Menu TR

S360Mag

17 September

Pandemi, yoksulluk ve adalet tartışmalarını derinleştiriyor

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İşsizliğin arttığı, işletmelerin dayanamadığı ve yoksulluğun dünya genelinde arttığı bu günlerde ekonomik sistemi bir bütün olarak inceleyip zayıf yönlerini ortaya koymak gerekiyor. Nobel ödüllü ekonomist Edmund Phelps’in yazısına göre, insanların hâlihazırdaki dünya düzeninde iş sahibi olsalar bile hayatlarından tatmin olmama düzeyi çok yüksek. Bu bulgu hem manevi, yani duygusal ve mental tatmini hem de maddi yani ekonomik tatmini kapsıyor.
 
Phelps, bu tatminsizliğin genellikle eşitsizlikle ilişkilendirilmesine rağmen problemin adaletsizlik çerçevesinden incelenmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre eşitsizlik, düşük ücretli insanların hayatını idame ettirememesini açıklamak için yeterli bir kavram değil, çünkü eşitsiz bir dünyada asgari ihtiyaçların sağlandığı ve insanların anlamlı gelen işlerden de tatmin olarak hayatlarını devam ettirebilecekleri bir düzen kurulabilir. Adaletsizlik ise yoksulluğu büyüten ve mutsuzluğu arttıran şey.
 
Bu sebeple, hükümetlere bir yandan işsizlikle bir yandan da bu adaletsizlik problemiyle başa çıkma görevi düşüyor. Bu noktada ekonomistlerce kabul gören mali yardım ve düzenleyici mali politikaların ekonomik büyümeyi etkileyeceği ve inovasyon teşvikini azaltacağı görüşü, bu konuda atılacak kamusal adımlara olumsuz bir görünüm kazandırıyor. Mali politikaların arttırıldığı ve büyümede azalma yaşanan dönemlerin rastlaşması da bu savları güçlendiriyor. Makalede 1970’lerde Birleşik Devletler’de uygulamaya geçirilen “Refah Toplumu” (Great Society) politikası kapsamında arttırılan vergiler ve sonrasındaki yavaşlayan büyüme örnek gösteriliyor. Ancak Phelps’e göre bu iki değişken arasında nedensellik ilişkisini kanıtlayan bir ekonometrik çalışma yok. Ünlü akademisyenin akademik çalışmalarla desteklediği tezine göre, toplumda o dönemde birçok kesimin yeni ticari ürün ve metot üzerine çalışıp sonuç alamaması büyümenin yavaşlamasının ve verimliliğin azalmasının asıl sebebi.
 
Temel ekonomi tartışmaları devam ederken, küresel düzeyde artan yoksulluk meselesi günümüzde giderek daha büyük boyutlara ulaşıyor. 2020 yılında dünya GSYİH toplamının %5,2 oranında azalması ve iki yılın sonunda 8,5 milyar dolarlık bir ekonomik daralma yaşanması bekleniyor. 34 milyon insanın daha aşırı yoksullukla karşı karşıya kalacağı 2020’de, yalnızca 4 ayda 400 milyon kişinin tam zamanlı işini kaybetmesine denk gelecek miktarda bir iş kaybı yaşandı ve dönemin koşullarının yarattığı psikolojik hasar ciddi boyutlarda. Artan yoksulluğun ve belirsizliğin getirdiği endişe hali en çok da gençler üzerinde belirgin. Oxford Üniversitesi tarafından gençlerle ilgili yürütülen bir akademik çalışmada pandemi ve yoksulluğun kesişiminin getirdiği farklı problemler ve bunların sonucunda gençlerin önlerini neden göremediği gözler önüne seriliyor.
 
Bu araştırma kapsamında Etiyopya, Hindistan, Peru ve Vietnam’da 19 ila 25 yaş arasındaki 10.000’e yakın gençle Haziran ve Temmuz ayları arasında görüşüldü. Gençlere, sağlık hizmetlerinin ulaşılabilirliğinden gıdaya güvencesine, iş ve gelir kayıplarından uzaktan çalışma ve uzaktan eğitime erişimlerine kadar birçok konuda sahip oldukları koşullar soruldu. Çıkan sonuçlar, her ne kadar konudan konuya ülkeler arasında farklılıklar olsa da pandemi sürecinde devletlerin kamu hizmetlerini yönetmede problem yaşadığını küresel düzeyde gösteriyor.
 
Çalışmanın ilk bulgusu, toplumların uygulanan karantinalar ve kurallar farklılaştığı için pandemiyi ne derece hissettiklerinin değiştiğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre krizin sağlık faturası Peru ve Hindistan’da Vietnam ve Etiyopya’ya göre daha kabarık.
 
Pandeminin gıda güvencesine olan etkisinde ise Vietnam diğerlerinden açık ara daha dayanıklı bir duruş sergiledi. Peru, Hindistan ve Etiyopya’da her altı aileden birinde gıdaya erişimde sorun ortaya çıkarken, Vietnam’da oran %4’ün altında. Bu noktada hükümetler, gıda ya da maske gibi ürünlerin vatandaşlara destek olarak dağıtılması noktasında da ayrıştılar. Hindistan’da halkın %90’ından fazlası bir şekilde hükümetten ürün desteği alırken Peru’da halkın yarısı desteğe erişebildi, Etiyopya’da ise oran %6’da kaldı. Yine de verilen desteğin gıdaya erişimde problem çeken yoksul kesimlere ulaşması noktasında 4 ülkenin de başarılı olduğu söyleniyor.
 
Peki ya toplumda gıda güvencesinin azalmasının asıl sebebi ne? İşsizlik ve gelir kaybının arttırdığı yoksulluk. Bu noktada çalışma kapsamında görüştükleri 10.000 kişiye pandemiden ekonomik olarak nasıl etkilendiklerini soruldu; Peru ve Hindistan’da %70, Vietnam’da %60 ve Etiyopya’da %40 iş kaybı ve gelir azalması yaşandığı sonucuna varıldı. Kentsel alanlarda gelirini veya işini kaybedenlerin oranı kırsal alanlara göre daha yüksek olduğu ortaya konuldu. Uzaktan çalışma, sadece kentsel alanlarda yaşayan, 25 yaşındaki az sayıda çalışan için mümkün olabildi. Hindistan'da, ankete katılanların %28'i salgın sırasında evden çalışabildiklerini söyledi ve oranlar Vietnam'da %20'ye, Etiyopya'da %18'e ve Peru'da %17'ye düştü.
 
Gençler için bu süreçte en kritik meselelerden biri de eğitime erişim. Dört ülkede de eğitime erişim salgının çok erken dönemlerinde okullar ve üniversiteler kapandığında ana sorunlardan biri haline geldi. Vietnam'da, 19 yaş grubunun neredeyse %90'ı uzaktan öğrenmeye erişti, bu oran Peru'da %70 ve Hindistan'da %38' seviyesinde. Etiyopya'da ise öğrencilerin yalnızca %28’i uzaktan öğrenmeye devam edebildi ve ebeveynlerinin eğitimi yoksa bu oran %14'e düştü. Uzaktan eğitime kadınların erkeklerden biraz da olsa fazla erişebilmesi ve ebeveynlerin eğitimli olmasının eğitimi bu süreçte sürdürmede şansları ikiye katlıyor olması ise çarpıcı noktalar.
 
Sürecin getirdiği sıkıntılara toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden bakıldığında yeni bulgular ortaya çıktı: 19 yaşındaki kadınlar, eğitimlerine erkeklerden daha fazla çevrimiçi olarak devam edebilmelerine rağmen, bakım sorumluluklarında büyük eşitsizlikler oluştu. Peru dışındaki tüm ülkelerde, genç kadınların sayısının erkeklere göre iki katından fazlası, süreçte ekstra bakım sorumlulukları üstlenmek zorunda kaldı. Eşitsizlik özellikle Hindistan ve Etiyopya'da çarpıcı.
 
Anketten çıkarılan ve burada ifade edilen tüm bulgular, hayatlarını yeni kurmaya başlamış genç insanların ne kadar zor durumda olduğunu ve yaşadıkları endişe halini gözler önüne serdi. Stres seviyesi özellikle de Hindistan’da çok yüksek: Yanıt verenlerin %90'ından fazlası “Mevcut koşulları düşündüğümde gergin hissediyorum” ifadesine şiddetle katıldıklarını belirti. Vietnam ve Etiyopya'daki gençlerin %65’i bu ifadeye katıldı. Peru, krizden nispeten daha kötü etkilenmesine rağmen en düşük kaygı düzeyine sahipti ve katılımcıların %50'den biraz azı gergin hissettiğini açıkladı.
 
Ekonomik sistemin sürdürülebilirliğini ve hükümetlere düşen rolleri sorguladığımız bu pandemi günlerinde, krizlerin atlatılması için iyi planlamalar yapmaya ve sorunların küresel olduğunu kabul edip adımları beraber atmaya ihtiyaç var. Bu noktada gençlerin problemlerini dinlemek de yeni neslin travmatize olmaması ve pandemiyi geride bırakabilmeleri için kritik.
 
 
 

SHARE: READ MORE

17 September

Turizm sektöründe daha bilinçli talepler sürdürülebilir odaklı toparlanma fırsatı doğurabilir mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.
 
Dünyadaki her büyük endüstri COVID-19 salgınından etkilenirken, dünya GSYİH'sının yüzde 10'unu temsil eden turizm, en çok etkilenen sektörlerden birisi oldu. Turizm sektöründe olumsuz etkiler devam ederken bilinçli talepler doğrultusunda sürdürülebilir odaklı toparlanma fırsatları ortaya çıkıyor.
 
Ülkeler sınırlarını yavaş yavaş yeniden açarken bile seyahatlerle ilgili belirsizlikler devam ediyor. Dünya Turizm Örgütü'nün (UNWTO) Mayıs ayında yayınlanan İlgili Seyahat Kısıtlamaları raporuna göre, uluslararası turizm hareketliliğinin 2019'a göre yüzde 58-78 arası bir oranda azalması bekleniyor.
 
İşletmeler yalnızca hayatta kalmaya değil, aynı zamanda pandeminin etkisinden kurtulmaya odaklandıkça amaç ve insan odaklı çözümlere daha çok yöneliyor. Daha iyi iş uygulamaları için artan tüketici talebi ile beraber krizin getirdikleri, kuruluşları sosyal ve çevresel etkilerini incelemeye zorladı. Ayrıca, Birleşmiş Milletler'in Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın (SKA) turizm sektörünün sorumlu bir şekilde toparlanmasını desteklemede ne kadar önemli olduğunu ortaya çıkardı.
 
Haziran ayında UNWTO, seyahat işletmelerinin krizden daha güçlü bir şekilde çıkarken SKA'lara katkıda bulunmasına yardımcı olmayı amaçlayan stratejik bir rehber olan Turizm Sektörünün Sorumlu İyileştirilmesi İçin Tek Gezegen Vizyonu’nu yayımladı.
 
Tek Gezegen Vizyonu, insanlar, gezegen ve refah için sorumlu turizmin toparlanmasına rehberlik etmek amacıyla altı eylem başlığı etrafında yapılandırıldı: Halk sağlığı, sosyal kapsayıcılık, biyolojik çeşitliliğin korunması, iklim eylemi, döngüsel ekonomi ve yönetişim ve finans.
 
Raporda, UNWTO Genel Sekreteri Zurab Pololikashvili şöyle diyor: “Sürdürülebilirlik artık turizmin niş bir parçası değil, sektörümüzün her bölümü için yeni norm olmalıdır. Bu, Turizmi Yeniden Başlatmak için Küresel Rehberimizin temel unsurlarından biridir. Turizmi dönüştürmek bizim elimizde ve COVID-19 krizi toparlanma dönemi sürdürülebilirlik için bir dönüm noktası haline geliyor.
 
Bu sektörel durgunluğu sürdürülebilir tüketime ve üretim modellerine doğru bilinçli bir geçiş için kullanmak isteyen akıllı seyahat işletmeleri, ünlü amaç odaklı tatil işletmesi Bawah Reserve'den önemli dersler çıkarabilir.
 
Endonezya'nın Anambas Adaları'nda bulunan özel ada tesisi, sosyal ve çevresel ayak izini yönetme konusunda lider konumda olmayı hedeflerken misafirlerinin ihtiyaçlarını daha derin  ve daha duygusal bir düzeyde ele aldığını belirtiyor.
 
Daha sürdürülebilir bir seyahat deneyimi vizyonu ile büyümeyi hedefleyen tesis 2018'de açıldı. Tesisin gezgen odaklı felsefesi, doğal çevreye saygı duyarak ve gelecekteki etkiyi en aza indirerek geleneksel tatil köylerinin çalışma şeklini değiştiriyor.
 
Tesis, minimal etki yaklaşımıyla ağır makineler kullanılmadan ve bambu, geri dönüştürülmüş tik ağacı, palmiye yaprakları ve doğal taş gibi çeşitli yerel kaynaklı ve sürdürülebilir malzemeler kullanılarak inşa edilmiş. Çevreye duyarlı bu tasarım, doğal çevreye saygı duyan bir tatil köyü örneği olarak gösteriliyor.
 
Tesisin kendine ait bir su altyapısı bulunuyor. Tuzdan arındırma tesisi personel ve konuklar için temiz içme suyu üretirken yağmur suyu da ayrı olarak toplanıyor. Güneş enerjisi, su ısıtıcılarına güç sağlıyor ve atık su toplanarak bir dizi belirlenmiş arıtma tesisine pompalanıyor.
 
Gıda konusunda ise tesis, organik bir permakültür bahçesi işletiyor ve önce Bawah ardından Anambas Adaları, Batam ve Endonezya gibi yerel yerlerden tedariki ön plana çıkartan bir felsefeyi takip ediyor. Tesis, ürünleri ancak bu dört konumdan temin edemediği durumlarda ithal etme seçeneğini düşünüyor. 
 
Tesis, Bawah Rezervini oluşturan altı adada deniz ve karasal yaşamı korumak için 2018 yılında kurulan, kâr amacı gütmeyen bağımsız bir kuruluş olan Bawah Anambas Vakfı (BAF) ile birlikte entegre bir atık yönetimi programı başlattı ve döngüsel bir ekonomiye geçiş çalışmalarına başladı.
 
2019'da ada sakinlerine döngüsel uygulamalar tanıtıldı. BAF tarafından, yerel halkın becerilerini arttırmak, Anambas'taki ekonomiyi iyileştirmek ve plastiklerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olmak için bir program tasarlandı. Tasarlanan program aracılığıyla yerel bir köyden zanaatkârlara, geliştirilen eğitim ve öğretim programları aracılığıyla geri dönüştürülmüş ve yükseltilmiş ürünlerin nasıl yapılacağı öğretildi. Örnek olarak, plastik atıklardan yapılan çantalar ve keseler tesis tarafından satın alınıyor.
 
Tesis bu çabalarına ek olarak, kendini yerel olarak üretilen okyanus dostu güneş kremi ve çevre dostu çamaşır deterjanıyla yüzeyin altındaki yaşamı desteklemeye odaklanmış. Su ekosistemine katkıda bulunmak amacıyla, takımadaların el değmemiş sahillerinde yuva yapan mercan, balık ve deniz kaplumbağaları için koruma ve rehabilitasyon programları geliştirmek üzere deniz biyologlarıyla birlikte çalışmalar yürütülüyor.
 
COVID-19, seyahatin geleceğini desteklemek ve güvence altına almak için değişiklikler yapılması gerektiğini gösterdi. Arttırılmış güvenlik protokollerinin yanı sıra sürdürülebilirliğe gerçek bir bağlılık, daha sorumlu ve adil bir seyahat için bir yol haritası sağlıyor. Ve birçok turizm profesyonelinin bu alanda gidecek uzun bir yolu olsa da, SKA’lar ve UNWTO’nun Tek Gezegen Vizyonu, turizm için nasıl daha iyi bir gelecek inşa edileceği konusunda rehberlik ediyor.
 
Dijital göçebeler ve uzaktan çalışma ile ortaya çıkan fırsat
 
Turizm tesislerin krizin etkisi ile beraber yaşamak zorunda olacağı değişimin nasıl fırsata dönüştürülebileceği ve daha sürdürülebilir iş yapış biçimlerini entegre edebilecekleri konusunda yukarıda bahsettiğimiz örneğin yanı sıra pandemi sebebiyle uzaktan çalışma pratiğinin artmasıyla oluşan farklı trendler turizm sektörü için yeni fırsatlar doğuruyor.
 
Dijital göçebeler olarak adlandırılan ve genellikle e-ticaret, metin yazarlığı ve tasarım gibi mobil uyumlu işlerle uğraşan Y kuşağı, son on yıldır egzotik yerlerde çalışıyorlar. Bu kesim, 2010’lardan beri ana akım basında yer almaya başladı.
 
Peki, pandemi ile beraber hayatımıza entegre olan uzaktan çalışma ile çalışanlar, dijital göçebe felsefesini benimserler mi? COVID-19 hala uluslararası seyahati zorlaştırıyor olabilir, ancak uzaktan çalışma -dijital göçebeliğin diğer temeli- artık sıkı bir şekilde ana akımda. Öyle ki, birçok kişi uzaktan çalışmanın pandemiden sonra da kalıcı olacağını düşünüyor.
 
Turistik destinasyonların kendilerini iş yeri olarak tanıtması fikri yeni değil. Japon teknoloji uzmanı Tsugio Makimoto, dijital göçebe fenomenini 1997'de, Y kuşağının kendilerini Bali'de uzaktan çalışırken Instagram'a bağlamadan on yıllar önce tanımlamıştı. Makimoto, uzaktan çalışmanın yükselişinin ulus devletleri “vatandaşlar için rekabet etmeye” zorlayacağını ve dijital göçebeliğin “materyalizm ve milliyetçilikte düşüşlere” yol açacağını tahmin etmişti.
 
Bu trende paralel bir gelişme olarak, Hırvat hükümeti dijital göçebe vizesi konseptini tartışmaya başladı. Bu değişikliklerin etkilerini tahmin etmek zor. Mesela yerel işletmeler, uzun vadeli ziyaretçilerden, bir gün boyunca akın eden yolcu gemisi ziyaretçilerinden daha fazla fayda sağlayacak mı?
 
Asıl soru ise işverenlerin işçilerin ülke değiştirmesine izin verip vermeyeceği konusu. Kulağa inanılmaz geliyor ancak Google çalışanlarına 2021 yazına kadar uzaktan çalışabilme esnekliği tanıdı. Twitter ve diğer 17 şirket, çalışanlarının süresiz olarak uzaktan çalışabileceğini duyurdu.
 
Barbados gibi ülkeler, işçilerinin ülkeler arası hareketine olanak tanıyan istihdam sözleşmelerini ilk başlatan şirketlerin hangileri olabileceğini kesinlikle yakından izleyecekler. Böyle bir gelişme yaşanması ile yakın gelecekte turistik bir tesise tatil rezervasyonu yapmak yerine iş yeri rezervasyonu yapıyor olabilirsiniz.
 

SHARE: READ MORE

17 September

Yaklaşan iklim mülteciliği: sorular ve cevaplar

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim mültecileri ya da iklim göçmenleri olarak tanımlanan kitleler, son dönemde daha çok konu edilir ve ciddiye alınır oldu. Bunun birincil sebebi, Kaliforniya’daki yangınlar ya da Güneydoğu Asya’da yaz boyu süregelen sel ve taşkınlar gibi büyük çaplı doğal afetlerin sıklıklarının ve şiddetinin artıyor olması. İklim kriziyle bağlantılı olarak şiddetlenen ve sıkça karşımıza çıkan bu afetler, gittikçe daha çok insanın doğal afetler veya iklim sorunları sebebiyle yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalacağını akıllara getirmeye başladı. Dünya Bankası’nın 2018’de yayınladığı rapora göre, iklim mülteciliğinin yaygınlaşması kaçınılmaz. Rapor, 2050 yılında tropik bölgelerde yaşayan 143 milyon insanın iklim krizi ve afetler sebebiyle yerinden edileceğini ve sığınmacı olacağını ön görüyor. Dolayısıyla zorunlu olarak yer değiştiren insanların bugünden konu edilmeye başlanması kaçınılmaz olarak dünya gündeminde yer etmeye başlıyor. Peki iklim mültecileri nasıl konu edilmeli? Bugünden “yeniden yerleştirme” için yapılabilecek neler var ve bu konuyu politikacılar hali hazırda nasıl ele alıyor- nasıl almalı? “İklim mülteciliği” yaşanan zorunlu göçün tasviri için doğru terim mi? Akla gelen birçok soru var.

Birçok uzun soluklu araştırmanın sonucunda ortaya çıkan gerçekçi tahminler, beklentilerimizi şekillendiriyor ve karar alıcılara bugünden geleceği inşa etme fırsatı sunuyor. İklim mültecileri için sürdürülebilir şehirler tasarlamak da bu fırsatlardan biri. İklim mültecilerinin sayısal miktarının dahi yaklaşık olarak kestirilebildiği bu günlerde, bu kitlelerin nereye sığınacağını şimdiden planlamak mümkün. Dünya Ekonomik Forumu’nun paylaştığı analize göre, bu sığınma faaliyeti ülkeler arasında olduğu kadar ülke içinde de gerçekleşiyor olacak. Dolayısıyla hükümetlerin şimdiden hem kendi vatandaşları hem de komşuları için şehirlerini bu gerçeğe göre planlamasının şart olduğu söylenebilir. Ne yazık ki çoğu şehir göç ve mülteci dalgalarına hazır değil.

Yine de bazı şehirlerin göç dalgalarına yönelik tasarlanmaya diğerlerine göre daha müsait olduğu söylenebilir. WEF’in iklim mültecileri üzerine yayımladığı haberde şehir planlama uzmanı George Besch’in üzerine çalıştığı Buffalo şehri, Birleşik Devletler içinde yeni bir düzen inşa edilebilecek bir “iklim sığınağı” olma potansiyeli taşımasıyla karar alıcılar için örnek model olarak gösterilmekte. Besch, haberde Buffalo’nun neden ideal şehir olduğunu belli başlıklar üzerinden açıklıyor:
• Ona göre şehrin iklime bağlı artacağı öngörülen afetlere maruz kalmaması uzun vadede de kalmayacak olması ve enerji yönünden sürdürülebilir bir şehir olması, başlıca kriterlerden.
• Şehrin su ve gıda kaynakları bakımından zengin olması da nüfus artışına dayanıklılıkta belirleyici bir etken.
• Bunun yanı sıra istihdam kapasitesinin ve büyüme potansiyeli yüksek olan, iş gücü artışının pozitif yansımaları olacağı gelişime açık şehirler, mültecilere kucak açmaya daha yatkın. Dolayısıyla hem beyaz hem de mavi-yakalı çalışanların artacağı iklim sığınaklarında iklim mültecileri sorun olarak değil, büyümede kritik bir grup olarak görülebilecekler.
• Bir başka kriter de şehirlerin arazi alanı geniş, konut kapasitesinin yüksek ve kiraların uygun olması. Bu sayede konutlar daha planlı ve kişi başına düşen metrekare oranı düşürülmeden inşa edilebilecek ve yeni yerleşecek kitlelere uygun olacak. Bu noktada tarihte de binlerce insana ev kazandıran parselli satış üzerinden ev sahibi olma ve kira elde etme modeli, belediyeler tarafından vatandaşlara sunulabilir.

Tabi ki bir şehrin bir anda binlerce insana yuva olabilmesi için bu kriterlerden çok daha fazlasına da ihtiyacı var. Bu noktada karar alıcıların bu dönüşümü gerçekleştirmeye hevesli olması; mültecileri bir fazlalık olarak değil, aksine ekonomiyi güçlendirecek, inovasyonu ve büyümeyi arttırıp şehri iyileştirecek bir grup olarak görmesi oldukça belirleyici. Bu bakış açısına sahip olunan şehirlerde ise sürdürülebilir enerji için çalışmaların ve eğitim ile kültüre yapılan yatırımların arttırılması, gıda tedarik zincirlerine destek verilmesi şehirlerin sürdürülebilirliği için kaçınılmaz.

Şehirlerin bugünden nasıl tasarlanabileceği ve iklim krizinin yaratacağı göç dalgalarına nasıl hazır hale getirilebileceği şehir planlamacılar tarafından konuşuladursun, bu tasarımların hayata geçmesi için gerekli adımları atmaya hevesli politikacıların olup olmadığı asıl tartışılması gereken şey olabilir. Zira bu konuya gereken önemi veren karar alıcılar olmadığı sürece iklim mültecilerine toplumun bakışı ve politik söylemler, geçmişte yaratılan ve bugün hala yansımalarını gördüğümüz göçmen/sığınmacı/mülteci karşıtı ırkçı politikaların tekrarlanmasını kolaylaştırıyor olacak.

Bugün Birleşik Devletler’deki Black Lives Matter hareketinin en çok karşı çıktığı ırkçı düzenleme olan “Ulusal Konut Yasası” gibi ayrımcı yasalar, geçmişte güneyden kuzeye yapılan göçte kuzeylilerin kendi bölgelerini oluşturmak istemesi sebebiyle çıkarılan bir yasaydı. Şehir planlama tarihçisi Taylor’a göre bunun tekrarının önlenmesi, ayrımcı diskura ve göçmen denince oluşan olumsuz çağrışıma bugünden aktif olarak karşı çıkarak ve aşırı sağcı politikacılara bu konuda destek vermeyerek mümkün. İklim krizi söz konusu olduğunda mültecilerin artacak oluşunu “kontrol altında” tutmaya yönelik söylemleri olan politikacılar, mültecileri kontrol altında tutulmaları gereken gruplar olarak nitelendirerek halkı paniğe sevk edebiliyorlar. Halihazırda iklim dışı sebeplerle sığınmacı, mülteci veya göçmen statüsünde olan insanlara karşı var olan milliyetçi söylemlerin devamı niteliğinde olan bu söylemler, sorunu insan üzerinden tanımlayıp, mültecilerin bu hikâyede mağdur olduğu gerçeğini göz ardı ediyorlar. Bu yüzden de ülkelerdeki endişe hali ve mültecilere karşı şüpheci tepkiler de artmaya devam ediyor.

Kavramların düşünceleri yönlendirdiği bu konuda hangi tanımın kullanılacağı da kritik. Bu yüzden iklim sebebiyle yer değiştiren insanların iklim mültecisi olarak mı, yoksa iklim göçmeni olarak mı adlandırılacağı henüz net değil. Genelde göçmen karşıtı politikacılarca kullanılan iklim mülteciliği terimi, yer değiştiren herkesi kapsayarak kullanıldığı için mültecilik kavramının altının boşalmasına sebep oluyor. Bu sebeple iklim mülteciliğinin kullanılmasına karşı olan çevreler var. Bununla birlikte, İngiltere’deki AB İçişleri alt komitesi iklim göçmeni kullanımının da yanlış yönlendirdiğine dair bir karar vermiş durumda. Bu tartışmaların değerlendirildiği the Guardian haberine göre akademi ve göçle ilgili sahada çalışanlar bu konuda ayrışmaya devam ediyor.

"İklim mültecisi" konseptinin ne kadar yararlı olduğunu sorgulayan akademisyen Zickgraf’a göre göçle ilgili popüler tartışmalar, göç olgusunun arkasındaki çoklu nedensellikleri göz ardı ediyor. Göçün nedenlerini sosyal, politik, ekonomik, çevresel ve demografik olarak incelemek gerektiğini savunan akademisyen, göçün bu faktörlerin bir birleşimi olduğunu ve bu mantıkla, iklim krizini mevcut sorunları şiddetlendiren bir “tehdit çarpanı” olarak anlamanın daha verimli olduğunu savunuyor. İklimin konuyla alakasının zorunlu göçe yol açan, doğal kaynaklara bağlı geçim yöntemleriyle ilgili olduğunu savunan akademisyen; yoksulluk, kaynaklara erişimin kısıtlı olması ya da eşitsizlik gibi daha temel problemlerin iklim kaynaklı mülteciliğin altında yatıyor olduğunu vurguluyor.

King’s College London'da uluslararası kalkınma öğretim görevlisi Dr. Natarajan ise, iklime dayalı göçün yoksullukla ilişkisini incelerken, sorunun yalnızca iklim değişikliğinden kaynaklanmadığını savunuyor. Aynı zamanda sorunun küresel kalkınma modelleriyle ilişkilendirilmesi gerektiğini ve iklim krizi sebebiyle afetler yaşayan ülkelerin küresel planlamaların da etkisiyle bu afetlerle karşılaştığı argümanını ortaya koyuyor. Yani Natajaran’a göre dış borçlar veya yüksek faiz oranları gibi yapısal problemlere yanıt olarak finansal uyum programları ya da çevresel kaynakların dış yatırımcılara açılması gibi sürdürülebilir olmayan politikalar üreten az gelişmiş ülkelerin iklim krizini ilk elden yaşayan ülkeler olması şaşırtıcı değil.

Son olarak, kavramsal tartışmalar devam ederken konunun hukuki karşılığının da konuşulması gerekebilir. Ancak ne yazık ki göçmen ya da mülteci kelimelerin kullanımı yasal açıdan farksız, çünkü iklim kaynaklı göç uluslararası hukukta henüz meşru ve kabul gören bir olgu değil. Dolayısıyla da iklim krizi mağduru kitlelerin yaşadığı deneyimi koruyan, destekleyen ya da çerçeveleyen herhangi bir kural henüz yasalaşamadı. Bu yüzden Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı (UNHCR), mağduriyetlerin önüne geçilmesi ve temel hakların korunması için iklim göçmenlerinin yasal çerçeveye dahil edilmesini istiyor.

İklim krizinin sonuçlarının gittikçe görünür olduğu bugünlerde, yukarıda belirtildiği gibi iklim kaynaklı zorunlu göçün hem pratik hem de teorik zeminde tartışılması ve geleceğe hazırlanılması gerekiyor. Bu noktada şehir planlamadan siyaset bilimine, sosyolojiden ekonomiye, enerjiden çevre bilimlerine birçok disiplinden ve birçok iş alanından insanın ve kurumun bir araya gelmesi, insan odaklı bir bakış açısıyla krizlerin yaratacağı göç dalgalarını ele alması, küresel yönetişimle mağduriyet yaşayan insanların siyasi oyuncak olmasının engellenmesi ve temel haklarının korunma altına alınması birçok uzman ve akademisyen tarafından vurgulanıyor. “Kimseyi geride bırakmamak” nosyonuyla yola çıkan uluslararası örgütler de konunun önemini vurgularken, toplumlara da geleceği şekillendirirken insanı odağa alan politikaları aktif olarak desteklemek rolü düşüyor.

SHARE: READ MORE

17 September

Tedarik zincirlerimizi nasıl geleceğe uygun hale getirebiliriz?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz. 

COVID-19 salgınının etkilerine maruz kalan her türden işletme, tedarik zincirlerini daha dayanıklı hale getirerek kendilerini gelecekteki şoklardan korumanın yollarını arıyor. Bunu yaparken, sadece mevcut olumsuz duruma hazırlık yapmak yerine gelecekteki olası şokları da hesaba katmak gerekiyor.
 
Umarız ki yakın gelecekte, COVID-19'a verilen daha önce benzeri görülmemiş küresel yanıt ile onu yönetilebilir bir tehdide indirgeyerek kişisel ve profesyonel yaşamlarımızda normale yakın bir duruma dönmemizi sağlayabiliriz. Bunu gerçekleştirebildiğimizde ise tedarik zincirlerine yönelik en büyük anlık ve uzun vadeli risk virüs olmayacak. COVID-19 krizinden önce yeniden canlanan yerli ticari faaliyetleri koruma politikası, uluslararası tedarik zincirlerinin karşı karşıya kaldığı en büyük risk olarak ortaya çıkıyor ve iyileşmeye sürecinde ihtiyaç duyduğumuz can damarını kesmekle tehdit ediyor.
 
Global Trade Alert'e göre 2016 yılında uluslararası ticaret yapan ülkeler, ticareti serbestleştirmek için attıkları adımların iki katı oranında olmak üzere sübvansiyonlar, tarifeler, kotalar, lisans gereklilikleri benzeri birçok yeni engel koydular. 2018 yılına gelindiğinde ise koyulan yeni engeller, liberalleştirme adımlarının üç katıydı. Geçen yıl ise oran dörde bir olarak yükseldi ve bunun sonucu olarak küresel emtia ticaretinin değeri 2015'ten bu yana ilk kez düşüş yaşayarak %3 geriledi.
 
COVID-19 krizinin başlangıcından bu yana korumacılığı yoğunlaştıran adımlar atıldığını gözlemledik. Bu adımlardan bazılarının acil durumda gerçekleştirildiğini ve geçici olduklarını söyleyebiliriz. Virüsü kontrol altına almak veya tedavi etmek için gereken ilaçlara, makinelere ve koruyucu ekipmana erişimi sağlamak için hükümetler tarafından uygulanan adımlar örnek olarak gösterilebilir. Yerel halk için yeterli gıda tedarikini garanti etmek için uygulanan önlemler de buna benzer koruyucu politikalar. 
 
Ancak bu yeni önlemler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan ABD ve Çin arasındaki ticaret geriliminin yükseldiği ve Almanya ve ABD başta olmak üzere ülkelerin 5G kablosuz ekipmanları, yarı iletkenler, çelik, nadir toprak mineralleri gibi önemli ürünler ve endüstriler için millileştirme ve alternatif tedarik kaynakları aradıkları söylemlerinin arttığı bir zeminde alındı. 
 
Ticaret savaşlarını bastırmak ve serbest ticaret için küresel uzlaşmayı desteklemek amacıyla kurulmuş olan ve 164 ulustan oluşan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), çözüm sistemine olan inancın yitirilmesi ve ABD’nin desteğinin açıkça azalması ile ciddi miktarda güç kaybetti. Bloomberg durumu şu şekilde özetliyor: "İçinde yaşadığımız mevcut alternatif evrende, küresel ticaret çöküyor ve DTÖ ile liberal düzenin kendisi gerçek bir varoluşsal kriz içinde".
 
Dünyadaki ekonomilerin pandemiden çıktıkça talebin güçlenmeye başlamasını bekleyebiliriz. Her zaman olduğu gibi ticaret akışları, lojistik aktiviteleri ve stok seviyeleri normalleşmeye başlayacak ve arz ve talep yeni bir denge bulacaktır. Ancak normalleşme süreci, tam olarak eski normale dönüş anlamına gelmiyor. Dünya Bankası, 2020'de küresel GSYİH'de %5,2'lik bir daralma bekliyor. Banka gelişmiş ülke ekonomilerinin, gelişmekte olan ülke ekonomilerden daha hızlı toparlanmaları beklentisine rağmen %7'ye kadar küçülebileceğini söylüyor.
 
Son yıllarda küresel ekonomik faaliyetin %54 ila %60'ını oluşturan ticaret hacminin daha da gerilemesi bekleniyor. DTÖ, 2020'de küresel ticaret akışlarında %13 ila %32'lik bir düşüş öngörüyor. UNCTAD ise ticaretin %20 oranında düşmesini bekliyor. Bu bağlamda, geçmişte ticaret hacminde gözlemlenen üç aylık en büyük düşüş 2008 mali krizi sırasında %5 ile kaydedildiğini hatırlatmak gerek.
 
Uluslararası ekonomik yaptırımların ve cezaların yürürlüğe girmesindeki keskin bir artışı içeren yeni korumacılık dalgası ile beraber her kıtada tarihi düzeylerde işsizlik ve yoksulluğu deneyimlediğimiz bir zamanda ürünlerin maliyetleri önemli ölçüde artacak.
 
Korumacılık dalgası içinde dayanıklılığın sağlanmasının temel adımı kaynakların ve tedarikçilerin çeşitlendirilmesi. Çoğu ülke için bu yol, küresel üretimin %28'ini oluşturan Çin'e olan bağımlılığı azaltmaktan geçiyor. Ancak COVID-19'un neden olduğu ekonomik travma, tedarikçilerin ekosistemini büyütmek yerine daha da küçülmesine yol açacak. Korumacılık politikalarının yeni katmanları, şirketlere daha da az tedarikçi seçeneği bırakacak, çünkü Çin gibi ülkelerde yer alan verimli üreticileri rekabet güçlerinden yoksun bırakacak ve onları daha pahalı hale getirecek.
 
