasına göre, kadın yöneticiler, şirketlerin değişime ve inovasyona karşı stratejik yaklaşımını değiştiriyor. Araştırmaya göre kadınlar üst yönetim ekibine katıldıktan sonra, firmalar değişime daha açık ve risklere daha dayanıklı hale geliyor. Kadınlar üst düzey yönetime katıldıktan sonra, şirket iletişimlerinde değişime açıklığı belirten terimlerin sıklığının %10 arttığı görülüyor. Yükselmek, birçok kadın için zor bir yolculuk olduğundan bu liderlerin değişimi kabul ederken riskten kaçınmasını gerektiriyor. Bununla birlikte, kadın yöneticilerin sayısının artmasıyla birleşme ve devralma odaklı stratejilerden kurum içi inovasyonu teşvik edici bir yaklaşıma geçiş de görülüyor. Önceki araştırmalar, kadın yöneticilerin gelenekleri daha az önemsediğini ve erkek meslektaşlarına göre statükoya meydan okumaya daha açık olduklarını gösteriyor, bu da şirketlerin inovasyon temelli düşünmesinin önünü açıyor.
 
WEF’in raporuna göre, cinsiyet eşitsizliğinin kapanmaya yakın olduğu iki alan eğitim ve sağlık. Eğitim alanında 37 ülke tamamen eşitliği sağlarken, küresel anlamda eşitsizliklerin %95’i kapanmış durumda. Kalan son %5’lik dilimde ilerleme yavaşladığından rapor bu gidişata göre eşitsizliklerin tamamen giderilmesinin 14,2 yıl daha alacağını tahmin ediyor. Sağlık hizmetlerine erişimde cinsiyete dayalı farkların ise şimdiye kadar %96'sı kapatıldı. Pandeminin etkileri henüz tam hesaplanamadığı için kalan farkın ne zaman kapatılacağı bilinmiyor.
 
Cinsiyet Eşitsizliği, COVID-19 ve İş Dünyasının Geleceği
 
Raporda ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), LinkedIn ve Ipsos’un COVID-19 salgının işgücüne katılıma olan etkilerini açıklayan verilerine de yer veriliyor. ILO’nun verilerine göre, istihdama katılan tüm kadınların %5’i pandemi sürecinde işini kaybederken bu oran erkeklerde %3,9. LinkedIn verileri ayrıca kadınların işe alımlarda liderlik rolleri için daha az tercih edilmeye başlandığını gösteriyor. Ek olarak, Ocak 2021 tarihli Ipsos verileri, okulların kapanması ve bakım hizmetlerinin sınırlı erişilebilirliği nedeniyle kadınların üstlendiği ücretsiz ev içi işlerin artmasıyla kadınlar için iş ve yaşam dengesinin kurulmasının zorlaştığını, işini kaybetme korkusundan dolayı stres seviyesinde artış yaşadıklarını gösteriyor.
 
COVID-19 krizi aynı zamanda otomasyon ve dijitalleşmeyi hızlandırarak iş kayıplarını hızlandırdı. Bu alandaki veriler, mesleki cinsiyet ayrımcılığının artması nedeniyle işlerin geleceğinde cinsiyet eşitliği açısından önemli zorluklara işaret ediyor. Geleceğin meslekleri olarak tanımlanan işlerden sadece ikisi (İnsan kaynakları & Kültür yönetimi ve İçerik üretimi) cinsiyet eşitliğine uygun bir ortam sunarken, çoğu kadın diğer sektörlerde ciddi şekilde temsiliyet problemi yaşıyor. İleri seviyede teknik beceri gerektiren sektörlerde daha dengesiz bir dağılım olması da muhtemel. Örneğin, bulut teknolojilerinde kadınlar işgücünün sadece %14'ünü oluşturuyor; bu oran mühendislikte %20; veri bilimi ve yapay zekada ise %32.
 
Artan dijitalleşme, iş gücündeki kayıplar ve mesleki ayrımcılık gibi faktörlerin üzerine pandemi ortamının yarattığı olumsuzlukların da eklenmesi, kadınlar için daha eşitsiz bir dünya yaratıyor. Cinsiyet temelli oluşturulmuş iyileşme politikaları ise bu etkileri azaltabilir. Raporun bu bölümde sunduğu öneriler arasında bakım sektörüne daha fazla yatırım yapılmasıyla birlikte erkekler ve kadınlar için bakım iznine eşit erişimin önünün açılması yer alıyor. Ayrıca, politika ve uygulamaların cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılığı engellemeye odaklanması gerektiği belirtiliyor. Daha eşit bir çalışma ortamı yaratmak için önerilen bir diğer çözümse tarafsız işe alma ve terfi uygulamalarını içeren yönetimsel uygulamalarla birleştirilen etkili beceri kazanma politikaları.
 
Raporun çıktıları değerlendirildiğinde cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken 135,6 yılın önümüzdeki dönemlerde daha da artmaması için pandemiden çıkarken ve devamında her konuya cinsiyet eşitliği lensinden bakmayı öğrenmek gerektiği açık bir şekilde görülüyor.

 

SHARE: READ MORE

16 April

Bilime dayalı hedefler ne kadar şeffaf?

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bilime dayalı kurumsal iklim hedefleri belirleyen işletmelerin sayısı arttıkça, uzmanlar bu sayıların nasıl hesaplandığı konusunu daha fazla incelemeye başladı. Bir yandan hedeflerin çevreye ve işletmelere faydaları üzerinde durulurken diğer yandan şeffaflık sorunları daha çok gündeme gelmeye başladı.
 
Bilime Dayalı Hedefler Girişimi (SBTi), şirketlerin Paris Anlaşması hedeflerine uyum sağlamaları için standartlar belirlemek ve iklim değişikliğiyle etkili mücadele etmek amacıyla 2015 yılında kurulan bir girişim. Hedeflerin bilime dayalı olarak adlandırılmasının sebebi Paris Anlaşması'nın hedeflerine en son iklim biliminin gerekli gördüğü şekilde yani küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefine ulaşma çabalarını sürdürmek. Bilime dayalı hedefler, Paris Anlaşması'nın hedefleriyle stratejilerini uyumlu hale getirme konusunda dünyanın en büyük salım yapan şirketlerine yardımcı olarak, düşük karbon ekonomisine geçişi hızlandırmayı ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmeyi hedefliyor.
 
Girişimin en son ilerleme raporuna göre, Siemens, Heineken ve S&P Global dahil olmak üzere 50 sektörden 1.000'den fazla şirket salımlarını azaltmak için SBTi ile birlikte çalışıyor. Bu şirketler, küresel sermaye değerinin yaklaşık %20'sini oluşturuyor bu da yaklaşık olarak 20,5 trilyon doları temsil ediyor. Ayrıca girişime katılan işletme sayısı da gün geçtikçe artıyor.
 
SBTi'ye bağlı işletmelerden 185 şirket yöneticisinin katıldığı YouGov anketine göre, bilime dayalı hedefler işletmelere önemli avantajlar sunuyor. Tüketicilerin, seçimlerinin çevre üzerindeki etkilerinin giderek daha fazla farkına varması ve etik tüketimin giderek yaygınlaşması ile markalar da sürdürülebilirlik konusundaki itibarlarını daha fazla önemsemeye başladı. Ankete katılan şirket yöneticilerinin yüzde 79'u da, Bilime Dayalı Hedefler Girişimi’nin şirketleri için en önemli ticari faydalarından birinin güçlendirilmiş marka itibarı olduğunu belirtiyor. Örneğin, çok uluslu teknoloji şirketi Dell bilime dayalı bir hedef belirlemenin, müşterilerinin kendisinden beklediği kurumsal sorumluluk düzeyini göstermenin bir yolu olduğunu söylüyor.
 
Sürdürülebilirliği bir işletme güvenilirliği ölçütü olarak kullanan yalnızca müşteriler değil. Yatırımcılar da işletmelerin çevre politikalarına giderek daha fazla ilgi gösteriyor. Ankete katılan yöneticilerin yaklaşık yüzde 52'si bilime dayalı hedef taahhütlerinin yatırımcıların işlerine olan güvenini artırdığını söylüyor.
 
Anketten çıkan bir diğer sonuç da bu hedefleri benimsemenin şirketlere dayanıklılık kazandırdığı. Hükümetler Paris Anlaşması’nı uygulamak ve taahhütlerini yerine getirmek için çalışmaya devam ettikçe, şirketler yoğun salıma yol açan faaliyetleri sınırlamak için daha fazla düzenlemeyle karşı karşıya kalabilir. Yöneticilerin %35’i bilime dayalı hedefler belirlemenin onlara önümüzdeki dönemde karşılaşacakları düzenlemelere karşı daha fazla direnç sağladığını bildirdi. Ankete katılanların %63’ü, bilime dayalı bir hedef belirlemenin şirketlerinde halihazırda yeniliği teşvik ettiğini söylerken, yüzde 50'den fazlası 2030 yılına kadar ürünlerinin ve hizmetlerinin en az yarısının düşük karbonlu olmasını beklediklerini söylüyor.
 
Fakat bu hedefleri eleştirenlerin sayısı da bir o kadar fazla. Bilime Dayalı Hedefler Girişimi’ne (SBTi) teknik danışmanlık veren Bill Baue, girişimin yönetim kuruluna resmi bir şikayette bulundu ve büyük şirketlerin iklim hedeflerini belirlemesinde kullanılan çerçeveyi eleştirdiği bir Medium yazısı yayınladı. Baue’ya göre bu hedefler iddia edildiği gibi bilime dayalı bir yaklaşıma sahip değil ve SBTi’nin kendi çıkarlarını gözetmesinin bir sonucu.
 
Şirketler “bilime dayalı” etiketli iklim hedeflerini dile getirdikçe, planları ve eylemleri de daha fazla incelenmeye başlandı. Greenpeace International yöneticilerinden Jennifer Morgan SBTi’nin kamuoyundaki şüpheciliği gidermek için şeffaflığa ve hesap verebilirliğe ek bir vurgu yapılması gerektiğini belirtiyor ve şirketlerin bu hedefleri yatırım planlarıyla desteklemesini öneriyor. Baue, SBTi'yi, geliştirilen kurumsal hedefleri hesaplamak için iki yöntem oluşturmak ve daha güçlü emisyon kesintileri sağlayabilecek yöntemi hariç tutmakla suçluyor. Şirketlerin hangi yöntemi seçtiği konusunda şeffaflık olmadığını da ekliyor. Baue bu endişelerini BM Küresel İlkeler Sözleşmesi, Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), WWF ve CDP başkanlarından oluşan yürütme kuruluna taşıdı. Bu endişelerini yayınlamasının ardından, girişiminin çeşitliliği arttırmak bahanesiyle kendisini hariç tutarak yeni bir danışma grubu oluşturduğunu öğrendi. SBTi daha sonra önceki danışmanlarına bir iç iletişim hatası nedeniyle üyeliklerinin sona ermesi konusunda bilgi veremediğini ve bu hatadan büyük pişmanlık duyduğunu iletti.
Science Based Targets Girişimi ise hakkındaki iddialara karşı misyon hatırlatması yaparak cevap verdi: "Misyonumuz, net sıfır 1,5°C’lik bir dünya için kurumsal emisyonları azaltmaktır ve bu hedef karar verme sürecimizin merkezinde yer almaktadır."
 
Environmental Research Letters dergisi tarafından yayımlanan bağımsız bir çalışma, kurumsal iklim hedefleri belirlemek için kullanılan yedi yöntemi değerlendirdi. Bu yöntemler arasından ABD merkezli Sürdürülebilir Organizasyonlar Merkezi (CSO) tarafından geliştirilen metodolojinin, 1,5°C iklim bilimi ile uyumlu olduğu ve küresel karbon bütçesinin aşılması riskini taşımadığı belirlendi. Bu metodoloji başlangıçta SBTi tarafından onaylanırken, son yıllarda kullanımdan çıkarıldı. SBTi ise CSO metodolojisinin kullanılmama nedeni olarak yöntemin ekonomik performans göstergelerine fazla önem vermesini gösterdi. Bu karar, ekonomik performans göstergelerinin şirket düzeyinde emisyonlarla zayıf bir bağlantıya sahip olduğu yönündeki endişelere dayanıyordu. Bunun yerine SBTi, şirketlerin emisyonlarını Mutlak Daralma Yaklaşımı (ACA) olarak bilinen bir yönteme göre azaltmalarını tavsiye ediyor. Bu yöntem, Environmental Research Letters’ın çalışmasında incelenen diğer yöntemlere göre karbon bütçesinin 2050'ye kadar aşılması konusunda çok daha büyük bir riske sahip. SBTi, bu yöntemi, şirketlerin 5-15 yıllık hedefler belirlemelerine yardımcı olmak için kullandığını ve bunun için yöntemin hiç aşma göstermediğini veya sınırlı bir aşım olduğunu söyledi. SBTi tarafından önerilen ve Sektörel Dekarbonizasyon Yaklaşımı (SDA) olarak bilinen ikinci yöntem, sıcaklığı 1,5°C yerine 2°C’nin  altında tutma amacında. Bu yöntemle yalnızca güç araçları 1,5°C hedefiyle uyumlanabilir. Bunun nedeni, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın sektörel yaklaşımı 2°C ile uyumlu senaryoları kullanılarak geliştirilmiş olması.
 
Montreal'deki Concordia Üniversitesi'nde yayınlanan konuyla ilgili son araştırmanın ortak yazarı Anders Bjørn, SBTi'yi şirketlerden daha fazla şeffaflık talep etmeye çağırdı. SBTi kapsamında iklim hedefleri belirleyen şirketler, hedeflerini belirlemek için hangi yöntemleri kullandıklarını genellikle açıklamıyorlar. Yöntemde bir seçim olduğundan söz bile edilmediğinden bahseden Bjørn şirketlerin hedeflerinin küresel emisyon bütçesini nasıl paylaşacaklarına dair bir etkisi olduğu konusunda dürüst olmaları gerektiğini ekledi.
 
İklim krizinin olumsuz etkilerinden şirketlerin somut eylemleri olmadan kurtulmak neredeyse imkansız. Dünyadaki karbon salımının çoğunluğundan sorumlu olan şirket faaliyetlerinin daha şeffaf yöntemlerle ölçülmesi ve açık hedefler belirlenmesi 1,5°C hedefine ulaşabilmek için oldukça önemli.
 
 

SHARE: READ MORE

14 April

Dünyanın en fazla sera gazı yayan kuruluşlarını kapsayan araştırma yayınlandı

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyanın en fazla sera gazı salan kuruluşlarının iklim değişikliği konusunda gerekli önemleri almalarını sağlamayı amaçlayan yatırımcı girişimi Climate Action 100+, şirketlerle bir kıyaslama (benchmarking) çalışması gerçekleştirdi. Yaklaşık 54 trilyon ABD doları değere sahip varlığı yöneten 575’ten fazla yatırımcının yer aldığı Climate Action 100+, odaklandıkları 167 kurum ile iklim değişikliğine yönelik çalışmalar gerçekleştiriyor. Mercek altına alınan şirketler arasında, temiz enerjiye geçiş için önemli bir konuma sahip olanların yanı sıra yıllık küresel endüstriyel salımların yüzde 80'ini oluşturan şirketler de yer alıyor.
“Net Zero Company Benchmark ” adı verilen kıyaslama çalışması, yüksek salım yapan şirketlerin performansını Climate Action 100+ girişiminin üç temel hedefi doğrultusunda karşılaştırıyor: Sera gazı salımının azaltılması, kurumsal yönetimin iyileştirilmesi ve iklimle bağlantılı finansal beyanların güçlendirilmesi. Çalışma bu kapsamda, şirket stratejilerinin net-sıfır gelecekle uyumlu olması ve küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlı kalması için gerekli dokuz gösterge tanımlıyor.
Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde öne çıkan sonuçlar arasında, kapsama alınan hiçbir kurumun belirlenen dokuz göstergenin tümünde yüksek performans göstermediği yer alıyor. Bununla birlikte çalışma ayrıca hiçbir şirketin 2050 veya daha öncesinde net-sıfır karbon salım hedeflerine nasıl ulaşacaklarına dair bir plan açıklamadığını gösteriyor. 
Çalışmada öne çıkan sonuçlar
1-Odaklanılan şirketlerin %52’si 2050 veya daha öncesinde net-sıfır karbon salım hedefine ulaşmak istediklerini açıklamış durumda. Ancak bu taahhütlerin yaklaşık yarısı (%44) şirketlerin Kapsam 3 salımlarını görmezden gelerek, hesaba katmıyor.
2-Şirketlerin uzun dönemli iddialı hedefleri olsa da, bu amaca nasıl ulaşacaklarına dair kısa ve orta vadeli hedeflere sahip değiller. Çalışma, 107 şirketin orta vade (2026-2035) hedefler belirlediğini ve yalnızca 75 şirketin kısa vadeli (2025) hedefler belirlediğini ortaya koyuyor.
3-Odaklanılan şirketlerin yalnızca altısı gelecek sermaye giderlerinin uzun vadeli salım azaltım hedefleriyle uyumlu olmasına dair taahhütte bulunmuş. Bununla birlikte, hiçbir şirket gelecekteki sermaye giderlerinin sıcaklık artışını 1,5 derecede tutmak hedefiyle uyumlu olmasına dair taahhütte bulunmamış.
4-Kapsama dahil edilen şirketlerin %87’si iklim değişikliğini üst yönetim seviyesinde ele alsa da yalnızca kurumların üçte biri yöneticilere yaptıkları ödemeleri iklim değişikliği hedefleriyle ilişkilendiriyor. 
5-Değerlendirilen şirketlerin neredeyse dörtte üçü, beyanlarını İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) tavsiyeleriyle uyumlu hale getirmeye dair taahhütte bulunuyor. Ancak yalnızca %10’u tüm şirketi kapsayan ve 1,5 derece hedefini içeren iklim senaryosu planlamasını kullanıyor.
Kurumlar iklimle ilgili giderek daha iddialı hedefler açıklasa da, gerçekleştirilen çalışma bu taahhütlerin yerine getirilmesinin önünde daha çok uzun bir yol olduğunu ortaya koymakta. Nispeten düşük performans gösteren şirketler, dünyanın en büyük şirketlerinin çoğunun hâlâ net sıfır ekonomiye geçişin ilk aşamalarında olduğunu gösteriyor. Kıyaslama, bu kapsamda bir yandan “net sıfır” ekonomiyle uyumlu iş stratejisinin ne gerektirdiğini ortaya koyarken, bir yandan da gelecek dönemlerde yapılacak kıyaslama çalışmaları için de bir temel oluşturulmasını sağlıyor.
İlerleyen dönemlerde, Climate Action 100+ yayınladıkları şirket değerlendirmelerini bir adım daha ileri götürerek, sektör bazlı analizler gerçekleştirmeyi planlıyor. Bununla beraber, kıyaslama çalışmasının mevcut en son veriler, paydaş girdileri ve geri bildirimleriyle güncellenmeye devam etmesi hedefleniyor.

 

SHARE: READ MORE

14 April

Sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu araçlara detaylı bakış

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir finans, hükümetler ve kurumlar çevresel, sosyal ve yönetim (ÇSY) faktörlerine daha fazla ilgi gösterdikçe hız kazanmaya devam ediyor. COVID-19’la ekonominin, kurumların ve bireylerin sosyal ve çevresel zorlukları dikkate alarak sorumlu bir şekilde iyileşmesi ihtiyacı ortaya çıkınca 2020 yılında sürdürülebilir finansa gösterilen ilgi hızlı bir şekilde arttı. Geçtiğimiz yıl küresel sürdürülebilir finans piyasası 732 milyar dolara ulaşarak 2019 yılına göre %29 artış gösterdi.
Sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu araçlar arasında yeşil tahviller, yeşil krediler, sosyal tahviller, sürdürülebilirlik tahvilleri, sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller ve krediler, düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’yle bağlantılı tahviller bulunuyor. Mondaq’da yayınlanan, David Seville ve Janet Holmes tarafından hazırlanan bir yazı, hızla büyüyen sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu bu araçları detaylı olarak inceleme fırsatı sunuyor.  
Yeşil tahviller: Yeşil tahvil getirileri, Uluslararası Sermaye Piyasaları Birliği (ICMA) tarafından yayınlanan Yeşil Tahvil İlkeleri’nce tanımlanan yeni ve/veya mevcut “Yeşil Projeler” için finansman veya yeniden finansman sağlamak için uygulanıyor. Bu kapsamda, yeşil tahvillerin net çevresel etkiye sahip olması ve bunun değerlendirilebilir ve mümkünse ölçülebilir olması gerekiyor. 2020 yılının ilk yarısında COVID-19 nedeniyle yeşil tahvillerin büyümesi yavaşlasa da, yeşil tahviller 2020 yılında 295 bin milyar dolar ile sürdürülebilir finans piyasasının neredeyse yarısını oluşturdu.
Bunun yanı sıra, iklim dirençli tahviller, yeşil tahvillerin bir alt kümesini oluşturuyor. Bu tür tahvillerin getirileri varlıkların ve sistemlerin iklimle ilgili stresler ve şoklar karşısında dirençli olma, uyum sağlama veya dönüştürme becerilerini geliştirmek için kullanılıyor. 2019’da Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)’nin 700 milyon dolar değerinde tahvil ihracı ilk iklim dirençli tahvilini oluşturuyordu.
Yeşil krediler: Yeşil krediler, Kredi Piyasası Birliği tarafından geliştirilen Yeşil Kredi İlkeleri’nde tanımlanan yeni ve/veya mevcut uygun “Yeşil Projeler” için finansman veya yeniden finansman sağlamak için kullanılıyor. Yeşil Projeler, hem Yeşil Tahvil İlkeleri hem de Yeşil Kredi İlkeleri altında aynı şekilde tanımlandığından, yeşil krediler, yeşil tahvillerle benzerlik taşıyor.
Sosyal tahviller: Sosyal tahvil getirileri, ICMA'nın Sosyal Tahvil İlkeleri’nde tanımlanan yeni ve/veya mevcut “Sosyal Projeler” hedefli finansman veya yeniden finansman amaçlı sunulmakta. Sosyal Projeler, uygun fiyatlara temel altyapının sağlanması ve teşvik edilmesi, temel hizmetlere erişim, uygun fiyatlı konut ve gıda güvenliği gibi konu başlıklarını içeriyor. Piyasaya bakıldığında, pandemi etkilerine yönelik sosyal tahviller bulunması nedeniyle, 2020’de sosyal tahvillere gösterilen ilginin ciddi şekilde arttığını söylemek mümkün.
Sürdürülebilirlik tahvilleri: Sürdürülebilirlik tahvillerinin getirileri yalnızca, ICMA'nın Sürdürülebilirlik Tahvil Kılavuzu’na uygun şekilde hem Yeşil Projelerin hem de Sosyal Projelerin bir kombinasyonunun finansmanı veya yeniden finansmanı için uygulanıyor.
Sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller ve krediler: Bu tahviller, sürdürülebilirlik stratejisi, hedef ve performans göstergelerinin belirlenmesi gibi ihraç öncesi beyanlar ve performansın doğrulanması gibi ihraç sonrası beyanlar gerektiriyor. 2020 Haziran ayında ICMA tarafından yayınlanan “Sürdürülebilirlikle Bağlantılı Tahvil İlkeleri” piyasada bu konuya gösterilen ilginin artışını yansıtıyor.
Düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri: Bu tahvillerinin getirileri, bir firmanın çevresel etkisini veya karbon salımlarını azaltmasının finansmanı için kullanılıyor. Düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri, çevresel etkilerini azaltmak için önemli adımlar atan ancak Yeşil Proje olarak nitelendirilebilecek bir projeleri olmadığından yeşil tahvil ihraç edemeyenler için iyi bir seçenek olarak görülüyor. Bu tahviller aynı zamanda bir geçiş çerçevesinin yayınlanmasını, İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) tavsiyelerine uygun beyanları, Paris Anlaşması'nın hedeflerine bağlılığı veya 2050'ye kadar sıfır salım hedefine ulaşmak için onaylanmış hedefleri ve geçiş performansına dair raporlamayı gerektiriyor.
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bağlantılı tahviller: Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bağlantılı tahviller, Birleşmiş Milletler'in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na dayalı anlaşmaları içeriyor. İhraççılar, bu anlaşmaları kararlaştırılan zaman çerçevesinde yerine getirmezse cezalandırılıyor.
Küresel olarak sürdürülebilir finans piyasasının önümüzdeki yıllarda büyümesi bekleniyor. Bu büyüme beklentisinin ardında hükümetlerin ve şirketlerin iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik taahhütleri ve pandemi sonrası iyileşme planları yer alıyor. Bununla birlikte yatırımcıların şirketler ve diğer ihraççıların sürdürülebilirlik hedefleri kapsamında ölçülebilir taahhütler vermesine yönelik artan beklentileri de önemli bir itici güç olarak görülüyor.
 
 

SHARE: READ MORE

2 April

İklim değişikliğinin meşrutiyeti

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu etkilere adapte olmak için ortaya konulan süreçte gerekli bilgiler bilim insanları tarafından sağlanıyor ve eylemler siyasi yetkililer tarafından yürütülüyor. Ancak bu alanda başarıya ulaşılabilmesi için vatandaşların da dahil olacağı kolektif bir çaba çok önemli. Bireysel hakların nerede bitip kolektif sorumluluğun nerede başladığına ise insanlar ve onları temsil eden kurumlar karar verecek.

Geçtiğimiz Ocak ayında Hollanda, dünyanın dört bir yanından hükümet temsilcilerinin salgın sonrası iyileşme planlarını tartıştıkları dijital bir İklim Uyum Zirvesi'ne (Climate Adaptation Summit) ev sahipliği yaptı. Katılımcıların büyük bir kısmı iklim değişikliğine uyumu teşvik etmek ve ekonomiyi canlandırmak için, ucuz kamu finansmanından yararlanarak gerçekleştirilecek olan, yeşil altyapıya yönelik devlet yönlendirmeli yatırımların önemini vurguladı.

