Menu TR

S360Mag

10 June

Çin’in 5 yıllık yol haritasından çıkartılabilecek iç görüler

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Çin’in Mart ayında 14. 5 yıllık Kalkınma Planı’nı açıklamasının ardından, 2060’a kadar karbon nötr olmayı da içeren iklime yönelik taahütleri politikacılar, liderler ve uzmanlar tarafından büyük bir ilgiyle takip ediliyor. Çin’in açıkladığı planlar beraberinde Çin ile iklim konusunda uluslarası ortaklık yapma yönünde de ilgi artışına sebep oldu. Çin ve Amerika Birleşik Devletleri yaptıkları ortak bir açıklamada gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıt bağımlılığından, yeşil, düşük karbonlu bir enerji sistemine geçişleri için gerekli aksiyonları alacaklarını ve uluslararası yatırım ve finansal desteği maksimize edeceklerini paylaştılar.
Bütün bu gelişmelerin finansal piyasalar üzerine etkisine bakıldığında ise, 14. Kalkınma Planı’yla birlikte Çin’de çevresel, sosyal ve yönetişimsel (ÇSY) konulara gösterilen ilginin giderek arttığını söylemek mümkün. 2018’de Çin’de ÇSY ile bağlantılı ETF’lere yönelik finansal akış 4.9 milyar dolar iken 2019’da bu rakam 20.5 milyar dolara ulaştı.
Çin’in taahhüt ettiği hedeflerine ulaşması için teknolojik çözüm ve inovasyonların yanı sıra enerji piyasalarında da önemli bir değişim yaşanmasına ihtiyaç var. 14. Kalkınma Planı’ndan yola çıkarak Çin’in net sıfır ekonomi olma yolculuğuna dair çeşitli iç görüler bulunuyor

Enerji piyasaları ve karbon salımı yönetmelikleri yakın zamanda değişebilir
Çin hükümetinin 2030’a kadar emisyonların zirve yapacağını açıklamasına rağmen kömür Çin’in pandemi sonrası ekonomisinin can damarını oluşturuyor. Salımlarda henüz bir dönüm noktasına ulaşılmaması Çin’in karbonsuzlaşma planlarını tehlikeye atabileceğinden önümüzdeki 5 yıl, verilen taahhütlerin yerine getirilmesi açısından kritik önem taşıyor. Bu nedenle ulusal hedeflere ulaşmak için önümüzdeki dönemde yerel hükümet plan ve politikalarının ve endüstrinin önemli ölçüde değişeceği ve planlara uyumlu hale getirileceği tahmin ediliyor.

Endüstri iyileştirme planlarının önemli etkileri olabilir
14. Kalkınma Planı iklim politika ve hedefleriyle birlikte endüstri iyileştirme planlarını da içeriyor. Bu  planlar Çin’in ekosistem onarma çabalarının bir parçasını oluşturarak, yükselen üretim maliyetlerini ve bununla birlikte sosyal ve çevresel maliyetleri azaltmayı hedefliyor. 13. Kalkınma Planı’yla birlikte Çin kaynak yoğun üretimi, yüksek değer üreten ve verimli kaynak kullanımını teşvik eden bir üretim modeline dönüştürmeyi hedeflemeye başlamıştı. Bu durumun önümüzdeki yıllarda daha da hız kazanması bekleniyor.
Bu kapsamda önümüzdeki yıllarda kaynak yoğun olup düşük katma değer üreten şirketler işletme haklarını kaybedebilir. Ayrıca bu şirketler üretim süreçlerinde iyileştirme yapma, kirlilik azaltımı ve kontrol mekanizmalarını artırma vb. sebeplerle yüksek sermaye masraflarıyla karşı karşıya kalabilir. Ayrıca, uzun dönemli çevresel izinler elde etmeleri imkansız hale gelebilir.

Zorunlu değişimler, beraberinde inovasyonu ve fırsatları getirebilir
Şubat 2021’de Çin, yeşil ve düşük karbonlu döngüsel ekonomiyi teşvik etmek için bir kılavuz yayınladı. Döngüsel ekonomi için değişim çağrısında bulunan bu kılavuz endüstri iyileştirme planlarını desteklemenin yanı sıra çeşitli sektörler için de büyük fırsatlar barındırıyor. Bu fırsatlar özellikle altyapı sektörü (çelik, çimento, yapı malzemeleri vb.), tüketim ürünleri (tekstil, kağıt yapımı, deri üretimi, plastik) ve atık yönetimi alanlarında öne çıkıyor.

ÇSY yatırımları henüz istenen noktada değil
ÇSY yatırımları küresel pazarlarda ana akım haline gelmiş olsa da, Çin’de bu durum hâlâ başlangıç seviyesinde. Kredi verenler ve yatırımcılar henüz ÇSY ile bağlantılı risk ve fırsatları yatırım kararlarında değerlendirmek için hazır değil. Bu nedenle ÇSY ile bağlantılı risk ve fırsatların tespit edilmesi, sürdürülebilirlikle ilgili konuların Çin’de stratejik yatırım için nasıl bir fırsat yaratacağı konusunda uzmanlık oluşturulmasına ihtiyaç var.

Çin’in sürdürülebilir kalkınma için bir yol haritası bulunsa da küresel politik ve ekonomik gelişmeler de piyasalar ve şirketlerin başarısı üzerinde büyük rol oynayacak. Özellikle istenen değişimlerin yaşanması için Çin’deki şirketlerin kendi çevresel etkilerini iyi anlamaları, gelişmelerin şirketlerini nasıl etkileyeceğini öngörmeleri ve buna yönelik hem riskleri hem de fırsatları göz önünde bulundurarak hareket etmeleri gerekiyor. 
 

SHARE: READ MORE

4 June

İklim krizi için sadece yeni teknoloji değil, yeni bir kültür ve siyaset de gerek

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bilim insanlarının Antroposen olarak adlandırdıkları, insanların doğal çevreyi şekillendiren baskın güç haline geldiği yeni bir jeolojik çağda yaşıyoruz. Pek çok bilim insanı bu yeni dönemin başlangıcını ikinci dünya savaşı sonrası ekonomik patlamayla, yani “büyük ivmeyle” ilişkilendiriyor. . Dünya üzerindeki insan kontrolünün bu denli hızlı artışı, diğer etkilerinin yanı sıra insanlığı felaketle sonuçlanması beklenen iklim değişikliğinin uçurumuna getirdiğine, kitlesel bir yok oluşu tetiklediğine, dünyanın nitrojen döngüsünü bozduğuna ve okyanusların asitlenmesine sebep olduğuna inanılıyor.

Toplumdaki genel görüş ise teknolojinin bu soruna çözüm olabileceği yönünde. Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen elektriğin, enerji verimliliğine sahip binaların, elektrikli araçların ve hidrojen yakıtlarının, salımların azaltılmasında belirleyici bir rol oynayacağı tahmin ediliyor. Ana akım iklim değişikliği modellerinin çoğu, uygulamaya hazır olmaktan çok uzak olmasına rağmen, büyük ölçekli karbon yakalama teknolojilerini göz önünde bulundurarak gelecekte bir dereceye kadar “negatif salım” olacağını öngörüyor. Bu çözüm önerilerinin başarısız olması durumda ise jeomühendislik pratiklerinin öneminin artacağı düşünülüyor.

Ancak bir diğer önemli görüşe göre bu anlatıdaki sorun, çevresel bozulmanın nedenlerine değil semptomlara odaklanılması. Geleceğe dair umutların bağlanıldığı teknolojiler, beklendiği gibi gerçekleşse ve çok fazla ek hasara yol açmasa bile- ki ikisi de şu an büyük varsayımlar – insanların düşünce yapılarını düzeltmeyecek. Çünkü yaşanan durumun, bilim ve teknoloji değil, bir kültür ve siyaset krizi olduğuna inanılıyor. İnsanların kendini bu karmaşadan yenilikçi gelişmelerle ve mühendislik harikalarıyla kurtarabileceğine inanması, Antroposen'in temel dersi olduğuna inanılan gezegen ölçeğindeki süreçlerle uğraşmanın kibir değil alçakgönüllülük gerektirdiğini göz ardı etmek olarak görülüyor.

Uygarlık anlayışının temelinde, dünyanın insanlığın sömürüsü için var olduğunu öne süren ekstraktivizm anlayışının ve sınırları olan bir bölge içinde anlamsız olan sonsuz büyüme fikrinin yer aldığı düşünülüyor. Başarının işaretleri olarak maddi mülkiyet, sadece tüketmek uğruna tüketme dürtüsü ve eylemlerin uzun vadeli sonuçlarını görmezden gelmek küresel kapitalizm kültürünün bir parçası haline geldi. Ancak yerli halkların bizlere öğrettiği gibi bu kavramlar kesinlikle tartışmasız gerçekler değil.  

Birçok yerli topluluk, doğal ortamlarını yakından tanıyabildi ve çoğu zaman zorlu koşullara rağmen bin yıl boyunca varlıklarını sürdürebildi. Bu süreçte yerli toplulukların çevrenin desteğinin sınırlarını anlamaya başladıklarına ve çevreye özen göstermenin aynı zamanda bir öz bakım eylemi olduğunu kavradıklarına inanılıyor. Örneğin, Pasifik adalarındaki yerliler aşırı avlanmayı önlemek için okyanusun yasak bölgelerini belirlerken, And Dağları'ndaki yüksek rakımlı bölgelerdeki çiftçiler mahsullerini yetiştirmek için erozyonu azaltan teraslara güveniyordu. Bu bilgiler doğrultusunda dünyanın kalan biyoçeşitliliğinin %80'inin yerli halkların yaşadığı topraklarda bulunmasının tesadüf olmadığı söylenebilir.

Dünya ile insan ilişkisini yeniden inşa etmek, uygarlığın birçok başarısını göz ardı etmek anlamına gelmek zorunda değil. Teknolojik yeniliklerden bazılarının, çok yönlü çevresel krizin belirtilerinin tedavi edilmesine yardımcı olabileceği düşünülüyor. Ancak nedenleri ele almak, mevcut toplumun üzerine inşa edildiği sonsuz büyüme, doğal çevrenin araçsallaştırılması ve türcülük gibi bazı varsayımlardan vazgeçmek anlamına gelebilir.

Bu durumun pratikte nasıl şekillendiği de farklı bir tartışma konusu. Bir medeniyetin kolektif zihniyetini değiştirmek aynı zamanda değerlerde de bir değişimi beraberinde getirir. Çocukları kibir ve bireysellikten ziyade alçakgönüllülük ve bağlılık konusunda eğitmek anlamına gelebilir. Tüketim ile ilişkimizi değiştirmek, reklamın büyüsünü, üretilen ihtiyaçları ve statüyü kırmak olabilir. Ayrıca, ulus devletin ve şu andaki nesillerin yaşam süresinin ötesinde bir siyaset için talepleri dönüştürmek ve siyasi örgütlenmek anlamına geldiği düşünülüyor. Galler hükümetinin gelecek nesillerin iyi olma hali  için oluşturduğu bakanlığı buna bir örnek olarak görmek mümkün.  

COVID-19 salgınının, medeniyetin ne kadar kırılgan ve miyop olduğunu gösterdi. Teknoloji, aşıların geliştirilmesi yoluyla pandemiden bir çıkış yolu bulmada büyük bir rol oynamış olsa da toplumlar insanlıktan daha güçlü olan doğa güçleri karşısında felç olurken insanlığın sınırları da vurgulandı. İnsanlığın kaotik tepkisinin ise teknolojik hünerin, iyi siyasi liderliğin yerini tutamayacağını gösterdiği düşünülüyor. Uygarlığın tüm başarılarına rağmen derinden kusurlu olduğu ise vurgulanan diğer konulardan biri. Bu krizi gerçekten çözmenin yollarından biri ise insanlığın kim olduğunu yeniden hayal ederek kurmasına bağlı.
 

SHARE: READ MORE

4 June

Avrupa Birliği Taksonomisi Hakkında Bilinmesi Gerekenler

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği (AB) Taksonomisi’nin, Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın temel aracı olması ve etkisinin Avrupa sınırlarının da dışına çıkması bekleniyor. Bu nedenle AB sınırları içerisinde operasyonlarını sürdüren yabancı kökenli şirketlerin ve pazarların Taksonomi’nin yaptırımlarından ve sonuçlarından haberdar olması büyük önem arz ediyor.

Taksonomi, çevresel açıdan sürdürülebilir ekonomik faaliyetleri belirleyen bir sınıflandırma sistemi oluşturuyor. Bu kapsamda faaliyetlerin altı çevresel hedefe yönelik etkisi performans kriterlerine dayandırılarak değerlendiriliyor: iklim değişikliğini hafifletme; iklim değişikliğine uyum; su ve deniz kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve korunması; döngüsel ekonomiye geçiş, suyu koruma ve geri dönüşüm; kirliliğin önlenmesi ve kontrolü. Başka bir deyişle, Taksonomi, neyin "yeşil" olarak kabul edilebileceğini ve neyin olamayacağını açıklayan bir mekanizma.

AB Taksonomisi’nin, 2030 iklim ve enerji hedeflerine katkıda bulunmanın yanı sıra, AB'yi 2050'ye kadar iklim nötr olmaya yönlendirecek bir yol haritası sunan Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın hedeflerini de destekleyeceği öngörülüyor. Açıklamalara göre, belirli tarama kriterlerini tanımlayarak çevresel olarak sürdürülebilir faaliyetlerin bir listesini oluşturan Taksonomi, şirketler, yatırımcılar ve politikacılar için neyin “yeşil” olduğuna dair net tanımlar sağlanmasını amaçlıyor. Ayrıca, Taksonomi’nin tarım, inşaat, bilgi iletişim teknolojileri, imalat, ulaşım, kamu hizmetleri ve finans dahil olmak üzere bir dizi sektörde çevresel olarak sürdürülebilir olduğu kabul edilen faaliyetlere yatırımın artmasını sağlaması bekleniyor.

AB'de yerleşik olan, faaliyet gösteren veya yatırımcıları olan şirketlerin, Taksonomi’ye, özellikle aşağıda bahsedilen altı nokta çerçevesinde dikkat etmeleri gerektiği düşünülüyor.
 
        1. Yatırımcılar, işletmelerin faaliyetlerinin AB Taksonomisi ile ne ölçüde uyumlu olduğunu sorgulayabilir.AB Taksonomisi’nin amaçlarından biri Avrupa düzeyindeki birçok mali mekanizmanın temelini oluşturmak olduğundan Avrupalı kurumsal yatırımcıların ve varlık yöneticilerinin, sürdürülebilir fonlarının AB Taksonomisi’ne nasıl uyum sağladığını açıklaması gerekecek. Bu nedenle yatırımcılar, şirketlere faaliyetlerinin Taksonomi ile ne kadar uyumlu olduğunu sorarak yatırımlarını şekillendirebilir.
Finansal Olmayan Raporlama Direktifi (NFRD) uyarınca, 500'den fazla çalışanı olan ve kamu yararına çalışan şirketlerin, sürdürülebilirlikle ilgili politikalar dahil olmak üzere yıllık raporlarda finansal olmayan bilgileri de açıklamaları gerekiyor. Bu nedenle NFRD’nin de AB Taksonomisi’ni içerecek şekilde düzenlenmesi gerektiği tartışma konuları arasında. NFRD kapsamına giren şirketlerin, Taksonomi ile uyumlu olarak, faaliyetlerinin çevresel sürdürülebilirlikle nasıl ve ne ölçüde ilişkili olduğuna dair bilgileri şeffaf bir şekilde açıklaması istenebilir.

       2. Şirketler, ilk adım olarak faaliyetlerinin Taksonomi ile uyumlu olup olmadığını değerlendirebilir.

Taksonomi, ekonomik faaliyetlerin düzenlemede tanımlanan altı çevresel hedeften en az birine "büyük ölçüde katkıda bulunması" gerektiğini, diğer beş çevresel hedeften herhangi birine "önemli bir zarar vermemesi" gerektiğini ve "minimum güvenlik önlemleri" ile uyumlu olması gerektiğini ortaya koyuyor.

Avrupalı yatırımcılara sahip şirketler bu Taksonomi’yi kullanarak, ekonomik faaliyetlerinden hangilerinin çevresel olarak sürdürülebilir olarak değerlendirildiğini ölçebilir ve bu doğrultuda aksiyon alabilir. Şirketler daha sonra, Taksonomi ile uyumlu olmayan faaliyetlerden kaynaklanan potansiyel yasal ve finansal riski azaltmak için uygun adımları düşünebilir ve faaliyetlerini Taksonomi ile uyumlu hale getirmek için yeni fırsatları keşfedebilir.

        3. Diğer pazarlar da kendi taksonomilerini oluşturmaya başlıyor.

Kanada, Japonya, Malezya, Singapur, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ve Birleşik Krallık dahil olmak üzere diğer pazarlar da kendi taksonomilerini oluşturmak için değerlendirme sürecindeler.

Ayrıca, Finansal Sistemi Yeşillendirme Ağı (NGFS) tarafından da politika yapıcılara, ilgili paydaşlara ve uzmanlara ekonomik faaliyetlerinde Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) şeffaflığı sağlayan sınıflandırmalar geliştirmeleri ve benimsemeleri tavsiye ediliyor. Uluslararası Sürdürülebilir Finans Platformu (IPSF) Ekim ayında, farklı yetki alanlarındaki taksonomiler arasındaki ortaklıkları belirlemek ve sınır ötesi yeşil yatırım ölçeğinin büyümesini desteklemek için bir "ortak zemin taksonomisi" üzerinde çalışmak üzere, AB ve Çin'in ortak liderliğinde bir çalışma grubu kurdu.

        4. AB Taksonomisi Avrupa'nın ötesindeki işletmeleri de etkileyecek.

Avrupalı yatırımcıları olan işletmelerin AB Taksonomisi’ne uyumunun sorgulanması oldukça muhtemel gözüküyor. Dahası, küresel olarak faaliyet gösteren Avrupalı şirketlerin de AB Taksonomisi merceğini küresel operasyonlarına uygulaması bekleniyor. Taksonomi her ne kadar bir Avrupa yönetmeliği olsa da Avrupa ile iş yapan yabancı pazarlar üzerinde de etkili olacağı öngörülüyor.

       5. AB Taksonomisi sadece çevre ile ilgili değil.

Taksonomi ile uyumlu olmak için, işletmelerin aynı zamanda OECD Çokuluslu Şirketlere İlişkin Kılavuz İlkeleri ile Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları Kılavuz İlkeleri’nin asgari sosyal güvencelerini de karşılaması gerekiyor.

       6. Zorunlu raporlamanın 1 Ocak'ta başlaması planlanıyor.

Avrupa Komisyonu, Taksonomi’nin kullanımını kolaylaştırmak için bir bilişim teknolojileri aracı oluşturuyor ve bu aracın 2021'in ilk yarısında kullanıma sunulması bekleniyor. Yatırımcıların, 2021 raporlama dönemini kapsayacak şekilde, ÇSY fonlarının iklim etkilerinin azaltımı ve iklim adaptasyonuyla uyumu hakkında 1 Ocak'a kadar rapor vermesi gerekecek.
 

SHARE: READ MORE

4 June

İklim Anksiyetesi Artıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim krizinin sonuçları her geçen gün hayatımızda daha da belirgin hale geliyor. Uzun süreli kuraklıklar, aşırı yağış ve sel baskınları, orman yangınları ve özellikle kentlerde görülen sıcaklık artışları gibi aşırı iklim olayları, iklim değişikliğinin sonuçlarıyla yüzleşmemize sebep oluyor. Sosyal açıdan ise gıda ve konut güvenliğini tehdit etmesi ve gıda fiyatlarında artışa sebep olması nedeniyle iklim değişikliği; toplumsal ve ekonomik olarak geri kalmış, dezavantajlı kesimleri çok daha güçlü bir şekilde etkiliyor ve dünya genelinde eşitsizliklerin artmasına neden oluyor.
 
Bilim insanları, son zamanlarda bu etkiler dışında pek farkında olmadığımız ve üzerine çok konuşulmayan iklim krizinin yarattığı travma ve depresyonun etkilerine dikkat çekiyor. Araştırmacılar, önlem alınmadığı takdirde halihazırda milyarlarca insanı etkileyen ve trilyonlarca dolar maliyeti olan ruh sağlığı sorunlarının küresel ısınmayla birlikte daha da artacağını belirtiyor. Örneğin; Avustralya'da son zamanlarda çıkan orman yangınları hükümete ruh sağlığının desteklenmesini sağlamak için 76 milyon Avustralya dolarına (42 milyon sterlin) mal oldu. Imperial College London tarafından paylaşılan “İklim değişikliğinin ruh sağlığı ve duygusal refah üzerindeki etkisi” isimli raporun yazarlarından Emma Lawrance, gelecekte daha fazla insanın bu sorundan etkilenmesini ve eşitsizliklerin artmasını öngördüğünü belirtiyor.
 
Sıcak hava dalgaları intihar oranlarının artmasına neden olurken, seller ve orman yangınları gibi aşırı hava koşulları mağdurlarını travmatize ediyor, gıda ve konut güvenliğiyle birlikte yaşanan geçim sıkıntıları ciddi stres ve depresyona neden oluyor. Evini kaybeden, sel riski olan bölgelerde yaşayan, kuraklık nedeniyle geçim kaynağını kaybeden veya iklim krizi nedeniyle yaşanan yangınlarda bir yakınını kaybetmiş insanlar yaşadıkları şok ve travma nedeniyle anksiyete veya depresyon rahatsızlığı yaşayabiliyor, bu da uzun dönemde intihar riskinin artmasına yol açıyor.
 
Yapılan araştırmalar ayrıca gelecekle ilgili kaygıların insanların, özellikle de gençlerin ruh sağlığına ciddi zararlar verdiğini gösteriyor. Eko-kaygı, değişen iklim nedeniyle insanların yaşadığı varoluşsal endişeleri tanımlamak için kullanılabilir. İnsanların ileride güvende olup olmayacakları, çok daha sık meydana gelen doğal afetleri atlatıp atlatamayacakları veya dünyamızın geleceği hakkındaki endişeleri bu duruma örnek olarak verilebilir. Eko-kaygı, iklim krizinden doğrudan etkilenmemiş olanların da ruh sağlığını tehdit ediyor. 2020'de pandeminin ortasındayken bile, Birleşik Krallık'taki gençlerin çoğu iklim değişikliği konusunda Covid-19'dan çok daha fazla kaygılı olduklarını belirtiyor.
 
İklim krizi her ne kadar ruh sağlığı üzerinde ciddi etkilere neden olsa da bu konu görmezden gelinmekte. Öyle ki 2010-2020 yılları arasında yapılan, iklim değişikliğinden bahseden 54.000 tıbbi araştırma makalesinin sadece %1'inden azı ruh sağlığından da bahsediyor. İklim krizinin görmezden gelinen bu etkileri oluşturulan politika ve planlarda da yer bulamıyor. Görülüyor ki, iklim krizi ve ruh sağlığı arasındaki ilişkinin daha detaylı incelenmesi gerekiyor. Elde olan az veriye rağmen, şimdiye kadar yapılan araştırmalar sıcaklıkların artmasıyla intihar oranlarının da arttığını gösteriyor.  Bu ilişki belirli bir eşiğin üzerindeki ısıda her 1ºC’lik artış için %1'lik bir artış olarak belirtiliyor. Ayrıca, hava kirliliği, orman yangınları ve kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının intihar oranlarının artmasına neden olduğuna dair kanıtlar da bulunuyor. Yüksek sıcaklıkların ruh sağlığını doğrudan nasıl etkilediği henüz tam olarak bilinmiyor, ancak bilim adamları beyne giden kan akışındaki değişikliklerin belki de ilaçlarla şiddetlendiğini ve uyku kaybının da etkisi olabileceğini öne sürüyorlar. Paylaşılan verilere göre, bir afetten kaynaklanan psikolojik travma vakalarının fiziksel yaralanma vakalarını 40'a bir oranında aşabileceği görülüyor.
 
Imperial College London tarafından paylaşılan raporda, bu döngünün kırılmasında iklim değişikliğiyle mücadelede atılacak adımların önemine dikkat çekiliyor. Bireylerin, toplulukların ve hükümetlerin iklim krizine karşı atacakları adımlar, yalnızca krizin etkilerini azaltmakla kalmıyor, aynı zamanda insanlara daha sağlıklı yaşamlar, umut ve harekete geçme duygusu vererek ruh sağlığını da artıyor. Örneğin; evlerdeki sıcak suyun güneş panellerinden elde edilmesi gibi bu artan kaygıyı eyleme dönüştürmek önemli bir ilk adım olabilir. Hükümetlerin de bu adımların atılmasını teşvik edici ve kolaylaştırıcı düzenlemeler yapması gerekiyor. Yürümeyi ve bisiklete binmeyi kolaylaştırmak, insanların ziyaret edebileceği doğa açısından zengin yerler sağlamak ve evlerin ısıtılmasında enerji verimliliği önlemlerine dikkat etmek bireylerin ruh sağlığına önemli faydalar sunulabilir.
 
İklim krizinin yarattığı çevresel ve sosyal problemler artık gündelik hayatımızın birer parçası fakat tüm bunların yanında iklim krizinin dünya çapında yüz milyonlarca insanın ruh sağlığına da önemli etkileri var. Bu krizle mücadeleyi sadece çevresel ve sosyal problemlere indirgemek ve ruh sağlığına etkilerini görmezden gelmek sorunu daha da derinleştirebilir. Bireylerin bu sorunu fark edip önceliklendirmesi kadar hükümetlerin de iklim kriziyle mücadele planlarında ruh sağlığına etkilerinden bahsetmeye başlamaları büyük önem taşıyor.
 

SHARE: READ MORE

4 June

Uluslararası Enerji Ajansı, 2050 yılına kadar net sıfır hedefine ulaşmak için şimdiye kadarki en ciddi uyarısını yaptı

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency- IEA), iklim kriziyle mücadelede koyulan hedeflere ulaşmak için nelere ihtiyaç duyulduğuna ilişkin şimdiye kadar hazırlanan en kapsamlı raporunu yayımladı. Bugün, yüzyılın ortalarında veya hemen sonrasında net sıfır emisyona ulaşma sözü veren ülkelerin sayısı artsa da küresel sera gazı emisyonları da artıyor. Ayrıca bu ülkelerin çok azı fosil yakıt araştırmalarını durdurma niyetinde. İngiltere, Kuzey Denizi'nde yeni petrol ve gaz sahalarına ruhsat veriyor, Çin kömürle çalışan enerji santralleri inşa ediyor ve petrol şirketleri hala yeni üretime yatırım yapıyor.
 
Rapora göre iklim kriziyle mücadelede verilen uluslararası çabalar için kritik bir döneme yaklaşıyoruz ve 2050'ye kadar net sıfıra ulaşma ve küresel sıcaklıklardaki artışı 1,5°C ile sınırlama şansımızın ne kadar gerçekçi olduğunu belirleyecek şey taahhütler ile eylemler arasındaki farkın kapatılmasında yatıyor. IEA, raporda hükümetlere 2035'ten itibaren yeni fosil-yakıtlı otomobillerin satışının durdurulması ve 2040 yılına kadar küresel elektrik üretiminin karbonsuz hale getirilmesi gibi net sıfır hedefine ulaştıracak 400 önlem sunuyor.
 
IEA’nın raporunda belirttiğine göre, dünya küresel ısınmanın güvenli sınırları içinde kalacak ve 2050 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşacaksa, kömürle çalışan yeni elektrik santralleri, yeni petrol ve gaz sahaları oluşturulmamalı. IEA, fosil yakıtları büyük ölçüde azaltmaya yönelik şimdiye kadarki en güçlü uyarısında, 2035'ten sonra yeni fosil yakıtlı arabaların satılmaması ve enerjiye yapılan küresel yatırımın 2 trilyon dolardan iki katına çıkarılması çağrısında da bulundu. Ayrıca rapor bu değişimlerin, ülke ekonomilerine bir yük getirmeyeceğini, aksine net fayda sağlayacağına dair de kanıtlar sunuyor. Buna göre, önlemlerin 30 milyon yeni istihdam alanı yaratması ve küresel GSYİH büyümesine yılda 0,4 puan eklemesi bekleniyor. Kömür sektöründeki yaklaşık 5 milyon işin bu önlemlerle birlikte kaybolması beklenirken hükümetlerin bu geçişi kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmasının gerekliliği üzerinde duruluyor.
 
Geçen ay IEA, salımların pandemi sonrası önlemlerin gevşemesini takiben ikinci en büyük sıçramayı yaşayacağı konusunda uyarmıştı. IEA'nın yönetici direktörü ve dünyanın önde gelen enerji ekonomistlerinden biri olan Fatih Birol, iklim krizi konusunda ciddi olan hükümetlerin bu yıldan itibaren petrol, gaz ve kömürde yeni yatırımlar yapmamaları gerektiğini belirtti. Birol, aynı zamanda raporun herhangi bir yatırımı yasaklamadığını fakat hükümetlerin net sıfır hedefine ulaşmak istiyorlarsa gerekli aksiyonları da alması gerektiğini vurguluyor. Yani hükümetlerin verdiği hedeflere ulaşmak için güçlü politikalar oluşturması gerekiyor.
 
Raporda bahsedilen ve son zamanlarda tartışma konusu olmuş bir diğer konu da karbon salımını azaltacak teknolojilerin günümüzdeki gelişimi. Bill Gates’in son kitabında iklim kriziyle mücadelede bugün alınabilecek önlemlerden ziyade gelecek teknolojilerin rolü üzerinde fazlaca durması ve ABD iklim elçisi John Kerry’nin 2050 yılına kadar net sıfır karbon emisyonuna ulaşmak için gereken karbon azalmalarının yarısının yeni teknolojiler kullanılarak yapılması gerektiğini söylemesi, iklim uzmanları tarafından endişeyle karşılanmıştı. Oysa iklim, mevcut salımlardan ziyade kümülatif salımlara yanıt verdiğinden, gerekli karbon kesintilerinin yapılması geleceğin teknolojilerine bırakılırsa, 1,5°C sınırında kalmak için çok geç olacak. Birol, karbon emisyonlarını 2030 yılına kadar yarıya indirmeyi sağlayacak teknolojilerin günümüzde mevcut olduğunu ve şimdiden harekete geçilmesi gerektiğini söylüyor.
 
Gelişmiş piller, özellikle elektrikli araçlarda kullanım için hidrojen ve karbon yakalama teknolojileri bahsedilen yeni teknolojilerden en etkili olanları olarak belirtiliyor. Birol’a göre küresel ekonominin çoğunluğu rüzgar ve güneş enerjisi gibi halihazırda yaygın bir şekilde kullanılan teknolojiler sayesinde karbondan arındırılabilir. Fakat çelik ve çimento üretimi, havacılık ve nakliye gibi karbondan arındırılması zor sektörler için bu yeni teknolojiler oldukça önemli.
 
2050 yılına kadar net sıfır karbon salımı hedefinin tutturulması hükümetlerin ciddi bir şekilde çabalamasını gerektiriyor. Özellikle pandemi sonrasında yaşanan hızlı artışın önüne geçmek hükümetlerin etkin politikalar oluşturmasına bağlı.
 

SHARE: READ MORE

21 May

Koronavirüs çalışma saati algısını da mı öldürüyor?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Koronavirüs salgını, insanların hayatına girdiğinden beri sosyalleşme, hobi, günlük sorumlulukları yerine getirme ve iş hayatı gibi birçok alanda alışkanlıkları değiştirdi. Sosyal mesafe kuralları sebebiyle iş hayatını ani bir şekilde eve taşımak zorunda kalan çalışanlar evlerinde işle ilgili sorumluluklarını da yerine getirmeye başladı.  Bir yılı aşkın süredir devam eden pandemi şartlarıyla değişen koşullar altında çalışma zorunluluğu birçok insanı çalışma performansından sağlığına kadar birçok konuda etkiledi.

Pandemi öncesi uzaktan çalışma fikri işverenlere göre iş verimini ve performansını düşüren bir çalışma yöntemi olarak gözüküyordu. Ancak pandemi sonrası yeni çalışma düzeni bunun tersini kanıtladı ki, evden çalışma düzeni “daha fazla çalışmak” anlamına büründüğü için iş verimi arttı. Bunun en büyük sebebi, iş-hayat dengesinin giderek bozulması olarak gösteriliyor.

En başta kulağa güzel gelen evde kalma fikri insanlara hobilerine, ailesine veya evcil hayvanına ayıracakları daha çok zamanları olması hissini verse de bu denge giderek bozuldu. Evden çalışma düzeni çalışan ve öğrencilerin sorumluluklarını tamamlaması için esnek bir yapı sunsa da bu düzen ile kişilerin işleri, özel hayatını giderek daha fazla işgal etmeye başladı.

Peki insanlar iş hayatlarının evlerini işgal ettiğinin ne kadar farkında?
Profesyonel işlerin evleri ve özel hayatları işgal etmesi farklı sektörden çalışan birçok insanı benzer bir şekilde etkiledi. COVID-19 salgını hayatımıza girmeden çok önce iş-yaşam dengesi birçoğumuz için anlaşılmaz bir haldeydi, ancak çalışma şeklimizdeki pandemi kaynaklı değişiklikler, insanların iş hayatı ile ev hayatı arasında net bir çizgi çekmesini daha da zor hale getirdi.

Pandemi öncesinde ofiste iş arkadaşlarıyla devamlı iletişim içinde bulunan çalışanlar evlerinde yemek yedikleri masayı, televizyon izledikleri koltuğu hatta uyudukları yatağı çalışma alanına dönüştürdüler. Bu alanları çalışma alanı ilan eden insanlar daha sonraları aynı mekanlarda yemek yemek veya uyumak gibi yaşamsal aktivitelerini hatta televizyon izlemek, sevdikleriyle sohbet etmek gibi boş zaman aktiviteleri gerçekleştirirken iş kaynaklı sorumluluklarını aklından çıkaramaz oldu. Dizüstü bilgisayarlar, aniden dayatılan toplantılar yavaş yavaş hayatlarımızın parçası olmaya başladığında iş-hayat dengesizliği ortaya çıktı. Oldukça kafa karıştırıcı olan bu yeni düzen insanları devamlı çalışmanın normal olduğunu dayatmaya ve mola vermekten çekinmeye iter oldu. Sonuç olarak insanlar kendilerini sonsuz bilgi havuzunda kaybolmuş ve aşırı bilgi yüklemesi altında buldu. Virüs kısıtlamaları sebebiyle evlerine kapanan insanları en çok zorlayan soru ise “Şu anda yapacak daha iyi neyim var?” oldu. Bu soru insanları daima kendini geliştirmek zorunda olduklarını aksi takdirde evde “boş oturdukları” zamanın hakkını vermediklerini düşündürdü ve sürdürülebilir olmayan bir çalışma düzenine sürükledi.

“Agile” çalışma yöntemi işverenleri mutlu ettiği kadar çalışanları da mutlu ediyor mu?
Çalışma kültürünün pandemi etkisiyle geldiği nokta incelendiğinde insanlarda tükenmişlik, aşırı yüklenme gibi hisleri doğurduğu belirtiliyor. Çevik (agile) çalışma trendinin çoğu sektörü ve çalışma stilini işgal etmesi sebebiyle sürekli ulaşılabilir ve erişilebilir olmak normalleştiriliyor. Evdeki hayatı iş hayatı tarafından işgal edilen çalışanlar ise iş hayatı ve özel hayatı arasındaki sınırları belirlemekte güçlük yaşıyor. Bazı şirketlerin ise bunu fırsat haline getirerek çalışanlarını aşırı çalıştırdığı bile söylenebilir. Herkesin aynı sosyal, sağlık ve fiziksel koşullarda yaşamadığı gerçeği görmezden gelinerek çalışan performansları dijital ortamın etkisiyle daha kolay izlenebilir ve karşılaştırılabilir oldu.
Uzun çalışma saatler insan sağlığı için oldukça büyük riskler doğuruyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün (World Health Organization- WHO) verilerine göre uzun çalışma saatleri kalp krizi ve inme riskini arttırıyor. Verilere göre, haftada 55 saat veya daha fazla çalışmanın, haftada 35-40 saat çalışmaya kıyasla tahmini %35 daha yüksek inme riski ve %17 daha yüksek iskemik kalp hastalığından ölme riski ile ilişkili olduğu görülüyor.

İnsanları aşırı çalışmaya iten ise devamlı izlenmeleri ve performanslarının takip edilmesi olabilir mi? Sürekli izlenmeleri ve performanslarının ölçülmesi ise muhtemel terfi, işten çıkarma veya patronun gözdesi olma gibi kararları etkileme potansiyeli taşıdığından çalışanlar “daha fazlasını” yapmaya itilerek kapasitelerinin üstünde görevleri üstlendiği gözlemleniyor.

İş-hayat dengesini sağlamak adına ne yapabiliriz?
Peki, bilinçli çalışanlar veya işverenler olarak bu sistemi daha insancıl kılmak için neler yapılabilir? İş-hayat dengesi aslında sınırlarınızın ve farkındalığınızın ne kadar iyi olduğunun bir ölçütü olabilir mi? Kurumsal açıdan benimsenecek uygulamalar, çalışanların iş-hayat dengesini sağlamasına yardımcı olabilir.

Citigroup CEO'su Jane Fraser Cuma günleri sadece çalışanlara molası vermeleri ve tazelenmelerine yardımcı olmak için dahili Zoom görüşmelerini yasakladığını açıkladı. Pandeminin iş ve ev arasındaki çizgiyi nasıl bulanıklaştırdığını kabul eden Fraser, çalışanları sıfırlama ve yeniden şarj etme zamanları olabilmesi için “mesai saatlerinden” sonra iletişim kurmamaya da teşvik etti. Bunun gibi kurumsal olarak benimsenen uygulamalar, çalışanların psikolojisini ve üretkenliğini olumlu yönde etkiliyor.

İçinde bulunduğumuz pandemi koşullarında %100 psikolojik rahatlığı sağlamak mümkün olmasa da optimum koşullara yaklaşmak mümkün. Umarız ki sınırları belirleme konusunda zorluk yaşatan pandemi koşulları geçmişte anacağımız tecrübelere dönüşür ve ofisten çıktığımız anda mesaimizin bittiği günlere bir an önce döneriz.

 

SHARE: READ MORE

21 May

'Yeni Avrupa Birliği yönergesi, şirketleri iklim etkileri konusunda şeffaf olmaya çağırıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği (AB)'nin finansal olmayan raporlama kurallarını güncelleme çabasının bir sonucu olarak yeni Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Yönergesi (Corporate Sustainability Reporting Directive -CSRD) yayınlandı. Yönerge önümüzdeki aylarda Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi tarafından müzakere edileceği için şimdilik bir taslak halinde ve üzerinde önemli değişiklikler yapılabilir.
 
Sürdürülebilir iş dünyasından birçok kişinin beklentilerini olumlu bir şekilde karşılayan yönerge, toplamda tüm büyük şirketler (49.000 şirket) için geçerli olacak ve şirketlerin yönetim raporlarında tek bir standarda bağlı kalarak iklim etkilerini şeffaf bir şekilde paylaşmalarını sağlayacak. “Uyma veya açıklama” hakkından da muaf tutulan yönergenin yaptırımlarını mali raporlamadan da sorumlu olan denetim organları uygulayacak.
 
Yeni yönerge, bu alandaki ilk yasal düzenlemelere kıyasla oldukça gelişmiş halde ve daha katı kurallar içeriyor. Günümüzde, yatırımcı ve paydaşların sürdürülebilirlik raporlarında tutarlılık ve karşılaştırılabilirlik konusundaki endişelerinden dolayı, raporlama gerekliliklerinde kurallar daha çok destek görmekte. Yönerge taslağı yayınlanmadan önce şirketlerin %81'i de Avrupa Komisyonu'nun kamuoyuna danışma toplantısında standardizasyonu desteklediğini belirtmişti. Taslak aynı zamanda sürdürülebilirlik konularının AB’nin sürdürülebilir finans stratejisinin bir parçası olan yatırımcı beyanına uygun olarak tüm sektörlerde rapor edilmesi gerektiği konusunda daha kuralcı bir yöntem izliyor.
 
Avrupa Birliği’nin finansal olmayan verilerin raporlanmasına dair direktifinin hazırlanmasında görev alan Eski Avrupa Parlamentosu Milletvekili Richard Howitt, yeni entegre raporlama anlayışına İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü’nün (TCFD) tavsiyelerinin yanında “çok sermayeli” yaklaşımın da dahil edildiğini belirtiyor. Howitt’e göre şirketler için gerçek etkilerini ölçmek ve eksiklikler konusunda açık olmak zor olabilir, ancak raporlama bu zorlukların üstesinden gelinmesine yardımcı olacak gerçek bir fark yaratma potansiyeline sahip. Howitt aynı zamanda şirketlerin artık “gerçek dünya” sürdürülebilirlik hedeflerini, bu hedeflere ulaşma yolunda ilerlemeyi ve bunların yaratabileceği olumsuz etkileri rapor edecek olmalarını da sevindirici bir haber olarak yorumluyor.
 
Yönerge taslağında şirketlerin stratejilerinin, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırma ve AB'nin kendi iklim eylemi kriterleriyle nasıl uyumlu olduğuna ilişkin bilgileri yayınlama gerekliliği de bulunuyor. Bu yeni raporlama kriterleri, bir şirketin raporladığı ile performansı arasındaki boşluğu kapatmak ve küresel sürdürülebilirlik amaçlarına ulaşmak için önemli bir adım olarak görülüyor. Taslak aynı zamanda çok fazla şirketin şimdiye kadar çekimser kaldığı; kısa, orta ve uzun vadeli raporlama ile ileriye dönük bilgilere de yer verilmesini gerektiriyor.
 
Taslaktaki önemli bir fark ise şirketlere denetim gerekliliği getirmesi. Önem kazanan sürdürülebilirlik raporlaması sayesinde sürdürülebilirlik denetim şirketlerinin geleneksel mali denetim firmalarıyla doğrudan rekabete girebilmesi bekleniyor. 
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

21 May

Cinsiyete dayalı eşitsizliklerin bir diğeri: Emeklilik maaşı eşitsizliği

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Cinsiyete dayalı emeklilik maaşı eşitsizliği kadınların, erkeklere göre emeklilik döneminde daha düşük gelire sahip olması olarak tanımlanıyor .Çevrimiçi yatırım yönetim hizmeti veren Nutmeg’in araştırmasına göre bu maaş farkı ortalama olarak 164.000 sterline kadar çıkabiliyor. Bu da emeklilikte kadınların, erkeklerin kazandığının yalnızca üçte ikisini kazanmalarına yol açıyor. Avrupa İstatistik Ofisi verilerine göre, 2018’de Avrupa Birliği (AB) ülkelerinde 65 yaş üstü kadınlar ile erkekler arasındaki emekli maaş farkı ortalama yüzde 30 olurken, Türkiye’de bu oran yüzde 29.7.
 
Son yıllarda daha çok gündeme gelen bu eşitsizliğin farklı nedenleri bulunuyor. En önemli sebepleri arasında hala pek çok ülkenin gelir eşitliğini sağlayamamış olması yatıyor. “Eşit iş eşit ücret” söyleminin hayata tam anlamıyla geçirilememiş olması kadınların daha az tasarruf yapmasına ve emeklilikte daha düşük gelire sahip olmasına yol açıyor. 1990'ların başında, kadınların erkeklere oranla neredeyse %30 daha düşük ortalama saatlik ücret kazanması günümüze kadar iyileşme gösterse de bu fark hala % 20 civarlarında kalmaya devam ediyor. Ancak emeklilikte görünen ücret açığı bu orandan daha da fazla.
 
Bu eşitsizliği yaratan bir diğer faktör de bireylerin iş dışında yerine getirmek zorunda oldukları, bakım ve ev işi gibi sorumluluklar. Araştırmalar gösteriyor ki kadınların ev ve bakım işleri için harcadığı ücretsiz emek erkeklere kıyasla çok daha fazlayken erkeklerin ücretli bir işte çalışma süreleri kadınlara kıyasla daha fazla. İş yaşamı dışında bireye yüklenen bu sorumluluklar kişinin istihdamdan ayrılmasına veya yarı zamanlı işlere yönelmesine, sonuç olarak da emekli maaşına yatırım yapmak için daha az kazanç elde etmesine yol açabiliyor. Örneğin emeklilik maaşının büyük bir kısmının biriktirildiği yirmili otuzlu yaşların başlarında doğum izninin ardından kariyer molası vermek veya ücretli işten çıkmak kadınların nihai emekli maaşlarında büyük kesintilere neden oluyor.
 
Emeklilikte maaş farkını yaratan bir diğer faktör de yatırım konularında kadınların genellikle riskten daha fazla kaçınması ve daha geleneksel bir yaklaşımı tercih etmesi. Nutmeg’in kendi müşteri tabanına yönelik yaptığı araştırmaya göre hisse senedi gibi yatırım ürünleri tercih edildiğinde kadınlar riske yaklaşımlarında erkeklerden daha az agresif davranıyorlar.
 
Bahsedilen olumsuzluklara rağmen, emeklilik maaşı eşitsizliğiyle ilgili zaman içinde önemli değişimler meydana geldi. Örneğin anneler, yıllar içinde iş gücü piyasasına giderek daha fazla katılmaya başladı. Ayrıca, herkesin emeklilik sistemlerine katılımını etkileyen otomatik katılım sistemi getirildi. Bütün bunlara rağmen günümüzde devam eden maaş açıklığı geçmiş senelerin istihdam piyasası ve emeklilik düzenlemeleriyle açıklanabilir.
 
Nuffield Vakfı tarafından finanse edilen Mali Araştırmalar Enstitüsü'nde yürütülen çalışma, farklı tasarruf oranlarının gelecekteki cinsiyete dayalı emeklilik maaşı eşitsizliğine nasıl katkıda bulunacağını araştırıyor. 2012'de otomatik katılım başlatılmadan önce erkek ve kadın çalışanlar arasındaki ortalama emeklilik tasarrufundaki farklılıkların belgelendiği araştırmada kadın çalışanların emeklilik maaşı birikimine erkeklere oranla daha fazla katkıda bulunduğu gözlemlendi. Ancak bunun nedeni, kadınların katkı oranlarının tipik olarak daha yüksek olduğu kamu sektöründe çalışma olasılığının daha yüksek olmasından kaynaklanıyor. Tüm sektörlerdeki erkekler ve kadınlar arasındaki ortalama emeklilik tasarrufu incelendiğinde farklı bir model ortaya çıkıyor. Erkek ve kadın çalışanların ortalama tasarruf oranları yaklaşık 35 yaşına kadar benzer giderken, bu yaştan sonra katkı oranı erkeklerde yaşla birlikte artarken kadınlar için aynı kalıyor.  Bu farklılaşmanın zamanlamasına bakıldığında, çalışanların çocuk sahibi olmasının firmanın istihdam kararlarını etkilediği yorumu getirilebilir.
 
İş yerinde emeklilik maaşlarına otomatik kaydolmanın etkisi incelendiğinde ise, emeklilik tasarrufu davranışının önemli ölçüde değiştiği gözleniyor. Bir önceki bulguda olduğu gibi belirli bir yaşta farklılaşan katılım yerine, kadınların her yaşta emekli maaşına katkıda bulunma olasılığının erkeklerden sadece az miktarda farklılaştığı görülüyor. Otomatik katılım bu maaş açığının kapanmasına katkı sunabilir. Fakat bir çalışanın otomatik katılım sisteminden yararlanması için senelik 10.000 pounda yakın bir kazanç elde etmesi gerekiyor. Bu da pek çok düşük ücretli çalışanın dışlanmasına sebep oluyor. Bu nedenle otomatik katılım emeklilik maaş eşitsizliğinin giderilmesi için tek başına çözüm olamaz. Bu noktada politika yapıcıların sadece cinsiyete dayalı maaş eşitsizliğiyle değil emeklilikte ortaya çıkan maaş farkına da eşit önem vermeleri ve bu durumun önüne geçebilecek farklı sistemler geliştirmeleri gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

21 May

Karbon Yakalama ve Depolama çözüm mü yoksa bahane mi?

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Karbon yakalama ve depolama (Carbon Capture and Storage- CCS) karbonun atmosferden yakalanarak ayrıştırılmasından sonra depolanması veya endüstride kullanıma uygun hale getirilmesi işlemidir. CCS teknolojisi, fabrikalar ya da fosil yakıtlı enerji santralleri tarafından üretilen CO2’nin atmosfere bırakılmadan yakalanmasını sağlar. Ardından, yakalanan CO2 depolanabilir ya da plastik üretimi, gazlı içecek üretimi ve sera mahsullerinin verimini arttırmak üzere satılabilir. Sera gazı olarak nitelendirilen CO2’nin atmosfere salınmaması açısından küresel ısınmayla mücadelede önemli bir role sahip. Dünyada operasyon haline olan 43 geniş ölçekli CCS tesisi bulunuyor ancak uzmanlar 2050 hedeflerine ulaşabilmek için 2000 geniş ölçekli CCS tesisine ihtiyaç olduğunu vurguluyor. CCS’nin iklim değişikliği hedeflerini karşılamada, düşük karbonlu ısı ve güç sağlamada, karbondan ayırma endüstrisinde (decarbonizing industry) ve CO2’nin atmosferden arındırılmasında önemli bir rol oynama potansiyeline sahip olduğu bilim insanlarınca kabul ediliyor.

Net sıfır hedefleri için CCS’nin önemi
COP21’in (2015 Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) Paris Anlaşmasıyla beraber ısınmayı 2°C’nin altında sınırlandırma taahhütleri ışığında ve IPCC’nin (Uluslarası İklim Değişikliği Paneli, 2018) iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden kaçınmak için küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlandırmanın önemini ortaya koymasının ardından, CCS teknolojisi geniş ölçekte önem kazanıp yatırımlar aldı. Bu taahhüt ve sınırlamalara erişebilmek için CO2  salımlarının (2010 seviyelerine göre) 2030’a kadar yaklaşık %45 oranında düşmesi ve 2050’ye kadar net sıfıra ulaşması gerekiyor. Bugün, 110’dan fazla ülkenin net sıfır hedefi bulunuyor. Yalnız ülkeler değil, giderek daha fazla şirket de net sıfır hedeflerini açıklamaya devam ediyor. Örneğin; S360’ın da arasında bulunduğu B Corp İklim Kolektifi (B Corp Climate Collective) ile 1.200’den fazla B Corp, 2030 yılına kadar net karbon sıfır olma taahhüdü vermiş durumda. Bu iddialı hedeflere ulaşabilmek için uygulanan yöntemlerden biri karbon dengeleme (carbon offset) yöntemi. Bu sebeple çeşitli standartlar çerçevesinde karbon salımını dengelemek üzere çalışmalar sürdürülüyor. Verified Carbon Standart ve Gold Standart gibi programlarla karbon dengeleme stratejileri uluslararası kalite standartları çerçevesinde optimize edilebiliyor. Ancak mevcut karbon dengeleme yöntemleriyle bu hedefe ulaşmanın mümkün olmadığı düşünülüyor. Bu nedenle son yıllarda CCS teknolojisi bu hedefe ulaşmada daha da önemli bir hale gelmiş durumda ancak konuyla ilgili tartışmalar devam ediyor.

CCS yeşil badana için bir araç mı?
Toplumun CCS’ye olan güvenini, desteğini ve endişelerini anlamak üzere yapılan bir araştırmada CCS ile ilgili temel bilgilendirme yapılan katılımcıların ikilemde kaldığı görülüyor. Katılımcıların çoğu, CCS’in ülkelerinde uygulanması gerektiği konusunda hemfikir ancak önemli bir kısmı da CCS kaynaklı sızıntılar (depolanmış karbonların sızıntısı) ve fosil yakıtlara bağımlılığı teşvik edeceği konusundaki endişelerini dile getiriyor.

Bununla birlikte, karbon yakalama ve depolama teknolojisi inovatif bir çözüm olduğu kadar suiistimal edilmeye yatkın olan bir teknoloji olarak görülüyor.  Özellikle petrol üreticileri gibi yüksek miktarda karbon salımından sorumlu olan şirketlerin CCS teknolojisini maksimum kazanç elde etmek üzere kullanması “CCS teknolojisi çözüm mü yoksa bahane mi?” sorusunu doğuruyor. CCS teknolojisinin dünyada kullanımının büyük bir kısmını Amerika ve Çin üstleniyor.  Amerika’nın (%15) ve Çin’in (%28) dünyada en çok karbon emisyonuna sahip iki ülke olduğu gerçeği ise tesadüf değil.

ExxonMobil, Chevron, BP, Shell gibi global petrol şirketleri CCS teknolojilerine olan ilgileri ve yatırımları ile öne çıkarken aynı zamanda üretim kapasitelerini arttırmayı hedeflediklerini de belirtiyor. Karbon yakalama teknolojileri, petrol endüstrisi için iki büyük fırsat sunuyor: fosil yakıtları çıkarmaya, rafine etmeye ve satmaya devam etmek ve sentetik yakıtlar üretip satmak. Petrol endüstrisinin CCS teknolojilerine yaptıkları büyük yatırımlar sayesinde toplum önünde sosyal açıdan bilinçli gözükürken kazançlarını maksimize etmek istedikleri söylenebilir. CCS, petrol şirketleri ağırlıklı olmak üzere karbon salımı görece fazla olan tüm şirketlere COP21 ve IPCC’de alınan kararları uygulama yolunda zaman kazandırma rolü oynuyor.  Şirketler, karbonu endüstriyel kullanım için satarak ekonomik uygulanabilirliği sağlamayı planlıyor. Net sıfır taahhüdünde bulunmuş şirketler karbon salımlarını azaltarak bu vaadi yerine getirmeleri gerekirken CCS teknolojisi sayesinde karbon salımlarını dengeleyerek yeşil badana (greenwashing) yapıyorlar. Bu avantajlar (özellikle) petrol endüstrisinin CCS teknolojisine olan yatırımlarının arkasında yatan motivasyonu açıklar nitelikte gözüküyor.

CCS’nin çevresel etkileri
 CCS teknolojisi çevresel açıdan incelendiğinde her ne kadar atmosferdeki karbon oranını azaltıcı ve küresel ısınmayı engelleyici etkileri göze çarpsa da depolama ve yeniden kullanım aşamasında dikkate alınması gereken etkileri bulunuyor. CO2’nin yeraltında depolandıktan sonra sızıntılar ile atmosfere geri kaçtığını gösteren kanıtlar mevcut. Ayrıca karbonun yakalanmasından rafine edilmesine ve depolanmasına kadar geçen süreçte ve CCS tesislerin inşasında da bu teknolojinin sebep olduğu karbon salımının göz ardı edilmemesi gerek. Yeraltından depolanan CO2’nin sebep olduğu bir başka sızıntı problemi ise su kaynaklarının kirletilmesi. California Berkeley Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre var olan CCS tesislerinin yaklaşık %43’ünün, bulunduğu çevredeki su kaynaklarını zorlayabileceğini öne sürüyor. CCS mekanizması için gereken su miktarı, CCS depolaması sonucu gerçekleşebilecek sızıntı nedeniyle yüzey sularının kalitesinin değişimi ve üretim boyunca kimyasal tepkimeleri destekleyecek su temini, CCS’nin su kaynaklarına olan etkisi adına incelenmesi gereken noktalar.

Bunlarla birlikte CCS teknolojisinin gelişmesi ve yaygınlaşması önünde depolama, nakliye ve maliyet gibi ölçeklendirme problemleri bulunuyor. CO2 yakalama işlemi sonrasında yüksek miktarda enerji kullanılarak sıkıştırılıyor ve depolanıyor. Depolanmaya hazır hale getirilmiş karbonun nakliyesi boru hatlarıyla ya da gemilerle sağlanıyor. Jeolojik depolama (yerin altında), okyanusta depolama, yeryüzünde depolama çeşitlerinin hepsinde taşıma ve depolama maliyetleri düşünüldüğünde lojistik ve parasal açıdan önemli bir bütçe ayırılması gerektiği görülüyor. Dünyada sadece 43 tane CCS tesisi bulunması ise bu tesislerin inşasındaki altyapının güçlüğünün bir göstergesi.

CCS teknolojisinin geleceği
CCS teknolojisini sosyal, ekonomik, çevresel ve politik yönden ele aldığımızda görüyoruz ki çevre için her ne kadar yararlı ve karbon emisyonunu sıfırlama hedefinde önemli bir yapıtaşı olarak gözükse de kârını maksimize etmek isteyen özel sektör tarafından suistimal edilmeye oldukça açık. Ancak, fosil yakıtların kullanımının yarın bitmeyeceği ve bir çıkış planı (phase out) gerektirdiği göz önüne alınırsa CCS tesislerinin endüstriye kazandırılması iklim hedeflerini gerçekleştirme yolunda oldukça önemli bir yere sahip.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın (International Energy Agency- IEA) yayınladığı son raporunda CCS teknolojisinin yeterince ölçeklenmediği belirtiliyor ve bu alana yapılması gereken yatırımın önemi vurgulanıyor. Ayrıca bu süreçte CCS’ye yapılacak yatırımın yenilenebilir enerjiye yönlendirilmesi de öneriliyor. IEA raporuna göre 2050 yılına kadar yapılan yatırımlar sonucunda elektrik üretiminin %90’ı yenilenebilir kaynaklardan ve kalanın çoğu nükleer enerjiden gelmeli. CCS’in ise iklim hedeflerini karşılama yolundaki son seçenek olarak kalması uygun görülüyor.

Zaman içerisinde karbon yakalama ve depolamanın bir çözüm mü yoksa bir bahane mi olduğunu hep birlikte göreceğiz ancak ilerleyen dönemlerde CCS teknolojisinin uygulanmasının çeşitli kurumlarca denetlenip belirli standartları tabii tutulması da giderek daha fazla önem kazanacak.

Haber görseli "Almanya'da bir Karbon Yakalama ve Depolama Tesisi"

SHARE: READ MORE

16 May

Çeşitlilik ve kapsayıcılık yatırım kararlarında ne kadar rol oynuyor?

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) performansları yatırımcılar için önemini giderek artırıyor. Procensus’un toplamda 10-15 trilyon dolar arası varlığı yöneten kurumsal yatırımcılara yönelik gerçekleştirdiği anketin sonuçlarına göre, yatırımcıların %70’i ÇSY performansının 2021’de yatırım kararlarını daha fazla etkileyeceğini öngörüyor. Ankete katılan yatırımcıların dörtte üçü özellikle net-sıfır karbon salım hedeflerini yatırım kararlarına dahil ettiğini belirtiyor. Yatırımcılar tarafında bu konuya gösterilen önem artarken, giderek daha fazla şirket de net-sıfır hedefini açıklamaya devam ediyor. Transition Pathway Initiative tarafından gerçekleştirilen bir çalışma, net-sıfır hedeflerini açıklayan şirket sayısının geçtiğimiz yıla göre iki katına çıktığını gösteriyor.
ÇSY performansına dair bazı konular yatırımcılar için daha fazla önem taşırken, şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık konularına dair performanslarının yatırım kararlarında yeteri kadar büyük bir rol oynamadığı ve çevresel etkiler kadar dikkate alınmadığı görülüyor. Procensus’un araştırmasına göre yatırımcıların yalnızca %30’u yatırım kararlarında çeşitlilik ve kapsayıcılığı bir faktör olarak değerlendiriyor.
Ancak konuya olumlu taraftan bakmak da mümkün. Henüz istenen düzeyde olmasa da yatırımcılar çeşitlilik ve kapsayıcılığı değerlendirme süreçlerine dahil ediyor. Bir şirketin çeşitlilik politikası ve stratejisi olması yatırımcılar tarafından olumlu değerlendiriyor ve yatırımcılar çeşitlilik stratejisi olmayan şirketlere kıyasla stratejisi olan bir şirkete daha fazla değer biçerek, daha çok yatırım yapacaklarını belirtiyor.
Bir şirketin çeşitlilik ve kapsayıcılık performansının değerlendirilebilmesi için tabii ki öncelikle bu konuya dair gerekli verilerin toplanması ve açıklanması gerekiyor. Bu konuyla ilgili yapılan araştırmalar, şirketlerin çalışanlarına ve çeşitlilikle kapsayıcılığa dair verilerini giderek daha fazla paylaşmaya başladığını gösteriyor.
Toplamda 7 trilyon varlığı yöneten 53 yatırımcı tarafından desteklenen Workforce Disclosure Initiative (WDI), şirketlerin iş güçlerine ait veri miktarını ve kalitesini artırarak şirketlerin bu konudaki performanslarını iyileştirmelerini hedefliyor. WDI’nın 2020 Kasım ayında dünyanın halka açık en büyük 750 şirketinin iş gücüne dair veri toplamak adına gerçekleştirdiği araştırma sonuçlarına bakıldığında, öncelikle verilerini açıklayan şirket sayısında bir artış olduğu görülüyor. 20 farklı ülkede çeşitli sektörlerde yer alan ve doğrudan 12 milyon çalışanı temsil edilen 141 şirketin 2020 yılında ankete katılması, verilerini paylaşan şirket sayısının %20 arttığını gösteriyor. Ancak daha fazla veri paylaşımı şirketlerin bu konudaki performanslarının iyileştiği anlamına gelmiyor.
Şirketlerin %98’i iş gücünün çeşitliliğini artıracağını taahhüt ediyor ancak birçoğu bu stratejiyi hayata geçirmek için gerekli veriye sahip değil. Örneğin şirketlerin yalnızca %75’i çalışan sayılarını cinsiyetlerine göre takip ediyor ve yalnızca %36’sı çalışanlarının etnik kökenlerine dair veriyi açıklıyor. Konu ayrımcılık ve tacize geldiğindeyse, şirketlerin %96’sı bu konuda politikları olduğunu belirtiyor ancak yalnızca %41’i bu konuyla ilgili gerçekleşen vakalara dair sayıyı raporluyor.
Procensus ve WDI tarafından gerçekleştirilen çalışmalar, şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık performanslarına yönelik yatırımcıların gösterdikleri ilgiyle birlikte, şirketlerin bu konudaki performansını gösteren veri miktarının ve kalitesinin artması gerekliliğini ortaya koyuyor. Şirketlerin çeşitlilik ve kapsayıcılık politika ve uygulamalarının iyileştirebilmesi için öncelikle ilgili verilerin takip edilmesi, mevcut durum tespitinin ardından gerekli müdahalelerin yapılması büyük önem taşıyor.
 
 

SHARE: READ MORE

6 May

Ralph’le birlikte kafeslerdeki yumurtacı tavukları da kurtarabilir miyiz?

*Bu haberi 8 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz haftalarda Humane Society International tarafından başlatılan “Save Ralph” kampanyası sosyal medyada büyük bir yankı uyandırdı. Üzerlerinde test yapılan hayvanlara verilen zararı “Ralph” isimli bir tavşan üzerinden anlatarak her yıl deneylerde kullanılan milyonlarca hayvanın durumuna dikkat çeken kampanya, kozmetik/kişisel bakım sektöründeki problemleri gözler önüne serdi. Ancak maalesef, hayvanlara uygulanan eziyet yalnızca kozmetik/kişisel bakım sektörüyle sınırlı değil, tek zarar gören hayvanlar da tavşanlar değil. Hayvanların karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan bir diğeri de hayvancılıkta kullanılan kafes sistemi.  

Türkiye’de yaygın olarak kullanılan kafes sistemiyle ilgili daha fazla bilgi edinmek için S360 olarak, yumurta üretiminde kullanılan kafes sisteminden vazgeçilmesine ve hayvan refahını artırmaya yönelik çalışmalar gerçekleştiren Kafessiz Türkiye ekibiyle bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajımızda hem kafes sisteminin hayvanlar üzerindeki etkilerini, hem de bu sistemin değişmesi için şirketlerin ve tüketicilerin neler yapabileceği üzerine konuştuk. 

Siz de röportajımızı okuduktan sonra konuyla ilgili daha detaylı bilgi sahibi olmak isterseniz Kafessiz Türkiye’nin internet sitesini ziyaret edebilir, kafes sistemine karşı başlatılan imza kampanyalarına destek verebilirsiniz. 

Kafessiz Türkiye olarak hayvan refahı üzerine ne tür çalışmalar gerçekleştiriyorsunuz? 
Kafessiz Türkiye olarak, ülkemizdeki hayvan eziyetini elimizdeki imkânlar çerçevesinde mümkün oldukça azaltmak için çalışıyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de en çok hayvanın ve hayvan eziyetinin olduğu alan endüstriyel hayvancılık. Endüstriyel hayvancılığın hayvanlar açısından en kötü hali ise yumurtacılıkta kullanılan kafes sistemi. Bundan dolayı ilk hedefimiz endüstriyel hayvancılığın en kötü biçiminin kullanımını sona erdirmek. Bu doğrultuda bu alanda reformların gerçekleştirilmesi için temaslarda bulunuyor ve kampanyalar düzenliyoruz.  

Türkiye’de ve dünyada yumurtacılıkta kullanılan kafes sistemleri konusundaki güncel durum nedir? Tavukların ne kadarı kafeslerde yaşamak zorunda bırakılıyor?  
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2019 verilerine göre Türkiye’de 120 milyon 725 bin 299 yumurtacı tavuk var. Üreticilerle yaptığımız temaslardan aldığımız bilgilere göre bu tavukların yaklaşık %80’i kafes sisteminde yetiştiriliyor. Bu da 100 milyondan fazla hayvanın kafeslerde tutuluyor olduğu anlamına geliyor. 

Tavukların kafes içerisinde tutulmasının hayvan refahı üzerine etkileri nelerdir?  
Kafes sistemi, adından da anlaşılacağı üzere hayvanların kafeslerde yetiştirildiği bir sistem. Bu sistem endüstriyel hayvancılıkta sadece yumurta sektöründe kullanılır. Her kafeste ortalama 5 tavuk bulunur ve bu hayvanlar tüm hayatları (9 ila 15 ay) boyunca kafeste tutulurlar, hiç çıkmazlar. Kafesler demir tellerden oluşur. Hayvanların yemlikleri ve sulukları kafesin hemen önünde bulunur. Kafes sisteminde hayvanların yaşam alanı tavuk başına yaklaşık bir dosya kâğıdı kadardır. Kafesin içindeki kalabalık sebebiyle en doğal davranışlarını bile rahatça yapamazlar. Örneğin kanatlarını çırpma, gezinme, silkelenme, zıplama, gerinme, kuyruk sallama gibi içgüdüsel hareketleri icra edemezler. Tavuklar tüm hayatları boyunca tel kafeslerde oldukları için toprağa da ayak basmazlar. Bu sebeple bir başka içgüdüsel davranışları olan eşeleme hareketini de yapamazlar.  

Hayvanların kafesin dışında bir yaşam alanı olmadığı için zamanlarının büyük bir kısmını hareketsiz olarak geçirirler. Hareketsizlik hayvanların kemik gelişimini olumsuz etkiler ve stres seviyelerini yükseltir. Stres aynı zamanda hayvanlar arasındaki agresif davranışları da arttırır. Kafes içinde bu tip kavgalar sık yaşanır ve hayvanlar kaçacak alanları olmadığı için çoğu zaman yaralanırlar.  

Bir diğer sorun kafeslerde tüneklerin olmayışıdır. Tavuk, bir kuş türü olduğundan, çoğu kuş gibi tavuklar da uyumak için yüksek yerlerde tünemek ister.  Ancak bu imkân bulunmadığı için hayvanlar tüm hayatları boyunca doğalarına uygun bir şekilde dinlenemez. Hayvan refahı çalışmaları, tüneyememenin tavuklar için neredeyse açlık kadar büyük bir rahatsızlık verdiğini gösteriyor. 

Başka bir eziyet, hayvanların temizlenememesidir. Tavuklar kum banyosu yaparak temizlenirler. Ancak kafeslerde hayvanların toprağa erişimi olmadığı için ne yazık ki kum banyosu yapamazlar. Hayvanlar içgüdüsel olarak yemliklerindeki yemlerine veya kafesin tellerine sürtünerek bu davranışlarını sergiler. Ancak tabii ki bu onların temizlenme ihtiyacını karşılamaz. Bu yüzden sık sık aynı hareketi tekrarlarlar.  

Son olarak kafes sistemlerinde hayvanların rahat bir şekilde yumurtlayabilecekleri alanlar bulunmaz. Tavuklar yılda 250-300 kere yumurtlar ve yumurtlama hayvanlar için stresli bir eylemdir. Tavuklar yumurtlarken kendilerini güvende ve rahat hissedecekleri yumuşak, gizli bir alan ister. Ancak bu imkân olmadığı için tavuklar en azından kafesin köşelerinde yumurtlayabilmek için birbirleriyle kavga ederler.  