Özetle, Çin'e olan bağlılığın azaltılması göründüğü kadar kolay değil. Modernleşme adımlarının atılmasından kırk yıl sonra Çin, bugün başka hiçbir yerde elde olmayan avantajlara sahip: Yüksek sayıda vasıflı ve vasıfsız işçi; sofistike otomasyon, gelişmiş mühendislik kapasitesi; dünya standartlarında lojistik altyapısı, hem ülke içinde hem de Asya genelinde senkronize ve entegre tedarikçi ağları. Yirmi beş yıl önce Çin'den ayrılmak düşük maliyetli bir üretim merkezinden ayrılmak anlamına geliyordu. Bugün ise, dünyanın en büyük tüketici pazarından ve COVID-19 krizinden önce ABD'nin iki katı oranında büyüyen bir ekonomiden vazgeçmek anlamına geliyor.
 
Dayanıklı tedarik zincirleri oluşturmaya yönelik diğer çabalar da farklı sorunları beraberinde getirecek. Örneğin, pandemiyi “güvenlik stoğu” ekleyerek gelecekteki envanterini arttırmanın bir nedeni olarak gören işletmeler, tarihsel olarak baktığımızda düşük olan sermaye maliyetleri yükselmeye başladığında muhtemelen farklı düşünecek.
 
COVID-19 tehdidi azaldığında, neredeyse tüm endüstrilerdeki işletmeler verimlilik ve dayanıklılık arasında yeni bir denge bulmak zorunda kalacak çünkü ikincisi yüksek bir maliyet taşıyor. İşletmeler, tedarik zincirlerinin fiziksel uzunluğunu kısaltmaya veya 'küreselleşmeyi ortadan kaldırmaya' çalışmak yerine, hızlandırılmış dijitalleşme adımları ve teknoloji entegrasyonu ile ortaya koyulabilecek dayanıklılığı dikkate almalı. 
 
Pandemi, ilk günlerinden itibaren dijital liderler ile teknolojiye adapte olamayanları net bir şekilde ayrıştırdı. Lider şirketler, tedarikçi durumu, siparişler, sevkiyatlar ve envanter konusunda onlara doğru bilgiler sağlayan araçlara sahipti. Bu şirketler, özellikle nakliye şirketleri ve üçüncü taraf lojistik sağlayıcıları olmak üzere güvenilir tedarik zinciri ortakları ile yeni bilgileri neredeyse gerçek zamanlı olarak paylaşabildiler ve mevcut üretim ve nakliye kapasitesini bu bilgiler ışığında optimize edebiliyorlar. Bu sayede veriye dayalı kararları hızlı bir şekilde verebildiler. Bu altyapısı mevcut olmayan şirketler ise bocaladı ve bocalamaya devam ediyor.
 
Pandemi sürecinden öğrenilebilecek en önemli derslerden biri, tahmine dayalı modelleme, büyük veri ve iş ortağı entegrasyonu gibi dijital yeterliliklerin iş yapış esnekliğini arttırması oldu. Görece istikrarlı olan dönemlerde dijital araçlar rekabet avantajı sağlar. Kriz zamanlarında ise şirketlere, programlarını, sağlayıcılarını ve diğer değişkenleri optimize etme ve aksi takdirde yıkıcı olabilecek olaylara anında uyum yeteneği sağlıyor. Özetle şunu hatırlamak gerekiyor: Gerçek dayanıklılık, politik, ekonomik, siber veya pandemiyle ilgili olmak üzere her türlü krize hazırlıklı olmak anlamına geliyor. Bu dayanıklılığı nasıl inşa edileceğini bilmek, yarının liderlerini geride kalanlardan ayıracak.
 

SHARE: READ MORE

10 September

Küresel kamu yatırımcıları arasında ivme kazanan trend: ÇSY yatırımcılığı


BNY Mellon ve OMFIF (Official Monetary and Financial Institutions Forum)’in yeni yayımlanan anketine göre küresel kamu yatırımcılarının %90'ından fazlası belirli Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) yatırım politikalarına sahip veya bunları geliştirme sürecinde.

Salgın sonrası toparlanmayı desteklemek için, küresel kamu yatırımcıları son yılların sürdürülebilirlik gündeminin ivmesinden yararlanma şansına sahip olacaklar. Aynı zamanda ankete göre yatırımcılar, üstün riske uyarlanmış getiri potansiyeli sayesinde ÇSY kriterlerini benimseme konusunda da motiveler. Ancak bu çabaları ölçeklendirmede yetersiz veri ve ÇSY yatırım stratejilerinin etkisini ve finansal olmayan performansını ölçmenin zorluğu gibi önemli engellerle karşı karşıyalar.

OMFIF’in en son Küresel Kamu Yatırımcı Raporu’nda da yayımlanan bu bulgular, geçtiğimiz yıl içinde gerçekleştirilen OMFIF GPI Anketi 2020 ve OMFIF ESG entegrasyon Anketi olmak üzere 2 anketin yanıtlarına dayanıyor. Anketlerden ilki, bu yılın Mart ve Haziran ayları arasında gerçekleştirildi ve yönetim altındaki toplam varlıkları 7,2 trilyon dolar olan 50 merkez bankası, 11 bağımsız fon ve 17 emeklilik fonunun tepkilerini yansıtıyor. Daha derinlemesine olan ikinci anket ise ÇSY yatırımıyla ilgili 25 sorudan oluşuyordu ve Ağustos-Kasım 2019 arasında BNY Mellon ile ortak olarak yürütüldü. Toplamda 4,72 trilyon dolarlık yönetim altında birleşik varlığa sahip 27 devlet ve emeklilik fonunun tepkilerini yansıtıyor.

İki ankette öne çıkan noktalar ise şunlar oldu:

Veri, karmaşıklık ve mevcut direktifler ÇSY engellerinin başında gelmekte
• Küresel kamu yatırımcılarının %51'i, yetersiz verinin ÇSY’nin benimsenmesi veya kuruluşlarında daha fazla ÇSY entegrasyonunun oluşması önünde bir engel olduğunu belirtiyor,
• Küresel kamu yatırımcılarının %30'u, mevcut yatırım zorunluluklarının derinleştirilen sürdürülebilir yatırımlarla uyumsuz olduğunu söylüyor. Merkez bankalarının %38'i de bu konuya atıfta bulunarak geçerli merkez bankası sözleşmelerinin nasıl sürdürülebilirlikle uyumlu hale getirilebileceğine yönelik devam eden bir tartışma olduğuna dikkat çekiyor,
• Küresel kamu yatırımcılarının %20'si, sürdürülebilir varlıkları ÇSY faaliyetlerine bir kısıtlama olarak değerlendirmenin doğasında var olan karmaşıklığı vurguluyor.

ÇSY hassasiyetine yönelik yatırımcı iştahı artmakta
• Küresel kamu yatırımcılarının %77'si yatırım süreçlerinde ÇSY uyguluyor,
• Yatırımcıların %27'si mevcut ÇSY kıyaslamalarını veya derecelendirme endekslerini kullanıyor. %12'si ise yatırımcılar veri tutarsızlıkları ile mücadele ederken kendi iç değerlendirme çerçevelerini kullanmayı tercih ediyor,
• Devlet ve emeklilik fonlarının %63'ü finansal olmayan etkiyi resmi olarak ölçme konusunda zorluk çekiyor, ancak %65'i bu kapasiteyi gelecekteki ÇSY yöntemlerinde ve sürdürülebilir varlık tahsislerinde geliştirmeye hevesli.

ÇSY yöntemleri ve sürdürülebilir varlık tahsisleri
• Küresel kamu yatırımcılarının %42'si ÇSY yatırım süreçlerinin bir parçası olarak en popüler yöntem olan negatif taramayı kullandıklarını söylüyor.
• Küresel kamu yatırımcılarının %76'sı, tercih ettikleri sürdürülebilir varlık sınıfı olarak yeşil tahvillerini gösteriyor,
• %45'i önümüzdeki 12-24 ay içinde yeşil tahvil tahsisinde orta ila büyük dereceli artışlar bekliyor; sadece % 3'ü yeşil tahvil tutumunda önemli düşüşler öngörüyor.

OMFIF Baş Ekonomisti ve Araştırma Direktörü Danae Kyriakopoulou ise rapor hakkında şu yorumları yaptı: “Pandemi, finansal sistemlerin finansal olmayan küresel risklere karşı savunmasızlığını ortaya çıkardı. Politika ‘yaşam desteği’nden ‘iyileşmeyi tasarlamaya’ evrilirken, sürdürülebilirlik ana yol gösterici tema olacaktır. 39,5 trilyon dolarlık varlığa sahip küresel kamu yatırımcıları, toparlanmanın sürdürülebilir olmasını sağlamada aktif bir role sahip. Ancak bu raporun da gösterdiği gibi, sürdürülebilir yatırım uygulamalarını büyütmek için veri, ölçüm ve kaynaklarla ilgili engellerle karşılaşmaya devam ediyorlar."

SHARE: READ MORE

10 September

Neden yatırımcılar mali düzenleyicilerin iklim değişikliği riskiyle mücadele etmesini istiyor?

Epoch Investment Partners Genel Başkan Yardımcısı Ravi Varghese, yakın zamanda kaleme aldığı makalede bu soru üzerine eğiliyor.
 
Michael Lewis’in "The Fifth Risk" (Beşinci Risk) adlı kitabına atıfta bulunan Varghese, Lewis’in neden mevcut salgına hazırlıksız olduğumuzu ve iklim değişikliği gibi tehditlerle başa çıkmak için neden farklı bir yaklaşıma ihtiyacımız olduğunu en iyi şekilde açıkladığını savunuyor.
 
Buna göre Lewis’in basit ama derin bir tezi var: Katastrofik risklerle başa çıkmak hükümetin görevidir.
Özellikle ABD hükümeti, ‘dünya tarihinde bu tür risklerin tek bir kurum tarafından yönetilmesine örnek en büyük portföy’ olarak nahoş bir yük taşımakta. Bu risklerden bazıları aklımıza hemen gelir: Finansal krizler, kasırgalar ve terörist tehditler bunlardan birkaçıdır. Küresel pandemi gibi diğerleri ise, daha önce ciddi bir şekilde değerlendirilmeye değer olamayacak kadar abartılı görünebilirdi. Lewis, bu risklerin ‘çok uzun fitilli bombalar gibi’ olduğu konusunda uyarmıştı; uzak gelecekte patlayıp patlamayacakları ise bilinmiyordu.
Varghese’ye göre iklim değişikliği doğrudan bu kategoriye giriyor; çünkü yayılmakta olan bir virüsle mücadele etmek için kaynakları ve kamu desteğini seferber etmek, yatırımlar yapmaktan ve yalnızca bundan on yıllar sonra ödüllendirebilecek politikalar oluşturmaktan çok daha kolay. Ayrıca, iklim değişikliği gibi bir tehdit toplumun ve ekonominin o kadar çok unsuruna nüfuz ediyor ki bu durum kimin ne yapması gerektiğini bilmeyi çok zorlaştırıyor.
 
Bu noktada, Varghese eylem alma zorluğunu azaltacak bir raporun kısa zaman önce yayımlandığından bahsediyor. Ceres Accelerator for Sustainable Capital Markets tarafından kamuoyuna sunulan "İklimi Sistemik Bir Risk Olarak Ele Alma" adlı rapor, ABD mali düzenleyicilerini iklim değişikliğini anlamak için ileriye dönük adımlar atmaya teşvik ediyor.
 
Rapor, yedi federal mali düzenleme kurumunun yanı sıra eyalet ve federal sigorta düzenleyicilerine 50 özel tavsiye sunuyor. Genel anlamda Ceres, düzenleyicileri iklimin finansal piyasa istikrarı üzerindeki etkisini değerlendirmeye, iklim değişikliğinin risk yarattığı yerlerde gözetimi artırmaya, şirketler ve finansal aracılardan daha fazla açıklama yapılmasını teşvik etmeye çağırıyor.
 
Varghese, yatırımcıların da bu atılımların arkasında durmaları gerektiğini söylüyor ve ekliyor: “Bu sebeple yönetilen varlıkları toplam 1 trilyon doları geçen 70’ten fazla yatırım şirketine katılarak bu girişimi destekleyen mektubun imzacıları arasında yer aldık.”
 
İmzacılar arasında yer alan şirketi Epoch Investment Partners adına konuşan Varghese, uzun vadeli bir perspektifle kanunlaştırılan ihtiyatlı düzenleme sayesinde, sermayenin küresel sıcaklık artışının 2 santigrat derece ile sınırlı olduğu bir gelecek senaryosuyla uyumlu sektörlere aktarılabileceğine inandıklarını dile getiriyor. Bu noktada var olan riskleri azaltmak adına Varghese’nin Amerikalı düzenleyicilere önerisi ise Network of Greening of the Financial System (NGFS) gibi öngörülü kuruluşlarda uluslararası meslektaşlarına katılıp onların tecrübelerinden yararlanmaları.
 
İklim değişikliğinin mali sonuçları ise şimdiden ortaya çıkmakta. Ceres'in de işaret ettiği son araştırmalar, özel ipotek kreditörlerinin daha riskli ipotekleri devlet destekli kuruluşlara kaydırdığını gösteriyor. Varghese’ye göre bu durum, çoğu yatırımcının özelleştirilen kazançlar ve toplumsallaşmış kayıplar fikrine kesinlikle karşı çıkacağının göstergesi.
 
“Ancak düzenleyiciler Ceres'in tüm tavsiyelerini kabul etseler bile, eylemleri için manşetlere girmezler. Bu belki de çalışmalarını daha da önemli hale getiriyor.” diyen Varghese yazısını yine Lewis’in kitabından bir bölüme yaptığı göndermeyle noktalıyor: “Hükümetimizde en çok endişelenmeniz gereken yerler kameraların döndürülmediği yerlerdir. Ceres'in bu yeni raporuyla donanmış olan mali düzenleyiciler, yatırımcıların biraz daha az endişelenmesine yardımcı olabilir.”
 
 
 

SHARE: READ MORE

10 September

Bloomberg şirkete özgü ÇSY puanlarını piyasaya sürüyor

Bloomberg 11 Ağustos’ta şirkete özgü ÇSY puanlarının lansmanını duyurdu. Bu ilk teklif, petrol ve gaz sektöründeki 252 şirketin Çevresel ve Sosyal (ÇS) puanlarını ve birden çok sektördeki 4.300'den fazla şirketin Yönetim Kurulu Bileşimi puanlarını içeriyor.
 
Bloomberg Sürdürülebilir Finans Çözümleri Küresel Başkanı Patricia Torres, “ÇSY verileri yatırım süreci için kritik bir önem taşıyor. Yatırım ve finans uzmanlarının bilinçli kararlar almasını desteklemek için temel verilerle birlikte şeffaf ve eksiksiz puanlama metodolojileri sağlamakta bir fırsat görüyoruz," dedi. “Şeffaf ÇSY verileri ve puanları sağlayarak yatırımcıların, aksi takdirde şirketler arasında karşılaştırılması zor olan ham verileri deşifre etmesine yardımcı oluyoruz. Şirketler için bu puanlar, ÇSY performanslarını kolayca vurgulayacak değerli, kantitatif ve normalize edilmiş bir kıyaslama sunuyor."
 
ÇS puanları, petrol ve gaz sektöründeki şirketlerin genel olarak daha güçlü açıklama verilerine sahip olması nedeniyle petrol ve gaz sektörüyle başlayacak. IEA (Uluslararası Enerji Ajansı)’ya göre bu sektördeki şirketler aynı zamanda yakıtın yanmasıyla ortaya çıkan karbondioksit salımlarının yarısından fazlasını oluştururken küresel enerji ile ilgili sera gazı salımlarının %15'ini üretiyor.
 
Yönetişim puanları, kurumsal yönetim kurullarının uzun vadeli stratejik performans dahilinde uygun liderlik ve gözetimin sağlanmasındaki rolü üzerine artan tetkikleri göz önüne alarak Yönetim Kurulu Bileşimi ile başlayacak. Yönetim Kurulu Bileşimi puanları yatırımcıların, bir yönetim kurulunun çeşitli bakış açıları ve yönetim denetimi sağlamak ve mevcut yönetim kurulu yapısındaki potansiyel riskleri değerlendirmek için ne kadar iyi konumlandırıldığını değerlendirmesine olanak tanıyor.
 
Kantitatif model, Bloomberg yönetişim uzmanları tarafından tasarlandı ve Bloomberg’in yönetim ve yönetim kurulu düzeyindeki verilerini kullanıyor. Puanlar, şirketlerin göreceli performansını çeşitlilik, görev süresi, overboarding yani birden fazla şirkette yönetim kurulu üyesi olma durumu ve bağımsızlık gibi dört ana odak alanında sıralıyor.
 
ÇS puanları, yatırımcıların iklim değişikliği, sağlık ve güvenlik gibi finansal açıdan önemli, şirketle ilgili ve sektöre özgü bir dizi kilit konu genelinde performansı hızlı bir şekilde değerlendirmek için kullanabilecekleri, kurumsal çevresel ve sosyal performansın veriye dayalı bir ölçümünü sağlıyor ve şirket faaliyetlerini sektör emsallerine göre değerlendiriyor.
 
Bloomberg’in şirkete özgü nicel modeli, sürdürülebilirlik ve endüstri çerçeveleri, anlamsız verileri azaltmak için araştırma ve analizler, verileri normalize etme, büyüklük yanlılığının ve açıklama boşluklarının ele alınması ile bilgilendiriliyor. Bloomberg’in ÇSY puanları tamamen şeffaf: Yatırımcılar hem puanlama metodolojisini hem de her bir puanın altında yatan şirket tarafından bildirilen verileri inceleyebiliyorlar.
 
ÇSY puanlarının yanı sıra, yatırımcıların tüm yatırım süreci boyunca ÇSY'yi entegre etmelerine yardımcı olmak için veri odaklı içgörüler sunan bir dizi sürdürülebilir finans çözümü de sunuluyor. Bu, şirket tarafından bildirilen verileri ve üçüncü taraf verilerini birleştirmek ve standartlaştırmak, haber ve araştırma içeriğine erişim ve özellikle ÇSY alanında yatırımcılar için oluşturulmuş analitik ve araştırma iş akışlarını içeriyor.
Bloomberg Terminal aboneleri, Veri Kitaplığından ÇSY skorlarını seçerek puanları görüntüleyebiliyor. Daha fazla bilgi için bu bağlantıyı ziyaret edebilirsiniz.
 

SHARE: READ MORE

3 September

B Corp hareketi dev şirketlere hazır mı?

Bu yazıyı 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Bildiğiniz gibi B Corp, dünyanın en iyisi olmayı değil dünya için en iyi olmayı hedefleyen şirketlerin bir araya geldiği küresel bir liderlik hareketi. Dünya çapında on binlerce şirket, sosyal ve çevresel etkilerini ölçmek ve operasyonlarını ve iş modellerini değerlendirmek için B Lab tarafından geliştirilen B Etki Değerlendirmesi (BIA) üzerine çalışıyor, performansını ölçüyor ve geliştiriyor. Yatırımcıların özel önem verdiği bu değerlendirme aracı şirketlerin faaliyetlerini değerlendirmeleri ve durum tespiti yapmaları için kolaylık sağlıyor. B Corp hareketi, şirketlerin geleneksel yaklaşım olarak hissedar önceliğinden paydaş önceliğine geçişi benimsemelerini teşvik ediyor.

Son zamanlarda en çok tartışılan konu ise çok uluslu, büyük şirketlerin bu harekette nasıl yer bulacağı. Geçtiğimiz ay Stanford Social Innovation Review’da B Corp hareketinin nasıl büyüdüğünü ve özellikle büyük şirketler için öneminin nasıl arttığını anlatan bir makale yayımlandı. S360 olarak bu yazıdan öne çıkanları sizler için bir araya getirdik.
 
Halka açık büyük şirketlerin adaptasyonu
 
2018’de Danone Kuzey Amerika CEO’su B Corp sertifikalı olduklarını duyurmuştu. Yıllık 6 milyar dolar ciro ile Danone Kuzey Amerika, dünyada B Corp sertifikasına sahip en büyük şirket oldu. Ayrıca küresel Danone organizasyonunun 2030 yılına kadar B Corp sertifikasını alma hedefini açıklamıştı. 30 milyar dolardan fazla gelire sahip bir Fortune Global 500 şirketi olan Danone, böyle bir taahhütte bulunduğunda küresel B Corp hareketinin bir önemli bir noktaya yaklaştığı söylenebilir.
 
Ancak çok yakın zamana kadar B Corp, Kickstarter, Allbirds, Casper ve Bombas gibi küçük ve orta ölçekli şirketlerin yer aldığı bir oluşumken artık büyük şirketleri de bir parçası olduğu bir harekete dönüşüyor. Öyle ki nihai hedef, B Corp sertifikasını veren oluşum olan B Lab'ın da belirttiği gibi “faaliyetlerini herkes için paylaşılan ve kalıcı bir refaha ulaşmaya yönelik olarak hizalayan küresel bir ekonomi” geliştirmekse eğer hareket büyük ve çokuluslu şirketleri de bünyesine katmalıdır.
 
Temel soru ise bu hareket büyük ve çok uluslu şirketlerin de katıldığı bir oluşuma dönüşmeye ne kadar hazır? B Lab’ın yüksek standartlarını korumasına olanak sağlayacak şekilde uyarlanıp uyarlanamayacağıdır. Bazı kesimler büyük şirketlerin gemiye alınmasıyla hareketin bütünlüğünün azalacağını düşünüyor. Ancak COVID-19'un ve ekonomik etkisinin ardından daha sürdürülebilir ve esnek, yumuşak kapitalizm inşa edilecekse eğer büyük, çok uluslu şirketlerin de bu oluşumun parçası olması gerekecek.
Süreçte bazı kamuya açık çok uluslu şirketler, bir B Corp şirket satın alarak veya mevcut bir yan kuruluşunun sertifikalı olmasını sağlayarak B Corp hareketine katıldı. Örneğin;

- Unilever, Ben & Jerry’s dahil olmak üzere sertifikalı B Corp olan birkaç yan kuruluşa sahip.
 
- 2014'te Brezilya'nın en büyük kozmetik ve kişisel hijyen ürünleri üreticisi olan Natura'nın B Corp sertifikasyonunu almasıyla beraber ulusal borsada işlem gören ilk B Corp sertifikalı şirket ile önemli bir kilometre taşına ulaşıldı. 2020'de Natura, ABD’de kozmetik sektöründe doğrudan tüketiciye satışın öncüsü Avon'u 2 milyar dolara satın aldı. Avon, anlaşmanın parçası olarak bir fayda şirketi yapısına dönüşecek. Halka açık bir Amerikan şirketinin yöneticileri ilk kez tüm paydaşlara odaklanan bir kurumsal yapı benimsemek için oy kullandı. 

- Eğitim şirketi Laureate Education’da ise işler biraz farklı ilerledi. Şirket, 2015'te kamu yararına çalışan bir şirket olarak yeniden örgütlendi ve sertifikalı B Corp oldu. 2017'de Laureate, NASDAQ borsasında halka arzı gerçekleştirdi ve böylece ABD borsasında halka açılan ilk B Corp oldu. Şirketin B Corp olmaya karar verdiği zaman 25 ülkede 80 farklı kurumunun olmasından dolayı süreç oldukça karmaşık ve zorluydu. Her kurum, kendi değerlendirmesi için tüm ilgili verileri ve belgeleri toplamaktan sorumluydu. B Lab, saha ziyaretleri ile denetlemek için rastgele beş kurumu seçti. Laureate, sertifikasyon sürecinde çeşitli şekillerde yarar sağlamıştır. Bunun en dikkat çekeni farklı bölgelerdeki çeşitli kurumlarında ortak uygulamalar yaratmaktı. 

Danone önderliğinde çok uluslu şirketlerin sertifikasyon süreci
 
2015'te Danone, B Lab ile iki büyük taahhüttü içeren bir anlaşma imzaladı. İlk olarak Danone, BIA aracını ekosistem fonunda yer alan kuruluşlarıyla birlikte kullanacaktı. İkincisi ise B Lab'ın BIA'yı büyük şirketlere uyarlamasına, piyasaya çıktığında kendi üzerinde test etmesine ve diğer büyük şirketlere tanıtmasına yardımcı olacaktı. 
 
B Lab, bu süreçle beraber değerlendirmenin kapsamını büyük çokuluslu şirketlerle önceden belirlemesi gerektiğini öğrendi. Sürecin Danone’nin Kuzey Amerika’daki faaliyetleri üzerinde ise önemli ticari etkileri oldu. Şirketin satın alma politikasını hayata geçirip iyileştirilmesiyle BIA sürecinde önemi fark edilen azınlıklara ait işletmelere öncelik vermek, üretim lokasyonlarında yerel olan tedarikçilere öncelik vermek, çevresel ayak izini azaltmaya yardımcı olmak ve yerel ekonomileri canlandırmak gibi kriterler şirket politikasına dahil edildi.
 
Büyük şirketlerin sertifika alma süreci nasıl işler?
 
B Lab, 2015 yılında Danone, Unilever ve Natura'nın da aralarında bulunduğu bir dizi çok uluslu şirket ile yıllık 5 milyar dolardan fazla gelir elde eden şirketleri sertifikalandırmak için çeşitli yollar geliştirmeye başladı. Yeni sertifikasyon süreci düzenlemesi Nisan 2019'da yayınlandı ve bir şirketin sertifika almaya uygun hale gelmeden önce bazı temel gereksinimleri karşıladığını doğrulayan ek bir ön tarama süreci eklendi.
Şirket ayrıca, genel efektif vergi oranı da dahil olmak üzere, hükümet işlerine (lobicilik) yaklaşımı ve vergi felsefesi hakkında kamuya açık beyanlar yayınlamalı. Buna ek olarak, şirketin temel insan hakları sözleşmelerine uymayı taahhüt etmesi gerekmektedir.
Son olarak, üçüncü parti standartlarını kullanarak şirketin halka açık bir şekilde yıllık etki raporları hazırlaması gerekiyor. B Lab’ın Bağımsız Standartlar Danışma Konseyi ise, şirketin bu gereksinimleri ne ölçüde karşıladığını denetleyip belirlemekle sorumlu. Ardından, kapsam belirleme süreci başlar. Bu süreçte B Lab, tam sertifikasyon için tamamlanması gereken BIA'ların sayısını belirlemek için şirketin yapısına ve yönetimine genel bir bakış getirir. B Lab, değerlendirme ve doğrulama zaman çizelgesinin yanı sıra sertifikasyon için yasal gereklilik hakkında rehberlik sağlar.
 
Bir sonraki adım, birden fazla BIA'nın tamamlanmasını gerektiren değerlendirme ve doğrulamadır. Büyük şirketler, çeşitli iştirakleri ve operasyonlarının her biri için BIA'ları tamamlamadan önce yönetişimdeki en iyi uygulamalara odaklanan BIA'nın "Global Headquarters" oluşumu üzerine çalışmalıdır. Bütün bu adımlar tamamlandıktan sonra B Lab tarafından tüm belgelerin denetlenip onaylanmasını takiben çok uluslu şirketler B Corp sertifikasına sahip oluyor.

Yeni bir program: B Movement Builders

Artık büyük şirketler için bir sertifikasyon süreci mevcut olsa da değerlendirmenin detaylı olması ve diğer gereksinimler birçok şirket için ürkütücü görünebilir. B Lab, daha geniş bir topluluk yaratması gerektiğinin farkına vararak büyük çokuluslu şirketlerin felsefeyle somut ve aşamalı bir şekilde etkileşime girmesine yardımcı olmak için yeni bir program olan B Movement Builders geliştirildi. Bir şirket bu programa katılmak için B Corp Topluluğunun bu ilkelerine bağlı kalmalıdır: (1) işi tüm paydaşlar için değer yaratmak üzere dönüştürmek için yüksek standartlara ve hedeflere bağlılık, (2) somut taahhütler ve şeffaf değerlendirme ve (3) kolektif etki yaratılması.
 

SHARE: READ MORE

3 September

Koronavirüs maskeleri: Yıllarca sürecek bir felaket mi?

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Koruyucu yüz maskeleri, pandemi önlemleri kapsamında artık birçok ülkede kamusal alanda yasal bir gereklilik haline geldi. Ancak zorunlu hale gelmeden önce bile maskeler karada ve denizde kirliliğe neden oluyordu. Bilim insanları Covid-19 ile beraber kullanımı artan maskelerin, etkisi uzun yıllar sürecek bir felaketini tetikleyebileceğinden endişe duyuyorlar.
 
Salgının başladı Çin’de geçen ay yapılan bir plaj temizliği sırasında 100 metrelik kıyı şeridinde 70 maske bulundu ve bir hafta sonra temizlenen bölgede 30 maske daha ortaya çıktı. Akdeniz'de ise adeta denizanasını andıran yüzen maskelerin görüldüğü bildirildi. İngiliz bilim adamları daha çevreci bir alternatif bulunmadığı taktirde sadece İngiltere’de her yıl 124.000 tondan fazla kullanılmış maske atığı oluşacağını belirtiyor.
 
Milyonlarca insan için yüz maskeleri kullanmak zorunlu hale gelse de bunların nasıl güvenli bir şekilde bertaraf edileceği veya geri dönüştürüleceği konusunda rehberlik eden yönlendirmeler maalesef yeterli değil. Ülkeler karantina kısıtlamalarını kaldırmaya başladıkça, küresel olarak her ay milyarlarca maskeye ihtiyaç duyulacağı ön görülüyor. Maskelerin çoğu uzun ömürlü plastik malzemelerden üretilir ve doğaya atılması durumunda yüzlerce yıl çözünmeden kalabilir. Kullanılmış maskeler konusunda adım atılmaması halinde sosyal ve çevresel bir felaket ile karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olacak.
 
İnsanlar ve hayvanlar için tehlike
 
Dünyanın önde gelen bağımsız bilim dergisi The Lancet’te bilim insanlarının koronavirüs ile ilgili yaptığı araştırmaya göre koronavirüsün atılan maskelerden çöpçülere veya atıklarla olası teması halinde bireylere bulaşma riski bulunuyor. Araştırmada ayrıca virüsün belirli koşullarda, plastik bir cerrahi maske üzerine yedi gün yaşayabileceği belirtiliyor.
 
Orta ila uzun vadede ise maskelerin doğru bertaraf edilmemesi hayvanlar ve bitkileri de farklı şekilde etkiliyor. Plastik atıklar, su yüzeyini kaplayabilecek hacme sahip olmasından dolayı deniz ve okyanusları oksijensiz bırakıp bu ekosistemlerde yıkıcı sonuçlara sebep olabiliyor. Diğer taraftan bazı hayvanların plastik atıklar ile avları arasındaki farkı anlayamayıp bu parçaları yuttuğu gözlemleniyor. Boğulmalara sebebiyet vermesinin yanı sıra atıkların midelerine dolmasından dolayı hayvanlaryetersiz beslenebilir. Daha küçük hayvanlar ise parçalanmaya başladıkça maskelerin veya eldivenlerin içindeki elastiğe dolanabilir.
 
Plastikler zamanla daha küçük parçalara ayrılır ve çevrede ne kadar uzun kalırsa o kadar çok ayrışır. Plastikler önce mikroplastiklere ve sonra daha da küçük nanoplastiklere ayrılır. Bu küçük parçacıklar ve lifler genellikle besin zincirlerinde birikebilen uzun ömürlü polimerlerdir. Sadece bir maskeden potansiyel olarak milyonlarca partikül ortaya çıkabilir ve besin zincirinde taşınarak insanlara kadar ulaşabilir.

Ne yapılması gerekiyor?
 
Mart ayında yayınlanan bildiride Dünya Sağlık Örgütü, COVID-19 ile mücadele için tıbbi ortamlarda her ay 89 milyon ek tek kullanımlık maskeye ihtiyaç duyulacağını paylaştı. Buna ek olarak, OECD’nin tahminine göre pandemi kaynaklı kullanımın getirdiği önemli artış ile beraber dünya genelinde koruyucu yüz maskesi talebi günlük 40 milyona ulaştı. 
 
Ancak, yeniden kullanılabilir maskelerde bile tasarımlarından ve temizlerken kullanılan yöntemlerden kaynaklı farklılıklar ortaya çıkıyor. University College London ekibi, yeniden kullanılabilir, tek kullanımlık ve tek kullanımlık filtreler ile tekrar kullanabilen maskelerin çevresel etkilerini hesaplamak için maskelerin üretimini, kullanımını ve kullanım sonrası süreçlerini inceledi. Araştırma sonucu, makinede yıkanabilen ve filtresiz yeniden kullanılabilir maskelerin bir yıllık süre içerisinde en düşük çevresel etkiye sahip olduğu ortaya konuldu. Şaşırtıcı bir şekilde, araştırma diğer bir sonucu da tek kullanımlık filtreli yeniden kullanılabilir maskelerin elde yıkanmasının genel olarak en yüksek çevresel etkiye sahip olduğu anlaşıldı. Bu tür maskelerin çevresel etkisi filtresiz tek kullanımlık maskelerden bile daha yüksek.
 
Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda maskesi kullanımının çevresel etkisini azaltmak için şu adımların izlenmesi öneriliyor:

- Tek kullanımlı filtresi olmayan tekrar kullanılabilen maskeleri tercih edin. Kumaşın yıkama talimatlarına uygun olarak çamaşır makinesinde düzenli olarak yıkayın.  

- Yanınızda bir adet tekrar kullanılabilir yedek maske taşımaya çalışın. Böylece bir şeyler ters giderse eğer tek kullanımlık maske kullanmanıza veya satın almanıza gerek kalmaz.  

- Tek kullanımlık bir maske kullanmanız gerekiyorsa, onu eve götürün (çıkarmanız gerekirse bir çantaya koyun) ve ardından plastik bir poşete koyup sıkıca bağladıktan sonra çöpe atın.  

- Tek kullanımlık maskeleri geri dönüşüm kutularına koymayın. Geri dönüşüm işçileri için potansiyel bir biyolojik tehlike oluşturabilirler.  

- Ne yaparsanız yapın, maskeleriyere atmayın!

SHARE: READ MORE

3 September

Yerel toplulukları güçlendirme adımları: Küresel Orman Restorasyonu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim krizinin etkilerini doğal afetlerle beraber daha da çok hissettiğimiz bu günlerde, akıllara krizle başa çıkmak için en bilinen ve desteklenen yöntemlerden biri olan “yeniden ağaçlandırma” geliyor. Yangınlar; tarımsal, hayvansal ya da ticari amaçlarla yapılan orman tahribatları her gün daha çok ormanın yok olmasına sebep oluyor. Buna çözüm olaraksa, ormanları restorasyon adı altında yeniden yapılandırma ve tahribatın yaşandığı bölgelerde geri ağaçlandırma politikaları uygulanıyor. Ancak maalesef konuyla ilgili yapılan araştırmalarda, politikaların sosyal ve çevresel adalete olan etkileri genellikle göz ardı ediliyor. Dünya üzerinde tahribata maruz kalan tropikal bölgelerde yaklaşık 300 milyon insan yaşarken, bu ormanların 8 kilometrelik havzalarındaki yoksul nüfus 1 milyara ulaşıyor. Bu da ağaçlandırmaya yönelik araştırmaların ve politikaların odağına insani kalkınmanın konulması gerektiğine işaret ediyor.
 
Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre restorasyon projelerinin adil ve eşitlikçi bir tasarıma sahip olması, orman bölgelerinde yaşayan yerel halkların hayatlarını sürdürebilmeleri için kritik bir nokta olarak görülüyor. Bu noktada ormanların yerel dinamiklerden bağımsız olmadığını kabul etmenin ve ormanlara özgür erişim, arazi yönetimi ve kaynak kullanımı hakkı gibi konularda yerel toplulukları güçlendirici çalışmalar yapmanın gerekli olduğu söylenebilir. Bu konuda araştırmacı yazar Erbaugh, küresel orman restorasyonunun başarıya ulaşmasının ancak yerel toplulukları önceleyerek olacağını vurgularken, Michigan Üniversitesi profesörü Agrawal da yerel toplulukları güçlendirmenin dünyadaki yoksun ve dışlanmış milyonlarca insanın refahını arttıracağını ve bu öncelemenin insanların yanında çevreye de fayda getireceğini bulduklarını belirtiyor.
 