İklim sistemindeki kaçınılmaz değişikliklerin halihazırda devam etmekte olduğuna dair artan kanıtlar göz önüne alındığında, adaptasyona odaklanmak takdir edilesi bir hareket olarak görülüyor. Ancak artan devlet müdahalesinin anayasal sonuçlarına da dikkat etmek gerekiyor. Devletler, gücünü tüm ekonomiyi iklime dayanıklı hale getirmek gibi toplum çapında bir mesele için kullanma sözü verdiğinde, bu eylemlerinin meşrutiyetinin kaynakları ve kapsamı hararetli bir tartışmaya dönüşmekte.

Pek çok ülkenin mahkemelerinde bu durumun örneklerini görmek mümkün. 2015 yılında, bir sivil toplum örgütü olan Urgenda, halkını, iklim değişikliğinin düşük seviyeli ülkeler için oluşturduğu yüksek riskten koruyamadığı gerekçesiyle Hollanda hükümetine dava açtı. Bu, devletin ulusal emisyon azaltma hedeflerine ulaşılamamasının bir devlet ihmalinin kanıtı olduğu anlamına geliyor. 2019'da Lahey'deki Yüksek Mahkeme Urgenda’nın lehine karar vererek devleti daha büyük emisyon kesintileri yapmaya zorladı.

Urgenda davası başlangıçta haksız fiil hukukunun bir uygulaması olarak görülmüş olsa da nihayetinde Hollanda devletinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine bağlı. Ancak odak noktası tüm nüfusun yaşadığı risklere kaydığı için anayasal bir mesele haline geldi. Yargıtay'ın kararı, iklim değişikliğinin bilim tarafından öngörülen etkilerini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi ve böylece devletin harekete geçmeye dair yükümlülüğü olduğuna karar verdi. Bu sonuç doğrultusunda diyebiliriz ki, iklim değişikliğini hafifletmek için geçerli olan salım kesintileri gibi yükümlülükler, adaptasyon yatırımları için de geçerli olabilir.

Öte yandan sistemik bir iklim adaptasyonu, fiziksel koşullarda artık tepki oluşturacak büyük bir dönüşüm olması halinde mümkün olabilir. Örneğin yirminci yüzyılın başlarında, kırsal toplumlardan kentsel tüketim ekonomilerine geçişle birlikte insan nüfusu üç katına çıktı. Sonuç olarak beklentiler değişti. Zengin ve ayrıcalıklı nüfus, daha önce yaşamın bir parçası olarak kabul edilmiş olan riskleri (sel ve kuraklık) artık tahammül edemez oldu.

Büyük Buhran döneminde, hükümetler, idaresi zor olan ortamı kontrol etmek ve bu ortamın ekonomik büyümeyi ve istikrarı tehdit etmesini önlemek için tasarlanmış altyapısal modernizasyon programlarını kullandılar. Barajların, setlerin ve kanalların çoğalması, bu anlamda oldukça önemli bir  egemenlik göstergesi haline geldi. Ekonomik özgüvensizliğe karşı yapılan bu teknokratik savaşın özü, devletlerin, bugün, iklim değişikliğine gösterdiği tepkilerden farksız değil.

Bireysel hakların nerede bittiğine ve kolektif sorumluluğun nerede başladığına dair ortak bir anlayış olmadan, sistematik bir dönüşüm yaratmak niyet ne olursa olsun zorlu bir mücadele. Bu nedenle iklime uyum projeleri, doğaları gereği sadece teknokratik olursa, kamu politikasının temelini oluşturamazlar. Aksine, devlet ile vatandaşları arasında yeni bir sözleşme düzenlemesi gerekir. Aslında, toplumun katlanabileceği riskleri tanımlayan ve tahammül edilemeyen tehditlere karşı toplu eylem için bir eşik belirleyen anayasal bir düzenleme geliştirilmelidir.

Modern anayasacılık çiçek hastalığı ve sarıhumma krizleriyle birlikte geliştiği için, halk sağlığı bu tür düzenlemelerin nasıl ortaya çıktığı konusunda bir örnek oluşturabilir. ABD Yüksek Mahkemesi, 1905'te Jacobson v. Massachusetts davasında verdiği kararında, bir topluluğun kendisini ölümcül bir salgına karşı koruma hakkının çiçek hastalığına karşı aşı olmayı reddeden kişilere karşı harekete geçmesine izin verdiğine dair zorunlu aşılamayı yasalaştırmayı da dahil etmek üzere hüküm verdi.

O zamandan bu yana çoğu demokraside, bir asırlık yargı denetimi ve değerlendirmesi, halk sağlığını yönetmek için devlet politikalarına meşruiyet veren çok sayıda anayasal doktrin üretti. Bu imtiyazlar, COVID-19 salgını sırasında çok açık bir şekilde görüldü. Mesela hükümet tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasakları, bireysel özgürlükleri, çok az görülen bir şekilde, yargılama olmaksızın kısıtladı. Vatandaşlar, bu müdahaleleri büyük ölçüde sadece geçmiş içtihat nedeniyle değil, hukuk sisteminin bugün olduğu yere ulaşmak için sindirdiği tüm sosyal ve siyasi tarih nedeniyle kabul ettiler. Bir bakıma, halk sağlığının önemi konusunda gerçekleştirilen onlarca yıllık tartışmalar hem mahkemelerin hem de politikacıların güvenini kazanan geniş epidemiyolojik veri yığınları ve zaman içinde güven inşa eden devlet kurumları, üniversiteler, düzenleyiciler gibi birçok kuruma yapılan büyük yatırımlar, vatandaşların halk sağlığını önemli bir kolektif öncelik haline getiren bir dizi ilkeyi benimsemesinde yardımcı oldu.

İnsanlar, bugünlerde iklim değişikliğinin normatif değer kazandığı kritik noktaya ulaştı. Devletin kararlaştırdığı ve düzenlediği eylemi haklı çıkaran kanıtlar büyümeye devam ediyor. Ancak iklim uyumu halk sağlığı kadar acil ve belirgin bir zorunluluk olsa da, henüz aynı düzeyde geniş tabanlı kabul görebilmiş değil. İklim politikasının teknokratik bir projeden daha fazlası haline gelmesi için, hükümetlerin sadece altyapı ve arazi kullanım değişikliklerine değil, aynı zamanda entelektüel sermayeye, düzenleyici kurumlara, araştırmaya ve eğitime de yatırım yapması gerekli. Şimdi ise, iklim değişikliği çağında bireysel haklar ve kolektif sorumluluk arasındaki sınırları belirleyecek tartışmalara halkın katılımını sağlamanın tam zamanı. Devlet iktidarının kullanımının sınırlarının modern anayasacılığın temelini oluşturduğu düşünüldüğünde, iklim adaptasyonunun toplumca benimsenmesi önemli bir anayasal anı temsil ediyor olacak.


SHARE: READ MORE

2 April

BlackRock'ta ayrımcılık ve taciz suçlamaları

*Bu haberi 6 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyanın en büyük global yatırım yönetim şirketlerinden Blackrock, iş yerinde uygulanan cinsel taciz ve ırk ayrımcılığı iddialarıyla gündemde.
 
BlackRock, ırkçılık ve cinsiyetçilikle dolu yatırım sektöründe kendini çeşitlilik ve kapsayıcılık girişimlerinin lideri olarak konumluyor. Ancak bazı çalışanlar şirkette yaşadıklarının bu vizyonla taban tabana zıt olduğunu iddia ediyor. Şirketin kredi ürün stratejisi grubunda analist olarak çalışan Arap asıllı Amerikalı Essma Bengabsia, yaklaşık bir yıldır çalıştığı BlackRock’tan ırkı, dini ve cinsiyeti nedeniyle tacize ve ayrımcılığa uğradığı için ayrıldı. Yaşadıklarını anlattığı “#MeToo at BlackRock” adlı yazısı ise büyük yankı getirdi ve diğer çalışanların bu açıklamalardan güç alıp yaşadıklarını anlatmasını sağladı.
 
İddialar üzerine Institutional Investor, dokuz aylık bir soruşturmanın parçası olarak Bengabsia da dahil olmak üzere şirketin eski ve mevcut 12 çalışanıyla BlackRock’taki deneyimleri hakkında konuştu. Bu konuşmalar iş ortamında sistematik ayrımcılığa ve tacize maruz kalan çalışanların yaşadıklarını ortaya çıkardı. Çalışanlar, ne tür pornografiyi tercih ettikleri gibi uygunsuz sorulara ve patronları tarafından taciz içerikli tekliflere maruz kaldıklarını anlattılar. Siyah ve Latin kökenli çalışanlar, işleri konusunda agresif ve isteksiz olarak etiketlendiklerini, beyaz iş arkadaşlarına göre daha kötü pozisyonlarda daha düşük maaşla çalışmak zorunda bırakıldıklarını söylediler. Bazıları kendilerine verilen kötü performans değerlendirmelerini de bu algılar ile ilgili olduğunu belirtiyor.
 
Şirketin sözcüsü ise bu iddialara yönelik olarak e-posta yoluyla "BlackRock çeşitliliği gözeten ve kapsayıcı bir kültür oluşturmaya çalışan bir firmadır. Anlatılan hikayelerin bazıları dehşet verici ve bu tür davranışlar BlackRock'ta asla yer almamalıdır." şeklinde bir açıklama yaptı.
 
BlackRock 2009'da, 15,2 milyar dolarlık bir maliyetle iShares'ı oluşturan San Francisco merkezli Barclays Global Investors'la (BGI) birleştikten sonra dünyanın en büyük yatırım yönetim şirketi oldu. BGI birleşmesi yoluyla şirkete katılan altı eski BlackRock çalışanı, satın almanın ardından iş ortamında BlackRock’ta eskiden beri var olan “kanka kültürünün” değişmeye başladığını belirtiyor. Her biri, ya sessiz kalmaları konusunda bir anlaşma imzaladıkları için ya da konuşmanın kariyerlerini nasıl etkileyeceği konusunda endişelendikleri için, isimsiz kalmak koşuluyla Institutional Investor’a konuştu.
 
Eski çalışanların aktardıklarına göre, yakında iShares'e liderlik edecek bir BlackRock yöneticisi olan Mark Wiedman, iki işletmenin birleşmesine yardım etmekle görevlendirildi. Devralma üzerinde çalışmak için San Francisco'ya uçtuğu ve birkaç BGI genel müdürleriyle akşam yemeği yediği bir sırada masadakilere yönelttiği uygunsuz sorularla çalışanları rahatsız etmişti. Kıdemli çalışanlarla tanıştığı bu yemekte onlara ne tarz iç çamaşırı tercih ettiklerini sormuş ve cevap vermek istemeyen bir kadın yöneticiye aynı soruyu defalarca yöneltmişti.
Bu ve benzeri yemeklere katılan diğer birçok çalışan da bu soruların ve genel ortamın rahatsız edici olduğu konusunda hemfikir. Wiedman’ın görevi sadece yeni çalışanlarla tanışmak değildi, aynı zamanda kimin işini elinde tutacağını kimin kaybedeceğini de belirleme yetkisine sahipti. Bu da çoğu çalışanın o rahatsız edici yemeklere neden gitmek zorunda hissettiğinin bir cevabı.
BlackRock’ta şu an uluslararası ve kurumsal stratejinin başında olan Wiedman, bu akşam yemekleri sorulduğunda bir e-postayla, "Meslektaşlarımdan herhangi birini rahatsız ettiysem çok üzgünüm," dedi. “Bu yorumlar, başarısız olan bir iletişim kurma çabasının sonucu. Kelimelerin önemli olduğunun farkındayım ve o zamandan beri söylediklerimin etkisi konusunda daha fazla farkındalığa sahip olmak için çalışıyorum. BlackRock'ta öğrenmek ve büyümek ve daha kapsayıcı bir kültüre katkıda bulunmaya devam etmek için işbirliği içinde çalışmaya kararlıyım." Wiedman, şimdilerde şirketin CEO’su Larry Fink’ten sonra görevi alacak potansiyel kişi olarak görülüyor.
 
Bir başka taciz olayı BlackRock'un BGI'yi tamamen devralmasından birkaç yıl sonra, Kasım 2015’te yaşanıyor. BlackRock’ta işe başlayan siyah bir kadın iş arkadaşlarıyla birlikte bulunduğu bir parti esnasında patronunun sözlü tacizine maruz kaldığını aktarıyor. Patronunun kendisi ve bir başka meslektaşının bedenleri hakkında yorum yapmaya başladığını anlatıyor: “Bir kadın olarak, erkeklerden gelen kötü davranışa bir noktaya kadar alıştım ve bu konuda çok fazla tepki vermiyorum fakat sınırı aştıklarında da durmaları gerekiyor.” Gecenin sonunda aynı kişinin kendisini ısrarla eve bırakmaya ve yukarı çıkmaya çalıştığını anlatıyor. İlerleyen günlerde aynı kişiden ısrarlı mesajlar alınca durumu insan kaynaklarına açmaya karar veriyor. Patronun bu davranışları hakkında bir soruşturma başlatılsa da aynı görevde kalmasına ve aynı ekibi yönetmesine karar verildi ve soruşturma hiçbir zaman çözümlenmedi.
 
Sosyal medyada #metoo (ben de) hareketinin ortaya çıkması ve hızla büyümesiyle cesaretini toplayan mağdurlar öne çıkıp kongre üyelerinden medya şirketi liderlerine kadar farklı alanlardaki bilindik isimlerden işyerinde cinsel tacize uğradıklarını anlatmaya başladı.
The New York Times tarafından yayınlanan açıklamaya göre, Ekim 2017'den Ekim 2018'e kadar alenen suçlanan 201 erkekten sadece üçünün finans alanında çalıştığını ortaya koydu. Wall Street’in bu büyük dalgadan nasıl kaçabildiği ilerleyen yıllarda merak konusu oldu. Bazıları köşe yazarı Susan Antilla’nın, Smith Barney ve diğer komisyoncularda gerçekleşen cinsel tacizi detaylandıran Tales From the Boom-Boom Room: Women vs. Wall Street isimli kitabıyla bu hesaplaşmanın daha önce yapıldığını düşünüyordu. Bazıları ise finans alanındaki insanların gizlilik kültürü nedeniyle sessiz kaldığını düşünüyordu.
 
BlackRock çalışanları şirkette yaşadıklarıyla firmanın dışa yansıttığı görüntüsü arasında büyük bir uyumsuzluk olduğunu düşünüyor. Bu uyumsuzluk duygusu BlackRock’ın George Floyd'un ölümüne, Central Park'taki Amy Cooper olayına ve Black Lives Matter hareketinin büyük bir tepki haline gelmesine ilişkin yaptığı paylaşımlarla daha da arttı.  
 
Bengabsia'nın Medium'daki gönderisinin yayınlanmasının ve firma aleyhine açılan ayrı bir davanın ardından, BlackRock'un insan kaynakları başkanı, firmanın bu son davalarda ayrımcılık veya taciz kanıtı bulamadığını fakat bireylerin firmanın ilkelerine uymadığı durumlarda sorunlar olabildiğini söyledi.
 
BlackRock CEO’su Larry Fink, Mayıs ve Haziran aylarında çalışanlara gönderdiği, çalışanların işe alımını ve yönetimini daha kapsayıcı hale getirme, şirketi ırksal eşitliği ve sosyal adaleti savunmak için kullanma ve bu amaçlar için para bağışlama planlarını açıklayan iki mektup yayınladı. 2021 yılında CEO'lara yazdığı yıllık mektubunda ırk ve çeşitlilik konularını da ele aldı. Mektupta "Sürdürülebilirlik raporlarının, işe alım stratejilerinde çeşitliliği, eşitliği ve kapsayıcılığı gözetecek iyileştirmelerin yansıtılması gerekiyor" diye belirtirken, "BlackRock’ta biz de bu standarda göre hareket ediyoruz." diye de ekledi.
 
Oysaki şirketin siyah çalışanları bu standartlara uyulmadığını belirtiyorlar. Beyaz iş arkadaşlarına göre daha az mentorluk aldıklarını, çalışmalarında "isteksiz" olarak adlandırıldıklarını ve kötü takım oyuncuları olduklarının söylendiğini ve yöneticilerinden olumlu geri bildirimlere rağmen kötü performans değerlendirmeleri aldıklarını bildiriyorlar.
Black Lives Matter protestolarının ortasında, bir önceki yaz BlackRock'a finansal piyasalar danışman analisti olarak katılan Mugi Nguyai, beyaz ayrıcalığı üzerine bir panel oluşturmak için meslektaşlarıyla birlikte çalışmaya başladı. Bütün konuşmacılar hazırken ve 300’e yakın katılımcı bekleniyorken panele iki gün kala Nguyai’nin patronu orada olamayacağı için etkinliği iptal etti. Takip eden haftalarda Nguyai, etkinliği takvime geri getirmeye çalışınca
“ekip kültürüne uymayan, saldırgan, yıkıcı” olarak etiketlenmeye başladığını anlattı. Nguyai firmadan ayrılırken istifa mektubunda, BlackRock'un şimdiye kadar çalıştığı "en ırkçı yer" olduğunu yazdığını söylüyor.
 
Bu olaydan aylar sonra BlackRock'ta 2014'ten 2020'ye kadar çalışan siyah bir kadın olan Brittanie McGee, kendisine karşı ayrımcılık yapıldığını ve düşük ücret aldığını iddia ederek firmaya dava açtı. Dava üzerine BlackRock’un eski çalışan ilişkileri başkanı Tara Williams BlackRock’un CEO'su Fink dahil olmak üzere bu firmadaki çoğu yöneticinin çeşitlilik ve katılım konusunda başarısız olduğunu söyledi. Williams ayrıca BlackRock’un çeşitlilikteki başarısızlığını "acınası" olarak nitelendirdi ve sorunun insan kaynaklarına bulaşacak kadar sistematik olduğunu kabul etti.
 
Şirketin ayrımcılığından derinlemesine etkilenen iki çalışan Nguyai ve Bengabsia, BlackRock'a açık bir mektup yayınlayarak firmayı “az temsil edilen grupların karşılaşmaya devam ettiği sistematik ayrımcılığı” ele almaya çağırdı. Mektubun yayınlanmasının üzerine BlackRock'un küresel İnsan Kaynakları Başkanı Manish Mehta, yanıt olarak çalışanlara gönderdiği notta suçlamaların bir kısmını kabul eder gibiydi. Mehta bazı çalışanların arzu ettikleri BlackRock kültürünün yaşayamamış olabileceklerini söylerken yöneticilerinin konuyla ilgili eğitimlerinin genişleteceğini ve çalışan ilişkileri departmanı içinde ayrı bir ekip oluşturulacağını belirtti.
Şirket, 2021 yılı çeşitlilik ve katılım politikaları için şirket içindeki pozisyonlarda az temsil edilen grupların sayısının arttırılması, yönetici pozisyonlarında çeşitliğe gitmek gibi hedefler belirledi.
 
Şirket politikaları açısından her ne kadar doğru adımlar atılsa da çeşitliliğin sağlanmasında herkesin oynayacağı bir rol var. Bu roller bütün paydaşlar tarafından benimsenmedikçe ve takibi yapılmadıkça şirketler için kapsayıcılık ve çeşitlilik boş bir vaat olmaktan öteye gidemiyor. Finans sektörü de varlık yönetimindeki en önemli firmanın verdiği sözleri yerine getirip getirmeyeceğini görmek için bekliyor.
 

SHARE: READ MORE

2 April

Dünya nüfusunun yarısından fazlası 2050’de temiz suya ulaşamayabilir

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İnsanların tatlı su tüketimi, suyun yenilenme oranını çoktan aştığından araştırmacılar uzun bir süredir  bu temel doğal kaynağın tükenmekte olduğuna dair uyarılarda bulunuyorlar. Tatlı su tüketimi son 100 yılda altı kat arttı ve suya olan talep hala hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Tarım, sanayi ve enerji sektörleri toplam talebin % 90'ını oluşturuyor. Bununla birlikte ekonomik büyüme, kentleşme ve yaklaşık on milyarlık küresel nüfusun yaratacağı talebi karşılamak için 2050 yılına kadar en az %55 oranında daha fazla suya ihtiyaç duyulacağı öngörülüyor. Halihazırda, yirmi yıl öncesine kıyasla şu anda kişi başına düşen su miktarı oldukça daha az olduğundan üç milyardan fazla insan, genellikle şiddetli çatışmaları körükleyen ve önemli sorunları beraberinde getiren ciddi su kıtlığıyla karşı karşıya. Bazı araştırmacılara göre 2050'ye gelindiğinde, küresel çapta insanların yarısından fazlası su güvensizliği yaşayacak ve kurak bölgelerde iklim değişikliği kıtlığı artıracak. Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konseyi Başkanı Munir Akram, “Tek başına çölleşme, 100 ülkede yaklaşık bir milyar insanın geçimini tehdit ediyor. Yoğun su kıtlığı 2030 yılına kadar yaklaşık 700 milyon insanı yerinden edebilir” diye uyarıyor.

İklim değişikliği suya yönelik tehditlerden yalnızca birini oluşturuyor. Kirlilik de aynı zamanda su krizini şiddetlendiren bir durum. Güvenilir ve temiz olmayan içme suyu, dünyanın birçok yerindeki insan için potansiyel olarak ölümcül bir durum oluşturuyor. Everest Dağı'nın zirvesindeki karlar dahil olmak üzere hemen hemen tüm tatlı su kaynakları artık bir dereceye kadar kirlenmiş durumda. BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed “İklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve kirlilik gibi bağlantılı ve birbirini şiddetlendiren dünyasal krizler su kıtlığını artıracak” diye belirtiyor. Ayrıca, Mohammed’e göre, 2040 yılına kadar, dünyadaki 18 yaş altı çocukların dörtte biri -yaklaşık 600 milyon- su sıkıntısının son derece yüksek olduğu bölgelerde yaşamak zorunda kalacak.


Sulak alanların su kıtlığına karşı savaştaki önemi
Erişilebilir veya kullanılabilir tatlı su, dünyadaki tüm suyun % 1'inden daha azını oluşturuyor. Nehirler, göller, bataklıklar, turbalıklar ve yer altı akiferleri dahil olmak üzere kullanılabilir suların çoğu iç sulak alanlarda bulunuyor. Bu sulak alanlar doğanın su toplayıcıları ve temizleyicileri görevini üstleniyor. Ayrıca, yağmur ve sel suyunu yakalayarak, arındırarak ve gerektiğinde serbest bırakmadan önce depolayarak sürekli bir tedarik sağlayan küresel su döngüsünü etkinleştiriyorlar.

Dünya çapında, tüm ekonomik sektörlerde, su planlaması ve yönetimine sulak alanların başarılı entegrasyonu, çok çeşitli faydalar sağlayabilir. Yeterli su kaynakları ekonomik büyümeyi canlandırabilir, çatışmaları azaltabilir ve çevresel stresi hafifletebilir. Ancak bunu başarmak, devamlı artan talebi karşılamaya yönelik sürekli yatırım gerektiren bir sürece yol açıyor.

Peki bu kadar önemli olmasına rağmen neden sulak arazileri korumuyor ve kurtarmıyoruz? Bu alanların işlevsellikleri, özellikle su krizinin etki açısından Dünya Ekonomik Forumu'nun en büyük beş küresel riski arasında yer aldığı düşünüldüğünde, oldukça önemli bir konumda. Ancak, tatlı su kaynağının çoğunu sağlamalarına rağmen, tüm sulak arazilerin yaklaşık % 90'ı Sanayi Devrimi'nden bu yana yok oldu ve bu trend küreselleşmeyle birlikte daha da ivme kazanıyor. Günümüzde, geriye kalan birçok sulak alanın da kritik derecede tehlike altında olduğu belirtiliyor. Sulak alanlar genellikle tarım ve kalkınma için dönüştürülecek boş bir alan olarak görülüyor. Bu eğilim, sulak alanların dünyadaki su krizinin temelini oluşturan kritik rolünün anlaşılmadığını gösteriyor. Güvenli, emniyetli ve yeterli su tedarikini sağlamak için sulak alanların önemini daha iyi anlamamız gerekiyor.


Su kıtlığını engellemek için neler yapılabilir?
Sulak alanlarla birlikte su kaynağımızı artırmak için başka seçenekler de tabii ki mevcut, ancak hiçbiri ideal değil. Deniz suyunun tuzdan arındırılması çözdüğünden daha fazla sorun yaratıyor. Bulut tohumlama, bambaşka sorunları beraberinde getiriyor. Su tutma tesislerinin toplu inşası ise önemli yatırımlar gerektiriyor ve genellikle yerel ekonomilerin ve yaşam biçimlerinin düzenini bozma ihtimali taşıyor.

Bütün bu sebeplerle, COVID-19 krizi sonrasında oluşturulacak yeşil iyileşme planlarında (green recovery) sulak alanların kurtarılması en önemli öncelik olmalıdır. Daha da önemlisi, "damla başına daha fazla mahsul" elde etmek için, en büyük su tüketicisi olan tarım yeniden düşünülmeli ve yapılandırılmalı. Sulak alanları, su kirliliğini ve biyolojik çeşitliliği göz ardı eden üretim odaklı teşvikler hızla geri çekilmeli. Günümüzde bu çalışmalara dair iyi örnekler de bulunuyor. Birleşik Krallık’ın yeni Çevresel Arazi Yönetimi girişimi, arazi yönetimlerini, su idaresi ve sulak alanların korunması üzerine kuran çiftçileri ödüllendiren bir program niteliğinde.

Sanayi sektörü de sulak arazileri koruma ve bu alanların verimli kullanımında eşit bir şekilde sorumluluk alarak öne çıkmalı çünkü günümüzde işletmelerin hayatta kalması tamamen sağlıklı bir doğal çevreye bağlı.

Sulak alanların, süregelen tatlı su temini probleminin en iyi çözümü olduğu düşünülüyor. Bu durumun nedeni ise su kıtlığıyla savaş için ortaya konulan diğer seçeneklerin, aynı anda  yiyecek, ilaç ve gelir sağlayacak, sayısız türe ev sahipliği yapacak veya iklim değişikliğini hafifletecek yetiye sahip olmamaları. Kısaca diyebiliriz ki, halihazırda sahip olduğumuz doğal çözümleri korumak ve bunları akıllıca kullanmak su kıtlığına karşı alabileceğimiz önlemlerin başında geliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

2 April

COVID-19, mülteci hakları ihlali için bir bahane haline mi geldi?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyayı etkisi altına alarak milyonlarca kişinin ölümüne neden olan koronavirüs salgını özellikle mültecileri ağır şekilde etkiledi. Pandemi nedeniyle hak ihlalleri yaşayan mülteciler için bu durum salgın koşulları devam ettikçe artacak gibi gözüküyor.
 