Başka yumurta üretimi sistemlerinde de hayvan eziyeti mevcut. Ancak bu sayılan problemler kafes sistemine özgü. Alternatif sistemlerde hayvanlar en azından toprağa ayak basar, hareket eder, tüneyerek uyuyabilir, kum banyosu yapabilir ve folluklarda yumurtlarlar. Bu sistemlerde hayvanların stres seviyesi çok daha düşüktür ve bazı baskın hayvanların agresif hareket etmesi halinde diğerlerinin şiddetten kaçabilme imkânları vardır.  

Tüketicilerin bu konuya yaklaşımları nasıl? Bu koşullarda üretilen yumurtaların insan sağlığına herhangi bir etkisi var mı? 
Tüketicilerin büyük çoğunluğu kafes sistemi konusunda kurumsal reformların gerçekleşmesini istiyor. Bunu KONDA Araştırma ve Danışmanlık şirketinin 2021 Ocak ayında Türkiye genelinde yaptığı ankette görebiliyoruz. Bu anketin çarpıcı sonuçlarına göre katılımcıların %76’sı endüstriyel kafes sistemlerinin yasaklanması gerektiğini, %82’si tavukların endüstriyel kafes sistemlerinde yetiştirilmesini doğru bulmadığını, %85’i de hayvanları kötü şartlarda yetiştiren bir firmanın ürünlerini almayacağını ifade ediyor. Bu verilen yanıtlar, gelir, eğitim, yaşam tarzı fark etmeksizin Türkiye’deki tüm kesimlerin hayvan refahı konusunda duyarlı olduğunu gösteriyor.  

Kafes sistemine ilişkin sağlık endişeleri de mevcut. İlk olarak, besin değerleri açısından bu sistemde yetiştirilen hayvanların yumurtalarındaki omega3 yağ asitleri oranı istenen düzeyde değil. Doğal şartlarda yetiştirilen tavukların yumurtalarında omega3 çok daha fazla iken kafes sistemi yumurtalarında kalp ve damar hastalıkları açısından risk teşkil eden omega6 yağ asitleri çok daha fazla. 

Bir diğer mesele, kafes sistemlerinin kamu sağlığı açısından yarattığı riskler. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’nin tespitine göre bu sistemlerde binlerce hayvan bir arada yetiştirildiği için gıda zehirlenmelerine sebep olabilecek salmonella bakterisi çok daha fazla görülüyor. Endüstriyel sistemlerde hayvanların sağlığını suni olarak muhafaza etmek için diğer sistemlere kıyasla çok daha fazla antibiyotik kullanılıyor. Bu da bakterilerin antibiyotik direncinin artmasına sebep oluyor.  

Son olarak, hayvanların bu kadar suni şartlarda yetiştirilmesi olası yeni salgınların çıkması ihtimalini arttırıyor. Bu endüstriyel çiftliklerde çalışan insanlar her gün binlerce hayvanla temas halinde oluyor. Bu da bir mutasyonla ortaya çıkabilecek yeni bir bakteri veya virüs varyantının toplumun geri kalanına taşınması riskini doğuruyor. Tüketiciler bahsedilen olgulara bu kadar hâkim olmasa da hayvanların aşırı suni şartlarda yetiştirilmesinde bir sorun olduğunu ve sağlıkları açısından riskler teşkil ettiğini düşünüyor. 

Kafessiz sisteme geçmek için ne tür değişiklikler yapılmasına ihtiyaç var? Bu değişiklikler nasıl bir maliyeti beraberinde getiriyor? 
Üreticilerin kafessiz sisteme geçişinde kümeslerini yeniden düzenlemeleri gerekmekte. Bunun için kümeslere yemliklerin, sulukların, tüneklerin, follukların, eşeleme alanlarının yerleştirilmesi gerekiyor. Ancak bu tek seferlik bir yatırım. Diğer taraftan hayvanlar artık kümeste rahatça hareket edebildiğinden ve daha fazla enerji harcadığından kafessiz sistemlerde hayvanların bakımı ve beslenmesi için daha fazla işçiye ve yeme ihtiyaç duyuluyor.  

Bu değişikliklerin maliyeti oldukça mütevazı. Bu da piyasadaki kafes sisteminde ve kafessiz sistemde üretilen yumurtaların fiyatlarından anlaşılabilir. 10’lu kafes sistem yumurtası 11,5 lira iken 10’lu kafessiz sistem yumurtası 13,95 lira. Bu düşük maliyet farkı yumurtanın bir malzeme olarak kullanıldığı alanlarda daha da sınırlı. Örneğin bir dilim kekte kullanılan yumurtanın kafes sistemi yerine kafessiz sistemden tedarik edilmesinin maliyet farkı kuruşlarla ifade edilecek kadar az.  

Kafessiz sisteme geçiş konusunda dünyada ve Türkiye’de ne gibi gelişmeler yaşanıyor? Bu konuda uygulanan yasalar bulunuyor mu?  
Marka değeri olan firmalar açısından kafessiz sistem artık asgari bir sürdürülebilirlik standardı haline gelmiş durumda. Avrupa Birliği ülkeleri, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, Yeni Zelanda gibi ülkelerde faaliyet gösteren neredeyse bütün firmaların kafessiz sisteme geçiş taahhütleri bulunuyor. Bunun da ötesinde Brezilya, Polonya, Romanya gibi sosyoekonomik olarak Türkiye’ye benzer ülkelerde de firmaların çoğunluğu taahhüt vermiş durumda.  

Bu alandaki ilerlemeler genellikle yasalar vasıtasıyla gerçekleşmiyor. Türkiye de dâhil olmak üzere birçok ülkede kafes sisteminin kullanılması yasal. Bunun nedeni birçok ülkedeki endüstriyel hayvancılık lobilerinin hükümetlere baskı yapmaları ve ilerlemeci düzenlemeleri engellemeleri. Bunun tek istisnası, teknokratik bir yapısı olan Avrupa Birliği Komisyonu’nun direktifleri. Yumurtacı tavukların refahına ilişkin mevcut direktifler en azından Avrupa Birliği’ndeki kafes sistemlerinin belli şartları sağlamasını zorunlu kılıyor. Bu platformda kafes sisteminin yasaklanması için de görüşmeler devam etmekte.  

Daha fazla ne yapılabilir? Şirketler ne tür adımlar atabilir? 
İlk olarak, kafessiz sistem taahhüdü vermeyen şirketler daha fazla zaman kaybetmeden bu taahhüdü verebilir. Kafessiz sistem taahhüdü verebilecek şirketler kapsamında perakendeciler, restoranlar, catering firmaları, kafeler, tatlıcılar, gıda imalatçıları, oteller bulunuyor. Bu taahhütlerle tipik olarak orta vadeli bir tarih belirleyerek bu tarihten itibaren kafes yumurtası kullanılmayacağı kamuoyuna ilan edilir. Bu tip bir taahhüt, şirketler açısından kısa vadeli hiçbir maliyet farkı veya tedarikçi değişikliği ihtiyacı doğurmaz. Taahhüt orta vadeli bir tarih içerdiğinden, bu zamana kadar mevcut yumurta tedarikçileri gerekli yatırımları yaparak kafessiz sisteme geçebilir veya başka bir tedarikçi tercih edilebilir.  

Bu dönüşüm modelinde diğer firmaların da benzer tarihlerde kafessiz sisteme geçişi öngörüldüğünden firmalar arasında bir rekabet eşitsizliği de söz konusu olmaz. Mevcut ilerleme hızına bakıldığında 2025 yılına kadar Türkiye’deki tüm bilinen firmaların bir noktada bu dönüşüme katılacağını öngörüyoruz. Dolayısıyla bugün taahhüt veren şirket gelecekte dezavantajlı olmaz. Kafessiz sistem 21. yüzyıldaki sürdürülebilirlik ölçütleri ve tüketici beklentileri açısından olmazsa olmazlar arasında olduğundan böyle bir taahhüt şirketlerin marka değerini artıracaktır.  

Hâlihazırda kafessiz taahhüdü olan firmalar da bu dönüşüme daha fazla katkı sağlayabilir. Örneğin pazarlama faaliyetlerinde hayvan refahını vurgulayan mesajlar kullanabilirler veya sektör buluşmalarında diğer şirketleri de bu dönüşüme katılmaya davet edebilirler. 

Türkiye’de kafessiz yumurta almayı taahhüt etmiş hangi şirketler var ve bu şirketler daha çok hangi sektörlerde yoğunlaşıyor? 
Türkiye’de hayvan refahı konusunda en fazla ilerleme kaydeden sektörün turizm olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer dinamik ise global şirketler. Bu şirketlerin Türkiye’yi de içine alacak şekilde dünya çapında taahhütleri bulunuyor. Türkiye’de kafessiz sisteme geçiş taahhüdü vermiş ve/veya kafessiz sisteme geçmiş şirketler arasında Metro Toptancı Marketleri, Aslı Börek, Unilever, Tchibo, Barilla, Burger King, Ferrero, Sodexo, Sofra-Compass Group, ISS, Dedeman Otelleri, Four Seasons Otelleri, Wyndham Otelleri, Hilton Otelleri, The Marmara Otelleri yer alıyor.  

Yakın gelecekte daha birçok firmanın kafessiz sistem taahhüdü vermesini bekliyoruz. Toplumun giderek hayvan refahı hakkında bilinçlenmesi, sivil toplumun gelişmesi ve ülkemizde faaliyet gösteren diğer global şirketlerin de dünya çapında taahhüt vermesi bu dönüşümü daha da hızlandıracaktır.  

Tüketici olarak biz neler yapabiliriz? 
Tüketiciler olarak müşterisi olduğumuz şirketlerin hayvan refahı konusunda reformlar gerçekleştirmesi için taleplerde bulunabiliriz. Pek çok şirket, müşterilerinin bu tip taleplerine karşı duyarlılık gösteriyor. Alışverişlerimizde hayvan refahı kötü olan ürünleri ve bu konuda ilerleme kaydetmeyen markaları tercih etmeyerek de olumlu bir etki yaratmak mümkün. Barkodunun başında 3 numara bulunan yumurtaların satın alınmaması şirketlere tüketici tercihlerini göstermesi açısından faydalı bir adım olur. Bu konu hakkında bildiklerimizi ve tercihlerimizi ailemiz ve arkadaşlarımız ile paylaşarak bu etkiyi daha da arttırabiliriz.   

Röportaj için Engin Arıkan'a ve Kafessiz Türkiye ekibine teşekkür ederiz. Sorularınız için bilgi@kafessizturkiye.com adresiyle iletişime geçebilirsiniz. 

Hazırlayanlar: Simge Aydın, Irmak Büyükutku, Mert Kavaklıoğlu 

SHARE: READ MORE

30 April

Doğa temelli çözümler iklim değişikliği adaptasyonunda büyük fayda sağlayabilir

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.
 
Doğa temelli çözümler, iklim değişikliğine uyum yolunda kilit rol oynuyor. Bu çözümler, fırtınalara karşı korunmayı sağlayabilecek sulak alanların eski haline getirilmesinden, sel sırasında toprağı ve yüzey akışını stabilize eden ormanların korunmasına kadar doğaya karşı değil, doğa ile çalışan yaklaşımlar. Örneğin Mangrov Ormanları’nın, küresel olarak kıyı sellerinin neden olduğu kayıpları önleyerek yılda yaklaşık 80 milyar dolarlık tasarruf sağladığı ve 18 milyon insanı koruduğu tahmin ediliyor. Bununla birlikte, doğa temelli çözümler ekonomiye, toplumlara, kültüre ve sağlığa yönelik birçok ek fayda sağlayabiliyor.
 
Örneğin, yakın zamanda yapılan bir araştırma, küresel yıllık CO2 emisyonlarının yüzde 100'ünden fazlasının rejeneratif tarıma geçişle azaltılabileceğini gösterdi. Bu oran oldukça iyimser olsa da bilim insanları, tarımsal uygulamaların değiştirilmesinin biyoçeşitlilik ve iklim için önemli faydalar sağlayabileceği konusunda hemfikir. Örneğin, tekstil sektörü gibi yüksek salıma sebep olan bir sektörün temelde tarıma dayalı olduğu düşünüldüğünde, doğa temelli çözümlerin net sıfıra ve doğa pozitife doğru geçişte oynayacağı rol oldukça önemli.
 
Ancak bu kapsamlı faydalara rağmen yapılan yeni araştırmalar, tüm uluslararası kamusal iklim finansmanının sadece %1,5’inin, gelişmekte olan ülkelerde iklim değişikliğine uyum süreci için doğa temelli çözümleri desteklediğini ortaya koyuyor. 
 
Doğa temelli çözümlere yönelik küresel finansmanın ilk değerlendirmesi, Küresel Uyum Komisyonu'nun Doğa Temelli Çözümler Eylem İzleme (Nature-based Solutions Action Track) grubunun desteğiyle WRI (World Resources Institute) ve İklim Finans Danışmanları (Climate Finance Advisors) tarafından yapıldı. Bu değerlendirme, doğal çözümlere yönelik artan farkındalık ve ilgiye dikkat çekerken, bu ilginin henüz gelişmekte olan ülkeler için yeterli mali desteğe dönüşmediğini gösteriyor.
 
Doğa temelli çözümlerin finansmanı artmaya başlıyor, ancak artan finansman uyum için geliştirilen çözümlere yönelik artan talebi karşılamaya yeterli değil. Bu sebeple özel finansmanı harekete geçirmek için kamu finansmanı da kritik öneme sahip.
 
Uyum için doğa temelli çözümlerin acil olarak finanse edilmesi gerekiyor
 
Küresel Uyum Komisyonu'nun Adapt Now raporunda ana hatlarıyla belirttiği gibi, doğa temelli çözümler "üçlü kar payı (triple dividend)" sunuyor. Örneğin, aşırı hava olaylarına karşı koruma sağlanarak, toplulukların iklim etkilerinden kaynaklanan kayıplardan kaçınmalarına yardımcı olunuyor, bu sayede ülkeler her yıl milyarlarca dolar tasarruf ediyor. Bunun yanında, sulak alanların eski haline getirilmesi ile sel suları ve aşırı yağışların emilimi ve filtrelenmesi sağlayarak, kirlenmeyi önlerken, varlık kaybının da önüne geçiliyor. 
 
Doğa temelli çözümler iş yaratımı, artan iş üretkenliği ve turizm yoluyla ekonomik kazanımlar da sağlıyor. Geleneksel yapı ile karşılaştırıldığında, bu çözümler genellikle daha yüksek ekonomik getiri sağlarken, çözümlerin uygulaması süreci de daha hızlı ve uzun vadede daha sürdürülebilir.
 
Bunun yanında, çözümler insan sağlığını için gerekli temiz hava veya nesli tükenmekte olan türler için daha fazla yaşam alanı gibi sosyal ve çevresel faydalar da getiriyor. İklim etkilerini azaltmayı hedefleyen müdahalelerin çoğu aynı zamanda karbon ayırma ve depolamayı da artırıyor. Örneğin doğal iklim çözümleri, küresel ısınmayı 2 santigrat derecenin altında tutmak için 2030’a kadar ihtiyaç duyulan iklim değişikliğinin zararlarının hafifletmenin üçte birini sağlayabileceği ön görülüyor.
 
Ölçeklendirme yolunda finansal engellerin üstesinden gelinebilir
 
Komisyona göre, bu yaklaşımlar önemli faydalarına rağmen birkaç temel engel nedeniyle ölçeklendirilmiyorlar: 
 
Bunlardan ilki, yukarıda da bahsedildiği gibi bu yaklaşımlarda ortaya çıkan ilgiye yanıt vermek için yeterli finansmanın mevcut olmaması. Bugüne kadar, tüm bağışçılara ve kalkınma bankalarına, iklim finansmanlarının en az yüzde 50'sini iklim uyumu ve direnci finansmanına ayırmaları için tekrarlanan çağrılaryapıldı. Gelişmiş ülkeler tarafından sağlanan ve mobilize edilen iklim finansmanı hakkındaki son yayınlanan OECD raporu, kamu uyum finansmanının beş yılda yüzde 85 arttığını - 2013'te 9,1 milyar olan finansmanın 2018'de 16,8 milyar dolara yükseldiğini gösteriyor. Ancak, uyum finansmanı hala küresel iklim finansmanının yaklaşık %20’sini oluşturuyor. Dahası bu finansmanın doğa temelli çözümlere ayrılan kısmı daha da küçük.
 
İkinci engel, kalkınma ortakları, doğa temelli çözümlerin finansmanını tutarlı bir şekilde izlemek için ortak tanımlardan ve yönergelerden oluşan, şeffaf bir rehberlerden yoksun olması. Bu sebeple yatırımları ölçmek ve izlemek zorlaşıyor.
 
Diğer bir engel de, doğa temelli çözümlerin faydalarını ölçmek için standart ölçütlerin ve metodolojilerin eksikliği. Bu eksiklik sebebiyle ülkelerin ve fon sağlayıcıların bunları potansiyel diğer yatırım seçenekleriyle karşılaştırması zorlaşıyor.
 
Dördüncü ve son olarak, birçok gelişmekte olan ülke, doğa temelli yaklaşımları planlarına ve yatırım stratejilerine entegre edecek ve güçlü bir proje hattı geliştirecek teknik uzmanlığa sahip değil. İklim fonunun bu yaklaşımlardaki yatırımları nasıl destekleyebileceğine dair finansman kanallarından net bir rehberlik olmaması da düşünüldüğünde, birçok ülkenin finansmana erişimini güçleşiyor.
 
Bu engelleri aşmak için bağışçılar ve kalkınma bankaları aşağıda yer alan önlemleri göz önünde bulundurmalı:
 
Kamu finansmanı seferberliğini artırmak:  Kasım ayındaki COP26 öncesinde, kalkınma ortakları, iklim krizi adaptasyonu finansmanı konusunda yeni taahhütler oluştururken, doğaya temelli yaklaşımların kullanımı konusunda stratejik fırsatlar belirleyebildi. Daha fazla kamu finansmanı da özel sektörün çok ihtiyaç duyduğu yatırımları hızlandırmaya yardımcı olabilir. Örneğin, ABD ve Kanada hükümetleri, su kaynaklarını korumak ve iklim direncini artırmak amacıyla su havzası yönetimi ve restorasyonuna yönelik Peru'daki Su Güvenliği için Doğal Altyapı projesini destekledi. Proje için sağlanan yatırım, su güvenliğini güçlendirmeye yönelik bir hükümet programının parçası olarak, programa 30 milyon dolardan fazla kaldıraç sağladı.
 
Finansmanın izlenmesini ve raporlanmasını iyileştirmek: Bu sayede, uyum için doğaya dayalı çözümlere ne kadar finansman ayrılacağına dair daha doğru ve tutarlı değerlendirmeler yapılacaktır. Bağışçı ülkeler ve çok taraflı kurumlar katkılarını, OECD’nin Kalkınma Yardımı Komitesi’ne (DAC) halihazırda bildiriyorlar; ayrıca kurumlar doğa temelli çözümlerle ilgili finansmanın nasıl ayrıştırılacağı konusunda ortak bir kılavuz geliştirmek için DAC ile birlikte çalışabilirler.
 
İklim uyumu için doğa temelli çözümlerin faydalarını ölçmenin daha iyi yollarını belirlemek: Ülkelere, politika ve yatırım kararlarını bilgilendirebilecek şekillerde bu faydaları ölçmek ve değerlendirmek için ortak yaklaşımlar geliştirmelerine ve benimsemelerine yardımcı olacak kapasite geliştirme desteği sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde, yatırımcılar ve diğer karar vericiler için doğa temelli çözümlerinin faydalarını, geleneksel yaklaşımlarla karşılaştırmak zor olacaktır.
 
Doğa temelli çözümlerin yaygınlaştırılmasını desteklemek: Gelişmekte olan ülkelere bu tür çözümlerin maliyetlerini ve faydalarını değerlendirme konusunda yardımcı olunmalıdır. Ülkelerin bu yaklaşımları uzun vadeli ulusal uyum süreçlerine ve kalkınma planlarına dahil etmeleri için teknik yardım ve kapasite geliştirme desteği sağlanabilir. 

Doğa temelli iklim çözümleri, toplam iklim çözümü süreçlerinin üçte birinden fazlasını temsil etmesine karşın, iklim fonlarının yalnızca yüzde 1-3’ü bu çözümlere ayrılıyor. İklim değişikliği ve biyolojik çeşitlilik kaybı ve mevcut küresel sağlık ve ekonomik krizin de bir sonucu olarak, doğa temelli çözümlere olan ilgi ve farkındalık son yıllarda büyük ölçüde arttı, ancak bu yaklaşımların daha yaygın ve geniş ölçekte benimsenmesi için hala çok fazla çalışma yapılması gerekiyor. Bağışçı ülkeler ve finans kurumları COP26 öncesinde taahhütlerini hazırlarken, doğaya dayalı çözümlerin potansiyelini ve sunabilecekleri çok çeşitli adaptasyon faydalarını unutmamalı. 
 
 

SHARE: READ MORE

30 April

Kurumsal raporlama gelişim için doğru bir gösterge mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

On yıl önce Patagonia'nın CEO'su Yvon Chouinard, Harvard Business Review’da sürdürülebilirliğin yakında birçok işin temeli haline geleceğini öngörmüştü. Chouinard'ın makalesinin yayınlanmasından bu yana, ölçüm, raporlama ve Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) yatırımlara olan ilgi hızla arttı. S&P 500'ün %90'ına yakın bir kısmı artık sürdürülebilirlik raporları yayınlıyor ve akademik araştırmaların çoğunluğu ÇSY performansı ile özkaynak getirisi arasındaki bağlantıya işaret ediyor. Ek olarak 25 trilyon ABD Dolarından fazla küresel varlığın "sürdürülebilir" yatırımlar için kullanıldığı ve bu sayının sadece dört yıl içinde ikiye katlanacağı tahmin ediliyor. Bu yılın başlarında BlackRock CEO'su Larry Fink, "Halka açık şirketler arasında küresel çapta büyük bir değişiklik göreceğiz. Bu alanda önemli gelişmeler olacağından resmi bir değişikliğe veya düzenleme değişikliğine ihtiyacımız olmayacak. " dedi. Yine de tüm bu "ilerleme" ve iyimserliğe rağmen, sosyal ve çevresel sorunlar devam ediyor.

Bunun sebeplerinden biri, kurumsal sürdürülebilirlik raporlarının gelişim için doğru bir gösterge olmaması. Bir şirketin sosyal etkisinin ve çevresel ayak izinin ölçülüp raporlandığı kurumsal sürdürülebilirlik raporlarının genellikle aşağıdaki pozitif zincirleme reaksiyonunu tetikleyeceği düşünülür:

- Ölçülen şey yönetildiğinden, şirketlerin sosyal ve çevresel performansı artacaktır.
- Sürdürülebilirlik bakımından daha güçlü geçmişlere sahip şirketleri daha fazla özkaynak getirisine bağlayan bir bağlantı ortaya çıkacaktır.
- Yatırımcılar ve tüketiciler, güçlü sürdürülebilirlik performansına sahip şirketleri ödüllendirecek ve geri kalanlara baskı uygulayacaklardır.
- Sosyal ve çevresel etkiyi ölçmenin yolları daha katı, doğru ve geniş çapta kabul görmeye başlayacaktır. Zamanla, bu döngü kapitalizmin daha sürdürülebilir bir biçimine geçişi sağlayacaktır.

Ancak bu pozitif zincirleme reaksiyon çoğunlukla gerçeklikle örtüşmediği için raporlamaya yönelik bazı eleştiriler de mevcut. Eleştirilere göre ÇSY performansının raporlanması çevresel ve sosyal gelişimi garanti etmez. Ölçümün etkililiği üzerine yapılan araştırmalar ve finansal olmayan raporlamaların sürekli iyileştirilerek geliştirilmeye çalışılması, asıl odaklanılması gerekilen sistem değişikliği çalışmalarına gerekli zamanın ayrılmamasına yol açıyor. Bununla birlikte raporların genellikle eksik, hatalı olduğu veya en iyi örnekleri sergilediğinden yanıltıcı olabileceği ifade ediliyor. Aspen Kayak Şirketi Sürdürülebilirlik Kıdemli Başkan Yardımcısı Auden Schendler'e göre ölçme ve raporlama, çevresel veya sosyal sonuçları iyileştirmenin bir yolu olmaktan çıkıp kendi kendilerine amaç haline gelmiş durumda.

Aynı zamanda ÇSY yatırımı olarak adlandırılan yatırımların birçoğu negatif taramalı fonlardan oluştuğundan gerekli sosyal ve çevresel etkiyi yaratmak için yeterli oldukları düşünülmüyor. ÇSY yatırımları sınıflandırma noktasında da zorluk yaşayabiliyor; Wall Street Journal'a göre en büyük 10 ABD ÇSY fonundan sekizi petrol ve gaz şirketlerine yatırılmış durumda.

Son olarak, bugüne kadarki neredeyse tüm akademik araştırmalar, ÇSY yatırımları ve özkaynak getirisi arasında bağlantı kurmaya çalışırken, ÇSY yatırımlarının çalışanları ve çevreyi nasıl etkilediğine çok az araştırma odaklanıyor. Yakın zamanda MIT'deki araştırmacılar tarafından yapılan bir araştırma, ÇSY yatırımının iyileştirilmiş sosyal veya çevresel sonuçlara yol açtığına dair çok az kanıt buldu.

On yıllardır yaşanan deneme süreci sonunda ölçüm ve raporlamanın karşı karşıya olduğumuz sosyal ve çevresel problemleri iyileştirmek için yeterli olmadığı açıkça görülüyor. İstenen zincirleme reaksiyonun gerçekleşebilmesi için ölçüm ve raporlama faydalı bir ilk adım olsa da raporlamanın kendi içerisinde bir amaç haline gelmemesine ve daha derinde bir sistem değişikliğine ihtiyaç var.
 

SHARE: READ MORE

30 April

 Toplulukları bir arada tutan yapıştırıcı: Sosyal sermaye

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını fiziksel ve beşeri sermayeye zarar verdi. Firmalar  yatırım projelerini erteledi ya da iptal etti, işten çıkarılan ya da ücretsiz izin verilen çalışanların becerileri köreldi. Bununla birlikte, kriz, sık sık gözden kaçırılan sosyal sermayenin farkına varılmasını sağlayarak, sosyal sermayenin ekonomik büyümenin anahtarlarından biri olarak görülmesini sağladı.
 
1990'larda Harvard Üniversitesi’nde siyaset bilimci olan Robert Putnam tarafından yaygınlaştırılan sosyal sermaye kavramı, belirli bir topluluk içindeki insanlar arasında ortak fayda için hareket ve dayanışmayı tetikleyen ilişki ağları, normlar ve güven gibi özellikler  olarak tanımlanabilir. Belirsiz bir kavram gibi görülen sosyal sermaye, bir toplumun işlemesini sağlayan ortak değerleri, davranışsal gelenekleri, karşılıklı güveni ve ortak kimlikleri içerir. Bir grup ne kadar fazla sosyal sermayeye sahipse, ortak değerlere yönelik hedeflere ulaşmak için kolektif olarak hareket etme isteği ve yeteneği o kadar artar. Başka bir deyişle, sosyal sermaye, toplulukları ve ulusları bir arada tutan yapıştırıcıdır. Doğru koşullar altında, tekrarlanan ve karşılıklı yarar sağlayan sosyal etkileşimler, daha hızlı ekonomik büyümeye, daha fazla istikrara ve toplum sağlığındaki gelişmelere yol açar.
 
Pandemi sürecinde, sosyal sermaye, aşılar ve etkili tıbbi tedaviler henüz mevcut olmadığı sırada virüse karşı ilk savunma hattını oluşturdu. Büyük bir gruba bağlılık duygusu, insanları ihtiyatlı davranışların yüksek bireysel maliyetlerini tahammül etmeyi teşvik eder. Bu durumda da, Bulaşmayı önlemek için adımlar atan  bireyler kamuya yarar sağladı. Virüse maruz kalmayı azaltmayı amaçlayan her bilinçli eylem, toplumun geri kalanı için enfekte olma olasılığını düşürdü. 
 
Sosyal sermayenin gücü pandemide ortaya çıktı
 
Giderek daha fazla araştırma, sosyal mesafe kurallarının uygulanmasının gelişmiş sivil kültürlerde daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin, Avrupa çapında yapılan ülkeler  arası bir karşılaştırma, "sosyal sermayedeki bir birimartışın, 2020 yılının Mart ortasından Haziran ayı sonuna kadar yaşanan toplam COVID-19 vakalarında % 14 ila % 40 azalma sağladığını, aynı zamanda bu ülkelerde %7 ile %16 arasında daha az ölüm yaşandığını ortaya koyuyor.
 
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, salgının ilk aşamalarında virüs Paris, New York, Londra ve Milano gibi yoğun nüfuslu şehirlerde daha hızlı yayıldı.Ancak, davranış değişikliklerine duyulan ihtiyaç ortaya çıkar çıkmaz bu bölgelerin sakinleri, resmi kısıtlamalar getirilmeden önce bile sosyal mesafe önlemlerini benimsedi ve sonrasında gelen devlet yönlendirmelerine karşıdaha duyarlı oldular.
 
Sosyal sermayenin yeni iş yapış biçimlerine etkisi
 
Sosyal sermaye, aylarca süren karantina ve uzaktan çalışma süresince de ekonomileri güçlendirmede önemli bir rol oynadı. Dijital teknolojiler insanların bağlantıda kalmasına yardımcı olurken, bu bağlantıları canlı tutan sosyal sermayeydi. Evden çalışanlar, meslektaşlarıyla karşılıklı güven, ortak kimlik ve ortak amaç duygusu oluşturdukları için üretken kalabildiler. Bu sayede, birçoğu tamamen yeni ve dijital çalışma biçimleri geliştirilebildi. Şirketler çoğunlukla, salgın sırasında iç sosyal sermayelerini genişletti. Çalışanları doğrudan kontrol etme imkanlarını kısmen yitiren şirketler, çözümü çalışanları güçlendirmede buldu. Zamanlarını ve iş dışındaki yaşamlarını yönetmek için daha fazla esneklik sağlanmasıyla, birçok çalışan daha da fazla sorumluluk alabilir ve daha yüksek kaliteli çıktılar sağlayabilir hale geldi. Boston Consulting Group tarafından yapılan bir ankete göre, çalışanların %75'i kısıtlamalara rağmen üretkenliklerini sürdürdü veya artırdı. Sosyal sermaye açıkça bu tür sonuçların arkasındaki en önemli faktörlerden birini oluşturuyor. 
 
“Köprüler kuran” sosyal sermayenin önemi 
 
Fiziksel karşılığı olan fabrikalar, teçhizat vb. gibi kaynakların tersine, sosyal sermaye kullanımla bozulmaz, aksine gelişir. Ancak diğer herhangi bir sermaye biçimi gibi, korunması ve geliştirilmesi gerekmektedir ve bu, özellikle pandemi sonrasında çok önemli bir ihtiyaç olacaktır. Normal koşullarda, bağlantılarımız ve ilişkilerimiz zamanla gelişir ve genişler. Pandemi sonrasındasosyal ağları yeniden etkinleştirmek için uygun önlemler alınmazsa, aylarca süren karantina süreçleri ve kısıtlamalar bazı ilişkileri tüketebilir veya gruplaşmalara yol açabilir. Putnam'ın "bağ kuran sosyal sermaye" kavramında açıkladığı gibi insanlar belirli bir gruba o kadar bağlanabilir ki popülizm ve milliyetçilik gibi sosyal sermayenin yozlaşmış biçimlerine neden olabilir. 
 
Bu nedenle hükümetler ve şirketler, COVID-19 pandemisi sırasında gelişen sorumluluk, dayanışma ve fedakarlık duygusundan yararlanarak daha fazla "köprü kuran sosyal sermaye" oluşturmaya çalışmalıdır. Bu sosyal sermaye biçimi, farklı gruplardaki insanları birbirine bağlayacak ve bundan sonra karşılaşma riskimizin olduğu salgınları önlemek, iklim krizi ile mücadele etmek konusunda yardımcı olacaktır. Bu açıdan bakıldığında, COVID-19’un insanlığa olumlu bir miras bıraktığını söyleyebiliriz. Pandemi, önümüzdeki zorluklarla yüzleşirken dünyanın ihtiyaç duyacağı sorumluluk ve paylaşımcılığı destekleyecek daha sağlam bir sosyal sermaye tabanı sağlanmış olabilir.
 

SHARE: READ MORE

30 April

Avrupa Birliği’nin radikal ve bağlayıcı iklim anlaşması

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Avrupa Birliği’nin meclis üyeleri, iddialı iklim hedeflerini yasal olarak bağlayıcı hale getirmek için gece geç saatlerde yayınladıkları bir anlaşmayla tüm ekonomiyi elden geçirecek yeni kurallar ve standartlar serisinin yolunu açtı.

             ABD Başkanı Joe Biden'ın ev sahipliği yaptığı dünya liderlerinin iklim zirvesinden bir gün önce, AB hükümetleri ve Avrupa Parlamentosu temsilcileri, 2030'a kadar net sera gazı salımlarında, 1990 verilerine kıyasla yüzde 55'lik bir azalma öngören Avrupa İklim Yasası üzerinde ilkesel olarak anlaştılar. Ayrıca, anlaşmaya göre, Avrupa Birliği 2050’ye kadar net sıfır karbon salımına ulaşmayı hedefliyor. Net sıfır yolculuğunda liderliği ele almak için kararlı adımlar atan Avrupa Komisyonu ilerleyen günlerde yeşil yatırım sınıflandırmasına yönelik standartları da açıklayacak.

             Almanya'daki Yeşil partilere verilen desteğin artmasıyla birlikte Avrupa Birliği, ulaşımdan enerji üretimine kadar çeşitli sektörleri etkileyecek daha sert kurallar koymaya hazırlanıyor. Bununla birlikte, anlaşmanın İngiltere’nin geçtiğimiz günlerde açıkladığı sert salım hedeflerinden sonra duyurulması, Avrupa’nın iklim hedeflerini dünyanın en iddialı hedeflerinden biri haline getirmesine yardımcı oldu.
AB, büyük bir ekonomik canlandırma paketini finanse etmek için ilk yeşil tahvillerinden 250 milyar avro elde etmeyi planlıyor ve bu özel finansmanın uygun görülen sektörlere doğru yönlendirileceği öngörülüyor. Yaşanan bu gelişmelerle birlikte, AB'nin icra kolu tarafından yakında duyurulacak taksonomi sistemi, yüz milyarlarca fonu belirli sektörlere ve şirketlere yönlendirebilecek yeşil yatırım için sınıflandırıcı bir etiketleme sistemini beraberinde getirecek. Komisyon, yeşil yatırım fonlarını artırmak için bu yılın sonlarında AB’nin 27 üye devleti tarafından ortaklaşa desteklenen kredileri satmaya başlayacak.  
     
Ekonomik gelişmelerin yanı sıra Avrupa Birliği birçok alanda karbon salımlarını azaltmaya yönelik radikal kararlar almaya başladı. AB iklim öncüsü Frans Timmermans, geçtiğimiz haftalarda ABD'li milletvekillerine verdiği demeçte, Haziran ayında açıklanacak olan bir AB mevzuat paketinin karbon fiyatlandırma mekanizmalarını güçlendireceğini, enerji tasarruflarını ve yenilenebilir enerji üretimini artıracağını, sürdürülebilir ulaşımı geliştireceğini ve ormansızlaşmaya neden olan ürünlerin ithalatını frenleyeceğini söyledi. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin bir oturumunda Timmermans, bu paketin, iklimi ele alan dünyadaki en kapsamlı yasal çerçeve olacağını dile getirdi. Timmermans, "İklim değişikliğiyle mücadelede hem yurt dışında hem de yurt içinde mümkün olan tüm güçleri toplamalıyız." diye ekledi.
 
              Avrupa Yeşil Mutabakatı’na ayırılan bütçeden ve de yeşil yatırım alanındaki gelişmelerden anlaşıldığı üzere ekonomik alandaki değişimlere verilen önem oldukça yüksek. Aslında, ekonomik sistemi ciddi bir şekilde ve baştan sona elden geçirmesi hedeflenen bu kuralların ve standartların bu denli hızlı ve kararlı bir şekilde ortaya çıkmasında, süreçte arka planda kalan Avrupa Birliği’nin iklim ile mücadele yolculuğuna öncülük etmek istemesi en büyük nedenlerden biri. Yaşanacak bu değişimleri daha da hızlandırmak ve güçlendirmek amacıyla yasal olarak bağlayıcılığı olan bir altyapı hazırlayan AB’nin bir sonraki adımı merakla bekleniyor.
 

SHARE: READ MORE

16 April

B Corp’lar herkesi “iyi iş” üzerine düşünmeye davet ediyor

 *Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde 3.500’ün üzerinde üyesi olan B Corp hareketi, ortak değer yaklaşımıyla değişim yaratmayı hedefleyen şirketleri bir araya getiriyor. B Corp topluluğu 74 ülkede, 150 farklı sektörde operasyon gösteren, sadece bulundukları sektörde en iyi olmayı değil aynı zamanda dünya için de en iyi olmayı hedefleyen şirketlerden oluşuyor. B Corp’lar sektörlerindeki faaliyetleriyle iş dünyasında diğer şirketler için de farkındalık yaratmayı ve onlara ilham vermeyi hedefliyor.
 
B Corp olmak isteyen şirketlerin bu yolculuk süresince çeşitli alanlarda (çevre, toplum, çalışan kurumsal yönetim, müşteriler, iş modeli) kapsamlı değerlendirmelerden geçmeleri gerekiyor. Yapılan şeffaf değerlendirmeler sonucunda şirketler belirli bir puan elde edebilirse B Corp sertifikasyonu almaya hak kazanıyor. Amerika’da başlayan bu hareket dünya çapında hızlı bir ivmeyle ilerliyor. Avrupa’da B Corp şirketlerin sayısı 600’ü geçti. Üstelik bu şirketlerin 200’den fazlası B Corp İklim Kolektifi (B Corp Climate Collective) üyesi olarak 2030 yılına kadar net karbon-sıfır olma taahhüdü veriyor. Şirketlerin B Corp olma talepleri ise geçtiğimiz iki yılda %30 artmış durumda. Türkiye’de ise 2021 itibarıyla 4’ü Türkiye’de faaliyet gösteren, biri de uluslararası operasyonları kapsamında B Corp olan 5 şirket bulunuyor. 
 
Her yıl mart ayında B Corp’lar, bu topluluğun bir parçası olmayı ve yaratılan kolektif etkiyi kutluyorlar. Bu yılki kutlamalar kapsamında “Better Business (İyi İş)” teması altında dünyanın farklı ülkelerinde çeşitli etkinlikler gerçekleştirildi.  Bu kapsamda Türkiye’de bulunan B Corp şirketleri martın son haftası bir araya gelerek Better Business – Daha İyi İş kavramı üzerine konuştu. B Corp Türkiye Partneri S360’tan Simge Aydın’ın moderatörlüğünde gerçekleşen panelde, Türkiye’nin ilk B Corp sertifikasına sahip şirketi Mikado Danışmanlık’ın kurucusu Serra Titiz, ilaç ve dermakozmetik sektöründe küresel operasyonlarının tamamında B Corp olan Expanscience Laboratuvarları’nın Türkiye Genel Müdürü Fikret Baltaoğlu, sağlıklı beslenme alternatifleri sunan ve sürdürülebilir bir gıda sektörü hedefleyen Taze Kuru’nun Genel Müdür Yardımcısı Yasemin Ertekin Aktaş ve tekstil sektöründe sürdürülebilirliğe odaklanan Reflect Studio Sürdürülebilirlik Lideri Serra Türkün konuşmacı olarak yer aldı.
 
Panelde şirketlerin “iyi iş” tanımları ve bu bağlamda B Corp’un şirketler üzerindeki etkisi konuşuldu. Serra Titiz iyi işi çevresel ve sosyal anlamda faaliyetleriyle dengeli olan, insanlara ve dünyaya zarar vermeyen şirket olarak tanımlarken, bu doğrultuda ilerlemek isteyen şirketler için Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın bir pusula niteliği taşıdığına değindi. Bunun yanında Titiz, artık sürdürülebilirliğin bir adım ileri götürülerek, şirketlerin yarattıkları etkiye odaklanmaları gerektiğini belirtirken, bu yolculukta da B Corp Etki Analizi (B Corp Impact Assesment- BIA)’nin yol gösteren ve motive eden bir kaynak olarak görülmesi gerektiğini paylaştı.
 
Birleşmiş Milletler 2021 yılı Gıda İsrafı Raporu’na göre Türkiye’de bir hane halkı her yıl yaklaşık 93 kg gıda israfı yapıyor. Dünya genelindeyse bu miktarın toplam 931 milyon ton olduğu tahmin ediliyor. Bu sebeple gıda sektöründe sürdürülebilir yaklaşımları benimsemek kritik bir önem taşıyor. Gıda israfını önlemek ve yenilenebilir enerjinin gıda sektöründe kullanımını arttırmak amacıyla yola çıkan Taze Kuru da panelde  gıda sektöründen iyi iş anlamında deneyimlerini paylaştı. Operasyonlarında bölgesel kalkınmaya ve kadın istihdamını desteklemeye çalıştıklarını belirten Yasemin Ertekin Aktaş, ekonomiye kazandırılamayan meyve-sebzenin kullanılmasını sağladıklarını ve tüm operasyonel süreçlerinde atıkları değerlendirmeye önem verdiklerini aktardı. B Corp sertifikasyonunu edinme sürecinin, şirketin mevcut durumunu anlamak ve farkındalık kazanmak konusunda sağladığı katkıya değinen Ertekin Aktaş, bu süreç içinde kazandıkları öğrenimler yoluyla kendilerini geliştiklerini belirtti.
 
Sürdürülebilir moda anlayışını desteklemek amacıyla hızlı-moda şirketleri harekete geçiyor olsa da yakın zamanda Business of Fashion tarafından hazırlanan rapor şirketlerin verdikleri taahhütler ve faaliyetlerinin yarattığı etki arasındaki farkı gözler önüne seriyor. Buna karşın geleneksel moda anlayışının tersine hareket eden Reflect Studio %100 şeffaf raporlama anlayışıyla, sürdürülebilir ve yavaş bir moda anlayışını yaygınlaştırmayı hedefliyor. Bu bağlamda konuşan Serra Türkün, Türkiye’ye tekstil alanında B Corp sertifikasını alan ilk şirket olarak Reflect Studio’nun üç yılda bir, belirledikleri hedeflerin durumunun takip edildiği bir değerlenmeden geçtiklerine, bu sebeple şirketlerinin sürekli hedefler doğrultusunda çalışmak konusunda motive olduklarına değindi. Türkün, yıllık etki raporlarını web sitelerinde paylaşarak hem müşterilerini şeffaf bir şekilde bilgilendirdiklerini hem de bu sayede sektördeki diğer tekstil firmalarına rehber bir kaynak oluşturarak öncülük etmek istediklerini belirtti.
 
“İyi iş” şirket içi kültür değişimini ve şirketlerin varlıklarını anlamlandırma sürecini de beraberinde getiriyor. Fikret Baltaoğlu, amaç peşinde ilerleyen bir kurum olarak Expanscience Türkiye’deki kültür değişimini şirket içi yaratılan farkındalık yoluyla geliştirmeye çalıştıklarından bahsetti. Farkındalığın insana getirdiği sorumluluğa değinen Baltaoğlu, bu sayede çalışanların da kendi etki alanının farkına varıp, operasyonlarında bunu kullanarak gelişimi hedeflediklerini söyledi. Baltaoğlu, kapitalizmi yeniden tanımlanmasını sağlayan B Corp’ların, çalışanlar için hayat gayeleri ile tutarlı çalışma yarattığını savunuyor.
 
Panel sonunda katılımcılar tarafından ortaya çıkartılan tabloda görüldüğü gibi, iyi işin tanımı farklı paydaşlar için farklı anlamlara geliyor.
 

 
 Fakat her halükarda “iyi iş” kültürel değişimi, iş yapış şekillerindeki yenilikleri ve yaşadığımız çevreye karşı duyarlılığı beraberinde getiriyor. Tüm bu alanlarda etki yaratmaya çalışan B Corp şirketleri de bulundukları sektörlere ilham vererek öncülük ediyor. Bu sayede ilerleyen dönemlerde dünyada ve Türkiye’de B Corp’ların sayısının artacağını ve şirketlerin iş yapış şekillerinin yarattıkları etkiyi göz önüne alarak değişeceğini umuyoruz.
 
Paneli kaydına buradan erişebilirsiniz.

 

SHARE: READ MORE

16 April

Okyanus verileri sayesinde bir dönüşüm gerçekleştirmek mümkün mü?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geleceğin ekonomisinin ve ekolojik dengesinin refahı temiz okyanuslara bağlı. Fakat bilim insanları, gezegeni ve özellikle okyanusları insanlığın ihtiyaç duyduğu sürdürülebilir kaynakları ve değeri sağlayamayacak noktaya ittiğimiz konusunda hemfikir.  
 
Bu nedenle, geçtiğimiz yıl hükümetler, şirketler, Birleşmiş Milletler ve diğer birçok kuruluş bu sorunları çözmek amacıyla benzeri görülmemiş taahhütler verdi. BM, okyanusun ekonomik üretkenliğini onarmak ve okyanusları eski haline getirmek için ihtiyaç duyduğumuz bilgiye erişilmesini sağlamak için 2021’den 2030’a kadar olan süreyi Sürdürülebilir Kalkınma için Okyanus Biliminin On Yılı ilan etti. Bu kapsamda sürdürülebilir bir mavi ekonomi için yeni çözümler bulmak üzere 14 ülkenin lideri Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi için Üst Düzey Paneli isimli etkinlikte bir araya geldi. Aralık ayında, Sürdürülebilir Okyanus Ekonomisi için Üst Düzey Paneli’nde yer alan 14 ülkenindünya liderleri, yeni bir okyanus eylem planı ortaya koydu. Bu eylem planı doğrultusunda ulusal suların tamamının sürdürülebilir bir şekilde yönetilerek, gelecek nesiller için okyanusların sağlığının ve zenginliğinin garanti altına alınmasıhedefleniyor. Hedef kapsamında, okyanus bilimi, teknolojisi ve verilerinden yararlanmanın kilit bir öncelik olduğubildirilirken, okyanus verilerinin şeffaf ve açık paylaşımının teşvik edilmesi için harekete geçilmesi gerekliliği çağrısında bulunuluyor.

Sürdürülebilir bir mavi ekonomi için gereken taahhütleri ve fikirleri eylemlere dönüştürmek, sağlam kanıtlar ve verilergerektiriyor. Bilim ve teknolojideki önemli gelişmeler, okyanuslar hakkında her zamankinden daha fazla veriye sahip olmamıza imkan sağlıyor. Fakat şu an yaşanan esas zorluk, hızla artan okyanus verilerinin tasnif etmek, anlamlandırmak ve karar verme süreçlerinde kullanılması için bunları ihtiyaç duyan insanlarla paylaşmak. Bu sorunu çözmek için Dördüncü Sanayi Devrimi Merkezi- Okyanus (The Centre for the Fourth Industrial Revolution- Ocean) ve Dünya Ekonomik Forumu'ndaki (WEF) ortakları, Ocean Paneli, Microsoft, REV Ocean ve Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute), Okyanus Veri Eylem Koalisyonu’nu (Ocean Data Action Coalition-ODAC) faaliyete geçirmek için güçlerini birleştirdi.

Okyanusları gözlemleme ve takip etme kabiliyetimiz ve dolayısıyla okyanuslar hakkında sahip olduğumuz veri miktarı son yıllarda gelişen teknolojiler sayesinde katlanarak arttı. Örneğin, oşinografik bilgilerin en eski ve en küresel veritabanı olan Dünya Okyanus Veritabanı’na, son on yılda geçen yüzyılın tamamına kıyasla daha fazla veri ekledi . Mikro uydulardünyanın yörüngesinde dolanarak, okyanus desenleri hakkında ayrıntılı bilgi toplarken, su altı insansız hava araçları deniz tabanını taramada, dalga planörleri ve şamandıralar alt atmosfer koşullarını, akıntıları, su sıcaklıklarını ve tuzluluğu ölçmekte kullanılıyor.

Bu teknolojik yenilikler, iklim değişikliğini ve etkisini yönetmemize, kirliliği azaltmamıza ve endüstri dönüşümünü yönlendirmemize yardımcı olabilecek muazzam miktarda veri üretiyor. Bu kapsamlı verilerin takibi ekstrem hava koşullarını ve okyanus olaylarını daha iyi tahmin edebileceğimiz, net sıfır nakliye için salımları izleyebileceğimiz, açık deniz rüzgarını 'yeşil' enerji üretimi için optimize edebileceğimiz, plastikler dahil okyanus kirliliğini izleyebileceğimiz vebalıkçılığın sürdürülebilir yönetimini sağlayabileceğimiz anlamına geliyor. 
Fakat, okyanus verilerine yönelik ihtiyaca ve sürekli genişleyen veri hacmine rağmen, çoğu veri silolarda sıkışıp kalması, sabit disklerde kilitli tutulması ya da nasıl kullanılabileceği konusunda endişeler olması nedeniyle dolaşıma girmiyor.Ücretsiz olarak sunulan verilerse parçalı bir yapıda olduğu için veri analizine izin verecek şekilde kolayca bir araya getirilemiyor.
ODAC, sürdürülebilir ekonomik kalkınma planları için deneme ve araştırma alanı sunan dijitalleştirilmiş bir okyanus üzerinden, okyanus yönetiminde veri temelli bir dönüşüm vizyonunu uygulamak için farklı alandan paydaşları bir araya getiriyor. Bu dijitalleştirilmiş okyanusa "Okyanus Avatarı" (Ocean Avatar) deniliyor.

ODAC , Cognite Data Fusion tarafından desteklenen ve Microsoft ile birlikte yönetilen Okyanus Veri Platformu’nun (Ocean Data Platform) çalışmalarıyla Okyanus Avatarı’nın teknik çekirdeğini oluşturmaya başladı. Okyanus Veri Platformu, okyanus verilerini toplayan ve görselleştiren açık bir platform olarak planlanıyor. Bu platform, okyanus verilerini bilgiye, eyleme ve nihayetinde dünya çapında sürdürülebilir okyanus yönetimine dönüştürmek için çok çeşitli veri kaynaklarını entegre eden ve görselleştiren sanal bir ortam olması için tasarlanmış Okyanus Avatarı’nın temelini oluşturacak. Bu Avatar, okyanusun tamamen dijital bir temsili gibi davranarak, okyanus verilerini anlaşılabilir bilgiye ve inovasyon ile sürdürülebilirlik için eyleme dönüştürmeye yardımcı olacak.

Daha resmi olarak lansmanı gerçekleşmemesine rağmen ODAC çeşitli ortaklardan dikkate değer bir destek aldı, ancakelbette daha fazlasına ihtiyaç var. Çünkü okyanuslar kapladığı 1,35 milyar km3 hacimle edemeyeceğimiz kadar büyük, sürekli değişim halinde ve küresel olarak birbirine bağlı. Üstelik büyük miktarda veri halihazırda mevcut olsa da bu bilgi yalnızca birkaç alanda yoğunlaşmış durumda. Dolayısıyla okyanusun büyük bir kısmır üzerinde henüz yeterince çalışma yok ve birçok ülke okyanus verilerini toplamak, yönetmek ve kullanmak için teknik ve insani kapasiteden yoksun.

Tüm paydaşların kritik okyanus verilerine erişebileceği bir dünya yaratmak için ODAC'ın ortaklara ihtiyacı var. Bu sebeple devlet başkanlarından, veri ve teknolojiyi paylaşmaya istekli endüstrilere, yeni bilgi araçları oluşturmak için inovasyon yapabilen üniversitelerden araştırma kurumlarına, dijital okyanus ekosistemini yaratmak için her kesime önemli bir görev düşüyor.
 

SHARE: READ MORE

16 April

Dünya Ekonomik Forumu: “Cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken süre 135,6 yıl”

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bu sene 15’incisi yayınlanan Dünya Ekonomik Forumu (WEF)'in Küresel Cinsiyet Eşitsizliği Raporu’na göre, cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken süre bir nesil daha ileri taşındı. COVID-19 salgınından önce, küresel cinsiyet eşitsizliğinin 99,5 yıl içinde giderileceği tahmin edilirken pandeminin etkilerinin hissedilmeye devam etmesiyle bu tahmin 135,6 yıla çıktı. 156 ülkeyi ekonomi, siyaset, eğitim ve sağlık gibi çeşitli alanlarda inceleyerek karşılaştırma sunan raporda bu eşitsizliklerin giderilmesi için gerekli politikalara da yer veriliyor. Endeks, ülkelerin bu alanlardaki gelişimlerini 0-100 arası bir ölçekte ölçüyor ve belirlenen değer 100 üzerinden ülkelerin cinsiyet eşitliğini sağlamaya ne kadar uzak veya yakın olduğunu ortaya koyuyor.
 
Geçtiğimiz senenin raporuna kıyasla ilk göze çarpan çıktı, pandemi ve ilgili ekonomik krizin kadınları erkeklerden daha şiddetli etkilediği ve kapatılmış olan eşitsizliklerin kısmen yeniden oluştuğu. Büyük ülkelerin performans düşüklüğünden dolayı küresel olarak, cinsiyet eşitliğinin sağlanması noktasına olan mesafe, 2020'ye göre %0,6 puan gerileyerek %68 oldu.
 
Rapor ayrıca ekonomi, siyaset, eğitim ve sağlık alanlarını ayrı ayrı inceleyerek ne kadar ilerleme kaydedildiğini de paylaşıyor. Siyaset alanındaki eşitsizlikler 2020’den bu yana %2,4 puan daha artarak, bu alanlar içinde en kötü performans sergileyen olmaya devam ediyor. Endeksin kapsadığı 156 ülkede kadınlar, 35.500 parlamento sandalyesinin yalnızca %26,1'ini ve dünya çapında 3.400'den fazla bakanın yalnızca %22,6'sını temsil ediyor. Rapor kapsamında olan 81 ülkenin ise hiçbir zaman kadın devlet başkanı olmadığı belirtiliyor. Mevcut ilerleme hızına göre, Dünya Ekonomik Forumu, siyasette cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının 145,5 yıl alacağını tahmin ediyor.
 
Siyasetten sonra ekonomi, eşitsizliklerin en çok hissedildiği alanı oluşturuyor. Rapora göre, ekonomik katılım ve fırsat eşitliğindeki dengesizliğin şu ana kadar %58’i kapatılmış durumda. Bununla birlikte ekonomik katılımdaki cinsiyet uçurumu, endeksin izlediği dört temel eşitsizlik alanı içinde ikinci en büyük olmaya devam ediyor. Tam eşitliğin sağlanması içinse 267,6 yıla daha ihtiyaç olduğu tahmin ediliyor.
 
Bir yandan ücret eşitliği ve istihdamdaki yetkin kadın çalışan oranı artarken, liderlik pozisyonlarında bulunan kadın oranları düşük kalmaya devam ediyor. Üst düzey yöneticiler arasında cinsiyet dengesini kurabilmiş firmaların daha iyi performans gösterdiği bilinse de güncel verilere göre kadınlar tüm yönetici pozisyonlarının sadece %27'sini temsil ediyor. Harvard Business Review’un 150’den fazla şirketi incelediği araştırmasına göre, kadın yöneticiler, şirketlerin değişime ve inovasyona karşı stratejik yaklaşımını değiştiriyor. Araştırmaya göre kadınlar üst yönetim ekibine katıldıktan sonra, firmalar değişime daha açık ve risklere daha dayanıklı hale geliyor. Kadınlar üst düzey yönetime katıldıktan sonra, şirket iletişimlerinde değişime açıklığı belirten terimlerin sıklığının %10 arttığı görülüyor. Yükselmek, birçok kadın için zor bir yolculuk olduğundan bu liderlerin değişimi kabul ederken riskten kaçınmasını gerektiriyor. Bununla birlikte, kadın yöneticilerin sayısının artmasıyla birleşme ve devralma odaklı stratejilerden kurum içi inovasyonu teşvik edici bir yaklaşıma geçiş de görülüyor. Önceki araştırmalar, kadın yöneticilerin gelenekleri daha az önemsediğini ve erkek meslektaşlarına göre statükoya meydan okumaya daha açık olduklarını gösteriyor, bu da şirketlerin inovasyon temelli düşünmesinin önünü açıyor.
 
WEF’in raporuna göre, cinsiyet eşitsizliğinin kapanmaya yakın olduğu iki alan eğitim ve sağlık. Eğitim alanında 37 ülke tamamen eşitliği sağlarken, küresel anlamda eşitsizliklerin %95’i kapanmış durumda. Kalan son %5’lik dilimde ilerleme yavaşladığından rapor bu gidişata göre eşitsizliklerin tamamen giderilmesinin 14,2 yıl daha alacağını tahmin ediyor. Sağlık hizmetlerine erişimde cinsiyete dayalı farkların ise şimdiye kadar %96'sı kapatıldı. Pandeminin etkileri henüz tam hesaplanamadığı için kalan farkın ne zaman kapatılacağı bilinmiyor.
 
Cinsiyet Eşitsizliği, COVID-19 ve İş Dünyasının Geleceği
 
Raporda ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), LinkedIn ve Ipsos’un COVID-19 salgının işgücüne katılıma olan etkilerini açıklayan verilerine de yer veriliyor. ILO’nun verilerine göre, istihdama katılan tüm kadınların %5’i pandemi sürecinde işini kaybederken bu oran erkeklerde %3,9. LinkedIn verileri ayrıca kadınların işe alımlarda liderlik rolleri için daha az tercih edilmeye başlandığını gösteriyor. Ek olarak, Ocak 2021 tarihli Ipsos verileri, okulların kapanması ve bakım hizmetlerinin sınırlı erişilebilirliği nedeniyle kadınların üstlendiği ücretsiz ev içi işlerin artmasıyla kadınlar için iş ve yaşam dengesinin kurulmasının zorlaştığını, işini kaybetme korkusundan dolayı stres seviyesinde artış yaşadıklarını gösteriyor.
 
COVID-19 krizi aynı zamanda otomasyon ve dijitalleşmeyi hızlandırarak iş kayıplarını hızlandırdı. Bu alandaki veriler, mesleki cinsiyet ayrımcılığının artması nedeniyle işlerin geleceğinde cinsiyet eşitliği açısından önemli zorluklara işaret ediyor. Geleceğin meslekleri olarak tanımlanan işlerden sadece ikisi (İnsan kaynakları & Kültür yönetimi ve İçerik üretimi) cinsiyet eşitliğine uygun bir ortam sunarken, çoğu kadın diğer sektörlerde ciddi şekilde temsiliyet problemi yaşıyor. İleri seviyede teknik beceri gerektiren sektörlerde daha dengesiz bir dağılım olması da muhtemel. Örneğin, bulut teknolojilerinde kadınlar işgücünün sadece %14'ünü oluşturuyor; bu oran mühendislikte %20; veri bilimi ve yapay zekada ise %32.
 
Artan dijitalleşme, iş gücündeki kayıplar ve mesleki ayrımcılık gibi faktörlerin üzerine pandemi ortamının yarattığı olumsuzlukların da eklenmesi, kadınlar için daha eşitsiz bir dünya yaratıyor. Cinsiyet temelli oluşturulmuş iyileşme politikaları ise bu etkileri azaltabilir. Raporun bu bölümde sunduğu öneriler arasında bakım sektörüne daha fazla yatırım yapılmasıyla birlikte erkekler ve kadınlar için bakım iznine eşit erişimin önünün açılması yer alıyor. Ayrıca, politika ve uygulamaların cinsiyete dayalı mesleki ayrımcılığı engellemeye odaklanması gerektiği belirtiliyor. Daha eşit bir çalışma ortamı yaratmak için önerilen bir diğer çözümse tarafsız işe alma ve terfi uygulamalarını içeren yönetimsel uygulamalarla birleştirilen etkili beceri kazanma politikaları.
 
Raporun çıktıları değerlendirildiğinde cinsiyet eşitliğinin sağlanması için gereken 135,6 yılın önümüzdeki dönemlerde daha da artmaması için pandemiden çıkarken ve devamında her konuya cinsiyet eşitliği lensinden bakmayı öğrenmek gerektiği açık bir şekilde görülüyor.

 

SHARE: READ MORE

16 April

Bilime dayalı hedefler ne kadar şeffaf?

*Bu haberi 5 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bilime dayalı kurumsal iklim hedefleri belirleyen işletmelerin sayısı arttıkça, uzmanlar bu sayıların nasıl hesaplandığı konusunu daha fazla incelemeye başladı. Bir yandan hedeflerin çevreye ve işletmelere faydaları üzerinde durulurken diğer yandan şeffaflık sorunları daha çok gündeme gelmeye başladı.
 
Bilime Dayalı Hedefler Girişimi (SBTi), şirketlerin Paris Anlaşması hedeflerine uyum sağlamaları için standartlar belirlemek ve iklim değişikliğiyle etkili mücadele etmek amacıyla 2015 yılında kurulan bir girişim. Hedeflerin bilime dayalı olarak adlandırılmasının sebebi Paris Anlaşması'nın hedeflerine en son iklim biliminin gerekli gördüğü şekilde yani küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefine ulaşma çabalarını sürdürmek. Bilime dayalı hedefler, Paris Anlaşması'nın hedefleriyle stratejilerini uyumlu hale getirme konusunda dünyanın en büyük salım yapan şirketlerine yardımcı olarak, düşük karbon ekonomisine geçişi hızlandırmayı ve iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmeyi hedefliyor.
 
Girişimin en son ilerleme raporuna göre, Siemens, Heineken ve S&P Global dahil olmak üzere 50 sektörden 1.000'den fazla şirket salımlarını azaltmak için SBTi ile birlikte çalışıyor. Bu şirketler, küresel sermaye değerinin yaklaşık %20'sini oluşturuyor bu da yaklaşık olarak 20,5 trilyon doları temsil ediyor. Ayrıca girişime katılan işletme sayısı da gün geçtikçe artıyor.
 
SBTi'ye bağlı işletmelerden 185 şirket yöneticisinin katıldığı YouGov anketine göre, bilime dayalı hedefler işletmelere önemli avantajlar sunuyor. Tüketicilerin, seçimlerinin çevre üzerindeki etkilerinin giderek daha fazla farkına varması ve etik tüketimin giderek yaygınlaşması ile markalar da sürdürülebilirlik konusundaki itibarlarını daha fazla önemsemeye başladı. Ankete katılan şirket yöneticilerinin yüzde 79'u da, Bilime Dayalı Hedefler Girişimi’nin şirketleri için en önemli ticari faydalarından birinin güçlendirilmiş marka itibarı olduğunu belirtiyor. Örneğin, çok uluslu teknoloji şirketi Dell bilime dayalı bir hedef belirlemenin, müşterilerinin kendisinden beklediği kurumsal sorumluluk düzeyini göstermenin bir yolu olduğunu söylüyor.
 
Sürdürülebilirliği bir işletme güvenilirliği ölçütü olarak kullanan yalnızca müşteriler değil. Yatırımcılar da işletmelerin çevre politikalarına giderek daha fazla ilgi gösteriyor. Ankete katılan yöneticilerin yaklaşık yüzde 52'si bilime dayalı hedef taahhütlerinin yatırımcıların işlerine olan güvenini artırdığını söylüyor.
 
Anketten çıkan bir diğer sonuç da bu hedefleri benimsemenin şirketlere dayanıklılık kazandırdığı. Hükümetler Paris Anlaşması’nı uygulamak ve taahhütlerini yerine getirmek için çalışmaya devam ettikçe, şirketler yoğun salıma yol açan faaliyetleri sınırlamak için daha fazla düzenlemeyle karşı karşıya kalabilir. Yöneticilerin %35’i bilime dayalı hedefler belirlemenin onlara önümüzdeki dönemde karşılaşacakları düzenlemelere karşı daha fazla direnç sağladığını bildirdi. Ankete katılanların %63’ü, bilime dayalı bir hedef belirlemenin şirketlerinde halihazırda yeniliği teşvik ettiğini söylerken, yüzde 50'den fazlası 2030 yılına kadar ürünlerinin ve hizmetlerinin en az yarısının düşük karbonlu olmasını beklediklerini söylüyor.
 
Fakat bu hedefleri eleştirenlerin sayısı da bir o kadar fazla. Bilime Dayalı Hedefler Girişimi’ne (SBTi) teknik danışmanlık veren Bill Baue, girişimin yönetim kuruluna resmi bir şikayette bulundu ve büyük şirketlerin iklim hedeflerini belirlemesinde kullanılan çerçeveyi eleştirdiği bir Medium yazısı yayınladı. Baue’ya göre bu hedefler iddia edildiği gibi bilime dayalı bir yaklaşıma sahip değil ve SBTi’nin kendi çıkarlarını gözetmesinin bir sonucu.
 
Şirketler “bilime dayalı” etiketli iklim hedeflerini dile getirdikçe, planları ve eylemleri de daha fazla incelenmeye başlandı. Greenpeace International yöneticilerinden Jennifer Morgan SBTi’nin kamuoyundaki şüpheciliği gidermek için şeffaflığa ve hesap verebilirliğe ek bir vurgu yapılması gerektiğini belirtiyor ve şirketlerin bu hedefleri yatırım planlarıyla desteklemesini öneriyor. Baue, SBTi'yi, geliştirilen kurumsal hedefleri hesaplamak için iki yöntem oluşturmak ve daha güçlü emisyon kesintileri sağlayabilecek yöntemi hariç tutmakla suçluyor. Şirketlerin hangi yöntemi seçtiği konusunda şeffaflık olmadığını da ekliyor. Baue bu endişelerini BM Küresel İlkeler Sözleşmesi, Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI), WWF ve CDP başkanlarından oluşan yürütme kuruluna taşıdı. Bu endişelerini yayınlamasının ardından, girişiminin çeşitliliği arttırmak bahanesiyle kendisini hariç tutarak yeni bir danışma grubu oluşturduğunu öğrendi. SBTi daha sonra önceki danışmanlarına bir iç iletişim hatası nedeniyle üyeliklerinin sona ermesi konusunda bilgi veremediğini ve bu hatadan büyük pişmanlık duyduğunu iletti.
Science Based Targets Girişimi ise hakkındaki iddialara karşı misyon hatırlatması yaparak cevap verdi: "Misyonumuz, net sıfır 1,5°C’lik bir dünya için kurumsal emisyonları azaltmaktır ve bu hedef karar verme sürecimizin merkezinde yer almaktadır."
 
Environmental Research Letters dergisi tarafından yayımlanan bağımsız bir çalışma, kurumsal iklim hedefleri belirlemek için kullanılan yedi yöntemi değerlendirdi. Bu yöntemler arasından ABD merkezli Sürdürülebilir Organizasyonlar Merkezi (CSO) tarafından geliştirilen metodolojinin, 1,5°C iklim bilimi ile uyumlu olduğu ve küresel karbon bütçesinin aşılması riskini taşımadığı belirlendi. Bu metodoloji başlangıçta SBTi tarafından onaylanırken, son yıllarda kullanımdan çıkarıldı. SBTi ise CSO metodolojisinin kullanılmama nedeni olarak yöntemin ekonomik performans göstergelerine fazla önem vermesini gösterdi. Bu karar, ekonomik performans göstergelerinin şirket düzeyinde emisyonlarla zayıf bir bağlantıya sahip olduğu yönündeki endişelere dayanıyordu. Bunun yerine SBTi, şirketlerin emisyonlarını Mutlak Daralma Yaklaşımı (ACA) olarak bilinen bir yönteme göre azaltmalarını tavsiye ediyor. Bu yöntem, Environmental Research Letters’ın çalışmasında incelenen diğer yöntemlere göre karbon bütçesinin 2050'ye kadar aşılması konusunda çok daha büyük bir riske sahip. SBTi, bu yöntemi, şirketlerin 5-15 yıllık hedefler belirlemelerine yardımcı olmak için kullandığını ve bunun için yöntemin hiç aşma göstermediğini veya sınırlı bir aşım olduğunu söyledi. SBTi tarafından önerilen ve Sektörel Dekarbonizasyon Yaklaşımı (SDA) olarak bilinen ikinci yöntem, sıcaklığı 1,5°C yerine 2°C’nin  altında tutma amacında. Bu yöntemle yalnızca güç araçları 1,5°C hedefiyle uyumlanabilir. Bunun nedeni, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)’nın sektörel yaklaşımı 2°C ile uyumlu senaryoları kullanılarak geliştirilmiş olması.
 