Söz konusu araştırmada atmosferin temizlenmesi, biyo çeşitliliğin desteklenmesi ve yerel toplulukların ihtiyaçları noktalarında tropikal bölgelerin potansiyeli yüksek olduğu için bu bölgelerdeki restorasyon fırsatlarına odaklanıldı. Tropikal orman çevresini kalkındırmak, iklim krizini önlemek ve o bölgelerde yaşayan 1 milyar insana fayda sağlamanın aynı anda mümkün olduğuna dikkat çeken araştırmada, 1-ton CO2’ye 20 dolar gibi orta dereceli bir karbon vergisi ile 30 yıl içinde yeniden ağaçlandırmanın mümkün olduğu sonucuna varıldı.
 
Çalışmada özellikle de Brezilya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Hindistan, Endonezya gibi eşitsizliklerin yüksek olduğu ülkelere odaklanıldı. Bu ülkelerdeki ormana dayalı iş kollarında çalışan, orman havzalarında yaşayan ve havzayı kültürlerinin önemli bir parçası olarak gören bu insanlarının hayatlarının iyileştirilmesinin ormanın restorasyonuyla ve insan-merkezli politikalar güdülmesiyle mümkün olduğu ortaya konuldu.
 
Tropik bölgelerdeki düşük gelirli ülkelerde nüfusun %12'sinin restorasyonun yapılabileceği orman havzalarında yaşadığı düşünülürse, bölgede yaşayıp altyapı ve kalkınmadaki standart yatırımlarla genellikle yetersiz hizmet alan milyonlarca insanın geçim ve refahını iyileştirme potansiyeli daha iyi anlaşılabilir. Peki nasıl? Araştırma, düşük gelirli ülkelerdeki gece zamanı uydu görüntüleri baz alınarak yapılan çalışmalarla yapay ışıklandırma olmayan alanların incelenmesi, bu ülkelerin karbon giderme potansiyellerinin en yüksek seviyede olduğunu ortaya koydu. Yani orman restorasyon projeleri kalkınma hedeflerini en iyi şekilde bu havzalarda gerçekleştirilebilir. Aynı zamanda Dünya Kalkınması adlı derginin editörü de olan akademisyen Agrawal, bahsedilen projeler için Orta, Doğu ve Güney Afrika’da büyük fırsatlar olduğunu vurgularken, hali hazırda çok katmanlı krizlerle karşılaşan yerel halkların restorasyon projelerinden sosyo-ekonomik ve yapısal faydalar elde edeceğini de belirtti. Agrawal’a göre ormanları yönetme ve eski haline getirme hakkını yerel topluluklara vererek onlara öncelik tanıyan orman arazi restorasyonları, iklim krizi için küresel ve bütüncül bir bakış açısı sağlamayı ve doğayı koruma, iklim adaleti ve sürdürülebilir kalkınma konusunda yol haritasında ortaklaşmayı mümkün kılabilir.
 
Tüm bunların yanında, restorasyondan etkilenecek yerli halkı karar verme hakkından mahrum bırakmak; özellikle de bazı topluluklar restorasyon sebebiyle yerlerinden edilirse ciddi etik sorunlar oluşturabilir. Karar ve yönetim süreçlerinden bu tarz bir dışlanma yaşanması, çoğu yönden yoksul olarak nitelendirilebilecek yerel topluluk üyelerinin yaşam alanlarından ayrılmasını ya da neredeyse hiç katkıda bulunmadıkları küresel karbon ve biyo çeşitlilik krizinin yaşam şekillerini değiştirmesini zorunlu kılabilir. Dolayısıyla bu durum, yerel toplulukların orman restorasyonu süreçlerini yönetme ile güçlendirilmenin yanı sıra, “ortak orman mülkiyeti”ni genişletmeye yönelik fırsatların da araştırılmasını gerekli kılıyor.
 
Araştırmada analiz edilen restorasyon bölgelerinde ortak orman mülkiyetine yönelik yasal dayanakların varlığı yasal haklara dair ortak orman mülkiyetine göre daha güçlü kaynakların varlığına işaret ediyor. Ortak orman mülkiyetini genişletmeye yönelik çabalar ise özellikle de nüfusun önemli bir miktarının orman havzalarında yaşadığı Orta Afrika Cumhuriyeti, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Tayland ve Lao Demokratik Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerde ciddi bir önem teşkil ediyor.
 
Bahsi geçen projeler, tarım, kereste ya da diğer ticari amaçlar için kullanılmış eski orman arazilerinin yeniden ağaçlandırılmasını kapsıyor. Halihazırda devlet ve sivil toplum nezdinde artan farkındalık ve görünür destek de bu projelerin gerçekleştirilmesi ihtimalini güçlendiriyor. Bu noktada, araştırmada kullanılan “Orman Arazi Restorasyonu” (FLR) adı verilen planlama ve yönetim aracı, yerel halkı restorasyon projelerine nasıl entegre edilebileceğine dair fikir vermek için kullanılabilir. Araştırmacılara göre FLR, "yerel paydaşların dahil edilmesi ve katılımı yoluyla ormansız ve bozulmuş topraklarda ekolojik bütünlüğü yeniden tesis etmeyi ve insan refahını artırmayı hedefliyor". Bu planlama yönteminin savunucuları ise, FLR’nin orman ürünlerinin kullanımı ve satışının yerel halkların refahına katkıda bulunduğunu, yerel gıda ve su güvenliğindeki artışları desteklediğini ve yerel halkların ağaçlar ve ormana içkin sahip oldukları kültürel değerlere saygı duyduğunu belirtiyorlar. Bu da çevresel adaletin sağlanması adına önemli bir adım olarak görülüyor.
 
Agrawal’a göre bu araştırma araştırmacıların, karar vericilerin ve yerel halk temsilcilerinin halkların ve ekosistemlerin iyiliği için ortaklaşma gereksinimini vurguluyor ve ekliyor: “İster devlet kurumları ister araştırmacılar olsun, ormanlar üzerinde çalışanlar, insanlara karşı değil, insanlarla dayanışma içinde çalışmanın gerekliliğini sık sık unutuyorlar.” İşte bu yüzden de insan odaklı ve topluluk-mekân ilişkisini göz ardı etmeyen çalışmaların sıklaşması ve hareketin savunuculuğunun yapılması, yerel halkları ve doğayı önemseyen herkes için bir amaç haline geliyor.
 
 

SHARE: READ MORE

3 September

Yatırım piyasasındaki toplumsal cinsiyet uçurumu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Risk sermayedarı ve girişimci dendiğinde gözümüzde canlandırdığımız kişi genellikle bir erkek oluyor, değil mi? Birçok sektör gibi iş dünyasında ve yatırım piyasasında da erkek hakimiyetinden ve cinsiyet eşitsizliğinden söz edilebilir. Erkekler, risk sermayesi (VC) endüstrisinin yönetici kademelerinin %91’ini oluşturuyor. Buna rağmen, karlı getirileri olan kadın liderliğindeki işletme ve girişimlerin piyasayı domine eden VC şirketleri tarafından görmezden gelinmesi, verimlilik kaybına sebep olmaya ve inovasyonu engellemeye devam ediyor. Kadın liderliğindeki fark yaratan girişimler küresel olarak sistematik bir şekilde göz ardı ediliyor. Bu tablo Avrupa’da da çok belirgin. Geçen yıl risk sermayesi yatırımlarının sadece %2'si kadınlar tarafından kurulan girişimlere gitti. Ancak bu eşitsiz tablo, sermayedarların kadın liderliğindeki girişimlere daha çok yer vermesiyle değişebilir.
 
Farklı endüstrilere dair iş dünyasındaki toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin gözler önüne serildiği birçok farklı istatistik mevcut. Örneğin, bilgi ve iletişim teknolojileri (ICT) endüstrisinde kadınların işten ayrılmasından dolayı Avrupa Birliği (AB)’nin toplam zararı 16 milyar Euro’yu aşıyor. Kadınlar, Avrupa nüfusunun kabaca %52'sini oluştursa da AB'deki serbest meslek sahiplerinin yalnızca %34'ünü ve yeni başlayan girişimcilerin %30'unu oluşturuyorlar. Daha da kötüsü, 2017'de kadın liderliğindeki ICT şirketleri, kıtada yatırım yapılan VC'lerin %10'undan azını oluşturuyordu. Bu noktada Avrupa’yı inovatifleştirmek için yapılması gerekenlerden bir tanesi sorunun sistemsel olduğunu kabul edip kadın liderliğindeki işletmeler için fon oluşturmak olabilir.
 
Fırsatların kadınlara sunulmama probleminin yanında aynı zamanda kadın girişimcilerin davranış kalıplarını da incelemek gerekiyor. Bu konuda yapılan araştırmalar, kadınların liderliğindeki şirketlerin dış finansman fırsatlarıyla ilgilenme eğiliminde olmadığını ve riskten kaçınmaya meyilli olabileceklerini gösteriyor. AB'de yeni girişimler kuran kadınların çoğu, dış finansman sağlama fırsatlarının farkında olduklarında bile yine de başlangıç ??sermayesi sağlamayı önemli ölçüde kendi başlarına yapmayı tercih ediyor. Yani kadın kurucular, erkek kuruculardan daha az risk sermayesi yatırımı peşinde koşuyorlar. Kadın girişimcilerin görece yokluğu, kadınların kendi raporlarına göre kendi işlerini "ön plana çıkarma" tercihleriyle birleştiğinde ise Avrupa'da dış finansman için genel talebin azalmasına sistematik eşitsizliğin nasıl katkıda bulunduğu anlaşılabilir. Halihazırda erkek sermayedarların hakimiyeti altında olan sektörde yatırım alma oranı düşük olan kadın girişimciler, bu konudaki fonlama ve yatırım fırsatlarına ilgisizleşip kendi kendilerini fonlamayı öncelediklerinde, bu olgu öncelikle kadın girişimcilerin dışarıdan yatırım alıp zinciri kırmasını zorlaştırıyor. İkinci olarak da sektördeki toplam yatırım talebi, öz-yatırım sebebiyle büyüyemiyor, hatta azalıyor. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'ndeki durum daha da kötü. ABD istatistiklerine göre beş risk sermayesi şirketinden yaklaşık dördünde hiçbir zaman üst düzey yatırım rolünde bir kadın istihdam edilmezken, yeni işe alınan her on kişiden sadece biri kadın.
 
Yukarıda bahsi geçen sermaye şirketleri ve yatırım alan girişimlerdeki cinsiyete dayalı uçurum; önyargılara dayalı ayrımcılık ve kadınlarda genel olarak yatırım için risk almama eğilimiyle birlikte yatırımcı ve kurucular arasında da kadın temsilinin az olmasıyla birleştiğinde, sektördeki toplumsal cinsiyet eşitsizliği adeta bir kısır döngü yaratıyor. Erkekler tarafından yönetilen fonlar, erkek liderliğindeki girişimlerin baskınlığı sebebiyle kadın liderliğindeki girişimlere ulaşamıyor; fonların kadınlara ulaşamıyor olmasının yarattığı olumsuz tablo ve stratejik adımlar da kadın liderliğindeki şirketleri risk almaktan uzaklaştırıyor ve bu sebeple kadınların yatırım alma oranları daha da düşüyor.
 
Peki bu kısır döngüden nasıl uzaklaşılabilir? Avrupa Yatırım Bankası (EIB)’nın yeni raporu tam da bu konuya parmak basıyor. Rapora göre, kadın girişimcilerin inovasyon ve iş yaratma potansiyeli göz önüne alındığında bu döngünün kırılması mümkün.  Araştırmalar, halihazırda zaten kadın liderlere sahip işletmelerin erken dönemlerde yaşanan fonlama sıkıntıları atlatılıp, gelişmiş işletmelere dönüştüklerinde, erkeklerce yönetilen işletmelere göre açık ara daha çok yatırım çektiğini gözler önüne seriyor. Ortalama ücretlerle karşılaştırıldığında da kadınlarca yönetilen şirketlerdeki çalışanların daha avantajlı olduğu görülürken, kadın girişimcilerin diğer kadın girişimciler için istihdam yarattığı ortaya konuluyor.
 
AYB aynı raporda, AB'de kadın liderliğindeki VC destekli şirketlerin, anlaşma değeri ve hacmi açısından daha yüksek exit değerlerine (girişimi şirketleştirip satma değeri) sahip olduğunu gösterip; yıllanmış, sermayedarlarca finanse edilmiş girişimlerin genellikle daha fazla kadın yönetici alma eğiliminde olduğunu ortaya koyuyor. Üstelik yapılan bu deneyimli yönetici alımlarının, kadınların liderliğindeki girişimlere daha çok yatırım yapmada ve kadın yöneticileri daha çok desteklemede etkili olduğu görülüyor. Tüm bu bulgular, aslında sistemin kadınların daha çok dahil olmasıyla nasıl daha üretken ve inovatif bir noktaya gelebildiğini, dolayısıyla da halihazırda var olan toplumsal cinsiyet uçurumunun bitmesi için herkesin elini taşın altına koyması gerektiğini gösteriyor. Örneğin bu konuda harekete geçen organizasyonlardan biri olan Avrupa Girişim Topluluğu (EVC), bölgedeki genel yatırım büyümesinin üzerinde bir oranda büyüyen kadın liderliğindeki şirketlere yatırım yapmaya başladı.
 
COVID-19 salgını gibi küresel zorluklar, piyasa şoklarına yanıt vermede ve ekonomik iyileşmeye katkıda bulunmada kritik bir role sahip kadın girişimciler için daha fazla finansman ihtiyacının altını çiziyor. Mevcut krizin kargaşasının ortasında, toplumsal cinsiyet dengeli yeniliği teşvik etme fırsatı var. Ancak toplumsal cinsiyet eşitliğine doğru ilerleme kaydetmek ve çeşitliliğin tüm faydalarından yararlanmak için kurumlarda, iş kültürlerinde ve tutumlarda köklü değişiklikler yapılması gerekecek.
 
 

SHARE: READ MORE

20 August

Yerel gıda hareketine neden katılmalıyız?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

COVID-19 pandemisi, insanların gıdaya bakışını ve tedarik zincirlerine duyduğu güveni büyük ölçüde etkiledi. İnsanlar artık gıda tedarik zincirlerinin ertesi gün düzgün işleyip işleyemeyeceğini kestiremiyorlar. Karantinaya bağlı işçi kısıtlamaları, lojistik problemler ve arz ve talepte oluşan oynaklıklar, sağlık krizinin yanı sıra gıda krizinin de ortaya çıkmasına sebep oluyor. Dolayısıyla pandemi, bize halihazırda işleyen küresel gıda sisteminin bilinmeyen güçsüz taraflarını gösteriyor.

Bununla birlikte, küresel gıda krizi tehdidinin, yerel gıda hareketini güçlendirerek önlenebileceği belirtiliyor. Pandemi ve yerel gıda sisteminin ilişkisini inceleyen araştırmaların çıktılarıyla birlikte birçok saygın kurum ve kuruluş da yerel gıda hareketinin önemine dikkat çekiyor. Örneğin Dünya Ekonomik Forumu (WEF), pandemi sonrası dönemde ülkelere ve tüketicilere yerel öncelikleri ele alan daha kısa, daha temiz ve daha adil tedarik zincirlerine sahip yerel gıda sistemlerinin desteklenmesi tavsiyesinde bulundu. Cambrige Üniversitesi ise pandeminin yerel gıda sistemleri üzerine etkisini küresel gıda güvenliğinde yeni bir sayfa olarak tanımlarken, Ipsos Mori ve Gıda Standartları Ajansı’nın yürüttüğü bir araştırmada pandemi sonrasında yerel gıdaya yönelimin pandemi öncesine göre yüzde 35 artması da bu yönlü argümanları destekleyici nitelikte görünüyor.

Yerel gıda inisiyatiflerinin neden desteklenmesi gerektiğiyle ilgili pandemi ile birlikte gün yüzüne çıkan ya da belirginleşen 5 önemli nokta bulunuyor:

1- Yerelde üretilen gıda, topluluklara sosyal fayda getiriyor

Uzun ve karmaşık tedarik zincirlerinin insani ilişkiler kurmayı, satıcılarla ve satın aldıklarımızla bağ kurmamızı zorlaştırdığı vurgulanıyor. Yerelde üretilen gıda ürünlerini almak tercih edildiğinde ise yetiştirici ya da satıcıyla kurulan doğrudan bağ, yerel topluluklar içinde uzun vadeli güvene dayanan ve samimi ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlıyor. Üstelik, pandemi ve karantina döneminde yereldeki samimiyetin artması ve iletişimin güçlenmesi herkes için daha faydalı görülüyor.

2- Yerelde üretilen gıda, yerel ekonomilere katkı sağlıyor

Küçük işletmeler ve yerel üreticiler; karantina, hareketliliğin kısıtlanması ve talebin azalması sebebiyle pandemiden ciddi bir şekilde etkilendi. Bunu tersine çevirmek yerelde üretilen gıdaya yönelerek ve yerel üreticiyi destekleyerek mümkün olabilir. Ayrıca yerel halkın kendi topluluğundaki üreticiden satın alması sayesinde gıda ihtiyaçlarını karşılaması ve üreticinin de bu yerel döngüyü devam ettirmesi, paranın topluluk içinde kalmasını, başka ihtiyaç sahiplerine de ulaşmasını ve topluluk refahının artmasını sağlıyor.

3- Yerelde üretilen gıda daha sağlıklı ve güvenli

Uzun tedarik zincirleri, gıdanın son kullanıcıya ulaşana kadar bozulmaması için daha olgunlaşmamışken koparılmasına ve tam olgunlaşmamış halde satılmasına sebep oluyor. Olgunlaşmamış gıdaların besleyicilik açısından son kullanıcıya vaat ettiğinden daha az fayda sağladığı farklı çalışmalar tarafından vurgulanıyor. Uluslararası bilimsel bir dergide yer verilen bir araştırmaya göre, yerelde üretilen brokoli, ithal edilen brokoliye göre iki kat daha fazla C vitamini içeriyor. Bu sebeple, yerelde üretilen gıdaların tercih edilmesi, sağlık ve beslenme açısından da daha faydalı görülüyor. Ayrıca, uzun tedarik zincirlerinde gıdaların dayanıklılık adına daha çok kimyasala ve süreçte daha fazla kirliliğe maruz kalmaları yerelde üretilen gıdaların daha güvenli olduğunu da ortaya koyuyor.

4- Yerelde üretilen gıda tedarik zinciri aksaklıklarına karşı daha dayanıklı

Uzun tedarik zincirleri dünyanın farklı coğrafyalarındaki farklı ülkeler üzerinden üretim ve dağıtımın gerçekleşmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla pandemi gibi kriz durumlarında zincirler uzadıkça zincirin bozulma riski de ülke sayısına bağlı olarak artıyor. Örneğin, yol üzerinde yer alan bir aracı ülkenin ülkeye giriş çıkışı kısıtlaması, gıdanın sevkiyatı açısından beklenmedik aksamalar yaratabiliyor. Buna karşın, yerel üreticiler işçi, ulaşım, dağıtım ya da paketleme noktalarında başka aracılara bağımlı olmadan da ürettiklerini alıcıya ulaştırabiliyorlar. Dolayısıyla da müşterilerine pandemi gibi kriz dönemlerinde risksiz, dayanıklı ve kesintisiz bir ürün hizmeti sağlayabiliyorlar.

5- Yerelde üretilen gıda çevre için daha iyi

Yukarıdaki argümanların yanı sıra çevre aktivistleri tarafından uzun tedarik zincirlerinin ortaya çıkardığı karbon salımının ve çevresel etkinin yıllardır vurgulandığını unutmamak gerek. Pandemi olsun ya da olmasın, kısa üretim zincirlerinin uzun zincirlere göre doğaya daha az zarar verdiği ve daha az atığa sebep olduğu uzun süredir biliniyor. Bu sebeple de yerelde üretilen gıdaların tercih edilmesi için en temel sebep, sürdürülebilir ve çevre dostu bir şekilde gıdaya ulaşımı mümkün kılıyor olmasından geçiyor. Ayrıca, yerel üreticiler topluluklarla daha şeffaf ilişkiler kurmak zorunda olduğu için, bu üreticilerin her konuda çok daha sorumlu ve hesap verebilir davranmaları gerekiyor ve bu da onları daha sürdürülebilir ve temiz gıdalar üretmeye teşvik ediyor.

Küresel gıda sisteminin gıdaya ulaşımı ve çeşitliliği arttırarak herkes için faydalı olduğu yadsınamaz bir gerçek. Bunun yanı sıra, yerel gıda üretiminin mevsimsellik ya da bölgesel iklim koşulları nedeniyle daha kısıtlı olduğu da kabul ediliyor. Ancak yukarıdaki argümanlarla bağlantılı olarak yerel gıda sistemlerini güçlendirmek, bireylerin birden çok seçeneği olabilmesi ve istendiğinde tanıdık, güvenilir ve sürdürülebilir ürünlere ulaşabilmesi açısından çok önemli bir yere sahip. Bu sayede kriz anlarında insanların temel ihtiyaçlarına ulaşma endişesi yaşaması engellenebilir ve teknoloji yerel gıda sistemlerinin güçsüz yanlarının iyileştirilmesi konusunda yardımcı olabilir. E-ticaret sisteminin yarattığı fırsatlar yerel üreticiler için daha büyük pazarlara açılmayı ve daha sürdürülebilir bir gıda akışı oluşmasını sağlarken aynı zamanda ürün çeşitliliğini artırmalarını da sağlayabilir.

Koronavirüs döneminin getirdiği tecrübelerin ve gıdaya yönelik kriz endişesinin unutulması kısa vadede zor görünüyor. Bu sebeple yerel üreticilerin kalkınması ve yerel sistemlerin büyümesi için toplulukların, devletlerin ve şirketlerin konunun önemini kavramaları ve desteklemeleri her zamankinden daha önemli. Eğer bu sistem desteklenirse pandemi sonrası dünya sosyal, ekonomik, sağlıksal ve çevresel olarak herkes için daha iyi bir yer haline gelebilir.

SHARE: READ MORE

20 August

Moda sektöründe sürdürülebilirliğinin anahtarları: dijital teknoloji ve yeşil finansman

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Moda endüstrisinde uzun vadeli başarının yolu trendlere öncülük etmekten ve sınırları sürekli zorlamaktan geçiyor. Bu bakış açısı Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) öncelikleri için de geçerli. Paulson Enstitüsü’nden Phylicia Wu, paylaştığı yazısında endüstrinin sürdürülebilir dönüşümü için adım atılması gereken iki ana konu üzerine odaklanıyor.
 
2,5 trilyon dolar değerindeki moda endüstrisinin değer zincirinin tamamı göz önüne alındığında, moda endüstrisi dünyadaki karbon salımlarının yaklaşık %8'ini oluşturuyor. Bu salım miktarı tüm demir ve çelik üretim endüstrisinin toplamından daha yüksek. Herhangi bir önlem alınmaması durumunda, bu sayının 2030 yılına kadar %60'tan fazla artacağı tahmin ediliyor. Ancak, sektör genelinde çevresel etkilere dair artan kolektif farkındalık da göz ardı edilmemeli. Şirketler sürdürülebilirliğin sadece bir akım değil, aynı zamanda kalıcı olan yeni bir standart olduğunun farkına varıyorlar.
 
Bu sorunun üstesinden gelmek için politik adımların atılması, tedarik zincirlerinin yarattığı karbon ayak izini iyileştirmeye yönelik önlemlerin öneminin anlaşılması, döngüsel ekonomi uygulamalarının teşvik edilmesi ve giderek daha popüler hale gelen sürdürülebilir markaların ön plana çıkmasıyla beraber sektörde yer alan oyuncuların sürdürülebilirlik alanındaki girişimleri çoğaldı. Öte yandan, moda endüstrisindeki trend öncülerinin çeşitli yeşil girişimlerine rağmen özellikle tedarik zinciri stratejileri söz konusu olduğunda sürdürülebilirliğin yaygınlaşması yolunda büyük zorluklar mevcut.
 
Çevresel etki bilgisi eksikliği ve güncelliğini yitirmiş teknoloji, genel olarak endüstriyel tedarik zincirlerinin ön plana çıkan iki sorunu. Bu sorunlar özellikle moda endüstrisi açısından büyük bir öneme sahip. Eski teknoloji kullanımının neden olduğu verimsizliklerin en çarpıcı örneklerinden biri, geleneksel yollarla tipik bir pamuklu tişört yapmak için hala 2.700 litre su (ortalama bir insanın 3 yıllık içme suyu tüketimi) kullanılan üretim sürecidir.
 
Fiyat açısından oldukça rekabetçi bir endüstri olması sebebiyle, şirketlerin tedarik zinciri iyileştirmelerine yatırım yapmak için motivasyonları genel olarak düşük. Güçlü markalar ve perakendeciler gibi tedarik zincirinin önemli paydaşları kişisel çıkarlarından dolayı daha küçük paydaşların sürdürülebilirliği önceliklendirilmesini pek teşvik etmiyor.
 
Phylicia Wu konuyu şöyle özetliyor: “Açığa çıkan salımın büyük bir miktarının tedarik zinciri boyunca üretildiği düşünüldüğünde şirketler bu verileri izleyemediği ve takip edemediğinden dolayı çevresel ayak izlerini iyileştirmek için bir başlangıç noktası bulamıyorlar.
 
Tedarik zinciri boyunca yetersiz veri toplama altyapısı, çevresel verilerin toplanmasında ve bilgi şeffaflığında eksikliğe sebep oluyor. Şeffaflık Endeksi’nin 2020 yılında yaptığı ankete göre markaların %78'inin enerji ve karbon salımları konusunda politikaları varken, yalnızca %16'sı tedarik zincirlerinin yıllık karbon ayak izlerine ilişkin verileri yayınlıyor.
 
Ancak bu bir felaket senaryosu değil. Bu noktada yeşil finans ve teknolojinin devreye giriyor. Bu iki alanın beraber benimsenmesi, çevresel verilerin izlenmesindeki eksikliği gidermeye başlayabilir ve aynı zamanda moda endüstrisinin daha sürdürülebilir olması için gerekli olan tedarik zincirindeki verimliliği artırabilir.
 
Dijital teknoloji, tedarik zinciri boyunca veri toplamayı kolaylaştırarak moda endüstrisinde bilgi şeffaflığının ve çevresel raporlamanın ele alınmasında önemli bir rol oynayabilir. Bir dizi girişimler, blockchain ve bulut tabanlı teknolojiyi kullanarak bu alanda temelleri atıyorlar. Örneğin, blockchain platformu Provenance, etik satın alma kararlarını etkinleştirmek için tedarik zincirlerinin izlenmesine ve kritik kararların verilmesine yardımcı oluyor.
 
Girişimlerin yanında moda devleri de adımlar atıyor. Kısa süre önce Stella McCartney ve Google Cloud, çeşitli hammadde türlerinin çevresel etkilerini saptamak için kurdukları ortaklığı duyurdu. Tüm bu çabalar tedarik zinciri boyunca farklı noktalarda veri toplamanın ilerlemesine ve şeffaflık sağlanmasına katkıda bulunuyor.
 
Tedarik zincirinde verimliliği arttıran, daha iyi kaynak tahsisini destekleyen, potansiyel maliyet tasarruflarını belirleyen, talebi tahmin eden ve endüstrinin çevresel etkisini azaltan iyileştirmeler ve güncellemeler bir diğer önemli konu. Optoro ve ShareCloth gibi girişimler fazla stok taşıma maliyetini ve tekstil israfını azaltmak için süreçleri dijitalleştiren, yapay zeka, makine öğrenimi ve diğer gelişen teknolojileri kullanıyor. Ancak, çevre dostu malzemelerin daha geniş bir çevre tarafından benimsenmesini engelleyen maliyet engellerine benzer olarak, bu yeni teknolojilerin hayata geçirilmesi için yüksek sermaye yatırımı şirketler tarafından olumsuz karşılanıyor.
 
Tedarik zinciri iyileştirmeleri için sadece dijital teknoloji alanında atılan adımlar yeterli değil. Moda endüstrisi büyük ölçekli dönüşümü sağlamak için yeşil finansmana da ihtiyaç duyuyor. Boston Consulting Group, bu yenilikleri ticarileştirmenin ve ölçeklendirmenin yılda 20 milyar ila 30 milyar dolar arasında finansman gerektireceğini tahmin ediyor.
 
Moda endüstrisinin geleceğinde önemli yer alacağı düşünülen yeşil finans alanındaki gelişmeler halihazırda devam ediyor. Geleneksel borç veren kurumlar, yeşil tahvilleri ve sürdürülebilirlikle bağlantılı kredileri ön plana çıkarmaya başladı. Kasım ayında Prada, Crédit Agricole ile 59 milyon dolarlık sürdürülebilir adımları teşvik eden kredi imzalayan ilk moda şirketi oldu. Moda endüstrisinde yenilikçi çözümlerin uygulanmasını teşvik etmeye odaklanan ilk yatırım fonunu temsil eden 30 milyon dolarlık İyi Moda Fonu Eylül 2019'da başlatıldı.
 
Markalar ayrıca yeşil finans alanında fırsatlar yaratmak için kurumsal risk sermayesi departmanları oluşturmaya başladılar. Örnek olarak Patagonia’nın 2013 yılında 20 milyon dolarlık bir fon olarak başlattığı Tin Shed Ventures ve sürdürülebilir moda için 1 milyon ila 20 milyon dolar arasında değişen yatırımlar yapan H&M’nin CO:LAB'ı sayılabilir.
 
Moda endüstrisini daha yeşil bir yöne taşıyabilecek fikirler, sürdürülebilir çözümler için planları içeren uzun vadeli iş stratejileri oluşturmayı, tedarik zincirlerinde sürdürülebilirliği uygulamaya yönelik yaratıcı yaklaşımları kullanmayı, çevresel veri izleme ve raporlama için en iyi uygulamaları geliştirmeyi içermelidir. Google ve WWF İsveç bir çevresel veri platformu oluşturma planlarını yakın tarihli bir basın açıklaması duyurdu. 
 
Sürdürülebilirliğin sektörde ve tedarik zincirinde benimsenmeye devam etmesiyle gelecek gerçekten umut verici. Yeşil finans ve dijital teknoloji, daha temiz ve daha sürdürülebilir tedarik zincirlerinin gelişimi için giderek daha kritik itici güçler olacaktır. Moda endüstrisi, tasarımlarında her zaman yaratıcı, yenilikçi ve cesur olmuştur; yeşil ve sürdürülebilir, modaya uygun bir geleceği güvence altına almak için bu nitelikleri kanalize etmenin şimdi tam zamanı.

SHARE: READ MORE

20 August

Ulaşımda otomasyon kalkınmayı hızlandırabilir ancak bu vizyon gerçeğe dönüşebilir mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya Bankası’ndan Micheal M. Lokshin ve David Newsom, taşımacılık sektöründeki otomasyonun tarihine ve olası gelecek senaryolara odaklanarak bu alandaki gelişmelerin olası yararlarını ve risklerini 
ortaya koyuyorlar.
 
Taşımacılık sektörü her zaman mühendislerin, mucitlerin ve kompleks problemleri çözmekten zevk alan kişilerin yaratıcılığını ortaya çıkarmıştır. Ancak en yaratıcı yenilikler bile her zaman hayata geçmeyebiliyor. Halkın ve yatırımcıların ilk ilgisinden ve heyecanından sonra yeni fikirlerin büyük çoğunluğu (%70 ila %97’si) hayal kırıklığı sepetinde yerini almaktan öteye gidemiyor ve sadece şanslı birkaçı yaygın bir şekilde benimseniyor. 
 
Bu durum ulaşım otomasyon teknolojileri için de geçerli. Teknolojideki etkileyici gelişmelere rağmen ulaşım operasyonlarındaki otomatikleştirme girişimleri şüphe ile bakılan gelişmeler olarak görülebiliyorlar. Yine de otomatikleştirilmiş ulaşım çözümlerinin düşük işletme maliyetleri, daha fazla esneklik ve daha yüksek güvenlik standartlarına sahip oluşuyla hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelere önemli faydalar sağlanması bekleniyor. Doğru uygulanması durumunda otomasyon ulaşımı "daha akıllı" hale getirebilir ve mevcut ulaşım sistemlerimizin trafik kazaları, kirlilik, trafik yoğunluğu, zaman ve verimlilik kayıpları gibi birçok problemine çözüm olabilir. 
 
Ancak, bu konunun önemli başka bir noktası daha var. Devam eden COVID-19 krizi, ulaşım gibi bazı kritik sektörlerde daha güçlü altyapı sistemleri oluşturmanın ve insan etkileşimini en aza indirmenin önemini de gösterdi. Bu deneyimin ışığında otomasyon, daha güçlü taşıma sistemleri oluşturmanın ve gelecekteki şoklara karşı daha hazırlıklı olmanın bir yolu olabilir.
 
Peki ulaşım otomasyonu konusunda mevcut durum nedir? Alandaki ilerlemeyi etkileyebilecek temel zorluklar ve fırsatlar nelerdir? İnsanlar, ülkeler ve ekonomiler için gelecekte neler olacak? Bu soruları yanıtlamak için otomasyon alanında bir başarı öyküsü örneği olan asansörlerin geçmişine daha yakından bakıp,ardından, taşımacılığın geleceği için umut vaat eden iki önemli teknoloji olan otomatik tren operasyonlarına ve sürücüsüz arabalara geçeceğiz.
 
Otomasyon alanında bir başarı öyküsü: asansörler
 
Yenilikçi gelişmelerin, teknoloji ilerledikçe ve ölçeklendirildikçe basit iyileştirmelerden daha gelişmiş çözümlere veya yöntemlere geçmesi artık olağan bir durum. 
 
Asansörler ise son 50 yılda tamamen otomatikleştirilmiş bir teknolojinin nadir örneği. Asansörler, ilk kez 1850'lerde tanıtıldığında her birinin kendi insan operatörüne ihtiyacı vardı. Asansör otomasyon teknolojisi 1900'lerin başında hazırdı, ancak halk 50 yıl boyunca operatörsüz asansörlere binmeyi reddetti.
 
Asansör otomasyonundaki kırılma noktası, şehre 100 milyon dolardan fazlaya mal olan New York City asansör operatörlerinin 1945 greviydi. Ekonomik teşvikler ve operatörsüz teknolojiye güven aşılamaya yönelik büyük çaba, otonom asansörleri ana akıma getirdi ve sonuç olarak on binlerce asansör operatörünün işini ortadan kaldırdı.
 
Durdurma düğmesi, uyarı zili ve telefon gibi acil durum ekipmanlarının her yerde piyasaya entegre edilmesi, halkı operatörsüz bir asansör kabininde güvende kaldıklarına ikna etmede çok önemli bir rol oynadı.
 
Otomasyonlu demiryollarının potansiyelinden yararlanma
 
Asansörlerden sonra demiryolu otomasyonu da oldukça öenmli bir adım olarak görülebilir. Bakıldığında, asansörler ve trenler birçok benzerliği paylaşıyor: Hem insanları hareket ettirmek için raylar üzerindeki vagonları/kabinleri kullanıyorlar hem de yolcular platforma mekanik kapılardan girip çıkıyor ve duraklar arasında platformda kalıyor. İlk kez 1859'da patentlendiğinde asansörlere "dikey demiryolları" bile deniyordu ve üzerinde oturulacak bankları olan gerçek bir kabin vardı.
 
Birçok yönden demiryolları otomasyon için mükemmel bir aday gibi görünüyor. Özellikle metrolar ve diğer kentsel raylı sistemler, düşündüğümüzde, sıkı bir şekilde kontrol edilen bir ortamda genellikle kendi yollarında çalışan kılavuzlu sistemler. Öyleyse, neden kendi kendine giden trenleri görmüyoruz?
 