Mülteciler dışlayıcı politikalara ve hak ihlallerine pandemiden önce de maruz kalıyordu. Politikacıların siyasi amaçları için mültecilerle ilgili korku üretmesi ve insanları manipüle etmesi mülteci haklarını uzun süredir tehlikeye atıyor. Avrupa'da 2015'teki "göç krizi" ile birlikte göç siyaseti özellikle zararlı bir hal aldı. Suriye, Afganistan, Irak ve Afrika'nın dört bir yanındaki ülkelerden gelen mülteciler denizde boğulurken veya kötü yönetilen kamplarda sıkışıp kalırken, AB üye devletleri sınırları kapatmak, çitler çekmek ve kısıtlamalar getirmek gibi önlemlerin yanında son olarak arama kurtarma çabalarını suç haline getirmişti.
 
Amerika Birleşik Devletleri’nde de Donald Trump’ın göç siyasetini seçim kampanyasının merkezi haline getirmesiyle benzer bir durum meydana geldi. Meksika'dan göçü "bir duvar inşa ederek" durdurmak ve bir zamanlar dünyanın en büyük mülteci yerleştirme programı aracılığıyla ABD'ye girebilen mülteci sayısını büyük oranda azaltmak seçim kampanyasının önemli vaatlerindendi. Zaten ciddi olan bu sorunlara salgının eklenmesi mülteciler üzerinde orantısız bir olumsuz etkiye yol açtı.
 
Sağlık alanında karşılaşılan zorluklar
 
Sağlık; mülteci, göçmen ve sığınmacı grupları için, özellikle sağlık hizmetlerine erişimin büyük bir zorluk olduğu pandemi sırasında en büyük endişe haline geldi. Göçmenler ve mülteciler, yasal statülerine bakılmaksızın, COVID-19 test ve tedavisine erişebilme hakkına sahip olmalıyken uygulamada pek çok sorunla karşılaşılıyor. Bu konuyla ilgili olarak, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, geçtiğimiz Nisan ayında yaptığı açıklamada, bazı kayıtsız göçmenlerin COVID-19 belirtileri taşımalarına rağmen hastaneye kabul edilmediği duyumları aldıklarını kaydetmişti.  Bununla birlikte çok sayıda göçmen ve mülteci, özellikle kayıt dışı durumda olanlar, sağlık sigortasına veya sağlık hizmetlerine erişim için gerekli maddi imkanlara sahip değiller. İdari gözetim ve sınır dışı edilme korkusu bu grupların hastaneye müracaat etmesinin önündeki bir diğer engel.
 
Sonuç olarak, çoğu durumda, bu grupların sağlık hizmetlerine erişimleri insani yardım programlarına bağlı kalıyor. Ancak COVID-19, mültecilerin sosyal güvenlik ağlarına erişmelerini ve pandemi nedeniyle sahada faaliyet gösteremeyen insani yardım kuruluşlarından destek görmelerini de zorlaştırdı. Çoğu göçmen; hükümetlerin salgın için sunduğu mali desteğe, yiyecek paketlerine ve sağlık hizmetlerine erişemiyor çünkü başvuru süreci bu gruplardaki çoğunluğun sahip olmadığı kimlik belgelerini gerektiriyor.
 
Bununla birlikte birçok mülteci "evde kal" ve "sosyal mesafe" terimlerinin çok az anlam taşıdığı ve uygulanabilirliğinin düşük olduğu kamplarda, gayri resmi yerleşimlerde ve kentsel alanlarda, kötü konutlarda ve aşırı kalabalık koşullarda yaşıyor. Temiz su ve sanitasyona erişimin sınırlı olduğu bu alanlarda COVID-19’a yakalanma riski de artıyor. Dahası, mülteciler genellikle hijyen ve sağlık direktiflerini anlamalarını ve önleyici tedbirleri uygulamalarını engelleyen dil bariyerleriyle de karşı karşıyalar.
 
Sosyoekonomik etkiler
 
2008 küresel ekonomik krizi gibi önceki krizler, göçmenlerin ve mültecilerin işlerinden keyfi olarak çıkartılma riskinin daha yüksek olduğunu veya ücret ödememe, ücretin azaltılması da dahil olmak üzere çalışma koşullarının kötüye gitme olasılıklarının ev sahibi ülke vatandaşlarına göre daha yüksek olduğunu gösteriyor.
 
Mülteciler, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun şekilde istihdam edildiğinden pandeminin ekonomik etkilerine karşı daha savunmasızlar. Bu sektörlerde çalışan mülteci sayısı ev sahibi nüfustan %60 daha fazla.
Ayrıca göçmen ve mültecilerin günlük ücretli işçi olarak kayıt dışı ekonomiye dahil olma olasılıkları da daha fazla. COVID-19 önlemlerinin bir sonucu olarak işlerini kaybedenler nadiren sosyal koruma programlarına erişebiliyorlar ve COVID-19'un tetiklediği olumsuz ekonomik ortamda alternatif iş bulma konusunda büyük zorluk yaşıyorlar.
 
Sınırların kapatılması ve korumaya erişim alanında problemler
 
Mültecilerin karşılaştığı sorunlar, yalnızca salgının doğrudan bir sonucu değil. Bazı hükümetler, sınırların kapanışlarını hızlandırmak için COVID-19’u bir bahane olarak kullanıyor ve virüsün yayılmasından mültecileri ve diğer göçmenleri sorumlu tutuyor. Oysa iltica arama ve sığınma hakkı uluslararası insan hakları, mülteci ve AB hukuku kapsamında güvence altına alınmıştır. Ülkeler sağlık gerekçesiyle sınırları kapatma hakkına sahip olsalar da zulümden korunmak isteyenler için iltica erişimini yine de sağlamalıdırlar.
 
Macaristan'da salgın, ülkenin zaten çok kısıtlayıcı olan iltica sistemini kapatan acil durum yasalarını çıkarmak için bir bahane olarak kullanıldı. İtalya ve Malta limanlarını “güvensiz” ilan ederek denizde kurtarılan insanların karaya çıkması için bile sınırlarını kapattı. Buna rağmen İtalya’nın güçlü aşırı sağ muhalefet partisi virüsü hükümete saldırmak için kullandı ve COVID-19’un yayılmasını göç sorununa bağlamaya çalıştı. Belçika, Brüksel’deki varış merkezlerin kapatarak mültecilerin koruma başvurusunda bulunmasının önüne geçti.
 
Mülteci haklarının geleceği
 
COVID-19'un gelişinden bir yıl sonra, mülteci haklarının geleceği her zamankinden daha belirsiz. COVID-19, korku yaratarak mülteci haklarını azaltmak ve pandemi sona erdiğinde kalıcı hale gelebilecek kısıtlayıcı politikalar getirmek için uygun bir kılıf haline geldi.
Ülkelerin, göçmenleri ve mültecileri korumak, güçlendirmek, COVID-19 salgınının anlık ve uzun vadeli etkilerinin üstesinden gelmelerini sağlamak ve bunları yaparken kimsenin geride kalmadığından emin olmak için doğrudan önlem almaları gerekiyor. Hak ihlallerini durdurmak için hükümetlerin göçmenlerin ve mültecilerin bölgedeki toplumlara, ekonomiye ve ev sahibi ülkelere katkılarını tanımaları, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılıkla mücadele etmeleri önemli.
 

SHARE: READ MORE

19 March

Doğanın etkisi bilanço tablosunda karşılık buluyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bu makale ilk olarak State of Green Business 2021'de yayınlandı. Raporun tamamını buradan indirebilirsiniz.

Günümüzde iklim değişikliği ile ilgili tartışmaların öne çıkmasıyla, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konularına yönelik sorunlar da önem kazanmaya devam ediyor. Sürdürülebilir bir geleceğe geçişi desteklemek için tüketicilerin karbon salımları konusunda harekete geçilmesini talep ettiğini, yatırım şirketlerinin yeşil ürünlere yöneldiğini ve hükümetlerin yasal düzenlemeler geliştirdiğini görüyoruz. Fakat çevreye yaptığımız etki ne yazık ki iklim kriziyle sınırlı değil. Dolayısıyla sadece karbon salımlarını azaltmaya yönelik inovatif adımların atılması veya yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılmasına yönelik stratejilerin geliştirilmesi her ne kadar önemli girişimler olsa da, şirketleri ve bireyleri doğaya karşı yaratılan olumsuz etkiyi engelleme konusunda dar bir bakış açısına hapsedebiliyor.Bu nedenle, iklimle ilgili risklerde olduğu gibi, doğa ile ilgili risklerin daha iyi anlaşılması ve bunlara göre hareket edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Örneğin, Dünya Ekonomik Forumu 163 endüstri sektörünü ve bu sektörlerin tedarik zincirlerini analiz ederek ulaştığı verilere göre, doğaya yüksek derecede bağımlı endüstriler küresel GSYİH'nın yüzde 15'ini (13 trilyon dolar) oluştururken, orta derecede bağımlı olan endüstriler yüzde 37'yi (31 trilyon dolar) oluşturuyor. Endüstrilerin doğaya bu denli bağlılığına rağmen, insan davranışı türleri yok etmeye, dünyadaki ormanlık alanları azaltmaya ve su kaynaklarını tüketmeye devam ediyor.
 
2015 yılının Aralık ayında İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü 'nün ( Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) oluşturulmasıyla, kuruluşların bu riskleri daha iyi anlamaları ve raporlamaları için bir çerçeve oluşturulmuştu. Artan farkındalık sayesinde, şirketlerin daha bilinçli stratejik kararlar alması sağlanırken; aynı zamanda yatırımcıların ve borç verenlerin, bir şirketin iklimle ilgili risklerinin uygun şekilde değerlendirilip, yönetildiğine dair güveninin artması sağlandı. Fakat, TCFD’nin kapsamı riskleri saptarken, yalnızca iklim krizi ile sınırlı kalıyor. Bu çerçevede, örneğin, okyanus besin zincirinde plastiklerin zararlı etkisini veya aşırı kullanım nedeniyle toprak verimliliğinin kaybolması gibi alanları dışarıda kalıyor. Bu nedenle daha kapsamlı bir risk analizi için 2021 yılında TCFD ile birlikte çalışmak üzere Doğa ile Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Nature-related Financial Disclosures-TNFD) kurulması planlanmaktadır. TNFD’nin amacı, doğayla ilgili risklerin finansal terimlere çevrilmesini sağlamak ve finansman akışların doğa-pozitif faaliyetlere yönlendirilmesine yardımcı olmak. Bu bağlamda oluşum, şirketlere ormansızlaştırma veya aşırı avlama gibi eylemler sebebiyle doğal kaynakların aşırı kullanımı sonucu karşılaşılan finansal riskleri ölçümlemeye yönelik tavsiyeler sunacaktır.
 
Doğanın sunduğu ekonomik faydaların finansal karşılıklarını bulmak karmaşık bir sorumluluk olarak karşımıza çıkıyor, ancak bazı firmalar bu zorluğun üstesinden gelmek için adımlar atmakta. Örneğin önde gelen spor ürünleri markası olan Puma, operasyonlarında ve tedarik zincirindeki çevresel etkileri ölçmeye ve yönetmeye yardımcı olacak bir çevresel kar ve zarar (EP&L) hesabı geliştirmek için Trucost ile birlikte çalıştı. Bu çalışma sayesinde Puma doğanın hizmetlerinin değerini, ve doğa olmadan operasyonlarını sürdüremeyeceğinin farkına vardı. Dow Chemical Company de, bu konuda harekete geçen şirketlere bir başka örnek olarak karşımıza çıkıyor. Şirket doğaya değer verme hedefi doğrultusunda 2011 yılında The Nature Conservancy ile ortaklaşa yürütülen çalışmalara başladı. Bu doğrultuda her iki kuruluştan bilim insanları, mühendisler ve ekonomistler, doğanın Dow'ın operasyonlarına ve topluma sağladığı çeşitli katkıların değerini belirleyecek yöntemler oluşturmak için birlikte çalışıyorlar. 

Her iki şirketin kurduğu anlamlı ortaklıklar doğanın, şirket operasyonlarına sunduğu katkıyı anlama çabasının bir göstergesi olarak önemli. Fakat bundan çok daha fazlasına ihtiyaç var. Şirketlerin bu konuda belirli adımlar atması ne kadar önemliyse, bugüne kadar neyin gerçekten başarıldığını sormak da aynı şekilde önemlidir.
 
WWF’in 2020 raporuna göre, doğa 125 trilyon dolar değerinde, ancak insanlığın gittikçe daha yıkıcı davranışları feci etkilere neden oluyor. Rapor, insan faaliyetlerinin dünyadaki vahşi yaşam popülasyonlarının son 50 yılda üçte ikiden fazla azalmasına neden olduğuna işaret ediyor. Ek olarak, deniz ekosistemleri aşırı avlanma ve kirlilikten olumsuz etkileniyor ve ormansızlaşma havadaki karbondioksit miktarının artmasına sebep oluyor.
 
Şüphesiz tabiata verilen zarar ve iklim değişikliği birbirinden ayrı düşünülemez. Bütünsel bir bakış açısıyla doğayı düşündüğümüzde doğa zarar gördükçe iklim değişikliğinin hızlandığını, dolayısıyla doğanın korunmasının, iklim değişikliği ile mücadeleden daha büyük ve daha kapsayıcı bir konu olduğu söyleyebiliriz.TNFD faaliyete geçtiğinde, doğanın parasal değerini daha iyi anlamak için daha fazla bilgi elde edeceğiz. Doğa, bilançoda sağlam bir karşılık bulduğunda, daha fazla şirketin doğal ekosistemi iyileştirecek ve dünyanın zenginliğini korumaya yardımcı olacak yatırımlar yapması gerekecek. 
 

SHARE: READ MORE

19 March

Fransa’nın elektronik atıklarla mücadelede yeni uygulaması: “Onarılabilirlik Endeksi”

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Elektronik atıkların çevreye verdiği ciddi zararları önlemenin en iyi yolu, elektronik cihazları sık sık değiştirmeden, mümkün olduğunca uzun süre kullanmaktan geçiyor. Ancak, elektronik cihazların tamirinin ne kadar kolay olduğunun bilinmemesi, cihazın ne kadar süre kullanılacağının da hesaplanamamasına yol açıyor. Fransa’da çıkan yeni bir uygulama şirketlerin bu konuda müşterilerine açık olmalarını talep ediyor.
 
Son yıllarda, tasarım çeşitliliği, yazılım kilitleri, onarımın maliyeti ve karmaşıklığı nedeniyle elektronik cihazların tamiri daha zor hale geldi. Fransız hükümetinin yaptığı bir araştırmaya göre 2020'de ülkedeki bozuk elektronik cihazların yalnızca yüzde 40'ı onarıldı.
 
Fransa, bu yüzdeyi yükseltmek için elektronik üreticilerinin ürünlerinde bir onarılabilirlik endeksini görünür kılmalarını zorunlu hale getiren anti-atık yasa tasarısı hazırladı. Başlangıçta akıllı telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, TV'ler, çamaşır makineleri ve çim biçme makineleri için geçerli olan endeks, 10 üzerinden değerlendiriliyor ve daha yüksek bir sayı daha onarılabilir bir cihazı işaret ediyor. Fransa gelecek yıla kadar endeksi para cezası ile zorunlu kılmayacak olsa da bazı şirketler ürünleri için puanlar yayınlamaya başladı bile.
 
Endeks ürünleri beş kritere göre derecelendiriyor: onarıma yardımcı olacak teknik belgelerin mevcudiyeti, sökme kolaylığı, yedek parçaların bulunabilirliği, yedek parçaların fiyatı ve bu ürün sınıfına özgü onarım sorunları. Endeksin hesaplanmasında kullanılan tüm bilgiler, satın alma sırasında tüketicilere de sunuluyor.
 
Onarılabilirlik endeksi, Fransa’nın sınırlı bir ömre sahip ürünlerin kasıtlı olarak üretilmesi olarak tanımlanan planlı eskimeye karşı mücadele etme ve israfın en aza indirildiği daha döngüsel bir ekonomiye geçiş çabasının bir bölümünü oluşturuyor. 2024 yılına kadar onarım endeksinin, müşterilere bir ürünün ne kadar onarılabilir olduğunu söylemekle kalmayıp aynı zamanda sağlamlığını da tanımlayan bir "dayanıklılık endeksine" dönüşmesi amaçlanıyor.
 
Uygulamanın eksik yönleri
 
Londra merkezli bir onarım savunuculuk organizasyonu ve Avrupa Onarım Hakkı Kampanyası üyesi olan Yeniden Başlatma Projesi'nin (Restart Project) kurucu ortağı Ugo Vallauri’ye göre endeksin puanlama sisteminin bazı sorunları bulunuyor. Örneğin, dizüstü bilgisayar ve akıllı telefon üreticileri, tüketicilere cihazın tamir edilebilirliğiyle ilgili olmayan bilgiler -güvenlik güncellemeleri veya farklı yazılım güncellemeleri türleri- sağlayarak "ek puan" kazanabiliyorlar. Ayrıca puanlamalar üreticilerin kendi açıkladıkları puanlara dayanıyor ve henüz hesaplamaların doğru bir şekilde yapılıp yapılmadığından emin olmak için sıkı bir hükümet gözetimi olup olmayacağı da belli değil. Ancak markalar arasındaki rekabetin doğru puanların açıklanması konusunda yardımcı olacağı düşünülüyor.
 
Endeksin Fransa sınırlarını aşması bekleniyor
 
Onarılabilirlik endeksinin küresel etkilerinin de olması bekleniyor. Onarım savunucuları, endeksin benzer düzenlemelere ağırlık veren diğer ülkeler için bir turnusol testi işlevi göreceğini, tüketicilerin daha iyi seçimler yapmasına yardımcı olacağını ve şirketleri daha fazla onarılabilir cihazlar üretmeye teşvik edeceğini söylüyor.
 
Kasım ayında, Avrupa Parlamentosu, AB çapında tamir edilebilir etiketlemeyi zorunlu kılan yasaların geliştirilmesi lehinde oy kullandı. Buna rağmen uzmanlar uygulamanın tüm Avrupa Birliği ülkelerine yayılmasının birkaç sene alacağını düşünüyor. Fransa'nın kendi endeksini çıkarıp uygulamaya geçen ilk ülke olması bunun mümkün olduğunu gösteriyor ve diğer ülkeler için üzerine inşa edilebilecek iyi bir öğrenme fırsatı sunuyor.
 
Uygulama tüketicileri ve üreticileri nasıl etkiliyor?
 
Puanlama sisteminin hem tüketicileri hem de üreticileri nasıl etkilediğini görmekle eşit derecede ilgilenen Fransız hükümeti, 140.000 çevrimiçi müşterinin, yedek parça fiyatı hariç tüm nihai kriterleri içeren tamir edilebilirlik endeksinin beta sürümüne nasıl yanıt verdiğini inceleyen bir çalışmanın sonuçlarını yayınladı. Müşterilerin, onarım endeksi olan dizüstü bilgisayarları satın almaktan kaçınma eğiliminde oldukları bulundu. Fransız hükümetinde davranış bilimleri araştırmacısı olan proje yöneticisi Laurianne Vagharchakian, bunu, araştırmanın ortalama onarılabilirlik endeksinin 10 üzerinden 5,4 olmasının muhtemel alıcılar için "pek motive edici ve çekici olmadığı" gerçeğine bağlıyor. Diğer araştırmalar, tüketicilerin kısa ömürlülere kıyasla daha uzun ömürlü olduğunu belirten etiketli ürünleri tercih ettiklerini ve bazı durumlarda daha dayanıklı ürün için çok daha fazla ödeme yapmaya istekli olabileceklerini gösteriyor.
 
Bu bulguların gösterdiği gibi, onarım puanları Fransa genelinde tüketici davranışlarını etkilemeye başlarsa, üreticiler cihazların daha kolay onarılmasını sağlamak için baskı hissedeceklerdir. Uygulama, artan elektronik atık miktarının ve bu atıkların uygunsuz ve tehlikeli şekilde bertaraf edilmesinden doğan çevre ve insan sağlığı sorunlarının önüne geçilmesinde önemli rol oynayacak gibi gözüküyor.
 

SHARE: READ MORE

19 March

Hidrojen dünyanın kirli enerji problemine çözüm olabilir mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Hidrojen, uzun bir süredir, fosil yakıtlara potansiyel olarak devrim niteliğinde bir alternatif olarak görülüyor. Yüksek maliyetleri ve üretiminin zorluğu, hidrojen merkezli yeni ekonomiler yaratmaya yönelik önceki girişimleri engellemiş olsa, 2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması’ndan bu yana,  fosil yakıtlar olmadan ya da emisyonları yakalayarak ve depolayarak üretilen "düşük karbonlu hidrojen", yeniden gündemde. Net sıfır hedeflerini benimseyen hükümetler, ısınma, çelik gibi ağır endüstrilerde veya uzun mesafeli taşımacılık gibi alternatif seçeneklerin henüz bulunmadığı -ya da henüz emekleme aşamasında olduğu- en kirletici sektörlerde umutsuzca emisyonları azaltmanın yollarını arıyor. 
 
Hidrojen Konseyi’ne göre, geçen yıl AB ve en az 15 diğer ülke, üretim maliyetlerini düşürmeye yardımcı olmak için genellikle sübvansiyonlarla desteklenen hidrojen planları yayınladılar. Konsey, şimdiye kadar yalnızca 80 milyar dolar taahhüt edilmiş olsa da, hidrojene önümüzdeki on yılda kamu ve özel sektör tarafından küresel olarak en az 300 milyar dolar yatırım yapılmasının beklendiğini ve hidrojenin küresel enerji talebinin neredeyse beşte birini karşılayabileceğini belirtiyor.
 
İngiliz hidrojen şirketi ITM'nin piyasa değeri, halihazırda petrokimya gibi endüstrilerde yaygın olarak kullanılan hidrojene gösterilen ilgiyi kanıtlıyor. Şirketin hisseleri 2019'un başında 20p civarındayken, hidrojene olan ilgi arttıkça ITM'nin değeri yüzde 2.000'den fazla artarak 2,6 milyar sterlin oldu ve Britanya'nın Centrica gibi bazı geleneksel enerji şirketlerinin değeriyle rekabet edecek hale geldi. 
 
Yine de yatırımcıların, henüz emekleme döneminde olan bir teknolojinin üzerine kumar oynadıkları söylenebilir. Uluslararası Enerji Ajansı'na göre hidrojenin büyük çoğunluğu doğal gaz ve kömür gibi fosil yakıtlardan üretiliyor ve Endonezya ve Birleşik Krallık'ın toplamına eşdeğer emisyon oluşturuyor (yılda yaklaşık 830 milyon ton karbondioksit).Yenilenebilir enerji ile üretilen "yeşil" hidrojen, sektörün en büyük umudu olsa da şu anda küresel hidrojen arzının yalnızca yaklaşık %1'ini oluşturuyor. Bu sebeple bu teknolojinin verimliliği ve ticari olarak uygun bir fiyata, dünyanın ihtiyaçlarını karşılayacak ölçekte üretilip üretilemeyeceği konusunda şüpheler bulunuyor.
 
Petrol ve gaz şirketlerinin çıkış yolu
 
Hidrojen devriminin en büyük savunucuları arasında dünyanın en büyük petrol ve gaz şirketleri yer alıyor. Aslında, şirketler gazın daha fazla kullanılmasının uzun vadede geleceklerini güvence altına almaya yardımcı olabileceğine dair kumar oynuyorlar. ITM'nin fabrikasında üretilen ünitelerden birinin, büyük bir petrol ve gaz şirketi olan Shell’in dünyanın en büyük hidrojen elektrolizörünü kurduğu, Almanya'nın Bonn kentinin kuzeybatısındaki Rhineland rafinerisine gönderilmesi bunun bir örneği. Bu rafinerinin geleneksel yakıtlardan kükürdün ayrıştırılması gibi işlemlerde kullanılmak üzere yılda yaklaşık 1.300 ton hidrojen üretebilecek kapasitede olması planlanıyor. 
 
Shell'e göre, yeşil hidrojende ölçeklenmenin iki faydası var: Bunlardan ilki rafinerilerinde halihazırda kullanılan fosil yakıtlardan üretilen hidrojenin yerini alacak olması, ikincisi ise uzun vadede, şirketin ana operasyonu olan petrolün geleceğinin mutlak olmadığı bir durumda şirkete yeni pazarlar yaratacak olması. Shell’in hidrojenden sorumlu başkan yardımcısı Paul Bogers, şirketin yalnızca bir trendi kovalamadığını belirtiyor ve yatırımcılardan gelen baskıyla birlikte Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için düşük karbonlu hidrojenin daha büyük bir rol oynaması gerektiğine karar verdiklerini söylüyor.
 
Temiz çelik mümkün mü?
 
Hidrojen konusunun yoğun olarak gündemde olduğu alanlardan biri de çelik sektörü. Modern yaşamın yapı taşlarından biri olan çelik, elektrikli araçlardan bina altyapısına kadar her alanda kullanılmakta, ancak aynı zamanda dünyanın en kirletici endüstrilerinden birini oluşturuyor. Dünya Çelik Birliği'ne göre sektörün, tüm doğrudan fosil yakıt emisyonlarının yüzde 7 ila 9'unu oluşturduğu tahmin ediliyor. 
 
İsveç'in kıyı kenti Lulea'da, ülkenin en büyük üç şirketi – maden şirketi LKAB, çelik üreticisi SSAB ve elektrik şirketi Vattenfall - bunu tersine çevirmek ve dünyanın en yaygın kullanılan metalinin "fosilsiz" bir versiyonunu üretmek için bir plan üzerinde çalışıyor. “Hybrit Projesi”nin merkezinde yeşil hidrojen yer alıyor. 
 