Montreal'deki Concordia Üniversitesi'nde yayınlanan konuyla ilgili son araştırmanın ortak yazarı Anders Bjørn, SBTi'yi şirketlerden daha fazla şeffaflık talep etmeye çağırdı. SBTi kapsamında iklim hedefleri belirleyen şirketler, hedeflerini belirlemek için hangi yöntemleri kullandıklarını genellikle açıklamıyorlar. Yöntemde bir seçim olduğundan söz bile edilmediğinden bahseden Bjørn şirketlerin hedeflerinin küresel emisyon bütçesini nasıl paylaşacaklarına dair bir etkisi olduğu konusunda dürüst olmaları gerektiğini ekledi.
 
İklim krizinin olumsuz etkilerinden şirketlerin somut eylemleri olmadan kurtulmak neredeyse imkansız. Dünyadaki karbon salımının çoğunluğundan sorumlu olan şirket faaliyetlerinin daha şeffaf yöntemlerle ölçülmesi ve açık hedefler belirlenmesi 1,5°C hedefine ulaşabilmek için oldukça önemli.
 
 

SHARE: READ MORE

14 April

Dünyanın en fazla sera gazı yayan kuruluşlarını kapsayan araştırma yayınlandı

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyanın en fazla sera gazı salan kuruluşlarının iklim değişikliği konusunda gerekli önemleri almalarını sağlamayı amaçlayan yatırımcı girişimi Climate Action 100+, şirketlerle bir kıyaslama (benchmarking) çalışması gerçekleştirdi. Yaklaşık 54 trilyon ABD doları değere sahip varlığı yöneten 575’ten fazla yatırımcının yer aldığı Climate Action 100+, odaklandıkları 167 kurum ile iklim değişikliğine yönelik çalışmalar gerçekleştiriyor. Mercek altına alınan şirketler arasında, temiz enerjiye geçiş için önemli bir konuma sahip olanların yanı sıra yıllık küresel endüstriyel salımların yüzde 80'ini oluşturan şirketler de yer alıyor.
“Net Zero Company Benchmark ” adı verilen kıyaslama çalışması, yüksek salım yapan şirketlerin performansını Climate Action 100+ girişiminin üç temel hedefi doğrultusunda karşılaştırıyor: Sera gazı salımının azaltılması, kurumsal yönetimin iyileştirilmesi ve iklimle bağlantılı finansal beyanların güçlendirilmesi. Çalışma bu kapsamda, şirket stratejilerinin net-sıfır gelecekle uyumlu olması ve küresel sıcaklık artışının 1,5 dereceyle sınırlı kalması için gerekli dokuz gösterge tanımlıyor.
Çalışma sonuçları değerlendirildiğinde öne çıkan sonuçlar arasında, kapsama alınan hiçbir kurumun belirlenen dokuz göstergenin tümünde yüksek performans göstermediği yer alıyor. Bununla birlikte çalışma ayrıca hiçbir şirketin 2050 veya daha öncesinde net-sıfır karbon salım hedeflerine nasıl ulaşacaklarına dair bir plan açıklamadığını gösteriyor. 
Çalışmada öne çıkan sonuçlar
1-Odaklanılan şirketlerin %52’si 2050 veya daha öncesinde net-sıfır karbon salım hedefine ulaşmak istediklerini açıklamış durumda. Ancak bu taahhütlerin yaklaşık yarısı (%44) şirketlerin Kapsam 3 salımlarını görmezden gelerek, hesaba katmıyor.
2-Şirketlerin uzun dönemli iddialı hedefleri olsa da, bu amaca nasıl ulaşacaklarına dair kısa ve orta vadeli hedeflere sahip değiller. Çalışma, 107 şirketin orta vade (2026-2035) hedefler belirlediğini ve yalnızca 75 şirketin kısa vadeli (2025) hedefler belirlediğini ortaya koyuyor.
3-Odaklanılan şirketlerin yalnızca altısı gelecek sermaye giderlerinin uzun vadeli salım azaltım hedefleriyle uyumlu olmasına dair taahhütte bulunmuş. Bununla birlikte, hiçbir şirket gelecekteki sermaye giderlerinin sıcaklık artışını 1,5 derecede tutmak hedefiyle uyumlu olmasına dair taahhütte bulunmamış.
4-Kapsama dahil edilen şirketlerin %87’si iklim değişikliğini üst yönetim seviyesinde ele alsa da yalnızca kurumların üçte biri yöneticilere yaptıkları ödemeleri iklim değişikliği hedefleriyle ilişkilendiriyor. 
5-Değerlendirilen şirketlerin neredeyse dörtte üçü, beyanlarını İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) tavsiyeleriyle uyumlu hale getirmeye dair taahhütte bulunuyor. Ancak yalnızca %10’u tüm şirketi kapsayan ve 1,5 derece hedefini içeren iklim senaryosu planlamasını kullanıyor.
Kurumlar iklimle ilgili giderek daha iddialı hedefler açıklasa da, gerçekleştirilen çalışma bu taahhütlerin yerine getirilmesinin önünde daha çok uzun bir yol olduğunu ortaya koymakta. Nispeten düşük performans gösteren şirketler, dünyanın en büyük şirketlerinin çoğunun hâlâ net sıfır ekonomiye geçişin ilk aşamalarında olduğunu gösteriyor. Kıyaslama, bu kapsamda bir yandan “net sıfır” ekonomiyle uyumlu iş stratejisinin ne gerektirdiğini ortaya koyarken, bir yandan da gelecek dönemlerde yapılacak kıyaslama çalışmaları için de bir temel oluşturulmasını sağlıyor.
İlerleyen dönemlerde, Climate Action 100+ yayınladıkları şirket değerlendirmelerini bir adım daha ileri götürerek, sektör bazlı analizler gerçekleştirmeyi planlıyor. Bununla beraber, kıyaslama çalışmasının mevcut en son veriler, paydaş girdileri ve geri bildirimleriyle güncellenmeye devam etmesi hedefleniyor.

 

SHARE: READ MORE

14 April

Sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu araçlara detaylı bakış

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Sürdürülebilir finans, hükümetler ve kurumlar çevresel, sosyal ve yönetim (ÇSY) faktörlerine daha fazla ilgi gösterdikçe hız kazanmaya devam ediyor. COVID-19’la ekonominin, kurumların ve bireylerin sosyal ve çevresel zorlukları dikkate alarak sorumlu bir şekilde iyileşmesi ihtiyacı ortaya çıkınca 2020 yılında sürdürülebilir finansa gösterilen ilgi hızlı bir şekilde arttı. Geçtiğimiz yıl küresel sürdürülebilir finans piyasası 732 milyar dolara ulaşarak 2019 yılına göre %29 artış gösterdi.
Sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu araçlar arasında yeşil tahviller, yeşil krediler, sosyal tahviller, sürdürülebilirlik tahvilleri, sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller ve krediler, düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri ve Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’yle bağlantılı tahviller bulunuyor. Mondaq’da yayınlanan, David Seville ve Janet Holmes tarafından hazırlanan bir yazı, hızla büyüyen sürdürülebilir finans piyasasının sunduğu bu araçları detaylı olarak inceleme fırsatı sunuyor.  
Yeşil tahviller: Yeşil tahvil getirileri, Uluslararası Sermaye Piyasaları Birliği (ICMA) tarafından yayınlanan Yeşil Tahvil İlkeleri’nce tanımlanan yeni ve/veya mevcut “Yeşil Projeler” için finansman veya yeniden finansman sağlamak için uygulanıyor. Bu kapsamda, yeşil tahvillerin net çevresel etkiye sahip olması ve bunun değerlendirilebilir ve mümkünse ölçülebilir olması gerekiyor. 2020 yılının ilk yarısında COVID-19 nedeniyle yeşil tahvillerin büyümesi yavaşlasa da, yeşil tahviller 2020 yılında 295 bin milyar dolar ile sürdürülebilir finans piyasasının neredeyse yarısını oluşturdu.
Bunun yanı sıra, iklim dirençli tahviller, yeşil tahvillerin bir alt kümesini oluşturuyor. Bu tür tahvillerin getirileri varlıkların ve sistemlerin iklimle ilgili stresler ve şoklar karşısında dirençli olma, uyum sağlama veya dönüştürme becerilerini geliştirmek için kullanılıyor. 2019’da Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD)’nin 700 milyon dolar değerinde tahvil ihracı ilk iklim dirençli tahvilini oluşturuyordu.
Yeşil krediler: Yeşil krediler, Kredi Piyasası Birliği tarafından geliştirilen Yeşil Kredi İlkeleri’nde tanımlanan yeni ve/veya mevcut uygun “Yeşil Projeler” için finansman veya yeniden finansman sağlamak için kullanılıyor. Yeşil Projeler, hem Yeşil Tahvil İlkeleri hem de Yeşil Kredi İlkeleri altında aynı şekilde tanımlandığından, yeşil krediler, yeşil tahvillerle benzerlik taşıyor.
Sosyal tahviller: Sosyal tahvil getirileri, ICMA'nın Sosyal Tahvil İlkeleri’nde tanımlanan yeni ve/veya mevcut “Sosyal Projeler” hedefli finansman veya yeniden finansman amaçlı sunulmakta. Sosyal Projeler, uygun fiyatlara temel altyapının sağlanması ve teşvik edilmesi, temel hizmetlere erişim, uygun fiyatlı konut ve gıda güvenliği gibi konu başlıklarını içeriyor. Piyasaya bakıldığında, pandemi etkilerine yönelik sosyal tahviller bulunması nedeniyle, 2020’de sosyal tahvillere gösterilen ilginin ciddi şekilde arttığını söylemek mümkün.
Sürdürülebilirlik tahvilleri: Sürdürülebilirlik tahvillerinin getirileri yalnızca, ICMA'nın Sürdürülebilirlik Tahvil Kılavuzu’na uygun şekilde hem Yeşil Projelerin hem de Sosyal Projelerin bir kombinasyonunun finansmanı veya yeniden finansmanı için uygulanıyor.
Sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller ve krediler: Bu tahviller, sürdürülebilirlik stratejisi, hedef ve performans göstergelerinin belirlenmesi gibi ihraç öncesi beyanlar ve performansın doğrulanması gibi ihraç sonrası beyanlar gerektiriyor. 2020 Haziran ayında ICMA tarafından yayınlanan “Sürdürülebilirlikle Bağlantılı Tahvil İlkeleri” piyasada bu konuya gösterilen ilginin artışını yansıtıyor.
Düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri: Bu tahvillerinin getirileri, bir firmanın çevresel etkisini veya karbon salımlarını azaltmasının finansmanı için kullanılıyor. Düşük karbonlu ekonomiye geçiş tahvilleri, çevresel etkilerini azaltmak için önemli adımlar atan ancak Yeşil Proje olarak nitelendirilebilecek bir projeleri olmadığından yeşil tahvil ihraç edemeyenler için iyi bir seçenek olarak görülüyor. Bu tahviller aynı zamanda bir geçiş çerçevesinin yayınlanmasını, İklim Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) tavsiyelerine uygun beyanları, Paris Anlaşması'nın hedeflerine bağlılığı veya 2050'ye kadar sıfır salım hedefine ulaşmak için onaylanmış hedefleri ve geçiş performansına dair raporlamayı gerektiriyor.
Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bağlantılı tahviller: Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları bağlantılı tahviller, Birleşmiş Milletler'in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na dayalı anlaşmaları içeriyor. İhraççılar, bu anlaşmaları kararlaştırılan zaman çerçevesinde yerine getirmezse cezalandırılıyor.
Küresel olarak sürdürülebilir finans piyasasının önümüzdeki yıllarda büyümesi bekleniyor. Bu büyüme beklentisinin ardında hükümetlerin ve şirketlerin iklim değişikliğiyle mücadeleye yönelik taahhütleri ve pandemi sonrası iyileşme planları yer alıyor. Bununla birlikte yatırımcıların şirketler ve diğer ihraççıların sürdürülebilirlik hedefleri kapsamında ölçülebilir taahhütler vermesine yönelik artan beklentileri de önemli bir itici güç olarak görülüyor.
 
 

SHARE: READ MORE

2 April

İklim değişikliğinin meşrutiyeti

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğinin etkilerini azaltmak ve bu etkilere adapte olmak için ortaya konulan süreçte gerekli bilgiler bilim insanları tarafından sağlanıyor ve eylemler siyasi yetkililer tarafından yürütülüyor. Ancak bu alanda başarıya ulaşılabilmesi için vatandaşların da dahil olacağı kolektif bir çaba çok önemli. Bireysel hakların nerede bitip kolektif sorumluluğun nerede başladığına ise insanlar ve onları temsil eden kurumlar karar verecek.

Geçtiğimiz Ocak ayında Hollanda, dünyanın dört bir yanından hükümet temsilcilerinin salgın sonrası iyileşme planlarını tartıştıkları dijital bir İklim Uyum Zirvesi'ne (Climate Adaptation Summit) ev sahipliği yaptı. Katılımcıların büyük bir kısmı iklim değişikliğine uyumu teşvik etmek ve ekonomiyi canlandırmak için, ucuz kamu finansmanından yararlanarak gerçekleştirilecek olan, yeşil altyapıya yönelik devlet yönlendirmeli yatırımların önemini vurguladı.

İklim sistemindeki kaçınılmaz değişikliklerin halihazırda devam etmekte olduğuna dair artan kanıtlar göz önüne alındığında, adaptasyona odaklanmak takdir edilesi bir hareket olarak görülüyor. Ancak artan devlet müdahalesinin anayasal sonuçlarına da dikkat etmek gerekiyor. Devletler, gücünü tüm ekonomiyi iklime dayanıklı hale getirmek gibi toplum çapında bir mesele için kullanma sözü verdiğinde, bu eylemlerinin meşrutiyetinin kaynakları ve kapsamı hararetli bir tartışmaya dönüşmekte.

Pek çok ülkenin mahkemelerinde bu durumun örneklerini görmek mümkün. 2015 yılında, bir sivil toplum örgütü olan Urgenda, halkını, iklim değişikliğinin düşük seviyeli ülkeler için oluşturduğu yüksek riskten koruyamadığı gerekçesiyle Hollanda hükümetine dava açtı. Bu, devletin ulusal emisyon azaltma hedeflerine ulaşılamamasının bir devlet ihmalinin kanıtı olduğu anlamına geliyor. 2019'da Lahey'deki Yüksek Mahkeme Urgenda’nın lehine karar vererek devleti daha büyük emisyon kesintileri yapmaya zorladı.

Urgenda davası başlangıçta haksız fiil hukukunun bir uygulaması olarak görülmüş olsa da nihayetinde Hollanda devletinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülüklerine bağlı. Ancak odak noktası tüm nüfusun yaşadığı risklere kaydığı için anayasal bir mesele haline geldi. Yargıtay'ın kararı, iklim değişikliğinin bilim tarafından öngörülen etkilerini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi ve böylece devletin harekete geçmeye dair yükümlülüğü olduğuna karar verdi. Bu sonuç doğrultusunda diyebiliriz ki, iklim değişikliğini hafifletmek için geçerli olan salım kesintileri gibi yükümlülükler, adaptasyon yatırımları için de geçerli olabilir.

Öte yandan sistemik bir iklim adaptasyonu, fiziksel koşullarda artık tepki oluşturacak büyük bir dönüşüm olması halinde mümkün olabilir. Örneğin yirminci yüzyılın başlarında, kırsal toplumlardan kentsel tüketim ekonomilerine geçişle birlikte insan nüfusu üç katına çıktı. Sonuç olarak beklentiler değişti. Zengin ve ayrıcalıklı nüfus, daha önce yaşamın bir parçası olarak kabul edilmiş olan riskleri (sel ve kuraklık) artık tahammül edemez oldu.

Büyük Buhran döneminde, hükümetler, idaresi zor olan ortamı kontrol etmek ve bu ortamın ekonomik büyümeyi ve istikrarı tehdit etmesini önlemek için tasarlanmış altyapısal modernizasyon programlarını kullandılar. Barajların, setlerin ve kanalların çoğalması, bu anlamda oldukça önemli bir  egemenlik göstergesi haline geldi. Ekonomik özgüvensizliğe karşı yapılan bu teknokratik savaşın özü, devletlerin, bugün, iklim değişikliğine gösterdiği tepkilerden farksız değil.

Bireysel hakların nerede bittiğine ve kolektif sorumluluğun nerede başladığına dair ortak bir anlayış olmadan, sistematik bir dönüşüm yaratmak niyet ne olursa olsun zorlu bir mücadele. Bu nedenle iklime uyum projeleri, doğaları gereği sadece teknokratik olursa, kamu politikasının temelini oluşturamazlar. Aksine, devlet ile vatandaşları arasında yeni bir sözleşme düzenlemesi gerekir. Aslında, toplumun katlanabileceği riskleri tanımlayan ve tahammül edilemeyen tehditlere karşı toplu eylem için bir eşik belirleyen anayasal bir düzenleme geliştirilmelidir.

Modern anayasacılık çiçek hastalığı ve sarıhumma krizleriyle birlikte geliştiği için, halk sağlığı bu tür düzenlemelerin nasıl ortaya çıktığı konusunda bir örnek oluşturabilir. ABD Yüksek Mahkemesi, 1905'te Jacobson v. Massachusetts davasında verdiği kararında, bir topluluğun kendisini ölümcül bir salgına karşı koruma hakkının çiçek hastalığına karşı aşı olmayı reddeden kişilere karşı harekete geçmesine izin verdiğine dair zorunlu aşılamayı yasalaştırmayı da dahil etmek üzere hüküm verdi.

O zamandan bu yana çoğu demokraside, bir asırlık yargı denetimi ve değerlendirmesi, halk sağlığını yönetmek için devlet politikalarına meşruiyet veren çok sayıda anayasal doktrin üretti. Bu imtiyazlar, COVID-19 salgını sırasında çok açık bir şekilde görüldü. Mesela hükümet tarafından ilan edilen sokağa çıkma yasakları, bireysel özgürlükleri, çok az görülen bir şekilde, yargılama olmaksızın kısıtladı. Vatandaşlar, bu müdahaleleri büyük ölçüde sadece geçmiş içtihat nedeniyle değil, hukuk sisteminin bugün olduğu yere ulaşmak için sindirdiği tüm sosyal ve siyasi tarih nedeniyle kabul ettiler. Bir bakıma, halk sağlığının önemi konusunda gerçekleştirilen onlarca yıllık tartışmalar hem mahkemelerin hem de politikacıların güvenini kazanan geniş epidemiyolojik veri yığınları ve zaman içinde güven inşa eden devlet kurumları, üniversiteler, düzenleyiciler gibi birçok kuruma yapılan büyük yatırımlar, vatandaşların halk sağlığını önemli bir kolektif öncelik haline getiren bir dizi ilkeyi benimsemesinde yardımcı oldu.

İnsanlar, bugünlerde iklim değişikliğinin normatif değer kazandığı kritik noktaya ulaştı. Devletin kararlaştırdığı ve düzenlediği eylemi haklı çıkaran kanıtlar büyümeye devam ediyor. Ancak iklim uyumu halk sağlığı kadar acil ve belirgin bir zorunluluk olsa da, henüz aynı düzeyde geniş tabanlı kabul görebilmiş değil. İklim politikasının teknokratik bir projeden daha fazlası haline gelmesi için, hükümetlerin sadece altyapı ve arazi kullanım değişikliklerine değil, aynı zamanda entelektüel sermayeye, düzenleyici kurumlara, araştırmaya ve eğitime de yatırım yapması gerekli. Şimdi ise, iklim değişikliği çağında bireysel haklar ve kolektif sorumluluk arasındaki sınırları belirleyecek tartışmalara halkın katılımını sağlamanın tam zamanı. Devlet iktidarının kullanımının sınırlarının modern anayasacılığın temelini oluşturduğu düşünüldüğünde, iklim adaptasyonunun toplumca benimsenmesi önemli bir anayasal anı temsil ediyor olacak.


SHARE: READ MORE

2 April

BlackRock'ta ayrımcılık ve taciz suçlamaları

*Bu haberi 6 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyanın en büyük global yatırım yönetim şirketlerinden Blackrock, iş yerinde uygulanan cinsel taciz ve ırk ayrımcılığı iddialarıyla gündemde.
 
BlackRock, ırkçılık ve cinsiyetçilikle dolu yatırım sektöründe kendini çeşitlilik ve kapsayıcılık girişimlerinin lideri olarak konumluyor. Ancak bazı çalışanlar şirkette yaşadıklarının bu vizyonla taban tabana zıt olduğunu iddia ediyor. Şirketin kredi ürün stratejisi grubunda analist olarak çalışan Arap asıllı Amerikalı Essma Bengabsia, yaklaşık bir yıldır çalıştığı BlackRock’tan ırkı, dini ve cinsiyeti nedeniyle tacize ve ayrımcılığa uğradığı için ayrıldı. Yaşadıklarını anlattığı “#MeToo at BlackRock” adlı yazısı ise büyük yankı getirdi ve diğer çalışanların bu açıklamalardan güç alıp yaşadıklarını anlatmasını sağladı.
 
İddialar üzerine Institutional Investor, dokuz aylık bir soruşturmanın parçası olarak Bengabsia da dahil olmak üzere şirketin eski ve mevcut 12 çalışanıyla BlackRock’taki deneyimleri hakkında konuştu. Bu konuşmalar iş ortamında sistematik ayrımcılığa ve tacize maruz kalan çalışanların yaşadıklarını ortaya çıkardı. Çalışanlar, ne tür pornografiyi tercih ettikleri gibi uygunsuz sorulara ve patronları tarafından taciz içerikli tekliflere maruz kaldıklarını anlattılar. Siyah ve Latin kökenli çalışanlar, işleri konusunda agresif ve isteksiz olarak etiketlendiklerini, beyaz iş arkadaşlarına göre daha kötü pozisyonlarda daha düşük maaşla çalışmak zorunda bırakıldıklarını söylediler. Bazıları kendilerine verilen kötü performans değerlendirmelerini de bu algılar ile ilgili olduğunu belirtiyor.
 
Şirketin sözcüsü ise bu iddialara yönelik olarak e-posta yoluyla "BlackRock çeşitliliği gözeten ve kapsayıcı bir kültür oluşturmaya çalışan bir firmadır. Anlatılan hikayelerin bazıları dehşet verici ve bu tür davranışlar BlackRock'ta asla yer almamalıdır." şeklinde bir açıklama yaptı.
 
BlackRock 2009'da, 15,2 milyar dolarlık bir maliyetle iShares'ı oluşturan San Francisco merkezli Barclays Global Investors'la (BGI) birleştikten sonra dünyanın en büyük yatırım yönetim şirketi oldu. BGI birleşmesi yoluyla şirkete katılan altı eski BlackRock çalışanı, satın almanın ardından iş ortamında BlackRock’ta eskiden beri var olan “kanka kültürünün” değişmeye başladığını belirtiyor. Her biri, ya sessiz kalmaları konusunda bir anlaşma imzaladıkları için ya da konuşmanın kariyerlerini nasıl etkileyeceği konusunda endişelendikleri için, isimsiz kalmak koşuluyla Institutional Investor’a konuştu.
 
Eski çalışanların aktardıklarına göre, yakında iShares'e liderlik edecek bir BlackRock yöneticisi olan Mark Wiedman, iki işletmenin birleşmesine yardım etmekle görevlendirildi. Devralma üzerinde çalışmak için San Francisco'ya uçtuğu ve birkaç BGI genel müdürleriyle akşam yemeği yediği bir sırada masadakilere yönelttiği uygunsuz sorularla çalışanları rahatsız etmişti. Kıdemli çalışanlarla tanıştığı bu yemekte onlara ne tarz iç çamaşırı tercih ettiklerini sormuş ve cevap vermek istemeyen bir kadın yöneticiye aynı soruyu defalarca yöneltmişti.
Bu ve benzeri yemeklere katılan diğer birçok çalışan da bu soruların ve genel ortamın rahatsız edici olduğu konusunda hemfikir. Wiedman’ın görevi sadece yeni çalışanlarla tanışmak değildi, aynı zamanda kimin işini elinde tutacağını kimin kaybedeceğini de belirleme yetkisine sahipti. Bu da çoğu çalışanın o rahatsız edici yemeklere neden gitmek zorunda hissettiğinin bir cevabı.
BlackRock’ta şu an uluslararası ve kurumsal stratejinin başında olan Wiedman, bu akşam yemekleri sorulduğunda bir e-postayla, "Meslektaşlarımdan herhangi birini rahatsız ettiysem çok üzgünüm," dedi. “Bu yorumlar, başarısız olan bir iletişim kurma çabasının sonucu. Kelimelerin önemli olduğunun farkındayım ve o zamandan beri söylediklerimin etkisi konusunda daha fazla farkındalığa sahip olmak için çalışıyorum. BlackRock'ta öğrenmek ve büyümek ve daha kapsayıcı bir kültüre katkıda bulunmaya devam etmek için işbirliği içinde çalışmaya kararlıyım." Wiedman, şimdilerde şirketin CEO’su Larry Fink’ten sonra görevi alacak potansiyel kişi olarak görülüyor.
 
Bir başka taciz olayı BlackRock'un BGI'yi tamamen devralmasından birkaç yıl sonra, Kasım 2015’te yaşanıyor. BlackRock’ta işe başlayan siyah bir kadın iş arkadaşlarıyla birlikte bulunduğu bir parti esnasında patronunun sözlü tacizine maruz kaldığını aktarıyor. Patronunun kendisi ve bir başka meslektaşının bedenleri hakkında yorum yapmaya başladığını anlatıyor: “Bir kadın olarak, erkeklerden gelen kötü davranışa bir noktaya kadar alıştım ve bu konuda çok fazla tepki vermiyorum fakat sınırı aştıklarında da durmaları gerekiyor.” Gecenin sonunda aynı kişinin kendisini ısrarla eve bırakmaya ve yukarı çıkmaya çalıştığını anlatıyor. İlerleyen günlerde aynı kişiden ısrarlı mesajlar alınca durumu insan kaynaklarına açmaya karar veriyor. Patronun bu davranışları hakkında bir soruşturma başlatılsa da aynı görevde kalmasına ve aynı ekibi yönetmesine karar verildi ve soruşturma hiçbir zaman çözümlenmedi.
 
Sosyal medyada #metoo (ben de) hareketinin ortaya çıkması ve hızla büyümesiyle cesaretini toplayan mağdurlar öne çıkıp kongre üyelerinden medya şirketi liderlerine kadar farklı alanlardaki bilindik isimlerden işyerinde cinsel tacize uğradıklarını anlatmaya başladı.
The New York Times tarafından yayınlanan açıklamaya göre, Ekim 2017'den Ekim 2018'e kadar alenen suçlanan 201 erkekten sadece üçünün finans alanında çalıştığını ortaya koydu. Wall Street’in bu büyük dalgadan nasıl kaçabildiği ilerleyen yıllarda merak konusu oldu. Bazıları köşe yazarı Susan Antilla’nın, Smith Barney ve diğer komisyoncularda gerçekleşen cinsel tacizi detaylandıran Tales From the Boom-Boom Room: Women vs. Wall Street isimli kitabıyla bu hesaplaşmanın daha önce yapıldığını düşünüyordu. Bazıları ise finans alanındaki insanların gizlilik kültürü nedeniyle sessiz kaldığını düşünüyordu.
 
BlackRock çalışanları şirkette yaşadıklarıyla firmanın dışa yansıttığı görüntüsü arasında büyük bir uyumsuzluk olduğunu düşünüyor. Bu uyumsuzluk duygusu BlackRock’ın George Floyd'un ölümüne, Central Park'taki Amy Cooper olayına ve Black Lives Matter hareketinin büyük bir tepki haline gelmesine ilişkin yaptığı paylaşımlarla daha da arttı.  
 
Bengabsia'nın Medium'daki gönderisinin yayınlanmasının ve firma aleyhine açılan ayrı bir davanın ardından, BlackRock'un insan kaynakları başkanı, firmanın bu son davalarda ayrımcılık veya taciz kanıtı bulamadığını fakat bireylerin firmanın ilkelerine uymadığı durumlarda sorunlar olabildiğini söyledi.
 
BlackRock CEO’su Larry Fink, Mayıs ve Haziran aylarında çalışanlara gönderdiği, çalışanların işe alımını ve yönetimini daha kapsayıcı hale getirme, şirketi ırksal eşitliği ve sosyal adaleti savunmak için kullanma ve bu amaçlar için para bağışlama planlarını açıklayan iki mektup yayınladı. 2021 yılında CEO'lara yazdığı yıllık mektubunda ırk ve çeşitlilik konularını da ele aldı. Mektupta "Sürdürülebilirlik raporlarının, işe alım stratejilerinde çeşitliliği, eşitliği ve kapsayıcılığı gözetecek iyileştirmelerin yansıtılması gerekiyor" diye belirtirken, "BlackRock’ta biz de bu standarda göre hareket ediyoruz." diye de ekledi.
 
Oysaki şirketin siyah çalışanları bu standartlara uyulmadığını belirtiyorlar. Beyaz iş arkadaşlarına göre daha az mentorluk aldıklarını, çalışmalarında "isteksiz" olarak adlandırıldıklarını ve kötü takım oyuncuları olduklarının söylendiğini ve yöneticilerinden olumlu geri bildirimlere rağmen kötü performans değerlendirmeleri aldıklarını bildiriyorlar.
Black Lives Matter protestolarının ortasında, bir önceki yaz BlackRock'a finansal piyasalar danışman analisti olarak katılan Mugi Nguyai, beyaz ayrıcalığı üzerine bir panel oluşturmak için meslektaşlarıyla birlikte çalışmaya başladı. Bütün konuşmacılar hazırken ve 300’e yakın katılımcı bekleniyorken panele iki gün kala Nguyai’nin patronu orada olamayacağı için etkinliği iptal etti. Takip eden haftalarda Nguyai, etkinliği takvime geri getirmeye çalışınca
“ekip kültürüne uymayan, saldırgan, yıkıcı” olarak etiketlenmeye başladığını anlattı. Nguyai firmadan ayrılırken istifa mektubunda, BlackRock'un şimdiye kadar çalıştığı "en ırkçı yer" olduğunu yazdığını söylüyor.
 
Bu olaydan aylar sonra BlackRock'ta 2014'ten 2020'ye kadar çalışan siyah bir kadın olan Brittanie McGee, kendisine karşı ayrımcılık yapıldığını ve düşük ücret aldığını iddia ederek firmaya dava açtı. Dava üzerine BlackRock’un eski çalışan ilişkileri başkanı Tara Williams BlackRock’un CEO'su Fink dahil olmak üzere bu firmadaki çoğu yöneticinin çeşitlilik ve katılım konusunda başarısız olduğunu söyledi. Williams ayrıca BlackRock’un çeşitlilikteki başarısızlığını "acınası" olarak nitelendirdi ve sorunun insan kaynaklarına bulaşacak kadar sistematik olduğunu kabul etti.
 
Şirketin ayrımcılığından derinlemesine etkilenen iki çalışan Nguyai ve Bengabsia, BlackRock'a açık bir mektup yayınlayarak firmayı “az temsil edilen grupların karşılaşmaya devam ettiği sistematik ayrımcılığı” ele almaya çağırdı. Mektubun yayınlanmasının üzerine BlackRock'un küresel İnsan Kaynakları Başkanı Manish Mehta, yanıt olarak çalışanlara gönderdiği notta suçlamaların bir kısmını kabul eder gibiydi. Mehta bazı çalışanların arzu ettikleri BlackRock kültürünün yaşayamamış olabileceklerini söylerken yöneticilerinin konuyla ilgili eğitimlerinin genişleteceğini ve çalışan ilişkileri departmanı içinde ayrı bir ekip oluşturulacağını belirtti.
Şirket, 2021 yılı çeşitlilik ve katılım politikaları için şirket içindeki pozisyonlarda az temsil edilen grupların sayısının arttırılması, yönetici pozisyonlarında çeşitliğe gitmek gibi hedefler belirledi.
 
Şirket politikaları açısından her ne kadar doğru adımlar atılsa da çeşitliliğin sağlanmasında herkesin oynayacağı bir rol var. Bu roller bütün paydaşlar tarafından benimsenmedikçe ve takibi yapılmadıkça şirketler için kapsayıcılık ve çeşitlilik boş bir vaat olmaktan öteye gidemiyor. Finans sektörü de varlık yönetimindeki en önemli firmanın verdiği sözleri yerine getirip getirmeyeceğini görmek için bekliyor.
 

SHARE: READ MORE

2 April

Dünya nüfusunun yarısından fazlası 2050’de temiz suya ulaşamayabilir

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

İnsanların tatlı su tüketimi, suyun yenilenme oranını çoktan aştığından araştırmacılar uzun bir süredir  bu temel doğal kaynağın tükenmekte olduğuna dair uyarılarda bulunuyorlar. Tatlı su tüketimi son 100 yılda altı kat arttı ve suya olan talep hala hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Tarım, sanayi ve enerji sektörleri toplam talebin % 90'ını oluşturuyor. Bununla birlikte ekonomik büyüme, kentleşme ve yaklaşık on milyarlık küresel nüfusun yaratacağı talebi karşılamak için 2050 yılına kadar en az %55 oranında daha fazla suya ihtiyaç duyulacağı öngörülüyor. Halihazırda, yirmi yıl öncesine kıyasla şu anda kişi başına düşen su miktarı oldukça daha az olduğundan üç milyardan fazla insan, genellikle şiddetli çatışmaları körükleyen ve önemli sorunları beraberinde getiren ciddi su kıtlığıyla karşı karşıya. Bazı araştırmacılara göre 2050'ye gelindiğinde, küresel çapta insanların yarısından fazlası su güvensizliği yaşayacak ve kurak bölgelerde iklim değişikliği kıtlığı artıracak. Birleşmiş Milletler (BM) Ekonomik ve Sosyal Konseyi Başkanı Munir Akram, “Tek başına çölleşme, 100 ülkede yaklaşık bir milyar insanın geçimini tehdit ediyor. Yoğun su kıtlığı 2030 yılına kadar yaklaşık 700 milyon insanı yerinden edebilir” diye uyarıyor.

İklim değişikliği suya yönelik tehditlerden yalnızca birini oluşturuyor. Kirlilik de aynı zamanda su krizini şiddetlendiren bir durum. Güvenilir ve temiz olmayan içme suyu, dünyanın birçok yerindeki insan için potansiyel olarak ölümcül bir durum oluşturuyor. Everest Dağı'nın zirvesindeki karlar dahil olmak üzere hemen hemen tüm tatlı su kaynakları artık bir dereceye kadar kirlenmiş durumda. BM Genel Sekreter Yardımcısı Amina Mohammed “İklim değişikliği, biyolojik çeşitliliğin azalması ve kirlilik gibi bağlantılı ve birbirini şiddetlendiren dünyasal krizler su kıtlığını artıracak” diye belirtiyor. Ayrıca, Mohammed’e göre, 2040 yılına kadar, dünyadaki 18 yaş altı çocukların dörtte biri -yaklaşık 600 milyon- su sıkıntısının son derece yüksek olduğu bölgelerde yaşamak zorunda kalacak.


Sulak alanların su kıtlığına karşı savaştaki önemi
Erişilebilir veya kullanılabilir tatlı su, dünyadaki tüm suyun % 1'inden daha azını oluşturuyor. Nehirler, göller, bataklıklar, turbalıklar ve yer altı akiferleri dahil olmak üzere kullanılabilir suların çoğu iç sulak alanlarda bulunuyor. Bu sulak alanlar doğanın su toplayıcıları ve temizleyicileri görevini üstleniyor. Ayrıca, yağmur ve sel suyunu yakalayarak, arındırarak ve gerektiğinde serbest bırakmadan önce depolayarak sürekli bir tedarik sağlayan küresel su döngüsünü etkinleştiriyorlar.

Dünya çapında, tüm ekonomik sektörlerde, su planlaması ve yönetimine sulak alanların başarılı entegrasyonu, çok çeşitli faydalar sağlayabilir. Yeterli su kaynakları ekonomik büyümeyi canlandırabilir, çatışmaları azaltabilir ve çevresel stresi hafifletebilir. Ancak bunu başarmak, devamlı artan talebi karşılamaya yönelik sürekli yatırım gerektiren bir sürece yol açıyor.

Peki bu kadar önemli olmasına rağmen neden sulak arazileri korumuyor ve kurtarmıyoruz? Bu alanların işlevsellikleri, özellikle su krizinin etki açısından Dünya Ekonomik Forumu'nun en büyük beş küresel riski arasında yer aldığı düşünüldüğünde, oldukça önemli bir konumda. Ancak, tatlı su kaynağının çoğunu sağlamalarına rağmen, tüm sulak arazilerin yaklaşık % 90'ı Sanayi Devrimi'nden bu yana yok oldu ve bu trend küreselleşmeyle birlikte daha da ivme kazanıyor. Günümüzde, geriye kalan birçok sulak alanın da kritik derecede tehlike altında olduğu belirtiliyor. Sulak alanlar genellikle tarım ve kalkınma için dönüştürülecek boş bir alan olarak görülüyor. Bu eğilim, sulak alanların dünyadaki su krizinin temelini oluşturan kritik rolünün anlaşılmadığını gösteriyor. Güvenli, emniyetli ve yeterli su tedarikini sağlamak için sulak alanların önemini daha iyi anlamamız gerekiyor.


Su kıtlığını engellemek için neler yapılabilir?
Sulak alanlarla birlikte su kaynağımızı artırmak için başka seçenekler de tabii ki mevcut, ancak hiçbiri ideal değil. Deniz suyunun tuzdan arındırılması çözdüğünden daha fazla sorun yaratıyor. Bulut tohumlama, bambaşka sorunları beraberinde getiriyor. Su tutma tesislerinin toplu inşası ise önemli yatırımlar gerektiriyor ve genellikle yerel ekonomilerin ve yaşam biçimlerinin düzenini bozma ihtimali taşıyor.

Bütün bu sebeplerle, COVID-19 krizi sonrasında oluşturulacak yeşil iyileşme planlarında (green recovery) sulak alanların kurtarılması en önemli öncelik olmalıdır. Daha da önemlisi, "damla başına daha fazla mahsul" elde etmek için, en büyük su tüketicisi olan tarım yeniden düşünülmeli ve yapılandırılmalı. Sulak alanları, su kirliliğini ve biyolojik çeşitliliği göz ardı eden üretim odaklı teşvikler hızla geri çekilmeli. Günümüzde bu çalışmalara dair iyi örnekler de bulunuyor. Birleşik Krallık’ın yeni Çevresel Arazi Yönetimi girişimi, arazi yönetimlerini, su idaresi ve sulak alanların korunması üzerine kuran çiftçileri ödüllendiren bir program niteliğinde.

Sanayi sektörü de sulak arazileri koruma ve bu alanların verimli kullanımında eşit bir şekilde sorumluluk alarak öne çıkmalı çünkü günümüzde işletmelerin hayatta kalması tamamen sağlıklı bir doğal çevreye bağlı.

Sulak alanların, süregelen tatlı su temini probleminin en iyi çözümü olduğu düşünülüyor. Bu durumun nedeni ise su kıtlığıyla savaş için ortaya konulan diğer seçeneklerin, aynı anda  yiyecek, ilaç ve gelir sağlayacak, sayısız türe ev sahipliği yapacak veya iklim değişikliğini hafifletecek yetiye sahip olmamaları. Kısaca diyebiliriz ki, halihazırda sahip olduğumuz doğal çözümleri korumak ve bunları akıllıca kullanmak su kıtlığına karşı alabileceğimiz önlemlerin başında geliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

2 April

COVID-19, mülteci hakları ihlali için bir bahane haline mi geldi?

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Dünyayı etkisi altına alarak milyonlarca kişinin ölümüne neden olan koronavirüs salgını özellikle mültecileri ağır şekilde etkiledi. Pandemi nedeniyle hak ihlalleri yaşayan mülteciler için bu durum salgın koşulları devam ettikçe artacak gibi gözüküyor.
 
Mülteciler dışlayıcı politikalara ve hak ihlallerine pandemiden önce de maruz kalıyordu. Politikacıların siyasi amaçları için mültecilerle ilgili korku üretmesi ve insanları manipüle etmesi mülteci haklarını uzun süredir tehlikeye atıyor. Avrupa'da 2015'teki "göç krizi" ile birlikte göç siyaseti özellikle zararlı bir hal aldı. Suriye, Afganistan, Irak ve Afrika'nın dört bir yanındaki ülkelerden gelen mülteciler denizde boğulurken veya kötü yönetilen kamplarda sıkışıp kalırken, AB üye devletleri sınırları kapatmak, çitler çekmek ve kısıtlamalar getirmek gibi önlemlerin yanında son olarak arama kurtarma çabalarını suç haline getirmişti.
 
Amerika Birleşik Devletleri’nde de Donald Trump’ın göç siyasetini seçim kampanyasının merkezi haline getirmesiyle benzer bir durum meydana geldi. Meksika'dan göçü "bir duvar inşa ederek" durdurmak ve bir zamanlar dünyanın en büyük mülteci yerleştirme programı aracılığıyla ABD'ye girebilen mülteci sayısını büyük oranda azaltmak seçim kampanyasının önemli vaatlerindendi. Zaten ciddi olan bu sorunlara salgının eklenmesi mülteciler üzerinde orantısız bir olumsuz etkiye yol açtı.
 
Sağlık alanında karşılaşılan zorluklar
 
Sağlık; mülteci, göçmen ve sığınmacı grupları için, özellikle sağlık hizmetlerine erişimin büyük bir zorluk olduğu pandemi sırasında en büyük endişe haline geldi. Göçmenler ve mülteciler, yasal statülerine bakılmaksızın, COVID-19 test ve tedavisine erişebilme hakkına sahip olmalıyken uygulamada pek çok sorunla karşılaşılıyor. Bu konuyla ilgili olarak, İstanbul Barosu İnsan Hakları Merkezi, geçtiğimiz Nisan ayında yaptığı açıklamada, bazı kayıtsız göçmenlerin COVID-19 belirtileri taşımalarına rağmen hastaneye kabul edilmediği duyumları aldıklarını kaydetmişti.  Bununla birlikte çok sayıda göçmen ve mülteci, özellikle kayıt dışı durumda olanlar, sağlık sigortasına veya sağlık hizmetlerine erişim için gerekli maddi imkanlara sahip değiller. İdari gözetim ve sınır dışı edilme korkusu bu grupların hastaneye müracaat etmesinin önündeki bir diğer engel.
 
Sonuç olarak, çoğu durumda, bu grupların sağlık hizmetlerine erişimleri insani yardım programlarına bağlı kalıyor. Ancak COVID-19, mültecilerin sosyal güvenlik ağlarına erişmelerini ve pandemi nedeniyle sahada faaliyet gösteremeyen insani yardım kuruluşlarından destek görmelerini de zorlaştırdı. Çoğu göçmen; hükümetlerin salgın için sunduğu mali desteğe, yiyecek paketlerine ve sağlık hizmetlerine erişemiyor çünkü başvuru süreci bu gruplardaki çoğunluğun sahip olmadığı kimlik belgelerini gerektiriyor.
 
Bununla birlikte birçok mülteci "evde kal" ve "sosyal mesafe" terimlerinin çok az anlam taşıdığı ve uygulanabilirliğinin düşük olduğu kamplarda, gayri resmi yerleşimlerde ve kentsel alanlarda, kötü konutlarda ve aşırı kalabalık koşullarda yaşıyor. Temiz su ve sanitasyona erişimin sınırlı olduğu bu alanlarda COVID-19’a yakalanma riski de artıyor. Dahası, mülteciler genellikle hijyen ve sağlık direktiflerini anlamalarını ve önleyici tedbirleri uygulamalarını engelleyen dil bariyerleriyle de karşı karşıyalar.
 
Sosyoekonomik etkiler
 
2008 küresel ekonomik krizi gibi önceki krizler, göçmenlerin ve mültecilerin işlerinden keyfi olarak çıkartılma riskinin daha yüksek olduğunu veya ücret ödememe, ücretin azaltılması da dahil olmak üzere çalışma koşullarının kötüye gitme olasılıklarının ev sahibi ülke vatandaşlarına göre daha yüksek olduğunu gösteriyor.
 
Mülteciler, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun şekilde istihdam edildiğinden pandeminin ekonomik etkilerine karşı daha savunmasızlar. Bu sektörlerde çalışan mülteci sayısı ev sahibi nüfustan %60 daha fazla.
Ayrıca göçmen ve mültecilerin günlük ücretli işçi olarak kayıt dışı ekonomiye dahil olma olasılıkları da daha fazla. COVID-19 önlemlerinin bir sonucu olarak işlerini kaybedenler nadiren sosyal koruma programlarına erişebiliyorlar ve COVID-19'un tetiklediği olumsuz ekonomik ortamda alternatif iş bulma konusunda büyük zorluk yaşıyorlar.
 
Sınırların kapatılması ve korumaya erişim alanında problemler
 
Mültecilerin karşılaştığı sorunlar, yalnızca salgının doğrudan bir sonucu değil. Bazı hükümetler, sınırların kapanışlarını hızlandırmak için COVID-19’u bir bahane olarak kullanıyor ve virüsün yayılmasından mültecileri ve diğer göçmenleri sorumlu tutuyor. Oysa iltica arama ve sığınma hakkı uluslararası insan hakları, mülteci ve AB hukuku kapsamında güvence altına alınmıştır. Ülkeler sağlık gerekçesiyle sınırları kapatma hakkına sahip olsalar da zulümden korunmak isteyenler için iltica erişimini yine de sağlamalıdırlar.
 
Macaristan'da salgın, ülkenin zaten çok kısıtlayıcı olan iltica sistemini kapatan acil durum yasalarını çıkarmak için bir bahane olarak kullanıldı. İtalya ve Malta limanlarını “güvensiz” ilan ederek denizde kurtarılan insanların karaya çıkması için bile sınırlarını kapattı. Buna rağmen İtalya’nın güçlü aşırı sağ muhalefet partisi virüsü hükümete saldırmak için kullandı ve COVID-19’un yayılmasını göç sorununa bağlamaya çalıştı. Belçika, Brüksel’deki varış merkezlerin kapatarak mültecilerin koruma başvurusunda bulunmasının önüne geçti.
 
Mülteci haklarının geleceği
 
COVID-19'un gelişinden bir yıl sonra, mülteci haklarının geleceği her zamankinden daha belirsiz. COVID-19, korku yaratarak mülteci haklarını azaltmak ve pandemi sona erdiğinde kalıcı hale gelebilecek kısıtlayıcı politikalar getirmek için uygun bir kılıf haline geldi.
Ülkelerin, göçmenleri ve mültecileri korumak, güçlendirmek, COVID-19 salgınının anlık ve uzun vadeli etkilerinin üstesinden gelmelerini sağlamak ve bunları yaparken kimsenin geride kalmadığından emin olmak için doğrudan önlem almaları gerekiyor. Hak ihlallerini durdurmak için hükümetlerin göçmenlerin ve mültecilerin bölgedeki toplumlara, ekonomiye ve ev sahibi ülkelere katkılarını tanımaları, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılıkla mücadele etmeleri önemli.
 

SHARE: READ MORE

19 March

Doğanın etkisi bilanço tablosunda karşılık buluyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Bu makale ilk olarak State of Green Business 2021'de yayınlandı. Raporun tamamını buradan indirebilirsiniz.

Günümüzde iklim değişikliği ile ilgili tartışmaların öne çıkmasıyla, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konularına yönelik sorunlar da önem kazanmaya devam ediyor. Sürdürülebilir bir geleceğe geçişi desteklemek için tüketicilerin karbon salımları konusunda harekete geçilmesini talep ettiğini, yatırım şirketlerinin yeşil ürünlere yöneldiğini ve hükümetlerin yasal düzenlemeler geliştirdiğini görüyoruz. Fakat çevreye yaptığımız etki ne yazık ki iklim kriziyle sınırlı değil. Dolayısıyla sadece karbon salımlarını azaltmaya yönelik inovatif adımların atılması veya yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımının arttırılmasına yönelik stratejilerin geliştirilmesi her ne kadar önemli girişimler olsa da, şirketleri ve bireyleri doğaya karşı yaratılan olumsuz etkiyi engelleme konusunda dar bir bakış açısına hapsedebiliyor.Bu nedenle, iklimle ilgili risklerde olduğu gibi, doğa ile ilgili risklerin daha iyi anlaşılması ve bunlara göre hareket edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Örneğin, Dünya Ekonomik Forumu 163 endüstri sektörünü ve bu sektörlerin tedarik zincirlerini analiz ederek ulaştığı verilere göre, doğaya yüksek derecede bağımlı endüstriler küresel GSYİH'nın yüzde 15'ini (13 trilyon dolar) oluştururken, orta derecede bağımlı olan endüstriler yüzde 37'yi (31 trilyon dolar) oluşturuyor. Endüstrilerin doğaya bu denli bağlılığına rağmen, insan davranışı türleri yok etmeye, dünyadaki ormanlık alanları azaltmaya ve su kaynaklarını tüketmeye devam ediyor.
 
2015 yılının Aralık ayında İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü 'nün ( Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) oluşturulmasıyla, kuruluşların bu riskleri daha iyi anlamaları ve raporlamaları için bir çerçeve oluşturulmuştu. Artan farkındalık sayesinde, şirketlerin daha bilinçli stratejik kararlar alması sağlanırken; aynı zamanda yatırımcıların ve borç verenlerin, bir şirketin iklimle ilgili risklerinin uygun şekilde değerlendirilip, yönetildiğine dair güveninin artması sağlandı. Fakat, TCFD’nin kapsamı riskleri saptarken, yalnızca iklim krizi ile sınırlı kalıyor. Bu çerçevede, örneğin, okyanus besin zincirinde plastiklerin zararlı etkisini veya aşırı kullanım nedeniyle toprak verimliliğinin kaybolması gibi alanları dışarıda kalıyor. Bu nedenle daha kapsamlı bir risk analizi için 2021 yılında TCFD ile birlikte çalışmak üzere Doğa ile Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Nature-related Financial Disclosures-TNFD) kurulması planlanmaktadır. TNFD’nin amacı, doğayla ilgili risklerin finansal terimlere çevrilmesini sağlamak ve finansman akışların doğa-pozitif faaliyetlere yönlendirilmesine yardımcı olmak. Bu bağlamda oluşum, şirketlere ormansızlaştırma veya aşırı avlama gibi eylemler sebebiyle doğal kaynakların aşırı kullanımı sonucu karşılaşılan finansal riskleri ölçümlemeye yönelik tavsiyeler sunacaktır.
 
Doğanın sunduğu ekonomik faydaların finansal karşılıklarını bulmak karmaşık bir sorumluluk olarak karşımıza çıkıyor, ancak bazı firmalar bu zorluğun üstesinden gelmek için adımlar atmakta. Örneğin önde gelen spor ürünleri markası olan Puma, operasyonlarında ve tedarik zincirindeki çevresel etkileri ölçmeye ve yönetmeye yardımcı olacak bir çevresel kar ve zarar (EP&L) hesabı geliştirmek için Trucost ile birlikte çalıştı. Bu çalışma sayesinde Puma doğanın hizmetlerinin değerini, ve doğa olmadan operasyonlarını sürdüremeyeceğinin farkına vardı. Dow Chemical Company de, bu konuda harekete geçen şirketlere bir başka örnek olarak karşımıza çıkıyor. Şirket doğaya değer verme hedefi doğrultusunda 2011 yılında The Nature Conservancy ile ortaklaşa yürütülen çalışmalara başladı. Bu doğrultuda her iki kuruluştan bilim insanları, mühendisler ve ekonomistler, doğanın Dow'ın operasyonlarına ve topluma sağladığı çeşitli katkıların değerini belirleyecek yöntemler oluşturmak için birlikte çalışıyorlar. 

Her iki şirketin kurduğu anlamlı ortaklıklar doğanın, şirket operasyonlarına sunduğu katkıyı anlama çabasının bir göstergesi olarak önemli. Fakat bundan çok daha fazlasına ihtiyaç var. Şirketlerin bu konuda belirli adımlar atması ne kadar önemliyse, bugüne kadar neyin gerçekten başarıldığını sormak da aynı şekilde önemlidir.
 
WWF’in 2020 raporuna göre, doğa 125 trilyon dolar değerinde, ancak insanlığın gittikçe daha yıkıcı davranışları feci etkilere neden oluyor. Rapor, insan faaliyetlerinin dünyadaki vahşi yaşam popülasyonlarının son 50 yılda üçte ikiden fazla azalmasına neden olduğuna işaret ediyor. Ek olarak, deniz ekosistemleri aşırı avlanma ve kirlilikten olumsuz etkileniyor ve ormansızlaşma havadaki karbondioksit miktarının artmasına sebep oluyor.
 
Şüphesiz tabiata verilen zarar ve iklim değişikliği birbirinden ayrı düşünülemez. Bütünsel bir bakış açısıyla doğayı düşündüğümüzde doğa zarar gördükçe iklim değişikliğinin hızlandığını, dolayısıyla doğanın korunmasının, iklim değişikliği ile mücadeleden daha büyük ve daha kapsayıcı bir konu olduğu söyleyebiliriz.TNFD faaliyete geçtiğinde, doğanın parasal değerini daha iyi anlamak için daha fazla bilgi elde edeceğiz. Doğa, bilançoda sağlam bir karşılık bulduğunda, daha fazla şirketin doğal ekosistemi iyileştirecek ve dünyanın zenginliğini korumaya yardımcı olacak yatırımlar yapması gerekecek. 
 

SHARE: READ MORE

19 March

Fransa’nın elektronik atıklarla mücadelede yeni uygulaması: “Onarılabilirlik Endeksi”

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Elektronik atıkların çevreye verdiği ciddi zararları önlemenin en iyi yolu, elektronik cihazları sık sık değiştirmeden, mümkün olduğunca uzun süre kullanmaktan geçiyor. Ancak, elektronik cihazların tamirinin ne kadar kolay olduğunun bilinmemesi, cihazın ne kadar süre kullanılacağının da hesaplanamamasına yol açıyor. Fransa’da çıkan yeni bir uygulama şirketlerin bu konuda müşterilerine açık olmalarını talep ediyor.
 
Son yıllarda, tasarım çeşitliliği, yazılım kilitleri, onarımın maliyeti ve karmaşıklığı nedeniyle elektronik cihazların tamiri daha zor hale geldi. Fransız hükümetinin yaptığı bir araştırmaya göre 2020'de ülkedeki bozuk elektronik cihazların yalnızca yüzde 40'ı onarıldı.
 
Fransa, bu yüzdeyi yükseltmek için elektronik üreticilerinin ürünlerinde bir onarılabilirlik endeksini görünür kılmalarını zorunlu hale getiren anti-atık yasa tasarısı hazırladı. Başlangıçta akıllı telefonlar, dizüstü bilgisayarlar, TV'ler, çamaşır makineleri ve çim biçme makineleri için geçerli olan endeks, 10 üzerinden değerlendiriliyor ve daha yüksek bir sayı daha onarılabilir bir cihazı işaret ediyor. Fransa gelecek yıla kadar endeksi para cezası ile zorunlu kılmayacak olsa da bazı şirketler ürünleri için puanlar yayınlamaya başladı bile.
 
Endeks ürünleri beş kritere göre derecelendiriyor: onarıma yardımcı olacak teknik belgelerin mevcudiyeti, sökme kolaylığı, yedek parçaların bulunabilirliği, yedek parçaların fiyatı ve bu ürün sınıfına özgü onarım sorunları. Endeksin hesaplanmasında kullanılan tüm bilgiler, satın alma sırasında tüketicilere de sunuluyor.
 
Onarılabilirlik endeksi, Fransa’nın sınırlı bir ömre sahip ürünlerin kasıtlı olarak üretilmesi olarak tanımlanan planlı eskimeye karşı mücadele etme ve israfın en aza indirildiği daha döngüsel bir ekonomiye geçiş çabasının bir bölümünü oluşturuyor. 2024 yılına kadar onarım endeksinin, müşterilere bir ürünün ne kadar onarılabilir olduğunu söylemekle kalmayıp aynı zamanda sağlamlığını da tanımlayan bir "dayanıklılık endeksine" dönüşmesi amaçlanıyor.
 
Uygulamanın eksik yönleri
 
Londra merkezli bir onarım savunuculuk organizasyonu ve Avrupa Onarım Hakkı Kampanyası üyesi olan Yeniden Başlatma Projesi'nin (Restart Project) kurucu ortağı Ugo Vallauri’ye göre endeksin puanlama sisteminin bazı sorunları bulunuyor. Örneğin, dizüstü bilgisayar ve akıllı telefon üreticileri, tüketicilere cihazın tamir edilebilirliğiyle ilgili olmayan bilgiler -güvenlik güncellemeleri veya farklı yazılım güncellemeleri türleri- sağlayarak "ek puan" kazanabiliyorlar. Ayrıca puanlamalar üreticilerin kendi açıkladıkları puanlara dayanıyor ve henüz hesaplamaların doğru bir şekilde yapılıp yapılmadığından emin olmak için sıkı bir hükümet gözetimi olup olmayacağı da belli değil. Ancak markalar arasındaki rekabetin doğru puanların açıklanması konusunda yardımcı olacağı düşünülüyor.
 
Endeksin Fransa sınırlarını aşması bekleniyor
 
Onarılabilirlik endeksinin küresel etkilerinin de olması bekleniyor. Onarım savunucuları, endeksin benzer düzenlemelere ağırlık veren diğer ülkeler için bir turnusol testi işlevi göreceğini, tüketicilerin daha iyi seçimler yapmasına yardımcı olacağını ve şirketleri daha fazla onarılabilir cihazlar üretmeye teşvik edeceğini söylüyor.
 
Kasım ayında, Avrupa Parlamentosu, AB çapında tamir edilebilir etiketlemeyi zorunlu kılan yasaların geliştirilmesi lehinde oy kullandı. Buna rağmen uzmanlar uygulamanın tüm Avrupa Birliği ülkelerine yayılmasının birkaç sene alacağını düşünüyor. Fransa'nın kendi endeksini çıkarıp uygulamaya geçen ilk ülke olması bunun mümkün olduğunu gösteriyor ve diğer ülkeler için üzerine inşa edilebilecek iyi bir öğrenme fırsatı sunuyor.
 
Uygulama tüketicileri ve üreticileri nasıl etkiliyor?
 
Puanlama sisteminin hem tüketicileri hem de üreticileri nasıl etkilediğini görmekle eşit derecede ilgilenen Fransız hükümeti, 140.000 çevrimiçi müşterinin, yedek parça fiyatı hariç tüm nihai kriterleri içeren tamir edilebilirlik endeksinin beta sürümüne nasıl yanıt verdiğini inceleyen bir çalışmanın sonuçlarını yayınladı. Müşterilerin, onarım endeksi olan dizüstü bilgisayarları satın almaktan kaçınma eğiliminde oldukları bulundu. Fransız hükümetinde davranış bilimleri araştırmacısı olan proje yöneticisi Laurianne Vagharchakian, bunu, araştırmanın ortalama onarılabilirlik endeksinin 10 üzerinden 5,4 olmasının muhtemel alıcılar için "pek motive edici ve çekici olmadığı" gerçeğine bağlıyor. Diğer araştırmalar, tüketicilerin kısa ömürlülere kıyasla daha uzun ömürlü olduğunu belirten etiketli ürünleri tercih ettiklerini ve bazı durumlarda daha dayanıklı ürün için çok daha fazla ödeme yapmaya istekli olabileceklerini gösteriyor.
 
Bu bulguların gösterdiği gibi, onarım puanları Fransa genelinde tüketici davranışlarını etkilemeye başlarsa, üreticiler cihazların daha kolay onarılmasını sağlamak için baskı hissedeceklerdir. Uygulama, artan elektronik atık miktarının ve bu atıkların uygunsuz ve tehlikeli şekilde bertaraf edilmesinden doğan çevre ve insan sağlığı sorunlarının önüne geçilmesinde önemli rol oynayacak gibi gözüküyor.
 

SHARE: READ MORE

19 March

Hidrojen dünyanın kirli enerji problemine çözüm olabilir mi?

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Hidrojen, uzun bir süredir, fosil yakıtlara potansiyel olarak devrim niteliğinde bir alternatif olarak görülüyor. Yüksek maliyetleri ve üretiminin zorluğu, hidrojen merkezli yeni ekonomiler yaratmaya yönelik önceki girişimleri engellemiş olsa, 2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması’ndan bu yana,  fosil yakıtlar olmadan ya da emisyonları yakalayarak ve depolayarak üretilen "düşük karbonlu hidrojen", yeniden gündemde. Net sıfır hedeflerini benimseyen hükümetler, ısınma, çelik gibi ağır endüstrilerde veya uzun mesafeli taşımacılık gibi alternatif seçeneklerin henüz bulunmadığı -ya da henüz emekleme aşamasında olduğu- en kirletici sektörlerde umutsuzca emisyonları azaltmanın yollarını arıyor. 
 
Hidrojen Konseyi’ne göre, geçen yıl AB ve en az 15 diğer ülke, üretim maliyetlerini düşürmeye yardımcı olmak için genellikle sübvansiyonlarla desteklenen hidrojen planları yayınladılar. Konsey, şimdiye kadar yalnızca 80 milyar dolar taahhüt edilmiş olsa da, hidrojene önümüzdeki on yılda kamu ve özel sektör tarafından küresel olarak en az 300 milyar dolar yatırım yapılmasının beklendiğini ve hidrojenin küresel enerji talebinin neredeyse beşte birini karşılayabileceğini belirtiyor.
 
İngiliz hidrojen şirketi ITM'nin piyasa değeri, halihazırda petrokimya gibi endüstrilerde yaygın olarak kullanılan hidrojene gösterilen ilgiyi kanıtlıyor. Şirketin hisseleri 2019'un başında 20p civarındayken, hidrojene olan ilgi arttıkça ITM'nin değeri yüzde 2.000'den fazla artarak 2,6 milyar sterlin oldu ve Britanya'nın Centrica gibi bazı geleneksel enerji şirketlerinin değeriyle rekabet edecek hale geldi. 
 
Yine de yatırımcıların, henüz emekleme döneminde olan bir teknolojinin üzerine kumar oynadıkları söylenebilir. Uluslararası Enerji Ajansı'na göre hidrojenin büyük çoğunluğu doğal gaz ve kömür gibi fosil yakıtlardan üretiliyor ve Endonezya ve Birleşik Krallık'ın toplamına eşdeğer emisyon oluşturuyor (yılda yaklaşık 830 milyon ton karbondioksit).Yenilenebilir enerji ile üretilen "yeşil" hidrojen, sektörün en büyük umudu olsa da şu anda küresel hidrojen arzının yalnızca yaklaşık %1'ini oluşturuyor. Bu sebeple bu teknolojinin verimliliği ve ticari olarak uygun bir fiyata, dünyanın ihtiyaçlarını karşılayacak ölçekte üretilip üretilemeyeceği konusunda şüpheler bulunuyor.
 
Petrol ve gaz şirketlerinin çıkış yolu
 
Hidrojen devriminin en büyük savunucuları arasında dünyanın en büyük petrol ve gaz şirketleri yer alıyor. Aslında, şirketler gazın daha fazla kullanılmasının uzun vadede geleceklerini güvence altına almaya yardımcı olabileceğine dair kumar oynuyorlar. ITM'nin fabrikasında üretilen ünitelerden birinin, büyük bir petrol ve gaz şirketi olan Shell’in dünyanın en büyük hidrojen elektrolizörünü kurduğu, Almanya'nın Bonn kentinin kuzeybatısındaki Rhineland rafinerisine gönderilmesi bunun bir örneği. Bu rafinerinin geleneksel yakıtlardan kükürdün ayrıştırılması gibi işlemlerde kullanılmak üzere yılda yaklaşık 1.300 ton hidrojen üretebilecek kapasitede olması planlanıyor. 
 
Shell'e göre, yeşil hidrojende ölçeklenmenin iki faydası var: Bunlardan ilki rafinerilerinde halihazırda kullanılan fosil yakıtlardan üretilen hidrojenin yerini alacak olması, ikincisi ise uzun vadede, şirketin ana operasyonu olan petrolün geleceğinin mutlak olmadığı bir durumda şirkete yeni pazarlar yaratacak olması. Shell’in hidrojenden sorumlu başkan yardımcısı Paul Bogers, şirketin yalnızca bir trendi kovalamadığını belirtiyor ve yatırımcılardan gelen baskıyla birlikte Paris Anlaşması’nın hedeflerine ulaşmak için düşük karbonlu hidrojenin daha büyük bir rol oynaması gerektiğine karar verdiklerini söylüyor.
 
Temiz çelik mümkün mü?
 
Hidrojen konusunun yoğun olarak gündemde olduğu alanlardan biri de çelik sektörü. Modern yaşamın yapı taşlarından biri olan çelik, elektrikli araçlardan bina altyapısına kadar her alanda kullanılmakta, ancak aynı zamanda dünyanın en kirletici endüstrilerinden birini oluşturuyor. Dünya Çelik Birliği'ne göre sektörün, tüm doğrudan fosil yakıt emisyonlarının yüzde 7 ila 9'unu oluşturduğu tahmin ediliyor. 
 
İsveç'in kıyı kenti Lulea'da, ülkenin en büyük üç şirketi – maden şirketi LKAB, çelik üreticisi SSAB ve elektrik şirketi Vattenfall - bunu tersine çevirmek ve dünyanın en yaygın kullanılan metalinin "fosilsiz" bir versiyonunu üretmek için bir plan üzerinde çalışıyor. “Hybrit Projesi”nin merkezinde yeşil hidrojen yer alıyor. 
 
Yine de, çelik üretimi için yeşil hidrojenin yaygın olarak benimsenmesinin; yenilenebilir enerji fiyatından, uygun demir cevheri tedariğine kadar önemli engellerle karşı karşıya olduğunu söyleyebiliriz. SSAB, bu yeni yöntemin başlangıçta ton başına yüzde 20 ila 30 daha pahalı olacağını tahmin ediyor. Aynı zamanda, Japonya'nın yıllık 100 milyon ton çelik endüstrisini yeşil hidrojene dönüştürmek, dünyanın en büyük demir cevheri üreticilerinden biri olan BHP'ye göre, ülkenin toplam yenilenebilir enerji tedarikinin iki katından fazlasını gerektiriyor. 
 
Hidrojen hakkında karşıt görüşler
 
Endüstrideki “heyecana” karşı hala konuya kuşkuyla yaklaşan birçok kişi bulunuyor. Bazıları, hidrojenin kullanımını arttırmaya yönelik girişimlerin, enerji üreticileri tarafından sektörle ilişkili kalmanın ve mevcut gaz varlıklarının ömrünü uzatmanın bir yolu olarak görüldüğü için desteklendiği yönünde. Hidrojenin, lobilicik için ciddi bir hedef haline geldiği düşünülüyor.
 
Diğerleri, elektroliz yoluyla yeşil hidrojen üretmenin, yenilenebilir elektrik kullanmanın son derece verimsiz bir yolu olduğunu iddia ediyor. Oksijen ve hidrojen arasındaki kimyasal bağı kırmanın yaklaşık %30 oranında enerji kaybına yol açtığını ve enerjinin sonra nasıl dağıtıldığına bağlı olarak daha fazla verimsizlikler oluşabileceğini söylüyorlar. 
 
Sektördeki bazı kişiler ise bu eleştirileri haksız olarak nitelendiriyor ve bunların, karbonsuzlaştırmaya yönelik gittikçe hevesli planlar açıklasalar bile, petrol ve gaz şirketlerine karşı duyulan şiddetli güvensizlikten kaynaklandığını söylüyor. Konuya daha olumlu yaklaşan bu kişiler, artan karbon maliyetinin, kaynakları yenilenebilir enerji olan hidrojenin alımını hızlandırma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyor. Üyeleri arasında BP gibi petrol şirketleri, BMW Grup gibi otomobil üreticileri ve 3M gibi üreticilerden oluşan Hidrojen Konseyi de, yeşil hidrojenin bu on yılın sonuna doğru, yenilenebilir enerji açısından zengin bölgelerdeki fosil yakıtlardan üretilen hidrojen çeşitleriyle fiyat eşitliğine ulaşabileceğine inanıyor. 
 