Bu trenleri henüz görmesek de tarihte ve şimdi yapıyoruz! 1967'de açılan Londra Metrosu Victoria hattı, Otomatik Tren Operasyonu (ATO) ile çalıştırılan ilk hat. 2019 yılına gelindiğinde ise dünya çapında 46 şehirde 64 otomatik metro treni operasyonlarını sürdürüyordu. Dünya Bankası tarafından finanse edilen Sao Paulo Metrosu'nun 4. Hattı, Latin Amerika'daki sürücüsüz trenleri ilk kez kullanan en modern metro hatlarının bir örneği. Birçoğumuz havalimanlarındaki otomatik servis trenlerini yolcu salonlarına ve bagaj alım noktalarına ulaşırken kullanıyoruz. Bu ATO'ların kritik özelliği kapalı sistemler olmaları (Piste erişim tüneller, çitler veya yükseltilmiş platformlarla sınırlandırılmıştır.). ATO'ları açık demiryolu sistemlerine entegre etmek zorlu bir görev gibi görünüyor ve çoğu endüstri uzmanı bunun yakın zamanda olacağını tahmin etmiyor.
 
ATO'nun öngörülen ekonomik avantajları oldukça fazla. Çalışmalar, %70'e varan personel tasarrufu ve enerji verimliliğinde %30'dan fazla iyileşme ile gelişmiş operasyonel güvenlik ve daha düşük demiryolu ölümlerini ortaya koyuyor. Daha önce tren operatörlerinin kullandığı alan ise daha fazla yolcu taşımak için kullanılabilir. Tren otomasyonu ayrıca, yoğun saatlerde trenlerin eklenmesine ve gece veya tatil günlerinde trenlerin kaldırılmasına olanak tanıyan esnek bir kapasite sağlar. Tren otomasyonu için tahmini getiri oranı %10 ila %15. O halde ATO'nun daha geniş bir şekilde benimsenmesini engelleyen nedir?
 
Sıklıkla tartışılan konulardan birisi, otomatikleştirilmiş bir sistemin treni güvenli bir şekilde durdurmak için gereken uzun mesafe nedeniyle uzaktaki olası engelleri belirleme ve buna tepki verebilme kapasitesi. Demiryolu sendikaları ise işlerini kaybetme korkusu nedeniyle yeni teknolojiye itiraz edebilir ve bu da ATO'nun uygulanmasını siyasi olarak zorlaştırabilir. Endüstrinin ATO'nun güvensiz olduğuna dair halk korkularını da yenmesi gerekiyor. Ayrıca, bu sistemlere olan geçişi engelleyen ve kültürel bir algı olan "kırılmadıysa düzeltmeyin" felsefesi de oldukça yaygın.
 
Sürücüsüz arabalar: yeni sınır mı?
 
Bu argümanların her biri otonom otomobiller için de geçerli. Teknik bir bakış açısından düşünüldüğünde sürücüsüz otomobiller, ATO'nun potansiyel sorunlarından çok daha karmaşık bir dizi güvenlik endişesi ortaya çıkarıyor. Ve bir hattın tamamının aynı anda otomatik çalışmaya geçebildiği demiryollarının aksine, otonom arabaların yıllarca sürücülü arabalarla bir arada var olması gerekecek. Sonuç olarak özellikle otonom arabalara gelince, ulaşım otomasyonu hakkında hala büyük bir çekince mevcut. Karar vericiler ve halk, temel teknik aksaklıklardan, otomatik taşıma sistemlerinde tahribata yol açabilecek yaygın siber saldırı olasılığına kadar geniş bir risk yelpazesine işaret etmekteler.
 
İşgücü piyasasına olan olası etkileri de bir başka büyük engel. Otonom araçlar, işleri bu yeni teknolojik gelişme tarafından tehdit altında olan milyonlarca kamyon ve taksi şoförünün büyük bir direnişiyle karşılaşabilir. 
 
MS 200 dolaylarında İskenderiyeli Heron, Hephaestus'un Tripodu adlı kendi kendine giden bir aracın tasarımı fikriyle ortaya çıktı. Otonom araç teknolojisinin olgunlaşması için iki bin yıl yeterli mi? Halkın otomatik asansör korkusunun üstesinden gelmesi 50 yıl sürdü ve büyük bir grevin sonucu oldu. Araba paylaşım hizmetlerinin artarak kullanıldığı bir dönemde ortaya çıkan COVID-19 salgını, otonom otomobil endüstrisi için bir dönüm noktası olabilir. Nisan 2020'de Elon Musk, Tesla’nın yıl sonuna kadar 1 milyon sürücüsüz “Robotaksi” piyasaya süreceğini duyurdu. Tren otomasyonundaki ilerleme sürücüsüz arabaların benimsenmesinin göstergesi ise bu plan fazlasıyla iyimser olabilir.  Ulaşımda otomasyonu tahmin etmesi zor bir gelecek bekliyor. 
 

SHARE: READ MORE

20 August

Biyoçeşitliliğin kaybolması insanlığı hasta ediyor olabilir

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Uzmanlar, 2050 yılında dünya nüfusunun yüzde 70’inin şehirlerde yaşıyor olacağını öngörüyor. Bu, en başta akla refah ve fırsat artışını getirse de aslında yoğunlaşan şehir yaşamı insanların bulaşıcı olmayan veya sindirimle alakalı birçok sağlık problem artarak yaşadıkları ve yaşayacakları anlamına da geliyor.
 
Bilim insanları, halihazırdaki yoğun şehirleşmenin getirdiği hastalıkların biyoçeşitlilğin kaybedilmesiyle alakalı olduğunu savunuyor. Farklı türlerin neslinin tükenme hızı şu anda tarihsel oranlarla karşılaştırılınca bin kat daha yüksek ve bu kaybın giderek de artması bekleniyor. Mikrobik canlılar olarak tanımlanan bakteri, virüs ve mantarların da bu yok oluşun önemli bir kısmını oluşturduğu biliniyor. Ve Shieffield Universitesi’nde araştırmacı olan Robinson’un haberine göre, insanların kendini zararlı olan mikrobik canlılara karşı savunabilmesi ve vücutlarını güçlendirmeleri için şehirleşmeyle beraber kaybolan faydalı mikroplara ihtiyaçları var.
 
İç Ekosistem
 
Faydalı mikropların vücutlarımızın içindeki ekosistemdeki işlevlerine daha yakından bakacak olursak, insan vücudu ile bu mikropların uyumlu çalıştığı anlaşılabilir. Özellikle bağırsaklar, cilt ve solunum yollarımız, mikrobiyom olarak adlandırılan geniş mikrop ağlarına ev sahipliği yapıyor. Sadece bağırsakta bile 100 trilyon mikrobun bulunduğu düşünülürse, insan bedeninde besinlerin parçalanmasının yanı sıra kimyasal transferleri ile beynin işlemesi noktasında bile mikropların ne kadar kritik bir görev üstlendiği görülebilir. Bu transferin yanı sıra bağışıklık sistemimizin desteklenmesi için mikroplar çok önemli bir rol taşıyor. Özellikle de doğada, insanların yaşam alanlarındaki yeşil alanlarda bulunan “eski dost” mikroplar, bağışıklık sistemimizi güçlendirmede ve eğitmede en can alıcı işi üstleniyor.
 
Bağışıklık sistemimiz, gördüğü her tehlike ve bilinmezliğe karşı saldırıya geçen hızlı ve odaksız bir mekanizmayla işliyor. Yani düzenleyici bir etkenin yokluğunda herhangi bir yabancı maddeye saldırabiliyor. Bunlar göz önünde bulundurulursa mikropların dengeleyici ve düzenleyici bir rolü de olduğundan bahsedilebilir. Bununla birlikte, iltihabı kontrol etmeye ve vücudumuzun kendi hücrelerimize veya polen ve toz gibi zararsız maddelere saldırmasını engellemeye yardımcı olan kimyasalları da uyarıyorlar.
 
Ne kadar çok farklı nitelikte mikroba maruz kalırsak, bağışıklık sistemimiz o kadar çok güçleniyor. Sistemdeki “hafıza hücreleri” olarak nitelendirilen savaşçı hücreler, mikropları hafızasına kaydediyor ve hafızadaki mikrop sayısı ve çeşidi arttıkça onlara karşı daha güçlü ve verimli bir savunma sistemi kuruyor. Dolayısıyla, özellikle de Koronavirüs gibi bulaşıcı hastalıklardan korunmak için güçlü bir bağışıklık sistemine ihtiyacımız var. Ancak bu ihtiyacın karşılanması farklı ve çeşitli mikrobiyomların desteğini almadan mümkün olmuyor. Mikropların nasıl bitki ekosistemlerine büyüme gelişme ve beslenme noktalarında katkısı varsa, insanlara da kimyasal ve besinsel anlamda bağışıklıklarını düzenleyerek, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını dengede tutarak katkı sağlıyorlar. Ancak gittikçe şehirleşen ve doğadan; dolayısıyla da mikrobik çeşitlilikten uzaklaşan insanlar, bulaşıcı hastalıklara da daha savunmasız hale geliyorlar. Şehirler, biyoçeşitlilikten uzak durumdalar ve kirlilik ve yeşil alan azlığı da bu durumu kötüleştiriyor.
 
Halihazırda faydalı mikroplara maruz kalmak giderek zorlaşırken üstüne bir de halk nezdindeki bütün mikropların zararlı olduğu algısı; yani germofobi, işleri toplum için hiç kolaylaştırmıyor. Yeni nesiller git gide daha da sterilize hayatlar sürdürüyorlar ve evlere hapsoluyorlar. Toprak, mineral ve mikroorganizma bakımından en zengin olan yaşam alanlarından biri iken  çocukların uzak tutulmaya çalışıldığı, oynamaktan çekindikleri ve kir olarak görülen bir şey olarak addedilmeye başladı. Bu da yeni nesillerin bağışıklık sistemleri için büyük bir dezavantaj oluşturuyor.
 
Şehirlerdeki yeşil alan ve hava/su temizliği seviyesinin, şehirde yaşayanların sağlığı direkt olarak etkilediğini, dünyadaki örnekleri karşılaştırarak görmek mümkün. Yeşil alan ve temiz havadan mahrum bırakılmış şehirlerdeki insanların daha kolay enfekte olması ve ortalama yaşam süresinin kısa olması kesinlikle rastlantısal değil. Ayrıca, bu şehirlerde yaşayan insanların meyve ve sebze tüketiminin erişilebilirlik ve ekonomik durum sebebiyle az olması da konuyla paralellik görülebilen bir parametre.
 
Ne yapılabilir?
 
Pandemi gibi güçlü ve hayatımızı derinden etkileyen durumların artmaması ve topluluklar olarak daha da savunmasız hale gelmemek için, kentsel mikrobiyomların çeşitlenmesi ve güçlenmesi konusunda ciddi adımların atılması gerekiyor. Canlıların doğal yaşam alanlarının genişletilmesi, düzenlenmesi ve biyoçeşitliliği arttırmak, şehirdeki insanların sağlığını iyileştirmeye yardımcı olabilecek adımları arasında sayılabilir. Örneğin, daha çeşitli bitkiler dikmek, yeşil alanları güvenli, tahribata kapalı ve erişebilir tasarımlarla çeşitlendirmek, park gibi ulaşılabilir, günlük sosyal ihtiyaçların karşılanabileceği alanları düzenlemek de şehirlerin mikrobiyel çeşitliliği geri kazanmasını sağlayabilir.
 
Bununla beraber mavi ve yeşil alanlara (su ve orman biyomlarına) erişebilirliğin karar alıcılarca arttırılması, sağlıklı ve dengeli beslenme için gereken besinlerin ekonomik olarak daha uygun hale getirilmesi toplum bağışıklığı için başka bir önemli nokta. Bu konudaki girişim ve şirketler, hobi bahçesi gibi yerel yoplulukları doğayla buluşturan inisiyatifler desteklenmeli ve germofobiye karşı adımlarla atılmalı. Bu sayede de toplum faydalı mikroplarla buluşturulmalı ve Koronavirüs sonrasındaki yaşama, şehirler daha hazır ve daha dayanıklı bir şekilde devam edebilmeli.
 
 

SHARE: READ MORE

19 August

Yeni takım arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak karmaşık sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile çözülebileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Büyüyen ekibimizle beraber sürdürülebilirlik danışmanlığı alanında çalışacak bir takım arkadaşı arıyoruz.

Görev Tanımı:
S360, Araştırma ve Etki Tasarımı bölümünde yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek
Etki odaklı program tasarımı ve sosyal etki değerledirmesi yapmak

Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak
Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişiminin etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağlamak
Potansiyel müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda yeni program ve projeler tasarlamak, fikirler üretmek
Araştırma projelerinin saha çalışmalarının koordinasyonunu sağlamak
Müşterilerin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda proje raporlaması yapmak

Aranan Özellikler:
Sosyal bilimler başta olmak üzere ilgili konularda yüksek lisans derecesi ve akademik yeterliliğe sahip olan

Araştırma ve analiz teori ve pratiklerine hakim olan
Analitik yönü güçlü
Yaratıcı yazma, düzenleme ve redaksiyon yapma gibi becerilere sahip
Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili
İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarılı
Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi görebilen
Zaman planlamasına göre çalışabilen ve aynı anda farklı projeleri yönetebilen
Bağımsız şekilde çalışabilen ve işbirliği/ekip çalışmasına uyumlu
Çok iyi derecede İngilizce bilen
Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
Minimum 3 yıl sürdürülebilirlik ve/veya araştırma alanında profesyonel tecrübe

İlgili adaylar en geç 18 Eylül Cuma gününe kadar seza.eraydin@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

SHARE: READ MORE

14 August

CDP, yatırımcılar için yeni bir şirket sıcaklık değerlendirilmesine öncülük ediyor

Çevresel etki yönetimi için yatırımcılar, şirketler, şehirler, eyaletler ve bölgeler için küresel beyan sistemi sunan ve kâr amacı gütmeyen CDP (Carbon Disclosure Project- Karbon Saydamlık Projesi), şirketlerin ve yatırımların küresel ısınma yolculuğunu ölçmek ve beyan etmek için bir dizi yeni sıcaklık derecelendirmesi başlattı.
 
CDP sıcaklık derecelendirme veri seti, bir şirketin değer zincirindeki ilgili tüm sera gazı salımlarını kapsayan salım azaltma hedeflerine dayalı olarak 4.000'den fazla küresel şirketin ‘iklim yolunu’ ortaya koyuyor. Bu veriler, yatırımcıların iklim geçiş riskini daha iyi yönetmeleri, portföylerini ve fonlarını maliyetli iklim değişikliğinden koruyabilmeleri için önemli bir rol üstlenecek.
 
CDP ile iş birliğinin bir parçası olarak, Avrupa varlık yönetim şirketi Amundi, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) araştırma kapasitesini geliştirmek ve kendi yatırım alanlarındaki iklim değişimine yönelik trendleri ölçmek için CDP'nin sıcaklık derecelendirmelerini kullanan ilk kurum oldu. Bu lansman için sıcaklık derecelendirmeleri, kendi yatırım hedefleri olan dört adet çok sektörlü küresel sermaye fonunda pilot olarak uygulanacak. Sıcaklık değerlendirmesi, bir fona atfedilen emisyon oranlarının fonun yatırımcı şirketlerinin emisyon hedefleriyle paralelliğinin ölçülmesi anlamına gelecek.
 
Bilim insanlarına göre küresel ısınmanın en kötü etkilerinden kaçınabilmek için küresel sıcaklıktaki artış maksimum 1,5°C ile sınırlandırılmalı. Fazladan her bir derecelik artışın yıkıcı etkileri olması muhtemel. Şu anda iklim eylemi, yüzyılın sonuna kadar ısınmanın 3,2°C ile sınırlandırılmasıyla tutarlı olarak ilerlemekte.
 
CDP'nin sıcaklık derecelendirmeleri, şirketlerin emisyon hedeflerini sıcaklık cinsine çevirmek için CDP ve WWF tarafından geliştirilen ve yakında kamuya sunulacak bir protokole dayanıyor. Derecelendirmeler, küresel sera gazı salımlarının, seçilen bir şirketin emisyonlarının şirket tarafından belirtilen hedef seviye ile aynı hızda azaltılması durumunda ortaya çıkması muhtemel küresel ısınmayı yansıtacak.
 
CDP'nin Sermaye Piyasaları Küresel Direktörü Emily Kreps yeni derecelendirme sistemi ile ilgili şunları söylüyor: “İklim bilimi, iklim değişikliğinin en tehlikeli etkilerinden kaçınmak için 2050 yılına kadar hızla dekarbonize olmamız ve net sıfır sera gazı salımlarına ulaşmamız gerektiğine dikkat çekiyor. Küresel ekonomide bu değişimin yapılabilmesine katkı sağlamak adına yatırımcılar da portföylerini uluslararası iklim hedefleri ve geleceğin ekonomisiyle uyumlu hale getirmek istiyor. CDP sıcaklık derecelendirmeleri, şirketlerin hedefleri için net, bilime dayalı bir standart sağlayarak, yatırımcıların portföylerinin ve ürünlerinin sıcaklık etkilerini kıyaslaması, beyan etmesi ve azaltmasına olanak sağlıyor. Bu çerçevede varlık yöneticileri şeffaf olmalı ve Avrupa'nın en büyük varlık yöneticisi Amundi’nin bu konuda öncülük ettiğini görmek güzel."
 
Amundi ÇSY Direktörü Jean-Jacques Barbéris ise bu girişim için CDP ile ortaklık yapmaktan gurur duyduklarını belirtiyor. Barbéris’e göre: “Harekete geçmek ve somut eylemler yaratmak, ancak şirketler tarafından belirlenen hedef etkilerin ortak bir şekilde anlaşılması ve kalan gerekli çabaların kabul edilmesi yoluyla gerçekleştirilebilir. Ekonomik ve finansal ekosistem yeni metodolojiler ve veriler geliştirirken CDP’nin yeni sıcaklık derecelendirmeleri bu kolektif yolculuğu desteklemektedir. Bu sayede yatırımcılar daha donanımlı hale gelerek yatırım alanlarını iklim değişikliğinin etkilerine karşı koruyabilir ve kurumsal diyaloğu geliştirebilirler. "
 

SHARE: READ MORE

14 August

Avrupa Borsalar Federasyonu (FESE)’nun hisse senetlerinin desteklenmesine ilişkin basın açıklaması

Temmuz ayında Avrupa Borsalar Federasyonu (FESE)’nun paylaştığı basın açıklamasında COVID-19 pandemisinin can kayıpları, sağlık krizi ve daha birçok yıkıcı etkisi olduğunu paylaştı.

Buna ek olarak salgını sınırlandırmak için topluluklar kapanma yaşayınca ekonomik aktivite durma noktasına geldi. Açıklama, sonuç olarak Büyük Bunalım sonrasındaki en büyük kriz ile yüz yüze olduğumuzu vurguluyor. Yine de, içinde bulunduğumuz krizin daha iyi ve daha yeşil bir Avrupa için ekonomi politikalarını gözden geçirme ve güçlendirme fırsatı verdiğini paylaşıyor.

Açıklamada önerilen tedbirler aşağıdaki gibi özetlenebilir:
• Özel ve kamusal piyasaları arasında denge sağlayacak yenilenmiş bir Sermaye Piyasaları Birliği.
• Avrupa Birliği, ilk halka arzları için önerilen fon Pan-Avrupa olmalı ve halka arzların yeniden başlatılmasına katkıda bulunurken hem ilk halka arzları hem de ikincil arzları desteklemelidir.
• Ekonomiye hisse senetlerini tekrar kazandırırken fon için somut bir öneri kamu/özel ortaklığının sağlanmasıdır.
• COVID-19 krizi vurduğunda ilk halka arz planlamakta olan küçük, orta ölçekli, büyüme şirketlerini kapsayan teşvik paketleri oluşturulmalıdır.

Vergilendirme konusundaki öneriler ise aşağıdaki gibi:
• AB ve üye ülkeler vergilendirmede mevcut borç-hisse ikilemini ele almalıdırlar. Borçlanmayı kayıran tedbirler yerine hisse yatırımlarını özendiren tedbirler gerekmektedir.
• Sınır ötesi yatırımları güçlendirmek üzere Pan-Avrupa bazında stopaj vergileri için bir çerçeve sağlanmalıdır.
• COVID-19 krizi sonrasında/iyileşme safhasında büyüme finansmanına erişimi cesaretlendirmek ve teşvik etmek için halka açılan şirketler için vergi hafifletilmesi düşünülmelidir.

Yazıda, yukarıda köprü finansmanı ve vergi avantajı önerileri bağlamında AB taksonomisinin yeşil kriteri ile uyumlu yeşil yatırımlar ve fon sağlanması için Çevresel Sosyal ve Yönetişim kriterlerinin çevresel ayağına, istihdamı korumak için mali özveride bulunan şirketler için bu kriterlerin sosyal ayağına vurgu yapılması gerektiği belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

14 August

Özel piyasalarda ÇSY yatırımının büyüme eğilimi nasıl açıklanıyor?

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) yatırımı, küresel kurumsal yatırımcıların portföylerindeki fonların yalnızca performansını değil, dünya üzerinde yarattıkları etkiyi de değerlendirme arayışına girmesiyle birlikte ivme ve önem kazanmaya devam ediyor.
 
Morningstar'a göre, sürdürülebilirliğe odaklanan yatırım fonları ve ETF (Borsa Yatırım Fonu)'ler, 2018'de toplanan 5,5 milyar ABD dolarından dört kat daha yüksek seviyeye ulaşarak 2019'da 20,6 milyar ABD doları net sermaye akışını kendine çekti.
 
Yapılan güncel bir araştırma, Kuzey Amerika bölgesi, Asya ve Avrupa’nın gerisinde kalırken özel piyasa aktörlerinin ÇSY ölçümlerini yatırım stratejilerine giderek daha çok dahil etmesiyle birlikte ÇSY yatırımının önümüzdeki on yıl içinde mega bir trend haline gelmesini muhtemel gördüğünü belirtiyor.
ÇSY’nin özel piyasalardaki büyüme eğilimini açıklamak için 3 temel neden öne çıkıyor:
 
1- Yatırımcı beklentileri
Yatırımcılar giderek daha talepkar hale geliyor ve ÇSY politikalarının ve bunların nasıl uygulandığının kanıtlarını görmek istiyorlar. Bir politikanın mevcut olması yöneticiler tarafından bir kutucuğun işaretlenmesi olarak görülmemeli; yatırımcılar, şirketin portföy performansını değerlendirirken ÇSY ölçütlerini nasıl dahil ettiklerini, ÇSY konularında yönetim ekipleriyle olan etkileşim düzeyini vb. anlamak isterler.
 
ÇSY'ye bağlılıklarını gösterebilen yöneticiler, yatırımcılar tarafından daha olumlu bir şekilde görülmeye başlıyor ve bu aynı zamanda küresel düzeyde fon sağlama profillerini iyileştirmeye de yardımcı oluyor.
 
2- Düzenlemeler
10 Mart 2021'den itibaren varlık yöneticilerinin Avrupa'nın iklim değişikliği hedeflerine ulaşma taahhüdünün bir parçası olan Avrupa Birliği’nin finansal hizmet sektöründe sürdürülebilirlik temelli kamuyu aydınlatma regülasyonlarına (the Disclosure Regulation) uyması ve sürdürülebilir finansmanın büyümesini teşvik etmesi gerekecek. Bu regülasyonların amacı, Avrupalı ??varlık yöneticilerinin sürdürülebilirlik risklerini yatırım süreçlerine nasıl entegre ettikleri ve bu riskleri nihai yatırımcılarına nasıl aktardıkları konusunda daha fazla şeffaflık sağlamak.
 
Asya’da ise Hong Kong pro-aktif bir duruş sergiliyor. Ülkenin finansal düzenleyicisi Hong Kong Borsası (HKEX), ÇSY regülasyonlarını sıkılaştırmak için hızla harekete geçti ve 1 Temmuz 2020'den itibaren geçerli olmak üzere yeni zorunlu açıklama gereklilikleri getirmeye hazırlanıyor.
 
Yeni kurallara göre, şirketlerin ÇSY konularını ele alan bir yönetim kurulu beyanı sunmaları; ihraç edeni etkileyen ve etkileyebilecek iklimle ilgili önemli konuları açıklamaları; temel ÇSY performans göstergelerine uyma veya açıklama yükümlülüğü ile birlikte mali yıl sonundan itibaren beş ay içinde ÇSY raporu yayımlamaları gerekecek.
 
Değişen bu düzenleyici ortam küresel özel piyasa katılımcılarını ÇSY faktörlerini her zamankinden daha yakından düşünmeye itiyor.
 
3- Performans
Özel piyasa fonu yöneticileri arasında ÇSY kriterlerinin benimsenmesindeki artışın üçüncü temel itici gücü, performansla ilişkili değerden kaynaklanıyor. Yüksek ÇSY derecelendirmesine sahip şirketlere yapılan sürdürülebilir yatırımın yalnızca yöneticilerin olumlu bir etki yaratma taahhütlerini göstermek için fırsat yaratmakla kalmadığı, aynı zamanda daha iyi finansal getirilere de yol açtığına dair kanıtlar giderek artmakta. Yatırımcılar, elde ettikleri getirileri yönetici tarafından izlenebilen, kıyaslanabilen ve ölçülebilen gerçek etkiyle birlikte istiyorlar.
 
Daha da önemlisi, performansla ilgili tüm tartışmalar COVID-19 pandemisine yanıt olarak son aylarda keskin bir odak noktası haline geldi. Refinitiv'in verilerine göre, Birleşik Krallık'taki güçlü ÇSY uygulamalarına sahip ilk 100 şirketi içeren FTSE UK 100 ESG Select endeksindeki şirketler, 21 Şubat'ta piyasa satışı başladığından beri FTSE 100'den daha iyi performans gösterdi.
 
İleri bakıldığında, COVID-19'un çevreyle ilgili düşünme şeklimizin üzerinde yarattığı etkinin –uluslararası seyahat ve karbon salımlarını düşürme açısından– ÇSY yatırımlarını eskisinden daha hızlı bir şekilde arttırması muhtemel görünüyor.
 

SHARE: READ MORE

14 August

Refinitiv finans sektöründe şeffaf sürdürülebilirlik iç görülerini bir sonraki adıma taşıyor

Küresel finans topluluğunu veri ve analiz yoluyla birbirine bağlama ve geliştirme taahhüdünü temel alan küresel finansal veri sağlayıcısı Refinitiv, Anlaşma Verileri (Deals Intelligence) çözümü aracılığıyla Sürdürülebilir Finans Ligi Tabloları’nı piyasaya sürdü. Sürdürülebilir içgörülerin geliştirilmesinde önemli bir veri metriği sunan bu yeni hizmet, sürdürülebilir sonuçlar getiren yeni sermaye artışlarını ölçüp bu tür faaliyetlere aracılık eden yatırım bankalarını derecelendiriyor.

Refinitiv Workspace ve Eikon’dan erişilebilen tablolar, 1970'lerden bu yana 225 ülkede duyurulan ve 3,3 milyondan fazla işlemi kapsayan küresel anlaşma ve pazar hacmi analizlerinden yararlanıyor. Bunu takiben ise hem kazanç kullanımı hem de şirket operasyonları kriterlerine bakarak finansal piyasalarda yaratılmış olan ve sürdürülebilir ekonomiyi yönlendiren toplam yeni sermayeyi ortaya koyuyor.

Hem sürdürülebilir ürünleri hem de sürdürülebilir şirketleri bir araya getiren Refinitiv Anlaşma Verileri Sürdürülebilir Finans Ligi Tabloları, pazarın bu iki yönünü tek bir sıralamada birleştiren ilk ve tek platform olma özelliği taşıyor. Yeşil tahviller, sosyal tahviller ve sürdürülebilirlikle bağlantılı tahviller veya krediler, sürdürülebilir gelirlerin kullanımı ve sürdürülebilir endüstrilerde faaliyet gösteren şirketler dahil olmak üzere sürdürülebilirlikle ilgili anlaşmaları analize dahil eden bu platformun sağladığı bazı önemli veriler ise aşağıdaki gibi:
• 2020'nin ilk yarısında yaklaşık 200 milyar ABD doları tutarında sürdürülebilir tahvil piyasaya sunuldu.
• Sosyal tahvil ihracı, COVID-19 yardım ve kurtarma çabaları hızlandıkça tahvil ihracının dörtte birini oluşturdu.
• Sürdürülebilir şirketleri içeren birleşme ve satın alma, 2019'un ilk yarısı seviyelerine eşit olarak 10,6 milyar ABD dolarına ulaştı.
• HSBC, sürdürülebilir tahviller için en üst sırayı korurken, BNP Paribas sürdürülebilir kredi verme konusunda üst sıralarda yer aldı.

Refinitiv Anlaşma Verileri Sürdürülebilir Finans Ligi Tabloları, yatırım bankacılığı topluluğunun sürdürülebilir alandaki etkinliği ve liderliği izlemek ve ölçmek için ÇSY faktörlerini analizlerine daha kolay bir şekilde dahil etmesine olanak tanıyor.

“Bu yeni hizmetle piyasalara ihraç edilen yeni sermayenin bütünsel bir görünümünü oluşturduk. Varlık sınıfları, bölgeler ve ürün odaklı pazarlar arasındaki sürdürülebilir faaliyetleri bir araya getiriyor ve bu finansmana en çok katkıda bulunan ihraççıları, sigortacıları ve danışmanları tanımlıyoruz.” diyen Lipper ve I&A Insights, Refinitiv Sürdürülebilir Finans Başkanı Leon Saunders Calvert, sürdürülebilir finans ürünleri ve araçlarının piyasa tanımları olgunlaşmaya devam ederken, Refinitiv’in bu evrimi etkilemeye ve kriterlerine yansıtmaya devam edeceğinin de altını çiziyor.

SHARE: READ MORE

14 August

Sorumlu Bankacılık Prensipleri imzacıları sivil toplumu içeren daha güçlü hesap verme mekanizmalarını kabul ediyor

Büyük bir adım olarak, BM (Birleşmiş Milletler) Sorumlu Bankacılık Prensipleri mevcut imzacıları ve BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) üyeleri yeni bir yönetim yapısı için oy kullandı. Bununla birlikte, bireysel ve kolektif ilerlemelerin incelenme süreçleri ve taahhütleri yerine getirmeyen imzacılara ne olacağı üzerine anlaştılar.

Bankacılık Kurulu olarak adlandırılan yeni yönetim organı, Sorumlu Bankacılık Prensipleri’nin etkin bir şekilde uygulanmasını denetleyecek. Yeni çerçevenin güvenilirliğini sağlamak için kolektif ilerlemeyi incelemeye, Bankacılık Kurulu'na stratejik konularda tavsiyelerde bulunmaya ve çerçevenin geçerliliğini korumaya yardımcı olacak bir sivil toplum danışma organı da oluşturulacak.

UNEP FI Başkanı Eric Usher, “Oylamanın sonucu, küresel bankacılık camiasının iklim değişikliğiyle mücadelede oynadığı role, BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na katkıda bulunmaya ve COVID-19 sonrası sürdürülebilir bir toparlanmanın sağlanmasına verdiği önemi yansıtıyor. Bankaların sorumluluklarını ciddiye aldıklarına ve Sorumlu Bankacılık Prensipleri’ni uygulamak konusunda gerçekten kararlı olduklarına dair paydaşlara güçlü bir sinyal gönderiyor" dedi.

Bireysel İnceleme Süreci ile birlikte her banka, imza sahibi olarak vermiş olduğu taahhütler doğrultusunda ilerleme göstermekten sorumlu tutulacak. 2021'den itibaren UNEP FI, Sorumlu Bankacılık Prensipleri çerçevesindeki resmi belgelerde belirtilen şartlara göre her bir bankanın raporlarını yıllık olarak inceleyecek. Bu incelemeyle elde edilen sonuçlar, UNEP FI ve Bankacılık Kurulunun hangi bankaların taahhütlerini başarıyla yerine getirmek için ek rehberliğe ve desteğe ihtiyaç duyduğunu belirlemesini sağlayacak. Sağlanan desteğe ve yönlendirmeye rağmen bir banka sürekli olarak eksiklikleri gidermek konusunda isteksizse veya bu eksiklikleri gidermeyi başaramıyorsa, Bankacılık Kurulu artık bankayı imza sahibi olarak listelememe kararı alabilecek.

İmzacılar, topluma ve paydaşlara karşı hesap verebilirliklerini ve sivil toplumla “danışma ve ilişki kurma” taahhütlerini ciddiye alarak bugüne kadar başka hiçbir sürdürülebilir finans çerçevesinin atmadığı bir adımı atmayı da kabul ettiler: Bir Sivil Toplum Danışma Kurulu kurmak. Kurul, dünyanın her bölgesinden sosyal ve çevresel konularda uzmanlığa sahip on iki kuruluştan oluşacak. Kurulun temel rollerinden biri, Sorumlu Bankacılık Prensipleri’ne imza atanların kolektif ilerleyişini izlemek ve bağımsız bir bakış açısı sağlamak olacak. Kurulun bağımsız değerlendirmesi, UNEP FI tarafından Prensipler üzerine iki yılda bir çıkarılan Kolektif İlerleme Raporunun bir parçası olarak yayımlanacak. Ayrıca Sivil Toplum Danışma Kurulu, çerçeveyi küresel sürdürülebilirlik hedeflerinin gelişimine uygun tutmaya yardımcı olmak ve bankalara Sorumlu Bankacılık Prensipleri çerçeve belgeleri ve gereklilikleri ile ilgili güncellemeler hakkında tavsiyelerde bulunmakla görevlendirilecek. Bu yılın ilerleyen günlerinde, dünyanın dört bir yanındaki sivil toplum kuruluşlarını bu kurulun bir üyesi olma konusundaki isteklerini beyan etmeye davet eden başvurular için bir kamuoyu çağrısı yapılacak. UNEP FI’nin bankacılık üyeleri, sağlam bir hesap verebilirliği destek, rehberlik ve işbirliği ile tamamlayan kapsamlı bir destek yapısı için önemli miktarda ek bütçe sağlamayı kabul ettiler.

Şu anda 180'den fazla banka bu değişim hareketine katıldı ve böylelikle toplum tarafından beklendiği gibi bankacılığın insanlara ve dünyaya olumlu katkılarda bulunacağı bir geleceğe giden yolu açtı. Bu bankalar küresel bankacılık sektörünün üçte birinden fazlasını temsil ediyor. Türkiye’de ise Garanti BBVA, ING ve Yapı Kredi’nin de aralarında bulunduğu 6 banka bu prensipleri uygulamayı taahhüt etmişti.

SHARE: READ MORE

6 August

Pandemide çocuk olmak

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandeminin tüm dünyada yediden yetmişe bütün insanları derinden etkilediği bir gerçek. Sağlık açısından bakıldığında ise Covid-19 yaşlılara kıyasla çocuklara daha az zarar veriyor gibi gözükse de pandemi sürecinde çocuk olmanın getirdiği birçok ek zorluk var. Çocuklar hem duygusal ve fiziksel hem de ekonomik olarak ebeveynlerine bağlı olduklarından günün sonunda en az ebeveynleri kadar etkileniyorlar. Milyonlarca insanın işsiz kaldığı bu dönemde 70 ila 100 milyon arasında insanın aşırı yoksulluğa sürüklendiği düşünülürse, anne ve babasının neden birdenbire gün içinde evde kalmaya başladığını ve endişeli olduklarını anlamlandıramayan çocukların, süreçteki en büyük mağdur arasında oldukları da görülebilir.
 
Ekonominin hane halkı üzerindeki bu olumsuz etkisinin çocuklara yansıması, görünenden de derin olabilir. Araştırmalar, gıda güvensizliği, kaliteli sağlık hizmetinin eksikliği, yetersiz toplum kaynakları ve stresli ev ortamı gibi faktörler nedeniyle yoksulluğun çocukların bilişsel gelişimi, duygusal istikrarı ve sağlığı için oldukça zararlı olduğunu gösteriyor. Okulların kapanması da öğle yemekleri için burs ya da destek alan çocukların ailelerinin süreci idare etmesini zorlaştırıyor. Bu sebeple, geleceği şekillendirecek kitlenin pandemi sürecini ve yoksulluğu bu kadar sert bir şekilde yaşamasının uzun vadeli sonuçları olacağını ve bakış açılarının bu dönemi nasıl hatırladıklarıyla bağlantılı olacağını söylemek çok da yanlış olmaz.
 