Yine de, çelik üretimi için yeşil hidrojenin yaygın olarak benimsenmesinin; yenilenebilir enerji fiyatından, uygun demir cevheri tedariğine kadar önemli engellerle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. SSAB, bu yeni yöntemin başlangıçta ton başına yüzde 20 ila 30 daha pahalı olacağını tahmin ediyor. Aynı zamanda, Japonya'nın yıllık 100 milyon ton çelik endüstrisini yeşil hidrojene dönüştürmek, dünyanın en büyük demir cevheri üreticilerinden biri olan BHP'ye göre, ülkenin toplam yenilenebilir enerji tedarikinin iki katından fazlasını gerektiriyor. 
 
Hidrojen hakkında karşıt görüşler
 
Endüstrideki “heyecana” karşı hala konuya kuşkuyla yaklaşan birçok kişi bulunuyor. Bazıları, hidrojenin kullanımını arttırmaya yönelik girişimlerin, enerji üreticileri tarafından sektörle ilişkili kalmanın ve mevcut gaz varlıklarının ömrünü uzatmanın bir yolu olarak görüldüğü için desteklendiği yönünde. Hidrojenin, lobilicik için ciddi bir hedef haline geldiği düşünülüyor.
 
Diğerleri, elektroliz yoluyla yeşil hidrojen üretmenin, yenilenebilir elektrik kullanmanın son derece verimsiz bir yolu olduğunu iddia ediyor. Oksijen ve hidrojen arasındaki kimyasal bağı kırmanın yaklaşık %30 oranında enerji kaybına yol açtığını ve enerjinin sonra nasıl dağıtıldığına bağlı olarak daha fazla verimsizlikler oluşabileceğini söylüyorlar. 
 
Sektördeki bazı kişiler ise bu eleştirileri haksız olarak nitelendiriyor ve bunların, karbonsuzlaştırmaya yönelik gittikçe hevesli planlar açıklasalar bile, petrol ve gaz şirketlerine karşı duyulan şiddetli güvensizlikten kaynaklandığını söylüyor. Konuya daha olumlu yaklaşan bu kişiler, artan karbon maliyetinin, kaynakları yenilenebilir enerji olan hidrojenin alımını hızlandırma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyor. Üyeleri arasında BP gibi petrol şirketleri, BMW Grup gibi otomobil üreticileri ve 3M gibi üreticilerden oluşan Hidrojen Konseyi de, yeşil hidrojenin bu on yılın sonuna doğru, yenilenebilir enerji açısından zengin bölgelerdeki fosil yakıtlardan üretilen hidrojen çeşitleriyle fiyat eşitliğine ulaşabileceğine inanıyor. 
 
Olumlu ve olumsuz görüşler olsa da, hidrojen karbonsuzlaşma yolunda fosil yakıtlara alternatif önemli bir araç olarak görülüyor. Fakat yüksek maliyetler ve üretim teknolojilerinin henüz yeterince gelişmemiş olması hidrojen kullanımı önünde engel yaratıyor. Bunun yanında küresel olarak artan karbonsuzlaşma politikaları, bu alanda yatırımların ve hükümet desteklerinin artmasını sağladı. Henüz sektörde doğal gaz kullanılarak elde edilen gri ve mavi hidrojen daha yaygın olarak kullanılsa da, halihazırda üretimi oldukça pahalıya mal olan, temiz elektrik kullanılarak üretilen yeşil hidrojen, ölçeklendirmenin sağlanmasıyla karbonsuzlaşma hedefi doğrultusunda önemli bir araç haline gelebilir.
 
 

SHARE: READ MORE

19 March

Avrupa’da, fon yöneticilerini etkileyecek yeşil badanayla mücadele kuralları yürürlüğe giriyor

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Fon yöneticilerinin finansal ürünlerin çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim özelliklerini değerlendirmesini ve tebliğ etmesini gerektiren yeni kuralların yürürlüğe girmesiyle Avrupa'nın hangi yatırımların yeşil olup hangilerinin olmadığını belirleme çabaları da arttı.
Sürdürülebilir Finans Raporlama Regülasyonu (The Sustainable Finance Disclosure Regulation, SFDR), tüm Avrupa Birliği finans piyasası katılımcıları ve danışmanlarının yanı sıra ürünlerini AB yatırımcılarına pazarlayan yabancıları kapsıyor ve belirli ÇSY (Çevresel Sosyal ve Yönetim) verilerinin toplanmasını gerektiriyor. Kurallar, sürdürülebilirlik risklerinin yatırımcı getirilerini nasıl etkilediğine ve bununla birlikte, yatırımların iklim değişikliği gibi sürdürülebilirlik faktörlerini nasıl olumsuz etkilediğine dair açıklamalar talep ediyor.
 
Bloomberg Intelligence'ın tahminlerine göre SFDR, değeri 2025 yılına kadar 53 trilyon doları aşmaya hazırlanan, büyüyen ÇSY pazarına belli raporlama standartlarını zorunlu kılarak yeşil badanayı (greenwashing) ortadan kaldırmayı planlıyor. Fon yöneticileri son zamanlarda, , sürdürülebilir olduğunu iddia eden, sürekli genişleyen ürün paketleri ile giderek daha fazla iklim bilincine sahip yatırımcı çekmesiyle, yanlış beyan için açık zemin oluşturan bir ortam ortaya çıkmış oldu.
 
SFDR, AB'nin sermayeyi daha sürdürülebilir işletmelere yönlendirmeye yönelik geniş teklifinin bir parçası. Plan aynı zamanda sermaye piyasalarının çevresel politika amaçlarına katkı sağlayacak yatırım fırsatlarını belirleyip bu fırsatlara tepki verebilmeleri için önemli bir uygulama aracı olan AB Taksonomisinin geliştirilmesini de içeriyor.
 
Yeni düzenlemenin önemli bir parçası, fonların sınıflandırılması konusu. Madde 8 fonları, çevresel veya sosyal özellikleri aktif bir şekilde teşvik eden fonlar olarak tanımlanırken, Madde 9 fonları sürdürülebilir yatırımı hedef olarak belirleyenleri içeriyor. Her iki kategori de SFDR kapsamında daha yüksek raporlama standartlarına tabi.
 
6. Madde olarak adlandırılan üçüncü bir fon kategorisi, yöneticinin ÇSY risklerini yatırım kararlarında veya getirilerinde göz önüne almadığı ve nedenini açıklaması gereken ürünler için. Stockholm'deki ÇSY veri şirketi Arabesque Group İskandinav bölge başkanı eski sürdürülebilir finans uzmanı Ulrika Hasselgren, tebliğ kurallarının karmaşıklığı göz önüne alındığında, bazı varlık yöneticilerinin başlangıçta fonlarını 6. Madde ürünleri olarak sınıflandırmasını beklediğini söyledi.
 
Hasselgren yönetmeliği önemli bir kilometre taşı olarak tanımlıyor. Hasselgren’e göre yönetmelik yatırımcıların ve varlık yöneticilerinin ne yaptıklarını, düşük karbonlu bir ekonomiye geçişe nasıl katkıda bulunacaklarını ve Paris Anlaşması’nın hedeflerine nasıl ulaşacaklarını daha açık ve daha samimi bir şekilde tanımlamalarına yardımcı olacak.
 
Ayrıca, New York merkezli yatırım şirketi Moody's Investors Service analistlerinden biri, SFDR'nin olası uyum maliyetleri ve zorluklarına rağmen Avrupalı varlık yöneticileri için olumlu olduğunu söyledi. Yönetmeliğin, koronavirüs salgını nedeniyle artan ÇSY uyumlu stratejilere yönelik yatırımcı talebiyle uyumlu olduğu ve varlık yöneticilerinin bu tür stratejilere giden net yatırım miktarının düzenlemeyle arttırılması gerektiği belirtildi.
 
Moody’s ayrıca sürüdürülebilirlikle ilgili verilerin toplanması, hesaplanması ve işlenmesi zahmetli olduğundan yeni raporlama yükümlülüklerin doğru bir şekilde yerine getirilmesinin zor olacağını belirtti.
 
Avrupa'da küresel para yöneticilerinin SFDR kriterlerini tüm ürün yelpazesine uygulamaları ve Avrupa'da ortaya çıkan raporlama standartlarının, diğer bölgeler için de bir ölçüt haline gelmesi bekleniyor.
 
 

SHARE: READ MORE

15 March

Liderlerin ÇSY etkilerini önceliklendirmeleri için yöntemler

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Küresel boyutta toplumlar pandemi, eşitsizlik ve iklim değişikliği gibi birçok krizle karşı karşıya. Ancak bu durum aynı zamanda daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek kurmak için kurumlara devletler ve kişilerle birlikte çalışmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.
Paydaş kapitalizmi yalnızca Profesör Klaus Schwab tarafından önerilen bir terim olmanın ötesinde yıllar içerisinde gelişerek bir iş modeli haline geldi. Tüketicilerin neredeyse %90’ı kurumların hissedarlar için yaratılan faydanın ötesinde bir fayda yaratmasını bekliyor. Çalışanların %70’i ise amaç odaklı kurumlarda çalışmak istediğini belirtiyor. Ayrıca fayda yaratmak büyümeyi, olumlu itibar yaratmayı, müşteri etkileşimini ve paydaşlarla olan ilişkilerin gelişmesini sağlıyor.
Bu sebeple, dünyadaki birçok lider Çevresel Sosyal ve Yönetim (ÇSY) etkilerini kültürlerine, stratejilerine ve misyonlarına dahil ediyor. Morgan Stanley ÇSY’nin önümüzdeki 10 yılın yatırım trendini belirleyeceğini ilan etti. Bununla birlikte S&P 500’ün %90’ı ÇSY raporları oluşturuyor.
Politik liderler de bu konuya ilgi göstererek, harekete geçmeye başladı. Birleşik Krallık, özel sektör iklim değişikliği açıklama kurallarını onayladı. Japonya, 2050 yılına kadar net sıfır emisyon taahhütü veren ülkelere liderlik etti. Avrupa Birliği, Finansal Olmayan Raporlama Direktifi ile kurumların ÇSY konusunda şeffaflıklarını artırmayı hedefliyor.
ÇSY konusu gündemde öne çıkmaya devam ettikçe, liderler değişen ihtiyaçlarla birlikte etki yaratmaya devam etmek için üç konuya dikkat etmeli:

Kesişimsellik: ÇSY odaklı liderler etki stratejilerini geliştirirken kesişimselliği dikkate almalı. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na baktığımızda yoksulluğa son ve ekonomik büyüme gibi çeşitli amaçların birbirleriyle ilişkili olduğunu görebiliyoruz. Yoksulluk, açlık konusu ele alınmadan çözülemeyeceği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği de eğitim konularıyla doğrudan bağlantılı. Bu nedenle problemleri ayrı ayrı ele alan şirketler yeterli etkiyi yaratamama ve görevini yerine getirememe riskiyle karşı karşıya kalabilir.  

Ortaklıklar: Birleşmiş Milletler’in “Birlikte hareket ettiğimizde, değişim gerçekleşir.” sözüyle dile getirdiği gibi Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları gibi büyük hedeflere ulaşmak ve dönüşüm yaşamak ancak ortaklıklarla gerçekleştirilebilir. 1t.org girişiminin üstlendiği 2030’a kadar 1 trilyon ağaç dikme ve koruma misyonu gibi yüksek hedeflere ulaşabilmek için kamu-özel sektör işbirliği şart. İşbirlikleri birbirinin yetkinliklerini ve kaynaklarını tamamlama imkanı sağladığından hedeflere ulaşmak için işbirlikleri büyük önem taşıyor.  

Hesap verebilirlik: Sürdürülebilirliğin sağlanması için şeffaflık gerekiyor. ÇSY’nin yalnızca bir pazarlama aracı olarak kullanılmaması ve yeşil badanayı önlemek için, liderler hesap verebilirliğe ve standart ölçümlere bağlı kalmalı. ÇSY etkileri konusunda gönüllülük çerçevesinde pek çok ölçüm yöntemi mevcut olsa da, standartlaşmış bir ölçüm bulunmuyor. Ortak bir ÇSY raporlama standardı, şirketin gerçek etkisinin görünür olmasını ve paydaşlarla paylaşılmasını sağlayacaktır.  
Etki yaratmak için, kesişimsellik, ortaklıklar ve hesap verebilirlik bir kurumun stratejisinin parçası haline getirilmeli. Bununla birlikte, şirketler sahip oldukları tüm varlıkları önlerine koyup hangilerinin etki yaratabileceğine bakmalı. Böyle bir değerlendirme, filantropi faaliyetlerinin değişmesinden, finansal araçların sürdürülebilir hale getirilmesine kadar birçok değişim yaratabilir.
 
Etki odaklı girişim sermayesi yatırım fonları yaratmak da kurumlar için iyi bir fırsat alanı oluşturuyor. JP Morgan, Amazon, Citi, Salesforce gibi kurumlar eğitim, sürdürülebilirlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık gibi çeşitli konularda etki yaratan girişimlerin büyümesine destek oluyor. Özellikle bu platfomlarla, sermayeye ulaşması daha zor olan, temsiliyeti daha az olan kuruculara yatırım yapmak önemli.
 
Kapitalizmin, şu anda tasarlandığı şekliyle herkese fayda sağlamadığını biliyoruz. Kârın yanında amaca değer veren, daha eşit, adil ve sürdürülebilir bir iş yapış şekline ihtiyacımız var. Reform ve yeniliğe bağlı kalırsak, etki, karşılaştığımız zorlukların gelişimi engelleyeceğini değil, tam aksine hızlandırabileceğini kanıtlama fırsatına sahip.
 

 

SHARE: READ MORE

5 March

Teksas: İklim Krizi, Kömür, Petrol ve Yenilenebilir Enerji Tartışmaları

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz Şubat ayında Teksas'ta tarihi bir durum yaşandı. Yaşanan yoğun kar yağışı ve sıcaklıklardaki şiddetli düşüş eyalette doğrudan ve dolaylı bir sürü krizi beraberinde getirdi. Bunlardan en önemlisi enerji tedarikinin sağlanamaması ve şebekelerin çökmesi oldu.  Benzer bir durum başka bir eyalette gerçekleşmiş olsaydı, komşu eyaletlerden enerji sağlanması mümkün olabilirdi ancak Teksas, ABD’deki diğer eyaletlerden farklı olarak, bağımsız bir enerji şebekesine sahip. Krizin tırmanması ve bölge sakinlerine komşu eyaletlerden de enerji sağlanamaması üzerine tüm eyalet büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldı. İnsanlar alternatif ısı kaynakları ararken ölümcül olan karbon monoksit zehirlenmesi vakalarında artış görüldü, evsiz insanlar sokaklarda donarak öldü, bazı bölgelerde ise su, benzin ve hatta gıda kıtlığı ile karşı karşıya kalındı. Öyle ki geçtiğimiz aylarda doktora araştırması için ABD’ye yerleşen ekip arkadaşımız Asya da iklim mülteciliğinin zor koşullarının çok küçük bir provası olarak elektrik ve suya erişim konusunda günler süren krizden etkilenenler arasındaydı ve bizi mümkün olduğunca bilgilendirdi.

Teksas’ta yaşananlar eyalette ve ülke genelinde iklim krizi, yeşil enerji alternatifleri, yenilenebilir enerji kullanımı gibi önemli tartışmaları tetikledi. Kömür ve petrol zenginliği ile bilinen Teksas eyaletinde cumhuriyetçilerin beslediği, yanıltıcı tartışmalar gerçekleştirildi ve rüzgar ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının donmasının eyaletteki büyük elektrik kesintilerinin ana nedeni olduğu öne sürüldü. Eyaletin tarımdan sorumlu komisyon üyesi Sid Miller tarafından yayınlanan bir Facebook gönderisinde, "Teksas'ta asla başka bir rüzgar türbini inşa etmemeliyiz. Deney büyük ölçüde başarısız oldu." benzeri ifadeler kullanıldı. Peki bu yorumlar konusunda ne düşünmeliyiz?

Çevre Koruma Ajansı’na göre, evlerde kullanılan gaz, ABD iklim kirliliğinin %12’sine neden oluyor. Teksas ise diğer herhangi bir eyaletten daha fazla gaz yakarak bu toplamın %14,9’unu oluşturuyor. Bu doğrultuda, ABD’deki karbon ayak izini azaltmak isteyen diğer eyaletler gibi Teksas da 2040’a kadar evlerdeki gaz kullanımını sıfıra indirgemeyi planlıyor. Ancak bu hedeften pek de memnun olmayan gaz endüstrisi ve lobileri ise Cumhuriyetçi politikacıların desteğiyle ülke genelindeki iklim değişikliği reformlarıyla mücadele ediyor.

Söylenenlerin aksine, bölgenin elektrik şebekesini işleten Electrix Reliability Council of Texas (ERCOT) yaptığı basın açıklamasında bazı rüzgar türbinlerinin donduğu bilgisini doğrularken, yaşanan kesintiden doğal gaz, kömür ve nükleer enerji sistemlerindeki arızaların yenilenebilir enerjiye göre neredeyse iki kat daha fazla sorumlu olduğunu belirtti. Yani, tüm enerji kaynaklarında sorunlar yaşandı ve yenilenebilir enerji bu sorunların oldukça küçük bir oranını oluşturuyordu. Bloomberg’in haberine göre ERCOT ise gaz, kömür ve hatta nükleer santrallerdeki donmuş aletlerin asıl ana sorunlar arasında yer aldığını açıkladı.   

Bu tartışmalar sosyal medyada yenilenebilir enerji, rüzgar türbinleri ve Yeşil Yeni Mutabakat (Green New Deal) konusunda farklı iddia ve tartışmaları tetikledi. Ancak, Stanford Üniversitesi profesörü ve Atmosfer-Eneri Programı direktörü Mark Jacobson’a göre zaten Texas’ta veya ülke çapında Yeşil Yeni Mutabakat’ın hiçbir versiyonu yürürlükte değil. Yani kömür kaynakları zengini olan Teksas’ta kriz sırasındaki enerji tedariki sorunlarının temelinde elektriğin büyük kısmını sağlayan doğal gaz, kömür ve nükleer enerji bulunuyor.

ERCOT, eyalet çapında çevrimdışı olan toplam 45.000 megavat gücün yaklaşık 30.000’inin gaz, kömür ve nükleer santraller gibi termal kaynaklardan oluştuğunu, ancak 16.000’inin yenilenebilir kaynaklardan geldiğini belirtti. Her ne kadar Teksas’taki rüzgar türbinlerinin sayısı son yıllarda hızlıca artsa da üretilen toplam enerji miktarının sadece %25’ini oluşturuyor. Ayrıca ERCOT sonraki süreçte yaşanan kesintilerden doğal gaz sistemlerindeki donmaların sorumlu olduğunu doğruladı.

Akademi tarafından yapılan yorumlar ağırlıklı olarak; rekabet ortamında farklı faktörlerin enerjide kullanılmasını ve piyasanın serbestleşmesini ifade eden deregülasyonun etkilerini önemini vurguluyor. Tartışmalar özellikle eyaletteki kömür lobisinin bu konuya yapılacak yatırımları engellemesi ve kömüre alternatifin çeşitlenmemesinin sorun oluşturduğunu vurguluyor. ABD’deki diğer eyaletler, doğu ve batı ara bağlantı şebekelerine bağlı olduğundan dolayı gerektiğinde hatlar boyunca farklı güç kaynaklarını kullanabiliyorken Teksas bu ağın bir parçası olmak yerine kendi şebekesine sahip olmayı tercih ettiği için diğer bağlantı şebekelerinden güç kullanamıyor. Artık iklim krizinin de boyutlarının artmasıyla daha sık ve şiddetli hale gelen hava olaylarının altyapıyı zorlamasıyla birlikte ortaya çıkan yeni sorunlar için, popüler bir konu olan yenilenebilir enerjiye yatırımların günah keçisi haline getirilmeye çalışıldığını belirtiyor.
 

SHARE: READ MORE

5 March

Pandemi sonrası dünyada merkezde kadınlar olmalı

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını devam ederken hükümetler bir yandan da salgının getirdiği insani ve ekonomik krizin etkilerini hafifletmek için iyileşme planları yapıyor. Pandemi boyunca paylaşılan raporlar cinsiyet lensinden bakıldığında salgından en ağır şekilde etkilenenlerin kadınlar olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler, COVID-19 salgınının kadınların eşitlik mücadelesini 25 yıl geriletebileceğini söylüyor. Bu nedenle küresel iyileşme hareketlerinin merkezinde de yine kadınların olması gerekiyor.
 
Pandemi kadın istihdamını büyük oranda azalttı
 
Daha önce yaşanılan Büyük Buhran ve 2008 Ekonomik Krizi gibi küresel krizlerin kadınlar ve erkekler üzerinde farklı etkilere sahip olması konuşulmuyordu. Ancak COVID-19 krizinde bu durum değişti. Bugün yaşanılan ekonomik durgunlukta kadınlar başrolde.
ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun yayınladığı ocak ayı iş raporu da bunu doğrular nitelikte. Rapora göre, sadece ocak ayında ABD’de 71 bin erkek iş gücü piyasasından çekilirken, bu sayı kadınlar için 250 bin civarında.
 
Pandeminin ekonomik etkileri kadınların son yıllarda elde ettikleri çoğu kazanımı silme riskine sahip, bu nedenle bazı ekonomistler mevcut ekonomik durgunluğu “she-cession (kadın terki)" olarak adlandırıyor. Ulusal Kadın Hukuk Merkezi’nin (NWLC) verilerine göre, Şubat 2020'den bu yana kaybedilen 5.318.000 işin yüzde 50'den fazlasını kadınlar oluşturuyor. Ocak ayında kadın istihdamı 87 bin civarında artış gösterirken pandemi öncesi istihdam düzeylerine dönme konusunda hala erkeklerin çok gerisinde.
 
Kadın istihdamındaki gözle görülür azalmanın çeşitli nedenleri var; Kadınlar, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun bir şekilde istihdam ediliyor. Ayrıca, genellikle, ücretli izin veya işsizlik sigortası gibi korumalardan yoksun olan, sokakta eşya satmaktan evde dikiş dikmeye kadar, kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda kalan kadınlar için bu işlerin ortadan kalkması güvensiz bir ortam oluşturuyor.
 
Pandemi aynı zamanda birçok kadına eğitime uzaktan devam eden çocuklarının eğitim sorumluluklarını, ev işlerini, hasta, yaşlı ve engelli bakımını üstlenmek gibi ek sorumluluklar yükledi. Morning Consult’ın  araştırmasına göre, kadınlar pandemi boyunca evde eğitim ve ebeveynlik görevlerinde daha büyük bir pay aldılar. Ankete katılan kadınların yüzde yetmişi, karantina sırasında ev işlerinin çoğundan veya tamamından kendilerinin sorumlu olduğunu söyledi.
 
Kadınlar pandemi nedeniyle kaybettikleri işlerini yakın gelecekte geri kazanamayabilir.
 
Kadın Politikaları Araştırma Enstitüsü (IWPR) başkanı Nicole Mason, pandemi sırasında kadınların kaybettiği işlerin bir kısmının, kısıtlamalar kaldırıldığında bile geri gelmeyebileceğini söylüyor. Mason okullar ve kreşler kapalı kaldığı müddetçe işgücüne yeniden katılmak isteyen kadınlar için belirsizliğin hakim olmaya devam edeceğini ve bu nedenle de işsiz kadınların sayısının artmasını beklediğini belirtiyor. Uzmanlar kapsayıcı ve kadın merkezli iyileşme paketleri oluşturulmazsa kadınların pandemi sonrası dönemde önceki işlerinden daha düşük ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmalarından endişe duyuyor.
  
Kadın istihdamının ülke ekonomisine katkısı
 
COVID-19'un çalışan kadınlar üzerindeki orantısız etkisi ülke ekonomisi üzerinde de kalıcı etkiler yaratabilir. 2015 yılında yayınlanan bir McKinsey & Company raporuna göre, kadınların ekonomiye erkeklerle eşit şekilde katılması durumunda, küresel GSYİH 2025 yılına kadar yaklaşık 28 trilyon dolar artabilir. Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde kadınlar COVID-19 sonrası ekonomik iyileşmeyi sağlamada çok etkili olabilir. Dünya Bankası’nın araştırması, Nijer'de istihdamda cinsiyet eşitliği sağlandığı takdirde kişi başına düşen GSYİH'sının, %25 daha fazla olabileceğini gösteriyor.
   
Kriz sonrası döneme hazırlanan hükümetlerin yapılacak yardımların hangi kesimi nasıl etkileyeceğini planlayarak hareket etmesi ve iyileşme çabalarında kadınların ihtiyaçlarına özel önem vermeleri kritik. Ülkeler ekonomik iyileşme paketlerinde aşağıdaki 3 noktayı gözeterek kadınları önceliklendirebilir.
 
1-Dijitalleşmenin hızlanması ve fırsat eşitliğinin sağlanması
200'den fazla ülke COVID-19'a yanıt olarak sosyal koruma önlemleri geliştirirken, çoğu kayıt dışı çalışanları belirleyip onlara yardım ulaştırmakta zorluk çekti. Bu da birçok kadının gözden kaçırıldığı anlamına geliyor. Pandemi sonrasını planlarken bunu gözden kaçırmamak için ülkeler, özel sektör iş birliğiyle, devlet tanıma sistemlerinin, ödeme platformlarının ve diğer kritik hizmetlerin dijitalleşmesini hızlandırabilir. Gelişmiş dijital sistemler, kayıt altında olmayan ihtiyaç sahibi kadınları tespit etmeye ve onlara ulaşmaya yardımcı olabilir.
 
2-Girişimciliğin desteklenmesi
Hükümetler, girişimci veya çalışan kadınların ekonomiye tam katılımının önündeki engelleri kaldırmalı. Salgın önlemlerinin en katı olduğu ekonomilerde, kadınlara ait şirketlerin kapanma olasılığı erkeklerin sahip olduğu şirketlere göre yüzde 10 daha fazla. Kadın girişimcilerin sayısının arttırılması, yoksulluğun azaltılmasına, istihdam yaratılmasına, büyüme ve yeniliğin teşvik edilmesine yardımcı olacaktır. Bu nedenle hükümetler, kadınlara ait işletmelere kredi ve diğer finansman destekleri sağlamalı, kadın girişimcilerin pazara erişimini sağlamak için e-ticaret platformlarını arttırmalı.
 
Çalışanlar için de iş gücünde kadınlara karşı ayrımcılığı önlemek için yasa ve yönetmelikler gözden geçirilmeli. Ayrıca kadın çalışanlar, uygun aile izni politikaları ve kaliteli çocuk bakımı servisleriyle de desteklenmeli.
 