Olumlu ve olumsuz görüşler olsa da, hidrojen karbonsuzlaşma yolunda fosil yakıtlara alternatif önemli bir araç olarak görülüyor. Fakat yüksek maliyetler ve üretim teknolojilerinin henüz yeterince gelişmemiş olması hidrojen kullanımı önünde engel yaratıyor. Bunun yanında küresel olarak artan karbonsuzlaşma politikaları, bu alanda yatırımların ve hükümet desteklerinin artmasını sağladı. Henüz sektörde doğal gaz kullanılarak elde edilen gri ve mavi hidrojen daha yaygın olarak kullanılsa da, halihazırda üretimi oldukça pahalıya mal olan, temiz elektrik kullanılarak üretilen yeşil hidrojen, ölçeklendirmenin sağlanmasıyla karbonsuzlaşma hedefi doğrultusunda önemli bir araç haline gelebilir.
 
 

SHARE: READ MORE

19 March

Avrupa’da, fon yöneticilerini etkileyecek yeşil badanayla mücadele kuralları yürürlüğe giriyor

*Bu haberi 2 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Fon yöneticilerinin finansal ürünlerin çevresel, sosyal ve kurumsal yönetişim özelliklerini değerlendirmesini ve tebliğ etmesini gerektiren yeni kuralların yürürlüğe girmesiyle Avrupa'nın hangi yatırımların yeşil olup hangilerinin olmadığını belirleme çabaları da arttı.
Sürdürülebilir Finans Raporlama Regülasyonu (The Sustainable Finance Disclosure Regulation, SFDR), tüm Avrupa Birliği finans piyasası katılımcıları ve danışmanlarının yanı sıra ürünlerini AB yatırımcılarına pazarlayan yabancıları kapsıyor ve belirli ÇSY (Çevresel Sosyal ve Yönetim) verilerinin toplanmasını gerektiriyor. Kurallar, sürdürülebilirlik risklerinin yatırımcı getirilerini nasıl etkilediğine ve bununla birlikte, yatırımların iklim değişikliği gibi sürdürülebilirlik faktörlerini nasıl olumsuz etkilediğine dair açıklamalar talep ediyor.
 
Bloomberg Intelligence'ın tahminlerine göre SFDR, değeri 2025 yılına kadar 53 trilyon doları aşmaya hazırlanan, büyüyen ÇSY pazarına belli raporlama standartlarını zorunlu kılarak yeşil badanayı (greenwashing) ortadan kaldırmayı planlıyor. Fon yöneticileri son zamanlarda, , sürdürülebilir olduğunu iddia eden, sürekli genişleyen ürün paketleri ile giderek daha fazla iklim bilincine sahip yatırımcı çekmesiyle, yanlış beyan için açık zemin oluşturan bir ortam ortaya çıkmış oldu.
 
SFDR, AB'nin sermayeyi daha sürdürülebilir işletmelere yönlendirmeye yönelik geniş teklifinin bir parçası. Plan aynı zamanda sermaye piyasalarının çevresel politika amaçlarına katkı sağlayacak yatırım fırsatlarını belirleyip bu fırsatlara tepki verebilmeleri için önemli bir uygulama aracı olan AB Taksonomisinin geliştirilmesini de içeriyor.
 
Yeni düzenlemenin önemli bir parçası, fonların sınıflandırılması konusu. Madde 8 fonları, çevresel veya sosyal özellikleri aktif bir şekilde teşvik eden fonlar olarak tanımlanırken, Madde 9 fonları sürdürülebilir yatırımı hedef olarak belirleyenleri içeriyor. Her iki kategori de SFDR kapsamında daha yüksek raporlama standartlarına tabi.
 
6. Madde olarak adlandırılan üçüncü bir fon kategorisi, yöneticinin ÇSY risklerini yatırım kararlarında veya getirilerinde göz önüne almadığı ve nedenini açıklaması gereken ürünler için. Stockholm'deki ÇSY veri şirketi Arabesque Group İskandinav bölge başkanı eski sürdürülebilir finans uzmanı Ulrika Hasselgren, tebliğ kurallarının karmaşıklığı göz önüne alındığında, bazı varlık yöneticilerinin başlangıçta fonlarını 6. Madde ürünleri olarak sınıflandırmasını beklediğini söyledi.
 
Hasselgren yönetmeliği önemli bir kilometre taşı olarak tanımlıyor. Hasselgren’e göre yönetmelik yatırımcıların ve varlık yöneticilerinin ne yaptıklarını, düşük karbonlu bir ekonomiye geçişe nasıl katkıda bulunacaklarını ve Paris Anlaşması’nın hedeflerine nasıl ulaşacaklarını daha açık ve daha samimi bir şekilde tanımlamalarına yardımcı olacak.
 
Ayrıca, New York merkezli yatırım şirketi Moody's Investors Service analistlerinden biri, SFDR'nin olası uyum maliyetleri ve zorluklarına rağmen Avrupalı varlık yöneticileri için olumlu olduğunu söyledi. Yönetmeliğin, koronavirüs salgını nedeniyle artan ÇSY uyumlu stratejilere yönelik yatırımcı talebiyle uyumlu olduğu ve varlık yöneticilerinin bu tür stratejilere giden net yatırım miktarının düzenlemeyle arttırılması gerektiği belirtildi.
 
Moody’s ayrıca sürüdürülebilirlikle ilgili verilerin toplanması, hesaplanması ve işlenmesi zahmetli olduğundan yeni raporlama yükümlülüklerin doğru bir şekilde yerine getirilmesinin zor olacağını belirtti.
 
Avrupa'da küresel para yöneticilerinin SFDR kriterlerini tüm ürün yelpazesine uygulamaları ve Avrupa'da ortaya çıkan raporlama standartlarının, diğer bölgeler için de bir ölçüt haline gelmesi bekleniyor.
 
 

SHARE: READ MORE

15 March

Liderlerin ÇSY etkilerini önceliklendirmeleri için yöntemler

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Küresel boyutta toplumlar pandemi, eşitsizlik ve iklim değişikliği gibi birçok krizle karşı karşıya. Ancak bu durum aynı zamanda daha adil ve sürdürülebilir bir gelecek kurmak için kurumlara devletler ve kişilerle birlikte çalışmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.
Paydaş kapitalizmi yalnızca Profesör Klaus Schwab tarafından önerilen bir terim olmanın ötesinde yıllar içerisinde gelişerek bir iş modeli haline geldi. Tüketicilerin neredeyse %90’ı kurumların hissedarlar için yaratılan faydanın ötesinde bir fayda yaratmasını bekliyor. Çalışanların %70’i ise amaç odaklı kurumlarda çalışmak istediğini belirtiyor. Ayrıca fayda yaratmak büyümeyi, olumlu itibar yaratmayı, müşteri etkileşimini ve paydaşlarla olan ilişkilerin gelişmesini sağlıyor.
Bu sebeple, dünyadaki birçok lider Çevresel Sosyal ve Yönetim (ÇSY) etkilerini kültürlerine, stratejilerine ve misyonlarına dahil ediyor. Morgan Stanley ÇSY’nin önümüzdeki 10 yılın yatırım trendini belirleyeceğini ilan etti. Bununla birlikte S&P 500’ün %90’ı ÇSY raporları oluşturuyor.
Politik liderler de bu konuya ilgi göstererek, harekete geçmeye başladı. Birleşik Krallık, özel sektör iklim değişikliği açıklama kurallarını onayladı. Japonya, 2050 yılına kadar net sıfır emisyon taahhütü veren ülkelere liderlik etti. Avrupa Birliği, Finansal Olmayan Raporlama Direktifi ile kurumların ÇSY konusunda şeffaflıklarını artırmayı hedefliyor.
ÇSY konusu gündemde öne çıkmaya devam ettikçe, liderler değişen ihtiyaçlarla birlikte etki yaratmaya devam etmek için üç konuya dikkat etmeli:

Kesişimsellik: ÇSY odaklı liderler etki stratejilerini geliştirirken kesişimselliği dikkate almalı. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na baktığımızda yoksulluğa son ve ekonomik büyüme gibi çeşitli amaçların birbirleriyle ilişkili olduğunu görebiliyoruz. Yoksulluk, açlık konusu ele alınmadan çözülemeyeceği gibi, toplumsal cinsiyet eşitliği de eğitim konularıyla doğrudan bağlantılı. Bu nedenle problemleri ayrı ayrı ele alan şirketler yeterli etkiyi yaratamama ve görevini yerine getirememe riskiyle karşı karşıya kalabilir.  

Ortaklıklar: Birleşmiş Milletler’in “Birlikte hareket ettiğimizde, değişim gerçekleşir.” sözüyle dile getirdiği gibi Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları gibi büyük hedeflere ulaşmak ve dönüşüm yaşamak ancak ortaklıklarla gerçekleştirilebilir. 1t.org girişiminin üstlendiği 2030’a kadar 1 trilyon ağaç dikme ve koruma misyonu gibi yüksek hedeflere ulaşabilmek için kamu-özel sektör işbirliği şart. İşbirlikleri birbirinin yetkinliklerini ve kaynaklarını tamamlama imkanı sağladığından hedeflere ulaşmak için işbirlikleri büyük önem taşıyor.  

Hesap verebilirlik: Sürdürülebilirliğin sağlanması için şeffaflık gerekiyor. ÇSY’nin yalnızca bir pazarlama aracı olarak kullanılmaması ve yeşil badanayı önlemek için, liderler hesap verebilirliğe ve standart ölçümlere bağlı kalmalı. ÇSY etkileri konusunda gönüllülük çerçevesinde pek çok ölçüm yöntemi mevcut olsa da, standartlaşmış bir ölçüm bulunmuyor. Ortak bir ÇSY raporlama standardı, şirketin gerçek etkisinin görünür olmasını ve paydaşlarla paylaşılmasını sağlayacaktır.  
Etki yaratmak için, kesişimsellik, ortaklıklar ve hesap verebilirlik bir kurumun stratejisinin parçası haline getirilmeli. Bununla birlikte, şirketler sahip oldukları tüm varlıkları önlerine koyup hangilerinin etki yaratabileceğine bakmalı. Böyle bir değerlendirme, filantropi faaliyetlerinin değişmesinden, finansal araçların sürdürülebilir hale getirilmesine kadar birçok değişim yaratabilir.
 
Etki odaklı girişim sermayesi yatırım fonları yaratmak da kurumlar için iyi bir fırsat alanı oluşturuyor. JP Morgan, Amazon, Citi, Salesforce gibi kurumlar eğitim, sürdürülebilirlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık gibi çeşitli konularda etki yaratan girişimlerin büyümesine destek oluyor. Özellikle bu platfomlarla, sermayeye ulaşması daha zor olan, temsiliyeti daha az olan kuruculara yatırım yapmak önemli.
 
Kapitalizmin, şu anda tasarlandığı şekliyle herkese fayda sağlamadığını biliyoruz. Kârın yanında amaca değer veren, daha eşit, adil ve sürdürülebilir bir iş yapış şekline ihtiyacımız var. Reform ve yeniliğe bağlı kalırsak, etki, karşılaştığımız zorlukların gelişimi engelleyeceğini değil, tam aksine hızlandırabileceğini kanıtlama fırsatına sahip.
 

 

SHARE: READ MORE

5 March

Teksas: İklim Krizi, Kömür, Petrol ve Yenilenebilir Enerji Tartışmaları

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz Şubat ayında Teksas'ta tarihi bir durum yaşandı. Yaşanan yoğun kar yağışı ve sıcaklıklardaki şiddetli düşüş eyalette doğrudan ve dolaylı bir sürü krizi beraberinde getirdi. Bunlardan en önemlisi enerji tedarikinin sağlanamaması ve şebekelerin çökmesi oldu.  Benzer bir durum başka bir eyalette gerçekleşmiş olsaydı, komşu eyaletlerden enerji sağlanması mümkün olabilirdi ancak Teksas, ABD’deki diğer eyaletlerden farklı olarak, bağımsız bir enerji şebekesine sahip. Krizin tırmanması ve bölge sakinlerine komşu eyaletlerden de enerji sağlanamaması üzerine tüm eyalet büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldı. İnsanlar alternatif ısı kaynakları ararken ölümcül olan karbon monoksit zehirlenmesi vakalarında artış görüldü, evsiz insanlar sokaklarda donarak öldü, bazı bölgelerde ise su, benzin ve hatta gıda kıtlığı ile karşı karşıya kalındı. Öyle ki geçtiğimiz aylarda doktora araştırması için ABD’ye yerleşen ekip arkadaşımız Asya da iklim mülteciliğinin zor koşullarının çok küçük bir provası olarak elektrik ve suya erişim konusunda günler süren krizden etkilenenler arasındaydı ve bizi mümkün olduğunca bilgilendirdi.

Teksas’ta yaşananlar eyalette ve ülke genelinde iklim krizi, yeşil enerji alternatifleri, yenilenebilir enerji kullanımı gibi önemli tartışmaları tetikledi. Kömür ve petrol zenginliği ile bilinen Teksas eyaletinde cumhuriyetçilerin beslediği, yanıltıcı tartışmalar gerçekleştirildi ve rüzgar ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının donmasının eyaletteki büyük elektrik kesintilerinin ana nedeni olduğu öne sürüldü. Eyaletin tarımdan sorumlu komisyon üyesi Sid Miller tarafından yayınlanan bir Facebook gönderisinde, "Teksas'ta asla başka bir rüzgar türbini inşa etmemeliyiz. Deney büyük ölçüde başarısız oldu." benzeri ifadeler kullanıldı. Peki bu yorumlar konusunda ne düşünmeliyiz?

Çevre Koruma Ajansı’na göre, evlerde kullanılan gaz, ABD iklim kirliliğinin %12’sine neden oluyor. Teksas ise diğer herhangi bir eyaletten daha fazla gaz yakarak bu toplamın %14,9’unu oluşturuyor. Bu doğrultuda, ABD’deki karbon ayak izini azaltmak isteyen diğer eyaletler gibi Teksas da 2040’a kadar evlerdeki gaz kullanımını sıfıra indirgemeyi planlıyor. Ancak bu hedeften pek de memnun olmayan gaz endüstrisi ve lobileri ise Cumhuriyetçi politikacıların desteğiyle ülke genelindeki iklim değişikliği reformlarıyla mücadele ediyor.

Söylenenlerin aksine, bölgenin elektrik şebekesini işleten Electrix Reliability Council of Texas (ERCOT) yaptığı basın açıklamasında bazı rüzgar türbinlerinin donduğu bilgisini doğrularken, yaşanan kesintiden doğal gaz, kömür ve nükleer enerji sistemlerindeki arızaların yenilenebilir enerjiye göre neredeyse iki kat daha fazla sorumlu olduğunu belirtti. Yani, tüm enerji kaynaklarında sorunlar yaşandı ve yenilenebilir enerji bu sorunların oldukça küçük bir oranını oluşturuyordu. Bloomberg’in haberine göre ERCOT ise gaz, kömür ve hatta nükleer santrallerdeki donmuş aletlerin asıl ana sorunlar arasında yer aldığını açıkladı.   

Bu tartışmalar sosyal medyada yenilenebilir enerji, rüzgar türbinleri ve Yeşil Yeni Mutabakat (Green New Deal) konusunda farklı iddia ve tartışmaları tetikledi. Ancak, Stanford Üniversitesi profesörü ve Atmosfer-Eneri Programı direktörü Mark Jacobson’a göre zaten Texas’ta veya ülke çapında Yeşil Yeni Mutabakat’ın hiçbir versiyonu yürürlükte değil. Yani kömür kaynakları zengini olan Teksas’ta kriz sırasındaki enerji tedariki sorunlarının temelinde elektriğin büyük kısmını sağlayan doğal gaz, kömür ve nükleer enerji bulunuyor.

ERCOT, eyalet çapında çevrimdışı olan toplam 45.000 megavat gücün yaklaşık 30.000’inin gaz, kömür ve nükleer santraller gibi termal kaynaklardan oluştuğunu, ancak 16.000’inin yenilenebilir kaynaklardan geldiğini belirtti. Her ne kadar Teksas’taki rüzgar türbinlerinin sayısı son yıllarda hızlıca artsa da üretilen toplam enerji miktarının sadece %25’ini oluşturuyor. Ayrıca ERCOT sonraki süreçte yaşanan kesintilerden doğal gaz sistemlerindeki donmaların sorumlu olduğunu doğruladı.

Akademi tarafından yapılan yorumlar ağırlıklı olarak; rekabet ortamında farklı faktörlerin enerjide kullanılmasını ve piyasanın serbestleşmesini ifade eden deregülasyonun etkilerini önemini vurguluyor. Tartışmalar özellikle eyaletteki kömür lobisinin bu konuya yapılacak yatırımları engellemesi ve kömüre alternatifin çeşitlenmemesinin sorun oluşturduğunu vurguluyor. ABD’deki diğer eyaletler, doğu ve batı ara bağlantı şebekelerine bağlı olduğundan dolayı gerektiğinde hatlar boyunca farklı güç kaynaklarını kullanabiliyorken Teksas bu ağın bir parçası olmak yerine kendi şebekesine sahip olmayı tercih ettiği için diğer bağlantı şebekelerinden güç kullanamıyor. Artık iklim krizinin de boyutlarının artmasıyla daha sık ve şiddetli hale gelen hava olaylarının altyapıyı zorlamasıyla birlikte ortaya çıkan yeni sorunlar için, popüler bir konu olan yenilenebilir enerjiye yatırımların günah keçisi haline getirilmeye çalışıldığını belirtiyor.
 

SHARE: READ MORE

5 March

Pandemi sonrası dünyada merkezde kadınlar olmalı

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

COVID-19 salgını devam ederken hükümetler bir yandan da salgının getirdiği insani ve ekonomik krizin etkilerini hafifletmek için iyileşme planları yapıyor. Pandemi boyunca paylaşılan raporlar cinsiyet lensinden bakıldığında salgından en ağır şekilde etkilenenlerin kadınlar olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Öyle ki Birleşmiş Milletler, COVID-19 salgınının kadınların eşitlik mücadelesini 25 yıl geriletebileceğini söylüyor. Bu nedenle küresel iyileşme hareketlerinin merkezinde de yine kadınların olması gerekiyor.
 
Pandemi kadın istihdamını büyük oranda azalttı
 
Daha önce yaşanılan Büyük Buhran ve 2008 Ekonomik Krizi gibi küresel krizlerin kadınlar ve erkekler üzerinde farklı etkilere sahip olması konuşulmuyordu. Ancak COVID-19 krizinde bu durum değişti. Bugün yaşanılan ekonomik durgunlukta kadınlar başrolde.
ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu’nun yayınladığı ocak ayı iş raporu da bunu doğrular nitelikte. Rapora göre, sadece ocak ayında ABD’de 71 bin erkek iş gücü piyasasından çekilirken, bu sayı kadınlar için 250 bin civarında.
 
Pandeminin ekonomik etkileri kadınların son yıllarda elde ettikleri çoğu kazanımı silme riskine sahip, bu nedenle bazı ekonomistler mevcut ekonomik durgunluğu “she-cession (kadın terki)" olarak adlandırıyor. Ulusal Kadın Hukuk Merkezi’nin (NWLC) verilerine göre, Şubat 2020'den bu yana kaybedilen 5.318.000 işin yüzde 50'den fazlasını kadınlar oluşturuyor. Ocak ayında kadın istihdamı 87 bin civarında artış gösterirken pandemi öncesi istihdam düzeylerine dönme konusunda hala erkeklerin çok gerisinde.
 
Kadın istihdamındaki gözle görülür azalmanın çeşitli nedenleri var; Kadınlar, konaklama, yiyecek-içecek ve perakende gibi salgına karşı hassas olan sektörlerde yoğun bir şekilde istihdam ediliyor. Ayrıca, genellikle, ücretli izin veya işsizlik sigortası gibi korumalardan yoksun olan, sokakta eşya satmaktan evde dikiş dikmeye kadar, kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda kalan kadınlar için bu işlerin ortadan kalkması güvensiz bir ortam oluşturuyor.
 
Pandemi aynı zamanda birçok kadına eğitime uzaktan devam eden çocuklarının eğitim sorumluluklarını, ev işlerini, hasta, yaşlı ve engelli bakımını üstlenmek gibi ek sorumluluklar yükledi. Morning Consult’ın  araştırmasına göre, kadınlar pandemi boyunca evde eğitim ve ebeveynlik görevlerinde daha büyük bir pay aldılar. Ankete katılan kadınların yüzde yetmişi, karantina sırasında ev işlerinin çoğundan veya tamamından kendilerinin sorumlu olduğunu söyledi.
 
Kadınlar pandemi nedeniyle kaybettikleri işlerini yakın gelecekte geri kazanamayabilir.
 
Kadın Politikaları Araştırma Enstitüsü (IWPR) başkanı Nicole Mason, pandemi sırasında kadınların kaybettiği işlerin bir kısmının, kısıtlamalar kaldırıldığında bile geri gelmeyebileceğini söylüyor. Mason okullar ve kreşler kapalı kaldığı müddetçe işgücüne yeniden katılmak isteyen kadınlar için belirsizliğin hakim olmaya devam edeceğini ve bu nedenle de işsiz kadınların sayısının artmasını beklediğini belirtiyor. Uzmanlar kapsayıcı ve kadın merkezli iyileşme paketleri oluşturulmazsa kadınların pandemi sonrası dönemde önceki işlerinden daha düşük ücretler karşılığında çalışmak zorunda kalmalarından endişe duyuyor.
  
Kadın istihdamının ülke ekonomisine katkısı
 
COVID-19'un çalışan kadınlar üzerindeki orantısız etkisi ülke ekonomisi üzerinde de kalıcı etkiler yaratabilir. 2015 yılında yayınlanan bir McKinsey & Company raporuna göre, kadınların ekonomiye erkeklerle eşit şekilde katılması durumunda, küresel GSYİH 2025 yılına kadar yaklaşık 28 trilyon dolar artabilir. Özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde kadınlar COVID-19 sonrası ekonomik iyileşmeyi sağlamada çok etkili olabilir. Dünya Bankası’nın araştırması, Nijer'de istihdamda cinsiyet eşitliği sağlandığı takdirde kişi başına düşen GSYİH'sının, %25 daha fazla olabileceğini gösteriyor.
   
Kriz sonrası döneme hazırlanan hükümetlerin yapılacak yardımların hangi kesimi nasıl etkileyeceğini planlayarak hareket etmesi ve iyileşme çabalarında kadınların ihtiyaçlarına özel önem vermeleri kritik. Ülkeler ekonomik iyileşme paketlerinde aşağıdaki 3 noktayı gözeterek kadınları önceliklendirebilir.
 
1-Dijitalleşmenin hızlanması ve fırsat eşitliğinin sağlanması
200'den fazla ülke COVID-19'a yanıt olarak sosyal koruma önlemleri geliştirirken, çoğu kayıt dışı çalışanları belirleyip onlara yardım ulaştırmakta zorluk çekti. Bu da birçok kadının gözden kaçırıldığı anlamına geliyor. Pandemi sonrasını planlarken bunu gözden kaçırmamak için ülkeler, özel sektör iş birliğiyle, devlet tanıma sistemlerinin, ödeme platformlarının ve diğer kritik hizmetlerin dijitalleşmesini hızlandırabilir. Gelişmiş dijital sistemler, kayıt altında olmayan ihtiyaç sahibi kadınları tespit etmeye ve onlara ulaşmaya yardımcı olabilir.
 
2-Girişimciliğin desteklenmesi
Hükümetler, girişimci veya çalışan kadınların ekonomiye tam katılımının önündeki engelleri kaldırmalı. Salgın önlemlerinin en katı olduğu ekonomilerde, kadınlara ait şirketlerin kapanma olasılığı erkeklerin sahip olduğu şirketlere göre yüzde 10 daha fazla. Kadın girişimcilerin sayısının arttırılması, yoksulluğun azaltılmasına, istihdam yaratılmasına, büyüme ve yeniliğin teşvik edilmesine yardımcı olacaktır. Bu nedenle hükümetler, kadınlara ait işletmelere kredi ve diğer finansman destekleri sağlamalı, kadın girişimcilerin pazara erişimini sağlamak için e-ticaret platformlarını arttırmalı.
 
Çalışanlar için de iş gücünde kadınlara karşı ayrımcılığı önlemek için yasa ve yönetmelikler gözden geçirilmeli. Ayrıca kadın çalışanlar, uygun aile izni politikaları ve kaliteli çocuk bakımı servisleriyle de desteklenmeli.
 
3-Eğitimin desteklenmesi
Son olarak bu politikalar kaliteli bir eğitimle desteklenmeli. Pandemi öncesinde de dünya bir eğitim kriziyle karşı karşıyaydı: Düşük ve orta gelirli ülkelerde 10 yaşındaki çocukların yarısından fazlası temel bir metni okuyup anlamakta güçlük çekiyor. Salgın ise bu oranları daha da kötüleştirdi. Dünya çapında, 800 milyondan fazla öğrenci okula gitmiyor ve özellikle kırsal bölgelerdeki pek çok yoksul öğrencinin uzaktan eğitime erişimi yok.
 
Kız öğrenciler, çevrimiçi eğitimde ek zorluklarla karşılaşıyor. Örneğin, hanede yalnızca bir telefon varsa, kızlardan ziyade oğlanlar tarafından kullanılıyor.Daha ağır bir ev işi yükü birçok kızın eğitime erişimini engelliyor.
 
Eğitim, gelecekteki istihdam fırsatlarının ve kadınların kendi yaşamlarını yönetebilmesinin anahtarı. Bu nedenle öğrenciler okula döndükçe, ülkeler hem kızların hem de oğlanların öğrenme sürecine yeniden katılmalarını sağlamalı. Hibrit eğitim sistemine yatırım yapılırken öğrencilerin pandemi döneminde kaybettikleri zamanı geri kazanmalarına yardımcı olacak temel ve sosyal becerilerin geliştirilmesi desteklenmeli.
 
Artan borçların devletler için endişe verici hale geldiği bir dönemde, bu önlemleri sağlayacak yatırımların yapılması olanaksız gibi gözükse de pandemi sonrası ekonomik sıkıntıların giderilmesinin yolu ekonomik büyümeyi desteklemek ve daha fazla ailenin yoksulluğa düşmesini engellemeye çalışmaktan geçiyor. Doğru politikalarla ülkeler daha güçlü ve daha kapsamlı bir şekilde pandeminin yaralarını sarabilir. Ülkeler, çağımızın en büyük zorluğuna çözüm ararken, kadınları daha güçlü bir COVID-19 sonrası dünyanın temel kurucuları olarak görmeli.
 
 

SHARE: READ MORE

5 March

Yapay zeka iklim değişikliğiyle savaşıyor

*Bu haberi 3 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası organizasyonlar, araştırmacılar ve veri bilimciler, yapay zeka ve büyük verinin yıllardır iklim, biyoçeşitlilik ve hava kirliliğiyle ilgili verilen vaatlerin gerçekleştirilmesinde önemli bir rol oynayabileceğine inanıyor.

Bu inançtan yola çıkarak, 2021 Şubat ayında UNESCO, BM Çevre Programı, Microsoft ve StartUp Inside tarafından ‘AI for the Planet’ zirvesi gerçekleştirildi. Zirvenin ortakları dijital teknolojilerin ve makine öğreniminin artık daha sürdürülebilir ve eşitlikçi bir gezegen inşa etme tartışmalarının dışında bırakılamayacağını belirtiyor.

Zirvenin ortaklarına göre üretim, tarım, enerji, mobilite ve inşaat gibi alanlarda büyük veri, yapay zeka ve dijital teknolojiler kullanmak 2030’a kadar küresel karbon salımının %10-%20 civarında azalmasını sağlayabilir.

Örneğin; UC Berkley araştırmacıları ve Silikon Vadisi yazılım mühendisleri tarafından kurulan ve kar amacı gütmeyen çevre örgütü Watt Time, karbon salımını azaltmak için teknoloji geliştirme üzerine çalışıyor. Watt Time, sürece yapay zeka kullanarak sera gazı emisyonları hakkında yüksek kaliteli veri üretmekle başlıyor. Dünyadaki tüm enerji santrallerinden gelen emisyonları sürekli olarak takip etmeye başlamak ve bu verileri Amerika Birleşik Devletleri hükümeti gibi halka açık hale getirmek için Carbon Tracker ve World Resources Institute dahil olmak üzere diğer kuruluşlarla da birlikte çalışıyor.

Bu teknolojiler ayrıca toplumun sürdürülebilir uygulamaları benimsemesine ve daha doğru tüketim tercihleri yapmasına yardımcı olmak için kullanılabilir. Mila Enstitüsü'nde yapay zeka alanında araştırmalarını sürdüren Sasha Luccioni, "geleceği yakınlaştırarak" değişen iklimin sonuçlarını görselleştirmek için yapay zeka kullanan bir proje üzerinde çalışıyor. Sel, şiddetli yangın veya sis gibi iklimle ilgili olayların evleri ve sokakları nasıl etkileyeceğini yapay zeka yardımıyla görsel olarak yansıtan bu çalışmanın insanları dünyayı korumak için harekete geçireceği umuluyor. Oluşturulan görüntülere ayrıca iklim değişikliği, aşırı hava olayları, yerel ve küresel değişikliklerle ilgili bilgiler, dünyayı kurtarmak ve sanal görüntülerin gerçeğe dönüşmesini önlemek için kişisel ve toplu alınabilecek önlemler eşlik ediyor. 

Luccioni'nin projesi davranış değişikliğini tetiklemek için yapay zekayı kullanırken, Weathernews Incorporated of Japan, bu teknolojiyi UNESCO destekli bir afet önleme programında kullanıyor. Herhangi bir doğal afet öncesinde vatandaşlara uyarı göndermek, afet sırasında ve sonrasında onlarla iletişim kurmak için geliştirilen yapay zeka temelli bir mesajlaşma uygulaması olan Chatbot Japonya'daki yerel hükümetler tarafından da kullanılıyor. Proje, sel, toprak kayması, kuraklık ve depremlerle çevrili bir bölgede hayat kurtarmak için teknlojiye olan ihtiyacın altını çiziyor.

Teknolojinin kullanılabileceği bir diğer alan ise yaratılan değişimlerin ölçümlenmesi. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne ulaşmak için 10 sene kaldığını hatırlatan BM Çevre Programı, çevresel göstergelerdeki ilerlemelerin yeterince iyi ölçülemediğini söylüyor. İcra Direktörü Inger Anderson, yapay zeka, büyük veri ve teknolojinin bu ölçümün geliştirilmesinde yardımcı olabileceğini belirtiyor.
 
Küresel ortalama sıcaklığı endüstri öncesi seviyelerin altına düşürme ve sıcaklık artışını 1.5°C ile sınırlama gibi hedeflerle karşı karşıya olduğumuz bu günlerde, yapay zeka dünyayı korumak ve daha sürdürülebilir bir geleceği güvence altına almak için, emisyonlarla ilgili gerçek zamanlı, güvenilir veriler sağlamaktan felaket önlemeye odaklanmaya kadar birçok alanda önemli faydalar sağlayabilir.
 

SHARE: READ MORE

5 March

Almanya, tedarikçileri çevre ve insan haklarını ihlal eden şirketlere ceza verebilecek!

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Uluslararası tedarik zincirlerinin büyümesi, gelişmekte olan ülkelere şüphesiz önemli faydalar sağladı fakat aynı zamanda, zayıf yasal düzenlemeler nedeniyle zorla çalıştırma ve çocuk işçiliği dahil insan ve işçi hakları ihlalleri, çevresel zarar, arazi gaspı gibi bazı olumsuz etkileri de beraberinde getirdi.
 
Bu olumsuz etkileri azaltabilmek adına Almanya hükümeti, Alman şirketlerine küresel olarak tedarik zincirlerindeki insan hakları ve çevre sorunları konusunda daha fazla sorumluluk yükleyecek olan Tedarik Zinciri Yasası üzerinde uzlaştı. Tedarikçileri asgari çevre ve insan hakları standartlarını karşılamayan şirketlere para cezası vermenin önünü açan yasa tasarısının bu ay Bakanlar Kurulu’na gelmesi ve yaz tatiline girilmeden Federal Meclis’ten geçmesi planlanıyor.
 
Yasa 2023'ten itibaren, en az 3 bin personel istihdam eden 600'den fazla Alman şirketini bağlayacak. 2024'ten itibaren ise binden fazla çalışanı olan yaklaşık 3 bin şirket küresel tedarik zinciri konusunda sorumluluk üstlenmek zorunda kalacak. 500 veya daha az çalışanı olan orta ölçekli şirketler ise yasadan muaf tutulacak. Tedarik Zinciri Yasası 1 Ocak 2023'ten itibaren kademeli olarak yürürlüğe girecek.
 
Yasa tasarısı söz konusu şirketleri doğrudan tedarikçilerinden sorumlu tutarken ara tedarikçilerde yaşanan bir hak ihlali durumunu aydınlatmak ve ortadan kaldırmakla yükümlü kılmakla yetiniyor. Yasaya göre şirketler, tedarikçilerinde çocuk işçiliğine ve zorla çalıştırmaya izin vermeyecek. Adil ücret ödenmesi ve uluslararası sözleşmelerle tanımlanan çalışma ve çevre koruma kurallarının yerine getirilmesinden yükümlü olacak. Bunların ihlal edilmesi durumunda, olay sivil toplum kuruluşları veya sendikalar aracılığıyla Alman yargısına taşınabilecek, ayrıca şirkete maddi yaptırımlar uygulanabilecek. İhlalden sorumlu görülen bir Alman şirketi üç yıla kadar ihalelere katılmaktan menedilebilecek. Federal Çalışma Bakanı Hubertus Heil, şirketlerin ticaret hacminin yüzde 10'una kadar maddi cezanın mümkün olduğunu söyledi, bunun da milyonlarca avro anlamına geleceğini belirtti.
 
Almanya tarihinde önemli bir paradigma değişimi olarak da kabul edilen kanunun Avrupa pazarında Alman şirketleri için bir dezavantaj haline gelmemesi için konuyla ilgili Avrupa Birliği Komisyonu’nun da bağlayıcı bir yasa çıkarması isteniyor. Tedarik Zinciri Kanunu’na ülke içinden gelen en önemli eleştiri ise pandemi gibi bir kriz ortamında şirketlerin yükünün hafifletilmesi gerekirken bu yükün ağırlaşıyor olması.
 
Avrupa Birliği son birkaç senedir çok uluslu şirketleri, tedarik zincirleri için gönüllü olarak sorumluluk almaya teşvik ediyordu. 2011 yılında Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, küreselleşen ticari faaliyetin olumsuz etkilerini önlemek için hükümetlerin ve ticari şirketlerin görev ve sorumluluklarını özetleyen ilk küresel çerçeveyi oluşturan İş ve İnsan Haklarıyla İlgili Yol Gösterici İlkeleri (Guiding Principles on Business and Human Rights- UNGP) oybirliğiyle onayladı. 2011'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından onaylanan bu ilkeler, Nisan 2013'te Bangladeş'teki Rana Plaza'nın çöküşünün ardından daha da önem kazanmış oldu. Sekiz katlı bina, çok uluslu şirketlere hizmet veren giyim fabrikalarıyla doluydu ve daha ucuz fiyatlar için iş güvenliği ihlallerine göz yumuluyordu.
   
İhlallerin en yüksek olduğu bazı sektörlerde, özellikle madencilik endüstrisinde veya kereste çıkarımında, zorunlu düzenlemeler zaten AB düzeyinde kabul edilmişken, diğerleri için teşvik edilen gönüllü yaklaşımın yeterli olacağı umuluyordu. Ancak akademik araştırmalardan, sivil toplum kuruluşlarından ve AB kurumları tarafından yapılan çalışmalardan elde edilen veriler, gönüllü yaklaşımın yeterli olmadığını açıkça ortaya koymakta. Federal Dışişleri Bakanlığı tarafından çokuluslu Alman şirketlerinde yapılan bir anketin sonuçlarına göre, Alman işletmelerinin yalnızca yüzde 22'si, tedarikçilerini insan haklarına uygunluk açısından gönüllü olarak denetliyor. Bu oran Tedarik Zinciri Yasası’nın hazırlanmasında büyük bir tetikleyici oldu.
 
Almanya’daki bu gelişmeler Avrupa Birliği’nde konu hakkında yasal düzenlemeler yapılmasını gündeme getirdi. Avrupa Birliği Komisyonu’nun bu yılki çalışma programı yılın dördüncü çeyreğinde çıkması beklenen kurumsal yönetişim hakkında bir yasa teklifi içeriyor. Şirketlerin tedarik zincirlerinde çevre ve insan hakları durum tespiti yapmalarını içeren yasa teklifi, Komisyonun AB düzeyinde zorunlu bir Tedarik Zinciri Yasası’na gideceğine dair verilen sinyallerden biri. AB tarafından çıkarılacak zorunlu bir mevzuatın tedarik zincirlerinde yaşanan insan hakları ve çevre ihlallerinin önüne geçebileceğine inanılıyor. Bu tür bir mevzuatın, AB pazarında faaliyet gösteren tüm şirketler arasında eşit bir oyun alanı yaratma, yasal netlik sağlama ve etkili uygulama ve yaptırım mekanizmaları oluşturma gibi önemli avantajları olacağı düşünülüyor.
 
Tüm bu gelişmelerle birlikte pandemi tedarik zincirlerinin kırılganlığını gösterdi. Koronavirüs salgını krizi küresel tedarik zincirlerini de derinden etkiledi. Küresel tedarik zincirleri; seyahat kısıtlamaları, üretimi durduran kısıtlayıcı önlemler nedeniyle ciddi şekilde sekteye uğradı. İşgücü piyasaları üzerindeki bu büyük baskı, özellikle gelişmekte olan ülkelerde çalışma standartlarının ve iş güvenliğinin daha da kötüye gitme riskini ortaya çıkardı. Kriz, bu nedenle, küresel tedarik zincirlerinin, daha sürdürülebilir hale gelmesi için yeniden yapılandırılmasını gündeme getirdi.
 
Tedarik Zinciri Yasası'nın yürürlüğe girmesi bütün tedarikçi ülkeler kadar Türkiye'yi de etkileyecek. Rusya ve Çin'in ardından Almanya, Türkiye'nin en fazla ithalat yaptığı üçüncü ülke. Ayrıca 1980'den bu yana yaklaşık 15 milyar 500 milyon dolar yatırım ile Almanya Türkiye'deki en büyük yabancı yatırımcılar arasında geliyor. Türkiye'de faaliyet yürüten Almanya veya Türkiye iştiraki olan Alman şirketlerin sayısı 7 bin 150'yi geçti.
 
Almanya’daki bu gelişme tedarik zincirlerinin daha sürdürülebilir olması için atılan önemli bir adım. Etkisini sadece Almanya’da hissettirmeyecek olan yasa tedarik zincirlerine küresel ölçekte düzenlemeler gelmesinin de yolunu açıyor.
 
 
 

SHARE: READ MORE

19 February

Prens Charles’ın ‘doğayı kurtarma planı’: Terra Carta

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz ay Prens Charles, Paris’te düzenlenen One Planet Summit toplantısından önce Terra Carta (Earth Charter) isimli bir bildirge açıkladı. Prens Charles bu bildirge ile beraber iş dünyasını sürdürülebilir bir kalkınma için iş birliğine davet etti ve şirketlerin bildirgeyi imzalamalarını ve bildirgede belirtilen aksiyonları hayata geçirmelerini istedi.
 
800 yıl önce kabul edilen ve temel haklar bildirgesi olarak bilinen Magna Carta'ya atıf yaparak Terra Carta olarak adlandırılan 17 sayfalık bu bildirge, Sustainable Markets Initiative (SMI) bünyesinde yayımlandı. SMI ise, 2020 yılında Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda Prens Charles tarafından başlatılan bir girişim. Girişimin amacı açıkladığı 10 maddelik aksiyon planı çerçevesinde iş dünyasından katılımcılar ile birlikte daha sürdürülebilir bir gelecek için stratejiler ve eylem planları ortaya koymak. Bu amaç çerçevesinde inisiyatifdüzenli olarak sektör bazlı yuvarlak masa toplantıları düzenliyor.
 
Terra Carta, 2030 yılı için artan küresel iklim ve biyolojik çeşitlilik kriziyle mücadele etmek için iş dünyasının, kaynaklarını ve araçlarını nasıl kullanmaları gerektiği yönünde 5 kısım ve 10 madde etrafında şekillenen bir yol haritası ve yüze yakın aksiyon sunmakta.
 
Prens Charles’a göre bildirge "bir kurtarma planının temelini sunuyor" ve bildirgeyi destekleyen firmalar, iddialı ara hedeflerin yanı sıra 2050'ye kadar veya daha erken bir tarihte karşılanacak net sıfır emisyon hedeflerine duyulan ihtiyacı kabul etmeyi taahhüt ediyor.
 
Bildirgenin ortaya sunduğu eylem planları, hedeflenen değişimin lokomotifi olabilecek tüketici talebini ortaya çıkarmayı, yatırımı doğal ve temiz teknoloji çözümlerine yönlendirmeyi ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek için "iddialı fakat pratik bir eylem" başlatmayı hedefliyor.
 
"Küresel ekonomimizi dönüştürmek için gerekli olan inovasyonu, ölçeği ve kaynakları seferber edebildikleri için, özellikle endüstri ve finans sektöründeki kişileri bu ortak projeye pratik liderlik sağlamaya teşvik edebilirim." diyerek bildirgeyi yayınlamaktaki kendi motivasyonunu ortaya koyan Prens, "Terra Carta, doğayı, insanları ve gezegeni küresel değer yaratmanın merkezine koyan bir kurtarma planının temelini sunuyor. Doğanın değerli, yeri doldurulamaz gücünü özel sektörün dönüştürücü yenilikleri ve kaynakları ile birleştirecek bir plan." cümleleriyle Terra Carta ile bildirgesi ile nasıl bir yol izleneceğini ortaya koydu.
 
Konulan hedeflerin ve iş dünyasına yapılan çağrıların yanında bildirgenin üçüncü maddesinde Terra Carta’da belirlenen hedeflere nasıl ulaşılacağına da yer verildi.
 
Buna göre;
 
- Doğayı, insanları, dünyayı, eşitlik ve refahı kapsayacak şekilde sürdürülebilirlik kavramının sıfır salım hedeflerinin ötesinde tekrardan tanımlanması
- 2030'a kadar karada ve su altında biyoçeşitliliğin en az %30'unun ve 2050'ye kadar %50'sinin korunması ve biyoçeşitliliğe verilen zararlar için iyileştirme çalışmalarının yapılması
- Özel sektörde sürdürülebilir geçiş ve yeşil yatırımı teşvik etmek için tüketici ve hissedar talebinden yararlanılması, Terra Carta’da belirtilen hedeflere ulaşmak için uygulanacak yöntemler arasında.
 
Terra Carta ile birlikte eş zamanlı olarak Natural Capital Invesment Alliance adında bir fon da hayata geçirildi. Bu fon ile birlikte doğal sermaye yatırımı için "ortak bir dilin" geliştirilmesi ve 2022’ye kadar varlık sınıflarında bulunan 10 milyar dolar değerinde finansmanın doğal sermaye için mobilize edilmesi planlanıyor. Gelecek 10 yıl boyunca, dünya çapında elde edilen ilerleme ve değişimi analiz etmek ve göstermek adına SMI, Terra Carta bünyesinde gerçekleşen ilerlemeyi, yıllık olarak güncelleyecek ve raporlayacak.
 
Bildirge Apple’ın eski baş tasarımcısı Sir John Ive tarafından tasarlandı. Prens Charles bildirgede tüm dünyadaki CEO’lara seslenerek, küresel mücadelede onların desteğini istiyor. Katılım için sektör ve ülke sınırı bulunmamakta. Bununla birlikte Terra Carta, Blackrock, EON, Eurasian Resources Group, Unilever, Bp, Bank of America, AstraZeneca, Schorders, EY ve HSBC’nin yanında farklı sektörlerden pek çok şirket tarafından destekleniyor.
 
Terra Carta’nın destekçi olmak isteyen şirketlerden, şirket ve CEO’larının bilgilerini info@sustainable-markets.org mail adresine göndermeleri isteniyor. Katılımcı (imzacı) olmak isteyen şirketlerin ‘Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) itibarlarının’ ve güvenilirliklerinin yüksek olması bekleniyor.
 
Terra Carta bildirgesine buradan, bildirgeyi özetleyen dokümana ise buradan ulaşabilirsiniz.  
 

SHARE: READ MORE

19 February

Platform ekonomisine yeni bir bakış

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Donald Trump’ın destekçilerinin ABD Kongre Binası’nı basmasıyla birlikte Facebook ve Twitter’ın halkı şiddete teşvik ettiği gerekçesiyle Trump’ın sosyal medya hesaplarını kapatması, Big Tech'in yol açtığı siyasi gücü görmezden gelmenin imkansız olduğunu gösterdi. Sosyal medya platformlarının sahip olduğu siyasi güce dair tartışmalar yeni başlamış olsa da ekonomik güçleri tartışılmayacak kadar büyük. ABD'nin en büyük beş teknoloji platformunun (Alphabet (Google), Amazon, Apple, Facebook ve Microsoft) toplam piyasa değeri 2020'de 2,7 trilyon dolar arttı. Tesla'nın S&P 500'e eklenmesiyle Big Six adını alan teknoloji firmaları, endeks değerlemesinin neredeyse dörtte birini oluşturuyor.
 
Pandemide teknoloji firmalarının önemi artmış olsa da Big Tech ile ilgili sorgulamalar devam ediyor. Bu teknoloji platformlarının güçlerini kötüye kullandığı, tüketici mahremiyetini kullanarak kâr elde ettiği, rekabeti ortadan kaldırdığı ve potansiyel rakipleri satın aldığı konusunda giderek artan bir fikir birliği var. Bu nedenle konuyla ilgili pek çok önlem alınmaya başlandı bile. Örneğin, Birleşik Krallık'ta, bir uzman paneli, Google gibi büyük şirketlerin bölünmesi gerekip gerekmediğine ve düzenleyici kurumların Big Tech'i dizginlemek için nasıl güçlendirilebileceğine dair bir soruşturma yürütüyor. OECD, dijital inovasyondan elde edilen değeri ölçmek ve önde gelen teknoloji platformlarını vergilendirmek için yeni küresel standartlar oluşturmaya çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise uzun bir kongre soruşturması, bu platformların kapsamlı bir düzenleyici gözetimi gerektirecek kadar çok pazar gücü topladıkları sonucuna vardı.
 
Tüm bu sorunlar, daha iyi bir platform ekonomisini inşa etmek için ne tür bir inovasyon ekosistemi olması gerektiği sorusunu beraberinde getiriyor.
 
Big Tech ve değişen pazar yapısı
 
1970'lerden itibaren, bir pazarın sağlıklı olup olmadığını değerlendirmek için tüketicileri dezavantajlı duruma sokan uygulamalar tespit ediliyordu. Ancak Google, Amazon, Facebook gibi platformların hizmetlerini “ücretsiz” sunmasıyla bu denklem değişti.  Alışılmışın aksine bu pazarlardaki ana değer kaynaklarından birini, reklamları belirli kitlelere yönlendirmek için kullanıcı verilerini toplamak oluşturuyor. Bu nedenle, düzenleyicilerin denklemin diğer tarafına, özellikle de hizmet sunanlara bakması gerekiyor. Tüketiciler doğrudan zarar görmese bile Google'ın içerik oluşturuculara, Amazon'un satıcılara, Uber'in sürücülere nasıl davrandığına bakmak büyük önem taşıyor.
 
Örneğin, internet aramasında tekel konumunda olan Google, web içerik sağlayıcıları ekosistemine giden reklam gelirlerini kendisine yönlendirmek için internet trafiğini kendi lehine olacak şekilde tasarlayabilir. Alıcı tercihleri, arama sorguları vb. konularda zengin bir veri içeriğine sahip olan Amazon, kendisine ait ürünleri tüketiciye sunarak mevcut satıcıları görünmez kılabilir. Burada ana sorun platformların, ekosistemlerindeki satıcıları ve içerik sağlayıcıları güçsüzleştirmek ve sömürmek için konumlarını kullanabilmesinde yatıyor.
 
Her koşulda, teknoloji platformlarının oluşturduğu yeni ekonomik düzen, geleneksel çevrimdışı ve tek taraflı pazarların ekonomisinden farklılaşıyor. Bu nedenle, politika yapıcıların en temel varsayımlarından bazılarını yeniden gözden geçirmelerine ve platform gücünü net bir şekilde tanımlayacak yeni pazar gücü ölçütlerinin geliştirilmesine ihtiyaç var.
 
Kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçiş
 
Platformlar söz konusu olduğunda en temel sorunlardan bir tanesi verinin değerinin, veri üreten bir hizmet sağlayarak yaratılan değerden nasıl farklılaştığını belirlemek. Google'ın kurucu ortakları Larry Page ve Sergey Brin'in 1998 tarihli bir makalede öngördüğü gibi, reklam veya üçüncü partilerden hizmet alma durumunda temel odak, kullanıcılar için değil, reklam verenler için üretilen değere kayabilir. Bu nedenle belirli bir hizmetin tasarımından en çok kimin yararlandığını sormak büyük önem taşıyor.
 
Teknoloji platformlarının zenginlik yarattığı gerçeği, kamusal değer yarattıkları anlamına gelmiyor. Büyük miktarda veriye ve ağ etkinliklerine erişimi olan bir firma, teoride, konumunu sosyal refahı iyileştirmek için kullanabilir. Ancak, ürün ve hizmetlerin performansı da dahil olmak üzere reklam geliri oluşumunu diğer her şeyin üzerinde ödüllendiren bir iş modeli çerçevesinde çalışıyorsa, bunu yapması olası değildir. Platform ekonomilerini değer çıkartan değil, değer yaratan bir şekilde yeniden tasarlamak için yaratılan servetin “nasıl” yaratıldığına bakmak gerekiyor.
 
Yeni bir ekonomik temel oluşturmak, hissedar modelinden kamusal değer yaratımının önceliklendirildiği bir paydaş modeline geçişi gerektiriyor. Bundan sonraki süreçte, servet üretiminin toplumu gerçekten iyileştirip iyileştirmediği ve sosyal problemlere yanıt verme yeteneğini güçlendirip güçlendirmediği konularının da sorgulanması gerekiyor.
 
Kamu sektörü ne yapmalı?
 
Tartışılan konuları ele almaya başlamanın birkaç yolu var. İlk olarak, teknoloji ve inovasyon ekosisteminin yönünü belirlemek için koordineli endüstriyel ve düzenleyici politikalara duyulan ihtiyaca işaret edilmesi gerekiyor. Kilit nokta, devletin pazarları yaratmak ve şekillendirmek için girişimcilik potansiyelinin farkına varmasında yatıyor. Çünkü tarihsel olarak, kamu yatırımı, bugün internet de dahil, birçok teknolojinin temelini oluşturuyor. Platformların yönetimi söz konusu olduğunda, değerin nasıl yaratıldığını ve tahsis edildiğini belirlemede proaktif bir rol üstlenmeye yatkın girişimci bir devlete ihtiyaç var.
 
İkinci önemli adım, Big Tech platformlarının çeşitli veri çıkarıcı özellikleri arasında ayrım yapmaya başlamak. Platform tabanlı modellerin mutlaka veri çıkarıcı olması gerekmez, fakat bunlar genel olarak veri yoğunlukludur. Bu nedenle verilerin nasıl kullanıldığı ve ilk etapta hangi verilerin toplandığı önemli soruları oluşturmakta. Şu anda reklam tabanlı var olan bu sistemin reklamlar olmadığı durumda nasıl görünebileceğinin düşünülmesi gerekiyor. Ve ortaya şöyle bir soru çıkıyor: Kullanıcılardan kesin rızaları olmadan ayrım gözetmeksizin veri toplamak artık geçerli değilse, dijital girişimler zamanlarını ve enerjilerini nasıl ve nereye yönlendirecekler?
 
Son olarak, kamu sektörünün kendisine yeniden yatırım yapmaya başlaması önemli bir adım olabilir. Çevrimiçi platformları yönetmek konusunda devletin, yeni riskleri anlamak ve bunlara etkili bir şekilde yanıt vermek için kendi kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. Big Tech'in kendisinin kamu sektöründeki dijital dönüşümünü yönlendirmesi, devletin gelecekteki düzenleyici ve operasyonel bağımsızlığı için sorun oluşturabilir.
 
Gelinen nokta itibarıyla, özel hayatının gizliliğine saygı duyan, insanı geliştiren bir platform ekonomisine sahip olmanın ne anlama geldiği hakkında daha derin düşünmenin tam zamanı.
 

SHARE: READ MORE

19 February

İklim Değişikliğiyle Savaşta Yeni Bir Araç: Yönetici Primleri

*Bu haberi 4 dakika içinde okuyabilirsiniz.

Çevresel, Sosyal ve Yönetim (ÇSY) konuları, organizasyonların iş stratejileri, operasyonları ve ürün/hizmetlerine giderek daha fazla entegre ediliyor. Willis Towers Watson tarafından gerçekleştirilen küresel yönetim kurulu ve üst düzey yöneticiler araştırması, katılımcıların yüzde 70 ila 80'inin ÇSY önceliklerini belirlediğini ve bunlara yönelik uygulama planları geliştirdiğini ortaya koyuyor. Ancak henüz bu planları hayata geçirebilenlerin oranı %48 olduğundan, şirketlerin birçoğunun ÇSY yolculuklarının farklı aşamalarında olduğunu söylemek mümkün.  

Birçok kuruluş ÇSY ilkelerini benimsemiş olsa da yöneticiler ve yönetim kurulları, özellikle iklim krizi risklerine yönelik paydaşların taleplerini karşılamak için daha fazlasını yapabilir. ÇSY ilkelerini güçlendirmenin etkili bir yolu sorumlu liderliği yeniden tanımlamaktan geçiyor. Liderleri iklim değişikliğini ele almaya ve organizasyonlarını daha sürdürülebilir hale getirmeye yönlendirmenin en etkili araçlarından birini ise prim ve teşvik programlarına iklim eylemi ölçütlerinin dahil edilmesi oluşturuyor.

Dünya Ekonomik Forumu (WEF)’in kurullar için etkin iklim yönetimi konulu bir yayınına göre üst yönetim ekipleri için parasal teşvikler, zaman içerisinde direnç ve refaha katkıda bulunan uzun vadeli kurumsal hedeflere bağlanmalı.

Yönetici primlerine ÇSY entegrasyonu
Yatırımcılarda, müşterilerde ve şirketlerde sürdürülebilirliğe dair bilinç giderek artış gösterse de birçok kurumun yönetim kurulu henüz iklim bilincini organizasyonlarına adapte edebilmiş değil. Şirketlerin kamuya açtıkları raporların analizi, Avrupa’nın önde gelen 350 şirketinin yaklaşık %11’inin teşvik planlarına CO2 salımlarının dahil olduğunu gösterirken ABD S&P 500 şirketlerinde bu oran yalnızca %2. Bununla birlikte şirketlerin %40'ı ÇSY konularını uzun vadeli teşvik planlarına dahil etmeyi planladığını belirtiyor.

ÇSY ölçütlerinin yönetici prim programlarına dahil edilmesindeki ana zorluklar hedefleri seçmek, performans ölçütlerini belirlemek ve tanımlamak ve anlamlı bir değişim yaratmak için gerekli zaman aralıklarını tespit etmek olarak belirtiliyor. Bu yanıtlar göz önüne alındığında, standardize edilmiş iklim değişikliği ölçütlerinin eksikliğinin, iklim değişikliğinin yönetici primlerine dahil edilmesini engellediğini varsaymak doğru olur. Her endüstri farklı olduğundan, iklim eylemlerini teşvik edecek ölçütlerin sektörlere göre özelleştirilmesi de ayrıca dikkat edilmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor.

Yönetici primleri ve iklim eylemi arasında bağlantı kurmanın farklı yolları
İklime yönelik ilgili eylemleri yönetici teşvik planlarına katmayı planlayanlar için uygulanabilecek çeşitli yöntemler bulunuyor:

Alt sınır belirlenmesi, iklime bağlı sürdürülebilirlik ölçütlerini uygulamaya yeni koyan, yüksek CO2 emisyonlarına sahip şirketler için en uygun yöntemi oluşturur. Bu kapsamda prim planı doğrultusunda ödemelerin yapılması adına CO2 için temel bir seviye belirlenebilir.

Bireysel performans derecelendirme düzenleyicisi, bir bireyin rolüne göre uyarlanabilir ve daha nitel veya stratejik iklim değişikliği hedefleri için bakış açısını iyileştirebilir. Ancak ortak bir maddi hedefe ulaşmayı amaçlayan katılımcıların iş birliğini zorlaştırabilir.

Plan düzenleyiciler, "nasıl" ve "ne" sorularını dikkate alan bağımsız ölçümlerdir. Bir düzenleyici, tüm kısa dönem (STI) ve uzun dönem (LTI) prim ödemesinin belirli bir yüzde oranında artırılmasına veya azaltılmasına izin verebilir. Temel hedef karşılanırsa, o zaman hiçbir değişiklik yapılmaz ve STI veya LTI kararı diğer ölçütlere göre yapılır.

KPI'lar, iklim değişikliğinin önemini vurgulayan ve genellikle kolayca iletişimi yapılabilen ve ölçülebilir hedefleri olan doğrudan bir ölçü sağlar.

LTI planlarındaki KPI'lar, ölçülebilir sonuçlar elde etmek için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyulduğunda (karbon emisyonu azaltımı gibi), bu yöntem en uygun bağımsız iklim değişikliği ölçümlerini sunar. Bununla birlikte, bir dezavantaj olarak, performans süresinin uzunluğu sürdürülebilirlik sonuçlarına ulaşma ivmesini azaltabilir.

Bağımsız teşvik planlarının diğer teşvik planlarından farklı olarak, tek amacı sürdürülebilirlik performansını ölçmek ve iklim riskini azaltmaktır. Performansa daha uzun-vadeli bakılmasına yardımcı olur.

Çoğu karbon salımı azaltma hedefi daha uzun vadeli bir bakış açısı gerektirdiğinden tipik yıllık ve üç yıllık teşvikler bu hedeflerle doğrudan uyumlu olmayabilir. Bununla birlikte, kısa vadeli teşvikler bile kurum kültürü açısından önemli bir etkiye sahip olacaktır. Ancak, genellikle büyük sermaye yatırımlarıyla ilişkilendirilen daha uzun vadeli karar verme süreçlerini (örneğin, 10 yıllık bir hedef dönem) teşvik etmek ve bu kararların önemini vurgulamak için şirketler, yalnızca karbon salımını azaltmaya odaklanan, hiper-uzun-vadeli teşvik planları da sunabilir.
Bu tür teşvik düzenlemelerini uygulamak kolay olmayacaktır. Ancak iklimle ilgili ölçümler koymak itibara sağladığı katkıya ek olarak, azaltılmış enerji tüketimi ve israf yoluyla şirketlere ayrıca yatırım geri dönüşü sağlayabilir. Yönetici teşviki, yeniliği güçlendirmek için her zaman etkili bir araç olmuştur. Şimdi ise bu gücü, iklim karşısında dirençli bir geleceğe doğru ilerleyişi cesaretlendirmek için kullanmalıyız.
 
 

SHARE: READ MORE

18 February

Hava kirliliği sandığımızdan daha ölümcül olabilir!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

16 Aralık'ta Londra'daki Southwark Coroner's Mahkemesi, hava kirliliğinin dokuz yaşındaki Ella Adoo-Kissi-Debrah'ın yaşamanı yitirmesinde "ciddi bir katkısı" olduğunu tespit etti. Ella'nın evinin yakınındaki NO2 seviyeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Birliği yönergelerinde belirtilen değerin üstündeydi.
 
Kamu hukuku alanında uzmanlaşmış bir avukat olan David Wolfe QC, "Bu kararın diğer mahkemeler üzerinde bağlayıcı bir etkisi olmamasına rağmen, hava kirliliğinin ölüme sebep olmasının ilk kez yasal olarak tanınması adına önemli. Bu karar, hava kirliliği konusunda daha fazla aksiyon alınması için baskı yapan aktivistlere referans olacaktır. Aynı zamanda, araç trafiği gibi kirletici faaliyetler hakkında kararlar alan kamu kurumlarının veya kendileri ciddi derecede hava kirliliğine neden olan kamu ve özel kuruluşların aksiyon almalarını tetikleyebilir." diye belirtti.
 
Ulusal ve küresel ölçekte epidemiyolojik araştırmalar yürüten, hava kirliliği konusunda hükümet danışmanı olan Profesör Gavin Shaddick, hava kirliliğinin zararlı etkilerinin anlaşılmasının ve aktarılmasının genellikle zor olduğunu belirtti. Ayrıca, "Bu son derece üzücü vaka, hava kirliliğinin etkilerini aşağıdan yukarıya bir şekilde düşünmemize yardımcı olacak; bireyler üzerindeki etkiler, toplum düzeyindeki sağlık etkileri hakkındaki tahminlerin oluşturulmasına destek sağlar.” diye ekledi.
 
Bu üzücü vaka, hem Birleşik Krallık'ta hem de uluslararası düzeyde hava kirliliğinin sağlık üzerindeki olumsuz etkilerine ciddi bir kanıt sunuyor. Otomobillerden, kömür santrallerinden ve fosil yakıtlarla çalışan diğer makinelerden etrafa saçılan küçük parçacıklarının küresel sağlık açısından zararlı olduğunu uzun zamandır biliyorduk. Ancak şimdi bilim insanları, bu parçacıkların daha önce düşünülenden daha fazla insanın ölümüne sebep olduklarını keşfettiler. Environmental Research dergisinde yayımlanan yeni bir araştırmada, 2018 yılında dünyadaki yaklaşık her beş ölümden birinin nedeninin fosil yakıt kirliliğinin olduğu ve yani fosil yakıt kirliliğinin toplamda 8,7 milyon insanın ölümüne sebep olduğu tahmin ediliyor.
 
Global Burden of Disease Study’nin önceki tahminlerine göre 2,5 mikrometreden küçük ya da insan saçından 30 kat küçük partiküllerin sebep olduğu kirlilikten dolayı hayatını kaybeden insan sayısı, yeni tahminin neredeyse yarısıydı. Bu mikro boyuttaki partiküller, solunum yolu ile akciğerin derinliklerine ve hatta kan dolaşımına bile girebiliyor. Dolayısıyla kirliliğin, bazı kalp ve göğüs hastalıkları ile bağlantı olduğunu söylemek mümkün.
 
Geçmişte yapılan araştırmalarda, bu tür bir hava kirliliğinin küresel boyutunu tahmin etmek için uydu ve yer yüzü verileri inceleniyordu. Ancak bu tahminler sonucu elde hava kirliliği verilerinin ne kadarının fosil yakıtlar kaynaklı ne kadarının da orman yangınları gibi diğer eylemlerden kaynaklı olduğu ile ilgili net bir ayrım yok. Harvard Üniversitesi ve Leicester Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından yürütülen çalışmanın yazarlarından birisi olan Karn Vohra, “Bizim elde ettiğimiz sonuçlar, genellikle tüm kaynakların sebep olduğu toplam bir hava kirliliği verisini temsil eder ve toz, orman yangını ve fosil yakıtlar gibi alt kırımlarda sonuçları tespit etmek oldukça zordur.” diye belirtiyor.
 
Araştırmacılar, geçmişteki araştırmalarda kullanılan yöntem olan uydu verilerini ele almak yerine Harvard Üniversitesi ve Washington Üniversitesi'nden bilim insanları tarafından tasarlanan atmosferik kimyanın küresel bir üç boyutlu modelini kullandılar. Dünyayı 50'ye 60 kilometrelik hayali parçalara böldüler ve ardından kirlilik seviyelerini anlamak için fosil yakıt salımları ve hava koşulları hakkında yerel verileri modele dahil ettiler. Ardından, yüksek hava kirliliği seviyelerinden kaynaklanan ölümleri tahmin etmek için en son epidemiyolojik modelleri kullandılar. Güncellenen sağlık riski değerlendirmeleri, geçmişte olduğundan daha yüksek ölüm sayılarını tahminlerinde bulunuyor. Sayıların daha da yüksek olması ise oldukça olası. Çünkü bahsettiğimiz yeni çalışma yalnızca fosil yakıtlara odaklandığı için hava kirliliğinden kaynaklanan toplam ölüm sayısı kesinlikle daha yüksek olduğunu söylemek mümkün. Vohra, en kirli şehirlerde sağlık etkileri üzerine daha detaylı araştırmaların yürütülmesi gerektiğini söylüyor. 
 
Bu araştırma sonucu elde edilen veriler, ülkelerin iklim değişikliği nedeniyle karbon salımlarını azaltma planlarını açıkladığı bu dönemde yenilenebilir enerjiye daha hızlı bir geçişin gerektiği konusunda iyi bir argüman sunabilir. Yenilenebilir enerjiye geçiş, özellikle Hindistan ve Çin'de hava kirliliği açısından oldukça olumlu etkiye neden olabilir. Hava kirliliği kaynaklı ölümlerin yaklaşık %60'ının Çin ve Hindistan'da gerçekleştiği tahmin ediliyor. Vohra, "Bu iki ülke fosil yakıt kullanımlarını kontrol ederse, çok önemli bir etki olacaktır" diye ekliyor. Bu noktada önemli olan bir diğer konu ise ülkelerin, kirliliği başka yerlere ihraç etmekten de kaçınmaları gerektiği. 2060 yılına kadar karbon nötr hale gelmeyi planlayan Çin'in kömür kullanımını azaltması bekleniyor, ancak Pakistan ve Bangladeş gibi ülkelerde yeni kömür santrallerine yatırım yapmayı da bırakması gerekecek.
 

SHARE: READ MORE

12 February

ÇSY etkilerini ölçmek imkansız mı?-

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Şirketlerin hayatta kalmaya devam edebilmesi için dünya üzerindeki etkilerini düşünmeleri ve yönetmeleri gerektiği konusundaki bilinç, şirketler, yatırımcılar ve hissedarlar nezdinde giderek artıyor. Bunun kanıtlardan biri de küresel çapta profesyonel olarak yönetilen varlıkların üçte birinin (yaklaşık 30 trilyon dolar) Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerine tabi olması.

Sürdürülebilirlik artık en önemli hedef olarak tanımlanıyor ve bu amaca ulaşmanın yolunun da ÇSY faaliyetlerini ve etkilerini ölçmekten geçtiği düşünülüyor. Bu kriterleri ölçmenin ve puanlamanın şirketlerin performanslarını iyileştirmek için önemli bir teşvik sağlayacağı konusunda çoğu kişi hemfikir.
Ancak, şu anda sahip olunan ÇSY ölçme yöntemleri dar bir bakış açısına sahip. Bu yüzden de şirketlerin sosyal ve ekonomik sistemlerinin karmaşıklığını yansıtmakta yetersiz kalıyor. Peki bu yöntemleri iyileştirmek için neler yapabiliriz?

Dikkat: Ölçümler yanıltıcı olabilir!

ÇSY ölçüm sistemleri, yönetim kurullarında yer alan kadın sayısı gibi girdi olarak nitelendirebileceğimiz ölçüleri yakalamada oldukça başarılı. Ancak, girdileri yakalayan ölçüm sistemleri sonuçları (çeşitlilik içeren karar verme süreçleri) ve etkileri (kararlar sonucu yaratılan sosyal değer) ölçme noktasında yetersiz kalıyor. Bunun yerine bir neden-sonuç ilişkisi kurarak yönetim kurulunda kadın sayısının artmasının daha iyi sonuçlar getireceği varsayılıyor. Bu yüzden doğru iç görüleri yakalayabilmek ve süreçleri doğru anlamak için rakamlara odaklanmanın ötesinde neden ve nasıl gibi sorularla daha derin bir düşünme biçimine sahip olmak gerekiyor.

Ölçümlerin bizi yanıltma ihtimali olan bir başka alan da neden-sonuç ilişkisine odaklanıp problemlere yanlış çözüm üretme durumu. Buna örnek olarak 1970’lerde Amerikan hükümetinin otomobil üreticilerini daha yüksek yakıt tasarrufuna sahip araçlar üretmesi konusunda zorunlu tutması verilebilir. Hükümet salımları düşürmek için belli bir standart belirleyerek şirketlerin performansını bu standartlara göre ölçmeye başladı. Ancak, binek araçlara, kamyonetlere kıyasla daha sıkı tasarruf standartları koyulduğu için otomotiv sektörü kısa bir süre sonra üretimlerini büyük bir oranda SUV tipi araçlara kaydırdı. Bu durum hem salımların istenen oranda düşmesini engelledi hem de trafik kazaları gibi beklenmeyen olumsuz etkilere yol açtı. Bu örnekte görüldüğü gibi karmaşık süreçlerin yalnızca küçük bir kısmına odaklanmak, yanlış çözümler üretilmesine yol açabiliyor.