Bu noktada, pandemiden ve beraberinde gelen ekonomik duraklamadan kötü etkilenen kitlelerin halihazırda ayrımcılığa ve eşitsizliğe maruz kalanlar olduğunu da hatırlamakta fayda var: Örneğin, hayatın her alanında var olan ırksal eşitsizlik, pandemiyle beraber daha da belirginleşti. Yakın zamanda ABD’de yürütülen bir araştırmaya göre beyaz ailelerin yüzde 24’ü gıda harcamalarını azaltmak zorunda kalırken, bu oran Hispanik ailelerde yüzde 36 ve siyahi ailelerde yüzde 45.
 
Çocukların yaşadıkları bu travmatik dönemin etkilerinin uzun vadeli olduğu ve eşitsizliği arttırdığı kabul edilirse ancak o zaman bu eşitsizliklerin nasıl aşılacağı konuşulabilir. Bu noktada Duke Üniversitesi akademisyeni Gennetian’ın ve sivil toplumcu Madrick’in çözüm önerisi, çocukların da yaşlılar gibi ayrı ihtiyaçları olan bir yaş grubu olduğunun göz ardı edilmeyip ayrı fonlara ve desteğe sahip olmaları. Özellikle de diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, ABD’nin çocuklar için ayırdığı fonun yetersiz olduğu ve direkt çocuklara fayda gözetilen bir sistemin eksik olduğu görülmekte. Bunun bir sebebi de Amerikan halkının genelinde yoksulluğu başarısızlık ve tembellikle ilişkilendiren bir kanının yaygın olması. Ancak, ne Covid-19 öncesinde ne de şu anki süreçte yoksulluk ve eşitsizlik bireysel hatalara indirgenebilen problemler olarak görülmemeli ve çocukların ihtiyaçları devlet politikalarınca gözetilmeli.
 
Peki ya hiçbir devlet tarafından sahiplenilmeyen, dünyanın en muhtaç ve savunmasız grubu olan mülteci çocuklar? Sorunların bir kısmı ülkeler nezdinde çözülmeye çalışılsa da problemlerin kaynağı olan pandemi, savaşlar ve iklim krizi aslında küresel meseleler olduklarından küresel müdahale gerektirmekteler. Bu noktada mültecilerin ve özellikle de mülteci çocukların varlığı, olguların ayrı ayrı incelenmesinin yetersizliğini gözler önüne seriyor. Mülteci çocukların pandemi dönemi derinleşen mağduriyetleri, yaşanan trajedilere küresel kamuoyunun duyarsız kalmaması gerektiğini herkese hatırlatıyor.
 
Mülteci çocuklar, pandemi öncesinde de savaşa veya afetlere tanık olma, zorunlu göç etme, zorla çalıştırılma, köleleştirilme, istismara uğrama, ırkçılık, kaçırılma, eğitimden yoksun bırakılma gibi birçok travmatik deneyime sahip olan ve sayıları dünya üzerinde 13 milyonu bulan bir grubu oluşturmaktalar. Tüm bunların üzerine şu an bir de pandemiyle karşı karşıyalar. Pandemi, diğer travmalarının pekişmesi ve hatta derinleşmesine katkıda bulunurken, ellerinde bulunan nadir hak ve desteklerinin de azalmasına sebep oldu. Pandemiden önce bile mülteci çocukların yalnızca yüzde 22’si ortaokula gidebiliyordu; şimdiyse eğitime erişimleri daha da kısıtlandı. Mültecilerin zaten yetersiz olan sağlık ve barınma destekleri azaltıldı ve pandemi karşısında daha da savunmasız hale getirildiler.
 
Bunun bir sebebi, küresel kamuoyunun mültecilere ve özellikle mülteci çocuklara gereken duyarlılığı göstermemesi ve mültecilerin sığındıkları ülkelerin hükümetlerince desteklenme girişimlerinin yetersiz kalması. Bugün Türkiye yarısı çocuk olan 3,7 milyon mülteciye ev sahipliği yaparken, Lübnan ve Ürdün gibi küçük ülkelerde mültecilerin ülke nüfusuna oranı çok daha yüksek. Bu da mültecilere yeterli ekonomik desteği sağlamayı bu ülkeler için çok daha zor bir hale sokuyor. Pandemide ülkelerin yaşadığı ekonomik duraksama da mülteci yardım fonlarının azaltılıp paranın kendi vatandaşlarını koruma önlemlerine aktarılmasına ve mültecilerin halihazırda yetersiz olan imkanlara erişimlerinin oldukça kısıtlanmasına yol açtı.
 
ABD gibi zengin ülkelerde bile çocuklar bunca eşitsizlik ve yoksunluktan muzdaripken, çok daha kötü koşullarda olan mülteci çocukların sorunlarını çözmeyi devletler öncelikli konu haline getirmeliler. Çocukların travmalarını hafifletmek adına küresel bir dayanışma gösterilmesi ise zaruri. Şimdi yapılan yüzde 30’luk bir gıda yardımı kesintisi, 1,4 milyon Ugandalı mültecinin gıdaya erişimini engellemek anlamına gelirken, devletler sorumluluk almalı ve küresel sosyal koruma fonu adı altında çocuklara destek programlarını yürürlüğe sokmalılar. Bu noktada ilk adım, uluslararası aktörlerin yetersiz yardımlarını arttırmaları, daha kapsamlı ve adil mülteci anlaşmaları hazırlamaları olmalı. Tüm devletler ve halklar, mülteci çocukların koşulsuz ve şartsız olarak temel çocuk haklarına sahip olduğundan emin olana dek bunun uğruna çalışmalı ve ellerini taşın altına koymaya başlamalılar.
 

SHARE: READ MORE

6 August

Kullanılmış ürünlerde döngüsellik ve güvenliği nasıl sağlarız?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Döngüsel ekonomi yaklaşımın iş dünyasında giderek önem kazanmasıyla birlikte doğrusal ekonomi uygularının yerini alıp alamayacağı konusunda araştırmalar ve tartışmalar gittikçe artmakta. Bu noktada şirketlerin geçiş sürecinde dönüştürülmüş ürünlerin performansı ve güvenliği gibi konular hakkında nelere dikkat etmesi gerektiği önemli hale geliyor.
 
Döngüsellik, sürdürülebilir ürün tasarımı alanında gittikçe önem kazanan bir ürün yaşam döngüsü yaklaşımı. Döngüsel iş modelleri, sınırlı doğal kaynakların kullanımındaki verimi en üst düzeye çıkarırken doğrusal ekonomiye olan bağlılığı azaltıyor ve çoğu durumda işletmeler için maliyet tasarrufu sağlıyor.
 
Ancak döngüselliği sağlama yarışındaki şirketler, güvenlik ve performans gibi diğer önemli kriterleri göz ardı etme riskiyle karşı karşıya.
 
İkinci el ürün ve materyal kullanımının artışıyla beraber döngüsellikte yeni bir alana girerken güvenlik konusunun üstünde durulması önem kazanıyor. Örneğin geri dönüştürülmüş plastik, kullanılan son üründe bütünlüğü ve performansı korur mu? Yenilenen kullanılmış elektronik cihazlar, yangın ve elektrik kaçağı riski gereksinimlerini yeni üretilen elektroniklerle aynı şekilde karşılıyor mu? Ya da yenilenmiş tıbbi cihazlar veya termik manyetik şalterler yenisiyle aynı performansı sunuyor mu?
 
Döngüsellik özelliği ile beraber ürünün güvenlik ve performans standartları ile uyumlu hale getirilmesi, daha sürdürülebilir ve güvenli bir ekonomik anlayış için kritik öneme sahip. Döngüsel ürünlerin tüm bu kriterlere göre değerlendirilmesi uzun vadede yeni döngüsel yaklaşımların uygulanabilirliğini sağlamaya yardımcı oluyor. Bu yaklaşım, tüketicileri ve son kullanıcıları korurken, döngüsellik hedeflerine ulaşmanın önündeki risklerin azaltılmasını sağlıyor.
 
Kullanılmış ürünlerin güvenlik risklerinin değerlendirilmesi
 
Döngüsellik, ürünlerin veya bileşenlerin farklı noktalarda en yüksek verim ve en uzun süre kullanılması ile kaynak kullanımını optimize etme amacı taşıyor. Bu yönü ile geri dönüştürme felsefesine göre daha geniş bir bakış açısına sahip olduğunu vurgulamak gerek.
 
Birçok iş modeli artık döngüselliği destekliyor ancak bu yazıda özellikle şirketlerin yeniden işleme, iyileştirme, teknik değerlendirme veya yeniden pazarlama yoluyla ürünlerin kullanım sürelerini arttırdığı ürün yaşam döngüsü uzatma yöntemlerine odaklanılıyor. Bu yöntem ürünlerin değerini ve ömrünü en üst düzeye çıkarmak için oldukça etkili. Ayrıca, hammadde ihtiyacını ve yeni ürünlerin üretimi/dağıtımıyla ilişkili karbon emisyonlarını azaltıyor.
 
Örneğin, Robert T. Lund tarafından yayımlanan "Yeniden İmalat Endüstrisi" başlıklı bir araştırmaya göre yeniden üretilen ürünler yılda 400 trilyon İngiliz Isı Birimi'ne eşdeğer enerji tasarrufu sağlıyor. Tasarruf edilen bu miktar 6 milyon binek aracın yıllık enerji tüketimine eşit. Ayrıca, yeniden imalat aktiviteleri birçok şirket için önemli bir gelir kaynağı oluşturuyor. Her yıl yalnızca ABD'de 60 milyar dolar değerinde yeniden imal ürünlerin satıldığını tahmin ediyor.
 
Ancak, ürünlerin ömrünü uzatmak için gerçekleştirilen bu yöntemlerle beraber bazı riskler ortaya çıkıyor.

Parça arızası: Yenilenmiş elektronik cihazların içerisinde yer alan pil veya yarı iletken parçalar gibi bileşenler uygun bir şekilde test edilmez ve sertifikalandırılmaz ise yangın ve / veya elektrik çarpması riski taşıyabilirler.  

Materyal kalitesinin bozulması: Geri dönüştürülmüş plastiklerin kullanımında istenilen performans seviyesinde olduğundan emin olunmalıdır. Gıda paketlemesi veya tıbbı cihazlar gibi ürünlerde kullanılması planlanan geri dönüştürülmüş plastiklerin içerisinde tehlikeli madde birikimi kontrol edilmelidir. Döngüsellik anlayışı geri dönüştürülmüş malzemelerin kullanımını teşvik etse de ürünlerin güvenliğinden ödün vermemelidir.  

Yeniden kullanım için yeterli niteliklere sahip olmayan malzemeler: Yangın önleme veya koruma ekipmanları üretiminde kullanılan materyallerin ABD Ulusal Yangın Koruma Birliği’nin yayımladığı yönetmeliğe uygun olması gerekmekte. Bu gibi ekipmanları üretiminde kullanılması planlanan geri dönüştürülmüş materyallerin niteliği konusunda gerekli denetlemeler yapılmalıdır.

Niteliksiz onarım: Kullanılmış ürünlerin tamir edilmesi veya tekrar işlenmesi sürecinde yeterli eğitime ve tecrübeye sahip kişilerin çalışması güvenlik açısından oldukça önemli bir husus.  
Yukarıda belirtilen riskler düşünüldüğünde asıl önemli olan nokta, kullanılmış materyallerin yeniden işlenmesi sonucu ortaya çıkan son ürünlerin yeni hammadde kullanılarak üretilen son ürünler kadar güvenli çalışıp çalışmadığı konusu.
 
Döngüselliği ve güvenliği sağlamak
 
Döngüsellik felsefesinin, sürdürülebilirliği ön planda tutan şirketler tarafından benimsenip iş modellerine entegre edilmesiyle birlikte yukarıda belirtilen olası güvenlik riskleri konusunda genellikle şirketlerde bir farkındalık eksikliği var. Üretilen ürünler, ürünün kategorisine bağlı olarak mevzuatta yer alan testlere veya denetlemelere tabi olabilir. Ancak, elektrikli ürünler, otomobil ve mobilya gibi ürün kategorilerinde kullanılan ikinci yaşam döngüsünde olan materyallerin potansiyel riskleri konusunda hem üreticiler hem de tüketiciler tarafında farkındalık oldukça düşük.
 
Döngüselliğe geçiş yaparken güvenlik konusundan da ödün vermek istemeyen şirketler için atılması gereken bazı adımları aşağıda özetledik:

İkinci yaşam döngüsünü göz önünde bulundurarak tasarlama: Yazarlar Brian Hilton ve Michael Thurston, yeniden üretime yönelik tasarım için üç ilke sunuyor: Değer yaratmak için tasarlamak, bu değeri korumak ve uygun maliyet ile bu değeri dönüştürmek.  

Risk ve getiri değerlendirmesi: Planlama ile beraber ikinci yaşam döngüsündeki ürünlerin işletme ve müşteriler için potansiyel risklerinin ve getirilerinin anlaşılması sonucu bu konuda ilerleme kaydedilebilir. Yeni ürünler için geçerli olan düzenlemelerin incelenmesi sonucu kullanılmış ürünlerin güvenlik riskleri hakkında fikir sahibi olunabilir.  

Standartlar: Döngüsellik sektörde yer buldukça şirketler ve saygın kuruluşlar ikinci yaşam döngüsündeki ürünler için standartlar geliştirmektedir. Ulusal Yangından Korunma Derneği'nin elektrikli ürünlerin kullanımından kaynaklı tehlikeleri ortaya koyan standardı bu düzenlemelere örnek olarak gösterilebilir. Bu standartları uygulamaya koyarak şirketler yenilenmiş ürünler için olan en iyi uygulamaları kendi işleyişlerine dahil edebilirler.  

Şeffaflık: Günümüzün karmaşık ortamında güveni oluşturan önemli parçalardan biri şeffaflık. Güvenlik, performans ve sürdürülebilirlik alanlarında üçüncü parti kuruluşlar tarafından yapılan değerlendirilmelerin yayınlanması şirketlere için görünürlük sağlar.  

Bilgi birikimini artırma: Daha fazla sektörün döngüsel ekonomik modeli benimsemesiyle beraber lider şirketlerin, kuruluşların ve eğitim kurumlarının endüstri bilgisini arttırmak, riskleri ortaya çıkarmak ve yeni teknolojiler geliştirmek yoluyla bu alana yönelik teşviki artırmaları gerekiyor.  

Geleceğe doğru
 
Doğrusal ekonomik anlayıştan döngüsel ekonomik anlayışa geçişte iş dünyası, hükümet ve yatırımcıların birlikteliği ile bir dizi aksiyona ihtiyaç duyuyor. Pandemi boyunca önemi bir kez daha anlaşılan sağlık ve güvenlik konularının, döngüsel ekonomik anlayış içerisinde ürünleri pazara sunmak için yeni yöntemleri araştırırken de oldukça önemli olduğunu unutmamak gerekiyor. İkinci yaşam döngüsündeki ürünlerin kullanımının artması değerli doğal kaynakların kullanımını önemli ölçüde azaltma ve atıkların depolama alanından yığılmasını önleme potansiyeline sahip. Bu ürünlerin güvenlik ve performans konusundaki yeterlilikleri doğru bir şekilde anlaşılırsa kullanıcılar tarafından benimsenmesi de gittikçe kolaylaşacaktır.
 

SHARE: READ MORE

6 August

Gelişmekte olan ülkeler için yeşil iyileşme

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandemi süreciyle beraber ülkeler, halk sağlığının ve ekonominin iyiliği için politikalarını birçok yönden yeniden değerlendirmek ve revize etmek zorunda kaldı. Bu değerlendirme süreci yeşil iyileşme yolu seçilirse özellikle de gelişmekte olan ülkeler için çok güzel sonuçlar getirebilir. Inter-American Development Bank başkanı Alberto Moreno ve ABD eski Hazine Bakanlığı sekreteri Henry Paulson’un Project Syndicate sayfasında yeşil iyileşme ve pandemi dönemi hakkında kaleme aldıkları değerlendirme yazısını S360Mag için derledik.
 
Gelişmekte olan ülkelerin, pandemi öncesinde de ekonomiye ve iklim krizine dayalı birçok problemi halihazırda vardı. Hızla artan nüfus ve işsizlik ekonomiyi zorlarken, doğal ve beşerî kaynakların yetersizliği gitgide daha da belirginleşiyordu. Bununla birlikte iklim krizine dayalı şiddetlenen afetler de halihazırda var olan kaynakları sömürürken halkın güvenliğini tehdit ediyordu. Bunun yanı sıra politik kutuplaşma, istikrarsızlık ve yatırımcı azlığı gibi yapısal problemler de hükümetlerin işini zorlaştırıyordu.
 
Koşullar birçok gelişmekte olan ülke için bu haldeyken pandemi hayatımıza girdi ve birçok dengeyi değiştirdi. Ülkeler tam karantina uygulamasalar da ekonomiyi olumsuz etkileyecek birçok adım atmak durumunda kaldılar, birçok şirketin iflas noktasına gelmesinin yanında milyonlarca insan da işsiz kaldı. Bunların sonucunda ekonomik daralma yaşanmasıyla birlikte, pandemi sürecinin getirdiği belirsizlik ve toplumsal endişe hali de hükümetlerin geleceğe dair adımlar atmasını zorlaştırdı.
 
Bununla beraber, pandemi süreci doğanın yara sarma gücünü insanlığa gösterdi: Hava ve deniz kirliliği gözle görülür şekilde azaldı, doğa kendini serbest bıraktı, orman yangınları ve benzeri insan ürünü afetlerin sayısı sıfıra yaklaştı. Tüm bunlardan dolayı pandemi, özellikle de gelişmekte olan ülkeler için yeşil iyileşmenin ideal olabileceği düşüncesini tekrar akla getirmeye başladı.
 
Bu ülkeler, halihazırda zaten yapısal birçok sorunla karşı karşıyalar: ulaşım ve lojistik sistemleri pandemi koşullarına ve halk sağlığına uygun değil, afetlerle başa çıkmada sıkıntı çekiyorlar, kirlilik seviyeleri çok yüksek ve temiz enerjiye geçiş yapamıyorlar. Bu noktada yeşil iyileşme politikaları üretmeye başlarlarsa, ekonomiyi düzeltme ve ilerleyen senelerde şiddetlenecek iklim krizini önleme çabaları sonuç verebilir.
 
Peki nasıl? Yeşil iyileşme adı altında yapılabilecek birçok iyileştirme işlemi var. İyileştirilebilecek ilk sistem ise ulaşım sistemi. Birçok insan işe gitmek için günlük hayatında toplu taşıma kullanmak zorunda ve pandeminin yakın süreçte etkisinin azalmayacağı göz önüne alındığında, toplu taşıma sistemlerinin sosyal mesafe ya da havadarlık gibi artık zorunluluk olarak görülen önlemlere uygun olmadığı aşikâr. Bu noktada yeşil iyileşme kapsamında, hükümetler insanları bisiklet gibi çevreci ve bireyci taşıtlara teşvik edebilir ya da tren ya da elektrikli otobüs gibi çevreci ve daha havadar sistemlerin şehirlerdeki ağlarını genişletmeye odaklanabilir.
 
Ulaşımın yanında, ülkelerin enerji sistemleri de iyileştirilmeye çok açık ve temiz enerjiye geçişin hızlandırılması birçok yönden faydalı. Fosil yakıtlar, her ne kadar pandeminin etkisiyle ucuzlasalar ve kullanıma daha uygun hale gelseler de hükümetlerce tercih edilmemeliler çünkü dünyanın yaşadığı enerji dönüşümü, son dönemde yenilenebilir enerji kaynaklarına erişimi arttırdı ve kaynakların maliyetlerini ucuzlattı. Konuyla ilgili makro ve mikro düzeydeki birçok inovasyon da temiz enerji kaynaklarının tercih edilebilirliğini arttırmaya devam ediyor. Dolayısıyla, hükümetlerin payına da ülkelere uzun vadeli faydayı getirecek olan temiz enerji yatırımlarını yapmak noktasında büyük rol düşüyor.
 
Çevreye duyarlı yapılacak yatırımların, gelecekte daha da şiddetlenecek olan taşkın, kuraklık ya da yangın gibi afetlerin yaratacağı tahribatı önlemesi de bu alanda kafa yorulması gerektiğinin bir başka kanıtı. Şu anda bile yüzbinlerce insanın ve milyonlarca canlının yaşam alanını tehdit eden afetlerin ileride pandemi gibi büyük çaplı halk sorunlarını da arttıracak olması bekleniyor. Dolayısıyla hem var olan tahribatı düzeltmek hem geleceğe yönelik tehditleri azaltmak ve pandemileri önlemek için, doğaya uyumlu ve çevreye duyarlı yapıların inşa edilmesi ve yeşil yatırımların arttırılması gerekiyor. Özellikle de biyolojik çeşitliliğin yüksek olduğu ülkelerin bu yatırımlara öncelik vermesi çok önemli. Bu ülkeler hem eko turizm ya da tıbbi bitki ihracatı gibi yollarla doğal ekosistemlerden ekonomik fayda elde edebilirler, hem de doğal dengenin korunması ve afetlerin önlenmesi noktasında var olan kaynaklarını korumaya herkesten çok ihtiyaçları var.
 
Peki bu yeşil iyileşme yatırımları, ekonomik olarak ülkeler bu kadar zor durumdayken nasıl karşılanacak? Araştırmalara göre, yeşile yapılan kamu yatırımları geleneksel kamu harcamalarına göre daha çok kişiye iş yaratıyor ve daha iyi dönüşler alınmasını sağlıyor. Bu sayede bilinçli ve dikkatli kamu harcamaları, iç ve dış özel sektör yatırımlarına teşvik paketleriyle birleştirilirse yatırımların karşılanamaması için hiçbir sebep yok. Halihazırda zaten çevre dostu olmayan yapısal projeler kamu kaynaklarınca karşılanıyordu, şimdiyse sorunlara daha kökten bir çözüm sunan yatırımlara odaklanılabilir. Bununla birlikte yeşil tahvil dediğimiz çevre dostu hisselerin satışına talep giderek artmakta, dolayısıyla hükümetler yeşil iyileşme için özel şirketlerden de ekonomik destek alabilirler. Son olarak da doğaya duyarlı yatırımlara, biyolojik çeşitliliği ve doğal yaşamı korumaya yönelik var olan uluslararası fonlardan yararlanabilir olup, dünyayı koruyarak kendi ekonomilerini iyileştirebilirler. Kısaca, hükümetler pandemiden çıkardıkları dersler sonucu inisiyatif alıp ülkeleri için yeşil iyileşme yolunu seçerlerse, problemlerinin birçoğunun sürdürülebilir bir şekilde çözümlendiğini görecekler.
 
 

SHARE: READ MORE

6 August

İklimi etkileyen yanlış beslenme politikaları

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Her gıda sistemi birden fazla boyuttan oluşuyor. Bu sistemleri daha iyi hale getirmek, zirai ilaç kullanımı ve tarım arazilerinin biyoçeşitliliğinden gıda güvenliği ve sosyal adalete kadar her şeyi ele almak anlamına geliyor. 
 
Ancak gıda ve karbon analisti olan Jim Giles, bazı faktörlerin diğerlerinden daha öncelikli olduğunu ve sera gazı emisyonlarının bu listede en üst sırada yer aldığını ileri sürüyor. Zira bu emisyonların kontrol altına alınamaması sonucu ortaya çıkacak felaket boyutundaki iklim değişikliği, önem verilen diğer konulardaki geliştirme çabalarını anlamsız kılacak. 
 
Gıda sistemleri üzerine çalışmalar yayımlayan ve kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan EAT Forum’un yayımladığı ve G20 ülkelerinin gıda sistemlerinin ele alındığı son rapor, bu konu hakkında dikkat çekici analizler içeriyor. Araştırma ekibi, G20 ülkelerinin gıda sistemlerinde kişi başına düşen emisyon verilerini toplayarak bu verileri hem sağlıklı olan hem de küresel ısınmayı 1,5°C’nin altında sınırlayacak miktarda emisyon üreten “Gezegensel Sağlık Diyeti” ile karşılaştırıyor. Türkiye dışındaki tüm G20 ülkelerinin gezegeni 1,5°C’den daha fazla ısıtacak emisyona sebep olan bir beslenme biçimine sahip olduğu gözlemleniyor.
 
Rapordaki veriler daha detaylı incelendiğinde ve problemin nerede olduğu araştırıldığında daha ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Fındık, balık, sebze, baklagiller ve meyve de dahil olmak üzere düşük karbonlu gıdaların tüketiminin belirtilen limitin altında olması çok da şaşırtıcı olmayan bir sonuç. Başka bir deyişle, bu yiyeceklerin tüketimi artırılabilir ve hala 1,5°C artış sınırı içerisinde kalınabilir.
 
Bununla birlikte, diğer kategoride yer alan ürünlerin tüketimi çoktan maksimum düzeye ulaşmış durumda. Ortalama olarak bakıldığında, G20 ülkeleri genelinde kümes hayvanları eti ve yumurtası tüketimi sınır seviyede bulunuyor. Ancak bu durum, bazı ülkelerde bu ürünlerin tüketiminin oldukça düşük miktarda olmasından kaynaklanıyor, zira yalnızca Amerika Birleşik Devletleri'nde bile süt ürünleri tüketimi sınır hedefin iki katından fazla.
 
Asıl can alıcı nokta ise kırmızı et tüketiminde ortaya çıkıyor. Tahmin edilebileceği üzere G20 ülkelerinin ortalaması hedefin yüzde 500'ünden fazla. Avustralya ise önerilen miktarın yaklaşık 10 katı üstünde yer alarak bu konuda en kötü performans sergileyen ülke konumunda.
 
Ulusal beslenme alışkanlıklarının çevresel etkilerinin azaltılması yolunda devlet tarafından hazırlanan sağlıklı diyete yönlendirici rehberler önemli bir etki yaratabilir. Politika kazanımları ve yönlendirmeleri sonucu insanların hamburger hakkındaki fikirlerinin hızlıca değişebileceğini düşünmek çok gerçekçi olmayabilir. Ancak Ulusal Beslenme Kılavuzları (UBK) gibi rehberler uzun vadede yeme alışkanlıklarını etkileyen iyi yiyecek tanımı hakkındaki söylemleri şekillendirir. Ne yazık ki, G20 ülkelerinin UBK’ları emisyon hedefleriyle uyumlu değil.
 
Avustralya, Arjantin, Brezilya ve ABD hükümetlerinin yüksek emisyonu olan bir beslenme programı önermesinin sağlıksal nedenlerden kaynaklanmadığını vurgulamakta fayda var. Düşünülenin aksine, alınan besin değeri ile açığa çıkan emisyon miktarı arasında bir çelişki bulunmuyor. Gezegensel Sağlık Diyeti bir insanın ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlıyor; sadece bunu daha az kırmızı et, süt ve daha fazla baklagil ve sebze kullanarak yapıyor. 
 
Üzerinde durulması gereken bir diğer konu da ABD’nin önemli bir değişim fırsatını es geçmesi. Geçtiğimiz haftalarda ülkenin UBK’sını düzenleyen bilimsel komite, ilgili raporları hazırlarken neleri dikkate aldığının özetini yayımladı. Belge 835 sayfa uzunluğunda ancak "emisyon" ve "sera gazları" kelimeleri hiçbir yerde geçmiyor.
 
EAT raporunun yazarı Brent Loken, ABD’nin karanlık çağlarda olduğunu belirtirken gıda ile ilgili bir konuda çevresel kaygıların olmamasının delilik olduğunu söylüyor.
 
Sürdürülebilir bir gıda geleceği inşa etme yolunda devlet tarafından sağlanan finansal desteğin de önemli bir rolü bulunuyor. Hem dünyayı beslemek hem de iklim değişikliğini çözebilmek için 2050 yılında 2010 yılına kıyasla sera gazı emisyonları üçte iki oranında azaltılırken %50 daha fazla gıda üretilmesi gerekiyor. Yeni yayımlanan Dünya Bankası raporunun yazarlarından Tim Searchinger, bu hedefe ulaşmada devlet finansmanının önemine dikkat çekerken tarımsal desteklerin şu anda bu hedeflere ulaşmak için çok az şey yaptığını belirtiyor. Ancak reform için büyük bir potansiyel bulunuyor. 
 
Dünya tarımının üçte ikisini üreten ülke hükümetleri, tarımsal destek için yılda ortalama 600 milyar dolar kaynak sağlıyor. Katma değer olarak bakıldığında bu büyük miktarın ortalama %30’unu devlet desteği oluşturmakta. Ancak Dünya Bankası raporuna göre bu fonun sadece %5'i koruma hedeflerini desteklerken yalnızca %6'sı araştırma ve teknik yardımı destekliyor. 
 
Buradaki potansiyel, hükümetlerin toplam tarımsal desteklerin bir kısmını bile daha iyi yönlendirerek sera gazı emisyonlarını azaltırken dünyayı beslemek için daha fazlasını yapabilecek olmalarında yatıyor. Genel olarak bakıldığında sürdürülebilir bir gıda geleceği, beslenme alışkanlıklarının çevresel etkilerinin azaltılmasından ve hükümetlerin halihazırda sağladığı büyük mali desteğin daha iyi kullanılmasından geçiyor. 
 

SHARE: READ MORE

23 July

Küresel elektronik atık 5 yılda %21 arttı, geri dönüştürülen e-atık miktarı ise yeterli değil

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünyada elektrik ve elektronik ekipmanların kullanımı her yıl 2,5 milyon ton artarak büyümeye devam ediyor. Akıllı telefon, bilgisayar veya oyuncak fark etmeksizin eğer cihazın içerisinde bir güç desteği varsa kullanım sonrasında gittikçe büyüyen “elektronik atık” (e-atık) dağına katılıyor.
 
Sadece 2019 yılında tüm dünyada 53,6 milyon ton e-atık oluştu. Bu miktar 350 tatil gemisinin ağırlığına eşit ve dünya nüfusuna bölüştürüldüğünde kişi başına 7,3 kilograma denk gelmekte. Üretilen e-atık miktarında en büyük payı 24,9 ton ile Asya kıtası alıyor. Asya’yı 13,1 milyon ton ile Amerika ve 12 milyon ton ile Avrupa takip ederken Afrika 2,9 milyon ton ve Okyanusya 0,7 milyon atık üretti.
 
2030 yılına kadar toplam atık miktarının 74,7 milyon tona yükselmesi bekleniyor. Bu tahmin, yıllık üretilen yeni e-atık miktarının sadece 16 yılda 2 katına çıkması anlamına geliyor. Daha fazla kullanıcının kısa ömürlere sahip ürünleri alması ve azalan tamir opsiyonları ile e-atıklar dünyanın en hızlı büyüyen atık kalemi haline geldi.
 
Bireylerin hayat standartlarını yükselten cihaz sayısının artması ve dünya üzerinde daha fazla insanın bu ürünlere erişimi olması aslında pozitif bir gelişme. Ancak artan bu talep karşısında geri dönüştürme veya güvenli şekilde bertaraf etme kapasitesi yetersiz kalıyor. Kullanım ömrünü tamamlayan ve doğada birikmeye başlayan e-atıklar habitatları kirletirken canlılar için de büyük bir tehlike oluşturmakta.
 
Elektronik atık geri dönüşümü
 
2019 yılında açığa çıkan toplam e-atığın sadece %17,4’ü toplanıp geri dönüştürüldü. Geri dönüştürülen e-atık miktarı 2014’ten bu yana yıllık bazda yalnızca 1,8 milyon ton artarak büyüdü. Aynı zaman diliminde üretilen e-atık miktarı ise 9,2 milyon ton arttı. Bu olumsuz gelişmelerin yanında belgelenmemiş e-atık miktarı da artmaya devam ediyor. Yapılan araştırmaya göre Avrupa, ürettiği toplam e-atığın %42,5’ini toplayıp geri dönüştürerek bu alandaki en yüksek orana sahip kıta olarak ön plana çıkıyor. Avrupa’yı Asya %11,7 ile takip ederken Amerika ve Okyanusya sırasıyla %9,4 ve %8,8’lik oranlara sahip ve Afrika %0,9 ile bu alandaki en düşük orana sahip kıta. Dünya’da 2019 yılında üretilen e-atığın geri kalanının (%82,6) akıbeti ise belirsiz.
 
Yüksek gelirli ülkelerde e-atığın %8’inin atık toplama kutularına atıldığı düşünülürken %7 ile %20 arası bir miktar da başka ülkelere ihraç edilmekte. Düşük gelirli ülkelerde ise e-atık meselesi daha çok gayri resmi yollarla halledildiği için durum daha karmaşık.
 
Güvenilir atık yönetim sistemi eksikliğinde, e-atık toplama bölgelerinin yanında çalışmak zorunda olan insanlar ya da o bölgelerde oyun oynayan çocuklar, e-atıkların içerisinde bulunan cıva, kloroflorokarbonlar ve hidrokloroflorokarbonlar gibi çevreye ve sağlığa zararlı maddelere daha fazla maruz kalıyor. Örneğin, genellikle bilgisayar ekranlarında ve floresan lambalarda kullanılan cıvaya maruz kalınması beyin hasarı gibi ciddi sonuçlara yol açmakta. Tahminlere göre, yıllık yaklaşık 50 ton cıva içeren belgelenmemiş elektronik cihazın doğaya salımı gerçekleşmekte.
 
E-atıklar sadece sağlık riski oluşturmakla kalmıyor. Aynı zamanda küresel ısınmanın sebepleri arasında yer alıyor. Buzdolaplarında ve klimalarda bulunan, sıcaklık kontrolünü sağlayan ekipmanların çöplükte birikmesi sera gazı emisyonuna sebep oluyor. Enerji sektörünün küresel emisyonunun %0,3’üne eşit değerde olan 98 milyon ton atığın her yıl hurdalıktan çevreye sızdığı düşünülüyor.
 
Toksik maddelerin yanında e-atıklar altın, gümüş, platin ve bakır gibi değerli madenler ve yararlı ham maddeler içermekte. 2019’da üretilen e-atığın toplam değeri 57 milyar dolar olarak hesaplandı ve bu değer çoğu ülkenin GSYİH'sından daha büyük. Ancak 2019’da ortaya çıkan e-atığın sadece %17,4’ü toplanıp geri dönüştürüldüğünden bu değerin yalnızca 10 milyar dolarlık kısmı çevreye duyarlı bir şekilde geri kazanılabildi. Geri dönüştürülebilecek ham madde miktarı ise yalnızca 4 milyon ton.
 
Tüm bu olumsuzluklara rağmen iyi bir haber olarak bu problemin büyüklüğü hakkında farkındalığın yavaş da olsa arttığı söylenebilir. Dünya nüfusunun %71’inin oluşturan 78 ülkenin 2019 itibari ile e-atık yönetimi için bir politikası mevcut ya da bu konu hakkında adım atılmaya başlandı. Bu noktada 2017’ye kıyasla %5’lik bir artış gözlemleniyor. Ancak, hala bu ülkelerin çoğunda bu yasaların ya hukuksal boyutta bir bağlayıcılığı yok ya da yasalar fiili olarak uygulanmamakta.
 
Araştırmacılar günümüz dünyasının e-atık süreçlerini gözlemlemeye devam ediyor ve geliştirdikleri çözümler ile döngüsel ekonomi ve sürdürülebilir toplumlar yaratılmasına katkı sağlıyorlar. Ortaya konan bu çabanın sonucunda e-atık konusunun aciliyetinin ve öneminin hükümetler tarafında anlaşılmasını ve bu araştırmaların atıkların geri dönüşüm yüzdelerini arttıracak yasalar çıkarılması konusunda tetikleyici olmasını umuyorlar.

SHARE: READ MORE

23 July

Avrupa’nın ihtiyacı olan yeşil vergi reformu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.
 
Avrupa Reform Merkezi’nde baş ekonomist olarak görev yapan Christian Odenhahl, Avrupa’nın kısa vadede ihtiyacı olan ekonomik hareketlenmeyi ve uzun vadeli sürdürülebilirlik hedeflerini yakalamak için ihtiyacı olan adımın bir yeşil vergi reformundan geçtiğine inanıyor. Odendahl’in bu konudaki fikirlerini S360Mag için derledik.  
 
Avrupalı karar vericilerin karbon nötr bir geleceğe geçişi hızlandırırken kısa vadeli arzı da güçlendirmeleri gerekiyor. Bunun çözümü ise şirketlerin ve vatandaşların geçiş sürecine uyum sağmaları için ucuz finansmanın yanında vergi indirimleri ve afları gibi öğeler içeren cesur bir vergi reformu. 
 