3-Eğitimin desteklenmesi
Son olarak bu politikalar kaliteli bir eğitimle desteklenmeli. Pandemi öncesinde de dünya bir eğitim kriziyle karşı karşıyaydı: Düşük ve orta gelirli ülkelerde 10 yaşındaki çocukların yarısından fazlası temel bir metni okuyup anlamakta güçlük çekiyor. Salgın ise bu oranları daha da kötüleştirdi. Dünya çapında, 800 milyondan fazla öğrenci okula gitmiyor ve özellikle kırsal bölgelerdeki pek çok yoksul öğrencinin uzaktan eğitime erişimi yok.
 
Kız öğrenciler, çevrimiçi eğitimde ek zorluklarla karşılaşıyor. Örneğin, hanede yalnızca bir telefon varsa, kızlardan ziyade oğlanlar tarafından kullanılıyor.Daha ağır bir ev işi yükü birçok kızın eğitime erişimini engelliyor.
 
Eğitim, gelecekteki istihdam fırsatlarının ve kadınların kendi yaşamlarını yönetebilmesinin anahtarı. Bu nedenle öğrenciler okula döndükçe, ülkeler hem kızların hem de oğlanların öğrenme sürecine yeniden katılmalarını sağlamalı. Hibrit eğitim sistemine yatırım yapılırken öğrencilerin pandemi döneminde kaybettikleri zamanı geri kazanmalarına yardımcı olacak temel ve sosyal becerilerin geliştirilmesi desteklenmeli.
 
Artan borçların devletler için endişe verici hale geldiği bir dönemde, bu önlemleri sağlayacak yatırımların yapılması olanaksız gibi gözükse de pandemi sonrası ekonomik sıkıntıların giderilmesinin yolu ekonomik büyümeyi desteklemek ve daha fazla ailenin yoksulluğa düşmesini engellemeye çalışmaktan geçiyor. Doğru politikalarla ülkeler daha güçlü ve daha kapsamlı bir şekilde pandeminin yaralarını sarabilir. Ülkeler, çağımızın en büyük zorluğuna çözüm ararken, kadınları daha güçlü bir COVID-19 sonrası dünyanın temel kurucuları olarak görmeli.
 
 

SHARE: READ MORE

5 March

Yapay zeka iklim değişikliğiyle savaşıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası organizasyonlar, araştırmacılar ve veri bilimciler, yapay zeka ve büyük verinin yıllardır iklim, biyoçeşitlilik ve hava kirliliğiyle ilgili verilen vaatlerin gerçekleştirilmesinde önemli bir rol oynayabileceğine inanıyor.

Bu inançtan yola çıkarak, 2021 Şubat ayında UNESCO, BM Çevre Programı, Microsoft ve StartUp Inside tarafından ‘AI for the Planet’ zirvesi gerçekleştirildi. Zirvenin ortakları dijital teknolojilerin ve makine öğreniminin artık daha sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gezegen inşa etme tartışmalarının dışında bırakılamayacağını belirtiyor.

Zirvenin ortaklarına göre üretim, tarım, enerji, mobilite ve inşaat gibi alanlarda büyük veri, yapay zeka ve dijital teknolojiler kullanmak 2030’a kadar küresel karbon salımının %10-%20 civarında azalmasını sağlayabilir.

Örneğin; UC Berkley araştırmacıları ve Silikon Vadisi yazılım mühendisleri tarafından kurulan ve kar amacı gütmeyen çevre örgütü Watt Time, karbon salımını azaltmak için teknoloji geliştirme üzerine çalışıyor. Watt Time, sürece yapay zeka kullanarak sera gazı emisyonları hakkında yüksek kaliteli veri üretmekle başlıyor. Dünyadaki tüm enerji santrallerinden gelen emisyonları sürekli olarak takip etmeye başlamak ve bu verileri Amerika Birleşik Devletleri hükümeti gibi halka açık hale getirmek için Carbon Tracker ve World Resources Institute dahil olmak üzere diğer kuruluşlarla da birlikte çalışıyor.

Bu teknolojiler ayrıca toplumun sürdürülebilir uygulamaları benimsemesine ve daha doğru tüketim tercihleri yapmasına yardımcı olmak için kullanılabilir. Mila Enstitüsü'nde yapay zeka alanında araştırmalarını sürdüren Sasha Luccioni, "geleceği yakınlaştırarak" değişen iklimin sonuçlarını görselleştirmek için yapay zeka kullanan bir proje üzerinde çalışıyor. Sel, şiddetli yangın veya sis gibi iklimle ilgili olayların evleri ve sokakları nasıl etkileyeceğini yapay zeka yardımıyla görsel olarak yansıtan bu çalışmanın insanları dünyayı korumak için harekete geçireceği umuluyor. Oluşturulan görüntülere ayrıca iklim değişikliği, aşırı hava olayları, yerel ve küresel değişikliklerle ilgili bilgiler, dünyayı kurtarmak ve sanal görüntülerin gerçeğe dönüşmesini önlemek için kişisel ve toplu alınabilecek önlemler eşlik ediyor. 

Luccioni'nin projesi davranış değişikliğini tetiklemek için yapay zekayı kullanırken, Weathernews Incorporated of Japan, bu teknolojiyi UNESCO destekli bir afet önleme programında kullanıyor. Herhangi bir doğal afet öncesinde vatandaşlara uyarı göndermek, afet sırasında ve sonrasında onlarla iletişim kurmak için geliştirilen yapay zeka temelli bir mesajlaşma uygulaması olan Chatbot Japonya'daki yerel hükümetler tarafından da kullanılıyor. Proje, sel, toprak kayması, kuraklık ve depremlerle çevrili bir bölgede hayat kurtarmak için teknlojiye olan ihtiyacın altını çiziyor.

Teknolojinin kullanılabileceği bir diğer alan ise yaratılan değişimlerin ölçümlenmesi. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak için 10 sene kaldığını hatırlatan BM Çevre Programı, çevresel göstergelerdeki ilerlemelerin yeterince iyi ölçülemediğini söylüyor. İcra Direktörü Inger Anderson, yapay zeka, büyük veri ve teknolojinin bu ölçümün geliştirilmesinde yardımcı olabileceğini belirtiyor.
 
Küresel ortalama sıcaklığı endüstri öncesi seviyelerin altına düşürme ve sıcaklık artışını 1.5°C ile sınırlama gibi hedeflerle karşı karşıya olduğumuz bu günlerde, yapay zeka dünyayı korumak ve daha sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almak için, emisyonlarla ilgili gerçek zamanlı, güvenilir veriler sağlamaktan felaket önlemeye odaklanmaya kadar birçok alanda önemli faydalar sağlayabilir.
 

SHARE: READ MORE

5 March

Almanya, tedarikçileri çevre ve insan haklarını ihlal eden şirketlere ceza verebilecek!

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası tedarik zincirlerinin büyümesi, gelişmekte olan ülkelere şüphesiz önemli faydalar sağladı fakat aynı zamanda, zayıf yasal düzenlemeler nedeniyle zorla çalıştırma ve çocuk işçiliği dahil insan ve işçi hakları ihlalleri, çevresel zarar, arazi gaspı gibi bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirdi.
 
Bu olumsuz etkileri azaltabilmek adına Almanya hükümeti, Alman şirketlerine küresel olarak tedarik zincirlerindeki insan hakları ve çevre sorunları konusunda daha fazla sorumluluk yükleyecek olan Tedarik Zinciri Yasası üzerinde uzlaştı. Tedarikçileri asgari çevre ve insan hakları standartlarını karşılamayan şirketlere para cezası vermenin önünü açan yasa tasarısının bu ay Bakanlar Kurulu’na gelmesi ve yaz tatiline girilmeden Federal Meclis’ten geçmesi planlanıyor.
 
Yasa 2023'ten itibaren, en az 3 bin personel istihdam eden 600'den fazla Alman şirketini bağlayacak. 2024'ten itibaren ise binden fazla çalışanı olan yaklaşık 3 bin şirket küresel tedarik zinciri konusunda sorumluluk üstlenmek zorunda kalacak. 500 veya daha az çalışanı olan orta ölçekli şirketler ise yasadan muaf tutulacak. Tedarik Zinciri Yasası 1 Ocak 2023'ten itibaren kademeli olarak yürürlüğe girecek.
 
Yasa tasarısı söz konusu şirketleri doğrudan tedarikçilerinden sorumlu tutarken ara tedarikçilerde yaşanan bir hak ihlali durumunu aydınlatmak ve ortadan kaldırmakla yükümlü kılmakla yetiniyor. Yasaya göre şirketler, tedarikçilerinde çocuk işçiliğine ve zorla çalıştırmaya izin vermeyecek. Adil ücret ödenmesi ve uluslararası sözleşmelerle tanımlanan çalışma ve çevre koruma kurallarının yerine getirilmesinden yükümlü olacak. Bunların ihlal edilmesi durumunda, olay sivil toplum kuruluşları veya sendikalar aracılığıyla Alman yargısına taşınabilecek, ayrıca şirkete maddi yaptırımlar uygulanabilecek. İhlalden sorumlu görülen bir Alman şirketi üç yıla kadar ihalelere katılmaktan menedilebilecek. Federal Çalışma Bakanı Hubertus Heil, şirketlerin ticaret hacminin yüzde 10'una kadar maddi cezanın mümkün olduğunu söyledi, bunun da milyonlarca avro anlamına geleceğini belirtti.
 
Almanya tarihinde önemli bir paradigma değişimi olarak da kabul edilen kanunun Avrupa pazarında Alman şirketleri için bir dezavantaj haline gelmemesi için konuyla ilgili Avrupa Birliği Komisyonu’nun da bağlayıcı bir yasa çıkarması isteniyor. Tedarik Zinciri Kanunu’na ülke içinden gelen en önemli eleştiri ise pandemi gibi bir kriz ortamında şirketlerin yükünün hafifletilmesi gerekirken bu yükün ağırlaşıyor olması.
 
Avrupa Birliği son birkaç senedir çok uluslu şirketleri, tedarik zincirleri için gönüllü olarak sorumluluk almaya teşvik ediyordu. 2011 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, küreselleşen ticari faaliyetin olumsuz etkilerini önlemek için hükümetlerin ve ticari şirketlerin görev ve sorumluluklarını özetleyen ilk küresel çerçeveyi oluşturan İş ve İnsan Haklarıyla İlgili Yol Gösterici İlkeleri (Guiding Principles on Business and Human Rights- UNGP) oybirliğiyle onayladı. 2011'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanan bu ilkeler, Nisan 2013'te Bangladeş'teki Rana Plaza'nın çöküşünün ardından daha da önem kazanmış oldu. Sekiz katlı bina, çok uluslu şirketlere hizmet veren giyim fabrikalarıyla doluydu ve daha ucuz fiyatlar için iş güvenliği ihlallerine göz yumuluyordu.
   
İhlallerin en yüksek olduğu bazı sektörlerde, özellikle madencilik endüstrisinde veya kereste çıkarımında, zorunlu düzenlemeler zaten AB düzeyinde kabul edilmişken, diğerleri için teşvik edilen gönüllü yaklaşımın yeterli olacağı umuluyordu. Ancak akademik araştırmalardan, sivil toplum kuruluşlarından ve AB kurumları tarafından yapılan çalışmalardan elde edilen veriler, gönüllü yaklaşımın yeterli olmadığını açıkça ortaya koymakta. Federal Dışişleri Bakanlığı tarafından çokuluslu Alman şirketlerinde yapılan bir anketin sonuçlarına göre, Alman işletmelerinin yalnızca yüzde 22'si, tedarikçilerini insan haklarına uygunluk açısından gönüllü olarak denetliyor. Bu oran Tedarik Zinciri Yasası’nın hazırlanmasında büyük bir tetikleyici oldu.
 
Almanya’daki bu gelişmeler Avrupa Birliği’nde konu hakkında yasal düzenlemeler yapılmasını gündeme getirdi. Avrupa Birliği Komisyonu’nun bu yılki çalışma programı yılın dördüncü çeyreğinde çıkması beklenen kurumsal yönetişim hakkında bir yasa teklifi içeriyor. Şirketlerin tedarik zincirlerinde çevre ve insan hakları durum tespiti yapmalarını içeren yasa teklifi, Komisyonun AB düzeyinde zorunlu bir Tedarik Zinciri Yasası’na gideceğine dair verilen sinyallerden biri. AB tarafından çıkarılacak zorunlu bir mevzuatın tedarik zincirlerinde yaşanan insan hakları ve çevre ihlallerinin önüne geçebileceğine inanılıyor. Bu tür bir mevzuatın, AB pazarında faaliyet gösteren tüm şirketler arasında eşit bir oyun alanı yaratma, yasal netlik sağlama ve etkili uygulama ve yaptırım mekanizmaları oluşturma gibi önemli avantajları olacağı düşünülüyor.
 
Tüm bu gelişmelerle birlikte pandemi tedarik zincirlerinin kırılganlığını gösterdi. Koronavirüs salgını krizi küresel tedarik zincirlerini de derinden etkiledi. Küresel tedarik zincirleri; seyahat kısıtlamaları, üretimi durduran kısıtlayıcı önlemler nedeniyle ciddi şekilde sekteye uğradı. İşgücü piyasaları üzerindeki bu büyük baskı, özellikle gelişmekte olan ülkelerde çalışma standartlarının ve iş güvenliğinin daha da kötüye gitme riskini ortaya çıkardı. Kriz, bu nedenle, küresel tedarik zincirlerinin, daha sürdürülebilir hale gelmesi için yeniden yapılandırılmasını gündeme getirdi.
 
Tedarik Zinciri Yasası'nın yürürlüğe girmesi bütün tedarikçi ülkeler kadar Türkiye'yi de etkileyecek. Rusya ve Çin'in ardından Almanya, Türkiye'nin en fazla ithalat yaptığı üçüncü ülke. Ayrıca 1980'den bu yana yaklaşık 15 milyar 500 milyon dolar yatırım ile Almanya Türkiye'deki en büyük yabancı yatırımcılar arasında geliyor. Türkiye'de faaliyet yürüten Almanya veya Türkiye iştiraki olan Alman şirketlerin sayısı 7 bin 150'yi geçti.
 
Almanya’daki bu gelişme tedarik zincirlerinin daha sürdürülebilir olması için atılan önemli bir adım. Etkisini sadece Almanya’da hissettirmeyecek olan yasa tedarik zincirlerine küresel ölçekte düzenlemeler gelmesinin de yolunu açıyor.
 
 
 

SHARE: READ MORE

19 February

Prens Charles’ın ‘doğayı kurtarma planı’: Terra Carta

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz ay Prens Charles, Paris’te düzenlenen One Planet Summit toplantısından önce Terra Carta (Earth Charter) isimli bir bildirge açıkladı. Prens Charles bu bildirge ile beraber iş dünyasını sürdürülebilir bir kalkınma için iş birliğine davet etti ve şirketlerin bildirgeyi imzalamalarını ve bildirgede belirtilen aksiyonları hayata geçirmelerini istedi.
 
800 yıl önce kabul edilen ve temel haklar bildirgesi olarak bilinen Magna Carta'ya atıf yaparak Terra Carta olarak adlandırılan 17 sayfalık bu bildirge, Sustainable Markets Initiative (SMI) bünyesinde yayımlandı. SMI ise, 2020 yılında Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Prens Charles tarafından başlatılan bir girişim. Girişimin amacı açıkladığı 10 maddelik aksiyon planı çerçevesinde iş dünyasından katılımcılar ile birlikte daha sürdürülebilir bir gelecek için stratejiler ve eylem planları ortaya koymak. Bu amaç çerçevesinde inisiyatifdüzenli olarak sektör bazlı yuvarlak masa toplantıları düzenliyor.
 
Terra Carta, 2030 yılı için artan küresel iklim ve biyolojik çeşitlilik kriziyle mücadele etmek için iş dünyasının, kaynaklarını ve araçlarını nasıl kullanmaları gerektiği yönünde 5 kısım ve 10 madde etrafında şekillenen bir yol haritası ve yüze yakın aksiyon sunmakta.
 
Prens Charles’a göre bildirge "bir kurtarma planının temelini sunuyor" ve bildirgeyi destekleyen firmalar, iddialı ara hedeflerin yanı sıra 2050'ye kadar veya daha erken bir tarihte karşılanacak net sıfır emisyon hedeflerine duyulan ihtiyacı kabul etmeyi taahhüt ediyor.
 
Bildirgenin ortaya sunduğu eylem planları, hedeflenen değişimin lokomotifi olabilecek tüketici talebini ortaya çıkarmayı, yatırımı doğal ve temiz teknoloji çözümlerine yönlendirmeyi ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için "iddialı fakat pratik bir eylem" başlatmayı hedefliyor.
 
"Küresel ekonomimizi dönüştürmek için gerekli olan inovasyonu, ölçeği ve kaynakları seferber edebildikleri için, özellikle endüstri ve finans sektöründeki kişileri bu ortak projeye pratik liderlik sağlamaya teşvik edebilirim." diyerek bildirgeyi yayınlamaktaki kendi motivasyonunu ortaya koyan Prens, "Terra Carta, doğayı, insanları ve gezegeni küresel değer yaratmanın merkezine koyan bir kurtarma planının temelini sunuyor. Doğanın değerli, yeri doldurulamaz gücünü özel sektörün dönüştürücü yenilikleri ve kaynakları ile birleştirecek bir plan." cümleleriyle Terra Carta ile bildirgesi ile nasıl bir yol izleneceğini ortaya koydu.
 
Konulan hedeflerin ve iş dünyasına yapılan çağrıların yanında bildirgenin üçüncü maddesinde Terra Carta’da belirlenen hedeflere nasıl ulaşılacağına da yer verildi.
 
Buna göre;
 
- Doğayı, insanları, dünyayı, eşitlik ve refahı kapsayacak şekilde sürdürülebilirlik kavramının sıfır salım hedeflerinin ötesinde tekrardan tanımlanması
- 2030'a kadar karada ve su altında biyoçeşitliliğin en az %30'unun ve 2050'ye kadar %50'sinin korunması ve biyoçeşitliliğe verilen zararlar için iyileştirme çalışmalarının yapılması
- Özel sektörde sürdürülebilir geçiş ve yeşil yatırımı teşvik etmek için tüketici ve hissedar talebinden yararlanılması, Terra Carta’da belirtilen hedeflere ulaşmak için uygulanacak yöntemler arasında.
 
Terra Carta ile birlikte eş zamanlı olarak Natural Capital Invesment Alliance adında bir fon da hayata geçirildi. Bu fon ile birlikte doğal sermaye yatırımı için "ortak bir dilin" geliştirilmesi ve 2022’ye kadar varlık sınıflarında bulunan 10 milyar dolar değerinde finansmanın doğal sermaye için mobilize edilmesi planlanıyor. Gelecek 10 yıl boyunca, dünya çapında elde edilen ilerleme ve değişimi analiz etmek ve göstermek adına SMI, Terra Carta bünyesinde gerçekleşen ilerlemeyi, yıllık olarak güncelleyecek ve raporlayacak.
 
Bildirge Apple’ın eski baş tasarımcısı Sir John Ive tarafından tasarlandı. Prens Charles bildirgede tüm dünyadaki CEO’lara seslenerek, küresel mücadelede onların desteğini istiyor. Katılım için sektör ve ülke sınırı bulunmamakta. Bununla birlikte Terra Carta, Blackrock, EON, Eurasian Resources Group, Unilever, Bp, Bank of America, AstraZeneca, Schorders, EY ve HSBC’nin yanında farklı sektörlerden pek çok şirket tarafından destekleniyor.
 
Terra Carta’nın destekçi olmak isteyen şirketlerden, şirket ve CEO’larının bilgilerini info@sustainable-markets.org mail adresine göndermeleri isteniyor. Katılımcı (imzacı) olmak isteyen şirketlerin ‘Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) itibarlarının’ ve güvenilirliklerinin yüksek olması bekleniyor.
 
Terra Carta bildirgesine buradan, bildirgeyi özetleyen dokümana ise buradan ulaşabilirsiniz.  
 

SHARE: READ MORE

19 February

Platform ekonomisine yeni bir bakış

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Donald Trump’ın destekçilerinin ABD Kongre Binası’nı basmasıyla birlikte Facebook ve Twitter’ın halkı şiddete teşvik ettiği gerekçesiyle Trump’ın sosyal medya hesaplarını kapatması, Big Tech'in yol açtığı siyasi gücü görmezden gelmenin imkansız olduğunu gösterdi. Sosyal medya platformlarının sahip olduğu siyasi güce dair tartışmalar yeni başlamış olsa da ekonomik güçleri tartışılmayacak kadar büyük. ABD'nin en büyük beş teknoloji platformunun (Alphabet (Google), Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft) toplam piyasa değeri 2020'de 2,7 trilyon dolar arttı. Tesla'nın S&P 500'e eklenmesiyle Big Six adını alan teknoloji firmaları, endeks değerlemesinin neredeyse dörtte birini oluşturuyor.
 
Pandemide teknoloji firmalarının önemi artmış olsa da Big Tech ile ilgili sorgulamalar devam ediyor. Bu teknoloji platformlarının güçlerini kötüye kullandığı, tüketici mahremiyetini kullanarak kâr elde ettiği, rekabeti ortadan kaldırdığı ve potansiyel rakipleri satın aldığı konusunda giderek artan bir fikir birliği var. Bu nedenle konuyla ilgili pek çok önlem alınmaya başlandı bile. Örneğin, Birleşik Krallık'ta, bir uzman paneli, Google gibi büyük şirketlerin bölünmesi gerekip gerekmediğine ve düzenleyici kurumların Big Tech'i dizginlemek için nasıl güçlendirilebileceğine dair bir soruşturma yürütüyor. OECD, dijital inovasyondan elde edilen değeri ölçmek ve önde gelen teknoloji platformlarını vergilendirmek için yeni küresel standartlar oluşturmaya çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise uzun bir kongre soruşturması, bu platformların kapsamlı bir düzenleyici gözetimi gerektirecek kadar çok pazar gücü topladıkları sonucuna vardı.
 
Tüm bu sorunlar, daha iyi bir platform ekonomisini inşa etmek için ne tür bir inovasyon ekosistemi olması gerektiği sorusunu beraberinde getiriyor.
 
Big Tech ve değişen pazar yapısı
 
1970'lerden itibaren, bir pazarın sağlıklı olup olmadığını değerlendirmek için tüketicileri dezavantajlı duruma sokan uygulamalar tespit ediliyordu. Ancak Google, Amazon, Facebook gibi platformların hizmetlerini “ücretsiz” sunmasıyla bu denklem değişti.  Alışılmışın aksine bu pazarlardaki ana değer kaynaklarından birini, reklamları belirli kitlelere yönlendirmek için kullanıcı verilerini toplamak oluşturuyor. Bu nedenle, düzenleyicilerin denklemin diğer tarafına, özellikle de hizmet sunanlara bakması gerekiyor. Tüketiciler doğrudan zarar görmese bile Google'ın içerik oluşturuculara, Amazon'un satıcılara, Uber'in sürücülere nasıl davrandığına bakmak büyük önem taşıyor.
 
Örneğin, internet aramasında tekel konumunda olan Google, web içerik sağlayıcıları ekosistemine giden reklam gelirlerini kendisine yönlendirmek için internet trafiğini kendi lehine olacak şekilde tasarlayabilir. Alıcı tercihleri, arama sorguları vb. konularda zengin bir veri içeriğine sahip olan Amazon, kendisine ait ürünleri tüketiciye sunarak mevcut satıcıları görünmez kılabilir. Burada ana sorun platformların, ekosistemlerindeki satıcıları ve içerik sağlayıcıları güçsüzleştirmek ve sömürmek için konumlarını kullanabilmesinde yatıyor.
 
Her koşulda, teknoloji platformlarının oluşturduğu yeni ekonomik düzen, geleneksel çevrimdışı ve tek taraflı pazarların ekonomisinden farklılaşıyor. Bu nedenle, politika yapıcıların en temel varsayımlarından bazılarını yeniden gözden geçirmelerine ve platform gücünü net bir şekilde tanımlayacak yeni pazar gücü ölçütlerinin geliştirilmesine ihtiyaç var.
 
Kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçiş
 
Platformlar söz konusu olduğunda en temel sorunlardan bir tanesi verinin değerinin, veri üreten bir hizmet sağlayarak yaratılan değerden nasıl farklılaştığını belirlemek. Google'ın kurucu ortakları Larry Page ve Sergey Brin'in 1998 tarihli bir makalede öngördüğü gibi, reklam veya üçüncü partilerden hizmet alma durumunda temel odak, kullanıcılar için değil, reklam verenler için üretilen değere kayabilir. Bu nedenle belirli bir hizmetin tasarımından en çok kimin yararlandığını sormak büyük önem taşıyor.
 
Teknoloji platformlarının zenginlik yarattığı gerçeği, kamusal değer yarattıkları anlamına gelmiyor. Büyük miktarda veriye ve ağ etkinliklerine erişimi olan bir firma, teoride, konumunu sosyal refahı iyileştirmek için kullanabilir. Ancak, ürün ve hizmetlerin performansı da dahil olmak üzere reklam geliri oluşumunu diğer her şeyin üzerinde ödüllendiren bir iş modeli çerçevesinde çalışıyorsa, bunu yapması olası değildir. Platform ekonomilerini değer çıkartan değil, değer yaratan bir şekilde yeniden tasarlamak için yaratılan servetin “nasıl” yaratıldığına bakmak gerekiyor.
 
Yeni bir ekonomik temel oluşturmak, hissedar modelinden kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçişi gerektiriyor. Bundan sonraki süreçte, servet üretiminin toplumu gerçekten iyileştirip iyileştirmediği ve sosyal problemlere yanıt verme yeteneğini güçlendirip güçlendirmediği konularının da sorgulanması gerekiyor.
 
Kamu sektörü ne yapmalı?
 