Bir diğer yanlış varsayım ise daha kolay ölçülebilen metriklerin daha değerli olduğunun düşünülmesi. CO2 eşdeğeri salımlar buna örnek verilebilir. Kolay ölçülmesinin yanı sıra tek bir sayı kullanılarak çeşitli sera gazı salımlarının yarattığı etki yansıtılabiliyor. Ayrıca CO2 eşdeğeri salımlar ölçüldükten sonra karbon fiyatı cinsinden paraya dönüştürülebiliyor, bu da şirketler ve faaliyetler arasında karşılaştırma yapmayı mümkün kılıyor. Ancak biyoçeşitlilik ve habitat üzerinde meydana gelen etkileri ölçmek ise çok daha güç. Hangi şirketin/faaliyetin biyoçeşitliliğin azalması üzerinde, ne kadar etkisi olduğunu ölçmek çok çeşitli faktörlerin devreye girmesi nedeniyle karmaşık bir süreç yaratıyor.        

Ölçümlerin ötesinde bir yaklaşım mümkün mü?

ÇSY ölçümlerinin çeşitli konularda yetersiz kalması şirketlerin bu ölçümleri yapmasına engel olmamalı. Öte yandan bahsedilen bütün bu endişeler doğrultusunda ölçümler yapılırken farklı faktörler de göz önünde bulundurulmalı.

İç görülere odaklanmak: Altta yatan süreçleri anlayabilmek için şirketler odak faaliyet alanlarıyla ilgisi olan konuları derinlemesine incelemeli ve etkilerini artırmak için neden-sonuç ilişkilerini daha iyi anlamaya çalışmalı.
Daha geniş bir bakış açısına sahip olmak: Daha uzun vadeli düşünmek için geniş bir bakış açısına sahip olmak önemli. Bunun için paydaşların farklı bakış açılarını dikkate alması, organizasyonel sınırların dışına çıkması ve sistematik konulara iş birlikçi yaklaşması gerekiyor.
Öğrenerek gelişmeye devam etmek: Yalnızca ölçümlere bağlı kalmadan, sosyal değer yaratacak bir amaç uğruna çalışmaya ve harekete geçmeye devam edilmeli.
 

SHARE: READ MORE

12 February

Shenzhen Borsası’nın yoksullukla mücadelesi

“Çin pırasasının ana vatanı” olarak bilinen Wushan, toplam köy sayısının %82’sini oluşturan 282 yoksul köy ile Çin’deki en yoksul ilçelerden biri olma özelliği taşıyordu. Ancak, Shenzhen Borsası (SZSE) tarafından gerçekleştirilen bir program sayesinde 2019 yılında yoksulluk sınırının altındaki nüfusun 122.000’den 5715’e düşmesiyle Wushan yoksulluk listesinden çıkartıldı.

SZSE, 2002 yılında yoksullukla mücadele etmek için başlattığı çabaları 2013 yılında Wushan’a odaklayarak buraya özel 8 yıllık bir plan tasarladı. Sermaye piyasasından faydalanan SZSE, bu program için özel bir ekip kurdu ve SZSE’den 4 üst düzey personel Wushan İlçesi vali yardımcıları olarak geçici olarak göreve atandı. Ayrıca, 18 genç çalışan da yoksullara yardım eden ekibin parçası oldu. Bununla birlikte SZSE, Wushan’a doğrudan 53,6 milyon yuanlık bir finansman sağladı, yoksulluğu azaltmak üzere 30 proje hayata geçirdi, firmaların desteğini almak üzere 2,37 milyar yuanın finansmanı için piyasa katılımcılarına rehberlik yaptı, ve Wushan şirketlerine kurumsal tahvillerle birlikte Varlığa Dayalı Menkul Değer ürünleri sundu.

Mikro-küçük ve orta büyüklükteki işletmelere destek

Çin’deki birçok başka bölge gibi Wushan’ın ekonomisi de önemli oranda mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere dayanıyor. Ancak, zayıf endüstri altyapısı ve büyük yerel işletmelerin eksikliği büyük ölçekli ve standartlaştırılmış üretimin önündeki en büyük engelleri oluşturuyor. Mikro küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin ve aile şirketlerinin büyümesinin önünde ise yetersiz finansman kanalları ve katı kredi kuralları gibi engeller bulunuyor.
Finansal kaynaklarla Wushan arasındaki boşluğu doldurmak için SZSE, China Construction Bank ve China Foundation for Poverty Alleviation ile birlikte “SZSE Banka Hattı” ve “SZSE Çiftçi Desteği” isimli iki inovatif proje hayata geçirdi. “SZSE Banka Hattı” yüksek kaliteli tarım ürünleri geliştirmek için çiftçileri bir araya getirerek rekabet avantajı oluşturmaya ve önde gelen işletmeleri desteklemeye odaklandı. Bu proje kapsamında 103 milyon yuan (15,8 milyon dolar) değerinde 35 ayrı kredi sağlayan SZSE toplam 14 mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmeyi destekledi. “SZSE Çiftçi Desteği” ise çiftçilere finansal yardım sağlamaya odaklanarak 80 milyon yuan (12,4 milyon dolar) değerinde krediyle 5451 yoksul çiftçiye yoksulluktan kurtulup kendi işlerini kurmaları için başlangıç sermayesi sağladı.
SZSE’nin uzman ekipleri ayrıca toplumun finansal okuryazarlığını geliştirmek ve yerel işletmelerin sermaye piyasalarından daha fazla yararlanmasını sağlamak adına finansal destek konulu eğitimler gerçekleştirdi.

Sürdürülebilir kalkınmaya katkı

Mikro, küçük ve orta büyüklükteki işletmelere verilen desteklerin yanı sıra SZSE, temel ihtiyaçların da yoksulluktan kurtulmada çok önemli bir rol oynadığının bilinciyle eğitim, tıbbi bakım ve barınma gibi temel ihtiyaçlar için de fon sağladı. SZSE ayrıca özel sektörün gücünü kullanarak, piyasa kaynaklarının dinamik ve güçlü bir ekonomi inşa etmek için kullanılmasını sağladı. Örneğin SZSE’de listenen, önde gelen e-ticaret şirketlerini Wushan’a tanıtarak yeni iş modellerini teşvik etti.
SZSE’nin Wushan ilçesinde uyguladığı yoksullukla mücadele programı Çin’in yoksulluğa karşı verdiği savaşta göstermiş olduğu başarı için güzel bir örnek oluşturuyor. 1978’de yoksul kırsal nüfus 770 milyona ulaşmışken ve yoksulluk oranı %97,5 iken 40 yıl süren çalışmalar sonrasında Birleşmiş Milletler’in Binyıl Kalkınma Hedefleri’nde belirtilen yoksulluğu azaltma standartlarına belirlenen takvimden önce ulaşan ilk ülke Çin oldu. Çin’in çabalarıyla 700 milyondan fazla insan yoksulluktan kurtuldu, böylelikle küresel yoksulluğu azaltma çabalarına %70’ten fazla katkı sağlanmış oldu. 

SZSE’nin de destekleri ve inovatif yöntemleriyle Wushan’da elde edilen bu sonuç Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nda yer alan Yoksulluğa Son hedefi kapsamında diğer ülkeler için güzel bir örnek oluşturuyor ve 2030’a kadar ulaşılmak istenen bu hedef için önemli bir model sunuyor.
 

SHARE: READ MORE

5 February

Ahlaki bir sorgulama: COVID-19 aşılarında kimler öncelikli olmalı?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıklar ortalamanın altında bir yaşam beklentisine sahip.  Bu nedenle COVID-19'dan ölme olasılığı en yüksek olanlar arasında temsiliyet oranları düşük. Bu da önemli bir sorunun cevaplanmasını gerektiriyor: Politika yapıcılar bu durumu ve nüfusun içerisinde yer alan diğer topluluklara özgü faktörleri nasıl değerlendirmeli?
 
COVID-19 aşılarının piyasaya sürülmesiyle beraber, politika yapıcılar bu aşıların hızlı ve adil bir şekilde nasıl dağıtılacağı sorusuna cevap aramaya başladı. Virüs nedeniyle hasta olanların hayatlarını kurtarmak için sağlık çalışanlarına büyük bir ihtiyaç var. Dolayısıyla sağlık çalışanlarının aşılanma sürecinde öncelikli olması gerektiği konusunda geniş bir fikir birliği sağlanmış durumda. Ancak bir sonraki adımda kimlerin aşılara erişeceğine  karar vermek önemli tartışmalara yol açtı.
 
Halihazırda 65 yaşın üstündeki kişilerin COVID-19'dan ölme riskinin gençlere göre yüksek olduğu biliniyor. 75 yaşın üstündeki bireyler için ise ölüm riski diğer tüm yaş gruplarına göre çok daha yüksek.
 
Ancak bu noktada değinilmesi gereken önemli bir gerçek var: Amerika Birleşik Devletleri'nde ve diğer bazı ülkelerde, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların ortalama yaşam süresi nüfusun çoğunluğuna göre daha düşük seviyelerde. Dolayısıyla bu azınlık grupları, 65 yaşın üzerindeki grup içinde yetersiz temsil ediliyorlar. Yaşlılara öncelik verildiği takdirde azınlıklara mensup yaşlı bireylerin oranı, nüfusun bütünü içerisindeki azınlıkların oranından daha düşük oluyor. Azınlık topluluklarının halihazırda pek çok önemli konuda dezavantajlı oldukları göz önünde bulundurulduğunda, aşıların bu şekilde dağıtımını yeni bir adaletsizliğin ortaya çıkmasına sebep olabilir.
 
Bu adaletsizlik, ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC)’nde bir halk sağlığı görevlisi olarak çalışan olarak Kathleen Dooling'in aşılanma sürecine dair farklı bir yaklaşımı benimsemesine sebep oldu. Dooling, CDC'nin Aşılama Uygulamaları Danışma Komitesine yaptığı bir sunumda, "temel işçilerin"- yaklaşık 87 milyonluk bir grup- 65 yaş ve üstü 53 milyon Amerikalıdan önce aşılanması gerektiğini savundu. Dooling’in önerdiği sürecin uygulanması sonucunda ölümlerin %0,5- %6,5 artış gösterme ihtimali bulunuyor. Bu aralığın geniş olmasının sebebi ise pek çok farklı aşının bulunması nedeniyle, aşıların ne derecede COVID-19’u önlediği ve bulaşıcılık seviyesini düşürdüğüne dair sorular henüz net cevaplanmış olmaması.
 
Doogling’in de savunduğu, 65 yaş üzeri ABD vatandaşlarını orantısız bir şekilde beyaz oldukları bundan ötürü adaletsiz bir durum ortaya çıkıyor gerekçesiyle, aşı için daha uzun süre bekletme politikası, dezavantajlı konumdaki farklı ırklar ve etnik azınlıkların yetersiz temsil edildiği bir gruba öncelik vererek, var olan eşitsizliğini önlemek için daha fazla insanın hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Üstelik bu tek sorun değil. 65 yaşın üzerindeki insanlar arasında bu azınlıkların yetersiz temsili, COVID-19'dan ölenler arasında 65 yaşın üstündeki insanların çok fazla temsil edilmesiyle kıyaslandığında çok az. Aralarında Matthew Yglesias ve Yascha Mounk'un da bulunduğu birkaç yorumcunun belirttiği gibi, aşılama sürecinde öncelikli olarak temel işçileri tercih etmek, böylece daha adil muamele görmesi beklenen azınlık topluluklarında tam tersi bir etki yaratarak daha fazla ölüme neden olacaktır.
 
Sonuç olarak, CDC’nin Danışma Komitesi, tüm "temel çalışanlara" öncelik verilmesi yönündeki öneriyi reddetti ve bunun yerine grubu, acil durum müdahale ekipleri, öğretmenler ve market çalışanları gibi yaklaşık 30 milyon "ön saftaki temel çalışanlar" olarak daralttı. Ek olarak, 75 yaş ve üstü kişilerin de aynı önceliğe sahip olması gerektiğini belirtti.
 
CDC bu yeni önerisiyle, ‘en çok risk altında olanlara öncelik vermek’ ile ön saflarda olsun ya da olmasın ‘tüm gerekli çalışanlara öncelik vermek’ arasında bir uzlaşmanın oluşması sağlanabilir. Gerçekten de ön saflarda çalışanların güvende ve işte tutulması virüsle mücadelede oldukça önemli. Aynı şekilde 75 yaş ve üzerindekilere benzer düzeyde öncelik verilmesi, genel olarak ve dezavantajlı azınlıklardan çok daha az insanın virüsten ölmesine sebep olabilir.
 
Ne var ki, CDC tavsiyeleri bağlayıcı değil ve devletler hem dezavantajlı azınlıklara eşit davranmak hem de daha fazla hayat kurtarmak için bu konular üzerinde çeşitli tasarruflarda bulunabilir. Örneğin, Illinois Halk Sağlığı Departmanı müdürü Ngozi Ezike, aşı dağıtımı üzerine New York Times'ın yakın tarihli bir yuvarlak masa tartışmasında, bunun nasıl yapılabileceğine dair bir ipucu verdi. Ezike’nin aktardıklarına göre bazı tıbbi durumlar için hazırlanan kılavuzlarda ırksal ve etnik azınlıklara yönelik tedavi, beyazlar için geçerli olanlardan farklı.
 
Ezike’nin bahsettiği durumlardan bir tanesi de prostat kanseri taramaları. Afro-Amerikalı erkeklerde prostat kanseri beyaz erkeklere göre daha yaygın olduğu için, genelde Afro-Amerikalı erkeklerin çok daha erken yaşlarda tıbbi taramadan geçirilmesi tavsiye edilir. Çünkü önemli olan, risk düzeyi yüksek ve tıbbi bir gözlem gerektiren herkesi taramaktır.
 
ABD mevcut aşılama önceliklerini koruyor, ancak politika yapıcılar eşit risk seviyesindeki insanlara eşit muamele ilkesini hayata geçirmek istiyorlarsa, Afro-Amerikalı, Latin ve Kızılderili topluluklarının hangi yaştaki üyelerinin 75 yaş ve üzeri beyaz ya da Asyalı-Amerikalı vatandaşlarla aynı riski taşıdığını tahmin etmesi gerekiyor.
 
Bunun bir tür ters ırkçılık olduğuna dair itirazlar gelebilir. Fakat bu doğru değil. Daha kişisel kanıtların yeterli olmadığı durumlarda ırk, virüs kaynaklı riskin bir göstergesi olarak kullanılıyor. Burada belirlenmesi gereken ilke, farklı ırk ve etnik grupların üyelerinin, bir bütün olarak toplumdaki paylarıyla orantılı olarak aşılanması gerektiği değil, çünkü bu etik açıdan da önemli değil. Önemli olan daha fazla hayat kurtarmak için politika üretmek olmalı.
 
 

SHARE: READ MORE

5 February

Küresel Riskler Raporu: En üst sıradaki 10 riskin 5’i çevresel

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2021 Küresel Riskler Raporu 19 Ocak’ta Dünya Ekonomik Forumu (WEF) tarafından yayınlandı. Raporun içeriği özel sektör, hükümet, sivil toplum ve fikir önderlerinin 2021'de ve gelecek on yıl için öngördükleri en yüksek riskleri olasılık ve etki açısından sıraladığı anket sonuçlarına dayanıyor. Bu sonuçlara göre 2006 yılından sonra ilk defa, bulaşıcı hastalıklar, iklim değişikliğini yerinden ederek küresel risk tablosunun en üst sırasında yer aldı. Aşırı hava olaylarının ve iklim değişikliğinin önümüzdeki 10 yılda en büyük hasarı yaratacağı düşünülen 2020 yılında, bulaşıcı hastalıklar kategorisi 10. sırada yer almıştı.  
 
En yüksek risk bulaşıcı hastalıklar
 
Dünya Sağlık Örgütü (WHO)'ya göre, 20 Ocak itibarıyla 94 milyondan fazla insana COVID-19 teşhisi kondu ve 2 milyondan fazla kişi hayatını kaybetti. Dünyanın karşılaştığı en ciddi sağlık krizi olmasının yanında dünyadaki yoksul bölgelerin bazılarında ekonomik gelişmeyi de engelleyen COVID-19 dünyadaki zenginler ve yoksullar arasındaki mevcut ekonomik uçurumun genişlemesine ve eşitsizliklerin artmasına sebep oldu. Ekonomik risklerin 3-5 yıl içerisinde küresel tehditlere dönüşebileceğini söyleyen rapor, bu riskleri farklı jeopolitik tehditlerin de takip edebileceğinin altını çiziyor.
COVID-19'un insani ve ekonomik maliyetleri oldukça ağır olduğundan, rapor bulaşıcı hastalıkların, en azından gelecek iki yıl için acil bir tehdit olduğunu vurguluyor.
 
Etki ve olasılık bakımından en yüksek riskler
 
Gelecek on yıl için en yüksek olası riskler arasında aşırı hava olayları, iklim krizi ile mücadelede başarısızlık, insan kaynaklı çevresel hasarların yanı sıra dijital güç konsantrasyonu (digital power concentration), dijital eşitsizlik ve siber güvenlik yer alıyor.
Bununla birlikte gelecek on yılda en yüksek etkiye sahip olması beklenen riskleri ise bulaşıcı hastalıklar, iklim krizi ile mücadele başarısızlık ve diğer çevresel felaketler olarak belirtiliyor. Kitle imha silahları, geçim krizleri, ekonomik durağanlığın ve işsizliğin ortaya çıkarabileceği borç krizleri ve bilişim teknolojileri altyapılarının çökmesi de en yüksek etkiye sahip riskler arasında yer alıyor.
WEF raporda ayrıca iş kaybı risklerinin, genişleyen dijital uçurumun, bozulan sosyal etkileşimin, piyasalardaki ani değişimlerin küresel nüfusun büyük bir kesimi için toplumsal huzursuzluk, siyasi parçalanma ve jeopolitik gerilimler gibi olumsuz sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor. Bütün bu olası ve yüksek etkili risklerin yanı sıra kısa vadede öngörülen risklere de raporda yer veriliyor. Bulaşıcı hastalıklar ve geçim krizleri gibi risklerle birlikte dijital eşitsizliğin de kısa vadede kritik sonuçlar doğurabileceği vurgulanıyor. Rapora göre artarak devam eden dijital eşitsizlik toplumun parçalanmasına yol açabilir. Kısa vadede karşılaşılacak bir diğer kritik risk ise gençlerde oluşan gelecek kaygısı ve hayal kırıklığı (youth disillusionment).
 
İklim krizi tehdidi devam ediyor
 
Rapor, iklim krizini en etkili risklerden biri olarak nitelendiriyor. Dünya çapındaki karantina önlemleri 2020'nin ilk yarısında küresel emisyonların düşmesine neden olsa da WEF, 2008-2009 ekonomik krizinden elde edilen tecrübeyle, emisyonların eski seviyelere geri dönebileceği uyarısında bulunuyor.
WEF, 5-10 yıllık çerçeveden baktığımızda riskler arasında baskın bir şekilde biyoçeşitlilik kaybı, doğal kaynak krizleri ve iklim krizi ile mücadelede başarısızlık gibi çevresel riskler olduğunu ortaya koyuyor.
 
Krizi fırsata çevirmek mümkün mü?
 
Raporda, COVID-19'a karşı verilen yanıtların, ülkelerin, işletmelerin ve uluslararası toplumun direncini güçlendirmek için dört yönetişim fırsatı ortaya çıkardığı belirtiliyor:
 
- Risk etkilerine ilişkin bütüncül ve sistem tabanlı bakış açısına sahip analitik çerçeveler formüle etmek: Teknolojik hizmetler, yeni iş ekosistemleri oluşturmaya ve fırsatları artırmaya, dijital uçurumları kapatmaya yardımcı olabilir. Büyük şirketler, değer zincirlerindeki küçük şirketlerin sürdürülebilirlik hedeflerini belirlemelerine, standartlarını formüle etmelerine ve ilerlemelerini ölçmelerine yardımcı olabilir.
 
- Ulusal liderliği ve uluslararası iş birliğini teşvik etmek için yüksek profilli "risk şampiyonlarına" yatırım yapmak: Ulusal düzeyde risk şampiyonları risk analizi ve finansman konularında yeniliği teşvik etmek ve bilimsel uzmanlar ile siyasi liderler arasındaki ilişkileri iyileştirmek için farklı paydaşları bir araya getirebilir.
 
- Olası risklere karşı alınan önlemlerde kamu-özel girişim ortaklığına dayalı yeni modeller keşfetmek: Büyük teknoloji firmaları, dayanıklılığı güçlendirmek, verimliliği artırmak ve dezavantajlı gruplar için erişilebilir finans ürünleri sağlamak gibi yeni hizmetler sunmak için hükümetlerle birlikte çalışabilir.
 
- Risklere dair yapılan iletişimi açık tutmak ve geliştirmek, aynı zamanda yanlış bilginin yayılmasına karşı mücadele etmek
 
Gelecek yıllar, pandemi nedeniyle ortaya çıkan birçok kısa ve uzun vadeli riske karşı mücadele yılı olacak. Bu risklerin etki ve olasılıklarını artırmamaları için mücadelede hükümetlerin, şirketlerin, sivil toplum kuruluşlarının ve toplumun tüm bileşenlerinin ortaklığına ihtiyaç var.
 

SHARE: READ MORE

4 February

4°C’lik sıcaklık artışı nasıl hissedilecek?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Zorlu bir yıl, yeni bir rekoru da beraberinde getirdi ve 2020 yılı, küresel olarak kaydedilen en sıcak yıl olarak 2016 yılıyla birlikte zirveye oturdu. 2020'de kaydedilen ortalama yüzey sıcaklığının, 1850 ile 1900 arasındaki küresel ortalamanın 1,25°C üzerinde olduğu belirtiliyor. Bu artış, büyük ölçüde insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımlarının sebep olduğu yükselen trendin bir parçası.
 
Ortalama küresel sıcaklık artışını 1,5°C gibi belirli dereceler ile sınırlamak iklim değişikliğinin zararlı etkilerinden bazılarının önlenmesine yardımcı olabilir. Ancak, dünyanın 1,5°C veya 4°C ısınmasından bağımsız olarak sıcaklık artışları her bölgede eşit derecede hissedilmeyecek. İklim modellerini dikkate alan araştırmalar, Kuzey Kutbu, Orta Brezilya, Akdeniz Havzası ve kıtasal ABD’nin küresel ortalamadan çok daha fazla ısınabileceğini belirtiyor.
 
Peki bu durum bizim için ne anlam ifade ediyor? "Küresel ortalama sıcaklıklar" ve "bölgesel sıcak noktalar" gibi takip edilen istatistikler politika yapıcılar için faydalı olsa da bireysel olarak yaşayacağımız tecrübeleri anlatmak noktasında yetersiz kalıyor. Yaşanacakları tam olarak anlayabilmek için şehirlerin sokakları, iş yerleri, kamusal alanlar ve evlerimiz bu durumdan nasıl etkilenecek, bunları tartışmamız gerekiyor.
 
Hesaplamalarda dikkate alınmayanlar
 
Birleşik Krallık Meteoroloji Ofisi’nin yaptığı analizlere göre endüstri öncesi seviyelerin 4°C üzerinde olan küresel sıcaklıklara 2060'lı yıllarda ulaşılabilir. Bu da 38,7°C ile Birleşik Krallık’ta dış mekanlarda ölçülen en yüksek hava sıcaklığına sahip Cambridge’de sıcaklıkların 43 dereceye ulaşabileceğini gösteriyor. Ancak 2060 yılına yönelik bu tahmin, iklim modellerinin hava istasyonlarından topladığı ortalama sıcaklık verileri üzerinden yapılıyor. Bu istasyonlar, yapay ısı kaynaklarından uzakta ve genellikle çim ve bitki örtüsünün olduğu alanlarda bulunuyor. Ancak asfalt yüzeyler ve şehir merkezleri kırsal hava istasyonlarının bulunduğu bölgelerden çok daha farklı karakteristiklere sahip ve genellikle de birkaç derece daha sıcak. İklim modellerinin şehir merkezlerini dikkate aldığı durumlarda bile aylık ortalama sıcaklıklar hesaplanırken günlük değişimler, sokaklar arasındaki farklar hesaba katılmayabiliyor ve ileride şehirlerde karşılaşacağımız iklim değişikliği konusunun ciddiyetini yansıtmıyor.
 
İklim bilimini iç mekanlara taşımak
 
İklim değişikliğinin etkilerini gerçek anlamda anlayabilmek için hayatımızın çoğunu geçirdiğimiz ev ve iş yeri gibi iç mekanlardaki koşulları da simüle etmemiz gerekiyor. Hissedilen sıcaklığı anlayabilmek için nem, havalandırma, yüzeylerden yayılan ısı ve bina sakinlerinin metabolik hızı, giysileri gibi faktörleri de dikkate almalıyız. Örneğin; 38°C'lik bir hava sıcaklığı, %30 bağıl nem ile birleştiğinde tehlikeli olarak nitelendirilir. Ancak, bu oran %80'e ulaştığında ölümcül olabilir. Herhangi bir yalıtım veya soğutucu mekanizma olmadan yüksek nem oranına sahip iç mekan sıcaklıkları milyonlar için dayanılmaz, hatta ölümcül hale gelebilir.
 
Loughborough Üniversitesi Profesörü Robert Wilby’nin yürüttüğü bir araştırmaya göre metal bir çatının altındaki yalıtımlı bir katman, dışarıdaki sıcaklık artışı 4°C’den daha fazla olsa bile iç mekan sıcaklıklarını mevcut seviyede tutabiliyor. Ne yazık ki, gün boyu içeride biriken ısı geceleri dışarıya daha az çıkabildiğinden, bu çözüm yolu gece vakti içeride hissedilen sıcaklığı yükseltme potansiyeline sahip. Bu nedenle ileride iç mekan sıcaklıkları için gündüzle gece arasında bir seçim yapılması gerekecek gibi gözüküyor. 
 
Eğer hızlı bir şekilde harekete geçmezsek, dayanılmaz derecede sıcaklıklara maruz kalacak şehirlerin ve evlerin sayısı giderek artacak. Bu durumu engellemek için iklim müzakerelerinde yapılacak tartışmaların yalnızca tahmini sayılar üzerinden değil, “hissedilen sıcaklıklar” üzerinden olması gerekiyor. Karar vericilerin doğru adımları atabilmesi için, geçmişte yaşanan sıcaklara dair kişisel tecrübelerinden yararlanıp, hem dış hem de iç mekanlarda hissettikleri en yüksek sıcaklıkları hatırlaması iyi bir başlangıç noktası olabilir. 
 

SHARE: READ MORE

4 February

Günümüzün değişen iş koşullarında bulut teknolojilerinin ve SaaS (Hizmet Olarak Yazılım) uygulamalarının payı giderek artıyor!

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Günlük yaşantımızın birçok noktasında radikal değişikliklere yol açan olan COVID-19 salgını, mevcut çalışma koşullarında da zorunlu ve hızlı değişikliklere sebep oldu. Hükümetler salgının yayılmasını yavaşlatabilmek için çalışanları ve işverenleri etkileyen çeşitli kısıtlamalar yürürlüğe koydu. Pandemi dolayısıyla işyeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşayan çalışanların sayısı 2021'in başında da yüksek seviyelerde seyrediyor ve tüm dünya ülkelerindeki çalışanların %93'ü çeşitli formlarda iş yeri kısıtlamalarının olduğu ülkelerde yaşıyor.
 
İş yeri kısıtlamalarının tetiklenmesi ile beraber birçok şirket evden çalışma çözümlerini benimsemek zorunda kaldı. Pandemi öncesi dünyada genellikle Silikon Vadisi’nde yer alan bazı şirketlerce uygulanan bir akım olarak görülen evden çalışma düzeni, pandemi ile birlikte günümüzün yeni normali olmaya aday. Facebook, Twitter ve Microsoft gibi dev şirketler pandemiden sonra da çalışanlarının çoğunun kalıcı olarak evden çalışmasına izin vermeyi planlıyor.
 
Türkiye’de de bu trend büyük şirketler tarafından gündeme getirilmeye başlandı. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, pandemi önemleri doğrultusunda dünya üzerinde milyonlarca çalışanın yeni normali haline gelen uzaktan çalışma modelinin Koç Topluluğu şirketlerindeki 35 bin ofis çalışanı için bundan sonra kalıcı hale geleceğini belirtirken “Değişmekten korkmuyoruz, kendimize güveniyoruz” diye ekledi.
 
Bu trendin işletmeler üzerinde önemli bir etkisi olacak ve muhtemelen pek çoğunun daha esnek iş yeri modellerine geçtiğini göreceğiz. İçinde bulunduğumuz koronavirüs krizinin, neyin işe yarayıp neyin yaramadığını gösteren, büyük ölçekli bir uzaktan çalışma deneyi olarak hizmet ettiğini söylemek mümkün. Bu krizin hızlandırdığı daha esnek iş yeri modellerine yönelik eğilim, çalışanlara konum ve zaman yönetimi açısından daha fazla esneklik sağlıyor.
 
Değişen çalışma pratiklerinin büyük destekçisi:  Bulut teknolojisi
 
Bulut teknolojisi kullanımı, kullandıkça öde fiyatlandırma modeliyle kaynakların internet üzerinden isteğe bağlı olarak sunulmasıdır. Bulut teknolojisi ile fiziksel veri merkezleri ve sunucuları doğrudan satın almak ve bunların düzenli bakımını yapmak yerine, bir bulut sağlayıcısı ile ihtiyaç duyulduğu oranda bilgi işlem gücü, depolama, veri tabanları ve güvenlik gibi teknoloji hizmetlerine erişebilmek mümkün hale geliyor. Uluslararası Veri Grubu tarafından yapılan bir araştırmaya göre işletmelerin %69'u belirli kapasitede bulut teknolojisini kullanıyor ve %18'i bir noktada bulut bilişim çözümlerini uygulamayı planladıklarını söylüyor.
 
Farklı büyüklüklerde olan ve çeşitli sektörlerde yer alan organizasyonlar veri yedekleme, büyük veri analizi ve müşteriye yönelik web uygulamaları gibi birçok çözüm için bulut teknolojisini kullanıyor. Makine öğrenimi ve veri analitiği gibi çeşitli teknolojilere kolay erişim sağlanmasıyla organizasyonların inovasyon kapasitesinde artış ve daha çevik çalışma düzenleri gözlemleniyor
 
Günümüzün uzaktan çalışma düzeni ile dünyanın farklı noktalarından çalışan ekipler, bulut teknolojisinin sunduğu küresel altyapı sayesinde eş zamanlı olarak çalışma imkanı buluyor. Teknoloji sayesinde ürünler, farklı fiziksel noktalarda bulunan son kullanıcılara saniyeler içerisinde ulaşıyor.
 
Kurumsal şirketlerin SaaS çözümlerine ilgisi artıyor! 
 
Bulut teknolojisinin mümkün kıldığı Hizmet Olarak Yazılım (Software as a Service- SaaS), bulut tabanlı bir yazılım uygulamasının bir kullanıcıya lisanslandığı bir yazılım teslim modelidir. Uygulamaya internet üzerinden erişilir, yani kullanıcı yazılımı yerel olarak kurmak, bakımını yapmak ve güvenliğini sağlamak zorunda kalmaz. SaaS uygulamaları genellikle abonelik temelinde lisanslanır. Hizmet düzeyine ve ihtiyaç duyulan kullanıcı sayısına bağlı olarak aylık bir ücret yansıtılır. Bu şekilde bir SaaS sağlayıcısı, uygulamalarını hizmet olarak internet üzerinden sunar.
 
Pandemi ile beraber ismini sık sık duyduğumuz ve kullandığımız sanal görüşme uygulaması Zoom, kurulum yapılmasına gerek kalmadan internet tarayıcısı üzerinden kullanılması ile tipik bir SaaS örneği. Şirket içi iletişim çözümleri sunan son dönemin popüler hizmetlerinden birisi olan Slack’e de bir başka SaaS örneği denebilir.
 
Crunchbase’in yayımladığı SaaS şirketleri listesine göre dünya genelinde bulunan 15.529 SaaS şirketi içerisinde 117 milyar dolardan fazla değeri ile Salesforce en tepede yer alıyor. Gartner tarafından yayımlanan rapora göre ise SaaS şirketlerinin dünya çapında pazar gelirlerinin 2022'ye kadar 151 milyar dolara ulaşacağı tahmin ediliyor.
 
Bu yükselen trendin arkasındaki en büyük motivasyon olarak SaaS çözümlerinin organizasyonlara sunduğu avantajlar yer alıyor. IBM, SaaS kullanımın öne çıkan dört faydasını şu şekilde belirtiyor:
 
Kurulum kolaylığı: Hizmet olarak yazılım geleneksel modelden farklı çünkü yazılım (uygulama) zaten buluta yüklenmiş ve yapılandırılmış durumda. Sunucuda yer alan uygulamayı müşteriye özel konfigürasyonlarda deneyip birkaç saat içinde kullanıma hazır hale getirebilirsiniz. Bu kolaylık sayesinde kurulum için harcanan zaman azalıyor.
 
Düşük maliyetler: SaaS, genellikle paylaşımı mümkün kılan veya birden fazla müşteriye servis sağlayan bir ortamda bulunduğu için donanım ve yazılım lisansı maliyetleri geleneksel modele göre düşük. SaaS sağlayıcısının sahip olduğu sunucu üzerinden hizmet sağlandığı ve bu çözümü kullanan tüm müşteriler arasında bölündüğü için müşteriye yansıyan bakım maliyetleri de azalmış oluyor.
 
Ölçeklenebilirlik ve entegrasyon: SaaS çözümleri genellikle ölçeklenebilir ve diğer SaaS sağlayıcıları ile entegrasyona sahip bulut ortamlarında bulunur. Geleneksel modelle karşılaştırıldığında, başka bir sunucu veya yazılım satın alınmasına gerek yok. Böyle bir ihtiyaç durumunda yalnızca yeni bir SaaS çözümünün etkinleştirilmesi gerekir ve sunucu kapasitesi planlaması açısından SaaS sağlayıcısı bunu müşteri için ayarlayacaktır. Ek olarak, sunulan SaaS çözümlerini belirli ihtiyaçlar doğrultusunda yukarı ve aşağı ölçeklendirme esnekliği mevcuttur.
 
Kullanım kolaylığı: SaaS çözümleri, en iyi uygulamalar ve örneklerle birlikte müşteriye sunulduğundan kullanımı oldukça kolay. Kullanıcılar önceden bazı özelliklerin uygunluğunu ve işlevselliğini test edebilir. Ayrıca, farklı sürümlere sahip birden fazla hesabınız olabilir ve sorunsuz bir geçiş yapabilirsiniz. Büyük organizasyonlar için bile, satın almadan önce yazılımı test etmek için SaaS çözümleri denenebilir.
 
Yeni çalışma düzeninde SaaS’ın yeri:
 
Video konferans ve gerçek zamanlı iletişim gibi işbirliğini arttıran çözümlerden veri analizi ve e-posta pazarlaması gibi görevleri otomatikleştirenlere kadar birçok çözüm sunan SaaS araçlarının evrimi, yalnızca kurumların maruz kaldığı COVID-19 salgınından etkilerini hafifletmeye yardımcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda mevcut ve gelecekteki zorluklar karşısında başarılı olmaları için bir yol gösterici pozisyonda bulunuyor.
 
Bunun nedeni, çoğu SaaS çözümünün şirket içi ekosistemler yerine bulut için tasarlanması ve geliştirilmesi. Uzaktan çalışanlar, ofiste tipik olarak kullanacakları araçlara sanal özel ağlar (VPN'ler) aracılığıyla web tarayıcıları üzerinden kolayca erişebiliyorlar. İş akışları neredeyse tam verimlilikle çalışırken çalışanlar arası bağlantılar aksamaya uğramamış oluyor.
 
Bundan yalnızca 10 yıl öncesini düşündüğümüzde, bu gelişmelere imkansız gözüyle bakıyorduk. İşyerlerinde kullanılan teknoloji çözümlerinin yükselişi, maliyetleri en aza indiren, üretkenliği arttıran ve giderleri düşüren çalışma dünyası dönüşümünü mümkün kılıyor. Pandemi koşulları, SaaS çözümlerinin kullanımının şirketlere sunduğu faydaları ve çevikliği daha net bir şekilde ön plana çıkardı. Konu ile ilgili çalışmalarda yer alan tahminlere paralel olarak SaaS sektörü büyümeye ve inovatif çözümler sunmaya devam edeceğini söylemek mümkün.
 

SHARE: READ MORE

29 January

Çeşitliliğe Yeni Bir Bakış Açısı: İçe Dönük Kadınlar

*Bu haberi 8 dakikada okuyabilirsiniz.

Daha önce “sessiz”, “utangaç”, “soğuk” gibi sıfatlar sizi tanımlamak için kullanıldı mı? Eğer öyleyse, siz de dışa dönüklerin dünyasında yaşayan içe dönüklerden olabilirsiniz.

Yaygın olarak nüfusun dışa dönük olarak kabul edildiği Amerika’da bile toplumun üçte birinin içe dönük olduğu tahmin ediliyor. Asya’da bu oranın çok daha yüksek olduğu düşünülmekte. Türkiye’de ise içe dönük kişi sayısıyla ilgili herhangi bir istatistiki veri maalesef bulunmuyor.

İçe ya da dışa dönük olmak hayatımızda belirleyici bir öneme sahip. Carl Jung’un Psikolojide Tipler (Psychological Types) kitabında içe dönük/dışa dönük olmak kişiliğin vazgeçilmez bir parçası olarak tanımlanıyor. Bugün de kişilik belirlemede yaygın olarak kullanılan Beş Faktör Kişilik Envanteri’nin bir boyutunu içe dönük/dışa dönük olmak oluşturuyor. Ancak içe dönüklük farklı bir kişilik özelliği olarak kabul edilmektense, toplumun yalnızca dışa dönüklüğü ödüllendirmesi nedeniyle genellikle bir rahatsızlık olarak nitelendiriliyor. TDK’nın kavramı tanımlama şekli de bu görüşü yansıtıyor: “Çevresiyle iletişim kurmada güçlük çeken, içine kapalı, sosyal ilişkileri zayıf olan (kimse)”.

Susan Cain, İçe Dönüklerin Gücü (The Power of Introverts) adlı kitabında, bu kalıplaşmış düşüncelerin neden doğru olmadığını bize gösteriyor: İçe dönükler farz edilenin aksine asosyal değiller, yalnızca farklı şekilde sosyalleşiyorlar. Kalabalık gruplar yerine samimi olunan birkaç yakın arkadaşla görüşmeyi, daha az uyaranın olduğu sakin ortamlarda vakit geçirmeyi, konuşmadan önce dinlemeyi ve düşünmeyi tercih ediyorlar.

Ancak toplumda standartlar daha çok uyarana ihtiyaç duyan dışa dönüklere göre belirlendiğinden, içe dönükler hayatları boyunca farklı ortamlarda ayrımcılığa ve önyargıya maruz kalıyor. Çocukluktan itibaren daha sosyal olmamız için uygulanan baskı, üniversite döneminde artıyor; derslerde söz almak bir başarı kriteri olarak değerlendiriliyor. Sunum yapabilme ve iletişim kurma becerisinin başarılı olmak ile doğrudan ilişkisi olduğu düşünüldüğünden, iş hayatında da dışa dönük olma beklentisi peşimizi bırakmıyor, “etkili iletişim becerileri” iş ilanlarında sık sık karşımıza çıkıyor.

Halihazırda iş hayatında birçok engelle karşı karşıya olan kadınlar için ise durum daha karışık. İş Dünyasında Kadın Olmak adlı kısamızda bahsettiğimiz gibi; iş hayatında kadınlar ve erkekler aynı davranışları sergilediğinde cinsiyetleri nedeniyle çoğunlukla bu davranışlar farklı yorumlanıyor. Örneğin eşitlikçi karar alma süreçleri feminen liderlik olarak algılanırken, bu özelliğe sahip olmayan kadınlar, erkek çalışma arkadaşlarının aksine “zorba” (bossy) ve “aceleci” (pushy) olarak algılanıyor. İçe dönüklük de toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engellerle birlikte kadınların iş hayatında pek çok farklı problem yaşamasına yol açıyor.

Geçtiğimiz günlerde iş hayatında içe dönük kadınlarla ilgili araştırmalar yapmak için oluşturulan Kaktüs Projesi’ni anlatan bir yazıyla karşılaştıktan sonra, konuyu daha detaylı dinlemek için projenin yaratıcılarından Hilal Erkoca ile bir röportaj gerçekleştirdik.

Kaktüs Projesi nedir? Bu projeye başlamanızın arkasındaki hikâyeyi paylaşabilir misiniz? 

İş hayatındaki dışa dönük kurallarla epey hırpalanmış iki içe dönük kadın olarak bir araya gelip, içe dönüklerin buluşabileceği bir platform kurmaya karar verdik. Adını da Kaktüs Projesi koyduk. Biliyorsunuz, kaktüs, çiçek bahçesindeki en ilgi çeken bitki değil, kendini göstermekle o kadar da ilgilenmeyen bir bitki. İçe dönüklük de dikenli bir kaktüs gibi hissetmek bazen. Kendi halinde, kimi zaman yalnız ama hayat dolu olmak, az su ve bol güneşle kendi yağında kavrulabilmek. Belki başka bitkiler kadar ilgiye, muhabbete ihtiyaç duymamak. Yine de dikenleriyle ve farklılığıyla güzel olmak ve hatta isteyince çiçek bile açmak…

Pandemide evden çalışmaya geçmemizle birlikte, içe dönük kavramının ne olduğunu kendisinden öğrendiğim Norveçli ev arkadaşımla evden çalışmaktan ne kadar zevk aldığımızdan, açık ofis ortamının zorluklarından konuştuk. İkimiz de dış uyaranlara karşı aşırı hassasız. Karşı masamızda birinin o gün üzgün ya da asık suratlı olması, yüksek sesli telefon konuşmaları ya da farklı teknolojik cihazlardan yayılan sesler kolayca kötü bir gün geçirmemize sebep olabiliyor. Bu dönemde özellikle neden bizim gibilerin nasıl hissettiğinin ve düşündüğünün önemsenmediğini sorguladık. Sonra Impact Hub'un Medyada Değişim Yaratanlar hibe programına başvurduk, sorguladığımız her şey, başkaları da yanıt bulabilsin diye bir multimedya hikâyeye ve bir internet sitesine dönüştü.

İş hayatında “içe dönük”olmak konusunda bir farkındalık mevcut mu? 

Benim gözlemim konuyla ve kavramla aşina olanların çoğunlukla içe dönükler olduğu. İnsanlar bu kavramı, ya bana olduğu gibi bir arkadaşından duyuyor ya da “bende bir terslik mi var” diye internette araştırırken kişilik testlerinde denk gelerek öğreniyorlar. Toplumumuzda içe dönüklük 'utangaçlık', 'asosyallik', 'tuhaflık' olarak görüldüğü için bu durumu inkâr etme ve dışa dönük gibi davranmaya çabalama söz konusu. İş ortamlarında da bu durum devam ediyor çünkü çoğunlukla dışa dönüklük ödüllendiriliyor. İşe alımlarda klasik anlamda iletişim yeteneği gelişmiş, iş görüşmesinde beden dili ve cevaplarıyla 'parlayan' adaylar tercih ediliyor. O yüzden iş görüşmelerinde çoğu içe dönüğün işi alabilmek için dışa dönük taklidi yaptığını düşünüyorum. En azından ben çok yaptım, görüşmelerimin çoğu da olumlu sonuç verdi.

Hal böyle olunca, içe dönüklük iş ortamında gizli gizli acı çektiğimiz bir konu oluyor ve gizlemek zorunda olduğumuz için de umursanmayan bir kavram olarak kalmaya devam ediyor. Dile getirmedikçe kırılamayacak bir kısır döngü aslında; iş dünyası dışa dönüklere göre tasarlanmış, içe dönükler rol yapıyor, sorun olduğu gibi kalmaya devam ediyor.

Peki toplumsal cinsiyet lensinden konuya bakacak olursak; içe dönük bir kadın iş yerinde neler hissediyor? 

İş ortamında maalesef toplumsal cinsiyet rolleri dayatılabiliyor. Kadınların, erkeklerin yönettiği ve aktif olarak oynadığı bir futbol maçında daha az değerli görülen rolleri üstlenmesi gerektiği bir oyuna benzetiyorum bunu. Oyun kuran orta saha, gole giden forvetler, baş hakem erkek, dördüncü hakem ise kadın. Bir kadının önemli rolleri üstlenmesi için bir şekilde sivrilmesi gerekiyor. Bunun için de işini çok iyi yapmasının yanında- ki her zaman dikkate alınan bir kriter değil- sesini duyurabilmesi gerekiyor. Yani bir kadının çoğunlukla iş yerinde dikkat çekebilmesi için dışa dönük olması gerekiyor, bu nedenle de içe dönük kadınlar arka planda kalıyor. İçe dönük karakterini rahatça gösteremeyen kadınlarda bu durum huzursuzluk hissine yol açıyor. Çoğunlukla sorun hissettiği alanlarda, değişmesi ve iş hayatının gerekliliklerine ayak uydurması gerekenin kendisi olduğunu düşünüyor.

Bu çerçeveden bakacak olursak, içe dönük erkeklerin de kadınlarla benzer problemleri olduğunu düşünüyorum. Kendilerine sorarsak muhtemelen anlaşılamamaktan muzdarip olduklarını söyleyeceklerdir. Ancak kadınlar erkeklere kıyasla iş hayatında yükselme ve kendini ifade etme konularında daha dezavantajlı. Yöneticilik pozisyonlarında kadın-erkek oranına bakmak aradaki uçurumu görmeye yetiyor. İçe dönük kadın iş hayatında çifte dezavantaj yaşıyor; hem toplumsal cinsiyet algısının getirdiği engeller hem de içe dönük karakter özelliği.

İş hayatında içe dönük ve dışa dönük olan kadınlar dışarıdan nasıl algılanıyor?

İçe dönük kadınlara yönelik “asosyal”, “sessiz”, “utangaç”, “özgüvensiz”, “o bu işi yapamaz” şeklinde bir algı var. Kendini daha az ifade etmek hala yetersizlik olarak görülüyor ve bunun bir iletişim tercihi olduğu göz ardı ediliyor. İçe dönüklüğümle barıştıktan ve bu halimle gurur duymaya başladıktan sonra bu konuyu her yerde dile getirmeye başladım. İnsanların ilk tepkisi beni teselli etmek ister gibi “ama sen içe dönük değilsin ki” oldu. Bu kalıbı bir iltifat gibi kullanıyoruz. Oysa kimseye, “sen dışa dönük değilsin ki” deyip iltifat ettiğimizi düşünmeyiz.

İş hayatında da buna benzer bir yaklaşım var. İçe dönüklüğün uygun görüldüğü dikkat ve bağımsız çalışma isteyen finans ve IT gibi alanların haricinde dışa dönüklük, aranan, yükseltilen ve övülen bir karakter özelliği. Performans açısından içe dönüklüğün yetersizlik olarak algılanmasının yanı sıra, içe dönük kadınların daha az konuşmayı tercih etmeleri asosyallik olarak nitelendirilerek iş arkadaşlıklarını da olumsuz etkileyebiliyor. Bir taraftan da bu işe dışa dönükler tarafından bakacak olursak, az konuşmak ne kadar olumsuz değerlendiriliyorsa fazla sıcak kanlı ve konuşkan olmak da yanlış algılanabiliyor. Özellikle networking arayışında kadınların davranışları kimi zaman flört olarak anlaşılabiliyor ya da suistimal ediliyor. İş hayatında kadınların da belirli bir dereceye kadar dışa dönük olması hoş karşılanıyor diyebiliriz.

İçe dönük bir kadın iş hayatında ne tür engellerle karşılaşıyor?

Ofis ortamı ve iş yapma biçimleri karşılaşılan en büyük engellerden. Ofis ortamımız, en az günde sekiz saatini orada geçirecek olan kişiler biz olduğumuz halde, başkaları tarafından biçimlendiriliyor. Bir çiçeğin nerede mutlu olacağı, yerini sevip sevmeyeceği tartışılırken çalışanların nerede mutlu olacağı, çiçek açıp açmayacağı ise maalesef göz ardı ediliyor.

Ofis ortamlarının nasıl şekillendiği, hangi tür iletişim araçlarının kullanıldığı, toplantıların hangi yöntemle yürütüldüğü çalışanlarda büyük bir fark yaratabiliyor. Verimliliğe bir katkısı olmadığı ispatlandığı halde sıklıkla kullanılan açık ofis düzenini eleştirememek, 'beyin fırtınaları'nın ve ardı kesilmez ekip toplantılarının işi sürdürmek ve birlikte çalışmak için tek yöntem olmadığını dillendirememek içe dönüklerde baskı yaratıyor.

İş dünyasının önemli bir uygulaması olan networking’ler de içe dönükler için büyük bir stres kaynağı olabiliyor. Çoğu içe dönük insanın networking kelimesinden bile nefret ettiğini biliyorum. Çünkü kalabalıkları, bir sürü insanla konuşmayı ve onları etkileme zorunluluğunu çağrıştırıyor. Yine dışa dönük dünya kuralları çerçevesinde şekillenmiş bir kavram. Oysa farklı şekilde kurgulandığı durumda, içe dönükler de güçlü noktaları sayesinde derin ve amacına ulaşan sohbetle sağlam networkler kurabilir.

İş hayatında doğal kabul edilen bu kavramları sorgulamaya açamıyoruz. Örneğin alternatif iletişim yöntemleri tartışmaya açılarak, toplantıların herkesi kapsayıcı, herkes için verimli hale gelebilmesi için yaratıcı bir yol üzerine düşünülemez mi? Bunları sorgulayabilmenin temel hakkımız olduğunu düşünüyorum.

İçe dönük olmak iş hayatında performansı nasıl etkiliyor?  İçe dönük kadın çalışanların dışa dönük çalışma arkadaşlarından daha güçlü olduğu alanlar var mı? 

İçe dönüklük; yüksek konsantrasyon kapasitesi, yaratıcılık, bireysel çalışma yetisi, empati gibi özelliklerle bağdaştırılıyor. Bunlar aynı zamanda başarılı liderlerin özellikleri. Özellikle empati yeteneği, içe dönüklerin birlikte çalıştıkları insanların hislerini ve beklentilerini anlamalarına yardımcı olabilen bir özellik. Sanılanın aksine dünyada pek çok başarılı içe dönük lider var. Bill Gates, Albert Einstein, Mahatma Gandhi, Rosa Parks gösterilen örneklerden bazıları.

Türkiye'de kendini içe dönük olarak tanımlayan yönetici ya da lider konumunda kaç kişi olduğunu araştırmak çok ilginç olurdu. Tahminim iş hayatında yönetici kadrosunda bu sayının çok olmayacağı yönünde. Bunun farklı sebepleri olabilir; içe dönüklük toplumda negatif algılandığı için kişilerin bu özelliklerini saklamaları ya da gerçekten de içe dönüklerin yükseltilmemesi ve üst kademelerde kendilerine yer bulamamaları.

İçe dönük olmak bir kadının kariyer yolculuğunu nasıl etkiliyor?  

İçe dönüklüğünün erken farkına varmış bir kadın kendine uygun olacağını varsaydığı mesleklere yönelebilir. Bu sayede sevmediği, uyum sağlamakta zorlanacağı iş ve ortamlarda rol yapmak durumunda kalmaz. Erken keşfetmenin ve kabul etmenin çok kuvvetli bir dönüştürücü etkisi olduğuna inanıyorum. Tabii hiçbir zaman geç değil. Kendin olamayarak sürdürülen bir iş yaşamında doyum ve mutluluk yakalanamıyor. Bizim kuşağımızda sık iş değiştiren ya da kendi işini kuran insanlar arasında içe dönüklerin çok olduğunu sanıyorum. Ofis ya da iş arkadaşı değiştirmekle, dikkate alınmamanın baskısı, kendin olamamanın tatminsizliği dinmiyor. Bu yüzden insanlar, belki hayalleri bile olmadığı halde, sırf kendi işlerinin başında olabilmek, bir nevi kendileri olabilmek için risk alıyor, yeni bir iş kuruyorlar.

Bunu cesurca bulsam da içinde bulunduğumuz ortamları dönüştürmeye çalışmayı da cesurca buluyorum. Örneğin şirketlerin çeşitlilik yaklaşımının bir katmanı da bu olabilir. Biz dışa dönük rolü yaptıkça, rahatsızlıklarımızı ve çözüm önerilerimizi dile getirmedikçe bu konu konuşulmamaya devam edecek. Pek çok içe dönük değişmesi gerekenin kendisi olduğuna inandığı ve sevmediği ortamlarda çalışacak.

Son olarak, içe dönük kadınlar iş hayatında nasıl güçlenebilir?  

İçe dönüklüğü rahatça konuşarak, söylemekten çekinmeyerek, sayıca ne kadar çok olduğumuzu, bizim ihtiyaçlarımızın da iş hayatında dikkate alınması gerektiğini vurgulayarak değişim başlatabiliriz. İş hayatında huzursuz olduğumuz her noktanın sorgulanabilir olduğunu kendimize hatırlatabilirsek, suçu her zaman kendimizde aramayız diye düşünüyorum. Alice Miller'ın “Beden Asla Yalan Söylemez” kitabı bu noktada iyi bir örnek. Miller, gürültülü açık ofis ortamında, ya da çevrimiçi katıldığımız toplantıda huzursuzluk duyuyorsak duygularımız gerçektir, bize bir mesaj vermeye, acı çeken bir noktayı göstermeye çalışıyordur, diyor. Sessizce acı çeken noktalarımızı kontrol ederek işe başlayabiliriz. Bu şekilde belki önce yüksek sesle acı çeker, başkaları tarafından duyulur ve bir gün bu sorunlardan da kurtuluruz.
 

SHARE: READ MORE

21 January

‘COVID Jenerasyonu’: Gençler pandeminin etkisiyle nasıl başa çıkıyor?

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin başlamasıyla birlikte devletler COVID-19 ile mücadele etmek için karantina ve sokağa çıkma yasakları ilan etti. Pek çok ülke okulları kapatma kararı alarak uzaktan eğitim modelini tercih etti. Yaşanan ekonomik yavaşlama ile beraber küçük işletmeler zarar gördü ve bazıları kapanmak zorunda kaldı. Dünyanın farklı yerlerinde yaşayan pek çok genç ise okullarına devam etmek veya kendilerine yeni bir iş bulmak için çeşitli alternatifler geliştirdiler.
 
Adesola Akerele, pandemi süresince gelecek planlarını değiştirme karar alan gençler arasında. Akerele, ilk olarak Londra’da bir üretim şirketinde bulunan stajyerlik pozisyonuna başvurma hayalinden vazgeçti.  Çünkü 23 yaşındaki yeni mezun Akerele de yaşıtları gibi pandeminin kurbanı olmuş, durdurulan işe alımlar ve akademik çalışmalardan ötürü çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalmıştı.
 
Fakat Akerele, aynı zamanda var olan bir değişikliğin de farkına vardı. Hayatı boyunca Britanya’da siyah bir vatandaş olmak hakkında yazı yazmak isteyen Akerele, geçen yaz başlayan ve dünyanın pek çok ülkesinde gerçekleşen faşizm karşıtı protestoların ardından, ilk defa insanların yazmak istediklerini dinlemek için hazır olduğunu düşünmeye başladı.
 
Thomson Reuters Foundation’a konuşan Akerele ‘Anlaşılması zor ve yaratıcı işlerin yerine karantina günlerinde senaryo yazarı olarak kendimi geliştirmek adına yazılarıma odaklandım.’ yorumunu yaptı ve ekledi ‘Pandemi bana önceden sahip olmadığım bir fırsat sundu: Fikirlerimi geliştirecek ve yazıya dökecek kadar yeterli zaman’.
 
Odalarında kod yazan gençlerden, giriş seviyesi işler yerine kendi start-up’larını kuran yeni mezunlara kadar, Akerele de COVID jenerasyonunun bir parçası. Tıpkı yaşıtları gibi o da 2021 yılında meslek sahibi olabilmek için çeşitli yenilikler bulmak ve kendini geliştirmek zorunda.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) küresel ölçekte yaptığı bir ankete göre altı gençten biri pandemi başladıktan sonra çalışmayı bıraktı ve yarısından fazlası akademik çalışmalarına ara vermek durumunda kaldı.
 
Uzmanlara göre pandemi ile beraber ortaya çıkan yeni normalin, COVID jenerasyonunun kariyer beklentileri ve planları üzerinde yaratacağı etkiyi bilmek için henüz çok erken. Ancak bu yeni jenerasyonun mesleklere ve iş dünyasına bakışı 2021 yılı ve sonrasında geleneksel perspektiflerin dışında olacağı düşünülüyor.
 
ABD merkezli International Youth Foundation’ın CEO’su Susan Reichle’a göre artık gençler kariyer olanaklarına ve eğitimlerine çok daha girişimci ve inovatif bir şekilde yaklaşıyorlar. Örneğin birincil olarak tercih edilen sağlık ve hizmet sektöründeki iş olanakları artık eskisi kadar revaçta değil.
 
Pandemi sebebiyle Mumbai’de, çalıştığı İtalyan restoranından ayrılmak zorunda kalan Bhargav Joshi de kendisine yeni bir kariyer çizen gençler için iyi bir örnek oluşturuyor. COVID-19 sebebiyle işinden ayrıldıktan sonra, aşçılık yeteneklerini ailesinin mutfağıyla birleştiren Joshi, paket servisi yaparak geçimini sağlamaya başladı. Yaklaşık olarak 5 ay önce bu işe başladığını belirten Joshi, işten ayrılmasından sonra oluşan zararı telafi ettiğini ve bunun onun için büyük bir başarı olduğunu söyledi.
 
Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre girişimcilik ve free-lance çalışılabilen iş türleri pandemiden önce de ebeveynlerine kıyasla işsiz kalma ihtimali 3 kat daha fazla olan gençler arasında yaygındı. Pandemiyle beraber bu eğilim hızlanarak arttı ve gençler para kazanmak için yaratıcı iş modelleri geliştirmeye başladılar.
 
Örneğin Akerele, çok fazla başvuranın ve rekabetin yüksek olduğu birkaç iş başvurusuna yoğunlaşmaktansa, senaryo yazarı olarak free-lance işler bulmanın ve bağımsız projelerde çalışmanın kendisi için çok daha faydalı olacağının farkına vardı. Ekim ayında bir TV programıyla anlaşmayı başaran Akerele, siyah Birleşik Krallık vatandaşlarının tecrübelerine dair içerik üretiyor.
 
Ancak pek çok genç Akerele kadar şanslı değil. Bunun yanında yaratıcı projeleri takip etmek ve kendi girişimlerini kurmak için yeterli finansmana da sahip değiller. Reichle’ye göre bu durum hükümetler için bir fırsat oluşturabilir. Yeni finansman imkanları yaratılarak genç girişimciler teşvik edilebilir.
 
Dijital Araçlar
 
21 yaşında Namibia Üniversitesi’nde bir öğrenci olan Kimberly-Viola Heita, 2020 yılı boyunca radyo sunucu olmak için siyasal bir topluluk kurmuş ve arkadaşlarıyla çeşitli toplantılar organize etmişti. Fakat pandeminin çıkması ile beraber tüm öğrenciler kırsal bölgelerdeki evlerine dönmek zorunda kaldı. Her ne kadar internete erişim kısıtlı da olsa, kurduğu topluluğun devam etmesini isteyen Heita, WhatsApp Messenger üzerinde 100’ün üzerinde arkadaşıyla çeşitli çalışma grupları organize ederek pandeminin ortaya çıkardığı olumsuzluklara rağmen topluluğun devamlılığı sağlamayı başardı.
 
ILO’da iş uzmanı olarak çalışan Drew Gardiner’a göre pandemi sonrasında büyük ölçüde dijitalleşen eğitim ve meslekler, pandemi sonrasında yükselme eğilimi göstermekte. Dolayısıyla gençlerin bilişim ve dijital alanlarında kendilerini geliştirmeleri çok daha önemli bir hale gelecek. Gardiner’a göre gençler kodlama, yazılım ve yapay zekâ alanlarında kendilerini geliştirmek istiyor fakat aynı zamanda daha basit olan çeviri ve redaksiyon işlerine de oldukça ilgililer.
 
Özellikle bilişim teknolojileri ve kodlama alanlarında eğitimler çok yaygın değil fakat dünyanın farklı yerlerinde artan talebi karşılamak üzere yeni girişimler kuruluyor. Örneğin Microsoft, 25 milyon insanın ücretsiz olarak faydalanabileceği çevrimiçi dijital eğitim kursları açtı. Başka bir örnek olarak Afrika Kalkınma Bankası da ‘İş için Kodlama’ platformuyla beraber insanlara ücretsiz temel kodlama ve yazılım eğitimi imkanı sunuyor.
 
Dünya Bankası da ‘Click-on Kaduna’ isimli, dijital pazarlama, grafik, dizayn ve çevrimiçi iş bulma konularında eğitim verilen yeni bir proje başlattı. 33 yaşında Kuzey Nijerya’da yaşayan Aisha Abubakar da bu ücretsiz eğitimden faydalanarak WhatsApp aracılığıyla yeni bir mentoring programı geliştirdi ve bu program aracılığıyla kendi topluluğunda bulunan kadınlara küçük işletmelerini nasıl dijitalleştirebileceğini anlatıyor.
 
Topluluk Katılımı
 
ILO’nun düzenlediği anketin diğer bir sonucu, ankete katılan gençlerin yarısının kaygı ve depresyon sebebiyle olumsuz etkilendiğini ortaya çıkardı. Aralarında en fazla etkilenenler ise pandeminin başlamasının ardından işlerini kaybetmiş olanlar.
 
Avrupa Gençlik Forumu’nda sosyal ve ekonomik katılım alanında kıdemli politika uzmanı olarak görev yapan Nikita Sanaullah’a göre gençlerin içerisinde bulunduğu durum ve geleceğin belirsizliği daha büyük problemlerin habercisi olabilir ve şu anda yaşanılan kriz ekonomi ve istihdamın ötesinde daha büyük etkilere sebep olabilir.
 
Gençlerin içerisinde bulunduğu duruma dair değerlendirmelerde bulunan Sanaullah ‘Pek çok Avrupa ülkesinde, gençler belirli bir işte yeteri kadar çalışmamış oldukları için sosyal hizmetler ve işsizlik yardımlarından faydalanamıyorlar. Gelirlerini kaybetmeye devam ettikleri taktirde bazıları evsiz bile kalabilir’ yorumlarında bulundu.
 
Pandeminin yarattığı tüm bu olumsuzlukların yanında, olumlu bir gelişme de var. Gençler pandemi sürecinde sosyal konulara daha duyarlı hale geldi. ILO’nun düzenlediği ankete katılan gençlerin %25’i COVID-19 ile mücadeleye gönüllü olarak veya bağış yaparak katkı sağlamış.
 
San Francisco’da yaşayan 17 yaşındaki James Poetzcher, Covid’le mücadeleye destek vermek için sıra dışı bir yol geliştirdi. Hobi olarak hava kirliliği haritaları çıkarmaya başlayan James, sokağa çıkma kısıtlamalarıyla beraber, hava kirliliğini gösteren mavi noktaların kaybolmaya başladığının fark etti. Ağustos’ta Kaliforniya’da başlayan orman yangınları ardından, Poetzcher odasından geliştirdiği projesini bir adım ileriye taşıdı ve hükümetin, STK’ların kullanabileceği hava kalitesi veri portalı tasarladı.
 
Pandemi dünyanın çeşitli bölgelerinde gençleri olumsuz bir şekilde etkiledi. Fakat işe alımların durmasına ve internete erişimin problemli olduğu bölgelerde uzaktan eğitimin aksamasına rağmen pek çok genç dijital iletişim araçlarıyla çalışma grupları organize etmeye, kendi işlerini kurmaya ve COVID-19 ile mücadele için alternatif yollar geliştirmeye devam ediyor.
 

SHARE: READ MORE

20 January

Evsizliğin çözümü para yardımı kadar basit olabilir mi?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

2018’de Vancouver merkezli bir sivil toplum kuruluşu ‘Evsiz bir insana tekrar kendi ayakları üzerinde durabilmesi için binlerce dolar para verilse ne olur?’ sorusunu sorarak evsizlikle mücadeleye yeni bir yaklaşım getirdi. Bu yaklaşımın oldukça basit bir önermesi bulunuyordu: Eğer birisinin paraya ihtiyacı var ise olabilecek en etkili çözüm yolu koşulsuz olarak ona bu parayı vermektir.
 
New Leaf Project programı kapsamında gerçekleştirilen deneyler, bu yaklaşımın doğruluğunu ortaya koyuyor. Yapılan çalışma kapsamında kendilerine 7500 Kanada Doları verilen 50 evsiz, para yardımı almayan kontrol grubundakilere kıyasla daha hızlı bir biçimde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti ve gıda güvenceleri arttı. Hatta sene sonunda yardım olarak verilen paranın bir miktarı birikime dönüştü. Üstelik, hükümetin evsizlere yönelik yardım programlarına kıyasla New Leaf Project programının daha düşük maliyetli olduğu görülüyor.
 
New Leaf Project nasıl ortaya çıktı?
 
Programın kurucu ortakları, harekete geçme kararını 2017 yılında Hollandalı tarihçi Rutger Bregman’ın TED konuşmasını dinledikten sonra aldı. Bregman konuşmasında, yoksulluğun sona ermesi için evrensel temel gelirin uygulanabileceğinden bahsediyordu. Konuşmada geçen fikirler üzerine araştırma yapan ortaklar, Londra’da 13 evsiz insana nakdi yardım yapılan ve 1 yıl sonra 11 katılımcının düzenli ikamet edebildikleri bir eve sahip olduğu küçük çaplı bir deneyle karşılaştı. Doğrudan para transferi hakkında araştırmalarını derinleştiren ortaklar, Kenya’da yoksullukla mücadele kapsamında en fazla yardıma muhtaç ailelere nakit para yardımı yapan GiveDirectly gibi çeşitli başarı örnekleriyle karşılaştı.
 
Bu örnekler ve evsizlerle mücadele eden kurum temsilcileriyle yapılan görüşmeler, Vancouver’da artan evsiz sayısını fark eden ortakları, kendi uygulamalarını ortaya koymaları için teşvik etti.
 
Araştırma çıktıları ne gösteriyor?
 
British Columbia Üniversitesi iş birliği ile yapılan ilk uygulama, son zamanlarda evsiz kalmış ve akıl hastalığı veya madde bağımlılığıyla mücadele etmeyen kişilere odaklandı. Programın katılımcılarından birisi olan Ray, programın katılımcılarına sağladığı faydaları anlamak için iyi bir örnek oluşturuyor. Ray, çok uzun bir süre inşaat sektöründe çalıştıktan sonra işten çıkarıldığı ve hükümet tarafından yapılan yardımlar için gerekli niteliklere sahip olmadığı için barınaklara yerleşmek zorunda kalmış. Bu süre zarfında geçici bir işe girmesine rağmen yeni bir eve çıkacak kadar birikim oluşturamayan Ray’e verilen 7500 Kanada Doları pek çok yeni imkân için bir başlangıç noktası oluşturmuş. Aldığı nakdi yardımla bir daire kiralayan Ray, aynı zamanda kamu hizmeti çalışanı olarak eğitim almaya başlamış.
 
Ray ve daha pek çok katılımcı için programın etkileri çok olumluydu; Program kapsamında nakdi yardım alan insanların yarısı, ortalama olarak bir ay içerisinde düzenli olarak kalabilecekleri bir eve yerleşti, %70’inin gıda güvencesi arttı. Araştırmanın ilginç çıktılarından biri ise alkol, uyuşturucu ve sigara için bir yıl süresince harcanan paranın ortalama %40 seviyesinde düşüş göstermesi. Bunlarla birlikte, bazı katılımcılar, 12 ayın sonunda ortalama 775 Dolar değerinde para biriktirmeyi dahi başardı.
 
Hükümet destekli barınaklarda daha az kalan bu kişiler, devletin yılda kişi başı 8100 Dolar değerinde tasarruf etmesine sebep oldu. Halihazırda kapasite limitini doldurmuş olan barınak sistemleri üzerindeki baskının azalması da ayrıca programın olumlu etkileri arasında.
 
Programı bundan sonra neler bekliyor?
 