17-18 Temmuz tarihlerinde Avrupa Birliği liderleri 750 milyar Euro değerindeki kurtarma fonu üzerinde anlaşma sağlamak için toplandı. Üye ülkelerin hibeler ve kredilerin hangi koşullarda ve nasıl paylaşılacağı dahil olmak üzere bazı konular hakkında anlaşmazlığı sürmekte. Ancak asıl önemli olan nokta ise liderler paket üzerinde bir anlaşma sağladığında üye ülkelerin bu fonu nasıl harcayacağı. Cevap ise oldukça muğlak.
 
Hükümetlerin potansiyel olarak ayrılığa düştüğü iki ana hedef mevcut. İlk olarak, Avrupa ekonomisinin sosyal alanlardaki kısıtlamalardan dolayı sıkıntılı durumda olan restoran, bar ve konser salonları gibi işletmeleri hareketlendirecek ve geliri düşen bireylerin harcamalarını destekleyecek bir talep artışına ihtiyacı var. Münih Üniversitesi bünyesinde yer alan Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’ndeki araştırmacıların yayınladığı raporda yer alan ankete göre Alman firmalarının pandemiden kaynaklı deflasyon etkisiyle karşı karşıya kaldıkları gözleniyor. Bu anket, talep üzerindeki kısıtlamaların arzdaki kısıtlamalardan daha büyük olduğunu göstermekte.
 
İkincisi ise Avrupa ülkelerinin, önümüzdeki on yılda karbon nötr olma konusunda daha hızlı ve bütüncül bir ilerleme sağlayan dijital çözümleri içselleştirmesinin gerekliliği. Bu doğrultuda, Avrupa Birliği Komisyonu fonda yer alan kaynağın önemli bir miktarının üye ülkelerce uzun vadedeki yeşil ve dijital dönüşümü teşvik edecek reformlara harcanmasını önerdi.
 
Ancak yüksek hızlı tren rayları, elektrikli araç şarj istasyonları ve fiber optik kablo altyapısı gibi kamu yatırımları kısa vadede ekonomiye oldukça ufak bir katkıda bulunuyor. Bu tarz altyapı yatırımlarının planlama komisyonu tarafından onaylanması ve hayata geçmesi uzun yıllar alıyor. Tüketimi teşvik eden fırsatlar ya da “eskiyi götür yeniyi getir” gibi programların talebi hızlıca arttırma potansiyeline rağmen sürdürülebilir dijital ekonomik geçiş hedefine katkıları düşük. 
 
Tam bu noktada karar vericiler için hem kısa vadede talebi arttıracak hem de karbon nötr hedefine ulaşmayı hızlandıracak bir çözüm mevcut: cömert vergi indirimleri ve faydaları sağlayacak ve ucuz finansman imkanı yaratacak ciddi bir vergi reformu. Bu reformun ekonomik temeli oldukça basit ve geniş çevrelerce de kabul edilmiş durumda. Zararlı sera gazı emisyonlarını daha maliyetli hale getirecek yeşil vergiler ile tüketicileri ve şirketleri çevreyi kirletici aksiyonlardan uzaklaşmaya yönlendirmek ve enerji tasarrufunu karlı bir hale getirmek. Ek olarak, önceden net bir şekilde belirlenmiş üst limitler ile yeşil vergiler çevreyi kirletici aksiyonların gelecek maliyeti açısından güvenilir bir projeksiyon sunuyor. Bu sayede işletmeler ve tüketiciler enerji tasarrufu sağlayan inovasyonlara ve ekipmanlara yatırım yaptıklarında çevreyi daha az kirleten cihazları/aksiyonları ile ne kadar vergi indirimine sahip olacakları konusunda daha net bir fikir sahibi oluyor.
 
Avrupa’nın mevcut Emisyon Ticareti Sistemi gerekli olan fiyat sinyalini/göstergesini sunmakta yetersiz kalıyor. Karbon fiyatlandırması tüketim miktarında değişime yol açamayacak kadar düşük ve firmalara gelecekteki kirlilik maliyetleri konusunda güvenilir bir kaynak olmak için fazla değişken.
 
Son güncellemelerle sistemi karbon vergisine yakın bir noktaya getirmiş olmasına rağmen ton başına CO2 emisyonunun maliyeti hala yaklaşık 20 Euro’dur. Dünya Bankası, Paris Anlaşması’nda belirlenen karbon emisyonu azaltma hedefleri doğrultusunda ton başına emisyon maliyetinin günümüzde yaklaşık 50 Euro ve 2030’a kadar bu maliyetin ton başına 70 Euro seviyelerinde olması gerektiğini belirtiyor.
 
Ayrıca yürürlükte olan emisyon ticareti sistemi Avrupa’nın en kirletici sektörleri olan inşaat, ulaşım ve tarım sektörlerini kapsamıyor. Bu üç sektör, atık işleme ve diğer süreçleri ile birlikte Avrupa’nın toplam sera gazı emisyonunun %55’inden sorumlu. Sonuç olarak cesur bir vergi reformu hala önemli bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor.
 
Buna ek olarak, üye ülkeler bugünden itibaren harekete geçerek işgücü üzerindeki vergiyi azaltıp sosyal hakları arttırmalı. Bu adım, ekonominin ihtiyacı olan hızlı talep artışını tetikleyecek ve yapılan yardımların etkisini de arttıracak.
 
Karar vericiler, vergi indirimlerinin ve ek harcamaların yeşil vergilerin uygulanmasını telafi etmekten daha fazlasını sağlamalı. Bu durumda AB fonları, böyle bir politika kombinasyonundan kaynaklanan bütçe açıklarındaki geçici artışı kısmen dengeleyebilir.
 
Yeşil vergilerin problemli yanları da olabilir. Bu vergilerin uygulanması çevreyi kirleten endüstrilerde çalışan, evini izole etmeye ya da yakıt tasarrufu daha iyi bir araba almaya maddi gücü olmayan insanları yetersiz ve sıkıntılı bir pozisyonda bırakabilir. Ancak bu noktada yeni AB fonu devreye girerek bu sıkıntıların etkisini nötrleyebilir.
 
Bölgesel seviyede ise AB’nin yeni revize ettiği “Adil Geçiş Fonu” çevreyi kirleten sektörlerde çalışanların çoğunlukta olduğu yerel ekonomileri destekleyebilir. Hükümetler, yeşil vergileri bu bölgelerde siyasi olarak daha kabul edilebilir hale getirmek için bu yardımı ulusal yatırım programlarıyla desteklemeli.
 
Koronavirüs krizi, dünyayı devam eden iklim değişikliği tehdidine odaklanmaktan uzaklaştırıyor. Ancak bunun böyle olmasına gerek yok, çünkü AB'nin toparlanma fonu hükümetlere, vergi yükünü işgücünün üzerinden çevreyi kirleten etmenlere kaydırmak için eşsiz bir fırsat sunuyor. Bu fırsat değerlendirilmeli.
 

SHARE: READ MORE

23 July

Sigorta sektörünün tek B Corp’u Lemonade’in halka arzı

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünyada B Corp sertifikasına sahip tek sigorta şirketi olan Lemonade, sigorta sektöründe sosyal değer yaratma ve sektörü iyilik anlayışıyla dönüştürme misyonuna sahip. Toplumsal fayda odaklı iş modeliyle Lemonade, sigortacılık kazancını müşterilerin tercih ettiği kâr amacı gütmeyen kuruluşlara verme üzerine kurulu bir iş modeline sahip. Bu modelde müşteriler, talep edilmeyen primlerinden yıllık olarak ödeme alacak bir kâr amacı gütmeyen kuruluş veya yardım kuruluşu seçiyorlar.

New York merkezli insurtech, yani sigorta teknolojileri şirketi olan Lemonade Temmuz ayında halka arzıyla öne çıktı. 8 Haziran’da piyasalardan 100 milyon dolara yakın para toplamayı hedeflediğini açıklayan girişimin hisseleri 2 Temmuz’da New York Menkul Kıymetler Borsası'nda “LMND” koduyla işlem görmeye başladı ve aynı gün 319 milyon dolar toplandı.

Lemonade’in başarısında B Corp olmasının etkisi de konuşuluyor. İzahnamede 2016 sonunda piyasaya sürüldüğünden bu yana brüt yazılan primin (GWP) 2017'de 9 milyon dolar seviyesinden 2019'da 116 milyon dolara yükseldiğini belirtildi. Yılın ilk üç ayı boyunca GWP 38 milyon dolardı. Şirket, 2018'de bir önceki yıl sonunda sayısı 100.000’e ulaşmış olan 425.000 ev sigortaladı. 

Lemonade, geleneksel finansal hizmetler sektörünü değiştirmeye çalışan fintech ürünleri arasında. Şirket, sigorta maliyetini azaltmak ve sigorta edinmeyi kolaylaştırmak için teknoloji, veri ve yapay zekadan yararlanıyor. Kiracıların veya ev sahiplerinin sigortalarını güvence altına almak için gerekli olan tek şey Lemonade yapay zeka robotu Maya ile hızlı bir sohbet gerçekleştirmek. Böylelikle Fintech, parasını mobil dünyadan yönetmeye alışkın olan milenyum kuşağına hitap ediyor. Lemonade’in müşteri tabanının yaklaşık %70'inin 35 yaşın altında olduğu ve %90'ının başka bir şirketten geçmediklerini söyledi.

Müşterilerinin %90'ının sigorta konusunda yeni olmalarının gelecekteki büyümenin itici gücü olacağına da dikkat çekti. Şirket izahnamede “Abonelik tabanlı modelimizi de göz önüne aldığımızda müşteri yolculuğu boyunca bir müşterinin sağlayacağı finansal değerin ilgili müşteriyi çekme maliyetimizin çok üzerinde olduğunu görüyoruz. Potansiyel müşterilerimizi sektördeki rakiplerimizden çok daha erken yakalayabilme yeteneğimizin ise bizi yatırımcılarımıza düzenli temettü verebilen bir şirket haline getireceğine inanıyoruz." Lemonade, üç yıl önce şirketten kira sigortası satın alan müşterilerin bugün %56 daha fazla harcama yaptığını da ekliyor.

Lemonade'in ortaya koyduğu model sektör için büyük bir farklılık yaratıyor. Şirketin büyümeye devam edebilmesi için daha fazla müşteri edinmesi, mevcut müşteri tabanıyla kapsamını genişletmesi ve yeni ürünler sunması gerekiyor, bunların hepsi de yatırım gerektiriyor. Ne zaman kârlı olacağına dair net bir zaman çizelgesi olmadan kamu piyasalarına girmesi de kendi başına bir risk oluşturuyor.

CrunchBase'e göre şirket, kuruluşundan bu yana 480 milyon dolarlık fon sağladı. Geçtiğimiz Nisan ayında Japon teknoloji şirketi SoftBank liderliğinde ve Allianz, General Catalyst gibi şirketlerin katılımındaki bir fonda 300 milyon dolar topladı. Bu, şirkete 2 milyar dolardan fazla bir değer kazandırdı. Lemonade, aldığı son sermaye artırımını o sırada ABD ve Avrupa'daki genişlemeyi hızlandırmak ve ürün gamını genişletmek için kullandığını söyledi.

SHARE: READ MORE

23 July

Efektif ve Başarılı: Arz Odaklı Çevre Aktivistliği

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Çevre ve iklim hareketi doğa dostu enerji kaynaklarının kullanımını yaygınlaştırmak ve fosil yakıtların kullanımını azaltmak için yıllardır hem teorik hem de pratik anlamda birçok argüman üretti. Harekete dair güncel olarak 2 somut şey söylenebilir. Birincisi, öyle ya da böyle aktivizm işe yarıyor ve somut sonuçlar alınmasını sağlıyor. İkincisi ise, fosil yakıtlardan yeşil enerjiye geçişte arz odaklı politika değişimlerinin savunuculuğunu yapmak daha efektif.
 
Divestment, yani yatırımı geri çekme olarak adlandırılan hareket, iklim aktivistlerinin çabalarıyla, üniversite kampüslerinden başladı. Sonrasında kamusal birçok kararda çevre kirliliği ya da küresel ısınmaya sebep olan yatırımların iptal olmasını, karar alıcıların kurumları yönetirken iklim hedefleriyle uyumu gözetmesini sağlayarak çevre karşıtı ürünlere arz üzerinden bir darbe vurdu. New York ve Londra gibi nüfuzlu yerel yönetimlerin bu konuda aldığı kararlar ve attıkları somut adımlar da yerel politikalarda nasıl fark yaratılabileceğinin önemli örnekleri oldu.
 
Aktivistler, akademisyenler hatta iş dünyasından Jeremy Grantham gibi insanlar, çözümün arz odaklı politikalarda olduğunu yıllardır söylüyor olsalar da yeşil ekonomi tartışmalarında bazı ekonomistlerin talep yönlü bir hareketi savunduğu biliniyor. Ancak arz odaklı aktivizmin verdiği sonuçlar ve bu yönde geliştirilen argümanlar, NYU öğretim üyesi iklim ekonomisti ve yazar Gernot Wagner’e göre kesin bir şekilde daha üstün.
 
Wagner, makalede talep odaklı politikaların neden çalışmayacağına dair birçok argüman sunuyor. Bunlardan birincisi, yani pratik argüman, hisse senedi piyasası dinamiklerinden kaynaklı olarak, karbon temelli üretim yapan şirketlerin doğal koşullarda kar etmeyi bırakmayacağı. Yeşile yönelik yatırımların artması, o hisseleri alacak yeni kişilerin varlığını azaltmayacağı için, bu şirketlerin yok olmasını sağlamayacak, aksine “günahkâr hisseler” olarak adlandırılan çevreye zararlı şirketlerin hisseleri, kısa vadede hissedarlara daha yüksek kazançlar getirecek. Mekanizmanın bu şekilde gerçekleştiğini destekleyen akademik makaleler, ufukta topyekün bir boykot görünmediği sürece günahkâr hisselerin kendine müşteri bulmaya devam edeceğini ortaya koyuyor.
 
Ekonomik teoriye bağlı açıklanan argümanın ise iki noktası var: Birincisi, bazı ülkeler talep etmese bile, diğerlerinin fosil yakıtlara bağımlılığının ve taleplerinin devam etmesi. İkincisi, gelecekte iklim politikalarının katılaşacak olmasını şirketlerin bir tehdit olarak algılaması sonucu, bugün ellerindeki imkanlarla olabildiğince çok fosil yakıt üretimi yapmaları, yani “Yeşil Paradoks”un gerçekleşmesi. Bu iki argüman birbirlerinden ayrı olsa da arza dayanan değişiklikler yapılmadığı sürece birbirlerini desteklemeye devam ederek bir kısır döngüye sebep olabilirler.
 
Teorideki başka bir argüman da yeşil yatırımın yaygınlaşmasının kaçınılmaz olması. Kısa vadede günahkâr hisseler kar getiriyor olsa da ekonomi ve iş dünyasındaki herkes uzun vadede iklim politikaların katılaşacağını biliyor. Karar alıcılar, lobiciler ve yatırımcılar bu politikalara geçişin yumuşak olmasını tercih etseler de eninde sonunda adapte olmaları gerektiklerinin farkındalar. Dolayısıyla talepten bağımsız olarak şirket politikalarını güncellemeleri gerektiğini bilerek hareket ediyorlar. Arza dayanan aktivizm de bunu daha iyi görmelerini sağlıyor. Hatta tecrübeli kurumsal yatırımcılar, Trump sonrası Amerika’da yeşil politikaların sistemde baskın olacağından o kadar eminler ki, sorumlu iklim stratejileri olan firmaları ödüllendirerek bu yeni dünya düzenini ve aktivizmi kabul ettiklerini herkese gösteriyorlar. Bunlarla birlikte, değişen piyasa koşullarının da bu noktada şirketlerin dönüşümünü kolaylaştıracağını söylemek yanlış olmaz: Zamanında doğal gaz fiyatlarının düşmesinin şirketlerin petrolden uzaklaşmasında etkili olduğunu unutmamak gerek. Exxon Mobil şirketinin doğalgazdan büyük kazançları olmasına rağmen, bugün yüklü bir karbon vergilendirmesini savunması da piyasanın dönüşümünün en güncel örneği.
 
Tüm bu argümanlar, arz odaklı aktivizmi savunmanın en önemli sebebini de destekliyor: politikacıların, fosil yakıt lobilerinden ve sektörel güç odaklarından bağımsız düşünülmemesi. Bu duruma örnek olarak ABD’de Demokrat Parti’nin enerji sektöründeki işçileri seçmen olarak görmesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin enerji sektörüyle ilgili iş odalarına ekonomik bağlılığı gösterilebilir. Ekonomik sistemlerin yenilenerek yeşile dönmesi ve istihdam ve karın yeşil ekonomi üzerinden üretilmesi ise, aktivistlerin politikacılardan asıl talebi. Ancak aktivistler, yenilikçi politikaların çoğunluk tarafından reddedilmesi ve kuşkuyla yaklaşılmasına alışıklar. Üstelik bu kuşkuculuk, yeni oluşan bir fenomen de değil: Machiavelli’nin ünlü siyaset stratejisi kitabı Prens’te yazdığı gibi, eski düzenin koruyucuları için yenilikçiler her zaman bir tehdit.
 
Arz odaklı aktivizmin başarılı olmasını sağlayan bir başka şey de hükümetlerin altyapı çalışmalarına başlamaya ancak bitirmemeye meyilli oluşları. “Arka bahçemde olmasın (NIMBY)” olarak bilinen davranış biçimi yerel toplulukların kendi hayatlarına dokunan yapı projelerine karşı çıkmalarını sağlayarak genellikle hükümetlerin ekmeğine bal sürüyor. Fakat ilk defa bu noktada devletin yavaşlığı ve arka bahçemde olmasıncılık, fosil yakıtlarını taşıyan boru hatlarının inşasını zorlaştırarak iklim hareketine fayda sağlıyor.
 
Son olarak da enerji yatırımlarının uzun vadeli yatırımlar olması yani hem inşa hem de kullanım süreçlerinin uzun dönemli olarak planlanması, arza odaklanmanın önemini gösteriyor. Örneğin, önceki dönemlerde kömür kullanımına yapılan büyük altyapı yatırımları nesiller boyu devam eden yoğun kömür üretiminin de yolunu açmış oldu. Yatırım projeleri, talepten bağımsız olarak uzun vade insan hayatına ve çevreye etki etmeye devam ediyor ve bunu engellemek de dolayısıyla ancak en baştan ve kökten bir karşıtlık ile mümkün.
 
Tüm bunların yanında, talep yönlü politikaların önemi arz odaklı aktivizm için yadsınamaz bir gerçek: karbon emisyonlarını masraflı ve temiz enerji kaynaklarını ucuz hale getirmek, şirket ve bireylerin tercihlerinde mutlaka belirleyici olacaktır. Ancak ana çözümün arzın kontrolünden geçtiğini kabul etmek de gerekli. Doğru politikaların hayata geçirilmesi kaçınılmaz olarak savunuculuğun arz tarafına odaklanmasını beraberinde getiriyor. Bu çerçevede fosil yakıt projelerini bitirmenin, doğru yolda iyi bir adım olduğu söylenebilir.
 
 

SHARE: READ MORE

14 July

Value Xd etki yatırımcılığına çığır açacak bir yenilik getiriyor

Tüm değer zincirini yeniden yorumlayan ve kapsayan analitik teknolojiye sahip en yeni ve benzersiz bulut tabanlı analitik platform Value Xd, Value Xd Impact'in lansmanını yaptı. Sürdürülebilir etki yatırımı için dünyanın ilk analitik ekosistemi olan Value Xd Impact, Sorumlu Yatırımcı Dijital Festivali’nde ilk kez kamuoyuna açıklandı.

Value Xd Kurucu ve İcra Kurulu Başkanı Dr. Armen Papazian, “2016 Paris İklim Anlaşması ve BM Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’ndan bu yana yatırımcılar için yatırımlarını bu yeni hedef ve amaçlarla hizalama sorumluluğu doğdu. Bunu başarmak için esnek ve verimli platformlara ihtiyaç duyuyorlar, bu yüzden etki yatırımına adanmış özel bir analitik ekosistem geliştirdik. Şimdi iklim değişikliğinin gelecek nesiller için etkilerini gözlemleme ve bunlara set çekmenin tam zamanı. Bu bağlamda Value Xd Impact anahtar görevi görebilir.” sözleriyle yeni platformun önemini anlattı.

Çığır açan bu yeni platform, yatırımcılara etkilerini sorumlu bir şekilde tasarlama fırsatı yaratan benzersiz modüller sağlamakta. En yaygın kullanılan analiz yazılımlarında, denklemler verinin arkasında konumlandığından temel bir mimari sorun yaratır. Value Xd’nin platformunda ise denklemler her zaman küresel olarak uygulanabilen ve paylaşılabilen evrensel soyut araçlar olarak verinin üstünde ve önünde yer almakta. Ayrıca, Value Xd platformundaki denklemler kodlayıcı tarafından icat edilen kısaltmalarla değil, her zaman matematiksel dilde yazılıyor. Bu da Value Xd Impact’i, sorumlu ve sürdürülebilir etki yatırımının sınırlarını aşma ve bir sonraki seviyeye taşımada iddialı bir konuma getiriyor.

Value Xd Impact, kullanıcıya önceden tasarlanmış çeşitli araçlar da sunmakta. Geleneksel ve yaygın olarak kullanılan araçların yanı sıra alan değeri optimizasyonu ile diğer emisyon hesaplayıcıları ve projektörleri gibi daha yenilikçi ve bütünsel araçlar da platforma dahil.

Value Xd kurucuları, COVID-19 ile birlikte çoktan başlamış olan dijital dönüşüm sürecinin yoğun olarak daha fazla tetiklenmesinin ise bu platformun önemini ve gelecekteki değerini artırdığını düşünüyorlar. Papazian’ın ifadesiyle; “Bu aşamayı çok özel kılan şey, dijital derinleşmeye bir mantra değişiminin eşlik etmesiyle yatırım felsefesi ve yaklaşımında radikal bir dönüşümün yaşanmasıdır. Çoğunlukla rekabete dayalı işleyen dünyamız değişmekte ve yerine aktörlerin iş birliğine daha açık olduğu yeni bir düzen gelmektedir.”

Papazian’a göre bu tutum değişikliği, iklim değişikliğine karşı küresel tepkimiz için kritik bir gereklilikti. “Bu yeni dönemde, teknoloji merkezi bir güven kanalı olmanın yanı sıra değer yaratma ve paylaşma için bir mihenk taşı haline geldi. Value Xd Impact, sürdürülebilir etki yatırımları için hem bir analitik ekosistem hem de küresel ölçekte analitik zekanın yaratılmasını ve paylaşılmasını kolaylaştıran ve geliştiren bir evren olarak tasarlanmıştır.”

Value Xd Impact’de sanal bir tur yapmak için bu linke tıklayabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

14 July

Sürdürülebilirlik uzmanları tarımsal değer zincirlerinde insan haklarını tartışıyor

Tarım endüstrisi içerisinde yer alan şirketler, operasyonlarında ve tedarik zincirlerinde insan haklarının gözetilmesinin sorumluluğuna sahip. Bu şirketlerin birçoğu karmaşık değer zincirlerinde faaliyet gösteriyor ve dolayısıyla önemli miktarda tarım arazisi ayak izine sahip. Bunun yanı sıra, bu şirketler genelde sosyal ve politik ortamları kırılgan olan, ve yargının yetersiz olduğu ülkeler de dahil olmak üzere dünya çapında büyük işverenler konumunda.
 
Yüz binlerce küçük ortağın katılımını sağlayan ve çiftçilere yönelik bir forum olan WBCSD sektör projesi, Küresel Tarımsal İttifak (the Global Agribusiness Alliance, GAA), iyi uygulama ve politikaların paylaşılması ve uygulanmasını kolaylaştırmakta. Bu motivasyon ile Haziran ayında, GAA, sektörden ve tedarik zincirinden konuşmacıların yer aldığı insan hakları üzerine bir panele ev sahipliği yaptı. Panelistler arasında Golden Agri-Resources, Philip Morris International, Nestlé, Bunge, Olam ve AB Sugar'dan katılımcılar yer aldı. Ayrıca panelde, GAA'nın, Birleşmiş Milletler İş ve İnsan Hakları Rehber İlkeleri'ni (UNGPs) uygulamaya koyarak tedarik zincirlerinde insan haklarını korumaya yardımcı olacak 'Tarımsal işletmelerde İnsan Haklarını Gözetme Kılavuzu' vurgulandı.
 
Bu panelden ve kılavuzlardan yola çıkarak sektörün insan hakları alanındaki performansını arttırmak için ana temalar aşağıdaki gibi özetlenebilir:
 
- Sektörler arası işbirliği:
Tarım ve gıda şirketleri, yoksulluk, sosyal normlar, arazi mülkiyeti ve bunlara ek olarak eğitime, sağlığa ve hukuka erişim gibi konuları ele almak için işçi sendikaları, yerel ve ulusal hükümetler ve tedarik zincirindeki paydaşlarla birlikte çalışmalı.
 
- Bağlama özgü yaklaşımlar:
Tarımsal bölgelerde yukarıda bahsedilen zorlukların temel nedenlerini farklı sosyal ve ekonomik karmaşıklıklar belirliyor. Bu sebeple, insan hakları ihlallerinin önlenmesi ve iyileştirilmesine yönelik yaklaşımlar da bağlama/yerele özgü olmalı. Fildişi Sahili'nde kakao sektöründe işe yarayan bir uygulama, farklı kültürel normlar ve düzenlemeleri olan Endonezya'daki palmiye sektöründe uygulanamaz.
 
- Tarım sektöründe en çarpıcı insan hakları sorunları:
Tarım sektöründe en çarpıcı olan insan hakları sorunları, çocuk işçiliği, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, ücret eşitsizliği, gelirler, çalışma koşulları, zorla çalıştırma ve sözleşme eksikliği gibi konuları içermekte.
 
- Sektör çapında beklentiler:
Uyumluluk ve iyileştirmede tutarlılığı sağlamak adına sektör genelinde insan haklarına saygı konusunda beklentiler ve caydırıcı mekanizmalar oluşturulmalı. Hükümetlerin ve iş dünyasındaki tüm aktörlerin insan hakları ihlallerine yönelik olarak birlikte ve sıfır toleranslı bir duruş sergilemesi gerekmekte.
 
- COVID-19'un Etkileri:
COVID-19'un insan hakları üzerindeki etkileri hala değerlendiriliyor, ancak pandeminin çocuk işçiliğinin ortadan kaldırılması ve göçmen işçi haklarının sağlanması yönündeki çabalara bir engel oluşturacağı endişesi bulunmakta.
 

SHARE: READ MORE

14 July

ÇSY endeksleri: Eski usül devam ediyor

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) endeksleri dünyası o kadar genişledi ve büyüdü ki endeksi olan tüm kurumlar bu oyunun içinde yer almak istiyor. Dow Jones'un ilk “Sürdürülebilirlik Endeksi”ni yayınlanmasından bu yana, 'sürdürülebilirlik' veya 'ÇSY' endekslerinin üretimi çoğaldı ve her şirkete göre borsada bir endeks bulmak mümkün hale geldi. Ancak, bu kadar çok ÇSY endeksi olması birbirine çok benzeyen yapıların oluşumuna sebebiyet verdi.

Geçmişte Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksi genel müdürü olan Dr. Tauni Lanier'in ÇSY endekslerinin ne kadar yenilikçi olduklarının araştırıldığı yazısından öne çıkan konuları aşağıda derledik.

Piyasanın şirketlerden beklentisinin değişim yaşadığı bir dönemdeyiz. Son birkaç yıldır ÇSY tabanlı fonlara talep sürekli artmakta. Küresel bir fon ağı olan Calastone tarafından hesaplanan verilere göre, ÇSY'nin uygulanabilir bir yatırım stratejisi olarak popülerliğini kanıtlıyor. Calastone'un ÇSY Fon Akışı Endeksi, son üç yılda ortalama 61,9 olarak gerçekleşmesi satın alma faaliyetlerinin satma faaliyetinden neredeyse 1,5 kat daha büyük olduğu anlamına geliyor. Piyasanın bu denli popüler olduğu bir ortamda ise oluşturulan ÇSY endekslerinin birbirlerinin karbon kopyaları olarak tek farklılıkların veri sağlayıcıların adları olması üzücü.

Pasif ürünlere olan talep oldukça “duyarlı” olunduğunun göstergesi. Morningstar'ın yakın tarihli bir raporuna göre, sürdürülebilirliğe yapılan sermaye girişi piyasaları canlandırıyor. Veriler, küresel olarak sürdürülebilir fonların 2020 yılının ilk çeyreğinde 45,6 milyar dolar sermaye girişi gördüğünü ve Covid-19'un yarattığı olumsuzluklardan etkili bir şekilde kaçındığını gösteriyor. ÇSY'ye yatırım yapmak finansal olarak oldukça mantıklı duruyor. Yine de ÇSY'ye yatırım yapmanın zorlayan tarafları var.

Lanier’e göre pasif yatırımcılar, çevre, şirket ve marka beklentileri ile uyumlu ve yenilikçi ürünleri talep etmeliler. Yatırımcıların yenilikçi ürünlere duyduğu ihtiyaç, endeksler tarafından kullanılan metodoloji için de geçerli. ÇSY endeksleri tarafından kullanılan verilerin hem eski hem de eksik oluşu ayrıca hataların bilinmemesi çok büyük sorun teşkil eder. Verilerin ayrıntılı bir düzeyde doğrulanamıyor oluşu ve verilerin yalnızca küçük bir yüzdesi güvence altında oluşu da buna eklenince bazı sorular ortaya çıkıyor: Endeks sağlayıcıların bir sonraki seviyeye geçme zamanı değil mi? Yeni teknolojileri kullanmak ve verilerden ve dolayısıyla metodolojiden daha fazlasını talep etmek mümkün değil mi? Sorunlar ve gözlemler göz önüne alındığında endeksleme alanının son 20 yılda daha iyi yol alması beklenirdi.

Öbür taraftan yatırımcılar gerçek etkiyi gösteren yenilikçi ürünler talep ediyorlar: Çevresel, sosyal ve yönetişime yönelik yani finansal olmayanlar bir şirketin esnekliği için finansal olandan daha önemli hale geldi. Ayrıca, yönetmeliklerin de artmasıyla endekslerin de etki göstermenin yanı sıra mevzuata uygun olması gerekliliği arttı. ÇSY liderleri olarak görülen şirketler, değişen iş ortamına yeni iş stratejileri geliştirerek topluma olumlu bir katkıda bulunarak, iklim değişikliği ve pandemi gibi büyük krizlere karşı gerçekten dirençli olmaları gerektiğinin farkında.

Endeks inovasyonunun daha fazla yatırımı teşvik edeceği, şirketlerin özellikle dış paydaşları nezdinde gösterecekleri performansın norm olduğu bir senaryoda, toplumun ve çevrenin daha iyi olacağı bir dünya hayal etmek mümkün.

SHARE: READ MORE

14 July

Aviva Investors iklim dönüşümü için yeni bir sermaye fonu oluşturdu

Aviva Grubu’nun küresel varlık yönetim şirketi Aviva Investors, küresel sıcaklıkların yükselmesinin karşısında giderek önem kazanan düşük karbon ekonomisine geçişi desteklemek için ikinci sermaye fonunu piyasaya sürdü.

Aviva Investors İklim Dönüşümü Küresel Sermaye Fonu, küresel sermaye piyasalarından daha iyi performans göstermeyi hedefliyor. Fon, portföy yöneticisi Jaime Ramos Martin tarafından yönetilecek. Yeni fon, Ağustos 2019'da piyasaya sürüldükten sonraki altı ay içinde yönetim altındaki varlıkları 1 milyar Avronun üzerine çıkan Aviva Investors İklim Dönüşümü Avrupa Sermaye Fonu'nu takiben piyasaya sürüldü.

Fon, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması ve adaptasyonuna yönelik mal ve hizmetlerden maddi gelir elde eden veya iş stratejilerini düşük karbonlu bir dünya senaryosuna göre hizalayan şirketlere yatırım yapan küresel şirketleri hedefleyen uzun vadeli bir yatırım yaklaşımına sahip olacak. Kömür, geleneksel olmayan fosil yakıtlar, Arktik petrol ve gaz üretimi veya termal kömür elektrik üretimine maruz kalan hisse senetlerine yatırım yapmayacak. Petrol, gaz veya gaz yakıtlı enerji üreten şirketlerin ise fona açılımı sınırlı tutulacak. Bunlara ek olarak firmanın 27 güçlü küresel sorumlu yatırım uzmanının ve 40'ın üzerinde hisse senedi yatırım uzmanının fikirlerini ve analizlerini birbirine bağlayan, oldukça entegre bir yatırım yaklaşımı ile müşteriler için güçlü bir performans sunulmaya çalışılacak.

Aviva Investors Hisse Senetleri Baş Yatırım Sorumlusu David Cumming yeni fonla ilgili şu yorumları yaptı: “İklim ile ilgili risklerin ele alınması kritik önem taşımaktadır. Bu konu varlık yöneticileri için mutlak bir gereklilik ve yatırımcılarımız için kilit bir ÇSY odağı. Geçen yıl İklim Dönüşümü Avrupa Sermaye Fonu'nu başlatmamızdan bu yana, bu tür yatırım odaklı çözümlerle ilgili müşterilerden büyük ilgi gördük. Yatırım ekiplerimiz ve iklim uzmanlarımızın iş birliği içinde yürüttüğü beyin fırtınası sayesinde, bu sektöre odaklanmamızın iklim değişikliğiyle mücadelede bize etkili bir avantaj sağlamasını bekliyoruz.”

Piyasaların iklim değişikliğinin sonuçlarına ve bu değişimin önüne geçmek için alınması gereken tedbirlere doğru finansal değerler biçmediğini söyleyen Aviva Investors İklim Dönüşümü Küresel Sermaye Fonu Portföy Müdürü Jaime Ramos Martin, bu eksikliğin Aviva Investors için “olumlu iklim riski yönetimi yoluyla müşterilere üstün yatırım performansı ve sürdürülebilir sonuçlar sunmak adına güçlü bir fırsat” yarattığını düşünüyor.

SHARE: READ MORE

14 July

Alman kurumsal yatırımcıların %80'i artık ÇSY stratejilerini kullanıyor

Union Investment'ın araştırmasına göre, Alman kurumsal yatırımcılarının yüzde sekseni çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) yatırım stratejilerini kullanıyor.

Almanya'da, yüzde 12'si emeklilik fonu olan 166 kurumsal yatırımcı ile yapılan ankete göre, ÇSY'yi yatırım stratejilerine dahil eden yatırımcıların sayısı 2015’ten 2019’a yüzde 60'tan yüzde 72'ye yükseldi. Ankete göre, yatırımcıların sürdürülebilir yatırımlarla ilgili bilgileri de artmış. Beş yıl önce, yatırımcıların sadece yüzde 38'i konuyla ilgili bilgisini “iyi” ya da “çok iyi” olarak değerlendirirken, günümüzde bu oran yüzde 60'a yükselmiş. Sürdürülebilir yatırımlarından memnun olan yatırımcıların oranı da önemli ölçüde artarak yüzde 43'ten yüzde 56'ya yükselmiş.

Sürdürülebilirlik stratejileri uygulayan kurumsal yatırımcıların sahip olduğu varlıkların yarısından fazlası (yüzde 56) çevresel, sosyal, etik ve yönetişim kriterlerine göre yatırım yapmakta. Bu oran özellikle kilise örgütleri ve hayır kurumları arasında yüksek (yüzde 75). Ancak, sigorta şirketleri de yüzde 66 ile bu yüksek oranı takip ediyor.

Sürdürülebilir yatırımların seçilmesinde en yaygın yöntemlerden biri hariç tutma/dışarıda bırakma yöntemi ve bu yöntem yatırımcıların yüzde 92'si tarafından kullanılıyor. Ancak aynı zamanda, katılımcıların dörtte üçü (yüzde 74), sürdürülebilir bir işletmeye dönüşmeyi planlayan ancak bu süreci henüz tamamlamamış olan portföyleri hariç tutmayı doğru bulmuyor.