Tartışılan konuları ele almaya başlamanın birkaç yolu var. İlk olarak, teknoloji ve inovasyon ekosisteminin yönünü belirlemek için koordineli endüstriyel ve düzenleyici politikalara duyulan ihtiyaca işaret edilmesi gerekiyor. Kilit nokta, devletin pazarları yaratmak ve şekillendirmek için girişimcilik potansiyelinin farkına varmasında yatıyor. Çünkü tarihsel olarak, kamu yatırımı, bugün internet de dahil, birçok teknolojinin temelini oluşturuyor. Platformların yönetimi söz konusu olduğunda, değerin nasıl yaratıldığını ve tahsis edildiğini belirlemede proaktif bir rol üstlenmeye yatkın girişimci bir devlete ihtiyaç var.
 
İkinci önemli adım, Big Tech platformlarının çeşitli veri çıkarıcı özellikleri arasında ayrım yapmaya başlamak. Platform tabanlı modellerin mutlaka veri çıkarıcı olması gerekmez, fakat bunlar genel olarak veri yoğunlukludur. Bu nedenle verilerin nasıl kullanıldığı ve ilk etapta hangi verilerin toplandığı önemli soruları oluşturmakta. Şu anda reklam tabanlı var olan bu sistemin reklamlar olmadığı durumda nasıl görünebileceğinin düşünülmesi gerekiyor. Ve ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Kullanıcılardan kesin rızaları olmadan ayrım gözetmeksizin veri toplamak artık geçerli değilse, dijital girişimler zamanlarını ve enerjilerini nasıl ve nereye yönlendirecekler?
 
Son olarak, kamu sektörünün kendisine yeniden yatırım yapmaya başlaması önemli bir adım olabilir. Çevrimiçi platformları yönetmek konusunda devletin, yeni riskleri anlamak ve bunlara etkili bir şekilde yanıt vermek için kendi kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. Big Tech'in kendisinin kamu sektöründeki dijital dönüşümünü yönlendirmesi, devletin gelecekteki düzenleyici ve operasyonel bağımsızlığı için sorun oluşturabilir.
 
Gelinen nokta itibarıyla, özel hayatının gizliliğine saygı duyan, insanı geliştiren bir platform ekonomisine sahip olmanın ne anlama geldiği hakkında daha derin düşünmenin tam zamanı.
 

SHARE: READ MORE

19 February

İklim Değişikliğiyle Savaşta Yeni Bir Araç: Yönetici Primleri

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Çevresel, Sosyal ve Yönetim (ÇSY) konuları, organizasyonların iş stratejileri, operasyonları ve ürün/hizmetlerine giderek daha fazla entegre ediliyor. Willis Towers Watson tarafından gerçekleştirilen küresel yönetim kurulu ve üst düzey yöneticiler araştırması, katılımcıların yüzde 70 ila 80'inin ÇSY önceliklerini belirlediğini ve bunlara yönelik uygulama planları geliştirdiğini ortaya koyuyor. Ancak henüz bu planları hayata geçirebilenlerin oranı %48 olduğundan, şirketlerin birçoğunun ÇSY yolculuklarının farklı aşamalarında olduğunu söylemek mümkün.  

Birçok kuruluş ÇSY ilkelerini benimsemiş olsa da yöneticiler ve yönetim kurulları, özellikle iklim krizi risklerine yönelik paydaşların taleplerini karşılamak için daha fazlasını yapabilir. ÇSY ilkelerini güçlendirmenin etkili bir yolu sorumlu liderliği yeniden tanımlamaktan geçiyor. Liderleri iklim değişikliğini ele almaya ve organizasyonlarını daha sürdürülebilir hale getirmeye yönlendirmenin en etkili araçlarından birini ise prim ve teşvik programlarına iklim eylemi ölçütlerinin dahil edilmesi oluşturuyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’in kurullar için etkin iklim yönetimi konulu bir yayınına göre üst yönetim ekipleri için parasal teşvikler, zaman içerisinde direnç ve refaha katkıda bulunan uzun vadeli kurumsal hedeflere bağlanmalı.

Yönetici primlerine ÇSY entegrasyonu
Yatırımcılarda, müşterilerde ve şirketlerde sürdürülebilirliğe dair bilinç giderek artış gösterse de birçok kurumun yönetim kurulu henüz iklim bilincini organizasyonlarına adapte edebilmiş değil. Şirketlerin kamuya açtıkları raporların analizi, Avrupa’nın önde gelen 350 şirketinin yaklaşık %11’inin teşvik planlarına CO2 salımlarının dahil olduğunu gösterirken ABD S&P 500 şirketlerinde bu oran yalnızca %2. Bununla birlikte şirketlerin %40'ı ÇSY konularını uzun vadeli teşvik planlarına dahil etmeyi planladığını belirtiyor.

ÇSY ölçütlerinin yönetici prim programlarına dahil edilmesindeki ana zorluklar hedefleri seçmek, performans ölçütlerini belirlemek ve tanımlamak ve anlamlı bir değişim yaratmak için gerekli zaman aralıklarını tespit etmek olarak belirtiliyor. Bu yanıtlar göz önüne alındığında, standardize edilmiş iklim değişikliği ölçütlerinin eksikliğinin, iklim değişikliğinin yönetici primlerine dahil edilmesini engellediğini varsaymak doğru olur. Her endüstri farklı olduğundan, iklim eylemlerini teşvik edecek ölçütlerin sektörlere göre özelleştirilmesi de ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Yönetici primleri ve iklim eylemi arasında bağlantı kurmanın farklı yolları
İklime yönelik ilgili eylemleri yönetici teşvik planlarına katmayı planlayanlar için uygulanabilecek çeşitli yöntemler bulunuyor:

Alt sınır belirlenmesi, iklime bağlı sürdürülebilirlik ölçütlerini uygulamaya yeni koyan, yüksek CO2 emisyonlarına sahip şirketler için en uygun yöntemi oluşturur. Bu kapsamda prim planı doğrultusunda ödemelerin yapılması adına CO2 için temel bir seviye belirlenebilir.

Bireysel performans derecelendirme düzenleyicisi, bir bireyin rolüne göre uyarlanabilir ve daha nitel veya stratejik iklim değişikliği hedefleri için bakış açısını iyileştirebilir. Ancak ortak bir maddi hedefe ulaşmayı amaçlayan katılımcıların iş birliğini zorlaştırabilir.

Plan düzenleyiciler, "nasıl" ve "ne" sorularını dikkate alan bağımsız ölçümlerdir. Bir düzenleyici, tüm kısa dönem (STI) ve uzun dönem (LTI) prim ödemesinin belirli bir yüzde oranında artırılmasına veya azaltılmasına izin verebilir. Temel hedef karşılanırsa, o zaman hiçbir değişiklik yapılmaz ve STI veya LTI kararı diğer ölçütlere göre yapılır.

KPI'lar, iklim değişikliğinin önemini vurgulayan ve genellikle kolayca iletişimi yapılabilen ve ölçülebilir hedefleri olan doğrudan bir ölçü sağlar.

LTI planlarındaki KPI'lar, ölçülebilir sonuçlar elde etmek için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyulduğunda (karbon emisyonu azaltımı gibi), bu yöntem en uygun bağımsız iklim değişikliği ölçümlerini sunar. Bununla birlikte, bir dezavantaj olarak, performans süresinin uzunluğu sürdürülebilirlik sonuçlarına ulaşma ivmesini azaltabilir.

Bağımsız teşvik planlarının diğer teşvik planlarından farklı olarak, tek amacı sürdürülebilirlik performansını ölçmek ve iklim riskini azaltmaktır. Performansa daha uzun-vadeli bakılmasına yardımcı olur.

Çoğu karbon salımı azaltma hedefi daha uzun vadeli bir bakış açısı gerektirdiğinden tipik yıllık ve üç yıllık teşvikler bu hedeflerle doğrudan uyumlu olmayabilir. Bununla birlikte, kısa vadeli teşvikler bile kurum kültürü açısından önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ancak, genellikle büyük sermaye yatırımlarıyla ilişkilendirilen daha uzun vadeli karar verme süreçlerini (örneğin, 10 yıllık bir hedef dönem) teşvik etmek ve bu kararların önemini vurgulamak için şirketler, yalnızca karbon salımını azaltmaya odaklanan, hiper-uzun-vadeli teşvik planları da sunabilir.
Bu tür teşvik düzenlemelerini uygulamak kolay olmayacaktır. Ancak iklimle ilgili ölçümler koymak itibara sağladığı katkıya ek olarak, azaltılmış enerji tüketimi ve israf yoluyla şirketlere ayrıca yatırım geri dönüşü sağlayabilir. Yönetici teşviki, yeniliği güçlendirmek için her zaman etkili bir araç olmuştur. Şimdi ise bu gücü, iklim karşısında dirençli bir geleceğe doğru ilerleyişi cesaretlendirmek için kullanmalıyız.
 
 

SHARE: READ MORE

18 February

Hava kirliliği sandığımızdan daha ölümcül olabilir!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

16 Aralık'ta Londra'daki Southwark Coroner's Mahkemesi, hava kirliliğinin dokuz yaşındaki Ella Adoo-Kissi-Debrah'ın yaşamanı yitirmesinde "ciddi bir katkısı" olduğunu tespit etti. Ella'nın evinin yakınındaki NO2 seviyeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Birliği yönergelerinde belirtilen değerin üstündeydi.
 
Kamu hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukat olan David Wolfe QC, "Bu kararın diğer mahkemeler üzerinde bağlayıcı bir etkisi olmamasına rağmen, hava kirliliğinin ölüme sebep olmasının ilk kez yasal olarak tanınması adına önemli. Bu karar, hava kirliliği konusunda daha fazla aksiyon alınması için baskı yapan aktivistlere referans olacaktır. Aynı zamanda, araç trafiği gibi kirletici faaliyetler hakkında kararlar alan kamu kurumlarının veya kendileri ciddi derecede hava kirliliğine neden olan kamu ve özel kuruluşların aksiyon almalarını tetikleyebilir." diye belirtti.
 
Ulusal ve küresel ölçekte epidemiyolojik araştırmalar yürüten, hava kirliliği konusunda hükümet danışmanı olan Profesör Gavin Shaddick, hava kirliliğinin zararlı etkilerinin anlaşılmasının ve aktarılmasının genellikle zor olduğunu belirtti. Ayrıca, "Bu son derece üzücü vaka, hava kirliliğinin etkilerini aşağıdan yukarıya bir şekilde düşünmemize yardımcı olacak; bireyler üzerindeki etkiler, toplum düzeyindeki sağlık etkileri hakkındaki tahminlerin oluşturulmasına destek sağlar.” diye ekledi.
 
Bu üzücü vaka, hem Birleşik Krallık'ta hem de uluslararası düzeyde hava kirliliğinin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine ciddi bir kanıt sunuyor. Otomobillerden, kömür santrallerinden ve fosil yakıtlarla çalışan diğer makinelerden etrafa saçılan küçük parçacıklarının küresel sağlık açısından zararlı olduğunu uzun zamandır biliyorduk. Ancak şimdi bilim insanları, bu parçacıkların daha önce düşünülenden daha fazla insanın ölümüne sebep olduklarını keşfettiler. Environmental Research dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, 2018 yılında dünyadaki yaklaşık her beş ölümden birinin nedeninin fosil yakıt kirliliğinin olduğu ve yani fosil yakıt kirliliğinin toplamda 8,7 milyon insanın ölümüne sebep olduğu tahmin ediliyor.
 
Global Burden of Disease Study’nin önceki tahminlerine göre 2,5 mikrometreden küçük ya da insan saçından 30 kat küçük partiküllerin sebep olduğu kirlilikten dolayı hayatını kaybeden insan sayısı, yeni tahminin neredeyse yarısıydı. Bu mikro boyuttaki partiküller, solunum yolu ile akciğerin derinliklerine ve hatta kan dolaşımına bile girebiliyor. Dolayısıyla kirliliğin, bazı kalp ve göğüs hastalıkları ile bağlantı olduğunu söylemek mümkün.
 
Geçmişte yapılan araştırmalarda, bu tür bir hava kirliliğinin küresel boyutunu tahmin etmek için uydu ve yer yüzü verileri inceleniyordu. Ancak bu tahminler sonucu elde hava kirliliği verilerinin ne kadarının fosil yakıtlar kaynaklı ne kadarının da orman yangınları gibi diğer eylemlerden kaynaklı olduğu ile ilgili net bir ayrım yok. Harvard Üniversitesi ve Leicester Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yürütülen çalışmanın yazarlarından birisi olan Karn Vohra, “Bizim elde ettiğimiz sonuçlar, genellikle tüm kaynakların sebep olduğu toplam bir hava kirliliği verisini temsil eder ve toz, orman yangını ve fosil yakıtlar gibi alt kırımlarda sonuçları tespit etmek oldukça zordur.” diye belirtiyor.
 
Araştırmacılar, geçmişteki araştırmalarda kullanılan yöntem olan uydu verilerini ele almak yerine Harvard Üniversitesi ve Washington Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından tasarlanan atmosferik kimyanın küresel bir üç boyutlu modelini kullandılar. Dünyayı 50'ye 60 kilometrelik hayali parçalara böldüler ve ardından kirlilik seviyelerini anlamak için fosil yakıt salımları ve hava koşulları hakkında yerel verileri modele dahil ettiler. Ardından, yüksek hava kirliliği seviyelerinden kaynaklanan ölümleri tahmin etmek için en son epidemiyolojik modelleri kullandılar. Güncellenen sağlık riski değerlendirmeleri, geçmişte olduğundan daha yüksek ölüm sayılarını tahminlerinde bulunuyor. Sayıların daha da yüksek olması ise oldukça olası. Çünkü bahsettiğimiz yeni çalışma yalnızca fosil yakıtlara odaklandığı için hava kirliliğinden kaynaklanan toplam ölüm sayısı kesinlikle daha yüksek olduğunu söylemek mümkün. Vohra, en kirli şehirlerde sağlık etkileri üzerine daha detaylı araştırmaların yürütülmesi gerektiğini söylüyor. 
 
Bu araştırma sonucu elde edilen veriler, ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle karbon salımlarını azaltma planlarını açıkladığı bu dönemde yenilenebilir enerjiye daha hızlı bir geçişin gerektiği konusunda iyi bir argüman sunabilir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, özellikle Hindistan ve Çin'de hava kirliliği açısından oldukça olumlu etkiye neden olabilir. Hava kirliliği kaynaklı ölümlerin yaklaşık %60'ının Çin ve Hindistan'da gerçekleştiği tahmin ediliyor. Vohra, "Bu iki ülke fosil yakıt kullanımlarını kontrol ederse, çok önemli bir etki olacaktır" diye ekliyor. Bu noktada önemli olan bir diğer konu ise ülkelerin, kirliliği başka yerlere ihraç etmekten de kaçınmaları gerektiği. 2060 yılına kadar karbon nötr hale gelmeyi planlayan Çin'in kömür kullanımını azaltması bekleniyor, ancak Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerde yeni kömür santrallerine yatırım yapmayı da bırakması gerekecek.
 

SHARE: READ MORE

12 February

ÇSY etkilerini ölçmek imkansız mı?-

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Şirketlerin hayatta kalmaya devam edebilmesi için dünya üzerindeki etkilerini düşünmeleri ve yönetmeleri gerektiği konusundaki bilinç, şirketler, yatırımcılar ve hissedarlar nezdinde giderek artıyor. Bunun kanıtlardan biri de küresel çapta profesyonel olarak yönetilen varlıkların üçte birinin (yaklaşık 30 trilyon dolar) Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerine tabi olması.

Sürdürülebilirlik artık en önemli hedef olarak tanımlanıyor ve bu amaca ulaşmanın yolunun da ÇSY faaliyetlerini ve etkilerini ölçmekten geçtiği düşünülüyor. Bu kriterleri ölçmenin ve puanlamanın şirketlerin performanslarını iyileştirmek için önemli bir teşvik sağlayacağı konusunda çoğu kişi hemfikir.
Ancak, şu anda sahip olunan ÇSY ölçme yöntemleri dar bir bakış açısına sahip. Bu yüzden de şirketlerin sosyal ve ekonomik sistemlerinin karmaşıklığını yansıtmakta yetersiz kalıyor. Peki bu yöntemleri iyileştirmek için neler yapabiliriz?

Dikkat: Ölçümler yanıltıcı olabilir!

ÇSY ölçüm sistemleri, yönetim kurullarında yer alan kadın sayısı gibi girdi olarak nitelendirebileceğimiz ölçüleri yakalamada oldukça başarılı. Ancak, girdileri yakalayan ölçüm sistemleri sonuçları (çeşitlilik içeren karar verme süreçleri) ve etkileri (kararlar sonucu yaratılan sosyal değer) ölçme noktasında yetersiz kalıyor. Bunun yerine bir neden-sonuç ilişkisi kurarak yönetim kurulunda kadın sayısının artmasının daha iyi sonuçlar getireceği varsayılıyor. Bu yüzden doğru iç görüleri yakalayabilmek ve süreçleri doğru anlamak için rakamlara odaklanmanın ötesinde neden ve nasıl gibi sorularla daha derin bir düşünme biçimine sahip olmak gerekiyor.

Ölçümlerin bizi yanıltma ihtimali olan bir başka alan da neden-sonuç ilişkisine odaklanıp problemlere yanlış çözüm üretme durumu. Buna örnek olarak 1970’lerde Amerikan hükümetinin otomobil üreticilerini daha yüksek yakıt tasarrufuna sahip araçlar üretmesi konusunda zorunlu tutması verilebilir. Hükümet salımları düşürmek için belli bir standart belirleyerek şirketlerin performansını bu standartlara göre ölçmeye başladı. Ancak, binek araçlara, kamyonetlere kıyasla daha sıkı tasarruf standartları koyulduğu için otomotiv sektörü kısa bir süre sonra üretimlerini büyük bir oranda SUV tipi araçlara kaydırdı. Bu durum hem salımların istenen oranda düşmesini engelledi hem de trafik kazaları gibi beklenmeyen olumsuz etkilere yol açtı. Bu örnekte görüldüğü gibi karmaşık süreçlerin yalnızca küçük bir kısmına odaklanmak, yanlış çözümler üretilmesine yol açabiliyor.

Bir diğer yanlış varsayım ise daha kolay ölçülebilen metriklerin daha değerli olduğunun düşünülmesi. CO2 eşdeğeri salımlar buna örnek verilebilir. Kolay ölçülmesinin yanı sıra tek bir sayı kullanılarak çeşitli sera gazı salımlarının yarattığı etki yansıtılabiliyor. Ayrıca CO2 eşdeğeri salımlar ölçüldükten sonra karbon fiyatı cinsinden paraya dönüştürülebiliyor, bu da şirketler ve faaliyetler arasında karşılaştırma yapmayı mümkün kılıyor. Ancak biyoçeşitlilik ve habitat üzerinde meydana gelen etkileri ölçmek ise çok daha güç. Hangi şirketin/faaliyetin biyoçeşitliliğin azalması üzerinde, ne kadar etkisi olduğunu ölçmek çok çeşitli faktörlerin devreye girmesi nedeniyle karmaşık bir süreç yaratıyor.        

Ölçümlerin ötesinde bir yaklaşım mümkün mü?

ÇSY ölçümlerinin çeşitli konularda yetersiz kalması şirketlerin bu ölçümleri yapmasına engel olmamalı. Öte yandan bahsedilen bütün bu endişeler doğrultusunda ölçümler yapılırken farklı faktörler de göz önünde bulundurulmalı.

İç görülere odaklanmak: Altta yatan süreçleri anlayabilmek için şirketler odak faaliyet alanlarıyla ilgisi olan konuları derinlemesine incelemeli ve etkilerini artırmak için neden-sonuç ilişkilerini daha iyi anlamaya çalışmalı.
Daha geniş bir bakış açısına sahip olmak: Daha uzun vadeli düşünmek için geniş bir bakış açısına sahip olmak önemli. Bunun için paydaşların farklı bakış açılarını dikkate alması, organizasyonel sınırların dışına çıkması ve sistematik konulara iş birlikçi yaklaşması gerekiyor.
Öğrenerek gelişmeye devam etmek: Yalnızca ölçümlere bağlı kalmadan, sosyal değer yaratacak bir amaç uğruna çalışmaya ve harekete geçmeye devam edilmeli.
 

SHARE: READ MORE

12 February

Shenzhen Borsası’nın yoksullukla mücadelesi

“Çin pırasasının ana vatanı” olarak bilinen Wushan, toplam köy sayısının %82’sini oluşturan 282 yoksul köy ile Çin’deki en yoksul ilçelerden biri olma özelliği taşıyordu. Ancak, Shenzhen Borsası (SZSE) tarafından gerçekleştirilen bir program sayesinde 2019 yılında yoksulluk sınırının altındaki nüfusun 122.000’den 5715’e düşmesiyle Wushan yoksulluk listesinden çıkartıldı.

SZSE, 2002 yılında yoksullukla mücadele etmek için başlattığı çabaları 2013 yılında Wushan’a odaklayarak buraya özel 8 yıllık bir plan tasarladı. Sermaye piyasasından faydalanan SZSE, bu program için özel bir ekip kurdu ve SZSE’den 4 üst düzey personel Wushan İlçesi vali yardımcıları olarak geçici olarak göreve atandı. Ayrıca, 18 genç çalışan da yoksullara yardım eden ekibin parçası oldu. Bununla birlikte SZSE, Wushan’a doğrudan 53,6 milyon yuanlık bir finansman sağladı, yoksulluğu azaltmak üzere 30 proje hayata geçirdi, firmaların desteğini almak üzere 2,37 milyar yuanın finansmanı için piyasa katılımcılarına rehberlik yaptı, ve Wushan şirketlerine kurumsal tahvillerle birlikte Varlığa Dayalı Menkul Değer ürünleri sundu.

Mikro-küçük ve orta büyüklükteki işletmelere destek

Çin’deki birçok başka bölge gibi Wushan’ın ekonomisi de önemli oranda mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere dayanıyor. Ancak, zayıf endüstri altyapısı ve büyük yerel işletmelerin eksikliği büyük ölçekli ve standartlaştırılmış üretimin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor. Mikro küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ve aile şirketlerinin büyümesinin önünde ise yetersiz finansman kanalları ve katı kredi kuralları gibi engeller bulunuyor.
Finansal kaynaklarla Wushan arasındaki boşluğu doldurmak için SZSE, China Construction Bank ve China Foundation for Poverty Alleviation ile birlikte “SZSE Banka Hattı” ve “SZSE Çiftçi Desteği” isimli iki inovatif proje hayata geçirdi. “SZSE Banka Hattı” yüksek kaliteli tarım ürünleri geliştirmek için çiftçileri bir araya getirerek rekabet avantajı oluşturmaya ve önde gelen işletmeleri desteklemeye odaklandı. Bu proje kapsamında 103 milyon yuan (15,8 milyon dolar) değerinde 35 ayrı kredi sağlayan SZSE toplam 14 mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmeyi destekledi. “SZSE Çiftçi Desteği” ise çiftçilere finansal yardım sağlamaya odaklanarak 80 milyon yuan (12,4 milyon dolar) değerinde krediyle 5451 yoksul çiftçiye yoksulluktan kurtulup kendi işlerini kurmaları için başlangıç sermayesi sağladı.
SZSE’nin uzman ekipleri ayrıca toplumun finansal okuryazarlığını geliştirmek ve yerel işletmelerin sermaye piyasalarından daha fazla yararlanmasını sağlamak adına finansal destek konulu eğitimler gerçekleştirdi.

Sürdürülebilir kalkınmaya katkı

Mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere verilen desteklerin yanı sıra SZSE, temel ihtiyaçların da yoksulluktan kurtulmada çok önemli bir rol oynadığının bilinciyle eğitim, tıbbi bakım ve barınma gibi temel ihtiyaçlar için de fon sağladı. SZSE ayrıca özel sektörün gücünü kullanarak, piyasa kaynaklarının dinamik ve güçlü bir ekonomi inşa etmek için kullanılmasını sağladı. Örneğin SZSE’de listenen, önde gelen e-ticaret şirketlerini Wushan’a tanıtarak yeni iş modellerini teşvik etti.
SZSE’nin Wushan ilçesinde uyguladığı yoksullukla mücadele programı Çin’in yoksulluğa karşı verdiği savaşta göstermiş olduğu başarı için güzel bir örnek oluşturuyor. 1978’de yoksul kırsal nüfus 770 milyona ulaşmışken ve yoksulluk oranı %97,5 iken 40 yıl süren çalışmalar sonrasında Birleşmiş Milletler’in Binyıl Kalkınma Hedefleri’nde belirtilen yoksulluğu azaltma standartlarına belirlenen takvimden önce ulaşan ilk ülke Çin oldu. Çin’in çabalarıyla 700 milyondan fazla insan yoksulluktan kurtuldu, böylelikle küresel yoksulluğu azaltma çabalarına %70’ten fazla katkı sağlanmış oldu. 

SZSE’nin de destekleri ve inovatif yöntemleriyle Wushan’da elde edilen bu sonuç Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nda yer alan Yoksulluğa Son hedefi kapsamında diğer ülkeler için güzel bir örnek oluşturuyor ve 2030’a kadar ulaşılmak istenen bu hedef için önemli bir model sunuyor.
 

SHARE: READ MORE

5 February

Ahlaki bir sorgulama: COVID-19 aşılarında kimler öncelikli olmalı?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıklar ortalamanın altında bir yaşam beklentisine sahip.  Bu nedenle COVID-19'dan ölme olasılığı en yüksek olanlar arasında temsiliyet oranları düşük. Bu da önemli bir sorunun cevaplanmasını gerektiriyor: Politika yapıcılar bu durumu ve nüfusun içerisinde yer alan diğer topluluklara özgü faktörleri nasıl değerlendirmeli?
 
COVID-19 aşılarının piyasaya sürülmesiyle beraber, politika yapıcılar bu aşıların hızlı ve adil bir şekilde nasıl dağıtılacağı sorusuna cevap aramaya başladı. Virüs nedeniyle hasta olanların hayatlarını kurtarmak için sağlık çalışanlarına büyük bir ihtiyaç var. Dolayısıyla sağlık çalışanlarının aşılanma sürecinde öncelikli olması gerektiği konusunda geniş bir fikir birliği sağlanmış durumda. Ancak bir sonraki adımda kimlerin aşılara erişeceğine  karar vermek önemli tartışmalara yol açtı.
 