Program başarılı kabul edilse ve farklı şehirlerde uygulamalar için hazırlıklar sürüyor olsa da tabii ki program kapsamında karşılaşılan bazı zorluklar da mevcut. Örneğin katılımcıların halihazırda var olan faydalar vesilesiyle sahip oldukları paranın kesilmemesi için program yöneticileri British Columbia hükümetiyle birlikte çalışıyor. Sivil toplum kuruluşları bağış yoluyla elde ettikleri parayı değerlendirirken bazı kurallara uyması gerektiğinden, ilerleyen dönemlerde programın başka kurumlar tarafından gerçekleştirilmesinin önünde de birtakım engeller bulunuyor.
                                                                                         
Geleceği henüz belli olmasa da program, yoksulluk içerisinde yaşayan insanların doğru finansal tercihler yapamayacağı nedeniyle onlara para verilmemesine yönelik var olan algıyla mücadele etmesi açısından ezber bozan bir yaklaşıma sahip. Para yardımı yapılan kişilerin hayatları üzerinde kontrol hissettiklerini belirtmeleri ve kontrol hissiyle birlikte kendileri için doğru kararlar vermeleri programın belki de en önemli çıktısı.
 
 
 

SHARE: READ MORE

20 January

Geleceğin stratejilerini yönlendirecek bir araç: Sürdürülebilirlik verisi analitiği

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Günümüzde veri biliminin şirketlere sağlayabileceği sayısız fayda bulunuyor. Bunların belki de en önemlileri arasında yeni ürünler geliştirme ve müşteri deneyiminin ölçümlenmesi yer alıyor. Ancak rekabet yoğun iş dünyasında veri biliminin kurumlara sunabileceği en önemli potansiyel kazanım olarak operasyonel verimlilik gösteriliyor.  
 
Veri bilimi geleneksel olarak mevcutta tutulan veriyi kullanarak çıkarımlar yapmaya odaklanıyor. Ancak operasyonel verimliliğin arttırılması için geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek oldukça önemli. Geleneksel yöntemlerin ötesine geçmek yeni ve alışılmışın dışında metriklerin takip edilmesi ihtiyacını doğuruyor ancak bu durum beraberinde yeni zorlukları da getiriyor. Şirketlerin karşılaştıkları en önemli sorun, takip ettikleri verinin nasıl tutulacağı ve verinin değere nasıl çevrileceği. Bunu sağlayabilmeleri için de şirketlerin veri odaklı dönüşümü hayata geçirmesi kritik önem taşıyor. 
 
Şirketlerin kendileri ile ilgili geleneksel olarak nitelendirilen ekonomi, insan kaynakları, iş sağlığı ve güvenliği gibi takip ettikleri pek çok veri bulunuyor elbette. Ancak son dönemde gelenekselin ötesinde ürünlerin çevreye etkileri, yatırımların toplumsal faydaları, organizasyonun değer zincirine olan etkileri gibi pek çok alanda performansın ölçülmesine imkan sağlayan ÇSY (Çevre Sosyal ve Yönetişim) verilerinin de yakından detaylı olarak izlenmesi giderek önem kazanıyor. Şirketler, insan kaynakları, çevre yönetimi, karbon salımları, toplumsal yatırımlar, değer zinciri, iş sağlığı ve güvenliği gibi sürdürülebilirlikle ilgili çeşitli metriklere ilişkin veriyi takip ederek veri biliminin sunduğu imkanlar ile çok değerli çıkarımlarda bulunabiliyor. Bu çıkarımlar gündelik iş yapışın ötesinde, aynı zamanda hem paydaşların hem de yatırımcıların beklentilerine ne ölçüde yanıt verebildiklerini ölçümlemeleri için de bir kılavuz niteliğinde.  
 
Özellikle günümüz veri bilimi teknolojilerinin sunduğu imkanlar doğrultusunda şirketler artık çok daha fazla veriyi analiz etme şansına sahipler. Bu durum şirketlere geçmişe dair performans ile gelecek hedefleri arasındaki ilişkiyi kurmalarına ve kurumsal sürdürülebilirlik hedeflerinin yakalanabilmesine imkan tanıyor. Ayrıca sürdürülebilirlik performansının düzenli takip edilmesi ile şirketler risk ve fırsatları önceden tespit ederek erkenden aksiyonları hayata geçirebiliyor ve böylelikle kendilerine önemli bir rekabet avantajı da sağlayabiliyor.
 
Yatırım dünyası ve ÇSY verisi
 
Sürdürülebilirlik veri analitiği, organizasyonlar için sağladığı yararların yanında yatırım dünyasının artan ilgisi ve karar mekanizmalarında yer etmesi ile beraber daha da önemli hale geliyor. Sürekli ve hızlı bir şekilde değişime uğrayan iş dinamiklerine ve çevre koşullarına uyum sağlayabilen yenilikçi iş modelleri ayakta kalacak ve değişimi yakalamakta yavaş  olan şirketler büyük zorluklarla mücadele edecek. Yatırımcı dünyası, bu zorluğun farkında ve birçok profesyonel para fonu yöneticisinin giderek riski daha iyi yönetmek ve değişen dünyada yeni fırsatlar keşfetmek için ÇSY verilerini yatırım yaklaşımlarına entegre ettiğini gözlemliyoruz. ÇSY’yi merkezinde bulunduran yatırım fonları, dünya genelinde hızla büyüyor. Morningstar raporundaki verilere göre, 2020 sonu itibariyle ÇSY fonlarının toplam büyüklüğü 250 milyar USD’yi geçti. 
 
Yatırımcılar, yatırım yapacakları şirketleri en iyi şekilde tespit edebilmek için ÇSY verilerine giderek daha fazla güveniyor. Bununla birlikte, şirketlerden ÇSY alanlarında doğru, güvenilir ve şeffaf veri paylaşımını talep ediyorlar. Ancak bu verilerin toplanması ve takibi konusunda sorunlar göze çarpıyor. Halihazırda genellikle şirketlerin tüm operasyonlarını kapsayacak bir şekilde ÇSY performansını ölçecek veri takip sistemleri bulunmuyor ve bu nedenle operasyonun tamamı ile ilgili ÇSY verisi raporlanamıyor. Bu olumsuz durum yatırımcıların bir şirkete yatırım yapmasının önündeki en büyük engellerden biri.
 
Yatırımcılar, düzensiz ve karmaşık olarak karşılarına çıkan yapılandırılmamış ÇSY verisinden  bunalmış durumda. Üstelik birbirinden çoğu zaman önemli derecede farklılıklar gösteren üçüncü taraf ÇSY değerlendirme puanları arasında kayboluyorlar. Sürdürülebilirlik odaklı yatırımcılar artık yalnızca üçüncü parti tavsiyelerine ve ÇSY "puanlarına" güvenmek istemiyor. 
 
Şirketlerin yatırımcıların ilgisini çekebilmeleri ve müthiş bir hızla büyüyen sorumlu yatırım fonları arasında yer alabilmeleri ancak şirketlerin kendi operasyonlarının tamamı ile ilgili kapsamlı, güvenilir ve şeffaf olarak ÇSY performansını veri biliminin bugün getirmiş olduğu imkanlar doğrultusunda takip ederek raporlamaları ile mümkün olacak gibi duruyor.


SHARE: READ MORE

20 January

Net-sıfır karbon taahhütlerinin kalitesi sorgulanıyor!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Net-sıfır karbon taahhütlerinde son dönemde yaşanan hızlı artış nedeniyle mevcut karbon kredilendirme sisteminde bir patlama yaşanması an meselesi. Ancak bu durumu belki de pek olumlu yorumlamamak gerekiyor.
 
Şirketler, hükümetler ve diğer kuruluşların net sıfır karbon taahhütleri bir yıldan kısa bir süre içerisinde ikiye katlandı. Dünya Yeşil Bina Konseyi, 2030 yılına kadar tüm binalarını net sıfır yapma taahhüdünde bulunan 68 işletme, 28 şehir ve altı eyalet ile sözleşme imzaladı. Amazon, Shell ve Ford dahil dünyanın en büyük şirketlerinden bazıları; JetBlue ve United gibi havayolları ve Mace Group gibi inşaat firmaları, önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde karbon nötr, hatta negatif olmayı taahhüt ettiler.
 
Şirketler net sıfır taahhütlerine yenilenebilir enerji alımı, hammadde geri kazanımı, iş modeli değişimi gibi farklı yöntemlerle ulaşmayı hedefliyor. Ancak şirketlerin birçoğu, uyguladıkları bu yöntemlerle yok edemediği emisyonu nötrlemek için karbon denkleştirmeye (offset) yönelmek zorunda kalacak. Vivid Economics’e göre karbon denkleştirme pazarı 20 yıl içerisinde yıllık 1,4 trilyon dolar büyüklüğüne ulaşacak, bu sayı 2020'deki pazar büyüklüğünün (247,9 milyon dolar) yaklaşık beş bin katına denk geliyor.
 
Nicelik niteliğe karşı
 
Kuruluşlar, hedeflerine ulaşamadıkları durumda, karbon kredisi satın alarak kendileri yerine bir başkasının sera gazı emisyonlarını önlemesi veya ortadan kaldırması için ödeme yapabiliyor. Aktivistler, kredi sisteminin bu kadar kolay olması nedeniyle, şirketlerin operasyonlarında önemli ve maliyetli değişiklikler yapmaktansa her zamanki gibi işlerini sürdürmeye devam etmelerinden ve çevreye duyarlı gözükmek için ihtiyaç duydukları kadar karbon kredisi satın almalarından endişeleniyor.
 
Net sıfır taahhüdü olan şirketler karbon kredilerini değerlendirirken, önceliği niceliğe veriyor ve ne kadar karbon yakaladıklarına veya önlediklerine göre bir değerlendirme yapıyor. Bu da çok önemli bir konuyu devre dışı bırakıyor: Karbon kredisinin kalitesi. 
 
Karbon kredilerini yüksek ve düşük kaliteli olarak ikiye ayırmak mümkün. Yüksek kaliteli bir kredi olması için, projeyle kredi olmadan depolanamayacak karbonun depolanması ve onu birkaç yüzyıl boyunca tutması gerekiyor. Yüksek kaliteli karbon denkleştirme projeleri, karbon salımını başka bir sektöre aktarmıyor ve hayata geçirildiği bölgedeki toplulukların yaşam kalitesini iyileştiriyor. Örneğin bir kentsel ağaçlandırma projesi, klimalar nedeniyle ortaya çıkacak karbon salımlarını ve sıcaklık nedeniyle yaşanabilecek tıbbi acil durumları azaltabilecek gölge alanlar sağlayabilir ve aynı zamanda karbonu tutup yerel hava kalitesini iyileştirebilir. 
 
Tabii yüksek kalite, yüksek fiyatı da beraberinde getiriyor. Düşük kaliteli karbon kredilerinin maliyeti daha az. Ancak, düşük kaliteli krediler karbon salımlarını gerçekte azaltmama ve hatta bazı durumlarda ortaya çıkan salımı artırma riski taşıyor. Bir orman koruma projesi kapsamında birkaç dönümlük Amazon ormanını yok etmemesi için finansman sağladığınız ağaç kesme şirketi, faaliyetlerini basit bir tabirle yolun aşağısına taşır ve yerli halka fayda sağlanan bir alanı yok ederse, bu kredinin kalitesi düşüktür.
 
Karbon kredilerinde standardizasyon ihtiyacı
 
Net sıfır taahhütleri ton sayısını odağa alarak belirleniyor ve şirketleri olabildiğince ucuza mümkün olduğunca fazla ton karbon denkleştirmeye yönlendiriyor. Karbon kredileri, kaliteleri ne olursa olsun eşit değere sahip olduğundan, genellikle en ucuza en fazla tonu ortadan kaldıran ya da önleyen kredi kazanıyor.
 
Bu durumu önlemek için karbon piyasasının bir standardizasyon ihtiyacı bulunuyor. Standart olmadığı durumda, ne için ödeme yaptığınızı bilmek zorlaşıyor ve bu da olumsuz etki yaratma ihtimalini artırıyor. Kredilerin, binlerce olası istenmeyen sonuç araştırılarak büyük bir özenle uygulanması gerekiyor. Bu da projelere, basın bülteninde en iyi hangisi duracak gözüyle değil, sorgulayıcı bir perspektifle bakmamızı gerektiriyor. 
 
Karbon nötr olma hedefiyle hareket eden şirketler, yanlış metrikler ile ölçümleme yapan bir sisteme para aktarıyor olabilir. Bu nedenle net sıfır çerçevesi yerine, karbon denkleştirme kalitesine odaklanan bir çerçeveye ihtiyacımız var. Odağı ancak nicelikten kaliteye kaydırdığımızda, net sıfır taahhütlerinin aslında beklenen etkiye sahip olması sağlanabilir.
 

SHARE: READ MORE

13 January

Yeşil bankaların yükselişi

COVID-19’un dünyada yarattığı olumsuz etkilerden kurtulmak için yalnızca kısa dönemli çözümlere değil, uzun dönemde sürdürülebilir kalkınmaya katkı sağlayacak yatırımlara ihtiyacımız var. İklim değişikliği kaynaklı risklerin giderek arttığı bu dönemde, iklim koşullarına dirençli altyapıya dayalı çözümlere, sermayenin ve inovasyonun kalkınmaya katkı sağlayacak şekilde kullanılmasına ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Sürdürülebilir ekonomik iyileşme için ihtiyacımız olan bir diğer şey de yeşil bankalar.  

Yeşil bankalar, iklim dostu sürdürülebilir projeler için yerel yatırımları büyütme görevi gören, çoğunlukla kamuya ait, ticari olarak işletilen finans kurumlarından oluşuyor. Geçtiğimiz yıl yayınlanan State of Green Banks raporu, yeşil bankalara olan ilginin dünyada giderek arttığını ortaya koyuyor. Şu anda 12 ülkede toplam 27 yeşil banka bulunuyor. Var olan yeşil bankaların çoğunluğu gelişmiş ülkelerde yer alsa da yeşil banka modeli sadece bu ülkelerle sınırlı değil. Gelişim süreci devam eden yeşil bankalar farklı coğrafyalarda yer alan ve farklı gelir düzeylerinde bulunan 25 farklı ülkede yer almakta. 

Mevcut yeşil bankaların bugüne kadar göstermiş olduğu performans oldukça etkileyici; kuruluşlarından bu yana öz sermayelerinden yaklaşık 25 milyar dolarlık yatırım yaparak 2020 yılının ortası itibarıyla toplam değeri 70 milyar dolara ulaşan projelere destek verdiler. Bu miktarın 45 milyar dolardan fazlası ise özel sektörden geliyor. 

Sermayenin düşük karbonlu ve sürdürülebilir kalkınma çözümlerine aktarılması, COVID-19 sonrası iyileşme ve 2050'den önce salımların azaltılması için büyük önem taşıyor. Ekonomik iyileşme için, yeşil bankalar mali kaynaklarını hem inşaat işleri gibi kısa dönemli hem de yeni endüstrileri teşvik etmek gibi uzun dönemli iyileşme sağlayacak yatırımlara yönlendirebilir. Ancak, iklim açısından bakıldığında, Climate Policy Initiative tahminlerine göre iyileşme için 2050’ye kadar her yıl 1,6 ile 3,8 trilyon dolar arasında bir tutarın enerji üretiminin sadece arz tarafında harcanması gerekiyor olmasına rağmen, 2018’de küresel olarak kullanıldığı hesaplanan tutar yalnızca 546 milyar dolarda kalmış durumda.

Yeşil bankalar yeni ve çeşitli sermaye havuzlarını çeken güvenilir yerel ortaklar haline gelerek, mevcut finansman boşluğunu doldurmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, yeşil bankalar piyasada bulunan açığa yönelik garantiler, uzun vadeli borçlar, öz sermaye, ikinci derecede borç, menkul kıymetleştirme gibi birçok finansal aracı kullanabilir. Özellikle yetersiz hizmet alan ve teknolojik olarak geri kalmış topluluklarda yeşil banka yatırımları yeşil yatırımın önündeki engelleri kaldırma misyonunu da taşıyabilir. 

Bütün bu faydaların yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerin sıfır karbonlu bir gelecek için gelişmiş ülkelerin fonlarına ihtiyaç duymasına bir alternatif de yine yeşil bankalar ile sağlanabilir. İklim finansmanını yerel bir kurumda merkezileştirerek, Yeşil İklim Fonu (GCF) gibi kaynaklardan imtiyazlı destek, kalkınma bankalarından imtiyazsız araçlar ve özel sektörden ortak yatırım alınması sağlanabilir.

Daha da önemlisi, yeşil bankalar, yeşil iyileşme ve istihdam yaratma konusunda kritik bir rol oynayabilir. Yeşil sektörlerin gelişimini destekleyerek ve özel sektör yatırımlarını iklime dirençli projelere çekerek, yeşil bankalar sağlıklı bir ekonomiyi destekleyebilir. 2008 yılındaki ekonomik krizden sonra Birleşik Krallık’ta kurulan Green Investment Bank kurulduğu ilk üç yıl içerisinde, yeşil altyapıya yatırımları üç katına çıkardı ve Birleşik Krallığı 5 yıl içerisinde dünyanın en büyük denizüstü rüzgar pazarı haline getirdi. Yakın zamanda Amerika’daki bir federal yeşil bankanın potansiyelini araştıran bir rapor, bankanın kuruluşundan sonraki ilk 5 yıl içerisinde 3,3 milyon doğrudan ve 2,2 milyon dolaylı olmak üzere toplam 5 milyon üzerinde yeni iş yaratabileceğini ortaya çıkardı. 

Bugüne kadarki veriler parlak bir geleceğe işaret etse de yeşil banka ekosisteminin büyümesi için desteğe ihtiyacı var. Başlangıç sermayesiyle birlikte ihtiyaçlar arasında yerleşik teknik uzmanlık ve dışarıdan teknik desteğe erişim de bulunuyor. Bu sorunlara çözüm bulmak amacıyla Green Bank Design Platform adlı bir oluşum şu anda gelişim aşamasında. Bu oluşum, ülkelere yeşil banka kurmaları için gerekli yönlendirmeleri yapmayı, koordinasyonu sağlamayı ve önlerindeki bariyerleri aşmaları için gerekli hizmetlere erişim sağlamayı hedefliyor. 

İhtiyaç duyulan destek gelişmiş ülkeler aracılığıyla da sağlanabilir. Gelişmiş ülkeler, küresel yeşil bankaların gelişimi ve yayılımı için gerekli desteği sağlamaya çeşitli şekillerde yardımcı olabilir; Gelişmekte olan ülkelerdeki yeşil finans kurumlarına sermaye katkısında bulunmak, ihtiyaç duyulan teknik uzmanların yeşil bankalara yerleştirilmesini sağlamak, yeşil banka oluşturma sürecinde durum tespiti ve proje hazırlama aşamaları için hibe finansmanı sağlamak ve Green Bank Design Platform’un kurulmasını desteklemek.

Yeşil bankalar bize hem COVID-19 süreci nedeniyle yaşanan ekonomik problemlere, hem de karşı karşıya olduğumuz uzun dönemli iklim krizine cevap verebilecek bir çözüm sunuyor. Sürdürülebilir bir gelecek için yeşil bankalara desteğin hızlı bir şekilde sağlanması ve gerekli adımların atılması kritik bir önem taşıyor. 
 

SHARE: READ MORE

13 January

Gelişen ÇSY endeksleri ve türevleri portföyleri nasıl dönüştürüyor?

Riskleri azaltma peşinde olan yatırımcıların Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) kriterlerinin endekslere entegrasyonu konusunda taleplerini artırmalarına yönelik olarak bu alanda sunulan çözümler de giderek çoğalıyor. Eurex borsasının Mart ayında Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi ile veya belirli ÇSY kriterleri ile uyumlu olmayan şirketlerin kapsam dışı bırakıldığı türevleri hayata geçirmesiyle birlikte bunlar, hedge ve trade işlemlerinde en çok rağbet gören türev ürünler arasına katıldılar.

Eurex ÇSY Taramalı Endeks vadeli işlem sözleşmeleri 1 milyona yaklaştı ve 12 milyar Avro işlem hacmine sahip. ÇSY Borsa Yatırım Fonu (ETF)’nin yönetim altındaki varlıklarının rekor kırarak, 2020 Temmuz ayında 100 milyar doların üzerinde işlem görmesi de pandemi ve regülasyonlar nedeniyle yatırımcıların bu konuya gösterdiği ilginin arttığını kanıtlıyor. 

ÇSY türevlerinin büyüme rakamlarının arkasında farklı sebepler olsa da en önemli nedenin riskleri azaltma olduğu görülüyor. Bunun güzel bir örneğini Volkswagen’in emisyon skandalı ve Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni ihlal etmesi sebebiyle taramalı vadeli işlem endeksinden çıkartılması oluşturuyor. Bu şirketlerin otomatik olarak endekslerden çıkartılması yatırımcılar için olası riski oldukça azaltıyor. Müşterilerden alınan geribildirimler de bu tür hedging amaçlı kullanılan türevlerin ÇSY kriterlerine “neredeyse” değil, tamamen uyumlu olmasının beklendiğini gösteriyor. Ayrıca ÇSY endekslerinin COVID-19 döneminde daha iyi performans göstermesi, yatırımcılara ÇSY yatırımlarının kriz dönemleri için iyi önlem olduğunu düşündürtüyor.

Peki bugün bu kadar değerli olan bu portföyler nasıl oluşturuluyor? Eurex’in listelenmiş türevlerinin temelini oluşturan endeksler, MSCI’nın endekste yer alan şirketlerini ÇSY kriterlerine göre dikkatle inceleyen 350 ÇSY uzmanı tarafından oluşturuluyor. Buna göre MSCI, yıllar içerisinde farklı ÇSY hedeflerine bağlı olarak üç farklı tarama seti geliştirmiş durumda: Termal kömür, tütün gibi problemli olduğu bilinen alanları ve BM Küresel İlkeler Sözleşmesi gibi sosyal normları ihlal eden şirketlere yönelik geleneksel değerlere bağlı taramalar; etkisi yüksek ve kurum faaliyetlerinin Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile uyumlu olduğu şirketleri kapsayan olumlu etkiye dayalı taramalar; ve son olarak da ÇSY risklerinin şirket değerini olumlu veya olumsuz nasıl etkileyebileceği değerlendirilerek buna göre bir değer biçme yöntemi izleyen rating bazlı denilen taramalar.

Bu değerlendirmeler sonrasında portföy oluşum süreci başlıyor. Her endeks piyasa değeri kıyaslaması veya bölgesel değerlendirme yapılarak başlıyor. Ardından yine çeşitli yöntemler izlenerek endeksler oluşturuluyor. MSCI’nın en basit portföyü ÇSY ‘Tarama’ (ESG ‘Screen’),en düşük değerlendirilen şirketleri kapsam dışı bırakıyor. Böylelikle şirketlerin %7’si kapsam dışı kalmış olsa da yatırımcılara piyasanın hala %93’üne erişim imkânı sağlıyor. ÇSY ‘Evrensel’ (ESG ‘Universal’), portföyüne iyi ÇSY değerlerine sahip olan veya değerlerini yükseltmeye çalışan şirketleri katarken, ÇSY performansı düşük şirketlerden uzak durmayı hedefliyor. ÇSY ‘Odak’ (ESG ‘Focus’) endeksi yeniden bir ağırlıklandırma yapıyor ancak aktif risk konusunda düzeltme yapmak için optimizasyonda bulunuyor. “Liderler”endeksi ise en yüksek ÇSY değerine sahip şirketleri seçerek oluşturuluyor. 

ÇSY kriterleri portföyleri dönüştürürken ve yatırımları artırırken, Paris Anlaşması’yla uyumlu kıyaslamaları zorunlu kılacak Avrupa Birliği regülasyonları da ayrıca yatırımları çekerek bu alanın gelecekte daha da büyümesine fırsat sağlayacak gibi gözüküyor. 
 

SHARE: READ MORE

6 January

Hayvanların %90’ı yaşam alanlarını kaybetme riskiyle karşı karşıya!

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Korkulduğu kadar hızlı olmasa da dünya genelinde biyoçeşitliliğin azalmaya devam ettiğini ve gelecekte durumun küresel ısınma ve habitat kaybı nedeniyle daha da kötüleşeceğini biliyoruz. Bilinen bu gerçeklere rağmen, bilinmeyen şey ise bunu önlemek için ne yapılabileceği.
 
Biyoçeşitlilikteki azalmanın altında yatan sebepler her geçen yıl güçlenerek artmaya devam ediyor. Günümüzde biyoçeşitliliğe karşı en büyük tehdidi yeni tarım arazileri oluşturmak için doğal habitatların yok edilmesi oluşturuyor. Dünya nüfusunun ve dolayısıyla tüketimin artması ile beraber tarım arazilerine duyulan ihtiyaç da giderek artıyor. Bu durum ise 2050 yılı itibarıyla 2 milyon, hatta bazı tahminlere göre 10 milyon km2 yeni tarım arazisi anlamına geliyor.
 
Tarım arazilerinde beklenen genişlemenin biyoçeşitliliğe zarar vermemesi için geleneksel koruma yaklaşımlarının da çeşitlenmesi gerekiyor. Her ne kadar şu anda uygulanan koruma yaklaşımları pek çok tür için önemli ve olumlu sonuçlar doğuruyor olsa da bu yaklaşımlar tüm türleri korumak için yeterli değil. Türlerin tamamını korumak adına biyoçeşitlilik kaybına neden olan temel sebeplerin araştırılması gerekiyor. Bu kapsamda Nature Sustainability’de yayınlanan bir çalışma, spesifik olarak hangi türlerin ve yaşam alanlarının tarım arazilerinin genişlemesinden olumsuz etkileneceğine odaklanıyor ve biyoçeşitliliğin korunması adına gıda sistemlerinde ne tür değişiklerin yapılması gerektiğine dair bir yol haritası çiziyor.
 
Yapılan araştırmada, tarım arazilerinin hangi bölgelerde genişleyeceğine dair tahmin yürütmek adına hassas uzamsal ölçeklerin kullanıldığı (1.5 km x 1.5 km) bir metot uygulanıyor. Ardından, yapılan tahminlerin olduğu yerlerde, 20.000 amfibiyan türünü, kuşları ve memelileri kapsayacak şekilde habitat haritaları oluşturularak, bu haritalar üzerinde yapılan gözlemlerle birlikte hangi türlerin ne tür tarım arazilerinde yaşayabileceği saptanıyor. Tüm bu sürecin sonucunda ise 2010-2050 yılları arasında hangi türlerin ne kadar habitat kaybına uğrayacağı hesaplanabiliyor. Hassas uzamsal ölçeklerin kullanılması ile de hangi bölgelerin ve hangi türlerin daha çok korumaya ihtiyaç duyacağı ortaya çıkmış oluyor.
 
Çalışma sonucunda elde edilen gelecek projeksiyonlarına göre türlerin yaklaşık %90’ının habitat kaybına uğrayacağı tahmin ediliyor. Bu türlerin 1280’i ise yaşam alanlarının %25’inden fazlasını kaybetme riskiyle karşı karşıya.
 
Habitat kayıplarının özellikle Sahra Altı Afrika’da, spesifik olarak ise Büyük Rift Vadisi’nde ve ekvatoral Batı Afrika’da daha yoğun olarak yaşanacağı öngörülüyor. Bununla beraber Atlas Yağmur Ormanları’nın olduğu Latin Amerika’da ve Güneydoğu Asya’da da habitat kayıpları ciddi bir biçimde yaşanabilir.
 
Dikkat çekilmesi gereken bir mesele ise gelecekte habitat kaybına uğrayacak hayvan türlerinin halihazırda bir tehditle karşı karşıya olmaması. Bu durum, koruma alanında çalışanların bu türler hakkında endişe duymamalarına yol açabilir. Bu nedenle tür ve bölgelere yönelik yapılacak gelecek tahminlerinin biyoçeşitlilik kaybını önlemek için çok önemli olacağı düşünülüyor.
 
Biraz da güzel haberler verecek olursak, habitat kaybını azaltabilecek pek çok önlem neyse ki mevcut. Örneğin; tarımsal verimin artırılması, daha sağlıklı beslenme alışkınları, gıda israfının önlenmesi ve riskli bölgelerdeki tarımsal arazilerin yeniden düzenlenmesi. Yapılan çalışma, tüm bu önlemlerin habitat kaybını ciddi derecede önleyeceğini ortaya koyuyor.  Bu önlemlerin hayata geçirilmesi için ise hükümetlerin, şirketlerin, STK’ların ve bireylerin kararlı bir şekilde üzerlerine düşenleri yapması gerekiyor.
 
Çalışma, uyguladığı yöntem sayesinde yukarıda belirtilen hangi önlemlerin hangi bölgeler için daha etkili olabileceğini de belirtiyor. Örneğin, Sahra Altı Afrika’da biyoçeşitliliği korumak adına yapılabilecek en etkili şey tarımsal verimin arttırılması. Eğer ihtiyaç duyulan gıda, daha küçük tarım arazilerinden temin edilebilirse, bu durum habitat kaybını ciddi şekilde azaltabilir.
 
Sahra Altı Afrika’daki durumun aksine Kuzey Amerika’da verim artışı, bu bölgede verimliliğin neredeyse en yüksek seviyede olması nedeniyle çok az bir etkiye sebep olabilir. Bununla beraber, sağlıklı beslenme alışkanlarının uygulanması Kuzey Amerika’da oldukça önemli bir etki yaratabilir. Hayvansal gıdalara olan talebin düşmesi, yeni tarım arazilerine olan talebin de azalmasına sebep olacaktır.
 
Önemle vurgulamak gerekir ki, yapılan çalışma sadece tarımsal genişlemenin biyoçeşitlilik üzerinde oluşturduğu etkilere odaklanıyor. Vahşi doğanın karşı karşıya kaldığı pek çok farklı tehdit de hala varlığını korumakta. İklim değişikliği, çevre kirliliği, kaynakların aşırı kullanımı bunlardan sadece birkaçı. Biyoçeşitliliğin azalmaya devam etmesi de geleneksel koruma yöntemlerinin bu durumla mücadele etmek için yeterli olmadığını gösteriyor.
 
Ancak çalışmada ortaya koyulan veriler ışığında koordineli ve kararlı bir şekilde uygulanacak eylem planları kapsamında habitat kaybına yol açmadan, giderek artan nüfus için sağlıklı beslenme alışkanlıkları oluşturulabilir. Üstelik bu eylemler biyoçeşitlilik ile mücadelede önemli pozitif etkiler yaratmakla birlikte kendi içlerinde de olumlu sonuçlar doğurabilir. Örneğin; sağlıklı beslenme alışkanlıkları aynı zamanda toplumsal sağlık krizine karşı da etkili olabilir. Gıda israfının azaltılması ve tarımsal verimin arttırılması gıda güvenliğinin de sağlanmasına yardımcı olabilir.
 
Biyoçeşitliliğin azalmasını engellemek adına yapılması gerekenlere bir ışık tutarken, Nature Sustainability’de yayınlanan bilimsel çalışma aynı zamanda umudumuzu kaybetmememiz için de önemli bir kaynak oluşturuyor.
 
 

SHARE: READ MORE

6 January

KOBİ’ler ekonomik iyileşme için kritik önem taşıyor

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Teknoloji, pandemi boyunca ekonomilerin sürdürülebilirliğini sağlayan en önemli unsurlardan biri haline geldi. Teknolojinin pandemi döneminde sunduğu çözümlerin birçoğu bireylere, hükümetlere, kamu kuruluşlarına ve araştırma/eğitime yönelikken, küçük ve orta ölçekli işletmelerin ihtiyaçları ve teknolojinin bu ihtiyaçlar konusunda nasıl yardımcı olabileceği ise gözden kaçırılmışa benziyor.
 
Boston Consulting Group’un (BCG) pandemi döneminde teknolojinin kullanımına dair yaptığı analize göre KOBİ’ler teknolojinin COVID-19 odaklı ürettiği çözümlerin yalnızca %10’undan faydalanmış. Bu durum KOBİ’ler için birçok probleme yol açarken, karantinaların ve çeşitli kısıtlamaların ‘yeni normal’ olarak tanımlandığı bu günlerde, teknolojinin KOBİ’lere vereceği destek çok daha kritik hale geldi.
 
KOBİ’ler genel olarak resmi ve gayrıresmî olacak şekilde kategorize edilen ve 250 kişiden az çalışanı bulunan işletmeleri oluşturuyor. Boyutlarının küçüklüğüne rağmen KOBİ’ler yarattıkları istihdam olanakları ve ürettikleri finansal değer ile dünya ekonomisinin önemli yapı taşlarını oluşturuyor.  Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre KOBİ’ler dünyadaki istihdamın yaklaşık olarak %65’ini oluşturuyor, ülkelerin GSYİH’lerine %35-%50 oranlarında katkı sağlıyor ve yeni iş olanaklarının üçte ikisini yaratıyor.
 
Ancak bu işletmeler pandemi nedeniyle kendi boyutlarının çok üzerinde problemlerle karşı karşıya kalmış durumda. Sermayeye ve nakit paraya ulaşmakta zorluk yaşamakla birlikte, pandeminin süregelen etkilerinden kendilerini koruyamıyor ve iş modellerini yeni normale adapte etmekte güçlük çekiyorlar. Büyük işletmelere göre daha sınırlı sayıda tedarikçiye bağımlı devam eden iş süreçleri, pandeminin bu tedarikçileri etkilemesi durumunda işletmeler için de çok büyük bir risk teşkil ediyor. KOBİ’ler ayrıca genellikle pandemiden en çok etkilenen sektörler arasında bulunan perakende, turizm ve hizmet sektöründe yer alıyor.
 
Tüm bu faktörler neticesinde birçok KOBİ pandemi döneminde kapılarını kapatmak durumunda kaldı ve pandemi sonrasında muhtemelen pek çoğu tekrar açılamayacak. Veriler, özellikle hükümetlerin aldığı kararlar neticesinde yaz dönemi öncesi uygulanan karantina kısıtlamaları süresince küresel çapta KOBi’lerin açıkladığı iflas oranlarının iki katına çıktığını gösteriyor. Bu durum da doğrudan ekonomiye etki ediyor; Ülkelerin GSYİH’lerinin bu kapanmaların sonucunda düşüşe geçmesi bekleniyor. Her ne kadar yeni oyuncuların piyasada oluşan boşluğu dolduracağı öngörülse de bu uzun bir zaman alacak ve ekonomik iyileşme sürecini olumsuz etkileyecek.
 
İstihdamda ve GSYİH’de sahip oldukları pay nedeniyle ekonominin iyileşme sürecinde KOBİ’lere odaklanmak stratejik olarak önemli bir husus. KOBİ’lere yapılacak yatırımlar neticesinde işletmeler hem müşterilerini elinde tutabilir hem de yeni müşteriler kazanabilir. Her ne kadar kısıtlama ve karantina dönemlerinde hükümet destekleri bu işletmeler için hayati olsa da uzun vadede operasyonlarını son derece dijital olan “yeni normale” adapte edebilmeleri için teknoloji firmalarının ilgisine ve desteğine ihtiyaçları var.
 
KOBİ’ler halihazırda teknoloji şirketlerinin sunduğu birtakım çözümlerden faydalanabilir; Örneğin Google gibi şirketler çevrimiçi reklam kredileri ile küçük işletmelerin müşteri çekmelerine ve dijital kampanyalar gerçekleştirmelerine yardımcı olabilir. İşletmelerin kendi bünyelerinde yaptıkları iş takipleri için Salesforce, Microsoft ve UnitedHealth Groups gibi teknoloji firmalarının sunduğu ve harcanan zaman ve emeği azaltabilecek çözümler değerlendirilebilir. Aynı şekilde bu çözümler B2B ve B2C müşterilerle çalışma ve onlara hizmet sunma imkânı sağlayabilir. Bir başka örnek olarak, ürünler ve sağlanan hizmetler için alınan mobil ödemelerden feragat edilmesi sonucunda, dijital alışveriş artarak, kişiler arası temas da azaltılabilir. Bu çözüm özellikle bazı Afrika ülkeleri gibi, ticarette mobil ödemenin yoğun olarak kullanıldığı bölgelerde çok verimli sonuçlar doğurabilir.
 
Bu işletmelerin ihtiyaçları farklı ülkelerde ve sektörlerde çeşitlilik gösterdiği için küresel anlamda KOBİ’lere gerekli yardımların planlanabilmesi için bu işletmelerin teknolojik adaptasyonun hangi aşamasında olduklarının da bilinmesi gerekiyor. Gerekli donanım olmaksızın KOBİ’lere verilen destekler verimli olmayabilir.
 
Her ne kadar şu ana kadar teknoloji endüstrisi birtakım çözümler sunuyor olsa da pandemi sonrasında KOBİ’lerin hayatta kalabilmesi için çok daha fazla desteğe ihtiyaç var. Küresel çapta bir ekonomik iyileşme için, KOBİ’lerin istihdam yaratılmasında ortaya koydukları katkı ve GSYİH’deki önemli payları düşünüldüğünde, bu desteğin en kısa sürede verilmesi büyük bir önem taşıyor.

SHARE: READ MORE

6 January

Yakın gelecekte milyonlarca elektrikli aracın şarj edilmesi gerekecek, peki ama nasıl?

*Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Brexit sonrası İngiltere’nin önemli ihtiyaçlarından biri de çağa ayak uydurabilecek endüstriyel bir strateji. Boris Johnson’ın planlarında bu stratejinin en önemli yapı taşlarından birini “yeşil endüstriyel devrim” oluşturuyor. Bu kapsamda, petrol ve dizel yakıtla çalışan arabaların satılmasının yasaklanması düşünülürken aynı zamanda elektrikli araçlar için önemli bir ihtiyaç haline gelecek şarj altyapılarının hazırlanması adına 1,3 miyar sterlin değerinde bir bütçe ayrılmış durumda.
 
Açıklanan stratejik plan, sürdürülebilir hareketliliğe geçiş için kararlılığın olduğunu ve yapılması gerekenlerin belirlendiğini gösteriyor. Teknolojik gelişmelerin ardından, elektrikli arabaların üretimi ve şarj istasyonlarının kurulumu için gerekli bilgi mevcut. Peki yeşil devrim sadece halihazırda var olan planların kapsamını genişleterek ve hızını artırarak uygulanabilir mi?
 
Her ne kadar yukarıda bahsedilen hususlarda doğruluk payı yüksek olsa da açıklanan planların, gerçekleşmesi gereken radikal değişikliğin içerisinde barındırdığı karmaşıklığı gizleyen bir yönü de bulunmakta. Hala bazı hususlarda önemli belirsizlikler yer alıyor. Nereye ne kadar şarj istasyonu yerleştirileceğinden, bu değişimin yaşanmasının ardından sokak ve caddelerin nasıl bir yapıya evrileceğine ve insanların pratiklerinin ne ölçüde farklılaşacağına kadar birçok önemli soru işareti varlığını koruyor.
 
Elektrikli ve hibrit araçlar var olan satışların yaklaşık %10’unu oluşturuyor, ancak İngiliz caddelerindeki toplam araçların %1’inden daha azı elektrikli ve hibrit. Bu araçların kullanıcıları, sürüş pratiklerini teknolojiye adapte edebilecek koşullara sahip olabilmiş %1’lik küçük bir kesim. Çünkü, günümüzde elektrikli veya hibrit araç sahipleri çoğunlukla çevreye duyarlı insanlardan oluşuyor ve araçlarıyla uzun mesafeler kat etmemeye özen gösteriyorlar. Bunun yanında bu insanlar maddi açıdan yüksek gelir grubunda yer alıyorlar ve genellikle evlerinde kendi şarj istasyonlarına sahip olabiliyorlar.
 
Fakat eğer yeşil endüstriyel devrimin hedeflerinin tamamlanması isteniyorsa, gelişen teknolojilerin tüm insanları kapsayacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Her bir insanın petrollü araç kullanımını yasaklamak olanaksız olduğu kadar her bir sokağa şarj istasyonu yerleştirmek de gerçekçi olmayabilir. Fakat hükümet, özellikle şarj dolumun evde olabilmesi durumunu benimseyerek bu özelliğin elektrikli arabaları daha çekici kılacağına inanıyor.
 
Ancak pek çok İngiliz vatandaş (hanelerin %65’ten fazlası) yol dışı otopark imkanına sahip değil. Bu imkana sahip olmayan aileler ve bulundukları apartmanlar için şarj istasyonları mı kurulacak veya kaldırımlar ve şehir içi cadde ve sokak yapıları nasıl bir değişim geçirecek? Tüm bu sorular hala cevaplanmış değil.
 
10 yıl öncesinde Birleşik Krallık sıfır karbon salımlı araçlar için Office for Zero Emission Vehicles (OZEV) isimli bir departman oluşturduktan sonra, bu departmanın yaptığı ilk iş, Britanya’nın belirli bölgelerinde şarj istasyonları kurmayı hedefleyen Plugged in Places programını uygulamaya geçirmek oldu. Programın odak noktası teknoloji olurken aynı zamanda yerel otoriteler ve endüstriyel aktörler de şarj konusunun geliştirilmesi için teşvik edildiler. Bu sayede alışveriş merkezlerinde ve diğer çalışma alanlarında uygulanabilecek pek çok model geliştirilmiş oldu. Bu sürecin ardında Birleşik Krallık’taki elektrikli araç politikası uygulamalı bir biçimde büyük bir aşama kaydetti.
 
Halihazırda Open Universitesi’ndeki akademisyenlerin yer aldığı bir takım, hükümet destekli bir diğer projeyi yürütmekte. Proje genel itibarıyla kablosuz şarjın (wireless charging) mümkün olup olamayacağını araştırıyor. Her ne kadar kablolu şarj modelleri şu an için bir sorun teşkil etmese de yoğun kullanımın oluştuğu senaryolarda belirli problemler oluşabilir. Örneğin estetik açıdan kötü olabilme ihtimalinin yanında yaşlı ve engelli bireylerin sokaklarda ve caddelerde hareket etmeleri de büyük ölçüde güçleşebilir. Dolayısıyla uzun vadede, toplumsal ulaşımın yeni bir hale evrilmesiyle beraber kablosuz şarj etme olanaklarının arttırılması önemli bir ihtiyaç haline gelebilir.
 
Yukarıda bahsedilen araştırma doğrultusunda toplumsal ulaşımın yeni aşamalarına dair önerilen yaklaşım, yeşil endüstriyel devrimin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynayabileceği gibi etkisiz de kalabilir. Burada üzerinde durulması gereken mesele, bugünün ihtiyaçları baz alınarak geliştirilen çözümlerin 2030’ların dünyasında büyük bir piyasayı oluşturacak elektrikli araçlar için yeterli olup olmayacağı. Önemli olan, var olan belirsizliklerin farkında olarak bir gelecek vizyonuna sahip olmak ve bu vizyonu kapsayıcı bir biçimde bilimsel çalışmalar ve sosyo-teknik fikirlerle uygulamaya dökebilmek.
 
 

SHARE: READ MORE

6 January

Sürdürülebilir kalkınmada gönüllülüğün rolü

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kurumsal gönüllülük programları, çalışanların sosyal fayda yaratmak için işverenlerinin desteğiyle kişisel kaynaklarını kullanmalarına olanak tanıyor. Yapılan araştırmalara göre, şirket içerisinde bir gönüllülük kültürü yaratmak topluma katkıda bulunmanın ötesinde; şirketlerin kendisini de birçok açıdan olumlu etkiliyor. Veriler ayrıca, şirketlerinde gönüllülük yapan çalışanların şirkete bağlılıklarının arttığını, iş tatminlerinin yükseldiğini ve profesyonel hayatlarına katkıda bulunacak beceriler kazandıklarını gösteriyor. Yeni jenerasyon çalışanlar için, şirketlerin kendilerine gönüllülük için bir fırsat sunuyor olması, çalışmak istedikleri şirkete karar verme aşamasında önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor.
 
Kurumsal gönüllük, aynı zamanda Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA)’lara ulaşmaya katkı sağlamak için de önemli bir potansiyel oluşturuyor. SKA’lara tüm sektörler genelinde ulaşmanın yıllık maliyetine ilişkin tahminler, yaklaşık 3,9 trilyon ABD Doları ile 6 trilyon ABD Doları arasında değişiyor. Ancak, hükümetlerin ve diğer kuruluşların küresel olarak mevcut taahhütleri göz önüne alındığında bile dünya çapında yıllık 3 trilyon ile 5 trilyon dolar arasında değişen bir finansman boşluğu bulunuyor. Türkiye ise 2020 Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’na göre, SKA’lara ulaşma performansı değerlendiğinde 70,3 puanla 166 ülke arasında 70. sırada bulunuyor.
 
Hedeflere ulaşmak için daha gidecek uzun bir yolumuz olsa da çalışan gönüllülüğü çalışmaları, bu süreci hızlandırabilir. IMPACT2030, tam da bu nedenle, SKA’lara katkıda bulunmak için çalışan gönüllülüğünü harekete geçirmek üzere tasarlanmış bir oluşum ve üç stratejik amacı bulunuyor: Harekete Geçirmek (Activate), İş Birlikleri Yapmak (Collaborate) ve Ölçümlemek (Measure). 
 
Geçtiğimiz yıl kurulan IMPACT2030 Türkiye Konseyi, bu amaçlar doğrultusunda faaliyetlerini devam ettirirken, aynı zamanda bölgesel düzeyde 2030 yılına kadar SKA’lara ulaşılmasına yardımcı olmak için çalışan gönüllülüğü kapasitesini ölçmek ve haritalandırmak adına bir proje gerçekleştirdi. Türkiye operasyonu bulunan 33 şirketin katılımıyla hazırlanan Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Aralık ayında yayınlandı.Rapor aynı zamanda SKA’ların kurumsal gönüllülük programlarına entegrasyonu hakkında da önemli bir çıktı niteliğinde.
 
Raporda öne çıkan konular
 
- Şirketlerin %79’u gönüllülük faaliyetlerinin SKA’lara uyum sağladığını belirtiyor. Gönüllülük programları kapsamında gerçekleştirilen faaliyetler en çok SKA4-Nitelikli Eğitim hedefi ile ilişkilendiriliyor (%66), ardından SKA5 – Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (%54) ve SKA3 – Sağlıklı ve Kaliteli Yaşam (%48) geliyor.
- Şirketlerinde gönüllülük çalışmalarının arttığını ve önceki yıllara göre önemli bir büyüme gösterdiğini belirtenlerin oranı %48. 
- Ankete katılan şirketlerin çalışanlarının gönüllü olarak çalıştığı toplam saat sayısı bir yılda 32.372 saate denk geliyor.
- Çalışan gönüllülüğü stratejisi ve belirli bir bütçesi bulunan şirketlerin oranı %60’a yakın. Gönüllülüğü teşvik etmek ve katılımı artırmak için bir iletişim stratejisi bulunan şirketlerin oranı ise %76. 
- Şirketlerin %58'inin gönüllülük stratejisini destekleyen ve programlara katılımı teşvik eden bir lideri bulunuyor. 
- Şirketlerin %67'si paydaşların (çalışanların aile üyeleri, tedarikçiler, müşteriler vb.) gönüllülük faaliyetlerine katılımı için fırsatlar sunuyor.
- Gönüllülük yapan çalışanlara yönelik takdir mekanizmaları olan şirketlerin oranı %77.
- Şirketlerin %73'ü gönüllülük faaliyetlerinin etkisini çeşitli şekillerde ölçüyor ancak%58’i çalışan gönüllülüğünün yarattığı değeri takip etmiyor.  

Türkiye’de kurumsal gönüllülüğün önündeki engeller
 
Raporun ortaya koyduğu istatistikler, Türkiye’de çalışan gönüllülüğü için olumlu bir tablo yaratsa da var olan potansiyelden yeteri kadar faydalanılamamasının önünde birtakım engeller bulunuyor:
 
Çalışan gönüllülüğünün yaygınlığı: Türkiye'de çalışan gönüllülüğü sistematik olarak bazı büyük şirketler tarafından yürütülüyor. Ancak aktif şirket sayısında hızlı bir artış bulunmuyor. Türkiye'de gönüllü olanların sadece %0,8'i, gönüllü oldukları sivil toplum kuruluşunun iş yerleri tarafından tavsiye edildiğini söylüyor.
 
Gönüllülük algısı ve sürdürülebilir yaklaşım: Ankete katılanların %39'u, gönüllülük ve sosyal etki programlarının faydaları ve şirketlere katkısı konusunda yönetim seviyesindeki bilinçsizliğinin başarılarını etkilediğini düşünüyor. 
 
İş birliği düşünce yapısının geliştirilmesi: Türkiye’de kâr amacı gütmeyen sivil toplum kuruluşlarının toplumsal sorunların çözümünde yeteri kadar etkili olmadığını düşünenlerin sayısı giderek artıyor. 
 
Sosyal etki ölçümlemesi: Kurumsal gönüllülük programının etkisinin ölçülmesi oldukça önemli. Ancak, ankete katılan şirketlerin %27'si gerçekleştirilen faaliyetlerin etkisinin ölçülmediğini belirtiyor.
 
Önümüzdeki dönemde gelişim fırsatları
 
Türkiye’de çalışan gönüllülüğün önünde engeller bulunsa da tam da pandemi döneminde bu faaliyetlerin etkisini artırmak adına çok güzel fırsatlar bulunuyor:
 
E-gönüllülük ve dijitalleşme: Yeni dönemde çevrimiçi gönüllülük fırsatlarına olan ihtiyacın artması bekleniyor. STK'ların tümü çevrimiçi gönüllülük fırsatları sunmasa da şirketler, anlamlı dijital programlar geliştirmeleri için kâr amacı gütmeyen kuruluşlara destek olabilir. Çevrimiçi gönüllülük, aynı zamanda ülke içindeki farklı bölgelere erişimi de artırma imkanı yaratıyor. 
 
Beceriye dayalı gönüllülüğün yükselişi: Becerilere dayalı gönüllülük dünyada hızlı bir şekilde büyüyor. Çalışanların bağlılığını artırmasının yanı sıra, profesyonel gelişimlerine destek olması da bu gönüllülük türünün artış sebeplerinden. Bu tür programların Türkiye’de de yaygınlaşması için kurumların Kurumsal İletişim ve İnsan Kaynakları departmanları birlikte çalışmalı. 
 
Stratejik konumlandırma: Kurumların, faaliyetleriyle uyumlu ve kuruma da fayda sağlayacak bir sosyal amacı desteklemesi hem gönüllülüğün etkisini artıracak, hem de şirketin bir amacı sahiplenmesini sağlayacaktır. 
 
Sosyal değişimi tetiklemek ve ilham vermek için üst düzey liderliğin görünürlüğünün artırılması: Çalışan gönüllülüğünün üst düzey yöneticiler tarafından benimsenmesi, uzun vadeli politikalar geliştirmek, gönüllülük fikrini çalışanlar arasında yaygınlaştırmak, çalışanlara katılım için ilham vermek ve paydaşları dahil etmek için bir avantaj olabilir.
 
Kapsayıcı Bir Gelecek İçin Gönüllülük Raporu, Türkiye’de çalışan gönüllüğünün harekete geçirilmesi durumunda, sosyal fayda yaratmak için büyük bir potansiyel olduğunu ortaya koyuyor ve bu doğrultuda yapılabilecekler konusunda bize bir yol haritası çiziyor. SKA’lara ulaşma yolunda şirketlerin kurumsal gönüllülüğün potansiyelinin farkına varıp çalışanları için gerekli desteği sağlaması, topluma katkıda bulunmanın yanı sıra hem kuruma hem de çalışanlara fayda sağlayacaktır. IMPACT 2030 Yönetim Kurulu Başkanı Peter Bodin’in de belirttiği gibi “Şirketler güçlerini birleştirdiğinde ve çalışanlarının becerilerini, uzmanlığını ve yaratıcılığını olumlu bir güç olarak kullandığında, dünyayı değiştirme potansiyeline sahipler.”
 

SHARE: READ MORE

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Perakende Sektörüne Etkileri

Perakende sektöründe temel sera gazı salımı üretimin yanı sıra lojistik, dağıtım ve ulaşımdan kaynaklanmaktadır. Avrupa Yeşil Mutabakatı (AYM) ile ihracat yapan perakende şirketlerinin bu doğrultuda önerilen vergi mekanizması Sınırda Karbon Düzenlemesine(SKD) (Carbon Border Adjustment Mechanism) dikkat etmesi ve buradaki oluşabilecek riskleri önceden ön görmesi gerekiyor. 

Komisyon tarafından, tekstil sektörüne paralel şekilde perakende sektöründe de yoğun kullanımı olan plastik ve diğer paketleme materyallerine çeşitli düzenlemeler getiriliyor.1 Komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastik yoluyla sağlanması yönünde uygulamalar yaratacağı ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor. Döngüsel ekonomi eyleminin ayrıca, tüketicilerin yeniden kullanılabilir, dayanıklı ve tamir edilebilir ürünleri alma yönünde şirketlere teşvik edici yaptırımlar uygulaması planlanıyor. Tüketicilerin yeşil badanaya (greenwashing) maruz kalmadan, daha sürdürülebilir seçimler yapması yönünde güvenilir, doğrulanabilir bilginin sağlanması hedefleniyor. Stratejik değer zincirlerinde yatırımların ve endüstrinin iş birliği içinde olmasına yönelik yeni yollar geliştirilmesi yer alıyor. 

Komisyonun Tarladan Sofraya stratejisi döngüsel bir ekonomiye ulaşılmasına katkıda bulunurken özellik tarım, gıda ve perakende sektörüne etkisi olacak bazı düzenlemeleri içeriyor.2 Bu strateji kapsamında lojistik, depolama, paketleme ve gıda atıkları konusunda gıda ve perakende sektörlerinin çevresel etkilerinin azaltılması hedeflenecek. Tarladan Sofraya stratejisi, gübre ve antibiyotik kullanımının yanı sıra kimyasal pestisit kullanımını ve riskini önemli ölçüde azaltmaya yönelik aksiyonlar almayı hedefleniyor. Avrupa Komisyonu yasama tedbirleri almak da dahil olmak üzere paydaş diyaloğuna dayalı olarak bu azaltım hedefi için çalışacak. Özellikle öz-markalı ürünleri olan perakende şirketleri için bu anlamda bazı kısıtlamalar getirebilir. Tarladan Sofraya stratejisi sürdürülebilir gıda tüketimini, uygun fiyatlı ve herkes tarafından kolayca erişilebilen sağlıklı gıdayı teşvik edecek. AB çevre standartlarına uymayan ithal gıdaların AB pazarında satışına izin verilmiyor. AB Komisyonu, tüketicilerin sağlıklı ve sürdürülebilir beslenme biçimlerini benimsemelerine ve gıda israfını azaltmalarına yardımcı olacak eylemler önerecek. Komisyon aynı zamanda, gıdanın kaynağı, besin değeri ve çevresel ayak izi gibi ayrıntılar hakkında dijital araçlar da dahil olmak üzere tüketicilere daha iyi bilgi vermenin yeni yollarını araştıracak. Tarladan Sofraya stratejisi, çiftçilerin değer zincirindeki konumunu iyileştirmeye yönelik öneriler de içerecek.

Perakende sektörünün önemli derecede karbon salınımı yaptığı tedarik zinciri süreçlerinin iyileştirilmesi için de bazı düzenlemelerin yapılacağı komisyon tarafından belirtiliyor. Perakende sektörü için büyük bir önemi olan lojistik ve soğutma uygulamalarının karbonsuzlaştırılması için inovatif uygulamaların büyük bir önemi var.  Binalarda enerji verimliliği AYM’nin net-sıfır hedefi için en önemli aksiyon alanlarından biri olarak yer alıyor. Depo ve mağazalarda enerji verimliliğinin sağlanması için teşvikler bulunuyor.

1 A new Circular Economy Action Plan, 2020.
2 A Farm to Fork Strategy, 2020.

SHARE: READ MORE

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Sanayi Sektörüne Etkileri

Sektörlere göre ürün ve hizmet ihracatı kaynaklı sera gazı salımı (MtCO2e, 2018) karşılaştırılması yapıldığında Kapsam 1 açısından sanayi en yoğun sektörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizin Avrupa Birliği ile yaptığı ticaretlerde büyük bir payı olan sanayi sektörünün Avrupa Yeşil Mutabakat çağrısı ile oluşabilecek riskleri önceden ön görmesi gerekiyor. Avrupa Yeşil Mutabakat stratejisine göre AB, bundan böyle başka ülkelerle yapacağı serbest ticaret anlaşması gibi anlaşmalar için aday ülkenin Paris Anlaşması’nı “onaylama ve etkin bir şekilde uygulaması” ön şartını getiriyor. Burada önemli kriter, metnin, partner olacak ülke için sadece onaylamayı yeterli görmemesi, daha ileri giderek etkin bir şekilde uygulanması şartını öne sürmesi. Dolayısıyla, Paris Anlaşması’nı şimdiye kadar onaylamayan tek partner ülke Türkiye ve anlaşmadan çıkan ülke ABD açısından AB ile ticarette sıkıntılar yaşanması da beklenebilir. Türkiye’nin hâlihazırda AB ile Gümrük Birliği ortaklığı mevcut ancak gündemde bu ortaklığın güncellenmesi de bulunuyor. Bu anlamda, güncelleme müzakereleri yapılırken Türkiye için bu şartların uygulanmasının söz konusu olup olmayacağı net olmamakla beraber, böyle bir duruma hazırlıklı olmak önem taşıyor.1

Ülkeler, AB’nin hedeflerini göz önüne alıp kendi hedeflerini daha ileriye taşımazsa ve hedefler arasında seviye farklıkları devam ederse, Komisyon seçilen sektörlerde karbon sızıntısını (carbon leakage) azaltmak için bir “Sınırda Karbon Düzenlemesi (SKD)” (Carbon Border Adjustment Mechanism) önerecek. AB, bu vergi mekanizması ile, ticari partnerlerini de emisyon azaltımına yönlendirmeyi planlıyor. Mekanizmanın nasıl işleyeceği ve hangi sektörlere yönelik uygulanacağı henüz belirgin hale gelmemiş olsa da AB sınırından girecek malların karbon içeriği –eğer geldikleri ülkede vergilendirilmemiş veya fiyatlandırılmamışsa– fiyatlanacak, geldikleri ülkede fiyatlanmışsa o fiyat AB’de geçerli olan karbon fiyatından düşülerek ayarlama yapılacak. Böyle bir vergi uygulaması, AB ile ticarette düşük emisyonlu ülkeleri, yüksek emisyonlu ülkelere göre daha avantajlı bir konuma getirebilir. SKD altında karbonun ton fiyatı, güncel değeri olan 30 avro/tCO2e düzeyinde fiyatlandığında otomotiv, makine ve demir-çelik sanayiilerinin ihracatının maruz kalabileceği toplam karbon maliyeti 100-150 milyon avro arasında değişen tutarlar olabileceği ön görülüyor. Türkiye’nin güncel ihracat dağılımı ve sektörel karbon verimliliği göz önüne alındığında, AB ile ihracatta karşılaşılması muhtemel gelir kayıpları (karbon fiyatının ton başına 30 ya da 50 avro olması durumuna bağlı olarak) Demir Çelik’te %1,7 - %2,8; Kimya sanayiinde %1,1 - %1,9; Otomotiv’de ise %0,7 - %1,2 olarak hesaplanmaktadır. Energiewende’den Oliver Sartor’a göre SKD kapsamında ilerleyen aşamalarda kağıt, organik kimyasallar, cam ve seramik ürünleri, kok, gübre, temel demir-çelik ürünleri, rafineri ürünleri ve alüminyum gibi ürünlerin vergilendirilmesi beklenmektedir.

AB tarafından yayımlanan yeni sanayi stratejisi doğrultusunda, küresel sahnedeki rekabeti korumak için endüstrinin daha yeşil, döngüsel ve dijital olması gerektiği belirtiliyor.1 Avrupa Yeşil Mutabakatı bu stratejinin merkezinde yer alıyor. Avrupa’nın karbon nötr hedefi kapsamında en büyük dönüşümün enerji ve ham madde kullanımının yüksek olduğu tekstilelektronik ve plastik sanayilerinde olacağı belirtiliyor. Dönüşüm esnasında toplumun her grubundan ve endüstrinin her kolundan şirketlerin dahil olmasını hedefleyen komisyon, karbon yoğun endüstrilerin ve ekonomilerin dönüşümü için geçiş mekanizması kapsamında 100 milyar avroluk desteğin sunulmasını planlıyor. Kurulan ortak girişimler ve ittifaklar kapsamında, pil, plastik ve mikroelektronik alanlarında başarılı sonuçlar gözlemlendiğini belirten komisyon, bu çalışma yöntemini diğer endüstriler için de genişletmeyi planlıyor. Bu kapsamda Avrupa Temiz Hidrojen Birliği kurulacak. Düşük karbon endüstrileri, bulut tabanlı endüstri uygulamaları ve ham madde konularının takvimde yer alacağı belirtiliyor. Döngüsel ekonomi çalışmaları doğrultusunda komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastik yoluyla sağlanması yönünde uygulamaları teşvik edeceği ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor. Dijitalleşme, daha sürdürülebilir uygulamaların hayata geçirilebilmesi için önemli bir araç ve stratejinin ana dinamiklerin biri olarak sunuluyor. Hava ve su kirliliği verilerinin takibi ile enerji ve ham madde kullanımının izlenerek optimize edilmesi için yeni inovasyon fırsatları sunuluyor. Elektronik cihazların enerji verimliliği, dayanıklılık, tamir edilebilirlik, yeniden kullanım ve geri dönüşüm için tasarlanması amacıyla Ecodesign Direktifi2 kapsamında cep telefonları, tabletler ve beyaz eşyalar dahil olmak üzere düzenleyici önlemler alınması gündemde. Kimyasal stratejisi ile güvenli ve sürdürülebilir kimyasallar için inovasyonun teşvik edilmesi ve insan sağlığının ve çevrenin tehlikeli kimyasallara karşı korunması hedefleniyor. Strateji, çocuk bakım malzemeleri, kozmetikler, deterjanlar, gıda ile temas eden malzemeler ve tekstil ürünleri gibi tüketici ürünlerinde zararlı kimyasalların kullanımının yasaklanmasını içeriyor.3

1 A New Industrial Strategy for Europe, 2020.
2 Establishing a framework for the setting of ecodesign requirements for energy-related products, 2009.
3 Green Deal: Commission adopts new Chemicals Strategy towards a toxic- free environment, 2020. 
 

SHARE: READ MORE

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Finans Sektörüne Etkileri

Avrupa Birliği, kaynakların verimli kullanıldığı, sera gazı emisyonlarının düşük olduğu sürdürülebilir bir ekonomik modele geçişte oldukça kararlı. Bu geçişte finansal sistemin sürdürülebilir büyümenin sağlanmasında önemli bir role sahip olacağı değerlendiriliyor. Avrupa Yeşil Mutabakat (AYM) kapsamında, 14 Ocak 2020 itibarıyla Avrupa Yeşil Mutabakat Yatırım Planı1 kamuoyuna sunuldu. Bu kapsamda  gelecek 10 yıl içerisinde en az 1 trilyon avro değerinde finansmanın sürdürülebilir yatırımlar için mobilize edileceği açıklandı. AB yatırım planı ile beraber Avrupa Yeşil Mutabakatı hedefleri doğrultusunda, özel yatırımları, iklim zararsız, iklime dayanıklı ve verimli kaynaklara kanalize etmeyi hedefliyor.  Geçiş süreci finans sektörü için belirli riskler barındırıyor olsa da uygulanan politikaların neticesinde önemli avantajlar da yakalayabileceği düşünülüyor. AYM kapsamında, bankacılık ve sigortacılık sektörlerini etkileyecek riskler fiziksel ve geçiş riskleri olmak üzere iki şekilde tasnif edilebilir;
 
Fiziksel riskler: Sıcak hava dalgaları, kuraklık, fırtına ve seller bireylerin günlük hayatlarını olumsuz etkilediği kadar finansal açıdan da büyük zararların oluşmasına sebebiyet veriyor. Araştırmalardan2 elde edilen verilere göre 2018 yılında bu zarar 160 trilyon dolara kadar ulaşmış olup sigorta şirketlerinin ve bankaların bilanço tablolarına yansımıştır. Bazı çalışmaların tahminlerine göre, global finansal varlıkların %6’sının (24,1 trilyon dolar) riskli pozisyonda olduğu değerlendirilmektedir.3 Değişen iklim koşullarıyla oluşabilecek zararın 2008 Küresel Ekonomik Kriz kadar büyük ölçeklere ulaşabileceği tahmin ediliyor.4

Geçiş Riskleri: Avrupa Yeşil Mutabakatı uyarınca gerçekleştirilecek yeşil dönüşüm büyük ölçeklerde olacağı için, bu değişimin fırsat ve riskler yaratacağı sektörler olacaktır. Örneğin enerji-yoğun sektörler, yüksek oranda karbon salımına sebep oldukları için bu riski taşıyanlar arasında yer alması beklenmektedir. Portföylerinde karbon-yoğun varlıklara sahip olan bankalar ve sigorta şirketleri de aynı şekilde ciddi risklere maruz kalacaklar. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve Uluslararası Yenilebilir Enerji Ajansı’nın (IRENA) yaptığı bir çalışmaya göre, stranded assets, (emisyon azaltım politikası sebebi ile değerini kaybeden yatırım) değerlerinin 10 trilyon dolar kadarı riskli pozisyonda değerlendirilmektedir.Yukarıda belirtilen risklerin yanında, unutulmamalıdır ki, küresel ısınma ve iklim krizinin yaratacağı tehlikeler önümüzdeki on yıl boyunca oluşacaktır. Bununla birlikte yeşil dönüşüm uzun vadeli bir stratejik plandır. Fakat finansal hizmetler sektörü tarafından kullanılan konvansiyonel risk modelleri ise genellikle kısa vadeli, finansal risk penceresinden bir değerlendirme yapmaktadır. Bu doğrultuda entegre risk yönetimlerine geçilmelidir.5 
 
1.Bankacılık Sektörü Açısından Riskler ve Fırsatlar
Avrupa Yeşil Mutabakatı çerçevesinde AB Komisyonu, iş dünyasının sürdürülebilirliğe geçişini desteklemek için politika araçları sunmayı amaçlayan yenilenmiş bir sürdürülebilir finans stratejisi duyurdu.Eylem planı kapsamında ortaya koyulan strateji, üç kategoriye ayrılabilen on temel eylem içeriyor. Bu eylemlerden çıkarılabilecek, yeni risk ve fırsat doğurabilecek öngörüler ve bilgiler şu şekilde:
-Yeşil finansal ürünler için AB Yeşil Tahvil Standardı6  ve etiketler oluşturma planı bulunuyor ve bu konuda 2021’in 3. Çeyreğinde bir çerçeve oluşturulması planlanıyor.
-InvestEU programı kapsamında, finansman ve teknik destek yoluyla yatırımcıları ve proje girişimcilerini bir araya getirerek dört politika alanında destekler sunulması amaçlamaktadır: sürdürülebilir altyapıaraştırma, inovasyon ve dijitalleşmeküçük ve orta ölçekli işletmeler, ve sosyal yatırım ve yetkinliklerin geliştirilmesi.
-Sürdürülebilirliğin derecelendirilmesive piyasa araştırmasına entegre edilmesi teşvik ediliyor.
-Avrupa Parlamentosu ve Konseyi, bankalara yönelik Risk Azaltma Önlemlerine ilişkin müzakereler bağlamında, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) risklerinin denetçiler tarafından gerçekleştirilen inceleme ve değerlendirmeye dahil edilmesine yönelik ilkeleri ve metodolojileri belirlemesi için Avrupa Bankacılık Otoritesini (EBA) görevlendirilmesi konusunda anlaştı.7
-İklimsel ve çevresel risklerin finansal sisteme entegre edilmesi planlanıyor. Bununla, risklerin AB ihtiyat çerçevesine8 daha iyi entegre olacağı ve yeşil varlıklar için mevcut sermaye gereksinimlerinin uygunluğunun daha açık değerlendirilebileceği ön görülüyor. Ayrıca, doğal afetlerden kaynaklanan fiziksel risk ve hasar söz konusu olduğunda, finans sektörünün iklim ve çevresel risklere karşı dayanıklılığı artırma konusunda vereceği destek için çalışmalar yapması amaçlanıyor. 
 