Yatırımcıların büyük çoğunluğu, sürdürülebilir yatırım stratejilerinin öneminin gelecekte de artmaya devam edeceğine inanmakta. Ankete katılanların yüzde 83'ü önümüzdeki 12 ay içinde ÇSY yatırımlarının hacminde güçlü ya da çok güçlü bir artış bekliyor. Bu oran geçen yıla göre 14 puan yüksek.

SHARE: READ MORE

9 July

Eşitsizlikler ve COVID-19 pandemisi birbirini nasıl etkiliyor?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Açıklanan COVID-19 ölümlerinin yaklaşık yarısı (%46) üç ülkede gerçekleşti (ABD, Brezilya ve Meksika), ancak bu ülkeler dünya nüfusunun yalnızca %8,6’sını oluşturuyor. Aynı zamanda bu ülkeler çok yüksek düzeyde gelir ve servet eşitsizliğine sahip. Dünya Bankası, son yıllardaki Gini katsayılarını ABD'de 41,4, Brezilya'da 53,5 ve Meksika'da 45,9 olarak belirtiyor (bu ölçekte 100 değeri mutlak eşitsizliği, sıfır ise tamamen eşit bir dağılımı ifade ediyor).

Ekonomik kalkınma ve yoksullukla mücadele konusunda dünyanın önde gelen uzmanlarından Jeffrey D. Sachs, yeni yayımlanan yazısında bir ülkedeki eşitsizlik seviyesinin COVID-19’la mücadeleyi nasıl şekillendirdiğine ışık tutuyor. Sachs, bir ülkenin COVID-19 ölüm oranının çeşitli faktörler tarafından belirlendiğini belirtiyor: siyasi liderliğin niteliği, hükümet tepkisinin tutarlılığı, hastane yataklarının sayısı, uluslararası seyahatin büyüklüğü ve nüfusun yaş yapısı. Ancak daha önemli bir yapısal özellik bu faktörlerin rolünü şekillendiriyor: ülkenin gelir ve servet dağılımı.

Yüksek gelir eşitsizliği birçok farklı yönden sosyal bir felaket yaratıyor. Örneğin, büyük bir yankı uyandıran The Inner Level kitabındaki araştırmaya göre, eşitsizliğin artması genel sağlık koşullarını negatif bir şekilde etkiliyor, bu da COVID-19 ölümlerine karşı savunmasızlığı önemli ölçüde artırıyor.

Bununla birlikte yüksek seviyedeki eşitsizlik; daha düşük sosyal uyuma, daha az sosyal güvene ve daha fazla politik kutuplaşmaya yol açıyor. Bunların hepsi hükümetlerin sıkı kontrol önlemleri alma yeteneğini ve hızını olumsuz yönde etkiliyor. Daha yüksek eşitsizlik, düşük gelirli çalışanların daha büyük bir kısmının enfeksiyon riskine rağmen günlük yaşamlarına devam etmek zorunda oldukları anlamına geliyor. Aynı zamanda kalabalık alanlarda yaşayan ve bu nedenle güvenli bir şekilde barınamayan daha fazla insan olduğuna da işaret ediyor.

Yüksek düzeydeki eşitsizliğin COVID-19 ölümleri üzerindeki önemli etkisinin yanı sıra, COVID-19 pandemisiyle birlikte ortaya çıkan kriz, ülkelerin eşitsizlik seviyelerinin daha da artmasına neden olabilir. Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz, geçen hafta yayımlanan yazısında eşitsizliklerin bu süreçte neden artacağını ve öncelikli olarak hangi önlemlerin alınması gerektiğini açıklıyor.

Pandeminin gidişatı ve buna yönelik politika tepkilerinin belirsizliğinden ötürü tedbirli davranan şirketlerin ve hanehalklarının bilançolarının ve gelirlerinin zayıflaması, harcamaların da düşeceğine işaret ediyor. Aynı zamanda virüs, yakın insan teması içeren aktiviteler üzerine de vergi eklenmesine benzer bir etki yaratıyor. Bu nedenle tüketim ve üretim modellerinde büyük değişiklikler gerçekleşmeye devam edecek ve bu da daha geniş bir yapısal dönüşüm getirecek.

Stiglitz, hem iktisat teorisi hem de tarihten bildiğimiz kadarıyla piyasaların kendi başına böyle bir dönüşümü yönetmeye uygun olmadığını vurguluyor, özellikle bu değişimlerin ne kadar ani meydana geldiğini göz önüne aldığımızda. Havaalanı çalışanlarını Zoom teknisyenlerine dönüştürmenin kolay bir yolu bulunmuyor, zira bunu gerçekleştirebilsek bile şu anda genişleyen sektörler yerlerini aldıkları sektörlere kıyasla daha az işgücü gerektiriyor.

Bu durum eşitsizliğin daha da artmasına neden olacak: Makineler, virüsten etkilenmediği için bu süreçte işverenler için daha çekici hale gelecek, özellikle nispeten daha vasıfsız işgücünün yer aldığı, taşeron işçilerin yoğunlukta olduğu sektörlerde. Dahası, düşük gelirli insanların diğerlerine kıyasla gelirlerinin daha büyük bir kısmını temel mal ve hizmetlere harcamaları gerektiğinden, otomasyondan kaynaklanan eşitsizlikteki herhangi bir artış tüketimde bir azaltma getirecek.

Eşitsizliğin böylesine kritik bir rol oynadığı bu süreçte salgının neden olduğu ekonomik durgunluktan hızla geri çıkılması umutları hızla azalırken politika yapıcıların sürdürülebilir bir iyileşme sağlamak için neyi önceliklendireceklerini iyi seçmeleri gerekiyor. Stiglitz, en acil şekilde ele alınması gereken politika önceliklerinin krizin başından beri açık bir şekilde belliyken bunların zor seçimler olduğunu ve güçlü bir siyasi irade gerektirdiğini belirtiyor.

Öncelikle, sağlık acil durumunun ele alınması gerekiyor (örneğin, kişisel koruyucu ekipman ve hastane kapasitesinin yeterli tedariği sağlanarak), çünkü virüsün yayılması durdurulana kadar ekonomik iyileşme sağlanamaz. Bununla birlikte Stiglitz, politikaların en muhtaç durumda olanları korumasının, gereksiz iflasları önlemek için likidite sağlamasının ve işçiler ile firmalar arasındaki bağlantıları sürdürmesinin hızlı bir iyileşme için kilit faktörler olduğuna dikkat çekiyor.

Ancak önceliklendirilen bu temel gereklilikler doğrultusunda bile yapılması gereken zor seçimler var. Stiglitz, krizden önce halihazırda düşüşte olan şirketlerin mali destek sağlanarak kurtarılmaması gerektiğini, bunun ancak “zombiler” ortaya çıkararak nihayetinde dinamizmi ve büyümeyi sınırlandıracağını söylüyor.

Öte yandan COVID-19'un yarattığı etkilerin uzun vadede bizimle olacağı göz önüne alındığında, yapılan harcamaların önceliklerimizi yansıtmasını sağlamak için vaktimiz var. Pandemi ortaya çıktığında birçok toplum sosyal ve ekonomik eşitsizliklerin yanı sıra yetersiz sağlık standartlarına sahipti, ayrıca pek çok ülke de ekolojik olarak yıkıcı bir şekilde fosil yakıtlara bağımlıydı.

Şu an ise hükümet harcamaları büyük ölçüde zincirlerinden kurtulmuş haldeyken toplumdaki bireyler yardım alan şirketlerin sosyal ve ırksal adalete katkıda bulunmalarını, sağlığı iyileştirmelerini ve daha çevreci, daha bilgiye dayalı bir ekonomiye geçiş yapmalarını talep etme hakkına sahip. Stiglitz’e göre bu değerler yalnızca kamu parasını nasıl tahsis ettiğimize değil, aynı zamanda bu paranın tahsis edildiği kişilerin koşullarına da yansıtılmalı.

Stiglitz ve arkadaşlarının son zamanlarda yaptıkları bir araştırmada dikkat çektikleri gibi iyileşme süreci, doğru bir şekilde yönlendirilmiş kamu harcamaları, özellikle yeşil dönüşüm için yapılan yatırımlar için uygun bir zaman olabilir. Zira bu yatırımlar işgücü yoğunluklu olduklarından yükselen işsizlik sorununun çözülmesine yardımcı oluyorlar. Bu noktada Stiglitz, ülkelerin krizleri ve eşitsizlikleri daha iyi yöneten toplumlar haline gelebilmeleri, en azından bu ideale yaklaşmaları için sürdürülebilir iyileşme programlarını benimsemelerinin hiçbir ekonomik engeli bulunmadığını vurguluyor. Bu dönemde daha sürdürülebilir sistemler inşa edilmesine yönelik taleplerin arttığı da göz önüne alındığında geriye hükümetlerin ve yetkili kuruluşların bu çağrıları dinleyerek herkes için daha iyi bir dünya yaratmak için harekete geçmesi kalıyor.

SHARE: READ MORE

9 July

“Antroposekte”: Pandemi vahşi yaşamı incelemek için eşsiz bir yol sağlıyor

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisiyle birlikte dünyanın pek çok yerinde birçok insan evlerine kapanmışken hayvanlar boş ve sessiz sokakları geri alıyor. Bu ayın başlarında hayvan kontrol memurları San Francisco şehir merkezinde bir dağ aslanı yakaladı. İtalya ve İspanya'da yaban domuzları geri geldi, İsrail’de kazlar havaalanında yürüyor, İstanbul’da ise yunuslar boğaza geri döndü!

Modern tarihte eşi görülmemiş bu durum, bilim için eşsiz bir fırsat sunuyor. Geçen hafta bir grup araştırmacı, bu döneme “antroposekte” (anthropause) adını verdi. İnsan faaliyetlerinin iklim ve çevre üzerindeki baskın etkisine işaret eden antroposen dönemine gönderme yapan bu terim, “modern insan faaliyetlerinin, özellikle de seyahatin önemli ölçüde küresel olarak yavaşlaması”na işaret ediyor.

Nature Ecology & Evolution dergisinde yayımlanan araştırmanın yazarlarından Christian Rutz, inanılmaz bir araştırma fırsatı ortaya çıkaran bu şartların ciddi bir trajedinin sonucu olduğuna dikkat çekiyor. Öte yandan bu durumun insanların ve vahşi yaşamın nasıl etkileşimde bulunduğuna dair daha fazla bilgi edinebilmemiz için kaçırılmayacak bir fırsat olduğunu da ekliyor.

Tarihsel olarak bu ilişkinin incelenmesi pek kolay olmadı. Araştırmacılar, hayvanların korunan ve korunmayan bölgelerde veya kentsel ve kırsal çevrelerde nasıl farklı davrandığını çalışmayı başarabildiler. “Ancak bu yaklaşımların hepsiyle ilgili sorun genellikle çok az sayıda yaşam alanına atıfta bulunmaları” diyor Rutz. “Antroposekteye geldiğimizde ise insan faaliyetlerinin küresel olarak yavaşlamasıyla birlikte bu faaliyetlerin coğrafi bölgeler, ekosistemler ve daha da önemlisi türler üzerindeki etkilerini anlamak için çok değerli inceleme alanlarına sahip olduk.”

Makalenin yazarlarından Martin Wikelski, birçok hayvanın insanlardan uzakta ormanda yaşadığını düşündüğümüzü ancak hayvanların bir şekilde tekrar şehirlere girdiğini belirtiyor ve ekliyor: “Bu genetik değil, kültürel bir değişiklikten kaynaklanıyor.” Yani bu hayvanlar yavaş yavaş şehir hayatına alışmıyor. Örneğin; eğer bazı yunuslar için boğazda yüzmek daha iyi beslenerek eş bulmaları için daha çok enerji sağlıyor olsaydı, bu davranış daha fazla yavrulamalarına yardımcı olarak şehre yaklaşma cesaretini kodlayan genetiğin yavrulara da aktarılmasına yol açabilirdi. Yani nesilden nesile, bir tür şehir yaşamına uyum sağlanırdı.

Ancak antroposektede yaşanan davranışsal değişiklikler genetik olamayacak kadar hızlı bir şekilde gerçekleşti. Bunun yerine bu değişiklikler, bireyler veya hayvan grupları tarafından yapılan seçimlerden kaynaklanıyor olabilir. “Kişiliklerin farklı olduğunu görüyorsunuz,” diyor Wikelski. “İçinde bulunduğumuz dönem belli kişiliklere sahip hayvanların şehirlere girmesi için bir seleksiyon olabilir ve bu onların kültürleri aracılığıyla yayılabilir.”

Bilim insanları bu kadar hızlı ve çarpıcı davranış değişimlerini gittikçe gelişen izleme ekipmanları sayesinde takip edebiliyorlar. İzleme araçları bir hayvanın hareketinin haritalanmasında yardımcı oluyor. Bazı araçlarda telefonunuzu oynatarak bir oyunu kontrol etmenizi sağlayan sensörlere benzer eylemsizlik ölçüm birimleri (IMU) bulunuyor. Bu, araştırmacıların vahşi bir hayvanın aniden hızlanıp hızlanmadığını belirlemesine izin vererek hayvanın ürkmüş olabileceğini anlamaya yardımcı oluyor. Daha da gelişmiş bir izleme cihazı, hayvanların kalp atış hızını tespit edebiliyor veya akranlarıyla olan etkileşimlerini bir mikrofonla dinleyebiliyor.

Antroposekte sırasında araştırmacılar, hayvan davranışını izleyen bu verilerle insan davranışını, özellikle trafiği izleyen verileri bir araya getirebilir ve bir türün yokluğumuzdan yararlanıp yararlanmadığını ya da yaban hayatında her şeyin normal devam edip etmediğini anlamamıza yardımcı olabilirler. Antroposekte devam edip nihayetinde sona yaklaştıkça bilim insanları bir türün nasıl adapte olduğunu izleyebilecek ve pandemi olmasa çözülmesi imkansız olan soruları cevaplayabilecekler.

Araştırmacılar yıllardır bu bilmeceleri çözmeye çalışıyorlar: Hayvanlar inşa ettiğimiz yapılardan (yollar, binalar ve diğer altyapılar) mı yoksa bizden mi korkuyorlar? Makalenin yazarlarından Max Planck Hayvan Davranışları Enstitüsü üyesi Matthias-Claudio Loretto, birdenbire birçok bölgede insanların olmaması sonucunda eğer hayvanlar bu alanları ziyaret etmeye başlamışlarsa bu durumun hayvanların “açık bir şekilde insanlardan korktuklarını” gösterdiğini belirtiyor.

Diğer yandan, belli bir tür son birkaç ay içinde insanlar yokken bile nüfuslu bir bölgeye girmediyse, bu onları uzak tutanın inşa ettiğimiz çevre olduğuna işaret edebilir. Ancak koruma biyologları, bir alanda dolaşan türlere bakabilir ve seyahat ettikleri yolları izleyebilirler.

Bu bilmece, özellikle hareket kısıtlamalarının katı olmadığı kentsel yerlerde daha da karmaşık hale geliyor. Örneğin bir şehirde insanlar yürüyüşe çıkmaya devam ediyorsa hayvanlar bu yüzden kamusal alanlardan kaçınıyor fakat insanlara tamamen kapalı yerlerde ortaya çıkıyor olabilirler. Ya da bazı şehirlerde araba kullanımı kısıtlanmışken diğerlerinde böyle bir önlem alınmadığından araştırmacılar farklı alanlardaki türlerin nasıl adapte olduğunu görmek için hem trafikten hem de hayvanlardan toplanan verilere bakabilirler.

Antroposekte, bilim insanlarına hayvanların inşa edilmiş ortamlarda nasıl hareket ettiğini incelemek için eşsiz bir fırsat sağlıyor; bu bilgi, hayvanlara güvenli geçiş yolları sağlamak için kentsel alanlarda değişiklikler yapılmasını sağlayabilir. Örneğin, inşa edilen bir otoyolun bir türün yaşam alanını ve nüfusunu ikiye böldüğünü öğrenirsek, genetik çeşitliliği teşvik etmek için onları tekrar birleştirebiliriz. Wikelski, “Yöneticilerin hayvanlara nereye gideceklerini söylemeleri iyi bir şey değil” diyor. “Hayvanlar bize nereye gitmeleri gerektiğini, nereye gitmek istediklerini söylemeli. Bu nedenle ihtiyacımız olan şey hayvanlara göre karar verilmiş geçiş koridorları.”

Tüm bunlara karşın her hayvan türünün çevrede daha az insan olmasının yarattığı özgürlükten fayda görmediğini de belirtmek gerekiyor. Aralarında çakal, sıçan ve yaban domuzunun da bulunduğu birçok hayvan şehir sokaklarında rahatça hareket edebilir ve istedikleri yiyecekleri alabilirler. Ama San Francisco şehir merkezinde bir dağ aslanı için hiçbir şey bulunmuyor, onların ihtiyaç duyduğu besinler şehrin güneyinde engebeli bölgelerde kalıyor.

Yine de antroposekte bilim insanlarına hayvan davranışlarını incelemek için benzeri görülmemiş bir fırsat sağlıyor ve bilim insanları bu konuda vatandaşlardan da yardım alıyor. Bu bahar, Kaliforniya Bilim Akademisi tarafından yıllık olarak düzenlenen Şehir Doğa Mücadelesi (City Nature Challenge), şehirde yaşayan insanlardan fotoğraf çekerek ve iNaturalist uygulamasına yükleyerek arka bahçelerinde ve mahallelerindeki biyoçeşitliliği belgelemelerini istedi. 40.000'den fazla kişi 815.000 yaban hayatı gözlemi gerçekleştirdi.

Bu fikrin arkasında insanların doğayla bağ kurmalarını sağlamak yatıyor, özellikle de uzun süre evde kalınan bugünlerde. Ancak bir sonraki adım bu verileri bilim, koruma, planlama ve yönetim için kullanmak. Tüm veriler herkesin kullanımına açık, yani İNaturalist ile vahşi yaşamı izleyerek birbirimizden uzak olduğumuz eşi görülmemiş antroposekte esnasında bilim insanlarına bir fikir verebilmek mümkün.

SHARE: READ MORE

9 July

Yaban hayvan ticareti ve tekstil endüstrisi

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İnsanlarda eskiye kıyasla daha sık görülmeye başlanan bulaşıcı hastalıkların dörtte üçünün yaban hayat kaynaklı olduğu tahmin ediliyor. 2020 yılında karşı karşıya kaldığımız COVID-19 ve daha önceki yıllarda karşılaştığımız SARS ve Ebola’nın da yaban hayatla etkileşimden kaynaklanan bulaşıcı hastalıklar olduğu tahmin ediliyor. Bu tartışmalar yaban hayvan tüketimi ve toplum sağlığına olan etkilerini sıklıkla gündeme geliyor.

Yaban hayvanlarının doğal yaşam alanlarının tahribatı ile insanlarla yakın etkileşime girmeleri ve yaban hayvan pazarlarıyla birlikte bu hayvanların tüketimi, salgın hastalıkların oluşumunu daha da mümkün hale getiriyor. Koronavirüsün Çin’deki bir hayvan pazarından kaynaklandığı öngörüleri üzerine Çin ve Vietnam’da bu pazarlar yasaklanmış durumda. Diğer ülkelerdeki bazı liderler ve karar mercileri ise yaban hayvan pazarlarının tüm dünyada yasaklanması gerektiğini dile getiriyor.

Yaban hayvan pazarlarının yasaklanması, salgın hastalıkların yayılmasını önlemek ve yaban hayvan ticaretini engellemek için kesin çözüm olarak görülse de yaban hayvan ticaretine olan talebin azaltılmasına yönelik çalışmaların da yapılması gerektiğini gösteriyor. Aksi takdirde azalmayan yaban hayvan talebi bu ticaretin yasadışı yollarla yapılmaya devam edilmesine neden olabilir. Yasadışı devam edecek yaban hayvan ticareti ise toplum sağlığını tehlikeye atacak daha ciddi sorunlara yol açabilir. Yaban hayvanlara olan talep yalnızca et tüketimi için değil aynı zamanda özellikle yüksek gelir sahibi olan ülkelerde moda endüstrisinde de sıklıkla tercih ediliyor.

Yaban hayvan ticareti çoğunlukla yasal yollardan gerçekleştiriliyor

Dünyada yasal veya yasadışı yollarla yapılan yaban hayvan ticareti her yıl milyarlarca hayvanı etkiliyor. Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP)’nın verilerine göre yaban hayvan ticareti her yıl 300 milyar dolar değerinde seyrediyor. Bir sivil toplum kuruluşu olan TRAFFIC’in verilerine göre ise her yıl yasadışı olarak gerçekleştiren yaban hayvan ticareti 19 milyar dolar değerinde.

Yaban hayvan ticareti konusundaki önyargı ve varsayımlar, yaban hayvan tüketiminde asıl talebi yaratan sebeplerin göz ardı edilerek politikaların kimlerin egzotik hayvan tükettiği ya da avladığı gibi konular üzerinden varsayımlar oluşmasına sebep oluyor. Göz ardı edilen sebeplerden biri olarak özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki yaban hayvan talebini hesaba katmak gerekiyor. Yaban hayvanların derileri kullanılarak üretilen birçok ürün özellikle de batı ülkelerindeki tüketicilere moda endüstrisinde ön plana çıkıyor.

Medya algısı yaban hayvan ticaretini önlemede oldukça önemli

2017 yılında gerçekleştirilen çalışmaya göre, Amerika Birleşik Devletleri 2000-2015 yılları arasında 5 milyondan fazla yaban hayvan sevkiyatı gerçekleştirdi. Sevkiyat edilen hayvanlar arasında egzotik evcil hayvan olarak satın alınan memeliler, kuşlar, balıklar ve sürüngenler gibi birçok hayvan türü bulunuyor.

Yaban hayvan ticaretini artıran tüketim alışkanlıkları kültür, sosyal değerler, sınıf ve cinsiyete göre toplumdan topluma değişkenlik gösterebiliyor ancak özellikle lüks giyimde hayvan derisi kullanımı dünyanın birçok bölgesinde moda olarak görülebiliyor. Öte yandan televizyon ve pazarlama dünyası da kullandığımız birçok üründe yaban hayvan kullanımını normalleştirmede etkili olabiliyor. Örneğin özellikle kadınlara ‘gençliğin formülü’ olarak pazarlanan kremlerde köpek balığından üretilen yağlar bulunuyor. Aynı şekilde pangoniller laktasyon probleminde kullanılmak üzere pazarlanıyor. Avcılık yapan kişiler ise yine medyada katledilmiş aslan, fil gibi hayvanlarla fotoğraflanarak güç ve maskülenliğin bir göstergesi olarak meşrulaştırılabiliyor.

Yaban hayvan ticareti sorununu temelde çözmek için sebeplerinin de medyada doğru şekilde yayınlanması büyük önem taşıyor. Fildişi için katledilen fillerle ilgili haberler medyada sıklıkla bahsedilirken özellikle yüksek gelirli sınıfların yaşadığı Batı toplumlarında yaban hayvan kullanılan ürünler yasal olarak pazarlanmaya devam ediyor. Özellikle Instagram gibi sosyal medya kanallarında bu tarz ürünlerin pazarlandığını görmek mümkün. Bu anlamda moda endüstrisi için faaliyete geçirilen yaban hayvan ticaretini arka planda tutmak, bu ticarete talebi arttıran asıl sebepleri gözardı etmeye sebep oluyor.

Tekstil endüstrisinde yaban hayvan kullanımını gözardı etmemek gerekiyor

Asyalıların yaban hayvan eti tüketimini konuşurken diğer sebepleri gözardı etmemek adına Batı dünyası moda endüstrisindeki yaban hayvan kullanımını da dikkate almak gerekiyor. Yaban hayvan ticaretine bir son verilmek isteniyorsa, bu durum ancak tüketim talebinin tüm dünyada azalmasıyla birlikte mümkün olabilir.

Bazı tekstil firmaları Hayvanlara Etik Muamele için Mücadele Edenler (PETA) gibi kurumların hayvan ticaretinin durdurulmasına dair çağrılarına olumlu olarak yanıt veriyor. PETA 2020 yılında sonlandırdığı kampanyasını 30 yıl boyunca devam ettirmiş ve ‘’Kürk giymektense çıplak kalırım.’’ Sloganıyla hayvan ticaretine dur demişti.

Her ne kadar endüstride yaban hayvan ticaretine olan talebi azaltacak bazı olumlu gelişmeler yaşanmış olsa da tekstil endüstrisinin katedeceği bir hayli yol var. McKinsey şirketinin araştırmalarına göre de gelişmelere rağmen tüm endüstri çevre bilinci ve sorumluluğuyla hareket etmiyor. Ancak yetişen yeni neslin tüketim alışkanlıklarıyla birlikte tekstil endüstrisinde de beklenen değişim mümkün olabilir.

Şimdilerde hayvan refahı savunucuları, tekstil endüstrisinde kullanılan hayvan derileri ve yünlerinin yasaklanmasına dair çalışmalarını sürdürüyor. Bu çalışmalar sonucu Chanel, Nine West, Victoria Beckham gibi bazı markalar egzotik hayvan kullanımını durdurduğunu açıkladı.

Markaların kullandığı deri, tüy ve yünlerin çoğunlukla bu hayvanları yetiştiren fabrika çiftliklerinden yasal yollarla ticaretinin yapıldığı biliniyor fakat bu türler çoğunlukla bu fabrika çiftliklerine gelmeden önce yasadışı yollarla avlanıyor. Böylelikle yasal ticaretinin yapılmasıyla birlikte yaban hayvan ticareti meşrulaştırılmış oluyor. Bu sebeple yasal yaptırımların da hayvan ticaretini önleyecek ve hayvan haklarını koruyacak nitelikte düzenlenmesi büyük önem taşıyor.

Moda endüstrisinde kullanılan materyallerin daha iyi denetiminin yapılacağı kontrol mekanizmalarını sağlamak da bir diğer çözüm olarak karşımıza çıkıyor. Günümüzde ürünleri başlangıçtan tüketime kadar izleyen sistemler deniz ürünleri ticaretinde sıklıkla kullanılıyor, böylelikle son tüketici için de şeffaflık ve güven sağlanmış oluyor. Tekstil endüstrisinde de buna benzer sistemlerin hayata geçirilmesi tedarik zincirlerini daha şeffaf hale getirerek güveni sağlayabilir, yaban hayvan ticaretini önleme konusunda güvence oluşturabilir.

Değişen tüketim tercihleri istenen değişimi sağlayabilir

Yaban hayvan ticaretini önlemek için uygulanacak yasal önlemlerin yanı sıra, tüketicileri tüketim tercihlerinin sonuçları hakkında bilgilendirmek gerekiyor. Kullandıkları ürünlerin zararlı etkilerini görmek, tüketicileri yaban hayvan kullanılmayan alternatif ürünlere yönlendirebilir. Böylelikle yaban hayvan ticaretine olan talep azalabilir ve çoğunlukla temel sebep olarak gözardı edilen tekstil endüstrisinde de gerekli değişim sağlanabilir.

Yaban hayvan ticaretini durdurmak amacıyla hayata geçirilen kampanyalar, bu konudaki varsayım ve önyargıları kırmak için önemli bir araç olurken aynı zamanda toplumda hayvan ticareti karşıtı toplu hareketi de teşvik edebilir. Markaların ve tasarımcıların yaban hayvan kullanımını bırakmaları ve bu ticaretin oluşturabileceği zararları duyurmak için öncülük etmeleri tüketicilerdeki davranış değişimlerini hızlandırabilir ve sürdürülebilir tüketimi mümkün kılabilir.

SHARE: READ MORE

9 July

Rainforest Alliance, yeni sertifikasıyla etik üreticilerin iklim duyarlı olmasını hedefliyor

Bu haberi 2 dakikada okuyabilirsiniz.

Rainforest Alliance (Yağmur Ormanları Birliği) sertifikası güncellenerek iklim değişikliğine uyum, ormanların korunması ve sosyal risklerin saptanması konularında çiftçilere yardım etmek için teknolojiyi kullanmayı hedefliyor. Rainforest Alliance ve UTZ sertifikaları 2018 yılında birleştirilmiş ve kahve, çay, kakao, muz gibi farklı ürünlerde birçok markaya etik üretim sertifikasyonu sağlamaya başlamıştı.

Günümüzde 2 milyondan fazla üretici Rainforest Alliance düzenlemelerini kullanarak ürettikleri ürünün üreticiden tüketiciye izlenebilmesini sağlıyor. Bu sertifikayı kullanan şirketler arasında Nestle, Unilever, Hershey Co, Walmart, Dole ve Chiquita gibi dünyaca tanınmış markalar da yer alıyor.

Grubun açıklamalarına göre yeni hazırlanan gıda sertifikası programında, üreticiler ve markaların daha iyi teknolojiler kullanarak iklim değişikliği, insan hakları ve sürdürülebilir tarım konusunda gelişimlerine katkıda bulunulacak. Güncellenen sertifika programının iki yılda binin üzerinde danışman ve 50 ülkenin katkılarıyla hazırlandığı belirtiliyor.

Rainforest Alliance’ın Standart ve Güvence Direktörü Ruth Rennie’ye göre son 10 yılda sürdürülebilir sertifikaya karşı hızla artan bir taleple karşı karşıyayız. İçinde bulunduğumuz dönemde, iklim değişikliği ve sosyal eşitsizlikler gibi birçok problem bizleri sürdürülebilirlik ile ilgili çalışmalara daha da çok yöneltiyor. Tüketici davranışları da bununla birlikte değişim gösteriyor. Günümüzde özellikle yeni nesil tüketiciler kullandıkları ürünlerin nereden geldiğini ve bu ürünlerin yarattığı çevresel ve sosyal etkileri gözlemlemek istiyor. Rennie, bu yeni tüketici alışkanlığının çevresel ve sosyal konularda daha duyarlı olacağımız sürdürülebilir tercihlere yönelmede önemli bir adım olarak karşımıza çıktığını vurguluyor.

Rainforest Alliance’ın hazırladığı yeni sertifika programıyla birlikte üreticiler iklim değişikliğinin getirebileceği olumsuz etkilere karşı daha hazırlıklı olabilecek. Üreticiler, karşı karşıya kalabilecekleri potansiyel riskleri saptayabilirken sel baskını ve kuraklık gibi durumlarda alabilecekleri acil önlemleri de belirleyebilecekler. Böylelikle yetiştirdikleri ürünleri de iklim dayanıklı hale getirmeleri mümkün olacak.

Ruth Rennie’nin paylaştığı bilgilere göre sertifika programı bir ‘’sınıfı geçti-sınıfta kaldı’’ sisteminden ziyade sürekli gelişim odaklı bir program olarak kendini yenileyecek. Böylelikle daha dayanıklı ve çevik, riskleri saptayan ve onlarla başa çıkacak modelleri geliştiren bir sertifikasyon programı halini alacak. Teknolojinin ve bilginin daha iyi kullanımı, yeni sertifikasyon programının temel amaçlarından biri olacak. Başka bir deyişle yeni teknolojiler ve bilginin doğru kullanımı sayesinde programın risk gözlemi konusunda kendisini bir hayli geliştirmesi planlanıyor.

Sertifika üyeleri güncellenen sertifika programı kapsamında orman koruma ve sosyal konularda daha kapsamlı kriterlere uyum sağlayacak, tedarik zincirlerinde meydana gelebilecek iklim değişikliği etkilerini saptayacak ve olası insan hakları risklerini belirleyecek. Risk belirleme dışında, risklerin çözümü için de bir plan oluşturmaları gerekecek. Programa katılanlardan üreticilerin sürdürülebilir üretimini desteklemeleri yatırım yapmaları bir şart olarak aranacak.

Yeni sertifikasyon programına kayıtlar 2021 yılı Ocak ayında başlayacak ve başvuranların Haziran 2021 itibariyle program kapsamında belirlenen zorunlu gerekliliklere uymaları beklenecek.

SHARE: READ MORE

25 June

Kentsel kompost projeleri sosyal adaleti ve gıda güvenliğini destekliyor

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

COVID-19 pandemisi gıdayla olan ilişkimizi derinden etkiliyor. Güvenli bir şekilde market alışverişi yapma endişesi ve gıda güvenliği endişeleri bazı kesimleri kendi bahçelerinde sebze-meyve yetiştirmeye teşvik ediyor. Bu gelenek Amerika’da I. ve II. Dünya Savaşları sırasında ‘Zafer Bahçeleri’ (Victory Gardens) adıyla uygulanmıştı. Savaş döneminde yaşanan kıtlık ve açlığı önlemek amacıyla vatandaşlar çatılar, boş araziler, bahçeler gibi birçok alanda kendi ürünlerini yetiştirmişti. İçinde bulunduğumuz pandemi dönemi de tıpkı savaş dönemleri gibi evde gıda yetiştiriciliğini teşvik ediyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan araştırmalar aslında gıda yetiştiriciliğine olan ilginin pandemiden önce de olduğunu gösteriyor. 2014 yılında Ulusal Bahçecilik Derneği (National Gardening Association) verilerine göre Amerika’da 42 milyon hane, yani her 3 haneden biri kendi bahçesinde ya da toplumda ortak olarak kullanılabilen hobi bahçelerinde meyve ve sebzelerini yetiştiriyor.

Fakat evlerde gıda yetiştiriciliği her zaman beklenildiği kadar kolay olmuyor. Özellikle toprak kalitesi meyve-sebze yetiştirmeyi doğrudan etkileyen önemli faktörlerin başında geliyor. Ancak birçok yetiştirici -özellikle düşük gelir sınıfındaki topluluklar- toprak kalitesini iyileştirecek kaynaklara erişim sağlayamıyor. Toprak bilimcilere göre daha fazla yatırım yapılması gereken ve toprak kalitesini oldukça zenginleştiren çok tanıdık bir uygulama var, o da kompost yapmak.

Nemli ve oksijenli ortamda bitkisel ve hayvansal atıkların organik bileşenlerinin bozulmasıyla birlikte kompost yani organik gübre oluşturabiliyoruz. Bu yöntem toprağı ciddi şekilde zenginleştirmesi sebebiyle kompost ‘siyah altın’ adıyla da anılıyor. Yalnızca evlerde değil hükümet düzeyinde büyük çapta uygulanacak kompost yapımı gıda atığını ve aynı zamanda karbon salımını azaltabilir ve en değerli doğal kaynaklardan biri olan toprağı zenginleştirebilir.

Kompost yapımı toprağı nasıl zenginleştiriyor?

Sağlıklı toprak, içinde çeşitli mineraller, mikroorganizmalar, organik bileşenler, su ve hava barındırıyor. Kalitesi düşük topraklarda daha az mikroorganizma ve organik bileşen bulunabiliyor. Aynı zamanda bu toprakların su tutma kapasitesinin de düşük olması sebebiyle gıda üretimi için toprak verimsiz hale geliyor.

Bitkiler, gelişimleri için gerekli olan besinlerin bir kısmını kendileri güneş ışığı yardımıyla üretirken geriye kalan kısmını ise topraktaki mikroorganizmaların ürettiği besinleri kullanarak karşılıyor. Bu sebeple verimsiz toprakları verimli hale getirmek için içindeki mikroorganizmaları besleyecek organik bileşenlere ihtiyaç duyuluyor. Bu anlamda tüketim sonrası artan bitki ve hayvansal atıklar mikroorganizmaları besleyecek organik bileşenler olarak kullanılabiliyor. Böylelikle gıda atığı sorununa da katkı sağlanmış oluyor.

Kompost yapımında genellikle sebze kabukları, bahçedeki yaprak çöpleri ve otlar gübre veya toprak ile birleştiriliyor. Haftalar ya da aylar içinde mikroorganizmalar bu karışımı tıpkı toprak gibi gözüken komposta dönüştürüyor.

Üretilen kompost toprak ile birleştirildiğinde, kompost toprak içinde bir sünger görevi görerek su emilimini artırıyor. Suyun yanı sıra gıda üretiminde yarar sağlayan nitrojen ve fosfor gibi diğer mikro besinleri tutuyor.

Komposta ulaşım eşitlik meselesi olmaya devam ediyor

Eğer kompost toprağı zenginleştirmek için kullanılabilecek en iyi yöntemlerden biriyse neden daha fazla insan kompost yapmıyor/yapamıyor? Bu yöntemle verimli toprak üretmek bir lüks olarak mı görülüyor?