Halihazırda 65 yaşın üstündeki kişilerin COVID-19'dan ölme riskinin gençlere göre yüksek olduğu biliniyor. 75 yaşın üstündeki bireyler için ise ölüm riski diğer tüm yaş gruplarına göre çok daha yüksek.
 
Ancak bu noktada değinilmesi gereken önemli bir gerçek var: Amerika Birleşik Devletleri'nde ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların ortalama yaşam süresi nüfusun çoğunluğuna göre daha düşük seviyelerde. Dolayısıyla bu azınlık grupları, 65 yaşın üzerindeki grup içinde yetersiz temsil ediliyorlar. Yaşlılara öncelik verildiği takdirde azınlıklara mensup yaşlı bireylerin oranı, nüfusun bütünü içerisindeki azınlıkların oranından daha düşük oluyor. Azınlık topluluklarının halihazırda pek çok önemli konuda dezavantajlı oldukları göz önünde bulundurulduğunda, aşıların bu şekilde dağıtımını yeni bir adaletsizliğin ortaya çıkmasına sebep olabilir.
 
Bu adaletsizlik, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC)’nde bir halk sağlığı görevlisi olarak çalışan olarak Kathleen Dooling'in aşılanma sürecine dair farklı bir yaklaşımı benimsemesine sebep oldu. Dooling, CDC'nin Aşılama Uygulamaları Danışma Komitesine yaptığı bir sunumda, "temel işçilerin"- yaklaşık 87 milyonluk bir grup- 65 yaş ve üstü 53 milyon Amerikalıdan önce aşılanması gerektiğini savundu. Dooling’in önerdiği sürecin uygulanması sonucunda ölümlerin %0,5- %6,5 artış gösterme ihtimali bulunuyor. Bu aralığın geniş olmasının sebebi ise pek çok farklı aşının bulunması nedeniyle, aşıların ne derecede COVID-19’u önlediği ve bulaşıcılık seviyesini düşürdüğüne dair sorular henüz net cevaplanmış olmaması.
 
Doogling’in de savunduğu, 65 yaş üzeri ABD vatandaşlarını orantısız bir şekilde beyaz oldukları bundan ötürü adaletsiz bir durum ortaya çıkıyor gerekçesiyle, aşı için daha uzun süre bekletme politikası, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların yetersiz temsil edildiği bir gruba öncelik vererek, var olan eşitsizliğini önlemek için daha fazla insanın hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Üstelik bu tek sorun değil. 65 yaşın üzerindeki insanlar arasında bu azınlıkların yetersiz temsili, COVID-19'dan ölenler arasında 65 yaşın üstündeki insanların çok fazla temsil edilmesiyle kıyaslandığında çok az. Aralarında Matthew Yglesias ve Yascha Mounk'un da bulunduğu birkaç yorumcunun belirttiği gibi, aşılama sürecinde öncelikli olarak temel işçileri tercih etmek, böylece daha adil muamele görmesi beklenen azınlık topluluklarında tam tersi bir etki yaratarak daha fazla ölüme neden olacaktır.
 
Sonuç olarak, CDC’nin Danışma Komitesi, tüm "temel çalışanlara" öncelik verilmesi yönündeki öneriyi reddetti ve bunun yerine grubu, acil durum müdahale ekipleri, öğretmenler ve market çalışanları gibi yaklaşık 30 milyon "ön saftaki temel çalışanlar" olarak daralttı. Ek olarak, 75 yaş ve üstü kişilerin de aynı önceliğe sahip olması gerektiğini belirtti.
 
CDC bu yeni önerisiyle, ‘en çok risk altında olanlara öncelik vermek’ ile ön saflarda olsun ya da olmasın ‘tüm gerekli çalışanlara öncelik vermek’ arasında bir uzlaşmanın oluşması sağlanabilir. Gerçekten de ön saflarda çalışanların güvende ve işte tutulması virüsle mücadelede oldukça önemli. Aynı şekilde 75 yaş ve üzerindekilere benzer düzeyde öncelik verilmesi, genel olarak ve dezavantajlı azınlıklardan çok daha az insanın virüsten ölmesine sebep olabilir.
 
Ne var ki, CDC tavsiyeleri bağlayıcı değil ve devletler hem dezavantajlı azınlıklara eşit davranmak hem de daha fazla hayat kurtarmak için bu konular üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunabilir. Örneğin, Illinois Halk Sağlığı Departmanı müdürü Ngozi Ezike, aşı dağıtımı üzerine New York Times'ın yakın tarihli bir yuvarlak masa tartışmasında, bunun nasıl yapılabileceğine dair bir ipucu verdi. Ezike’nin aktardıklarına göre bazı tıbbi durumlar için hazırlanan kılavuzlarda ırksal ve etnik azınlıklara yönelik tedavi, beyazlar için geçerli olanlardan farklı.
 
Ezike’nin bahsettiği durumlardan bir tanesi de prostat kanseri taramaları. Afro-Amerikalı erkeklerde prostat kanseri beyaz erkeklere göre daha yaygın olduğu için, genelde Afro-Amerikalı erkeklerin çok daha erken yaşlarda tıbbi taramadan geçirilmesi tavsiye edilir. Çünkü önemli olan, risk düzeyi yüksek ve tıbbi bir gözlem gerektiren herkesi taramaktır.
 
ABD mevcut aşılama önceliklerini koruyor, ancak politika yapıcılar eşit risk seviyesindeki insanlara eşit muamele ilkesini hayata geçirmek istiyorlarsa, Afro-Amerikalı, Latin ve Kızılderili topluluklarının hangi yaştaki üyelerinin 75 yaş ve üzeri beyaz ya da Asyalı-Amerikalı vatandaşlarla aynı riski taşıdığını tahmin etmesi gerekiyor.
 
Bunun bir tür ters ırkçılık olduğuna dair itirazlar gelebilir. Fakat bu doğru değil. Daha kişisel kanıtların yeterli olmadığı durumlarda ırk, virüs kaynaklı riskin bir göstergesi olarak kullanılıyor. Burada belirlenmesi gereken ilke, farklı ırk ve etnik grupların üyelerinin, bir bütün olarak toplumdaki paylarıyla orantılı olarak aşılanması gerektiği değil, çünkü bu etik açıdan da önemli değil. Önemli olan daha fazla hayat kurtarmak için politika üretmek olmalı.
 
 

SHARE: READ MORE

5 February

Küresel Riskler Raporu: En üst sıradaki 10 riskin 5’i çevresel

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2021 Küresel Riskler Raporu 19 Ocak’ta Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayınlandı. Raporun içeriği özel sektör, hükümet, sivil toplum ve fikir önderlerinin 2021'de ve gelecek on yıl için öngördükleri en yüksek riskleri olasılık ve etki açısından sıraladığı anket sonuçlarına dayanıyor. Bu sonuçlara göre 2006 yılından sonra ilk defa, bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliğini yerinden ederek küresel risk tablosunun en üst sırasında yer aldı. Aşırı hava olaylarının ve iklim değişikliğinin önümüzdeki 10 yılda en büyük hasarı yaratacağı düşünülen 2020 yılında, bulaşıcı hastalıklar kategorisi 10. sırada yer almıştı.  
 
En yüksek risk bulaşıcı hastalıklar
 
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'ya göre, 20 Ocak itibarıyla 94 milyondan fazla insana COVID-19 teşhisi kondu ve 2 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. Dünyanın karşılaştığı en ciddi sağlık krizi olmasının yanında dünyadaki yoksul bölgelerin bazılarında ekonomik gelişmeyi de engelleyen COVID-19 dünyadaki zenginler ve yoksullar arasındaki mevcut ekonomik uçurumun genişlemesine ve eşitsizliklerin artmasına sebep oldu. Ekonomik risklerin 3-5 yıl içerisinde küresel tehditlere dönüşebileceğini söyleyen rapor, bu riskleri farklı jeopolitik tehditlerin de takip edebileceğinin altını çiziyor.
COVID-19'un insani ve ekonomik maliyetleri oldukça ağır olduğundan, rapor bulaşıcı hastalıkların, en azından gelecek iki yıl için acil bir tehdit olduğunu vurguluyor.
 
Etki ve olasılık bakımından en yüksek riskler
 
Gelecek on yıl için en yüksek olası riskler arasında aşırı hava olayları, iklim krizi ile mücadelede başarısızlık, insan kaynaklı çevresel hasarların yanı sıra dijital güç konsantrasyonu (digital power concentration), dijital eşitsizlik ve siber güvenlik yer alıyor.
Bununla birlikte gelecek on yılda en yüksek etkiye sahip olması beklenen riskleri ise bulaşıcı hastalıklar, iklim krizi ile mücadele başarısızlık ve diğer çevresel felaketler olarak belirtiliyor. Kitle imha silahları, geçim krizleri, ekonomik durağanlığın ve işsizliğin ortaya çıkarabileceği borç krizleri ve bilişim teknolojileri altyapılarının çökmesi de en yüksek etkiye sahip riskler arasında yer alıyor.
WEF raporda ayrıca iş kaybı risklerinin, genişleyen dijital uçurumun, bozulan sosyal etkileşimin, piyasalardaki ani değişimlerin küresel nüfusun büyük bir kesimi için toplumsal huzursuzluk, siyasi parçalanma ve jeopolitik gerilimler gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bütün bu olası ve yüksek etkili risklerin yanı sıra kısa vadede öngörülen risklere de raporda yer veriliyor. Bulaşıcı hastalıklar ve geçim krizleri gibi risklerle birlikte dijital eşitsizliğin de kısa vadede kritik sonuçlar doğurabileceği vurgulanıyor. Rapora göre artarak devam eden dijital eşitsizlik toplumun parçalanmasına yol açabilir. Kısa vadede karşılaşılacak bir diğer kritik risk ise gençlerde oluşan gelecek kaygısı ve hayal kırıklığı (youth disillusionment).
 
İklim krizi tehdidi devam ediyor
 
Rapor, iklim krizini en etkili risklerden biri olarak nitelendiriyor. Dünya çapındaki karantina önlemleri 2020'nin ilk yarısında küresel emisyonların düşmesine neden olsa da WEF, 2008-2009 ekonomik krizinden elde edilen tecrübeyle, emisyonların eski seviyelere geri dönebileceği uyarısında bulunuyor.
WEF, 5-10 yıllık çerçeveden baktığımızda riskler arasında baskın bir şekilde biyoçeşitlilik kaybı, doğal kaynak krizleri ve iklim krizi ile mücadelede başarısızlık gibi çevresel riskler olduğunu ortaya koyuyor.
 
Krizi fırsata çevirmek mümkün mü?
 
Raporda, COVID-19'a karşı verilen yanıtların, ülkelerin, işletmelerin ve uluslararası toplumun direncini güçlendirmek için dört yönetişim fırsatı ortaya çıkardığı belirtiliyor:
 
- Risk etkilerine ilişkin bütüncül ve sistem tabanlı bakış açısına sahip analitik çerçeveler formüle etmek: Teknolojik hizmetler, yeni iş ekosistemleri oluşturmaya ve fırsatları artırmaya, dijital uçurumları kapatmaya yardımcı olabilir. Büyük şirketler, değer zincirlerindeki küçük şirketlerin sürdürülebilirlik hedeflerini belirlemelerine, standartlarını formüle etmelerine ve ilerlemelerini ölçmelerine yardımcı olabilir.
 
- Ulusal liderliği ve uluslararası iş birliğini teşvik etmek için yüksek profilli "risk şampiyonlarına" yatırım yapmak: Ulusal düzeyde risk şampiyonları risk analizi ve finansman konularında yeniliği teşvik etmek ve bilimsel uzmanlar ile siyasi liderler arasındaki ilişkileri iyileştirmek için farklı paydaşları bir araya getirebilir.
 
- Olası risklere karşı alınan önlemlerde kamu-özel girişim ortaklığına dayalı yeni modeller keşfetmek: Büyük teknoloji firmaları, dayanıklılığı güçlendirmek, verimliliği artırmak ve dezavantajlı gruplar için erişilebilir finans ürünleri sağlamak gibi yeni hizmetler sunmak için hükümetlerle birlikte çalışabilir.
 
- Risklere dair yapılan iletişimi açık tutmak ve geliştirmek, aynı zamanda yanlış bilginin yayılmasına karşı mücadele etmek
 
Gelecek yıllar, pandemi nedeniyle ortaya çıkan birçok kısa ve uzun vadeli riske karşı mücadele yılı olacak. Bu risklerin etki ve olasılıklarını artırmamaları için mücadelede hükümetlerin, şirketlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun tüm bileşenlerinin ortaklığına ihtiyaç var.
 

SHARE: READ MORE

4 February

4°C’lik sıcaklık artışı nasıl hissedilecek?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Zorlu bir yıl, yeni bir rekoru da beraberinde getirdi ve 2020 yılı, küresel olarak kaydedilen en sıcak yıl olarak 2016 yılıyla birlikte zirveye oturdu. 2020'de kaydedilen ortalama yüzey sıcaklığının, 1850 ile 1900 arasındaki küresel ortalamanın 1,25°C üzerinde olduğu belirtiliyor. Bu artış, büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımlarının sebep olduğu yükselen trendin bir parçası.
 
Ortalama küresel sıcaklık artışını 1,5°C gibi belirli dereceler ile sınırlamak iklim değişikliğinin zararlı etkilerinden bazılarının önlenmesine yardımcı olabilir. Ancak, dünyanın 1,5°C veya 4°C ısınmasından bağımsız olarak sıcaklık artışları her bölgede eşit derecede hissedilmeyecek. İklim modellerini dikkate alan araştırmalar, Kuzey Kutbu, Orta Brezilya, Akdeniz Havzası ve kıtasal ABD’nin küresel ortalamadan çok daha fazla ısınabileceğini belirtiyor.
 
Peki bu durum bizim için ne anlam ifade ediyor? "Küresel ortalama sıcaklıklar" ve "bölgesel sıcak noktalar" gibi takip edilen istatistikler politika yapıcılar için faydalı olsa da bireysel olarak yaşayacağımız tecrübeleri anlatmak noktasında yetersiz kalıyor. Yaşanacakları tam olarak anlayabilmek için şehirlerin sokakları, iş yerleri, kamusal alanlar ve evlerimiz bu durumdan nasıl etkilenecek, bunları tartışmamız gerekiyor.
 
Hesaplamalarda dikkate alınmayanlar
 
Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi’nin yaptığı analizlere göre endüstri öncesi seviyelerin 4°C üzerinde olan küresel sıcaklıklara 2060'lı yıllarda ulaşılabilir. Bu da 38,7°C ile Birleşik Krallık’ta dış mekanlarda ölçülen en yüksek hava sıcaklığına sahip Cambridge’de sıcaklıkların 43 dereceye ulaşabileceğini gösteriyor. Ancak 2060 yılına yönelik bu tahmin, iklim modellerinin hava istasyonlarından topladığı ortalama sıcaklık verileri üzerinden yapılıyor. Bu istasyonlar, yapay ısı kaynaklarından uzakta ve genellikle çim ve bitki örtüsünün olduğu alanlarda bulunuyor. Ancak asfalt yüzeyler ve şehir merkezleri kırsal hava istasyonlarının bulunduğu bölgelerden çok daha farklı karakteristiklere sahip ve genellikle de birkaç derece daha sıcak. İklim modellerinin şehir merkezlerini dikkate aldığı durumlarda bile aylık ortalama sıcaklıklar hesaplanırken günlük değişimler, sokaklar arasındaki farklar hesaba katılmayabiliyor ve ileride şehirlerde karşılaşacağımız iklim değişikliği konusunun ciddiyetini yansıtmıyor.
 
İklim bilimini iç mekanlara taşımak
 
İklim değişikliğinin etkilerini gerçek anlamda anlayabilmek için hayatımızın çoğunu geçirdiğimiz ev ve iş yeri gibi iç mekanlardaki koşulları da simüle etmemiz gerekiyor. Hissedilen sıcaklığı anlayabilmek için nem, havalandırma, yüzeylerden yayılan ısı ve bina sakinlerinin metabolik hızı, giysileri gibi faktörleri de dikkate almalıyız. Örneğin; 38°C'lik bir hava sıcaklığı, %30 bağıl nem ile birleştiğinde tehlikeli olarak nitelendirilir. Ancak, bu oran %80'e ulaştığında ölümcül olabilir. Herhangi bir yalıtım veya soğutucu mekanizma olmadan yüksek nem oranına sahip iç mekan sıcaklıkları milyonlar için dayanılmaz, hatta ölümcül hale gelebilir.
 
Loughborough Üniversitesi Profesörü Robert Wilby’nin yürüttüğü bir araştırmaya göre metal bir çatının altındaki yalıtımlı bir katman, dışarıdaki sıcaklık artışı 4°C’den daha fazla olsa bile iç mekan sıcaklıklarını mevcut seviyede tutabiliyor. Ne yazık ki, gün boyu içeride biriken ısı geceleri dışarıya daha az çıkabildiğinden, bu çözüm yolu gece vakti içeride hissedilen sıcaklığı yükseltme potansiyeline sahip. Bu nedenle ileride iç mekan sıcaklıkları için gündüzle gece arasında bir seçim yapılması gerekecek gibi gözüküyor. 
 
Eğer hızlı bir şekilde harekete geçmezsek, dayanılmaz derecede sıcaklıklara maruz kalacak şehirlerin ve evlerin sayısı giderek artacak. Bu durumu engellemek için iklim müzakerelerinde yapılacak tartışmaların yalnızca tahmini sayılar üzerinden değil, “hissedilen sıcaklıklar” üzerinden olması gerekiyor. Karar vericilerin doğru adımları atabilmesi için, geçmişte yaşanan sıcaklara dair kişisel tecrübelerinden yararlanıp, hem dış hem de iç mekanlarda hissettikleri en yüksek sıcaklıkları hatırlaması iyi bir başlangıç noktası olabilir. 
 

SHARE: READ MORE

4 February

Günümüzün değişen iş koşullarında bulut teknolojilerinin ve SaaS (Hizmet Olarak Yazılım) uygulamalarının payı giderek artıyor!

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Günlük yaşantımızın birçok noktasında radikal değişikliklere yol açan olan COVID-19 salgını, mevcut çalışma koşullarında da zorunlu ve hızlı değişikliklere sebep oldu. Hükümetler salgının yayılmasını yavaşlatabilmek için çalışanları ve işverenleri etkileyen çeşitli kısıtlamalar yürürlüğe koydu. Pandemi dolayısıyla işyeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşayan çalışanların sayısı 2021'in başında da yüksek seviyelerde seyrediyor ve tüm dünya ülkelerindeki çalışanların %93'ü çeşitli formlarda iş yeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşıyor.
 
İş yeri kısıtlamalarının tetiklenmesi ile beraber birçok şirket evden çalışma çözümlerini benimsemek zorunda kaldı. Pandemi öncesi dünyada genellikle Silikon Vadisi’nde yer alan bazı şirketlerce uygulanan bir akım olarak görülen evden çalışma düzeni, pandemi ile birlikte günümüzün yeni normali olmaya aday. Facebook, Twitter ve Microsoft gibi dev şirketler pandemiden sonra da çalışanlarının çoğunun kalıcı olarak evden çalışmasına izin vermeyi planlıyor.
 
Türkiye’de de bu trend büyük şirketler tarafından gündeme getirilmeye başlandı. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, pandemi önemleri doğrultusunda dünya üzerinde milyonlarca çalışanın yeni normali haline gelen uzaktan çalışma modelinin Koç Topluluğu şirketlerindeki 35 bin ofis çalışanı için bundan sonra kalıcı hale geleceğini belirtirken “Değişmekten korkmuyoruz, kendimize güveniyoruz” diye ekledi.
 
Bu trendin işletmeler üzerinde önemli bir etkisi olacak ve muhtemelen pek çoğunun daha esnek iş yeri modellerine geçtiğini göreceğiz. İçinde bulunduğumuz koronavirüs krizinin, neyin işe yarayıp neyin yaramadığını gösteren, büyük ölçekli bir uzaktan çalışma deneyi olarak hizmet ettiğini söylemek mümkün. Bu krizin hızlandırdığı daha esnek iş yeri modellerine yönelik eğilim, çalışanlara konum ve zaman yönetimi açısından daha fazla esneklik sağlıyor.
 
Değişen çalışma pratiklerinin büyük destekçisi:  Bulut teknolojisi
 
Bulut teknolojisi kullanımı, kullandıkça öde fiyatlandırma modeliyle kaynakların internet üzerinden isteğe bağlı olarak sunulmasıdır. Bulut teknolojisi ile fiziksel veri merkezleri ve sunucuları doğrudan satın almak ve bunların düzenli bakımını yapmak yerine, bir bulut sağlayıcısı ile ihtiyaç duyulduğu oranda bilgi işlem gücü, depolama, veri tabanları ve güvenlik gibi teknoloji hizmetlerine erişebilmek mümkün hale geliyor. Uluslararası Veri Grubu tarafından yapılan bir araştırmaya göre işletmelerin %69'u belirli kapasitede bulut teknolojisini kullanıyor ve %18'i bir noktada bulut bilişim çözümlerini uygulamayı planladıklarını söylüyor.
 
Farklı büyüklüklerde olan ve çeşitli sektörlerde yer alan organizasyonlar veri yedekleme, büyük veri analizi ve müşteriye yönelik web uygulamaları gibi birçok çözüm için bulut teknolojisini kullanıyor. Makine öğrenimi ve veri analitiği gibi çeşitli teknolojilere kolay erişim sağlanmasıyla organizasyonların inovasyon kapasitesinde artış ve daha çevik çalışma düzenleri gözlemleniyor
 
Günümüzün uzaktan çalışma düzeni ile dünyanın farklı noktalarından çalışan ekipler, bulut teknolojisinin sunduğu küresel altyapı sayesinde eş zamanlı olarak çalışma imkanı buluyor. Teknoloji sayesinde ürünler, farklı fiziksel noktalarda bulunan son kullanıcılara saniyeler içerisinde ulaşıyor.
 
Kurumsal şirketlerin SaaS çözümlerine ilgisi artıyor! 
 
Bulut teknolojisinin mümkün kıldığı Hizmet Olarak Yazılım (Software as a Service- SaaS), bulut tabanlı bir yazılım uygulamasının bir kullanıcıya lisanslandığı bir yazılım teslim modelidir. Uygulamaya internet üzerinden erişilir, yani kullanıcı yazılımı yerel olarak kurmak, bakımını yapmak ve güvenliğini sağlamak zorunda kalmaz. SaaS uygulamaları genellikle abonelik temelinde lisanslanır. Hizmet düzeyine ve ihtiyaç duyulan kullanıcı sayısına bağlı olarak aylık bir ücret yansıtılır. Bu şekilde bir SaaS sağlayıcısı, uygulamalarını hizmet olarak internet üzerinden sunar.
 
Pandemi ile beraber ismini sık sık duyduğumuz ve kullandığımız sanal görüşme uygulaması Zoom, kurulum yapılmasına gerek kalmadan internet tarayıcısı üzerinden kullanılması ile tipik bir SaaS örneği. Şirket içi iletişim çözümleri sunan son dönemin popüler hizmetlerinden birisi olan Slack’e de bir başka SaaS örneği denebilir.
 
Crunchbase’in yayımladığı SaaS şirketleri listesine göre dünya genelinde bulunan 15.529 SaaS şirketi içerisinde 117 milyar dolardan fazla değeri ile Salesforce en tepede yer alıyor. Gartner tarafından yayımlanan rapora göre ise SaaS şirketlerinin dünya çapında pazar gelirlerinin 2022'ye kadar 151 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.
 
Bu yükselen trendin arkasındaki en büyük motivasyon olarak SaaS çözümlerinin organizasyonlara sunduğu avantajlar yer alıyor. IBM, SaaS kullanımın öne çıkan dört faydasını şu şekilde belirtiyor:
 
Kurulum kolaylığı: Hizmet olarak yazılım geleneksel modelden farklı çünkü yazılım (uygulama) zaten buluta yüklenmiş ve yapılandırılmış durumda. Sunucuda yer alan uygulamayı müşteriye özel konfigürasyonlarda deneyip birkaç saat içinde kullanıma hazır hale getirebilirsiniz. Bu kolaylık sayesinde kurulum için harcanan zaman azalıyor.
 
Düşük maliyetler: SaaS, genellikle paylaşımı mümkün kılan veya birden fazla müşteriye servis sağlayan bir ortamda bulunduğu için donanım ve yazılım lisansı maliyetleri geleneksel modele göre düşük. SaaS sağlayıcısının sahip olduğu sunucu üzerinden hizmet sağlandığı ve bu çözümü kullanan tüm müşteriler arasında bölündüğü için müşteriye yansıyan bakım maliyetleri de azalmış oluyor.
 
Ölçeklenebilirlik ve entegrasyon: SaaS çözümleri genellikle ölçeklenebilir ve diğer SaaS sağlayıcıları ile entegrasyona sahip bulut ortamlarında bulunur. Geleneksel modelle karşılaştırıldığında, başka bir sunucu veya yazılım satın alınmasına gerek yok. Böyle bir ihtiyaç durumunda yalnızca yeni bir SaaS çözümünün etkinleştirilmesi gerekir ve sunucu kapasitesi planlaması açısından SaaS sağlayıcısı bunu müşteri için ayarlayacaktır. Ek olarak, sunulan SaaS çözümlerini belirli ihtiyaçlar doğrultusunda yukarı ve aşağı ölçeklendirme esnekliği mevcuttur.
 
Kullanım kolaylığı: SaaS çözümleri, en iyi uygulamalar ve örneklerle birlikte müşteriye sunulduğundan kullanımı oldukça kolay. Kullanıcılar önceden bazı özelliklerin uygunluğunu ve işlevselliğini test edebilir. Ayrıca, farklı sürümlere sahip birden fazla hesabınız olabilir ve sorunsuz bir geçiş yapabilirsiniz. Büyük organizasyonlar için bile, satın almadan önce yazılımı test etmek için SaaS çözümleri denenebilir.
 
Yeni çalışma düzeninde SaaS’ın yeri:
 
Video konferans ve gerçek zamanlı iletişim gibi işbirliğini arttıran çözümlerden veri analizi ve e-posta pazarlaması gibi görevleri otomatikleştirenlere kadar birçok çözüm sunan SaaS araçlarının evrimi, yalnızca kurumların maruz kaldığı COVID-19 salgınından etkilerini hafifletmeye yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda mevcut ve gelecekteki zorluklar karşısında başarılı olmaları için bir yol gösterici pozisyonda bulunuyor.
 