Komisyon ayrıca mevcut 2030 iklim ve enerji hedeflerine ulaşmak için 2030 yılına kadar yılda yaklaşık 260 milyar avro tutarında ek yatırım gerekeceğinin altını çiziyor. AB, Avrupa Stratejik Yatırımlar Fonu ve diğer girişimlerle gerekli yatırımları çekmeye yardımcı olmak için halihazırda destek sağlıyor. Ancak, yatırım zorluğunun ölçeği tek başına kamu sektörünün kapasitesinin ötesinde yer alıyorBu hedeflere ulaşmakta finans sektörüne önemli bir rol düşüyor. Bu kapsamda AB tarafından aşağıdaki öneriler sunuluyor:
- Yatırımları daha sürdürülebilir teknolojilere ve şirketlere doğru yeniden yönlendirme.
- Uzun vadede sürdürülebilir bir finansal büyüme.
- Düşük karbonlu, iklime dayanıklı ve döngüsel bir ekonominin yaratılmasına katkıda bulunma.9

Sürdürülebilir yeşil altyapı geçişini hızlandırma ve özel yatırımı teşvik etme için kamu-özel ortaklıkları (public-private partnerships) ön plana çıkıyor. Geçmiş örnekler incelendiğinde günümüzdeki AB programlarının bu şekilde desteklendiği ve daha iyi sonuçlar elde edildiği göze çarpıyor. Bu ortaklıklar kapsamında Avrupa Yatırım Bankası tarafından (EIB), ulusal bankalara sunulan kredi garantilerinin genişletilmesi ön görülüyor.10 Bankacılık sektörü için oluşan önemli fırsatlardan birisi AB’nin tetiklemeye çalıştığı ek özel finansman tarafında oluşuyor. Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) garantörlüğünde belirlenen sürdürülebilir geçişi destekleyen konularda yeni kredi fırsatları doğabilir. Bankalar AB’nin fonlama stratejisine paralel bir stratejiyi iç dinamiklerine entegre ederek gelecekte doğacak çevre, iklim ve sosyal risklere daha hazırlıklı olabilirler. Risk tarafında ise AB tarafından sürdürülebilir finans stratejileri kapsamında Yeşil Tahvil Standardı gibi yeni regülasyonlar ortaya çıkıyor. Bu regülasyonların sıkı takibi ve entegrasyonu ön plana çıkıyor.
 
2.Sigortacılık Sektörü Açısından Riskler ve Fırsatlar 
Sigortacılık, küresel ısınmayla mücadelede, sahip olduğu önleyici finansal mekanizmalar sayesinde, toplumu ve bireyleri güvence altına alan önemli bir sektördür.  Küresel ısınma ve iklim krizi ile mücadele kapsamında yürürlüğe giren Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte, Avrupa Komisyonu, önümüzdeki 10 yılda 1 trilyon avronun üzerinde finansmanı sürdürülebilir yatırım için mobilize edeceğini duyurdu. Önemli yatırım araçlarına sahip olan sigorta şirketleri de afet öncesi önleyici politikaları ve sahip oldukları finansal araçlarla bu dönüşümde kritik bir rol oynayabilirler. Aynı zamanda Yeşil Mutabakat ile hedeflenen ekonomik dönüşüm içerisinde sigortacılık sektörü için çeşitli riskler ve fırsatlar barındırmakta. Bu risk ve fırsatlar şu şekildedir;
 
Riskler
- Kredi (Karşı taraf) Riski :Şirketler, ÇSY kapsamında alınan ve karbon vergisi gibi iş modelleri üzerinde negatif etkiye sebep olan kararlara dair yükümlülüklerini yerine getiremeyebilir.
- Piyasa (Fiyat) Riski :ÇSY kapsamında alınacak politik ve regülatif kararlar doğrultusunda oluşan piyasa beklentileri sürdürülebilir olmayan yatırımların değerlerinin düşmesine sebep olabilir. 
- Likidite Riski :Doğal afetler sonucunda, müşterilerin önemli bir kısmı hesaplarında tuttukları fonları, kayıplarını finanse etmek için geri çekebilirler.11
 
Fırsatlar
Avrupa Yeşil Mutabakat’ın’nın önemli hedeflerine ulaşması açısından Avrupa Komisyonu’na danışmanlık veren IE (Insurance Europe), Avrupa Birliği’ndeki sigortacıları temsil eden bir meslek örgütü, Temmuz 2020’de belirlenen hedeflere ulaşmak adına yapılması gereken önemli noktalara değinmiştir.12 Bu noktalar aşağıdaki gibidir:
 
- Sürdürülebilir finans hizmetleri sağlayan kurumların geliştirilmesi: ÇSY verilerini belirli merkezde toplayacak bir veri tabanı önerisinde bulunmuştur. Bu sayede daha iyi bir karşılaştırma yapma imkânı sunarken, şeffaflığı arttırıp, maliyetleri de azaltabilir.
- Bireyler, finansal kurumlar ve şirketler için fırsatların arttırılması: Avrupa Birliği’nin sürdürülebilir finans alanındaki şeffaflık için gerekli olan standartları belirlemesi gerektiği vurgulanmıştır. Gelişmelerin (yeşil ve sosyal tahvillerin kullanımın artması, ESG verilerinin şirketlere tutulmasının ve yatırımcılara açılmasının zorunlu olması vb.) ve inovasyonların teşvik edilmesi ve bu şekilde sürdürülebilirliğin ana akım haline gelmesi gerektiği belirtilmiştir. Cezbedici uzun vadeli sürdürülebilir yatırımların eksikliği ve muğlak tanımların kullanımı gibi sorunların aşılması gerektiği de belirtilmiştir.
- İklimsel ve Çevresel Risklerin Azaltılması ve Yönetimi:
Fiziksel risklerin sigorta edilebilirlik açısından oluşturabileceği ciddi sonuçlardan ötürü Insurance Europe küresel ısınma ile mücadele toplumsal direncin arttırılmasınıetkin önleme’nin (doğal afetlere karşı halkın dayanıklılık seviyesini artırmak, kısıtlı doğal kaynakların verimli kullanılması vb) önceliklendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

1 Avrupa Yeşil Mutabakat Yatırım Planı
2 Löw, P. (2019), The natural disasters of 2018 in figures, Munih Re
3 Dietz, S., Bowen, A., Dixon, C. and Gradwell, P. (2016), “‘Climate value at risk’ of global financial assets”, Nature Climate Change, Vol. 6, No 7, pp. 676-679
Davenport, C. (2019), Climate Change Poses Major Risks to Financial Markets, Regulator Warns, NY Times
5 International Energy Agency and International Renewable Energy Agency, Perspectives for the energy transition – investment needs for a low-carbon energy system, March 2017
6 AB Yeşil Tahvil Standardı, https://ec.europa.eu/info/business-economy-euro/banking-and-finance/sustainable-finance/eu-green-bond-standard_en
7 Renewed sustainable finance strategy and implementation of the action plan on financing sustainable growth, European Comission
8 AB İhtiyat Çerçevesi, 2017, https://ec.europa.eu/environment/integration/research/newsalert/pdf/precautionary_principle_decision_making_under_uncertainty_FB18_en.pdf
9 Overview of sustainable finance, European Comission
10 Europe’s Green Deal needs PPP thinking, World Bank
11 Bundesanstalt für Finanzdienstleistungsaufsicht (BaFin): Guidance notice on dealing with sustainability risks (2020)
12 Response to EC Consultation on Sustainable Finance Strategy, Position Paper, July 2020

SHARE: READ MORE

31 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Enerji Sektörüne Etkileri

2050 yılında karbon-nötr bir ekonomiye ulaşmayı hedefleyen Avrupa Birliği'nin çeşitli planlar geliştirdiği sektörlerden biri de enerji sektörü. Vonder Leyen önderliğindeki Avrupa Komisyonu, görevde kalacağı 5 yıl için Avrupa Yeşil Anlaşması’nın temel öncelikli alanlarından birini enerji olarak tanımlıyor. Avrupa ekonomisine bakıldığında enerji üretiminin, tahvilinin ve dönüşümünün AB’deki toplam salımların %75’inin kaynağı olduğu görülmektedir. Bu kapsamda Avrupa Komisyonu, Şubat 2015’te, gelecekteki potansiyel iklim değişikliği politikalarına uygun olacak şekilde Enerji Birliği (Energy Union) adı altında bir strateji açıkladı. Bu strateji sonucunda, konutlara ve şirketlere daha sürdürülebilir, güvenli ve karşılanabilir enerji hizmeti sunulmasını amaçlıyor. Enerji Birliği stratejisi 5 temel başlık içeriyor: 
 
1. Enerji Güvenliği: Avrupa Birliği’nin enerji kaynaklarının çeşitliliğini artırmak ve daha verimli enerji kullanımının sağlanması
2. İç Entegre Piyasası: Gerekli altyapı desteği sunularak, AB içerinde enerji dolaşımını teknik ve regülatif engeller olmaksızın mümkün kılmak, bu sayede Avrupa’daki aktörlerin rekabet seviyesinin arttırılması
3. Enerji Tasarrufu:Enerji tüketiminin azaltılması yoluyla kirliliği azaltmak ve ithal enerji alımını azaltarak Avrupa içindeki enerji kaynaklarının korunması
4. Ekonominin Karbonsuzlaştırılması:Yatırımcıları, sürdürülebilir yatırımlara teşvik etmek ve iklim mücadelesi kapsamında küresel bir anlaşmaya varmak
5. Araştırma, İnovasyon ve Rekabet: Özel sektörle entegre bir biçimde düşük karbon teknolojilerinin desteklenmesi, bu alandaki araştırma ve çalışmalara finansman sağlanması. 

Bununla birlikte, 2019 itibarıyla AB, Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi (Clean energy for all Europeans package) oluşturdu ve bu kapsamda üç temel öncelik belirledi: Kaynakların güvenliği, finansal karşılanabilirlik ve sürdürülebilirlik.1 Oluşturulan enerji politikası kapsamında 2015 yılında yayınlanan ve yeşil dönüşüm için temel politika aracı olarak belirlenen Enerji Birliği stratejisinin uygulanmasında da önemli bir adım atılmış oldu. Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi içerisinde yönergeler barındırıyor. Avrupa Birliği ülkelerinin bu yönergeleri 1-2 yıl içerisinde ulusal yasalarına entegre etmesi bekleniyor. Avrupa Yeşil Mutabakatı, Enerji Birliği stratejisi ve Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi doğrultusunda AB komisyonu 2021 yılına kadar gerekli mevzuatı hazırlamayı ve kanunlaştırmayı planlıyor. Bununla birlikte 2023 yılı itibarıyla üye ülkeler ulusal iklim ve enerji planlarını hazırlayacak.2
 
Tüm Avrupalılar için temiz enerji paketi kapsamında üye ülkelerden beklentiler şöyle;
 
- Binaların Enerji Performansı: Avrupa Birliği’nde binalar, enerji tüketiminin %40’ı, CO2 salımlarının ise %36’sından sorumlu. Bu kapsamda AB, iklim hedeflerine ulaşmak amacıyla binalardaki enerji performansını artırmayı planlıyor. Bu kapsamda Binaların Enerji Performansı Direktifi ile birlikte, geçiş süreci içerisinde enerji sektörünün yanı sıra inşaat sektörünün yapması gerekenlere dair kriterler belirliyor ve önerilerde bulunuyor.
- Yenilenebilir Enerji: 2030 yılında enerji kaynaklarının %32’sini yenilenebilir enerjiye dönüştürmek isteyen AB, Yenilebilir Enerji Direktifi ile birlikte yol haritasını ortaya koyuyor.
- Enerji Verimliliği: Sera gazı salımlarına etkisi itibarıyla 2030 yılında %32,5 enerji verimliliği hedefi koyan AB, bu hedefi doğrultusunda Enerji Verimliliği Direktifini açıkladı.
- Yönetim Düzenlemeleri: Paket, dirençli bir enerji yönetim sistemi oluşturmayı planlıyor. Bu kapsamda her üye ülkeden 2021-2030 yıllarını kapsayacak şekilde 10 yıllık ulusal enerji ve iklim planı hazırlanması bekleniyor.
- Elektrik Piyasaları Regülasyonu: Paketin bu kısmı, AB Elektrik piyasalarında yenilenebilir enerjiye daha büyük bir pay ayıracak. Aynı zamanda sınır aşırı enerji altyapılarının geliştirilmesiyle AB genelinde entegre bir enerji piyasası kurulması hedefleniyor.
 
Enerji Sektöründe Yeşil Dönüşüm için AB’nin Planladığı Başlıca Aksiyonlar
 
Avrupa Birliği Komisyonu, yeşil dönüşüm kapsamında 2030 ve 2050 hedeflerini belirlemiş, bu hedefler doğrultusunda strateji ve regülasyonların yanında alınması gereken aksiyonları da ortaya koymuştur. Sera gazı salımlarının %72,8’ini3 enerji sektörüne borçlu olan Türkiye, AB’nin tasarladığı eylem planlarından kendi enerji endüstrisini daha yeşil ve sürdürülebilir hale getirmek adına faydalanabilir. 

- Akıllı Sektör Entegrasyonu: Bu strateji kapsamında elektrik, gaz, binalar, endüstri ve ulaşım gibi çeşitli enerji sektörleri karbon salımlarını azaltmak amacıyla entegre edileceklerdir. Bu doğrultuda, fosil yakıtların kullanımı, yenilenebilir elektrik enerjisi ile yer değiştirecek, elektrifikasyonun mümkün olmadığı alanlarda düşük karbon yakıtlar kullanılacak.
- Açık Deniz ve Yenilenebilir Enerji: Açık denizde bulunan rüzgârın kuvvetini ve dalgaların hareketiyle birlikte ortaya çıkan enerjinin, modern teknolojilerle birlikte kullanıma sunulması planlanıyor.
- Karbon nötr hedefi doğrultusunda devamlılığı sağlamak için, enerji altyapısında var olan düzenleyici çerçeve (regulatory framework) revize edilecek. Bu kapsamda, krizlere karşı dayanıklı ve daha entegre bir enerji altyapısı kurmak amacıyla ortaya konulan Trans-European Networks For Energy Regulation(TEN-E), Avrupa Yeşil Mutabakat’ının beklentileri doğrultusunda, 2020’i sonuna kadar yeniden yapılandırılacak.
- Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte tüm enerji tedarik zincirlerinde, temiz enerjinin ulaşımını kolaylaştırmak ve binalardaki enerji tasarrufunu artırmak adına dijitalleşme teşvik edilecek.
Enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi kadar, üretilen enerjinin depolanması da önemli bir konu. Bu kapsamda Avrupa Birliği Komisyonu ‘Bataryalar için Stratejik Aksiyon Planı’(Strategic Action Plan on Batteries) geliştirmekle birlikte enerji depolama kapasitesini artırmayı planlıyor.

1 Simson, K., Delivering the Green Deal in the Europe energy sector, 2020.
2 Clean Energy, The European Green, December 2019.
3 TÜİKTürkiye’de Sektörlere Göre 2016 Yılı Sera Gazı Emisyonları

SHARE: READ MORE

24 December

Stajyer çalışma arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 11 Ocak 2021 Pazartesi gününe kadar info@s360.com.tr veya oyku.kurtoglu@s360.com.tr adreslerine CV'leri ile s360’ta staj yapma motivasyonunu açıklayacak şekilde bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler. 

Görev Tanımı ve Aranan Özellikler:

- Sürdürülebilirlik konuları hakkında bilgiye sahip olmak
- Üniversitelerin sosyal bölümlerinde 2. veya 3. sınıfta okuyor olmak 
- Çok iyi derecede İngilizce bilmek
- İyi seviyede MS Office (Word, Powerpoint ve Excel) bilgisi
- Haftada en az 3 gün devam etmek
- Tercihen daha önce sürdürülebilirlik ve ESG konuları üzerine deneyim (iletişim/raporlama/ strateji)  

Not: Pandemi nedeniyle 2021 Mart ayına kadar uzaktan çalışmaktayız. 

S360 Hakkında:
Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.
 
Unutmadan, B corp şirketi olmaktan gurur duyuyoruz.

SHARE: READ MORE

23 December

İnsani Gelişme ve Antroposen

*Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından İnsani Gelişme Raporu’nun “Önümüzdeki Sınır: İnsani Gelişme ve Antroposen” başlıklı 30. yıl baskısı yayımlandı. Bir ülkenin sağlığını, eğitimini ve yaşam standartlarını ölçen İnsani Gelişim Endeksi (İGE), bu sene ülkelerin karbondioksit salımlarını ve çevresel ayak izlerini de içeren yeni bir yaklaşımı da kapsama dahil etti. Endeks, hem insanların hem de gezegenin refahının insanlığın ilerlemesini tanımlamada merkezi konumda yer alması durumunda küresel kalkınmanın nasıl değişeceğini gösteriyor. Raporda öne çıkan bazı önemli noktaları sizler için derledik:

- Raporda yer alan İnsani Gelişme Endeksi’nde Türkiye, 189 ülke arasında 54. sırada yer alarak üst üste ikinci kez "çok yüksek insani gelişme" kategorisine girdi. İnsani gelişmedeki ilerlemenin ölçütü olan endekste, Türkiye son 29 yılda %41'lik artış kaydetmiş oldu.

- İnsanların, geleceği şekillendiren baskın güç olduğu Antroposen veya İnsan Çağı adlı yeni bir jeolojik çağa girildi. Tüm ülkeler, insanların gezegen üzerindeki tehlikeli baskılarını tam olarak hesaba katarak ilerleme yollarını yeniden tasarlamalı ve değişimi engelleyen büyük güç ve fırsat dengesizliklerle mücadele etmeli.

- İnsanlığın mücadele ettiği en yeni krizin COVID-19 olduğu ancak doğa üzerindeki baskıların devam etmesi durumunda yeni krizlerin kaçınılmaz olduğu öne çıktı.

- Çevre ve doğal yaşam alanları üzerindeki büyük baskıyı azaltmak için liderlik düzeyinde kapsamlı adımlar atılmaması durumunda insanlığın ilerlemesinde önemli bir yavaşlama gözlemlenecek. Ayrıca insanların gezegen üzerinde her zamankinden daha fazla güce sahip olduğu; COVID-19, rekor kıran sıcaklıklar ve artan eşitsizliklerin gizlenemez olduğu, ilerleme ile ne demek istediğimizi yeniden tanımlamanın gerekliliği vurgulanıyor.

- “Gezegensel Üzerindeki Baskılara Uyarlanmış İnsani Gelişme Endeksi (GİGE)” adlı deneysel nitelikteki yeni küresel endeks ile olumsuz ancak daha net bir küresel resim ortaya çıkıyor. Örneğin, çok yüksek insani gelişmişlik düzeyindeki 50 ülke fosil yakıtlara olan bağımlılıkları ve çevresel ayak izleriyle ön plana çıkıyor. Mevcut senaryo ile ilerleyip diğer ülkelerde fosil yakıt kullanımlarını artırarak gelişmeyolunu seçerseeğer yüksek gelir statüsüne ulaşabilir. Ancak rapor, 2 santigrat derecenin altında tutmak için hedef koyulan küresel ısınma 3-5 santigrat dereceye ulaşacağını ön görüyor.

- İnsani gelişmedeki bir sonraki sınırı aşmak için sosyal normları ve değerleri, hükümetleri ve mali teşvikleri dönüştürürken doğaya karşı değil doğayla birlikte çalışmak gerekiyor. Örneğin, yeni tahminler 2100 yılına kadar dünyanın en yoksul ülkelerinin iklim değişikliği nedeniyle her yıl yaklaşık fazladan 100 gün aşırı hava koşullarına maruz kalabileceğini öngörüyor. Bu süre Paris Anlaşması tam olarak uygulanırsa eğer yarıya düşebilir. Yine de fosil yakıtlar hala hükümetler tarafından finanse edilmeye devam ediyor. Uluslararası Para Fonu verilerine göre fosil yakıtlar için kamu tarafından finanse edilen miktarın, dolaylı maliyetler de dahil olmak üzere toplam yılda 5 trilyon ABD dolarının üzerinde veya küresel GSYİH'nın %6,5'i olduğu tahmin ediliyor.

- Ağaçlandırma faaliyetleri ve ormanların daha iyi korunması, küresel ısınmanın iki santigrat dereceye ulaşmasını durdurmak için gerçekleştirmemiz gereken 2030 öncesi eylemlerin kabaca dörtte birine tek başına çözüm getirebilir.

- Sömürgecilik ve ırkçılık ile bağlantılı deneyimi olan toplumlar içindeki ve arasındaki eşitsizliklerin temelinde, sosyal gruplar arası gelir ve fırsat eşitsizliği yer alıyor. Bu durum, daha az kaynağa sahip olan insanlar için fırsatları azaltıyor ve mevcut konumların kurtulmak için aksiyon alma yeteneklerini en aza indiriyor.

- Amazon'da yerli halklar tarafından yönetilen bölgeler, her yıl dünyadaki en zengin %1'lik kesimde yer alanlar tarafından salınan karbondioksite eşdeğer miktarı absorbe ediyor. Ancak rapora göre, yerli halklar zorluklara ve ayrımcılığa maruz kalmaya devam ediyor ve karar verme mercilerinde çok az söz hakkına sahipler. Etnik kökene dayalı ayrımcılığın, toplulukları sıklıkla ciddi şekillerde etkilediğini ve zehirli atıklar veya aşırı kirlilik gibi yüksek çevresel risklere maruz kalıyorlar.

- Değişen vergi oranları ile destelenen kamu tarafından atılacak finansal yatırım ve olası risklere karşı sigortalama adımları eşitsizlikler ile mücadelede önemli görülüyor. Özellikle kıyı şeritlerinde yaşayan yüksek risk altındaki 840 milyon insanın hayatını korumak adına atılacak adımlara örnek olabilir. Ancak eylemlerin gezegen üzerindeki baskıyı azaltma çabaları ile çelişmemesi için ortak bir çaba gerekiyor.  

UNDP'nin İnsani Gelişme Raporu Ofisi Direktörü ve raporun baş yazarı Pedro Conceição, insanların gezegenimiz üzerindeki baskıları toplumların işleyişi ile ilişkilendiriyor ve bugünün problemli toplumları, insanları ve gezegeni birbiriyle çelişen karşı iki güç gibi benimsetiyor. Pedro Conceição, “İnsani gelişme, insanlar veya ağaçlar arasında seçim yapmak değildir, eşitsizliklerle dolu ve karbon yoğun büyümenin yol açtığı insani ilerlemesinin getirdiklerinin farkında olmaktır. Eşitsizlikle mücadele, yenilikten yararlanma ve doğa ile beraber hareket etme ile elde edilen insani gelişme, toplumları ve gezegeni birlikte desteklemek için ileriye doğru dönüşümsel bir adım atabilir" diye belirtiyor.
 

SHARE: READ MORE

23 December

2020: İnsanlığın direncini test eden bir yıl

*Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

2020 yılına (sonunda) veda ederken geçtiğimiz bir yıl boyunca S360MAG’de nelere yer verdiğimizi size bu haberde hatırlatmak istedik. 
 
Öncelikle 2020, küresel sağlık sistemi ve tüm dünya ekonomileri üzerinde ciddi etkileri olan COVID-19’la tanıştığımız ve iklim değişikliğinin yarattığı risklerin etkisinin artarak hissedildiği sıra dışı bir yıl oldu.
 
Pandeminin tetiklediği küresel sağlık krizi ve onu kontrol altına almak için alınan önlemlerin, e-ticaret, uzaktan çalışma ve dijitalleşme gibi ekonomideki birçok eğilimi hızlandırırken bazı eşitsizlikleri şiddetlendirdiğini ve kapitalizmin geleceği hakkında küresel bir tartışmanın fitilini ateşlediğini söylemek mümkün.
 
Şiddetlenen aşırı yoksulluk
 
2020, COVID-19 salgını ile birlikte yoksulluk ve adalet tartışmalarını S360MAG’de sıklıkla ele aldığımız bir yıl oldu. Salgın, son 12 ayda en çok yoksul insanlar ve savunmasız toplulukları oldukça olumsuz bir şekilde etkiledi ve hala milyonlarca insanı daha yoksulluğa itmekle tehdit ediyor. Günde 1,90 dolardan daha az parayla yaşamını sürdüren insan sayısını azaltma hedefinde on yıllarca süren istikrarlı ilerlemenin ardından, COVID-19’un yıkıcı etkisi ile aşırı yoksullukla mücadelede ilk kez geriye adım atma tehlikesi ile karşı karşıyayız.
 
Yapılan son analizlere göre COVID-19'un bu yıl en az 88 milyon insanı daha aşırı yoksulluğa ittiğinin altı çiziliyor. En kötü senaryoda, bu sayı 115 milyona kadar çıkabilir. Dünya Bankası Grubu, "yeni yoksulların" en büyük payının, Sahra Altı Afrika'nın da hemen arkasından Güney Asya'da olacağını tahmin ediyor.
 
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından yayımlanan rapora göre pandeminin şiddetli ve uzun vadeli etkileri, 2030 yılına kadar 1 milyarın üzerine insanı aşırı yoksullukla karşı kaşıya bırakabilir. 
 
Uzaktan çalışma kalıcı bir trend mi?
 
Pandemi sırasında hükümetlerin ve şirketlerin aldığı önlemler doğrultusunda bu yıl içerisinde ciddi artış gösteren uzaktan çalışma, S360MAG’de sıkça ele aldığımız trendler arasında yer aldı. Yayımlanan McKinsey raporuna göre, pandemi sırasında yaşanan patlama ile ulaşılan uzaktan çalışma seviyelerinde devam edilmesi her sektör için mümkün değil. Ancak rapor, bazı meslek grupları için hibrit modellerde her hafta birkaç gün evden çalışma potansiyeli  olduğunu gösteriyor. Örnek olarak, finans ve sigortacılık faaliyetlerine harcanan sürenin dörtte üçü, verimlilik kaybı olmadan uzaktan yapılabilir.
 
Uzaktan çalışmanın geleceği konusunda daha pozitif bir projeksiyon çizen ABD merkezli Enterprise Technology Research (ETR) tarafından yapılan bir ankete göre, dünya genelinde sürekli olarak evden çalışanların yüzdesinin, koronavirüs salgını sırasında gözlemlenen yüksek üretkenlik doğrultusunda 2021'de iki katına çıkması bekleniyor.
 
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği
 
COVID-19’un negatif etkilediği gözlemlenen toplumsal cinsiyet eşitliği alanındaki gelişmeleri, her sene olduğu gibi S360MAG için takip edip farklı öznelere de odaklanan güncel çalışmaları sizlerle paylaştık. McKinsey’nin yürüttüğü farklı güncel bir çalışma ise, kadın çalışanların pandemi koşullarında işlerini kaybetmeye erkek çalışanlardan 1,8 kat daha açık olduğunu gösterdi. Bunun temel nedeni ise virüsün, orantısız bir şekilde kadınlar tarafından üstlenilen ücretsiz bakım yükünü önemli ölçüde artırması oldu. Kadın çalışanlar küresel istihdamın %39'unu oluşturuyor ancak pandemiye bağlı genel iş kayıplarının yüzde %54'ünü kadınlar oluşturuyor.
 
UNDP ve UN Women tarafından yayımlanan yeni verilere göre dünya ülkelerinin çoğu, kadınları COVID-19 krizinin neden olduğu ekonomik ve sosyal etkilerden korumak için yeterince aksiyon almıyor. Analiz edilen ülkelerin %20’sine denk gelen 42 ülkenin COVID-19'a yanıt olarak cinsiyete duyarlı hiçbir önleme sahip olmadığına işaret ediyor. Sadece 25 ülke, yani dünyanın %12'si, ücretsiz bakımı destekleyen ve kadınların ekonomik güvenliğini güçlendiren önlemleri uygulamaya koydu.
 
Ekonomik baskılar
 
İnsanlık tarihindeki en büyük ekonomik etkilerden birini yaratan COVID-19’un ekonomik sistem üzerindeki olası baskılarını tahmin etmeye çalışan modeller ve projeksiyonlar güncellendikçe S360MAG aracılığıyla sizlerle paylaşmaya devam ettik. Virüsün yayılmasını kontrol etmek ve savunmasız sağlık sistemleri üzerindeki baskıyı azaltmak için yürürlüğe koyulan kısıtlamalar, ülkelerin ekonomik büyümeleri üzerinde muazzam bir etki yarattı. Küresel Ekonomik Beklentiler Raporu'nun (Global Economic Prospects) Haziran sayısında açıkça ifade ediliyor: “COVID-19, eşi benzeri olmayan bir küresel krizi tetikledi. Yarattığı muazzam bir insani kaybın yanı sıra, bu salgın İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en derin küresel durgunluğa yol açan küresel bir sağlık krizi olarak nitelendirilebilir". McKinsey’nin Temmuz ayındaki tahminine göre, pandeminin ekonomik kaybının 9 trilyon ila 33 trilyon dolar arasında olduğu belirtiliyor.
 
Dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, sağlık sistemin kaldıramadığı baskı ile hızla yayılan virüsün geniş ölçekte ekonomik hasara yol açacağını erken fark etti. İşletmelerin kapanması ile rekor seviyelere ulaşan işsizlikle mücadele etmek, ekonomilerini güçlendirmek ve çalışanlarını desteklemek için hızla harekete geçtiler. Küresel olarak, hükümetler sadece iki ayda ekonomik teşvik için çarpıcı bir miktar olan 10 trilyon dolar ayırdı. Bu miktar, 2008-2009 mali krizinin tamamında harcadıklarının üç katıydı.
 
Fiziksel sınıflarından uzak kalan öğrenciler
 
Pandeminin etkisi ile sınıflarından uzak kalmak zorunda kalan öğrencilerin, evlerinden kendi imkanları ile derslere katılım sağlaması için elektronik cihaza ve internet altyapısına gereklilik duymasından dolayı daha da belirginleşen eşitsizliklere S360MAG’de dikkat çektik. COVID-19 salgını sebebiyle 190'dan fazla ülkede yaklaşık 1,6 milyar öğrencinin okullarından uzak kalırken, küresel eğitim sisteminde tarihteki en büyük duraksama görüldü. Okulların ve diğer öğrenme alanlarının kapatılması, dünyadaki öğrenci nüfusunun yüzde 94'ünü, düşük ve düşük-orta gelirli ülkelerde yüzde 99'unu etkiledi. COVID-19’un eğitim üzerindeki etkileri, sadece kısa vadede öğrenme kaybına neden olmakla kalmayıp aynı zamanda öğrenciler için uzun vadede ekonomik fırsatları da azaltıyor. Öğrenme kayıpları ve okulu bırakma oranlarındaki artışlar nedeniyle şu anda eğitim gören nesil, ilerideki kazançlarında tahminen 10 trilyon dolar kayıp yaşayacak.
 
UNICEF ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'nin yayımladığı ortak rapora göre, dünyada okul çağındaki çocukların üçte ikisinin veya başka bir deyişle 3-17 yaşları arasındaki 1,3 milyar çocuğun evlerinde internet bağlantısı yok. UNICEF İcra Direktörü Henrietta Fore, "Bu kadar çok çocuk ve gencin evde internete sahip olmaması dijital bir boşluktan çok daha fazlası. Bağlantının olmaması sadece çocukların ve gençlerin çevrimiçi bağlanma becerilerini sınırlamıyor. Modern ekonomide rekabet etmelerini engelliyor ve onları dünyadan izole ediyor." diye belirtiyor. 
 
Sağlık sistemlerinin, küresel ekonomik düzenin ve toplumların sosyal dengesinin eşi benzeri görülmemiş bir şekilde test edildiği bir yılı geride bırakıyoruz. Tecrübe etmeye devam ettiğimiz birçok olumsuzluğa rağmen, COVID-19 nedeniyle küresel olarak daha yüksek sesle tartışılmaya başlanan karbon salımları, iklim değişikliği ve sosyal eşitsizlikler gibi alanlarda atılan adımları umut verici buluyoruz. Bu gelişmeleri yanımıza alarak, daha sürdürülebilir ve eşit bir geleceğe ilerleyeceğimiz bir yıl olması dileğiyle 2021’e umutla bakıyoruz.
 

SHARE: READ MORE

22 December

Yapay zeka ülkeler arası uçurumu derinleştirebilir mi?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Yapay zeka, robotlar, büyük veri gibi yükselen yeni teknolojilerin üretim süreçlerinde devrim yaratması bekleniyor. Bu yenilikler, aynı zamanda, gelişmekte olan ekonomileri ciddi biçimde etkileme ihtimaline sahip. Amerika Birleşik Devletleri ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin ekonomik gelişim süreçlerinin erken safhalarında sahip oldukları fırsatlar ve potansiyel büyüme olanakları, bugünün dünyasında Tanzanya, Kamboçya gibi ülkelerin karşı karşıya olduğu durumdan oldukça farklı.
 
Otomasyonun geldiği son aşamanın gelişmekte olan ekonomiler üzerindeki etkisini olumlu ve olumsuz açılardan ele alan değerlendirmeler mevcut fakat bu konuya yönelik sistematik bir analiz yok denecek kadar az. Bu kapsamda Dünya Ekonomik Forumu (WEF) yapay zeka devrimini, gelişmekte olan ülkeler perspektifinden ele alan yeni bir araştırma ortaya koyuyor. WEF çalışanlarının araştırmaları sonucunda ortaya çıkan bulgulara göre gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki uçurumun, yatırımların gelişmekte olan ülkelerden otomasyon süreçlerini halihazırda tamamlamış gelişmiş ülkelere kaymasıyla daha da artacağı belirtiliyor.

Bu durum ayrıca, normalde gelişmekte olan ülkeler için bir avantaj olarak görülen artan iş gücünü bir dezavantaja dönüştürerek yeni teknolojilerin iş gücü için tamamlayıcı bir etkiye sahip olmasındansa, var olan iş gücünün yerini alabilecek şekilde konumlanmasına sebep olabilir.
 
15 yıl öncesine kadar robotların sadece rutin, yaratıcılıktan uzak, analitik düşünceye ihtiyaç duyulmayan görevler için insan emeğinin yerini alabileceği düşünülüyordu. Fakat artık, gelişen yapay zeka teknolojileri ile beraber robotlar çok çeşitli görevleri yerine getirmenin yanı sıra bazı noktalarda insan üstü yetenek ve kapasiteye sahip. Bu doğrultuda WEF’in gerçekleştirdiği araştırma, gelişen teknoloji ile beraber robotların pek çok alanda işçilerin yerine geçecek olması varsayımına dayanıyor.
 
Araştırma modelinde biri gelişmiş, diğeri gelişmekte olan iki ülke üretimin üç değişkenini ele alarak karşılaştırılıyor; İş gücü, sermaye ve yeni teknolojiler (“robot”lar). Gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasında oluşabilecek fark ise üç temel unsura dayandırılıyor; Toplam üretimdeki pay, yatırım akışı ve ticaret şartları.
 
Toplam üretimdeki pay: Toplam faktör verimliliğinin yüksek olması nedeniyle gelişmiş ülkelerde ücretler daha yüksek. Ücretlerin yüksek olması ise en baştan robotların işçiler yerine kullanılma olasılığını artırıyor. Robotların üretkenliği artırmasıyla birlikte de gelişmiş ülkeler uzun vadede daha avantajlı bir konuma geçiyor. Ülkeler arasındaki fark artıkça, robotlar işçilerin yerini daha fazla almaya devam ediyor.
 
Yatırım akışı: Robotların üretkenliğinin artması, robotlara ve geleneksel sermayeye (robotlar ve iş gücünü tamamlayıcı etkiye sahip olduğu varsayılarak) yatırımdaki talebi artırıyor. Bu talep, robotların daha fazla kullanılması nedeniyle, gelişmekte olan ülkelerde çok daha fazla. Bunun sonucunda yatırımlar, robotlar için gerekli finansmanı sağlamak üzere gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere aktarılıyor. Bu durum ise gelişmekte olan ülkelerdeki GSYİH rakamlarında düşmeye sebep oluyor.
 
Ticaret şartları: Gelişmekte olan ülkeler çoğunlukla niteliksiz işçilerin emeklerine ihtiyaç duyulan sektörlerde uzmanlaşıyor. Robotların, niteliksiz iş gücünün yerini aldığı ve nitelikli iş gücünü tamamlayıcı şekilde kullanıldığı varsayıldığında, yapay zeka devriminden sonra gelişmekte olan bölgelerde ticarette kalıcı bir düşüş meydana gelebilir. Robotlar hızla niteliksiz işçilerin yerini aldıkça, ücretlerin ve dolayısıyla da ürünlerin fiyatının da düşmesi bekleniyor. Bu durum ise, yatırım isteğini azaltarak, yalnızca nominal GSYİH’in değil, reel GSYİH’in de düşmesine neden olacak.
 
Araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlar robotların işçilerin yerine geçeceği varsayımına dayanıyor ve bulgular da bu varsayımı destekler nitelikte. Araştırma sonucunda yüksek ücretlerin daha fazla robot kullanımına yol açtığı ve şirketlerin giderek yüksek ücretler karşısında robotları tercih ettiği görülüyor. Robotların işçilerin yerini almasıyla artan üretkenliğin gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasındaki uçurumu derinleştireceği öngörülüyor. Her ne kadar bu sürecin gelirlerde bir artış sağlama potansiyeli olsa da geçiş sürecinde ve uzun vadede bazı işçi grupları için gelir adaletsizliğinin artması söz konusu olabilir.
 
Araştırmada elde edilen diğer sonuçlar ise, ülkeler arasında oluşacak uçurumu engellemek için insan sermayesi birikiminin önemini özellikle vurguluyor ve farklı beceri düzeylerine sahip gelişmekte olan ekonomiler için farklı büyüme dinamikleri öngörüyor. Demografik yapının değişmesi ve genç nüfusun artması gelişmekte olan ülkeler için uzun zamandır büyük bir potansiyel olarak görülse de, WEF’in araştırması, eğer gerekli önlemler alınmaz ise robotların genç nüfusun işlerini ellerinden alabileceğini ortaya koyuyor.
 
Oluşabilecek bu makro etkilerin yanında, gelişen teknolojinin yarattığı uçurum bireylerin hayatlarında da doğrudan hissediliyor. Örneğin Hindistan’da akıllı telefonlara ve internete erişimi olmayan okul çağındaki çocukların büyük bir kısmı pandemi döneminde uzaktan eğitim olanaklarından faydalanamıyor. Gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasındaki fark, şu anda bile insanların hayatlarında somut etkilere yol açarken, yapay zeka devriminin hızı göz önünde bulundurulduğunda, gelişmekte olan ülkelerdeki karar vericilerin acil bir şekilde gerekli önlemleri alması gerekiyor.
 
Karar vericilerin üretimi artıracak ve işçilerin yetkinliklerini yeni teknolojilerle uyumlu olacak şekilde geliştirecek uygulamaları hayata geçirmesi büyük bir önem taşıyor. Ancak bu sayede, robotlar, işçilerin yerlerini almaktansa iş süreçlerinde yardımcı bir unsur olarak konumlanabilir.
 
 
 
 

SHARE: READ MORE

22 December

İklim krizi ile mücadelenin neresindeyiz?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Son beş yıldır ülkeler, şehirler, şirketler ve topluluklar iklim krizi ile mücadelede çok daha iyisini yaptıklarını iddia ediyor. Birçok ülke lideri ardı ardına 2030 ve 2050 yılları için karbon nötr olma hedeflerini ve Ulusal Olarak Belirlenen Katkılar’ını (INDCs - Intended Nationally Determined Contributions) açıklarken aynı zamanda yıllık açıklanan raporlarda üretim süreçleri sonunda ortaya çıkarılan sera gazı salımı oranı düşüş gösteriyor. Peki ama bu gelişmeler yeterli mi? Dünya, iklim krizi ile mücadelede ne aşamada?
 
2020 yılı sera gazı salımı dikkate alındığında olumlu bir yıl oldu. Sera gazı salımının bu sene düşüş göstermesinin ardında pandemi sebebiyle küresel ekonominin durağanlaşması, üretimin azalması ve sokağa çıkma yasakları gibi karantina tedbirleri yatıyor. Fakat ortaya çıkan bu olumlu sonuçların gelecek yıllarda da korunması oldukça önemli. Pandemi sonrası dünyada ekonomik iyileşme yaşandığında ve üretim miktarı ve hızı tekrar arttığında sera gazı salımı oranlarında yaşanan bu düşüşün devam etmesine kuşkuyla bakılıyor.
 
Aynı zamanda, dünyanın önemli ekonomilerinin Paris Anlaşması çerçevesinde verdikleri iklim taahhütleri ve CAT’in (Climate Action Tracker) cesaretlendirici bulguları umutların artmasına sebep oldu. Dünyanın küresel ısınma ile mücadelede uyguladığı yol ve yöntemleri değerlendiren bu araştırmaya göre ülkeler sera gazı salımı miktarlarını azaltmak adına yaptıkları taahhütleri yinelemeli ve verdikleri sözleri yerine getirmeliler.
 
Sadece Eylül sonrasında, Çin 2060 yılı itibarıyla, Japonya, Güney Kore ve Güney Afrika ise 2050’ye kadar karbon nötr olma hedeflerini açıkladı. Bunlara ek olarak AB’nin 2050 yılında karbon nötr olma hedefi doğrultusunda uygulamaya sunduğu Avrupa Yeşil Mutabakatı, Joe Biden’ın taahhüdünü verdiği Yeni Yeşil Plan eklendiğinde, küresel sera gazı salımının %63’ünün gerçekleştiği bölgeler karbon nötr olma taahhütleri doğrultusunda yönetilecekler.
 
CAT’in tahminlerine göre hükümetler ve dünya liderleri verdikleri taahhütleri gerçekleştirirlerse dünya sıcaklığı 2,1°C seviyelerinde olacak. Her ne kadar ABD ve diğer ülkelerin verdiği sözler yasal statüye sahip olmasa da CAT şu anda sahip olunan iklim taahhütleri gerçekleştirilirse dünya sıcaklığındaki artışın 2,24°C olmasının mümkün olduğunun hesaplıyor. ‘Görev tamamlandı.’ demek için yapılması gerekenler hala fazla olsa da gidişat 2,7 °C veya 3,7°C gibi olumsuz senaryoların uzağında yer almakta.
 
NewClimate Institute’te görev yapan Prof Dr. Niklas Höhne’ye göre geride kalan son üç ayda sürpriz gelişmeler yaşandı. Business Green’e konuşan Höhne, ‘Bizim için bu tarz olumlu gelişmelere şahit olmak oldukça şaşırtıcı’ değerlendirmelerinde bulundu. Senelerdir yaptıkları çalışmaların sonucunda çok az şeyin değiştiğini söyleyen Höhne son üç ayda yaşanan hızlı gelişmelerin oldukça olumlu olduğunu söyledi.
 
Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2060 yılı için verdiği iklim taahhüdünün ardından Japonya, Güney Kore ve Güney Afrika’nın haftalar içinde harekete geçmesi ve kendi eylem planlarını kamuoyu ile paylaşmasını domino efekti olarak değerlendiren Höhne, ‘Bu çok dinamik bir süreç dört ay öncesinde bunların olacağını beklemezdim’ yorumlarında bulundu.
 
Bu optimist yaklaşımın yükselmesinin temel sebebi yeni ekonomik ve teknolojik trendlerin karbon nötr hedefleri destekler nitelikte olması. Son beş yıl içerisinde yenilenebilir enerji kaynaklarının maliyetlerinde ciddi düşüşler gözlemlendi, akıllı teknolojilerde olumlu yeni gelişimler yaşandı ve karbon yoğun endüstrilerin karbon nötr eylem planlarını açıklamalarının yanında elektrikli araçlar ana akım olmaya başladılar. Gelişmiş sanayilere sahip olan devletlerin birçoğu, sera gazı salımını azaltıp enerji kaynaklarında yeşil ve yenilenebilir enerjiye geçiş yaparak hala insanların yaşam standartlarının geliştirilebileceğini ortaya koydular.
 
İklim mücadelesinde, mevcut durumun gidişatı ile ilgili optimist yaklaşımlar olduğu kadar hedeflenenlerin ve bu hedefler doğrultusunda atılan adımların yeterli olmadığı değerlendirmelerinde bulunanlar da var. ClimateWorks Foundation’ın hazırladığı rapora göre dünya, 5 yıl öncesinde Paris Anlaşması’nda konulan 1,5°C hedefinin oldukça gerisinde. Enerji, gayrimenkul, endüstri, ulaşım, tarım ve orman olmak üzere iklim mücadelesinde etkili olabilecek 6 önemli sektörün incelendiği raporda, küresel sera gazı salımında büyük rol oynayan sektörlerin Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflerden bir hayli uzağında olduğu değerlendirildi. Raporu hazırlayan uzmanlardan biri olan ve aynı zamanda Dünya Kaynakları Enstitüsü’nde (WRI) çalışan Kelly Levin’a göre ‘Şu anda iyi performans gösterdiğini düşündüğümüz sektörlerde ve alanlarda dahi belirlenen hedeflerin gerisindeyiz.’
 
Örneğin 2019 yılı ile birlikte güneş ve rüzgar enerjileri kullanılarak elde edilen yenilenebilir elektrik %72 seviyelerine yükseldi. Fakat bu on yılın sonunda hedeflenen sonuçlara ulaşılması için şu anda var olan bu değişimin 5 kat daha hızlı olması gerekiyor. Her ne kadar daha az ekonomik olsalar ve kapansalar dahi, kömür madenlerinin de çok daha hızlı bir şekilde kapatılmaları gerekiyor.
 
Dünya sıcaklığını 1,5°C’de tutmak için bu yüzyılın ortalarına kadar sera gazı emisyonlarında konulan karbon nötr hedeflerine ulaşılması ve 2030 yılına kadar bu hedeflerin yarısı kadarının hayata geçirilmesi kritik bir eşiği oluşturuyor. 21 göstergenin incelendiği raporda göstergelerin sadece 2 tanesi olması gerektiği gibi ilerliyor. Örneğin tarımsal üretimin sahip olduğu büyüme hızı yeterli düzeyde. Şu anki hızla devam edildiği takdirde 2050 yılında, daha fazla orman yok edilmeden 10 milyar insanın gıda ihtiyacı karşılanabilecek. Büyükbaş hayvancılıktaki üretkenlik hızı için de aynı yorumlar yapılabilir. Fakat bahsedilen 2 olumlu göstergenin dahi gelecek yıllarda aynı performansı sergileyebileceğine kuşkuyla bakılıyor. Diğer göstergeler için ise durum daha kötü. 13 tanesi doğru yönde ilerlese de şu andaki değişim hızı olması gerekenin altında. Hazırlanan raporun bir diğer yazarı olan Katie Lebling’e göre ‘Göstergelerin 2 tanesi hedeflenenin tam aksi yönünde ilerliyor ve bu oldukça kaygı verici.’
 
Rapora göre, yeni inşa edilen binaların karbon ayak izi daha hızlı küçülmeli ve enerji tasarrufu için yapılan tadilatlar hız kazanmalı. Çimento ve çelik sektörlerinde çok daha hızlı bir şekilde sera gazı salımı miktarı düşürülmeli. Elektrikli araçlara geçiş bir an önce gerçekleştirilmeli. 2030 yılındaki hedeflere ulaşılabilmesi için satış oranlarının 12 kat daha fazla olması gerekli. Her ne kadar Norveç gibi bazı yerlerde satılan araçların %59’u elektrikli araç olsa da bu sadece caddelerdeki toplam arabaların %1’ini oluşturmakta. Bunlarla birlikte ormanlaştırma çalışmaları da hız kazanmalı ve bugün ekildiğinden 5 kat daha fazla ağaç ekilmeli.
 
Her sektör kendi içinde farklı zorluklarla karşı karşıya. Levin’e göre enerji sektörü yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandırma çalışmaları ile doğru istikamette ilerliyor fakat hükümetler fosil yakıtlara yönelik yatırımları hala teşvik ediyorlar. Bu durumun oldukça problemli olduğunu vurgulayan Levin, yapılanların aksine hükümetlerin, yenilenebilir enerjiye geçişi hızlandıracak teşviklerin uygulamaya konması gerektiğini belirtiyor.
 
İklim krizi ile mücadelede ilerlemenin yavaş olmasının sonuçları ise oldukça ürpertici. Şu ana kadar küresel ortalama sıcaklık 1°C artmış durumda. Bu sene Kaliforniya’da aşırı hava sıcaklıkları sebebiyle oluşan yangınlar sonucunda 4 milyon hektarlık alan kül oldu. Avustralya’da ise bu rakam 46 milyon hektara kadar ulaştı. Atlantik’in üzerinde oluşan 30 fırtınanın 6’sı büyük kasırgalara evrildi. Şiddetli yağmurlar sonucunda oluşan sel felaketleri yüzünden Bangladeş’te milyonlarca insan evlerinden ayrılmak durumunda kaldı. Kaliforniya’daki ölüm vadisi, yeryüzünde şu ana kadar ölçülmüş en yüksek sıcaklığa ulaştı.
 
Yapısal değişiklikler uygulanmadan kaydedilen küçük gelişmeler iklim krizi ile mücadelede oldukça yetersiz kalıyor. Her ne kadar 2020 yılı olumlu atılımların yaşandığı, büyük ekonomilerin sürece dahil olmaya başladığı bir yıl olsa da önemli olan bu gelişmelerin sürdürülebilir kılınması. Bunun için ise 2021 Bileşmiş Milletler İklim Konferansına ilerlerken, en kötü senaryolara hazırlıklı eylem planlarına ve bu planları hayata geçirecek siyasi ve toplumsal iradeye ihtiyaç var.
 
 

SHARE: READ MORE

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Tekstil Sektörüne Etkileri

Avrupa Birliği ile yoğun ticari ilişkiler içerisinde olan tekstil endüstrisi, Avrupa Yeşil Mutabakat’ında belirtilen yeni ticari düzenlenmelerin devreye girmesiyle çeşitli riskler ile karşı karşıya kalması muhtemel. AB, bölgeden karbon kaçağını azaltmak amacıyla, “Sınırda Karbon Düzenlemesi” SKD (carbon border adjustment) mekanizmasıyla ticarette yeni vergiler getirmeyi ön görmektedir. Bir diğer ifadeyle, bu uygulama AB’ye ihraç edilen üretim AB sınırları içinde yapılsaydı katlanılacak karbon maliyetinin AB sınırında vergilendirilmesi anlamına gelecek. AB pazarına yapılan ihracatın içerdiği karbon için ton başına güncel değer olan 30 avro ödemek zorunda kalınması halinde, tekstil sektörünün 135 milyon avroya yakın bir maliyet ile karşı karşıya kalacağı öngörülüyor. Yapılan analizlere göre tekstil sektörünün maruz kalacağı vergi yükünün neredeyse tamamını kapsam 2 kaynaklı karbon maliyeti oluşturuyor.1 Üretim sürecinde elektriği yoğun olarak kullanan tekstil gibi ihracatçı sektörler SKD riskine karşı kırılgan durumda. Bu doğrultuda elektrik sektörünün karbonsuzlaşması tüm sektörlerin rekabet düzeylerini korumaları açısından elzemdir. COVID-19 sürecinde enerji talebi kayıplarına bağlı olarak yaşanan sorunlar, dönüşümün aciliyetini bir kez daha hatırlatmıştır.

Avrupa Birliği’nin yayımladığı kapsamlı tekstil stratejisi sektörün sürdürülebilir dönüşümü için yol haritası çiziyor.2 AB tarafından belirtilen yeni sürdürülebilir ürün çerçevesini tekstil ürünlerine uygulanması, tekstil ürünlerinin döngüselliğe uygun olmasını sağlamak için eko tasarım önlemleri geliştirilmesi ve ikincil hammaddelerin alımının arttırılması teşvik edileceği belirtiliyor. Ayrıca, üretimde tehlikeli kimyasalların kullanımı ile mücadele edilmesi de önemli başlıklardan birisi. Tüketicileri ve üreticileri daha sürdürülebilir tekstil ham maddelerine yöneltmek ve yeniden kullanım, onarım gibi hizmetlere daha kolay erişim sağlamak da kapsamlı strateji içerisinde yer alıyor. Sürdürülebilir ve döngüsel tekstil ürünleri için regülasyonların iyileştirilmesi, döngüsel malzemelere ve üretim süreçlerine teşvikler ve uluslararası iş birliği yoluyla şeffaflığın artırılması planlanıyor. Tekstil atıklarının yüksek seviyelerde toplanması için rehberlik sağlayarak 2025’e kadar üye ülkelerin belirlenecek seviyeye ulaşması hedefleniyor.

Avrupa Birliği Komisyonu’nun Döngüsel Ekonomi aksiyon planı kapsamında ayrıca tekstil sektöründe yaygın kullanımı olan tek kullanımlık plastikler ve geri dönüştürülemeyen paketleme materyalleri için yeni düzenlemelerin hayata geçirilmesi planlanıyor.3 Komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastik yoluyla sağlanması yönünde uygulamalar yaratacağı ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor. Döngüsel ekonomi eyleminin ayrıca, tüketicilerin yeniden kullanılabilir, dayanıklı ve tamir edilebilir ürünleri alma yönünde şirketlerin teşvik edici uygulamaları hayata geçirmesinin desteklenmesi planlanıyor. Tüketicilerin yeşil badanaya (greenwashing) maruz kalmadan, daha sürdürülebilir seçimler yapması yönünde güvenilir, doğrulanabilir bilgiyi sağlanması sağlanması hedefleniyor. Stratejik değer zincirlerinde yatırımların ve endüstrinin iş birliği içinde olmasına yönelik yeni yollar geliştirilmesi yer alıyor. Mikroplastiklerin salımına ilişkin etiketleme, standardizasyon, sertifikasyon ve düzenleyici önlemlerin geliştirilmesi planlanıyor. Tekstil ürünlerinden istemsiz şekilde salınan mikroplastikleri ölçmek ve deniz suyundaki mikroplastik konsantrasyonları hakkında veriler sunmak amacıyla teknolojik yatırımlar teşvik edilecek. Bunu takiben endüstrinin belirlenen standartlarla uyumlu hale gelmesi hedefleniyor.

Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi Raporu, TÜSİAD.
2 Sewing the pieces together: towards an eu strategy for fair and sustainable textiles, Ecdpm. 
3 A new Circular Economy Action Plan, European Comission.
 

SHARE: READ MORE

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Tarım ve Gıda Sektörlerine Etkileri


Farm to Fork- Tarladan Sofraya ve Biyoçeşitlilik Stratejileri:1
 
- Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısındaki Tarladan Sofraya stratejisi gelecek 30 yıl içerisinde Avrupa Birliğinin bir nevi tarım ve gıda stratejisinin temelini oluşturuyor. Gıda üretimini, nakliyesini, dağıtımını, pazarlamasını ve tüketimini kapsayan gıda zincirinin, bağlı olduğu kara, tatlı su ve deniz ekosistemlerini koruyarak çevresel etkinin azaltılması komisyonun Tarladan Sofraya stratejisinin önemli bir parçası. Komisyonun bu hedeflerine ek olarak, iklim değişikliğini hafifletmeye ve etkilerine uyum sağlamaya yardımcı olmak; arazi, toprak, su, hava, bitki ve hayvan sağlığı ve refahını korumak ve biyolojik çeşitlilik kaybını azaltmak da bu çerçevenin öne çıkan hedefleri.
 
- Tarladan Sofraya stratejisi ile gübre ve antibiyotik kullanımının yanı sıra pestisit gibi tarım kimyasallarını kullanımını önemli ölçüde azaltmaya yönelik aksiyonlar alınması hedefleniyor. Pestisitlerin kullanımının 2030’a kadar %50 azaltılmasıve gübre kullanımının %20 azaltılmasıile gübre kullanımı kaynaklı besin kaybının %50 azaltılması hedefleniyor. Çiftlik hayvanları ve su ürünleri yetiştiriciliğinde antibiyotik kullanımının ise %50 azaltılmasıhedefler arasında. Avrupa Komisyonu yasama tedbirleri almak da dahil olmak üzere paydaş diyaloğuna dayalı olarak bu azaltım hedefleri için çalışacak.
 
- 2030’a kadar tarım arazilerinin en az %25'inin organik tarım yöntemleri kapsamında olması ve agro-ekolojik uygulamalarda önemli ölçüde artış hedefleniyor. Hızla büyümesi beklenen organik tarım sektörünün değişen doğasını yansıtacak yeni organik mevzuat, tüketici güveninin korunmasını hedeflerken çiftçiler için adil rekabeti garanti etmeyi amaçlıyor. AB iç pazarında ve ticaret gerçekleştirilen ülkelerde kalite özelliklerini teşvik ederek tarım sektörünü destekleyen AB tarımsal gıda teşvik politikası önemli bir gelişme. 2021 yılı için Komisyon, politika kapsamında organik tarıma 40 milyon avroluk özel bir bütçe ayırmayı planlıyor.
 
- Komisyon, geliştireceği zorunlu paket önü etiketlemesi doğrultusunda gıda ürünlerinin beslenme, iklim, çevresel ve sosyal yönlerini kapsayan sürdürülebilir bir gıda etiketleme çerçevesi de sunacak. Etiketleme girişimine ek olarak desteklenen pazarlama stratejileri ile AB yüksek standartlarına ilişkin farkındalığının artacağı ve AB üreticileri için ek ihracat fırsatları yaratacağı düşünülüyor.
 
- AB, sürdürülebilir gıda sistemlerine yönelik küresel bir hareketi desteklemek için diğer ülkeler ve uluslararası oyuncularla iş birliği yapacağını belirtiyor. Horizon Europe kapsamında gıda, biyo-ekonomi, doğal kaynaklar, tarım, balıkçılık, su ürünleri yetiştiriciliği ve çevre konularında Ar-Ge'ye 10 milyar avro yatırım yapılacak. Bilgi aktarımı önemli bir madde olacak.
 
- Tarladan Sofraya stratejisi sürdürülebilir gıda tüketimini, uygun fiyatlı ve herkes tarafından kolayca erişilebilen sağlıklı gıdayı teşvik edecek. AB Komisyonu, tüketicilerin sağlıklı ve sürdürülebilir beslenme biçimlerini benimsemelerine ve gıda israfını azaltmalarına yardımcı olacak eylemler önerecek. Komisyon aynı zamanda, gıdanın kaynağı, besin değeri ve çevresel ayak izi gibi ayrıntılar hakkında dijital araçlar da dahil olmak üzere tüketicilere daha iyi bilgi vermenin yeni yollarını araştıracak. Tarladan Sofraya stratejisi, çiftçilerin değer zincirindeki konumunu iyileştirmeye yönelik öneriler de içerecek.
 
- AB, metan stratejisi doğrultusunda tüm ilgili sektörlerde ve tüm ortak ülkelerde metan salımının azaltılmasını ele almak için küresel olarak yol göstermeyi amaçlıyor. Şirketler tarafından sektör spesifik metan salımlarının ölçümü ve raporlanması için adım atılması planlanıyor. Tarımsal üretim ve gıda sektörü en çok metan salımı yapan sektör olarak ön plana çıkıyor.
 
Ambalaj ve Plastik:2
 
- Komisyon’un 2030 itibarıyla her türlü ambalaj ve paketlemenin biyolojik olarak çözünür ve bitki bazlı plastiklerden sağlanması yönünde uygulamaları teşvik edeceği ve tek kullanımlık plastiklere yaptırımlar getireceği vurgulanıyor.
 
- Döngüsel ekonomi ile, tüketicilerin yeniden kullanılabilir, dayanıklı ve onarılabilir ürünleri almaları yönünde şirketlere teşvik edici yaptırımlar uygulanması planlanıyor. 
 
- Tüketicilerin yeşil badanaya (greenwashing)maruz kalmadan, daha sürdürülebilir seçimler yapması yönünde güvenilir, doğrulanabilir bilginin sağlanması hedefleniyor.
 
- Atık üretiminin azaltılması için sürdürülebilir ürün politikasının uygulanması gündemde. 
 
- Stratejik değer zincirlerinde, yatırımların ve endüstrinin iş birliği içinde olmasına yönelik yeni yollar geliştirilmesi gündemde yer alıyor. 
 
Ticaret:1
 
- Ülkeler, AB’nin hedeflerini göz önüne alıp kendi hedeflerini daha ileriye taşımazsa ve hedefler arasında seviye farklıkları devam ederse, Komisyon seçilen sektörlerde karbon sızıntısını (carbon leakage) azaltmak için bir “Sınırda Karbon Düzenlemesi(SKD)” (Carbon Border Adjustment Mechanism) önerecek. AB, bu vergi mekanizması ile, ticari partnerlerini de emisyon azaltımına yönlendirmeyi planlıyor. Mekanizmanın nasıl işleyeceği ve hangi sektörlere yönelik uygulanacağı henüz belirgin hale gelmemiş olsa da AB sınırından girecek malların karbon içeriği –eğer geldikleri ülkede vergilendirilmemiş veya fiyatlandırılmamışsa– fiyatlanacak, geldikleri ülkede fiyatlanmışsa o fiyat AB’de geçerli olan karbon fiyatından düşülerek ayarlama yapılacak. Böyle bir vergi uygulaması, AB ile ticarette düşük emisyonlu ülkeleri, yüksek emisyonlu ülkelere göre daha avantajlı bir konuma getirebilir.
 
- SKD altında karbonun ton fiyatı, güncel değeri olan 30 avro/tCO2eve SKD devreye girdiğinde ulaşması beklenen 50 avro/tCO2edüzeyinde fiyatlandığında Türkiye tarım sektötürünün ihracatının maruz kalabileceği toplam karbon maliyeti sırasıyla yaklaşık olarak 90 Milyon avrove 150 milyon avroolabileceği ön görülüyor. Olası maliyetin AB ihracatı oranı incelediğinde yüzdesel olarak en çok gelir kaybı yaşayacak sektörler arasında tarım da bulunuyor.

1 Farm to Fork Strategy, European Comission.
2 EU Circular Economy Action Plan, European Comission.
 

SHARE: READ MORE

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakatı 101

2019 Aralık ayında AB Komisyonu tarafından açıklanan Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı (European Green Deal) ile, Avrupa Birliği 2050 yılına kadar net-sıfır karbon salım hedefine ulaşmayı hedefliyor.1 Bu hedef sayesinde 2030 yılına kadar ise AB’nin karbon emisyonlarının 1990 yılına kıyasla en az %55 azaltılması amaçlanıyor. Çağrı kapsamında AB tarafından,

- Çevre dostu teknolojilere yatırım yapılması, 
- Sanayide inovasyonun desteklenmesi, 
- Özel ve toplu taşıma sektörlerinde ulaşımın temiz, ucuz ve sağlıklı alternatifler ile sunulması2,
- Enerji sektörünün karbonsuzlaşması ve dolayısıyla %100 yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş,
- Binaların enerji verimli hale getirilmesi ve küresel çevre standartlarının geliştirilmesi için uluslararası ortaklıklarla çalışmaların yapılması bekleniyor.3

Avrupa Komisyonu, Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı ile konulan hedeflere ulaşmak için kamu ve özel sektör yatırımının önemine vurgu yaparak dönüşüm sürecinin en az 1 trilyon avroluk yatırım gerektirdiğini belirtiyor.4 2030’a kadar karbon emisyonlarının azaltılması için ise 260 milyar avroluk ek bir yatırıma ihtiyaç var.  Bu gelişmelere ek olarak, Mutabakat çerçevesinde “karbon sınır vergisi- sınırda karbon düzenlemesi- SKD” uygulanması planlanıyor. Bu bağlamda Gümrük Birliği’nin güncellenmesi konusu gündeme geliyor.5



Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı’nın, Türkiye’nin en büyük ticaret ortaklarından Avrupa Birliği ile yürüttüğü ticaret sürecini önemli ölçüde etkileyeceği öngörülüyor.6 Bu süreç, Türkiye ekonomisi açısından hem risk hem de fırsatlar doğurmakta. Riskler incelendiğinde Avrupa Birliği Emisyon Ticareti Sistemi ile karbon fiyatlandırması ve Türkiye’deki sektörlerin karşılaşacağı karbon maliyeti örnek gösterilebilir. Ayrıca Yeşil Mutabakat stratejisine göre AB, bundan böyle başka ülkelerle yapacağı serbest ticaret anlaşması gibi anlaşmalar için aday ülkenin Paris Anlaşması’nı “onaylama ve etkin bir şekilde uygulaması” ön şartını getiriyor.8Burada önemli kriter, metnin, partner olacak ülke için sadece onaylamayı yeterli görmemesi, daha ileri giderek etkin bir şekilde uygulanması şartını öne sürmesi. Dolayısıyla, Paris Anlaşması’nı şimdiye kadar onaylamayan tek partner ülke Türkiye ve anlaşmadan çıkan ülke ABD açısından AB ile ticarette sıkıntılar yaşanması da beklenebilir. Öte yandan, doğru adımlar atılırsa Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı, Türkiye için birçok fırsat doğurabilir. Mutabakat, Türkiye'nin düşük karbon ayak izli üretimini avantajlı konuma getirerek Türkiye'nin AB ülkelerine daha kolay ihracat yapmasına yardımcı olurken, özel sektörün finansmanını mobilize ederek ülke ekonomisinin gelişimine katkı sağlayabilir.1Buna ek olarak, üretimde karbonsuzlaşma süreci ile birlikte arka planda güçlenecek teknoloji sektöründe (konu ile ilgili ortaya çıkacak Girişim, CleanTech7 ekosistemi) ve finans sektöründe (düşük karbonlu üretime yönelik yatırım için kaynak aktarma ve inovatif finansal modeller) de önemli fırsatlar yaratarak 4. Endüstri devriminin potansiyelini açığa çıkarabilir. 

Bu gelişmelerin yanı sıra, COVID-19 küresel salgını toplumları ayakta tutmak için daha dayanıklı ve sürdürülebilir sistemlere olan ihtiyacı gündeme getirdi.8 Finansal sistemden sağlık sistemine, ekosistemlerden tedarik sistemlerine tüm paydaşları, canlıları ve çevreyi gözeten, toplumsal eşitliğe dayalı sistemlere ihtiyacımız var. Krizden çıkışa adanacak olan iyileşme finansmanının iklim açısından doğru harcanması, akıllıca ve geleceğe yönelik planlanması gerekiyor. Birçok Avrupalı yatırımcı ve büyük piyasa oyuncuları iklim stratejilerini genişletirken, geleneksel iklim finansmanı anlayışının geride bırakılması da ortaya çıkıyor.9 Özel yatırımların önünü açmak, düşük karbon ekonomisine geçişte hangi finansman araçlarının, stratejilerinin ve mekanizmalarının gerçekten anlamlı olduğuna dair daha sistematik bir yaklaşımla başarılı modellerin pilotlaştırılması ve ölçeklendirilmesi büyük önem teşkil ediyor. COVID-19 iyileşme senaryoları yeşil toparlanma odaklı gelişirken, 750 milyar avro bütçeli AB iyileşme paketinin %30’unun Avrupa Yeşil Mutabakat odağında olup, iklim hedeflerine uyum için projelere aktarılacağı belirtiliyor

S360 ekibi olarak Avrupa Yeşil Mutabakat Çağrısı’nın Türkiye’deki yedi sektöre olası etkilerini, risk ve fırsatlarını inceledik. Bu sektör incelemelerinde AB’nin yeni büyüme stratejisi olarak da Avrupa Yeşil Mutabakat Türkiye için bir risk olduğu kadar, sürdürülebilir kalkınma için yeni bir fırsat olarak değerlendirilecek alanlarını ortaya koyduk. Bu sektörlerin AYM’ye uyum sağlamak adına çağrıdaki 1 milyar avroluk fon fırsatından yararlanarak bu alanlarda Ar-Ge ve inovasyon faaliyetlerine hız vermelidir. Bu doğrultuda Türkiye’de çağrı, Dışişleri Bakanlığı AB Başkanlığının ve Horizon 2020 Programının da iletişim kurumu olan TÜBİTAK tarafından yürütülmekte olup 22 Eylül 2020 itibari ile açılmıştır. Çağrı kapsamında pilot uygulamaların, yenilikçi ürünlerin, yeşil ve dijital dönüşümün yönetişimiyle ilgili önerilerin, sosyal ve değer zincirlerinde inovasyonun destekleneceği belirtilirken; çağrı kapsamında enerji başlığında toplam 128 milyon avro, binalarda enerji verimliliği için 60 milyon avro, çevreci havalimanları ve limanlar için 10 milyon avro, Tarladan Sofraya stratejisine destek olacak projeler için 74 milyon avro kaynak ayrılmış durumda.





- Avrupa Yeşil Mutabakat'ın çimento ve yapı sektörüne etkilerini incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.
- Avrupa Yeşil Mutabakat'ın gıda ve tarım sektörüne etkilerini incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.
- Avrupa Yeşil Mutabakat'ın tekstil sektörüne etkilerini incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.
Committing to climate-neutrality by 2050: Commission proposes European Climate Law and consults on the European Climate Pact, 2020. European Commission, https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/ip_20_335
A European Strategy for low-emission mobility, 2016. European Commission, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/en/TXT/?uri=CELEX:52016DC0501
A Renovation Wave for Europe - greening our buildings, creating jobs, improving lives, 2020. European Commission, https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?qid=1603122220757&uri=CELEX:52020DC0662
The Just Transition Mechanism: making sure no one is left behind, 2020. European Commission, https://ec.europa.eu/info/strategy/priorities-2019-2024/european-green-deal/actions-being-taken-eu/just-transition-mechanism_en
EU Green Deal (carbon border adjustment mechanism), 2020. European Commission, https://ec.europa.eu/info/law/better-regulation/have-your-say/initiatives/12228-EU-Green-Deal-carbon-border-adjustment-mechanism-
Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi Raporu, 2020. Tüsiad, https://www.tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/10633-ekonomik-gostergeler-merceginden-yeni-i-klim-rejimi-raporu
Temiz teknoloji, önemli enerji verimliliği iyileştirmeleri, kaynakların sürdürülebilir kullanımı veya çevre koruma faaliyetleri yoluyla olumsuz çevresel etkileri azaltan herhangi bir süreç, ürün veya hizmettir.
COVID-19 Gündemi, 2020. KPMG, https://assets.kpmg/content/dam/kpmg/tr/pdf/2020/07/covid-19-gundemi.pdf
Yeni bir iklim stratejisi için hemen şimdi!, 2020. KPMG, https://home.kpmg/tr/tr/home/gorusler/2020/04/yeni-iklim-stratejisi-icin-hemen-simdi.html

SHARE: READ MORE

15 December

Avrupa Yeşil Mutabakat'ın Çimento ve Yapı Sektörüne Etkileri

AB ekonomisinin sürdürülebilir bir gelecek için dönüşümünde öne çıkan başlıklardan kaynak ve enerji verimli binaların inşa edilmesi ve yenilenmesi, çimento ve yapı ürünleri sektörü için sürdürülebilir ürün çözümlerinin bu geçişteki önemini ortaya çıkarıyor.1 Yeşil Mutabakat kapsamında AB Komisyonu tarafından yoğun bir şekilde eski ve verimli olmayan binaların yenileceği üzerinde duruluyor ve bu yenileme işlemleri sırasında ise döngüsel ekonomiye katkısı olacak materyal kullanımı ön plana çıkıyor. Bu gelişmenin ise çimento ve yapı sektörü için yeni fırsatlar doğuracağı öngörülmekte. Demir-çelik ve çimento gibi enerji yoğun endüstriler, çeşitli değer zincirlerine ürün tedarik ettikleri için Avrupa ekonomisi açısından vazgeçilmez bir konumda. Bu sektörlerin karbondan arındırılması ve modernleşmesi koyulan hedeflere ulaşılması için kilit rolü bulunuyor.

AB Komisyonu, iklimle ilgili hedeflerin gerçekleşebilmesi için baş koşulu ekonominin tümünde karbonun etkin biçimde fiyatlandırılması olarak görmektedir. Bu doğrultuda, AB, bölgedeki karbon kaçağını (carbon leakage) azaltmak amacıyla, sınırda karbon düzenlemesi- SKD (carbon border adjustment) mekanizmasıyla ticarette yeni vergiler ve tarife dışı engeller ile örülmüş yeni bir sistem üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. SKD’nin mevcut AB Emisyon Transfer Sistemi’nin (ETS) uluslararası plana taşınması şeklinde uygulanması büyük bir olasılık olarak değerlendirilmektedir.

Uzmanlara göre SKD ilk olarak klinker (çimento ana hammaddesi), kireçtaşı (lime), alçı (plaster) ve elektrik gibi sektörleri kapsama alarak yürürlüğe girecekir. İlerleyen aşamalarda kağıt, organik kimyasallar, cam ve seramik ürünleri, kok, gübre, rafineri ürünleri, temel demir-çelik ürünleri ve alüminyum gibi ürünlerin kapsama alınması beklenmektedir.

AB pazarına yapılan ihracat kaynaklı CO2 salımı için ton başına 30 avro ödenmek zorunda kalınması durumunda bundan en çok 170 milyon avro ile çimento sektörünün etkileneceği ön görülmektedir. Özellikle çimento sektörünün ihracat gelirlerine oranla yüksek bir maliyetle karşı kaşıya kalabileceğini ön görülmektedir. Sektörel karbon verimliliği göz önüne alındığında, AB ile ihracatta karşılaşılması muhtemel maliyetler (karbon fiyatının ton başına 30 ya da 50 avro olması durumuna bağlı olarak) çimento sanayiinde gelirlerin %13,2-%22’sine ve demir çelik sektöründe %1,7 ve%2,8 arasında bir orana denk gelebileceği hesaplanmaktadır. 2

Diğer yandan inşaat sektörü istihdam yaratma kapasitesi bakımından önemli bir sektör. Binaların elektrik, dolayısıyla sera gazı salımları içindeki payı, bu enerjinin cari açık içerisinde oynadığı rol düşünüldüğünde inşaat sektöründe enerji verimliliği alanında atılacak, “Pasif Bina” standartlarının geliştirilmesi ve mevcut binaların enerji verimliliğinin artırılması (mantolama vb.) için kolay erişilebilir kredi imkanlarının geliştirilmesi gibi adımların ek getirisi söz konusu olacaktır. 

Emisyon kotası uygulamalarının olumsuz makroekonomik etkilere yol açabileceği, ancak bu olumsuz etkilerin üreticilerin karşılaştığı diğer vergilerde (örneğin istihdam vergilerindebir hafifleme ile dengelenebileceğini ve böylelikle ortaya koyulabilecek çevre politikasının kapsamlı bir kazanıma dönüşebileceği de olası senaryolar arasında değerlendiriliyor.

1 The European Green Deal, European Comission
2 Ekonomik Göstergeler Merceğinden Yeni İklim Rejimi Raporu, TÜSİAD
 

SHARE: READ MORE

10 December

Kentsel hareketlilik karbondan arınıyor (mu?)

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kentsel hareketlilik, insanların ulaşım ihtiyaçlarının zamanla değişmesi ile birlikte evrimleşmeye devam ediyor. Kentsel hareketliliğin sürdürülebilir dönüşümü ise, ortaya çıkan yeni teknolojiler, kamu-özel işbirliği ve şehir tasarımı girişimleri ile beraber yükseliyor.
 
Göçebe topluluklardan yerleşik hayata ve günümüze kadar insanlığın 10.000 yıllık evrimi süresince, hareketlilik, insanın çevreyle ilişkisinde oluşturduğu önemli etkilerle birlikte hayatın en önemli unsurlarından biri. Bu yıl Mart ayından itibaren yaşadığımız COVID-19 salgını ile tüm dünyada insanlar karantina ve sokağa çıkma yasakları ile karşı karşıya kaldı.
 
Pandeminin hayatı, iş dünyasını ve şehirleri nasıl değiştirdiğine ve geleceğin pandemiden sonra nasıl şekilleneceğine dair pek çok araştırma yapıldı. COVID-19’un küresel iklim değişikliği üzerindeki etkileri hakkında araştırmalar yapılırken aynı zamanda kentsel hareketlilik ve COVID-19’un yayılması arasındaki ilişkiye dair de çalışmalar paylaşıldı. Bu çalışmaların gösteriyor ki kentsel hareketlilik artık hiç de eskisi gibi olmayacak.
 
Aslında pandemi başlamadan önce, son 10 yıl içerisinde kentsel hareketlilik, toplu taşıma, taksi ve özel araçlardan, uzmanların ACES (Autonomous driving, Connected cars, Electrified vehicles, and Shared mobility) olarak adlandırdığı otonom, birbiriyle bağlantılı ve elektrikli araçlar ile paylaşımcı hareketliliğe doğru değişim geçirmişti. Karantina sonrası artan çevresel farkındalıkla birlikte bu dönüşümün daha iddialı yaklaşımlar ve eylem planlarıyla devam etmesi beklentiler arasında. Bugünden ortaya çıkan bazı gelişmeleri ise aşağıda özetledik:
 
Daha yaşanılabilir kent merkezleri
 
UEA (Uluslararası Enerji Ajansı) ve C40 Kentleri’ne göre yol taşımacılığı küresel sera gazı salımlarının yüzde 11,7’sini oluşturuyor ve bunun yüzde 70’ini kent merkezleri üretiyor. Fakat şehirler aynı zamanda, hareketliliğin karbondan arındırılmasıyla beraber küresel iklim değişikliği için çözüm arayışlarında önemli bir enstrüman da olabilir.
 
Bu kapsamda salımların azaltılması ve elektrikli araçlara geçiş en önemli konu başlıklarını oluşturuyor. Bazı markalar ise bu hususta adımlar atmayı önceden başladı. Örneğin Cabify İspanya ve Latin Amerika’da 3 yıl önce, operasyonlarında karbon nötr olma hedefine ulaştı. Bu süre zarfında 310.000 ton karbondioksit salımını dengeleyen Cabify, aynı zamanda 2025 ve 2030 yıllarında İspanya ve Latin Amerika’da elektrikli araçlara geçiş ve salımların azaltımı konularında çalışmalar yapmaya devam ediyor.
 
Bunun yanında, Climate Trade ile yapılan iş birliği sonucunda Peru, Şili ve Brezilya’da yeni temiz enerjiler ve çevreci projeler Cabify tarafından desteklenirken, blok zinciri teknolojisi ile de denkleştirme fonlarının takip edilmesi sağlanıyor.
 
Eylül’de Greentech Festivali’nde sergilenen, otonom hava taksileri, 3D yazıcı ile üretilmiş bisikletler, elektrikli motosikletler ve katlanabilir e-bisikletler, teknolojinin iklim değişikliği ile mücadelede ne kadar önemli bir rol oynayabileceğini gözler önüne sermiş oldu. Bütün bu fütürist alternatiflerin yanında büyük firmaların farklı önemli taahhütleri de var. Örneğin Amazon, Rivian, Volvo ve Daimler ile birlikte ağır yük taşıyan tırlar için hidrojen yakıtı geliştirmeyi ve satmayı tasarlayan bir girişim başlattı. Hyundai ise dahili yanma motorlu araçların çevreye duyarlılığını arttırmaya devam ederken, çevreye duyarlı elektrikli araçlarını üretmeyi ve geliştirmeyi de ihmal etmiyor.
 
Göz önünde bulundurulması gereken diğer önemli bir gelişme ise, şehirlerin insan merkezli olacak şekilde sürdürülebilir kentsel hareketliliğe geçişte kritik adımlar atması. Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo’nun 15 dakikalık şehir konsepti bu konuda bakılması gereken önemli vaka çalışmalarından bir tanesini oluşturuyor. Parislilerin günlük ihtiyaçlarını karşılayacak alışverişlerini kısa bir yürüyüş veya bisiklet ile ulaşım sağlayabilecekleri şekilde tasarlayan, pandemiden etkilenen kesimler için çeşitli çözümler sunan bu öneri araba merkezli planlama içeren Amerika’daki vaka çalışmalarından daha farklı bir yerde konumlanıyor.
 
Siyasi irade
 
Avustralya Eski Başbakanı Kevin Rudd’un da Eylül’de düzenlenen Sürdürülebilir İnovasyon Forumu’nda belirttiği gibi ülkelerin Paris Anlaşması kapsamında karbon nötr olma hedeflerine ulaşmak için hazırladıkları eylem planlarını hızlı bir şekilde hayata geçirmeleri bekleniyor. Aynı şekilde pandeminin etkilerini azaltmak, küresel iklim krizine yönelik çalışmaları arttırmak ve daha sürdürülebilir şehirler inşa etmek adına Küresel Belediye Başkanları COVID-19 İyileştirme Platformu kuruldu.
 
Kaliteli halka açık alanlar
 
Şehirlerin gelecek yıllardaki önemli hedefleri arasında halka açık alanları genişletmek ve zenginleştirmek bulunuyor. İnsanlar şehirleri birbirine bağlayan ve şehir hayatını var eden en önemli aktör. Bu kapsamda insanları önceleyecek şekilde şehirleri tasarlamak önem arz ediyor. Pritzker ödüllü yazar Richard Rogers’ın Cities for Small Planet kitabında da belirttiği gibi şehirlerin ulaşım için kullandıkları alanları yenilemesi ve halka açık alanlarını iyileştirmesi gerekiyor. Dünya şehirlerinden bazıları bu hususta adımlar atmaya başladı. Örneğin Berlin, pop-up bisiklet şeritlerini uygulayan ilk şehir oldu. Bogota ise 600 km’lik bisiklet yoluna sahip ender şehirlerden. Her ne kadar bu gelişmeler önemli olsa da yeterli değil. Gelecek 10 yıl içerisinde altyapıya ulaşımın ve şehirlerdeki elektrik şarj noktalarının sayısının arttırılması büyük bir önem arz ediyor.
 
Hedeflere ulaşmak için işbirlikleri
 
Son günlerde hareketlilik endüstrisi iklim krizi ile mücadele kapsamında çeşitli işbirliklerine sahne oluyor.  Elektrik enerjisine geçişi desteklemek, yeni iş alanları yaratmak ve karbon kirliliğinin önüne geçmek için kurulan ZETA (Zero Emission Transportation Association) bunlardan bir tanesi. Global Optimism ve Amazon tarafından güçlendirilen The Climate Pledge ise diğer bir örneği oluşturuyor. İş dünyası ve teknolojiyi birleştirmeyi amaçlayan oluşum Paris Anlaşması hedeflerini 10 yıl öncesinden karşılamayı planlıyor. Dünyanın pek çok büyük şirketi bu oluşum içerisinde bir sinerji yakalanması ve daha yeşil bir dünyanın oluşması için katkıda bulunuyor.
 
Pandemi süresince kentlerin ve kentlerde hareketliliği sağlayan araçların daha sürdürülebilir olması gerektiğinin farkındalığının artmasıyla birlikte, gelecek dönemde siyasi yönetimlerin ve iş dünyası liderlerinin kanun tasarıları geliştirmeleri ve daha fazla yatırım yapmaları bekleniyor. Kentsel hareketlilik için şu anda yapılan çalışmalar ve kazanılan ivme göz önünde bulundurulduğunda, pandemi sonrası dünyada kentsel hareketliliği sürdürülebilir bir biçimde yeniden tasarlamanın iklim değişikliği ile mücadeleye oldukça olumlu bir etkisi olabilir.
 
 

SHARE: READ MORE

10 December

Pandemi ile akıllı telefon kullanımı artık lüks değil, bir ihtiyaç

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

COVID-19 nedeniyle Türkiye’de Mart ayında uzaktan eğitim sistemine geçen okullar yeni eğitim-öğretim döneminde kademeli olarak açılmaya başlamışken, Kasım ayındaki açıklamalar sonrasında öğrenciler bir kez daha uzaktan eğitime geçiş yaptı.
 
Türkiye’de karşılaştığımız bu durum, dünyanın çeşitli bölgelerinde de benzer şekilde yaşanıyor. Okul çağındaki yaklaşık 1,2 milyar çocuk pandemi nedeniyle okulların kapanmasından etkilenmiş durumda ve uzaktan eğitim sistemine uyum sağlamaya çalışıyor.
 
Uzaktan eğitimin bir zorunluluk haline gelmesiyle teknolojiye ve eğitim araçlarına erişim önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Öğrencilerin eğitimlerine devam edebilmesi için bilgisayar, akıllı telefon, televizyon, radyo, internet, elektrik gibi cihaz ve hizmetlere erişimlerinin olması büyük önem taşıyor.
 
UNICEF ve Uluslararası Telekomünikasyon Birliği tarafından hazırlanan uzaktan eğitime erişim konulu yeni bir rapora göre, dünya genelinde 25 yaş altı çocuk ve gençlerin üçte ikisinin evlerinde internet bağlantısı bulunmuyor. Rapor ayrıca ülkeler, bölgeler ve kır/kent arasında “dijital uçurum”a (digital gap) yol açacak bir fark tespit ediyor.
 
Öğrencilerin uzaktan eğitime erişim sorunu yaşadığı yerlerden birisi de Hindistan. Hafta boyu süren sıkı karantina kurallarının Haziran ayından itibaren hafifletilmesine rağmen ülkenin pek çok kısmında kısıtlamalar hala devam ediyor. Vaka sayılarının hızlı bir şekilde artışını sürdürmesi ve kısa zaman önce 1 milyonu geçmesi kısıtlamaların devam etmesindeki en temel etken.
 
Okulların yakın gelecekte açılma olasılığına dair hiçbir somut veri olmadığından, çocuklarının okula devam etmesini, derslerini takip etmesini isteyen düşük gelir grubundaki aileler, bütçelerinin büyük bir kısmını ucuz veya ikinci el akıllı telefon almak için kullanıyor. Ülkedeki 240 milyon öğrenci sayısı, özellikle kırsal bölgelerde ucuz maliyetli cihazlar için yepyeni bir satış potansiyeli oluşturuyor.
 
Bu potansiyel kitle arasında, Kuzey Hindistan’da bir çiftçi olan ve sahip olduğu tek ineği satarak elde ettiği geliri çocuklarının uzaktan eğitime devam edebilmeleri için akıllı telefon satın almak için kullanan Kuldip Kumar da bulunuyor.
 
Hindistan, Çin’in ardından en büyük ikinci akıllı telefon piyasasına sahip ülke ve 1 milyara ulaşan telefon kullanıcısının yarısı internet erişimi olan bir telefona sahip. Mckinsey’nin yayınlamış olduğu 17 ülkeyi kapsayan çalışmaya göre ise, dijitalleşme hızı açısından değerlendirildiğinde yalnızca Endonezya, Hindistan’dan daha iyi performans gösteriyor. Fakat, ülkenin akıllı telefon sahipliği ve internet erişimi konularında elde ettiği gelişmeler, uzaktan eğitime geçiş ile beraber meselenin farklı bir yönünü de ortaya çıkardı: dijital bölünme (digital divide).
 
Pazar araştırması şirketi International Data Corporation’ın araştırma direktörü Navkendar Singh, Hindistan’daki akıllı telefon pazarının son üç yılda büyüdüğünü açıklasa da cep telefonu kullanıcılarının pek çoğu için dijitale geçiş yapmanın hala oldukça pahalı olduğunu belirtiyor. Singh, ‘Akıllı olmayan cep telefonlarının fiyatı 1000 rupiden az iken akıllı telefonlar 3000-4000 rupi arasında değişkenlik gösteren fiyatlara sahip. Sadece ekran değişikliği yapmanın maliyeti bile 1000 rupiden fazla olabiliyor. Bu durumda insanların akıllı telefon almasını nasıl bekleyebilirsiniz?’ diyerek pahalılık konusuna vurgu yapıyor.
 
Televizyon ve akıllı telefon gibi dijital cihazlara sahip olmayan 14 yaşında bir genç kızın uzaktan eğitime erişememesinden ötürü intihar etmesinin ardından dikkatler en ucuz akıllı telefonları dahi karşılayamayan düşük gelirli ailelere çevrilmiş durumda.
 
Üstelik uzaktan eğitimin önündeki tek engel, akıllı telefona erişimin sınırlı olması değil. Maharashtra’nın Panchgani bölgesinde kimya öğretmeni olan Moumita Bhattacharjee internet çekim gücünün düşük olması nedeniyle sorun yaşıyor. Bu problemi derslerini önceden kaydederek ve öğrencilerin kayıtları sonradan indirmesini sağlayarak çözmeye çalışıyor.
 
İnternetin çekmemesi, akıllı telefon maliyetleri ve ekran karşısında geçirilen uzun süreler kişileri eğitimlerin çevrimdışı uygulanabilme olasılıklarına dair düşünmeye teşvik ediyor. Bu kapsamda yapılan yeni bir çalışma sonucunda ülkede 1. sınıftan, 12. sınıfa kadar öğrenciler için tasarlanmış derslere, ‘tek ders-tek kanal’ girişimiyle beraber televizyonlardan ve radyodan ulaşılabilecek.
 
Bu konuda başka bir çözümü ise, Hindistan’ın 19 bölgesinde eğitim alanında faaliyetlerini sürdüren sivil toplum kuruluşu Pratham sunuyor. Pratham, ders ve ödev içeriklerini ailelere SMS yoluyla ulaştırıyor ve Pratham gönüllüleri köylerde dersleri hoparlörler aracılığı ile yayınlamak için organize oluyor. Bu sayede akıllı telefonu olmayan öğrencilerin de eğitime erişimi sağlanabiliyor.
 
Ancak bütün bu yapılanlar, en düşük gelirli ailelerinin çocuklarının eğitimlerini yarıda bırakmasına engel olamıyor.  Sivil toplum kuruluşu olarak faaliyet gösteren Caritas India’nın 600 göçmen işçi üzerinde yaptığı çalışmaya göre, göçmenlerin çocuklarının %46’sı karantina süresince eğitim almayı bıraktı. Pune’da öğretmenlik yapan Vibhute’un aktardıklarına göre ise, karantina sebebiyle işsiz kalan göçmen işçilerin memleketlerine dönmeleri sonucunda pek çok öğrenciyle iletişimleri kesilmiş durumda.
 
Yaşanan zorluklara rağmen çevrimdışı eğitim olanakları geliştirilene kadar çevrimiçi derslerin devam etmesi ve öğrencilerle iletişimin kesilmemesi büyük bir önem taşıyor. Bir taraftan da bu önemli meselenin çözüme kavuşturulması için akıllı telefon gibi uzaktan eğitime erişim için zorunlu olan cihazların bir ihtiyaç olduğu hatırlanarak, dijital bölünmeyi önleyici politikalar oluşturmak, alternatif çözüm yolları üretmek şart.
 

SHARE: READ MORE

10 December

Kapitalizmi yeniden tanımlamak mümkün mü?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kapitalizmin çevre ve toplum üzerindeki olumsuz etkileri pandemi dönemi ile birlikte daha da belirgin hale geldikçe, bu durum kapitalizmin sorgulanmasına yol açıyor ve sistem farklı bir şekilde yeniden tasarlanabilir mi sorusunu da beraberinde getiriyor. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD)’nin 2050 Vizyonu’nun güncellenmesi kapsamında bu konu ile ilgili hazırladığı rapor, kapitalizmin “değer yaratma”ya odaklanarak yeniden tanımlanması gerektiğini savunuyor ve bu vizyonu hayata geçirebilmek adına bir yol haritası sunuyor.

Koronavirüs pandemisi dünyada iklim krizi, eşitsizlik, halk sağlığı gibi önemli konularda büyük değişimler yarattı ve bu değişimler özellikle sürdürülebilirlik çerçevesinden çeşitli konular üzerine sorgulamayı da beraberinde getirdi. Sorgulanan kavramlardan biri de günümüzün küresel ekonomisinin belkemiğini oluşturan kapitalizm.

Aslında kapitalizmin sorgulanıp yeniden ele alınması, Büyük Buhran ve 2. Dünya Savaşı gibi dünyayı etkileyen krizlerden sonra daha önce de yaşanmış bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Şu anda yaşanan kriz ile birlikte de, kapitalizmin popülerliğinin azalmaya başladığını söylemek mümkün. 2020 yılında yayınlanan Edelman Trust Barometer’a göre kapitalizmin bugün var olduğu şekliyle dünyaya faydadan çok zararı olduğunu düşünenlerin oranı %56.
Yüzyıllar boyunca kapitalizmin özünü oluşturan kâr odaklılık ve rekabetçi piyasa koşulları, yaşam standartlarının yükselmesine, inovasyona ve varlık oluşumuna yol açsa da, kapitalizmin çevre ve toplum üzerindeki olumsuz etkilerini göz ardı etmek mümkün değil. Bu olumsuz etkilerin bir kısmı, günümüzde söz konusu sistemin bazı durumlarda şirketleri doğrudan negatif toplumsal etki yaratacak şekilde hareket etmeye teşvik etmesinden kaynaklanıyor. Bir örnek olarak, 2015’te imzalanan Paris Anlaşması sonrasında, kendileri için bu durumun hâlâ kârlı olması ve kısa-vadeli getirilerin önceliklendirilmesi nedeniyle 35 küresel bankanın 2016-2019 yılları arasında toplamda 2,7 trilyon doları fosil yakıt yatırımlarının finansmanı için her yıl artarak temin etmesi gösterilebilir.

Kapitalizmin yarattığı olumsuz çıktılar karşısında, bu sistem üzerine yeniden düşünmemiz gerektiğini vurgulayan kurumlardan biri olan Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi (WBCSD) 2010 yılında paylaştığı 2050 vizyonunu yeniden tanımladı. Bu yeni vizyon çerçevesinde yayınlanan raporda, kapitalizmin yeniden tanımlanması gerektiği savunuluyor ve bu vizyonu hayata geçirebilmek adına bir yol haritası sunuluyor.

Reinventing Capitalism adlı rapor, kapitalizmin özel girişim ve rekabetçi piyasalar gibi bazı temel özelliklerinin, 9 milyar insanın bir arada uyum içinde yaşaması için gerekli koşulların sağlanması adına vazgeçilmez olduğunu belirtiyor. Ancak önemli bir fark olarak, yeni tanım ile birlikte “değer çıkartma”nın değil, “değer yaratma”nın ödüllendirilmesi ve teşvik edilmesi gerektiği savunuluyor. Günümüzde finansal değerlendirmelerin sosyal ve çevresel etkileri hesaplarına dahil etmemesi  “değer” tanımının toplumsal katkıyı doğru bir şekilde yansıtmamasına yol açıyor.

Rapora göre, “değer yaratan” bir kapitalizmin önündeki engeller şu şekilde sıralanıyor: Finansal değer ile gerçek değer arasındaki farkı ortaya koyamayan performans metrikleri, uzun dönemli değer yaratmaktansa kısa vadede finansal değer çıkarmayı teşvik eden pazar dinamikleri, gerçek değer yaratılmasını sağlamak adına yasalar oluşturmayan veya uygulamasını yapmayan kurum yapıları.

Tabii ki bu engelleri aşmak için sıfır noktasından başlamak zorunda değiliz; son yıllarda şirket performanslarının ölçümlenmesi adına Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) riskleri ve etkileri gösteren raporların oluşturulması, uzun dönemli değer yaratmak için şirketlerin ve yatırımcıların davranışlarını değiştirecek “Benefit Corporation” gibi birtakım teşvik mekanizmalarının oluşturulması, devletin ve düzenleyicilerin tasarladığı yeni politikalar olumlu gelişmeler arasında sayılıyor.

Bu gelişmeler umut verici olsa da, gerçek bir değişimin yaşanması için atılması gereken önemli adımlar bulunuyor. Rapor bu kapsamda, ihtiyaç duyulan yeni kapitalizm kavramı için 5 özellik belirliyor:
Hisse değerlerlerini mümkün olduğunca artırmaktansa paydaşlara odaklanmak.
Şirketlerin ana amacı çalışanları, müşterileri, tedarikçileri, hissedarları, topluluklar ve çevrenin de arasında olduğu bütün paydaşları için değer yaratmak olmalı.
Etkiyi dışarı yansıtmak yerine kabullenip çözüm üretmek
Olumlu ve olumsuz sosyal ve çevresel etkiler ürün ve hizmetlerin fiyatlarına, şirketlerin piyasa değerlerine yansıtılmalı. Bu konuda yasal düzenlemeler getirilerek, şirketlerin sorumluluk almaları sağlanmalı.
Kısa dönem yerine uzun dönemli düşünmek
Şirket ve yatırımcılar iklim değişikliği gibi uzun dönemli riskleri yönetebilmek adına daha uzun dönemli düşünerek stratejiler oluşturmalı.
Dejeneratif yerine rejeneratif olmak
Rejeneratif kapitalizm doğrultusunda şirketler ekonominin, toplumun ve çevrenin sağlığına katkıda bulunmalı.
Sorumluluktan muaf olmak yerine hesap vermek zorunda olmak
Sermaye piyasaları ve düzenleyiciler şirketleri, toplumun faydasını gözeterek, aktif olarak gözetim altında tutmalı ve kontrol etmeli, gerektiği durumda onları hareketlerinden sorumlu tutmalı.

Raporda bahsedilen bu başlıklar “gerçek değer” yaratmak için birlikte işleyen, birbirinden ayrı düşünülmeyecek unsurlar olarak belirtiliyor. İşe nereden başlanması gerektiği konusunda da WBCSD, üye şirketlerine de danışarak öncelikli aksiyon alanları belirliyor:
Şirketler ÇSY risk ve etkilerini, finansal performansları kadar sıkı ölçmeli. Bu risk ve etkilerin açıklanması standartlaştırılmalı ve zorunlu hale getirilmeli.
Çok paydaşlı yapının yönetişim, karar verme ve teşvik mekanizmalarına yerleştirilmesi sağlanmalı. Sermaye harcamalarını ve Ar-Ge yatırımlarını tahsis etmek için kullanılan değerlendirme modelleri sosyal ve çevresel maliyetleri ve faydaları kapsamalı.
Kurumlar vergilerini şeffaf ve adil bir şekilde ödemeli ve vergiden kaçınmayı zorlaştırmak için uluslararası vergi sisteminde reformlar gerçekleştirilmeli. Hükümetler vergilendirmenin odağını istihdam gibi olumlu unsurlardan çevre kirliliği gibi olumsuz unsurlara kaydırmalı.
Öncelikli konuların hayata geçirilmesi ve “değer yaratma” üzerine yeni bir düzen kurulması için şirket liderlerinin, yatırımcıların, düzenleyicilerin, devlet ve sivil toplumun birlikte çalışması kritik önem taşıyor. Gerçek değer yaratmaya yönelik özel sektör stratejileri ile oyunun kurallarının gerçek değer yaratımını desteklediğinden emin olmak için kamu sektörü eylemleri arasında ortak bir yaklaşıma ihtiyaç var.

Kapitalizmi bu şekilde yeniden tanımlamanın topluma ve çevreye sağlayacağı katkıların yanı sıra, bu değişimin iş dünyasının uzun dönemli başarısı için de kritik bir öneme sahip olduğu söylenebilir.
 
 

SHARE: READ MORE

9 December

Ekosistem tahribatının uluslararası suç sayılması an meselesi!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Bir grup uluslararası avukat, dünya ekosistemlerinin yok edilmesini suç sayan bir yasal düzenleme üzerinde çalışıyorlar ve şimdiden yükselen deniz seviyelerinden dolayı risk altında olan Avrupa ülkelerinden destek almış durumdalar.
 
Girişimi koordine eden kurula, University College London'dan Profesör Philippe Sands QC ve eskiden Uluslararası Ceza Mahkemesinde (ICC) yargıç olarak görev alan Florence Mumba başkanlık ediyor.
 
Amaçları ise savaş suçları ve soykırım gibi diğer mevcut uluslararası suçlar gibi tanımlanabilecek yasal bir “ekolojik suç” tanımı yapmaktır.
 
İsveçli parlamenterlerin talebi üzerine Ekolojik Katliamı Durdurma Vakfı (Stop Ecocide Foundationtarafından hazırlanan proje, Nazi liderlerinin 1945 yılında yargılandığı Nuremberg savaş suçları mahkemelerinin başlangıcının 75. yıldönümüne denk gelecek şekilde bu ay başlatıldı.
 
Pasifik'te yer alan Vanuatu ve Hint Okyanusu'nda yer alan Maldivler de dahil olmak üzere bazı küçük ada ülkeleri, ICC’nin her yıl düzenlediği üye devletler toplantısında ekolojik suçun “ciddi şekilde değerlendirilmesi” çağrısında bulundu.
 
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Belçika hükümeti de bu fikre destek sözü verdi. Birleşik Krallık Parlamento Üyesi David Lammy de ekolojik suçun yasalara dahil edilmesi çağrısında bulundu.
 
Merkezi Lahey'de bulunan ICC, daha önce “çevrenin tahrip edilmesi”, “doğal kaynakların kötüye kullanılması” ve toprağın “yasadışı olarak mülksüzleştirilmesi” ile sonuçlanan suçlara öncelik verme sözü vermişti.
 
2016 yılında yayımlanan belgede ICC, resmi olarak yetki alanını genişletmediğini ancak insanlığa karşı işlenen suçlar gibi mevcut suçları daha geniş bir bağlamda değerlendireceğini söyledi. Şimdiye kadar ise bu türde resmi bir soruşturma veya suçlama olmamıştır.
 
Kurula başkanlık eden Profesör Sands şunları söyledi: "Küresel doğal çevremizi korumak için uluslararası ceza hukukunun gücünden yararlanma zamanı... Umudum, bu grubun pratik, etkili ve sürdürülebilir bir tanım oluşturabilmesi ve ICC tüzüğünde bir değişiklik yapılması için gereken etkiyi yaratabilmesi."
 
Zambiya'da eskiden yüksek mahkeme yargıcı olarak görev yapan Mumba ise şunları söyledi: "Hem insanlığın hem de doğanın hayatta kalması için gerekli olan dengeyi sağlamak adına birey/devlet sorumluluğunun düzenlenebilmesi açısından uluslararası bir ekolojik suç regülasyonu önemli olabilir."
 
Ekolojik Katliamı Durdurma Vakfı'nın başkanı Jojo Mehta, Guardian'a şunları söyledi: “Çoğu durumda ekolojik suç büyük ihtimalle kurumsal bir suçtur. ICC'de bir şeyi suç saymak, onu onaylayan ülkelerin bunu kendi ulusal mevzuatlarına dahil etmeleri gerektiği anlamına geliyor."
 
"Bu, dünya çapında suç işleyen şirketleri yargılamak için pek çok seçenek olacağı anlamına geliyor." Mehta, taslak hazırlanırken ortaya çıkacak zorluğun, bir ekolojik suçun hangi noktada yürürlüğe gireceğini tanımlamak olacağını söyledi.
 
"Kitlesel, sistematik veya yaygın yıkımı içermesi gerekir" diye ekledi. “Muhtemelen Amazon'un büyük çapta ormansızlaşmasından, derin denizlerde trol ile balık avlamadan veya petrol sızıntılarından bahsediyoruz. Bunu ICC tarafından araştırılan katliamlarla aynı seviyeye yerleştirmek istiyoruz."
 
Dünyanın dört bir yanından gelen 13 güçlü hukuk uzmanından oluşan kurulda, aynı zamanda eski bir ICC yargıcı olan Samoalı Tuiloma Neroni Slade de yer alıyor. Kurul, önümüzdeki yılın başlarında çalışmalarını tamamlamayı planlıyor.

SHARE: READ MORE

9 December

Bir sonraki pandemi nerede ortaya çıkacak?

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Önce bütün şehre yayılıp ardından hızla dünyanın geri kalanına sıçrayan COVID-19’un, yaklaşık bir yıl önce Çin'in Wuhan kentinde vahşi bir hayvandan ilk enfekte insana bulaştığı tahmin ediliyor. 
 
2020 size sıra dışı göründüyse bir daha düşünün. Çünkü bilim insanları, gelecekte pandemilerin ortaya çıkmaya devam edebileceğini, gerçekleşme sıklığının artabileceğini ve hatta daha ölümcül olabileceğini belirtiyor. Bu yüzyıl içerisinde karşılaştığımız SARS, MERS, Ebola, Zika, Dang humması, domuz gribi gibi çok sayıda salgın hastalık bu öngörüyü kanıtlar nitelikte. 
 
Yeni bir pandemi kaçınılmaz olsa da, pandemiye yol açabilecek etkenleri tespit edebilmek yaşanacak felaketin etkilerini de önemli ölçüde azaltabilir. Bu kapsamda yayımlanan bir çalışma, yeni tehlikenin nerede ortaya çıkabileceğini saptamaya çalışıyor.
 
Araştırmanın baş yazarı ve Sydney Üniversitesi’nde epidemiyolog olan Michael Walsh, bu çalışma ile dünyada patojenlerin fark edilmeden küresel yayılıma yol açabileceği bölgeleri tespit etmeye çalıştıklarını belirtiyor.
 
Çalışmaya göre, üç kritik risk faktörü ön plana çıkıyor: Vahşi yaşam alanlarının azalması, sağlık sistemlerinin yetersiz olması ve büyük havalimanları gibi insan yoğunluğunun fazla olduğu seyahat merkezlerine yakın olmak.
 
Araştırma, vahşi yaşam alanlarının çoğunun yok olduğu ve vahşi hayvanların yaşam alanları üzerinde daha fazla baskı oluşan bölgelerde insanlarla hayvanlar arasındaki temasın artması nedeniyle hastalıkların daha kolay yayılabileceğini ortaya koyuyor. HIV, SARS ve Ebola da dahil olmak üzere, son yıllarda ortaya çıkan en bulaşıcı virüsler zoonotik yani hayvanlardan insanlara yayılma özelliği taşıyor. (Bazı durumlarda, virüsler önce çiftlik hayvanlarına daha sonra da insanlara bulaşıyor.) 
 
Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistem Hizmetleri Konulu Hükümetlerarası Bilim-Politika Platformu (IPBES)’in yakın tarihli bir raporu, COVID-19'un ortaya çıkışının "tamamen insan faaliyetleri kaynaklı" olduğunu açıklayarak, memelilerde ve kuşlarda potansiyel olarak yüz binlerce başka virüs olduğu konusunda bizleri uyarıyor. 
 
Sağlık sistemlerinin yetersiz olması araştırmada ikinci bir risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor. Walsh, "Eğer yeni ortaya çıkacak virüs, insandan insana bulaşabiliyorsa sağlık hizmetlerine erişimin iyi olmadığı ve hastalık gözetim sistemlerinin güçlü olmadığı bölgelerde virüsün erken tespit edilememe olasılığı daha yüksek." diye belirtiyor.
 
Üçüncü risk faktörü olarak, havalimanları aracılığıyla küresel olarak birbirlerine bağlı olan şehirlerin, yeni bir pandemi başlatma riskinin yüksek olduğu belirtiliyor.
 
Bu risk faktörleri doğrultusunda çalışma, Afrika ve Asya'nın bazı bölgelerinin hem insanlar ve hayvanlar arasındaki yüksek temas hem de yetersiz sağlık sistemi gibi diğer faktörler nedeniyle yüksek risk altında olduğunu ortaya çıkartıyor.  Özellikle Mumbai (Hindistan) ve Chengdu (Çin) gibi şehirler seyahat merkezleri olmalarından da dolayı büyük risk altında görülüyor. 
 
Hükümetler araştırma çıktıları doğrultusunda habitatı koruyarak hem insanlar için sağlık altyapısını hem de çiftlik hayvanları için veteriner hizmetlerini iyileştirerek, patojenleri sistematik olarak izleyebilen daha verimli hastalık takip sistemleri geliştirebilir ve yüksek risk altındaki şehirlerdeki açıkları kapatmaya başlayabilir. Walsh ayrıca toplumların insanlar ve yaban hayatı arasındaki teması mümkün olduğunca en aza indirmenin yollarını düşünmeleri gerektiğini ve bunun da ormanlardan sorumlu yönetim birimleri gibi kurumlarla birlikte alan paylaşımını azaltmanın yollarını düşünmek anlamına geldiğini belirtiyor. 
 
Gündelik hayatı derinden sarsma potansiyeli olan ve bir sonraki pandemiyi tetikleyebilecek virüsün nerede ortaya çıkacağı kesin olarak bilinmese de bilim insanları tarafından altı çizilen risk faktörlerine dikkat edilerek gerekli önlemlerin alınması yaşanacak büyük bir felaketi önleyebilir gibi gözüküyor.
 

SHARE: READ MORE

26 November

Feminist bir barış için yatırım yapmak

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin sebep olduğu kriz, aynı zamanda tarihsel bir fırsatın oluşmasına da zemin hazırladı. Bu tarihsel fırsat, daha az şiddet içeren bir dünyanın inşası için öncesinde savaş harcamalarına ayrılan fon ve finansman kaynaklarının daha kapsayıcı ekonomiler ve toplumlar için kullanılmasıyla mümkün olabilir.
 
Pandemi sürerken dünyanın pek çok yerinde toplumsal hayat durma noktasına geldi ve gelmeye devam ediyor. Fakat çatışmadan etkilenen ülkelerde yaşayan 2 milyar insan için, şiddet ve kargaşa canlılığını korumaya devam ediyor.
 
Bu süre zarfında, barış için çalışan insanlar da çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Pandeminin şiddetini artırdığı 23 Mart günü, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, küresel bir ateşkes için çağrıda bulundu. Bu ateşkes çağrısı sayesinde ülkeler çatışma noktalarına odaklanmaktan uzaklaşacak ve COVID-19’un sebep olduğu kriz için gerekli önlemler alınabilecekti.
 
Benzer bir şekilde Irak, Libya, Filistin, Suriye ve Yemen'den 100’den fazla kadın örgütü, COVID-19 sebebi ile de sürdürülebilir bir barışa vesile olabilecek bir ateşkes çağrısında bulundu.
 
Ateşkes çağrısının öncelikli olarak kadınlar tarafından yapılması şaşırtıcı değil. Geçtiğimiz haftalarda, hükümetler ve sivil toplum kuruluşları, kadınların barış inşası için sarf ettikleri önemli gayretleri tanıyan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 1325. Önergesi’nin 20. yıl dönümü nedeniyle bir araya geldi.
 
Uzun vadeli işlerin ve planların çoğu aralarında gençlerin de bulunduğu kadınlar tarafından yapılıyor. Ancak, onların destekleriyle ortaya konulan yüksek profilli resmi anlaşmalar için yapılan konuşmalarda, ne yazık ki kadınların dışlanmasına devam ediliyor.
 
Örneğin Suriye’de, hastanelerde ve okullarda, yiyecek ve ilaç dağıtımı yapacak olan yardım ekiplerinin gerekli bölgelere sevkini sağlamak adına başvurulacak ateşkesin uzlaşı görüşmeleri kadınlar tarafından yapıldı. Sudan’da ise kadınlar, kabileler arasında yaşanan anlaşmazlıkların şiddet içeren boyutlara ulaşmadan son bulması için arabuluculuk görevini üstlendi ve başarılı oldular.
 
Bununla birlikte kadınlar, çocuklara ve gençlere çatışmanın ve anlaşmazlıkların çözülebilir ve uzlaşılabilir olduğuna dair eğitim programları içeren barış kampanyalarına da liderlik etmekte. Feminist organizasyonlar uzun süre boyunca nükleer silahsızlanma, silahlanmanın kontrolü ve finansmanların ordudan sosyal yatırımlara yeniden dağıtımı konularında çeşitli çağrılarda bulundu.
 
Her ne kadar yapılan bu çağrılar büyük bir önem arz etse de pek çoğu cevapsız kaldı. Bunlar arasında Guterres’in yaptığı BM çağırısı da bulunuyor. Norveç Mülteci Konseyi’ne (NRC) göre BM’nin yapmışı olduğu çağrıyı takip eden 2 ay süresince, çatışmaların yer aldığı 19 ülkede bulunan 661.000 insan yerlerini değiştirmek zorunda kaldı. Eğer kadınların ve uluslararası kuruluşların yaptığı çağrılar dikkate alınmaz, yatırımların savaş harcamalarından sosyal alanlara geçişi sağlanmazsa, bu yıkıcı tablo varlığını korumaya devam edecektir.
 
Dünya genelinde yapılan askeri harcamalar geçen sene 1.9 trilyona ulaştı. Bu rakam on yıl içerisinde yapılan askeri harcamalar baz alındığında en yüksek harcama olarak kayıtlara geçti. Son çeyrek yüzyılda, Pekin Deklarasyonu ve Aksiyon Platformu’nun (Bejiing Declaration and Platform for Action) hükümetlere yaptığı çatışma ve negatif etkiyi önleyecek aşırı askeri harcamaları önleme çağrısından sonra dahi, savunma harcamaları dünya genelinde 2 katına çıktı.
 
Kaynakların büyük bir kısmının daha yoğun silahlanma ve askeri yatırımlar için harcanması, dünya nüfusunun %55’ini (4 milyar insan) oluşturan ve sosyal yardıma ihtiyaç duyan kesimlerin yeterli desteği almalarını engelliyor. Ordular için yapılan bu harcamalar, yetersiz beslenen 132 milyona ve bu insanlara eklenen COVID-19 hastalarına yardım etmeye yetmeyebilir.
 
Liberyalı arabulucu ve Nobel Barış Ödülü sahibi Leymah Gbowee’nin de belirttiği gibi barış, savaşın olmama durumundan öte, insan ihtiyaçlarının insan onuruna yakışır bir biçimde temin edilmesi anlamına geliyor. Bu, çocuklar için yeterli eğitim, sağlık sistemlerinin tüm insanları kapsayacak şekilde dizayn edilmesi, önyargısız yargı sistemi, güçlendirilmiş, tanınmış ve eşitlikçi ortamların yaratıldığı kadın toplulukları ve pek çok şey anlamına gelmektedir. Sosyal korumanın sağlanması ve eğitim, sağlık ve çocuk hizmetleri gibi hayati öneme sahip hizmetlerin insanlara ulaştırılması çatışmaya sebep olan eşitsizliklerin azaltılmasında önemli birer rol oynamakta.
 
Feminist bir barış, tüm kesimlerin kendilerini etkileyen hususlar hakkında söz sahibi oldukları, herkesin sesinin duyulduğu bir barışı ifade ediyor. Her ne kadar kadın örgütleri, azınlık gruplarına ve kadınlara yardım konusunda öncü rolü üstlenseler de sahip oldukları finansman yeterli değil. Çatışmadan etkilenen bölgelerde bulunan kadın örgütlerine sağlanan finansman 2017-2018 yılları arasında ortalama 96 milyon dolar seviyesindeydi. Bu, yıllık küresel askeri harcamaların sadece yüzde 0.0005’ini oluşturuyor.
 
Yarattığı bütün yıkıma rağmen, COVID-19’un ortaya çıkardığı kriz hali, daha kapsayıcı bir toplum ve ekonomi inşa edilmesi adına insanlığa çok önemli bir fırsat sunuyor.
 
Dünyanın silahsızlandırılması ve feminist bir barış inşa etme amacı, küresel bir ateşkesi ve kaynakların yeniden dağıtımını gündemine alarak, geleceğe yönelik vizyonun mihenk taşlarını oluşturmalıdır.
 

SHARE: READ MORE

26 November

CDP raporlamasında rekor: 2020 yılında 10,000’e yakın şirket verilerini paylaştı!

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs krizinin küresel ekonomide yarattığı olumsuz etkilere rağmen 2020 yılında rekor sayıda şirket ve şehir yönetimi, iklim değişikliği, su güvenliği ve ormansızlaşma verilerini CDP'ye (Carbon Disclosure Project) bildirdi.
 
Küresel marketin toplam değerinin yarısından fazlasına eşit olan 9.600'den fazla şirket, çevre verilerini CDP ile paylaştı ve bu sayı, 2019'a göre yüzde 14 ve Paris Anlaşması'nın imzalandığı 2015'ten bu yana ise yüzde 70 artış gösterdi.
 
CDP’ye göre bu açıklamalar, 106 trilyon dolarlık varlığı yöneten 515 yatırımcının ve 4 trilyon doların üzerinde satın alma gücüne sahip 150'den fazla büyük kuruluşun iklim, ormansızlaşma ve su riski yönetimi ile ilgili veri talepleri doğrultusunda yayımlandı.
 
Şirketlere ek olarak, yüzlerce şehir, eyalet ve bölge yönetimi de bu yılki çevre verilerini CDP aracılığıyla açıklarken, 2020'nin sonuna kadar verilerini paylaşan toplam kuruluş sayısının 10.000’i bulması bekleniyor. Geçen yıl 920 şehir, eyalet ve bölge yönetimi CDP aracılığıyla verilerini açıklamıştı.
 
Kuruluşundan bu yana en başarılı yılı geçirdiklerini belirten CDP, veri paylaşımındaki rekor artış ile birlikte ekosistem tahribatının yarattığı tehlikeler konusunda farkındalığın artması, işletmeler ve tedarik zincirlerine yönelik çevresel tehditlerle mücadelede artacak ilgiyi müjdelediğini belirtti.
 
Yatırımcı gruplarının ve düzenleyici kurumların artan talepleri ile şekillenen çevresel veri paylaşımı için yakın zamanda daha sağlam temelleri olan kurallar açıklanabilir. Örneğin geçen hafta İngiltere Maliye Bakanı Rishi Sunak, Birleşik Krallık'ın borsaya kayıtlı şirketler için zorunlu çevresel raporlamayı uygulayan ilk ülke olacağını duyurdu.
 
CDP'nin CEO'su Paul Simpson, bu kilometre taşını hem şirketler hem de yatırımcılar için performansı ve riski yönetmek için kritik bir mekanizma olarak ve güvenilir çevresel verilerin artan öneminin bir kanıtı olarak gördüğünü belirtti. Kuruluşun, kısa süre içerisinde veri paylaşım yükümlülüğünü toprak ve okyanus etkilerini ve diğer kritik çevresel temaları içerecek şekilde genişleteceğini de sözlerine ekledi.
 
Simpson, "Hepimizin COVID-19’un etkisi ile geçirdiği son derece zorlu yıla rağmen bu yıl kurumsal veri paylaşımında çok güçlü bir ivme gördük." dedi. "2030'a baktığımızda ise hızlı bir şekilde harekete geçmemiz gerektiğinin ve maalesef iklim ve ekolojik acil durumun var olduğunun kesinlikle farkındayım. Ancak seçim hakkımız mevcut. Eğer her şirket, yatırımcı, şehir yönetimi ve hükümet risklerin bilincinde olursa ve bu riskler konusunda harekete geçmeyi önceliklendirirse hepimizin istediği ve ihtiyaç duyduğu sürdürülebilir geleceği yaratabiliriz." diye ekledi.
 
Artan şeffaf veri paylaşımı ve risk bilincine rağmen şirketlerin, gittikçe şiddetlenen iklim etkileri karşısında hazırlıklı olmaları konusunda hala önemli endişeler var. Chartered İç Denetçiler Enstitüsü, şirketlerin risk yönetimi, adaptasyon ve dayanıklılık konusundaki beklentileri ve aldıkları aksiyonlar arasındaki genişleyen boşluğu acilen ele almaları gerektiğini belirtiyor.
 
Profesyonel bir kuruluş tarafından denetimden sorumlu yöneticilerle gerçekleştirilen bir ankete göre, yöneticilerin üçte ikisi iklim değişikliğinin şirketlerinin risk radarında olduğunu belirtirken, yüzde 58'i önümüzdeki üç yıl içinde yüksek riskli bir konu olacağını söylüyor.
 
Ancak ankete katılanların yarısından fazlası, şirketlerinin iklim risklerini ele almak için oldukça sınırlı veya hiçbir çalışma yapmadıklarını belirtiyor. Benzer orandaki iç denetim yöneticileri ise denetim komitesi başkanlarıyla iklim değişikliği üzerine bir gündemde konuşmadıklarını belirtirken bu konunun kuruluşlarının risk yönetimi işleyişlerine yerleşik olmadığını öne sürdü.
 
Anketi gerçekleştiren kuruluşun başkanı John Wood, hükümetin harekete geçmesini beklemek yerine şirketleri gelecekteki risklerin ve fırsatların farkında olmaya çağırdı ve iç denetim fonksiyonlarının, iklim değişikliğinin etkileri için alınan önlemleri desteklemede kilit bir rol oynayacağını savundu.
 
Wood, "İklim değişikliği halihazırda altyapıya ve varlıklara gözle görülür şekilde zarar veriyor, işletmelerin itibarını tehdit ediyor ve dayanıklılığımızı giderek daha fazla test edecek riskleri beraberinde getiriyor" diye ekledi. "Koronavirüs kriziyle pek çok paralellik kurulmasına rağmen pandeminin etkileri, eğer şimdi harekete geçmezsek iklim değişikliğinin getirecekleri ile karşılaştırıldığında hiçbir şey değil."
 
Pandeminin tetiklediği pozitif değişim etkisi ile şirketler tarafından iklim krizi riskleri konusunda aksiyon aldıklarını görüyoruz. Ancak, eğer iklim krizi ile uzun dönemli bir mücadele amacı mevcut ise bu aksiyonların daha da artması şirket kültürlerinde yer etmesi gerekiyor.
 

SHARE: READ MORE

26 November

Yörüngedeki güneş enerjisi istasyonları enerji ihtiyacımıza cevap olabilir!

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Uzay boşluğunda dolaşan ve Dünya'ya muazzam miktarda enerji gönderen dev güneş enerjisi istasyonları bilim kurgu gibi geliyor. İlk olarak 1920'lerde Rus bilim insanı Konstantin Tsiolkovsky tarafından geliştirilen bu konsept, uzun bir süre için bilim kurgu yazarlarına bir ilham kaynağı oldu.
 
Kavramın ortaya atılmasından bir asır sonra bilim insanları bu kavramı gerçeğe dönüştürmek için büyük adımlar atıyor. Avrupa Uzay Ajansı bu çalışmaların potansiyelini fark etti ve şu anda bu tür projeleri finanse etmek için adım atmak istiyor. Uzaydan elde edebileceğimiz ilk endüstriyel kaynağın ise "güneş ışını enerjisi" (beamed power) olduğu tahmin ediliyor.
 
İklim değişikliği, zamanımızın en büyük sorunu ve olası sonuçlarından dolayı tehlikede olan çok fazla şey var. Yükselen küresel sıcaklıklardan değişen hava koşullarına kadar iklim değişikliğinin etkileri şimdiden dünya çapında hissediliyor. Bu zorluğun üstesinden gelmek için enerji üretme ve tüketme şeklimizde köklü değişikliklere gitmemiz gerekiyor.
 
Yenilenebilir enerji teknolojileri, son yıllarda artan verimlilik ve daha düşük maliyetle önemli ölçüde bir gelişim kaydetti. Ancak, yaygın kullanımlarının önündeki en büyük engellerden biri sürekli enerji sağlayamamaları. Rüzgar ve güneş çiftlikleri yalnızca rüzgar estiğinde veya güneş parladığında enerji üretir, ancak bizim 24 saat elektriğe ihtiyacımız var. Nihayetinde, yenilenebilir kaynaklara geçiş yapmadan önce enerjiyi büyük ölçekte depolamanın bir yolunu bulmamız gerekiyor.
 
Uzayın faydaları
 
Uzayda güneş enerjisini üretmek, dünya için birçok avantaj sağlayabilir ve uzayın en büyük potansiyellerinden biri olabilir. Yörüngede yer alan bir güneş enerjisi istasyonu, günün 24 saati Güneş'e bakacak şekilde yörüngede dönebilir. Dünya'nın atmosferi de Güneş'in ışığını yansıtır, böylece atmosferin üzerindeki güneş pilleri daha fazla güneş ışığı alabilir ve daha fazla enerji üretme imkanı yakalayabilir.
 
Ancak üstesinden gelinmesi gereken en önemli zorluklardan biri, bu kadar büyük yapıların nasıl monte edileceği, uzaya nasıl gönderileceği ve yörüngeye nasıl oturtulacağı. Tek bir güneş enerjisi santralinin, alan olarak 10 kilometre kare yer kaplaması gerekebilir ve bu alan 1.400 futbol sahasına eşdeğer. En büyük masraf kalemi, istasyonu bir roketle uzaya fırlatmanın maliyeti olacağından hafif malzemelerin kullanılması da kritik öneme sahip olacaktır.
 
Bu soruna cevap verebilecek bir çözüm ise bir araya gelip büyük bir güneş paneli istasyonu oluşturacak şekilde yapılandırılacak binlerce küçük uydudan oluşan bir küme geliştirmektir. 2017'de, California Teknoloji Enstitüsü'ndeki araştırmacılar, binlerce ultra hafif güneş panelinden oluşan modüler elektrik santrali tasarımlarını ortaya koydu. Ayrıca, bir kredi kartının ağırlığına benzer şekilde metrekare başına sadece 280 gram ağırlığında bir prototip panel gösterdiler.
 
Son zamanlarda bu tarz uygulamalar için 3D baskı teknolojileri gibi üretimdeki gelişmeler de inceleniyor. Liverpool Üniversitesi'nde, ultra hafif güneş pillerini güneş yelkenlerine entegre edebilmek için yeni üretim teknikleri araştırılıyor. Güneş yelkeni, bir uzay aracını yakıtsız olarak ileri itmek için Güneş'in radyasyon basıncının etkisinden yararlanabilen katlanabilir, hafif ve oldukça yansıtıcı bir zardır. Büyük ve yakıtsız güneş enerjisi istasyonları oluşturmak için güneş pillerinin güneş yelken yapılarına nasıl yerleştirileceği araştırılıyor.
 
Bu yöntemlerin uzayda elektrik santralleri inşa etmemizin önünü açacağı öngörülüyor. Nitekim, Uluslararası Uzay İstasyonu’nda veya Ay'ın yörüngesinde dönecek olan gelecekteki Ay geçidi istasyonunda gerekli parçaları üretmek ve yerleştirmek bir gün mümkün olabilir. Bu tür cihazlar aslında Ay'da da güç üretmeye yardımcı olabilir.
 
Olasılıklar ise burada bitmiyor. Şu anda elektrik santralleri inşa etmek için Dünya'dan gelen malzemelere güveniyor olsak da bilim insanları üretim için Ay'da bulunan malzemeler gibi uzaydaki diğer kaynakları da kullanmayı düşünüyor.
 
Bir başka büyük zorluk da üretilen enerjiyi Dünya'ya aktarmak olacak. Plan, güneş hücrelerindeki elektriği enerji dalgalarına dönüştürmek ve elektromanyetik alanları kullanarak bunları Dünya yüzeyindeki bir antene aktarmak. Anten ise daha sonra bu dalgaları tekrar elektriğe dönüştürecek. Japonya Havacılık ve Uzay Araştırma Ajansı liderliğindeki araştırmacılar, halihazırda tasarımlar geliştirdiler ve bunu yapabilecek bir yörünge sistemi ortaya koydular.
 
Bu alanda hala yapılacak çok iş var ama ana hedef uzaydaki güneş santrallerinin önümüzdeki yıllarda gerçeğe dönüşmesi. Çin'deki araştırmacılar, 2050 yılına kadar faaliyete geçirmeyi hedefledikleri Omega adlı bir sistem tasarladılar. Bu sistem, Dünya'nın şebekesine en yüksek performansta 2 GW güç sağlayabilmeyi hedefliyor ki bu çok büyük bir miktar. Örneğin, Dünya üzerinde yer alan güneş panelleriyle bu kadar çok güç üretmek için altı milyondan fazla güneş paneline ihtiyaç var.
 
Dünyanın dört bir yanında, bilim topluluğu uzayda güneş enerjisi istasyonlarının geliştirilmesi için zaman ve çaba harcıyor. Bu emeğin, iklim değişikliğiyle mücadelede nasıl bir rol oynayacağını yakın zamanda  görmeyi umuyoruz.
 

SHARE: READ MORE

26 November

UEA (Uluslararası Enerji Ajansı) : 2024 itibarıyla rüzgar ve güneş enerjisinin toplam kapasitesi gaz ve kömürü geride bırakacak.

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın açıkladığı yeni rapor, global düzeyde rüzgar ve güneş enerjisinin sahip olduğu toplam kapasitenin önümüzdeki 5 yıl sonunda 2 katına çıkacağını, gaz ve kömürün oluşturduğu kapasite miktarını geride bırakacağını ortaya koydu.
 
Merkezi Paris olan hükümetler arası enerji ajansı, güneş ve rüzgar enerjisi kullanılarak üretilecek 1,123 gigawatt (GW) fazla enerjinin 2023’te doğal gazın, 2024’te ise kömürün sunduğu kapasiteyi geçeceğini belirtti.
 
UEA’nın raporu sonuç bölümünde pandemi sebebiyle kömür ve doğal gaz gibi enerji kaynaklarının problemler yaşadığına dikkat çekerken, yenilebilir enerji kaynaklarında ise bir yükseliş olduğunu belirtti.
 
Önceden düşünüldüğünden çok daha dirençli”
 
Rapor, hidro ve biyoenerjiyi de kapsayacak şekilde, rüzgar ve güneş enerjilerinin, yani yenilebilir enerji kaynaklarının 2025 yılı itibarıyla kömürün yerini alarak dünyanın en geniş enerji kaynağı olacağını belirtti.
 
Bir önceki yıl, Carbon Brief’in UEA’nın verileri üzerine yayınladığı analizde, en optimist bakış açısını sunan ‘hızlandırılmış vaka’ senaryosunda, yenilenebilir enerji kaynaklarının kömürün ürettiği enerji miktarını ancak 5 yıl içerisinde geride bırakabileceği tartışılmaktaydı.
 
Fakat bu seneki analizde, ‘temel (olası) vaka’ senaryosunda dahi rüzgar, güneş, hidro ve biyokütleden üretilebilecek yenilenebilir enerjinin 5 yıl içerisinde kapasite olarak kömürü geride bırakıp liderliği ele alabileceği tahmin ediliyor.
 
Kapasite için Dönüm Noktaları
 
Üretim aşamasındaki maliyetler düştükçe yenilenebilir enerji kaynakları, enerji altyapılarının oluşumunda ve enerji üretiminde piyasa hakimiyetini de ele geçirmeye başlayacak.
Genel olarak UEA, gelecek 5 yıl içerisinde rüzgar, güneş ve diğer yenilebilir enerji kaynaklarının, dünyanın elektrik üretim kapasitesinin %95’ini oluşturacağını tahmin ediyor.
 
UEA’nın gelecek projeksiyonlarından en iyi senaryonun gerçekleşmesi mümkün olursa, dünya tarihindeki en ucuz elektrik üretimi hayata geçirilebilir. Bu senaryodaki en önemli unsur ise güneş enerjisinin sağlayacağı kapasite.
 
Yeni açıklanan ‘raporun temel(olası) vakasına göre, 2023-2025 yılları arasında Güneş enerjisi kapasitesinde her sene 130 GW artış beklenirken, bu rakam ‘hızlandırılmış vaka’ senaryosunun gerçekleşmesi halinde 165 GW’ye ulaşacak. Bu durum tüm yenilenebilir enerji kaynaklarının genişlemesi süresince alınan yolun %60’ına tekabül ediyor.
 
Her ne kadara rüzgar enerjisinin de artışa geçmesi beklense de, güneş enerjisi ile kıyaslandığında rüzgar enerjisindeki kapasite artışının daha küçük boyutta kalacağı tahmin ediliyor.
 
Genel görünüm itibarıyla, UEA’nın olası temel senaryosunda, rüzgar ve güneş enerjilerinin sahip olduğu kapasitenin 2020 ile 2025 yılları arasında iki katına çıkması bekleniyor. Bu kapasite artışı, yenilebilir enerji kaynaklarının neredeyse %50 oranında artması anlamına geldiği gibi, elektrik üretiminde de 3. sıraya yerleşmelerini sağlayacak. UEA’nın genel direktörü Fatih Birol’a göre “Yenilebilir enerji kaynakları, on yıllardır süregelen kömür hakimiyetini kırarak, enerji üretiminde liderliği ele geçirecek.”
 
Özetlemek gerekirse yenilebilir enerji üretimi, 9,745 terewatt saate ulaşacak ve bu rakam, Çin ve AB’nin toplam elektrik ihtiyacına denk gelmekte.
 
Toplumların elektrik kullanımı ve dünyadaki ekonomik büyümenin artması ile beraber, UEA yenilenebilir enerji kaynaklarının, ortaya çıkacak olan talebin tamamını karşılayabileceğini öngörüyor.
 
Rapora göre, gelecek 5 yıl içerisinde oluşacak elektrik talebinin %99’unun yenilenebilir enerji kaynakları tarafından karşılanabilme olasılığı çok yüksek.
 
Avrupa ve Amerika’da, fosil yakıtların yerini yenilenebilir enerji kaynaklarının alması ile beraber talebin çok üstünde bir üretim mümkün olabilecekken, Asya’da ise daha farklı bir durum ortaya çıkabilir. Yenilebilir enerji kaynaklarının gelecek yıllardaki talebin bir bölümünü karşılayacağı düşünülse de geriye kalan talep için fosil yakıtların kullanılmaya devam edeceği düşünülüyor.
 
 ‘Covid’e Meydan Okumak’
 
Covid-19 sebebiyle 2020 yılında, küresel elektrik talebi %2 düşerken, enerjiye olan toplam talepte %5 civarında düşüş gözlemlendi. UEA, pandeminin ortaya çıkardığı krizin, fosil yakıtların terkedilmesi sürecini hızlandırdığını belirtti. Buna rağmen açıklanan rapora göre, 2020 yılında rüzgar, hidro ve biyokütle kullanılarak üretilen elektrik miktarı küresel ölçekte %7 oranında artacak.
 
Pandemi, yenilebilir enerji sektöründe olumsuz bir etki yaratmış olsa da temel olarak yenilebilir enerji kaynaklarının genişlemesi üzerinde etkili olan faktörler geçerliliğini korumaya devam ediyor. Maliyette yaşanan düşüşler ve politikalar vasıtasıyla verilen destekler neticesinde, yenilenebilir enerjinin yükselişinin devam etmesi bekleniyor.
 
Öte yandan yapı ve inşaat çalışmaları karantinanın sert uygulandığı dönemlerde dahi pek çok ülkede devam etti. Bu durum, sektörün Covid’e meydan okumasına ve yenilenebilir enerji kapasitesi baz alındığında, yeni bir rekora ulaşmasına sebep oldu.
 
UEA’nın temel(olası) senaryosu, bu sene sonunda yenilenebilir enerji kapasitesinin rekor kırarak 198 GW’a ulaşacağını öngörürken, hızlandırılmış senaryoda kapasite artışı 234 GW’a kadar çıkabilme potansiyeline sahip. Bu durumun temel sebebi ise, ABD ve Çin’de yenilebilir enerji sektöründe bulunan şirketlerin sene sonunda bitecek olan teşviklerden yararlanmak istemeleri.
 
Gelecek sene Hindistan ve Avrupa’nın, başlatmış oldukları yeşil dönüşüm programları ile birlikte, ertelenmiş projelerini de kapsayan yeni politikaların geliştirildiği ve fonların düzenlendiği yeni bir döneme girişin liderliğini ele alacakları tahmin ediliyor.
 
Gelecekteki belirsizlikler
 
Rapor yenilenebilir enerjinin geleceğine yönelik umut vaadeden bir tablo çizse de geleceğe yönelik bazı belirsizlikler de yok değil.  Eger politika değişikliğine gidilmezse sene sonunda, yenilenebilir enerji sektörüne verilen teşviklerin sona ermesi sebebiyle 2022 yılında 2021’e kıyasla kapasite artış oranında küçük bir düşüş bekleniyor.
 
Çin’in uzak kıyı rüzgarı ve güneş enerjisi için verdiği sübvansiyonlar ve ABD’de sahil rüzgarı ve güneş enerjisi üretiminde uygulanan vergi indirimleri, bu sene itibarıyla bitmekte olan önemli teşvikler arasında sayılabilir.
 
Fatih Birol’a göre “Yenilebilir enerji kaynakları, her ne kadar Covid’e karşı dirençli olsalar da politik belirsizlikler karşısında aynı durum geçerli değil.” 
 
Diğer bir taraftan ise, rapor, son zamanlarda yenilenebilir enerjiye dair oluşan pozitif politik momentumun, yenilebilir enerji kullanımının artmasında önemli bir artışa neden olabileceğinin de ayrıca altını çiziyor.
 
Geçen haftalarda, Güney Kore, Japonya ve Çin, fosil yakıtların kullanımını azaltarak yenilebilir enerjiye geçişin taahhüdünü verdikleri sıfır karbon hedeflerini açıkladılar.
 
Bununla beraber ABD başkanlık seçimlerinde Joe Biden’ın kazanmış olması da yenilenebilir enerji sektörünün geleceğini olumlu yönde etkileyebilir. Biden’ın programında bu sektörü hedef alan ve 2 trilyon dolar değerinde temiz enerji üretimini ön gören planlar yer almakta.
 
Biden’ın olası politikalarını değerlendiren Fatih Birol: ‘Eğer, ABD’nin yeni yönetimi, beklenen politikaları hayata geçirirse, rüzgar ve güneş enerjisinde sahip olunan kapasite çok daha hızlı bir şekilde artış gösterebilir ve enerji sektörü dekarbonizasyonunu tamamlayabilir.’ sözleriyle ABD’de atılacak olumlu adımların yenilenebilir enerji sektörüne önemli katkılar yapma potansiyeline dikkat çekiyor.
 

SHARE: READ MORE

13 November

Merkez bankaları iklim savaşı için yeşil güç gösterisi yapıyor

Küresel ekonomiyi COVID-19 pandemisinden kurtarmak için savaşan merkez bankaları, bir yandan da güçlerini iklim değişikliğine karşı benzeri görülmemiş bir başka savaşta konuşlandırmaya hazırlanıyor.
 
Bu y