Bunun nedeni, çoğu SaaS çözümünün şirket içi ekosistemler yerine bulut için tasarlanması ve geliştirilmesi. Uzaktan çalışanlar, ofiste tipik olarak kullanacakları araçlara sanal özel ağlar (VPN'ler) aracılığıyla web tarayıcıları üzerinden kolayca erişebiliyorlar. İş akışları neredeyse tam verimlilikle çalışırken çalışanlar arası bağlantılar aksamaya uğramamış oluyor.
 
Bundan yalnızca 10 yıl öncesini düşündüğümüzde, bu gelişmelere imkansız gözüyle bakıyorduk. İşyerlerinde kullanılan teknoloji çözümlerinin yükselişi, maliyetleri en aza indiren, üretkenliği arttıran ve giderleri düşüren çalışma dünyası dönüşümünü mümkün kılıyor. Pandemi koşulları, SaaS çözümlerinin kullanımının şirketlere sunduğu faydaları ve çevikliği daha net bir şekilde ön plana çıkardı. Konu ile ilgili çalışmalarda yer alan tahminlere paralel olarak SaaS sektörü büyümeye ve inovatif çözümler sunmaya devam edeceğini söylemek mümkün.
 

SHARE: READ MORE

29 January

Çeşitliliğe Yeni Bir Bakış Açısı: İçe Dönük Kadınlar

*Bu haberi 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Daha önce “sessiz”, “utangaç”, “soğuk” gibi sıfatlar sizi tanımlamak için kullanıldı mı? Eğer öyleyse, siz de dışa dönüklerin dünyasında yaşayan içe dönüklerden olabilirsiniz.

Yaygın olarak nüfusun dışa dönük olarak kabul edildiği Amerika’da bile toplumun üçte birinin içe dönük olduğu tahmin ediliyor. Asya’da bu oranın çok daha yüksek olduğu düşünülmekte. Türkiye’de ise içe dönük kişi sayısıyla ilgili herhangi bir istatistiki veri maalesef bulunmuyor.

İçe ya da dışa dönük olmak hayatımızda belirleyici bir öneme sahip. Carl Jung’un Psikolojide Tipler (Psychological Types) kitabında içe dönük/dışa dönük olmak kişiliğin vazgeçilmez bir parçası olarak tanımlanıyor. Bugün de kişilik belirlemede yaygın olarak kullanılan Beş Faktör Kişilik Envanteri’nin bir boyutunu içe dönük/dışa dönük olmak oluşturuyor. Ancak içe dönüklük farklı bir kişilik özelliği olarak kabul edilmektense, toplumun yalnızca dışa dönüklüğü ödüllendirmesi nedeniyle genellikle bir rahatsızlık olarak nitelendiriliyor. TDK’nın kavramı tanımlama şekli de bu görüşü yansıtıyor: “Çevresiyle iletişim kurmada güçlük çeken, içine kapalı, sosyal ilişkileri zayıf olan (kimse)”.

Susan Cain, İçe Dönüklerin Gücü (The Power of Introverts) adlı kitabında, bu kalıplaşmış düşüncelerin neden doğru olmadığını bize gösteriyor: İçe dönükler farz edilenin aksine asosyal değiller, yalnızca farklı şekilde sosyalleşiyorlar. Kalabalık gruplar yerine samimi olunan birkaç yakın arkadaşla görüşmeyi, daha az uyaranın olduğu sakin ortamlarda vakit geçirmeyi, konuşmadan önce dinlemeyi ve düşünmeyi tercih ediyorlar.

Ancak toplumda standartlar daha çok uyarana ihtiyaç duyan dışa dönüklere göre belirlendiğinden, içe dönükler hayatları boyunca farklı ortamlarda ayrımcılığa ve önyargıya maruz kalıyor. Çocukluktan itibaren daha sosyal olmamız için uygulanan baskı, üniversite döneminde artıyor; derslerde söz almak bir başarı kriteri olarak değerlendiriliyor. Sunum yapabilme ve iletişim kurma becerisinin başarılı olmak ile doğrudan ilişkisi olduğu düşünüldüğünden, iş hayatında da dışa dönük olma beklentisi peşimizi bırakmıyor, “etkili iletişim becerileri” iş ilanlarında sık sık karşımıza çıkıyor.

Halihazırda iş hayatında birçok engelle karşı karşıya olan kadınlar için ise durum daha karışık. İş Dünyasında Kadın Olmak adlı kısamızda bahsettiğimiz gibi; iş hayatında kadınlar ve erkekler aynı davranışları sergilediğinde cinsiyetleri nedeniyle çoğunlukla bu davranışlar farklı yorumlanıyor. Örneğin eşitlikçi karar alma süreçleri feminen liderlik olarak algılanırken, bu özelliğe sahip olmayan kadınlar, erkek çalışma arkadaşlarının aksine “zorba” (bossy) ve “aceleci” (pushy) olarak algılanıyor. İçe dönüklük de toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engellerle birlikte kadınların iş hayatında pek çok farklı problem yaşamasına yol açıyor.

Geçtiğimiz günlerde iş hayatında içe dönük kadınlarla ilgili araştırmalar yapmak için oluşturulan Kaktüs Projesi’ni anlatan bir yazıyla karşılaştıktan sonra, konuyu daha detaylı dinlemek için projenin yaratıcılarından Hilal Erkoca ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Kaktüs Projesi nedir? Bu projeye başlamanızın arkasındaki hikâyeyi paylaşabilir misiniz? 

İş hayatındaki dışa dönük kurallarla epey hırpalanmış iki içe dönük kadın olarak bir araya gelip, içe dönüklerin buluşabileceği bir platform kurmaya karar verdik. Adını da Kaktüs Projesi koyduk. Biliyorsunuz, kaktüs, çiçek bahçesindeki en ilgi çeken bitki değil, kendini göstermekle o kadar da ilgilenmeyen bir bitki. İçe dönüklük de dikenli bir kaktüs gibi hissetmek bazen. Kendi halinde, kimi zaman yalnız ama hayat dolu olmak, az su ve bol güneşle kendi yağında kavrulabilmek. Belki başka bitkiler kadar ilgiye, muhabbete ihtiyaç duymamak. Yine de dikenleriyle ve farklılığıyla güzel olmak ve hatta isteyince çiçek bile açmak…

Pandemide evden çalışmaya geçmemizle birlikte, içe dönük kavramının ne olduğunu kendisinden öğrendiğim Norveçli ev arkadaşımla evden çalışmaktan ne kadar zevk aldığımızdan, açık ofis ortamının zorluklarından konuştuk. İkimiz de dış uyaranlara karşı aşırı hassasız. Karşı masamızda birinin o gün üzgün ya da asık suratlı olması, yüksek sesli telefon konuşmaları ya da farklı teknolojik cihazlardan yayılan sesler kolayca kötü bir gün geçirmemize sebep olabiliyor. Bu dönemde özellikle neden bizim gibilerin nasıl hissettiğinin ve düşündüğünün önemsenmediğini sorguladık. Sonra Impact Hub'un Medyada Değişim Yaratanlar hibe programına başvurduk, sorguladığımız her şey, başkaları da yanıt bulabilsin diye bir multimedya hikâyeye ve bir internet sitesine dönüştü.

İş hayatında “içe dönük”olmak konusunda bir farkındalık mevcut mu? 

Benim gözlemim konuyla ve kavramla aşina olanların çoğunlukla içe dönükler olduğu. İnsanlar bu kavramı, ya bana olduğu gibi bir arkadaşından duyuyor ya da “bende bir terslik mi var” diye internette araştırırken kişilik testlerinde denk gelerek öğreniyorlar. Toplumumuzda içe dönüklük 'utangaçlık', 'asosyallik', 'tuhaflık' olarak görüldüğü için bu durumu inkâr etme ve dışa dönük gibi davranmaya çabalama söz konusu. İş ortamlarında da bu durum devam ediyor çünkü çoğunlukla dışa dönüklük ödüllendiriliyor. İşe alımlarda klasik anlamda iletişim yeteneği gelişmiş, iş görüşmesinde beden dili ve cevaplarıyla 'parlayan' adaylar tercih ediliyor. O yüzden iş görüşmelerinde çoğu içe dönüğün işi alabilmek için dışa dönük taklidi yaptığını düşünüyorum. En azından ben çok yaptım, görüşmelerimin çoğu da olumlu sonuç verdi.

Hal böyle olunca, içe dönüklük iş ortamında gizli gizli acı çektiğimiz bir konu oluyor ve gizlemek zorunda olduğumuz için de umursanmayan bir kavram olarak kalmaya devam ediyor. Dile getirmedikçe kırılamayacak bir kısır döngü aslında; iş dünyası dışa dönüklere göre tasarlanmış, içe dönükler rol yapıyor, sorun olduğu gibi kalmaya devam ediyor.

Peki toplumsal cinsiyet lensinden konuya bakacak olursak; içe dönük bir kadın iş yerinde neler hissediyor? 

İş ortamında maalesef toplumsal cinsiyet rolleri dayatılabiliyor. Kadınların, erkeklerin yönettiği ve aktif olarak oynadığı bir futbol maçında daha az değerli görülen rolleri üstlenmesi gerektiği bir oyuna benzetiyorum bunu. Oyun kuran orta saha, gole giden forvetler, baş hakem erkek, dördüncü hakem ise kadın. Bir kadının önemli rolleri üstlenmesi için bir şekilde sivrilmesi gerekiyor. Bunun için de işini çok iyi yapmasının yanında- ki her zaman dikkate alınan bir kriter değil- sesini duyurabilmesi gerekiyor. Yani bir kadının çoğunlukla iş yerinde dikkat çekebilmesi için dışa dönük olması gerekiyor, bu nedenle de içe dönük kadınlar arka planda kalıyor. İçe dönük karakterini rahatça gösteremeyen kadınlarda bu durum huzursuzluk hissine yol açıyor. Çoğunlukla sorun hissettiği alanlarda, değişmesi ve iş hayatının gerekliliklerine ayak uydurması gerekenin kendisi olduğunu düşünüyor.

Bu çerçeveden bakacak olursak, içe dönük erkeklerin de kadınlarla benzer problemleri olduğunu düşünüyorum. Kendilerine sorarsak muhtemelen anlaşılamamaktan muzdarip olduklarını söyleyeceklerdir. Ancak kadınlar erkeklere kıyasla iş hayatında yükselme ve kendini ifade etme konularında daha dezavantajlı. Yöneticilik pozisyonlarında kadın-erkek oranına bakmak aradaki uçurumu görmeye yetiyor. İçe dönük kadın iş hayatında çifte dezavantaj yaşıyor; hem toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engeller hem de içe dönük karakter özelliği.

İş hayatında içe dönük ve dışa dönük olan kadınlar dışarıdan nasıl algılanıyor?

İçe dönük kadınlara yönelik “asosyal”, “sessiz”, “utangaç”, “özgüvensiz”, “o bu işi yapamaz” şeklinde bir algı var. Kendini daha az ifade etmek hala yetersizlik olarak görülüyor ve bunun bir iletişim tercihi olduğu göz ardı ediliyor. İçe dönüklüğümle barıştıktan ve bu halimle gurur duymaya başladıktan sonra bu konuyu her yerde dile getirmeye başladım. İnsanların ilk tepkisi beni teselli etmek ister gibi “ama sen içe dönük değilsin ki” oldu. Bu kalıbı bir iltifat gibi kullanıyoruz. Oysa kimseye, “sen dışa dönük değilsin ki” deyip iltifat ettiğimizi düşünmeyiz.

İş hayatında da buna benzer bir yaklaşım var. İçe dönüklüğün uygun görüldüğü dikkat ve bağımsız çalışma isteyen finans ve IT gibi alanların haricinde dışa dönüklük, aranan, yükseltilen ve övülen bir karakter özelliği. Performans açısından içe dönüklüğün yetersizlik olarak algılanmasının yanı sıra, içe dönük kadınların daha az konuşmayı tercih etmeleri asosyallik olarak nitelendirilerek iş arkadaşlıklarını da olumsuz etkileyebiliyor. Bir taraftan da bu işe dışa dönükler tarafından bakacak olursak, az konuşmak ne kadar olumsuz değerlendiriliyorsa fazla sıcak kanlı ve konuşkan olmak da yanlış algılanabiliyor. Özellikle networking arayışında kadınların davranışları kimi zaman flört olarak anlaşılabiliyor ya da suistimal ediliyor. İş hayatında kadınların da belirli bir dereceye kadar dışa dönük olması hoş karşılanıyor diyebiliriz.

İçe dönük bir kadın iş hayatında ne tür engellerle karşılaşıyor?

Ofis ortamı ve iş yapma biçimleri karşılaşılan en büyük engellerden. Ofis ortamımız, en az günde sekiz saatini orada geçirecek olan kişiler biz olduğumuz halde, başkaları tarafından biçimlendiriliyor. Bir çiçeğin nerede mutlu olacağı, yerini sevip sevmeyeceği tartışılırken çalışanların nerede mutlu olacağı, çiçek açıp açmayacağı ise maalesef göz ardı ediliyor.

Ofis ortamlarının nasıl şekillendiği, hangi tür iletişim araçlarının kullanıldığı, toplantıların hangi yöntemle yürütüldüğü çalışanlarda büyük bir fark yaratabiliyor. Verimliliğe bir katkısı olmadığı ispatlandığı halde sıklıkla kullanılan açık ofis düzenini eleştirememek, 'beyin fırtınaları'nın ve ardı kesilmez ekip toplantılarının işi sürdürmek ve birlikte çalışmak için tek yöntem olmadığını dillendirememek içe dönüklerde baskı yaratıyor.

İş dünyasının önemli bir uygulaması olan networking’ler de içe dönükler için büyük bir stres kaynağı olabiliyor. Çoğu içe dönük insanın networking kelimesinden bile nefret ettiğini biliyorum. Çünkü kalabalıkları, bir sürü insanla konuşmayı ve onları etkileme zorunluluğunu çağrıştırıyor. Yine dışa dönük dünya kuralları çerçevesinde şekillenmiş bir kavram. Oysa farklı şekilde kurgulandığı durumda, içe dönükler de güçlü noktaları sayesinde derin ve amacına ulaşan sohbetle sağlam networkler kurabilir.

İş hayatında doğal kabul edilen bu kavramları sorgulamaya açamıyoruz. Örneğin alternatif iletişim yöntemleri tartışmaya açılarak, toplantıların herkesi kapsayıcı, herkes için verimli hale gelebilmesi için yaratıcı bir yol üzerine düşünülemez mi? Bunları sorgulayabilmenin temel hakkımız olduğunu düşünüyorum.

İçe dönük olmak iş hayatında performansı nasıl etkiliyor?  İçe dönük kadın çalışanların dışa dönük çalışma arkadaşlarından daha güçlü olduğu alanlar var mı? 

İçe dönüklük; yüksek konsantrasyon kapasitesi, yaratıcılık, bireysel çalışma yetisi, empati gibi özelliklerle bağdaştırılıyor. Bunlar aynı zamanda başarılı liderlerin özellikleri. Özellikle empati yeteneği, içe dönüklerin birlikte çalıştıkları insanların hislerini ve beklentilerini anlamalarına yardımcı olabilen bir özellik. Sanılanın aksine dünyada pek çok başarılı içe dönük lider var. Bill Gates, Albert Einstein, Mahatma Gandhi, Rosa Parks gösterilen örneklerden bazıları.

Türkiye'de kendini içe dönük olarak tanımlayan yönetici ya da lider konumunda kaç kişi olduğunu araştırmak çok ilginç olurdu. Tahminim iş hayatında yönetici kadrosunda bu sayının çok olmayacağı yönünde. Bunun farklı sebepleri olabilir; içe dönüklük toplumda negatif algılandığı için kişilerin bu özelliklerini saklamaları ya da gerçekten de içe dönüklerin yükseltilmemesi ve üst kademelerde kendilerine yer bulamamaları.

İçe dönük olmak bir kadının kariyer yolculuğunu nasıl etkiliyor?  

İçe dönüklüğünün erken farkına varmış bir kadın kendine uygun olacağını varsaydığı mesleklere yönelebilir. Bu sayede sevmediği, uyum sağlamakta zorlanacağı iş ve ortamlarda rol yapmak durumunda kalmaz. Erken keşfetmenin ve kabul etmenin çok kuvvetli bir dönüştürücü etkisi olduğuna inanıyorum. Tabii hiçbir zaman geç değil. Kendin olamayarak sürdürülen bir iş yaşamında doyum ve mutluluk yakalanamıyor. Bizim kuşağımızda sık iş değiştiren ya da kendi işini kuran insanlar arasında içe dönüklerin çok olduğunu sanıyorum. Ofis ya da iş arkadaşı değiştirmekle, dikkate alınmamanın baskısı, kendin olamamanın tatminsizliği dinmiyor. Bu yüzden insanlar, belki hayalleri bile olmadığı halde, sırf kendi işlerinin başında olabilmek, bir nevi kendileri olabilmek için risk alıyor, yeni bir iş kuruyorlar.

Bunu cesurca bulsam da içinde bulunduğumuz ortamları dönüştürmeye çalışmayı da cesurca buluyorum. Örneğin şirketlerin çeşitlilik yaklaşımının bir katmanı da bu olabilir. Biz dışa dönük rolü yaptıkça, rahatsızlıklarımızı ve çözüm önerilerimizi dile getirmedikçe bu konu konuşulmamaya devam edecek. Pek çok içe dönük değişmesi gerekenin kendisi olduğuna inandığı ve sevmediği ortamlarda çalışacak.

Son olarak, içe dönük kadınlar iş hayatında nasıl güçlenebilir?  

İçe dönüklüğü rahatça konuşarak, söylemekten çekinmeyerek, sayıca ne kadar çok olduğumuzu, bizim ihtiyaçlarımızın da iş hayatında dikkate alınması gerektiğini vurgulayarak değişim başlatabiliriz. İş hayatında huzursuz olduğumuz her noktanın sorgulanabilir olduğunu kendimize hatırlatabilirsek, suçu her zaman kendimizde aramayız diye düşünüyorum. Alice Miller'ın “Beden Asla Yalan Söylemez” kitabı bu noktada iyi bir örnek. Miller, gürültülü açık ofis ortamında, ya da çevrimiçi katıldığımız toplantıda huzursuzluk duyuyorsak duygularımız gerçektir, bize bir mesaj vermeye, acı çeken bir noktayı göstermeye çalışıyordur, diyor. Sessizce acı çeken noktalarımızı kontrol ederek işe başlayabiliriz. Bu şekilde belki önce yüksek sesle acı çeker, başkaları tarafından duyulur ve bir gün bu sorunlardan da kurtuluruz.
 

SHARE: READ MORE

21 January

‘COVID Jenerasyonu’: Gençler pandeminin etkisiyle nasıl başa çıkıyor?

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin başlamasıyla birlikte devletler COVID-19 ile mücadele etmek için karantina ve sokağa çıkma yasakları ilan etti. Pek çok ülke okulları kapatma kararı alarak uzaktan eğitim modelini tercih etti. Yaşanan ekonomik yavaşlama ile beraber küçük işletmeler zarar gördü ve bazıları kapanmak zorunda kaldı. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan pek çok genç ise okullarına devam etmek veya kendilerine yeni bir iş bulmak için çeşitli alternatifler geliştirdiler.
 
Adesola Akerele, pandemi süresince gelecek planlarını değiştirme karar alan gençler arasında. Akerele, ilk olarak Londra’da bir üretim şirketinde bulunan stajyerlik pozisyonuna başvurma hayalinden vazgeçti.  Çünkü 23 yaşındaki yeni mezun Akerele de yaşıtları gibi pandeminin kurbanı olmuş, durdurulan işe alımlar ve akademik çalışmalardan ötürü çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştı.
 
Fakat Akerele, aynı zamanda var olan bir değişikliğin de farkına vardı. Hayatı boyunca Britanya’da siyah bir vatandaş olmak hakkında yazı yazmak isteyen Akerele, geçen yaz başlayan ve dünyanın pek çok ülkesinde gerçekleşen faşizm karşıtı protestoların ardından, ilk defa insanların yazmak istediklerini dinlemek için hazır olduğunu düşünmeye başladı.
 
Thomson Reuters Foundation’a konuşan Akerele ‘Anlaşılması zor ve yaratıcı işlerin yerine karantina günlerinde senaryo yazarı olarak kendimi geliştirmek adına yazılarıma odaklandım.’ yorumunu yaptı ve ekledi ‘Pandemi bana önceden sahip olmadığım bir fırsat sundu: Fikirlerimi geliştirecek ve yazıya dökecek kadar yeterli zaman’.
 
Odalarında kod yazan gençlerden, giriş seviyesi işler yerine kendi start-up’larını kuran yeni mezunlara kadar, Akerele de COVID jenerasyonunun bir parçası. Tıpkı yaşıtları gibi o da 2021 yılında meslek sahibi olabilmek için çeşitli yenilikler bulmak ve kendini geliştirmek zorunda.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) küresel ölçekte yaptığı bir ankete göre altı gençten biri pandemi başladıktan sonra çalışmayı bıraktı ve yarısından fazlası akademik çalışmalarına ara vermek durumunda kaldı.
 
Uzmanlara göre pandemi ile beraber ortaya çıkan yeni normalin, COVID jenerasyonunun kariyer beklentileri ve planları üzerinde yaratacağı etkiyi bilmek için henüz çok erken. Ancak bu yeni jenerasyonun mesleklere ve iş dünyasına bakışı 2021 yılı ve sonrasında geleneksel perspektiflerin dışında olacağı düşünülüyor.
 
ABD merkezli International Youth Foundation’ın CEO’su Susan Reichle’a göre artık gençler kariyer olanaklarına ve eğitimlerine çok daha girişimci ve inovatif bir şekilde yaklaşıyorlar. Örneğin birincil olarak tercih edilen sağlık ve hizmet sektöründeki iş olanakları artık eskisi kadar revaçta değil.
 
Pandemi sebebiyle Mumbai’de, çalıştığı İtalyan restoranından ayrılmak zorunda kalan Bhargav Joshi de kendisine yeni bir kariyer çizen gençler için iyi bir örnek oluşturuyor. COVID-19 sebebiyle işinden ayrıldıktan sonra, aşçılık yeteneklerini ailesinin mutfağıyla birleştiren Joshi, paket servisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Yaklaşık olarak 5 ay önce bu işe başladığını belirten Joshi, işten ayrılmasından sonra oluşan zararı telafi ettiğini ve bunun onun için büyük bir başarı olduğunu söyledi.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre girişimcilik ve free-lance çalışılabilen iş türleri pandemiden önce de ebeveynlerine kıyasla işsiz kalma ihtimali 3 kat daha fazla olan gençler arasında yaygındı. Pandemiyle beraber bu eğilim hızlanarak arttı ve gençler para kazanmak için yaratıcı iş modelleri geliştirmeye başladılar.
 
Örneğin Akerele, çok fazla başvuranın ve rekabetin yüksek olduğu birkaç iş başvurusuna yoğunlaşmaktansa, senaryo yazarı olarak free-lance işler bulmanın ve bağımsız projelerde çalışmanın kendisi için çok daha faydalı olacağının farkına vardı. Ekim ayında bir TV programıyla anlaşmayı başaran Akerele, siyah Birleşik Krallık vatandaşlarının tecrübelerine dair içerik üretiyor.
 
Ancak pek çok genç Akerele kadar şanslı değil. Bunun yanında yaratıcı projeleri takip etmek ve kendi girişimlerini kurmak için yeterli finansmana da sahip değiller. Reichle’ye göre bu durum hükümetler için bir fırsat oluşturabilir. Yeni finansman imkanları yaratılarak genç girişimciler teşvik edilebilir.
 
Dijital Araçlar
 
21 yaşında Namibia Üniversitesi’nde bir öğrenci olan Kimberly-Viola Heita, 2020 yılı boyunca radyo sunucu olmak için siyasal bir topluluk kurmuş ve arkadaşlarıyla çeşitli toplantılar organize etmişti. Fakat pandeminin çıkması ile beraber tüm öğrenciler kırsal bölgelerdeki evlerine dönmek zorunda kaldı. Her ne kadar internete erişim kısıtlı da olsa, kurduğu topluluğun devam etmesini isteyen Heita, WhatsApp Messenger üzerinde 100’ün üzerinde arkadaşıyla çeşitli çalışma grupları organize ederek pandeminin ortaya çıkardığı olumsuzluklara rağmen topluluğun devamlılığı sağlamayı başardı.
 
ILO’da iş uzmanı olarak çalışan Drew Gardiner’a göre pandemi sonrasında büyük ölçüde dijitalleşen eğitim ve meslekler, pandemi sonrasında yükselme eğilimi göstermekte. Dolayısıyla gençlerin bilişim ve dijital alanlarında kendilerini geliştirmeleri çok daha önemli bir hale gelecek. Gardiner’a göre gençler kodlama, yazılım ve yapay zekâ alanlarında kendilerini geliştirmek istiyor fakat aynı zamanda daha basit olan çeviri ve redaksiyon işlerine de oldukça ilgililer.
 
Özellikle bilişim teknolojileri ve kodlama alanlarında eğitimler çok yaygın değil fakat dünyanın farklı yerlerinde artan talebi karşılamak üzere yeni girişimler kuruluyor. Örneğin Microsoft, 25 milyon insanın ücretsiz olarak faydalanabileceği çevrimiçi dijital eğitim kursları açtı. Başka bir örnek olarak Afrika Kalkınma Bankası da ‘İş için Kodlama’ platformuyla beraber insanlara ücretsiz temel kodlama ve yazılım eğitimi imkanı sunuyor.
 
Dünya Bankası da ‘Click-on Kaduna’ isimli, dijital pazarlama, grafik, dizayn ve çevrimiçi iş bulma konularında eğitim verilen yeni bir proje başlattı. 33 yaşında Kuzey Nijerya’da yaşayan Aisha Abubakar da bu ücretsiz eğitimden faydalanarak WhatsApp aracılığıyla yeni bir mentoring programı geliştirdi ve bu program aracılığıyla kendi topluluğunda bulunan kadınlara küçük işletmelerini nasıl dijitalleştirebileceğini anlatıyor.