Öncelikle kompost yapımı göründüğünden zorlu bir süreç olabiliyor. Yapım sürecinde doğru oranlarda karışımı yapabilmek daha sonra da haftalar hatta aylarca sulamak ve bakımını üstlenmek gerekiyor.

Kompost yapımı aynı zamanda belirli bahçe araç gereçlerine erişimi gerektiriyor. Buna ek olarak kompostu yapacak alanı bulmak da herkes için mümkün olmuyor. Bunun için insanların kompost gibi çevre dostu uygulamaların hoş karşılandığı ve teşvik edildiği alanlarda yaşıyor olması ve bunun için yeterli alana sahip olması gerekiyor. Aynı zamanda kompost oluşumu sırasında koku yaydığı için böcek ve sinekleri çekebiliyor, bu sebeple kompost yapımı tüm koşullar sağlanmadığı müddetçe her alanda yapılamıyor.

Bu sebepler dolayısıyla devlet destekli kompost programlarını teşvik etmek en büyük faydayı sağlayacak çözüm önerisi olmaya devam ediyor. Bu programlarla birlikte evlerde üretilen ve ayrı konteynırlara atılan organik atıklar toplanarak belirli alanlarda kompost yapımı için kullanılıyor. Bu program kapsamında yalnızca ev atıkları değil, restoran, okul ve iş yerleri gibi birçok yerdeki gıda atıkları toplanarak devlet desteğiyle yürütülen kompost tesislerinde toplanabiliyor.

Kentsel kompost projeleri gıda atığını azalttığı gibi aynı zamanda gıda atıklarının toplama alanlarında çözülmesi sırasında ortaya çıkan ve önemli sera gazlarından biri olan metanın emilimini de azaltıyor. Bu yönüyle kompost yapımı toprağı zenginleştiren bir yöntem olmanın dışında sürdürülebilir yaşamı da teşvik ediyor. Bazı kentsel kompost projeleri katılımı teşvik etmek amacıyla sağlanan gıda atığı karşılığında belli miktar kompostu hanelere dağıtıyor. Bazı programlar ise teslimat hizmeti veriyor.

Kompost projelerine teşvik

Evlerde kompost yapımını teşvik etmekle birlikte gıda atığını ciddi ölçüde azaltmak ve sera gazı emisyonlarını azaltmak amacıyla daha büyük çapta yapılacak devlet destekli kompost projelerinin teşvik edilmesi ciddi önem taşıyor.

Kompost programları bazı bölgelerde belli toplulukların gıda yetiştiriciliğiyle uğraştığı bahçeler ve tarlalar aracılığıyla gerçekleştirilebiliyor. Bazı özel şirketler de teslimat servisiyle birlikte kompost programlarını uygulayabiliyor.

Devlet destekli kompost uygulamalarına örnek olarak Amerika’da San Francisco ve Seattle gibi eyaletler ve Burlington, Vermont gibi küçük şehirlerde kentsel kompost uygulamaları destekleniyor. Bu programlar kapsamında restoranlara gıda atıklarını atık alanlarına göndermek yerine kompost programlarına bağışlamak gibi zorunluluklar uygulanırken bazı bölgelerde ise restoranlar bu uygulamaya teşvik ediliyor.

Devlet destekli kompost projeleri için kullanıcıların desteği de önemli bir yere sahip. Çünkü bu sayede projeler için gereken fon ve diğer kaynakların bulunması kolaylaşıyor. Aynı zamanda kullanıcılardan gelen taleple birlikte şehir içinde kullanılmayan alanlar toplum yararı adına uygulanacak kompost uygulamalarını hayata geçirmek amacıyla kullanılabilir.

Kompost yapımının gıda atığını azaltmak, gıda güvenliğini sağlamak, yerelde ekonomik kalkınmayı sağlamak, sürdürülebilir yaşamı desteklemek, sera gazı salımlarını azaltmak gibi birçok faydası bulunuyor. Bununla birlikte kompost yapımı istihdam yaratabilir, toplumun daha sağlıklı gıdaya ulaşmasını sağlayabilir, toprağı zenginleştirerek yerelde kalkınmayı sağlayacağı gibi aynı zamanda iklim değişikliği ile mücadeleye yardımcı olabilir.

SHARE: READ MORE

25 June

Evden çalışmak enerji tüketimini düşündüğümüz kadar azaltmayabilir

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Birçok insan, COVID-19 karantinalarının enerji tüketiminin azalmasına yol açarak çevre için bir lütuf olabileceğini umuyor. Ancak bu durumun getirdiği faydalar düşündüğümüzden çok daha az olabilir.

Koronavirüs pandemisi öncesine kıyasla evden çalışmaların büyük orandaki artışına rağmen bazı araştırmalar toplam enerji tasarrufunun muhtemelen sınırlı olduğunu ve birçok durumda tasarrufta bir artışa yol açmayabileceğini ortaya koyuyor. Hatta IOPscience'te yayımlanan yeni bir rapora göre, aslında daha fazla enerji kullanıyor olabiliriz.

Araştırmanın yazarları evden çalışmanın etkisi üzerine yapılmış olan araştırmaları gözden geçirdi. Analiz edilen 39 çalışmanın 26'sı, evden çalışmanın iş yerine ulaşım ve ofis enerjisi tüketimini düşürmesiyle birlikte enerji kullanımını azalttığını buldu. Sadece 8 çalışma bu etkinin nötr ya da negatif olduğunu gösterdi.

Ancak iş dışı yapılan seyahatler ve evdeki enerji kullanımı gibi daha geniş bir etki yelpazesi göz önüne alındığında, enerji tasarrufları çok daha küçük ve öngörülmesi zor hale geliyor. Bu yüzden evden çalışmanın getireceği enerji tasarrufu faydaları hakkındaki varsayımlara rağmen, aslında bu faydaların ne kadar büyük olduğu konusunda hala çok fazla belirsizlik var.

Yazarlar, tele-çalışmanın enerji ve çevresel faydalarına dair bir fikir birliği olmamasının, birden fazla çalışmanın yürütüldüğü ülkelerde bile tele-çalışmanın iş veya hükümet tarafından koordine bir şekilde desteklenmemesine katkıda bulunduğunu söylüyorlar.

Tasarrufları en üst düzeye nasıl çıkarırız?

Mevcut araştırmalar, çalışanların ofis ve ev arasında zaman paylaştırmak yerine tam zamanlı olarak evden çalıştığında en büyük enerji tasarrufunun yaşandığını gösteriyor. Bununla birlikte, tam zamanlı olarak evden çalışılsa bile diğer faktörlerin de dikkate alınması gerekiyor; örneğin gündelik seyahatlerin arkadaşlarla buluşma veya alışverişe çıkma gibi diğer aktivitelerle nasıl birleştirildiği gibi.

Şirketlerin evden çalışmanın en büyük faydalarını görebilmeleri için, bu uygulamaların ofis alanını küçültebilecekleri ve enerji tasarruflarını en üst düzeye çıkarabilecekleri kadar yaygın hale gelmesi gerekiyor.

Bir şeyi diğerine takas etme

Enerji kullanımındaki düşüşün düşündüğümüzden daha az olmasının nedenlerinden biri, işe gidip gelmekten tasarruf edilen zamanın genellikle seyahat içeren sosyal veya gündelik aktivitelere harcanıyor olması.

Bazı günler evden çalışan insanlar genellikle ofislerinden daha uzakta yaşıyorlar, yani işe gidip geldikleri günlerde çok daha uzun bir yol gitmeleri gerekiyor. Örneğin, Birleşik Krallık’taki çalışanlar üzerinde yapılan bir araştırmada evden çalışanların, yalnızca ofisten çalışanlardan ortalama 17 km daha uzun bir yolculuk yaptıkları bulundu.

Çalışmanın yazarlarından Benjamin K Sovacool, "Konuyla ilgili araştırmalar, tele-çalışmanın kaçınılmaz olarak daha sürdürülebilir bir seçenek olduğunu varsaymanın basit bir yaklaşım olduğunu gösteriyor. İşçiler ve işverenler evden çalışma modeline tam olarak bağlı olmadıkça potansiyel enerji tasarruflarının çoğu kaybedilebilir.” diyor. "Koronavirüs tehdidinden sonraki senaryo, çalışanların her iki dünyanın en iyi yönünü isteyeceklerini gösterdi: Evden çalışmanın getirdiği özgürlüğü ve esnekliği korumak, ancak bir ofiste çalışmanın sağladığı sosyal yönleri de kaçırmamak. Bu durum, dünyanın ihtiyaç duyduğu enerji tasarrufunu sağlamayacak."

SHARE: READ MORE

25 June

Çevre adaleti ve ırksal eşitlik

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Pandemi dönemi, azınlık grupların karşı karşıya kaldığı sağlık, sosyal, ekonomik ve çevresel eşitsizlikleri tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Yaşadıkları eşitsizlikler nedeniyle koronavirüsten en çok etkilenen gruplar arasında da yine azınlık gruplar olmak üzere özellikle siyahiler yer alıyor. Amerika’da siyahilere uygulanan aşırı polis gücü ve yaşamın her alanında karşı karşıya kaldıkları ırkçılık ve fırsat eşitsizliklerine karşı ülke çapında büyük protestolar başladı. Bu protestolar pandemiye rağmen devam etmekle kalmayıp tüm dünyaya da eşitsizlik ve ırkçılığın protesto edildiği dayanışma eylemleri şeklinde yayıldı. Aktivistlere göre çevre ve iklim adaletini sağlamak için dünyadaki sistemsel ırkçılık sorununu çözmek, atılması gereken ilk adımların başında geliyor.

Amerika’da ‘Siyahların hayatı değerlidir’ (Black lives matter) sloganıyla başlayan protestolar bugün azınlık grupların yüzleştiği sistemsel ırkçılık, insan hakları ve medeni haklardaki eşitsizlik, ekonomik, sosyal, çevresel ve sağlık alanlarında yaşadıkları fırsat eşitsizliklerine bir başkaldırı olarak dünya çapında devam ediyor. WE ACT platformunun kurucu ortaklarından biri olan Peggy Shepard’a göre siyahi Amerikalılar arasında yükselen koronavirüs enfeksiyonları sağlık, sosyal, ekonomik ve çevresel anlamda yaşanılan eşitsizlikleri daha da görünür kılıyor. Bu eşitsizlikler ise bugün siyahilerin ve diğer azınlık gruplarının karşı karşıya kaldıkları baskı, ayrımcılık ve sistemsel ırkçılığı tetikliyor.

Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de yürütülen araştırmalar siyahiler ve farklı etnik kökenli grupların diğer gruplara göre daha yüksek oranda hava kirliliğine maruz kaldığını gösteriyor. Hava kirliliği ise solunum yolu hastalıkları ve kardiyovasküler hastalıkları tetiklemesi nedeniyle COVID-19 sebebiyle yaşanabilecek ölüm riskini artırıyor. Amerika’da Houston eyaletinde bulunan Güney Texas Üniversitesi şehir planlama ve çevre politikaları alanında çalışmalarını yürüten Profesör Robert Bullard’a göre ırkçılık “Amerika’nın DNA’sına kazınmış”; 1619’dan beri ülkedeki siyahiler sistemsel ırkçılık sebebiyle ortaya çıkan şiddet ve baskı sisteminin mağdurları olmaya devam ediyor.

Bullard, aynı zamanda National Black Environmental Justice Network (NBEJN)’ün eş başkanlığını yürütüyor. NBEJN organizasyonu 1999 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde siyahilerin yaşadığı çevresel ırkçılığa karşı farkındalık yaratmak ve çözüm üretmek amacıyla kuruldu. Organizasyon, geçtiğimiz günlerde herkes için çevresel adaleti sağlamak adına ırksal eşitliği odağa alacak bir yol haritası çizilmesi gerektiğini dile getirdi. Pandemi öncesi küresel olarak gerçekleştirilen iklim ve çevre eylemleri ırkçılık ve fırsat eşitsizliği gibi konuları gündeme getirmediği gerekçesiyle eleştiriliyordu. Bu anlamda pandemi, çevre adaleti hareketlerinde de ırksal eşitsizliklerin hesaba katılacağı yeni bir dönemi mümkün kılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1980’lerde başlayan çevre adaleti hareketini doğuran sebep dönemin çevreci veya insan hakları gruplarının siyahilerin yaşadığı mahallelere bırakılan zehirli atıklar gibi belirli kesimlerin maruz kaldığı çevre problemleri ele almamasıydı. 1991 yılında Çevresel Liderlik Zirvesi’nin siyahi, Latin kökenli, yerli Amerikalı ve Asya kökenli Amerikalılar gibi toplumun farklı kesiminden grupların katılımıyla yapılmasının ardından 17 çevresel adalet prensibi benimsendi, böylelikle çevresel adalet hareketinin ilk adımları resmi olarak atılmış oldu.

Black Lives Matter eylemleri ile birlikte birçok ülke ırksal eşitsizlik konusunu tekrar gündeme getirmiş oldu. Londra’da yaşayan Rosamund Kissi-Debrah hava kirliliği sebebiyle nadir görülen bir astım hastalığına yakalanıp hayatını kaybeden 9 yaşındaki kızı Ella’dan sonra Dünya Sağlık Örgütü’nün sağlık ve hava kalitesi üzerine savunuculuğunu üstlenmiş. Amacı bu konuda farkındalık yaratmak ve hava kirliliğine yönelik daha sıkı önlemler alınmasını sağlamak. Kissi-Debrah’ya göre siyahi aktivist grupları kaynak ve platformlara erişim konusunda beyaz aktivist gruplarla aynı şansa sahip değil.

Gelir eşitsizliği ve iş güvensizliği ise azınlık grupların karşı karşıya kaldığı ve yaşadıkları çevresel adaletsizlikleri de tetikleyen bir diğer konu. Debrah’ya göre siyahiler daha fazla çalışma saatlerine sahip, ve dolayısıyla ırksal eşitsizlik ya da çevre adaleti konularında gerçekleştirilen toplantı ve eylemlere katılımları da oldukça zorlaşıyor.

Bristol Üniversitesi’nde öğretim üyeliği görevine devam eden Profesör Madhu Krishnan, Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) gibi çevreci gruplarda çok sayıda siyahi aktivistin bulunmasına karşın bu toplulukların bile çoğunlukla orta sınıf beyaz aktivistlerden oluştuğuna dair bir toplumsal yargı olduğunu söylüyor.

19 yaşındaki siyahi aktivist Daze Aghaji ise Yokoluş İsyanı gibi yeni çevre gruplarının değişime daha açık ve her kesim için kapsayıcı hale geldiğini dile getiriyor. Aghaji’ye göre son haftalarda yaşanan ırkçılık karşıtı protestolar yalnızca ırksal eşitliğin değil, çevre adaleti de dahil olmak üzere diğer birçok eşitsizliğin de tekrar gözden geçirilmesinin önünü açtı.

Geçtiğimiz günlerde Twitter’da paylaştığı gönderiyle gündem olan Ocean Collective kurucusu ve denizbilimci Ayana Johnson ise ırksal adaletin iklim adaleti ile yakından ilgili olduğunu vurguladı. Johnson, ‘’Hepimiz iklim krizinin ırkçılık sorunu ile bağlantılı ve birbirinden ayrılmaz sorunlar olduğunu görmeliyiz, iki soruna birden temas edecek çözümler üretmediğimiz müddetçe birinde başarı elde etmemiz mümkün değil’’, sözleriyle bu sorunları ele almadaki genel tutumun kalıcı olarak değiştirilmesinin önemini ortaya koydu.

SHARE: READ MORE

25 June

Karantinada “yalnız” bırakılanlar: LGBTQ’lar anlatıyor

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

25 yaşındaki Rajesh (gerçek ismi değil), eşcinsel olduğunu öğrenmeleriyle birlikte onu Birmingham’daki evlerinden dışarı atan ailesinin yanına geri taşınmak zorunda kaldı. Ailesinden ayrıldıktan sonra Londra’ya taşınan Rajesh, pandemi krizinin ardından buradaki işini kaybetmesi ve karantina sürecinde kalacak yer bulmanın zorlaşması sebebiyle onların yanlarına geri taşınmak zorunda kalmış olmasını “korkunç” olarak nitelendiriyor. Ve maalesef Rajesh’in hikayesi tek bir örnek değil.

Birçok LGBTQ+ birey, pandemi sebebiyle güvensiz evlere geri dönmeye zorlanıyor. Albert Kennedy Vakfı gibi yardım kuruluşları, yakın zamanda açılmayı planlayan gençlere “destek alana kadar beklemeleri”ni tavsiye etti. Kriz herkes için önemli endişeler ortaya çıkarmış olsa da, LGBTQ+ bireyler için fazladan bariyerler yarattı, özellikle de orantısız bir şekilde evsizlikle karşı karşıya kalan etnik azınlık gruplar için. İstihdamın güvence altında olmaması da onlar için daha fazla marjinalleştirmeyi birlikte getiriyor.

Kriz, birçok LGBTQ+'ın herhangi bir destek mekanizması olmadan izole olduğu benzeri görülmemiş bir durum yarattı. Özellikle etnik azınlıktaki LGBTQ+ bireyler, karantinaya zorlanmalarıyla birlikte tercih ettikleri ailelerinden uzakta kalma ve bazı durumlarda eskiden içinde bulundukları düşmanca şartlara geri dönme korkuları yaşıyorlar. LGBTQ+ bireyler karşı karşıya kaldıkları ayrımcılık ve eşitsizlikler nedeniyle zihinsel sağlık sorunları ile baş etmek konusunda karşı önemli ölçüde daha kırılgan bir kesim, ve bu durum sosyal izolasyonla birlikte daha da kötüleşiyor.

Yoksulluk ve güvencesizlik

Hindistan ve Bangladeş'teki LGBTQ+ aktivistler koronavirüsün topluluklarında yarattığı belirsizliğe dikkat çekiyorlar. Özellikle trans aktivistler, destek mekanizmalarından koparıldıkları ve düşmanca tavırlara maruz kaldıkları yerlerde karantinaya zorlandıklarından izolasyonun kendi toplulukları için bir “ölüm çanı” olmasından endişe duyuyorlar.

Hindistan’da Batı Bengal'deki küçük kasabalarda gerçekleştirilen araştırma, özellikle izolasyonun önemli bir sorun olduğu kırsal veya banliyö bölgelerinde yaşayan LGBTQ+ bireyler için akrabalık ve dostluk yapılarının ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor. Aynı zamanda seks işçisi olan birçok kişi, maaş ödemeleri ve devlet desteğinin olmaması nedeniyle bu durumu bir ölüm kalım meselesi olarak nitelendiriyor.

Trans savunuculuğu yapan bir destek grubu olan Sambhobana Trust'tan aktivist Raina Roy, Batı Bengal'de trans bireylerin karşı karşıya kaldığı ve karantina nedeniyle şiddetlenen korkunç polis vahşeti ve konut güvensizliğinden bahsediyor. Raina, diğer yerel organizatörlerle birlikte üç ay boyunca 250 trans bireye aylık 22 sterlin gelir sağlamak için bir kampanya yürütüyor.

Hindistan'daki toplumsal cinsiyet eşitliği savunucusu bir kuruluş olan Varta Trust'tan Pawan Dhall, kuir aktivistlerin ve destek gruplarının toplulukta hayatta kalma zorluklarıyla karşı karşıya kalanlar için yardım etmeye koştuğunu belirtiyor. Dhall, Hindistan'ın doğusundaki aktivistlerin güncelleme gönderebildiği sesli bir blog oluşturdu. Bu tür projeler sağlık bilgilerinin yayılması, etkileşim için bir alan yaratılması ve bilgilerin her an arşivlenebiliyor olması gibi birçok işleve hizmet ediyor.

Sosyal izolasyon ve sosyal medya

Gelir, barınma ve gıdayla ilgili bariz sorunların ötesinde, LGBTQ+ bireyler ayrımcılık ve eşitsizlikler nedeniyle psikolojik rahatsızlıklara baş etmek konusunda daha kırılganlar. Özellikle güvenli olmayan alanlara geri dönerek “kapanmak” ya da cinsellikleri hakkında sessiz kalmak zorunda kalan LGBTQ+’lar için destekleyici kuir arkadaş ve müttefikler ile sosyalleşebilme olanaklarının kaybedilmesi çok endişe verici bir durum yaratıyor.

Grindr’in kurumsal sosyal sorumluluk kolu direktörü Jack Harrison Quintana, batıda yaşayanların diğer ülkelerden örnek alması gerektiğini, Grindr gibi buluşma uygulamalarının arkadaşlık ve karşılıklı destek için kullanıldığı örnekler olduğunu belirtiyor.

Bu alandaki araştırmalar, dijital platformların LGBTQ+ gençleri için genellikle cankurtaran olabileceğini gösteriyor. İngiltere’de ve Hindistan'da yardım hatlarına destek çağrısı yapan kişilerde önemli bir artış görülürken savunuculuk ve akran sosyal yardım çalışmaları şu an her zamankinden daha fazla çevrimiçi olarak gerçekleşiyor, ancak daha fazlası yapılabilir.

İnanç grupları bireylere yardım etme ve topluluk gruplarını destekleme konusunda oldukça etkili çalışmalar yürütürken, etnik azınlıktaki LGBTQ+ bireyler ise damgalanma ve negatif tepkiden çekindikleri için bu kaynaklara hala erişemiyorlar. Doğu Londra'da yaşayan ve şu anda evde izolasyonda olan Anjum (gerçek ismi değil) şöyle diyor: “Yaşadığım bölgede inanç grupları olduğu ve benim için gerekli malzemeleri satın aldıkları için şanslıyım. Ama sürekli cinselliğim hakkında bilgi edindiklerinde nasıl olacak diye endişeleniyorum, çünkü bu şehirde tanıdığım çok fazla insan yok.”

Bu, bir virüsün LBGTQ+ topluluğunu ilk kez tehdit ettiği örnek değil. Çoğumuz on binlerce insanı öldüren AIDS krizini hatırlıyoruz. Çoğu hükümet ve sağlık görevlisi mücadele etmek için çok yavaş davranmış veya kasıtlı olarak gerçekleri gizlemiş olsa da bu süreci atlatmamızı sağlayan LGBTQ+ topluluğunun dayanıklılığı ve bir araya gelerek sağlık hizmeti talep etmek için sokaklara çıkmalarıydı.

Koronavirüs salgınını yaşarken geçmişteki AIDS krizinden çıkarabileceğimiz dersleri derlediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Kayıp ve keder LGBTQ+ topluluğu için maalesef yeni bir şey değil: Bugüne dek baskıya karşı öfkelendiler, zaferlerini kutladılar ve her şeyden önce hayatta kaldılar. Ancak önceki krizlerden farklı olarak bu kez, enfekte insanlar hakkında bir önyargı olmadığı için durum biraz daha farklı. Yine de, bu krizle tüm topluluklar birlikte yüzleşsek bile, kaynaklarımızı paylaşmaya devam etmek ve bu süreçte bizden daha savunmasız olabilecek toplulukların olduğu bilincinde olmamız çok önemli.

SHARE: READ MORE

11 June

Petrol Kuyularına Yakın Yaşamak

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

İnsanlar yüz yıldan fazla bir süredir petrol kuyuları ile yan yana yaşıyorlar, ancak bilim insanları bu yakınlığın sağlık sonuçlarını yeni takip etmeye başladı. Geçen hafta yayımlanan yeni bir makale, kırsal alanlarda yüksek düzeyde üretim yapan kuyuların bir kilometre sınırı içinde yaşayan hamile kadınların uzaktakilere göre düşük doğum ağırlıklı bebeklere sahip olma olasılığının %40 daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

2,5 kg'ın altındaki doğum ağırlıkları ise erken çocukluk döneminde daha fazla sağlık problemleri riski ile ilişkili, hatta bu problemler yetişkinliğe de taşınabiliyor.

Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'nde çevre sağlığı ve adaleti araştırmacısı ve çalışmanın baş yazarı Rachel Morello-Frosch, Kaliforniya’nın oldukça yüksek miktarlarda petrol ve gaz üreten eyaletlerden biri olmasına rağmen sağlık etkileri alanında gerçekleşen ilk geniş kapsamlı çalışmanın bu araştırma olduğunu belirtiyor.

Çalışma ekibi, 2006-2015 yılları arasında en az bir aktif veya aktif olmayan petrol veya doğal gaz kuyusunun 10 kilometre yakınında yaşanan yaklaşık 3 milyon doğum kaydını inceledi. En aktif kuyuların yakınındaki kırsal alanlarda kadınların gebelik yaşlarıyla karşılaştırıldığında düşük doğum ağırlıklı bebek doğurma ihtimallerinin %20 daha yüksek olduğunu buldular. Bu sınırlar içinde doğan bebekler, petrol kuyularından uzakta doğan bebeklere kıyasla ortalama 37 gr daha hafif. Bununla birlikte, kuyuların yakınında doğan bu bebekler için daha yüksek bir ölüm oranı bulunmadı.

Petrol kuyularına yakın kentsel bölgelerde yaşayan kadınlar da düşük doğum ağırlıklı bebek doğurma konusunda yüksek risk altında bulunuyor, ancak kırsal alanda yaşayan kadınlara kıyasla bu oran çok daha az.

Araştırmacılar, petrol ve gaz üretiminin yapıldığı alanları yakından incelemeden olumsuz sağlık etkilerinin kesin nedenlerini tespit etmenin zor olduğunu belirtiyor. Ama bunu etkileyen sayısız faktör var. Örneğin, kentsel su sistemlerinden uzakta yaşayan insanlar içme suyu için yer altı sularını kullanıyor ve bu suların petrol ve gaz çıkarma işlemlerinden etkilenme olasılığı çok daha yüksek.

Bu bulgular Trump yönetiminin petrol ve gaz çıkarımı ile ilgili çevresel düzenlemeleri azalttığı bir dönemde ortaya çıkıyor. Bununla birlikte aynı zamanda Kaliforniya eyaletinde petrol ve gaz çıkarımı için yeni ve daha katı izin gereklilikleri tartışılıyor.

Petrol çalışmasının sonuçları ırka bağlı olarak farklı bir etki göstermiyor, ancak Covid-19'un yayılma trendi yine de ABD'deki farklı etnisiteden topluluklarının karşılaştığı sağlık ve çevresel risklerin artmasına dikkat çekiyor. ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) tarafından yapılan bir araştırmanın da dahil olduğu bir çok çalışma azınlık topluluklarının daha yüksek yoğunlukta kirliliğe ve özellikle, ölümcül hava partiküllerine maruz kaldığını gösteriyor. Örneğin kuzeydoğu ve orta batıdaki Afrikalı Amerikalılar benzin yakılmasından kaynaklanan hava kirliliği parçacıklarına %61 oranında daha fazla maruz kalıyor.

Morello-Frosch, politika yapıcıların yerel kaygıları ortaya koyan bu sonuçlara ağırlık vermesini umuyor. "Kaliforniyalılar eyaletimizde petrol ve gaz sondajını ne kadar genişletmek istediğimizi tartışırken kırılgan nüfusun (hamile kadınlar dahil) karşı karşıya kaldığı bu olumsuz sağlık etkilerinin bilimsel kanıtlarını dikkate almalı." dedi.

Tüm bunların yanı sıra, petrol çıkarımının neden olduğu negatif etkilerin kuyulara yakın alanların çok daha ötesine uzandığını da unutmamamız gerekiyor. Sondaj çalışmaları vahşi yaşam alanlarını bozuyor, iklim değişikliğine neden olan zararlı gazların salımına neden oluyor ve ortaya çıkardığı su ve hava kirliliği çok daha uzak mesafelere taşınıyor.

SHARE: READ MORE

11 June

Pandemi sonrası daha dayanıklı ve sürdürülebilir deniz ekonomisi mümkün olabilir mi?

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Havayolları, yeme-içme ve eğlence sektörü gibi birçok alanı olumsuz etkileyen COVID-19 pandemisi, arka planda kalan deniz ekonomisini de en az diğerleri kadar derinden etkiliyor. Deniz ekonomisinin yarattığı resmi veya gayrı resmi iş imkanları, deniz ürünleri ve diğer deniz kaynaklı servislerin toplamı yıllık 24 trilyon dolarlık değer yaratıyor. Aslında, deniz ekonomisi bir ülke ekonomisi olarak kabul edilse dünya sıralamasında 7. en büyük ekonomi olurdu.

Pandemi sürecinde neler olduğuna bakıldığındaysa, dünyada bazı bölgelerde deniz taşımacılığının %30’a kadar azaldığı gözleniyor. Karantina uygulamaları ve sağlık endişeleri nedeniyle deniz ürünlerine olan talep kaybı da özellikle Çin ve Batı Afrika’da balıkçılık aktivitelerini %80’e kadar azalttı. Ülke gelirinin büyük bir çoğunluğunu deniz turizmi ile sağlayan destinasyonların da sınırlarını kapatmak zorunda kalmasıyla birlikte pandemiden en çok etkilenen sektörlerden biri turizm sektörü oldu. Küresel anlamda tüm turizm aktivitelerinin uğradığı sekte ile sektörde 7,4 milyar dolarlık gelir kaybı yaşanıyor. Aynı zamanda çok sayıda insana istihdam sağlayan turizm sektöründe çalışan 75 milyon kişininse iş kaybı yaşayacağı öngörülüyor.

Ülkeler, pandeminin farklı sektörler üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak ve iyileşme sürecine geçiş için birçok teşvik paketi açıkladı. Bu paketlerin büyük bir kısmı karaya bağlı endüstrilere yönelik olarak belirlendi. Ancak aslında birçok ülke ve destinasyon için önemli bir gelir kaynağı oluşturan deniz ekonomileri için oluşturulacak teşvik paketleri ise geri planda kaldı.

Deniz ekonomileri için iyileşmeyi hızlandıracak ve ileride yaşanabilecek potansiyel kriz durumlarında deniz ekonomilerinin de daha dayanıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlayacak yöntemler neler olabilir? Bu konudaki bazı tartışmaları aşağıda derledik.

1.Deniz turizminde sürdürülebilirliğe yönelmek

COVID-19 pandemisi öncesinde deniz turizminin dünya çapında yaklaşık 390 milyar dolar gelir ürettiği biliniyor. Birçok ülkede ise turizm sektörü gelirleri ülkedeki toplam gelirin ciddi bir oranını oluşturuyor. Bu nedenle pandemi sonrası iyileşme teşvik paketlerinin deniz ekonomilerinin de hesaba katılarak oluşturulması büyük bir önem teşkil ediyor. Deniz turizminin sağlık endişeleri nedeniyle bir süre daha sekteye uğrayacak olması bu sektörde çalışan kişilerin ücretsiz izin alması ya da işten çıkartılması ile sonuçlanıyor. Bu sebeple iyileşme fonlarından gelecek olan finansal destek ile ücretsiz izinde olan ya da işten çıkartılmış kişiler, mercan resifleri ve mangrovların oluşturduğu ormanlar gibi kıyı ekosistemlerini iyileştirmek için görevlendirilebilir. Buna benzer doğa odaklı istihdam projeleri Büyük Buhran döneminde Amerika Birleşik Devletleri’nde hayata geçirilmişti. Öte yandan tatil bölgelerinin ve otellerin yoğunluğunun azalması fırsat bilinerek plastik atığını azaltan içme suyu istasyonları ve benzeri uygulamalara geçilebilir. Bu süreçte çalışanlara sürdürülebilirlikle ilgili eğitimler vererek onların bu konudaki yetenek ve bilgileri genişletebilir, böylelikle pandemiden kaynaklanan kriz birçok şirket için fırsata çevrilebilir.

2.Deniz taşımacılığından kaynaklı emisyonları azaltmak

Dünyadaki toplam taşımacılığın %90’ını deniz taşımacılığı oluşturuyor. Denizlerdeki bu trafik, küresel karbon emisyonları ve hava kirliliğine sebep olan en büyük nedenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle Uluslararası Denizcilik Örgütü 2050 yılı itibariyle deniz taşımacılığından kaynaklı emisyonların %50 oranında azaltılmasını hedefliyor. Pandemi sürecinde azalan karbon emisyonları bu hedefe doğru ilerleme konusunda yeni bir fırsat sunuyor. Bu süreçle birlikte gemilerde daha az ses kirliliğine sebep olacak aynı zamanda yakıt tasarrufunu sağlayacak ve emisyon azalmasını sağlayacak iyileştirmeler uygulanabilir. Tonaj bakımından deniz taşımacılığının %95’ini sağlayan Çin, Güney Kore ve Japonya bölgelerinde deniz taşımacılığında yapılacak iyileştirmeler daha da büyük önem taşıyor. Deniz araçlarında karbon salımını azaltacak uygulamaların yanı sıra sıfır emisyonlu yakıt kullanımına geçiş gibi hedeflerin de gözetilmesi gerekiyor.

3.Pandemi sonrasında artış beklenen balık popülasyonu nedeniyle oluşabilecek fazla avlanma ve israftan kaçınmak

Diğer yatırımlardan farklı olarak, deniz kaynakları ekonomik gerileme döneminde de büyümeye devam ediyor. 2.Dünya Savaşı sırasında da balıkçılık sekteye uğramış, birçok balıkçı avlanmayı bırakmak durumunda kalmıştı. Pandemi sürecinin de aynı etkiyi yaratarak balık popülasyonlarında artışa sebep olduğu düşünülüyor. Bu nedenle pandemi sonrası iyileşme döneminde nüfus artışını sebep göstererek fazla avlanma ve balık israfından kaçınmak gerekiyor. Bunun yerine hasat verimliliğini sağlayacak politikalar uygulanmalı ve uzun vadeli yarar gözetilmeli.

4.Denizcileri desteklemek

Gemi ve tekne gibi deniz araçları, pandemi döneminde uygulanması gereken sağlık önlemlerini uygulamanın en zor olacağı çalışma alanlarından biri. Denizcilikle uğraşan çalışanlar ise denizde oluşabilecek zor şartlara rağmen deniz ekonomisinin ana temellerinden birini oluşturuyor. Bu nedenle denizcilikle uğraşan kişilerin sağlığını ve güvenliğini korumak önemli bir önlem olarak karşımıza çıkıyor. Uzun ya da kısa süreli olarak denizde bulunan denizcilerin dönüşleri sırasında çeşitli koronavirüs testleri uygulanarak ailelerinin ve toplumdaki diğer bireylerin sağlığı korunabilir. Denizde bulundukları süre boyunca çalışanlara, karayla iletişim kuracakları kanalları da temin etmek gerekiyor.

5.Deniz parklarını korumak

Deniz ve okyanusların yalnızca %7,4’ü koruma altına alınmış durumda. Deniz parkları özellikle biyoçeşitliliği korumak ve balık çeşitliliğini arttırma konusunda başarılı sonuçlar verebiliyor. Turizmle birlikte bölge halkı için istihdam yaratırken aynı zamanda potansiyel olarak büyük miktarda karbonu soğurarak depolama işlevi görüyor. Koronavirüs döneminde turist yoğunluğu azalan hatta bitme noktasına gelen deniz parklarının pandemi sürecinde endüstriyel balıkçılık faaliyetleri için kullanılabileceği tartışılıyor. Ancak deniz parkı yatırımlarının olgunluk sürecine ulaşma döneminin oldukça zaman alması ve deniz parklarının sürdürülebilir deniz turizminin temel merkezlerinden biri olmaları nedeniyle bu fikir birçok uzman tarafından kabul görmüyor. Bu sebeple deniz parklarını endüstriyel balıkçılığa açmak gibi kısa dönemli ekonomik katkı sağlayacak hedefler değil, uzun dönemli olumlu etkiler sağlayacak stratejilere yönelinmeli.

6.Gıda güvenliği riskini azaltmak için deniz tarımına önem vermek

Araştırmalara göre dünya üzerindeki 845 milyon insan deniz ürünlerinde yaşanabilecek düşüşe bağlı olarak gıda güvensizliği ile karşı karşıya kalabilir. Pandeminin olumsuz etkileriyle birlikte, azalan deniz ürünleri taşımacılığı ve istihdamda azalış küresel gıda güvenliği riskini hızlandırabilir. Pandemi sonrası iyileşme süreci teşvik fonları kullanılarak yatırım yapılacak akıllı su ürünleri yetiştiriciliği ve deniz tarımı çözümleri ile gıda güvenliğinde yaşanabilecek sorunların önüne geçmek mümkün. Bu akıllı deniz yatırımları için daha önce tarımda kullanılmış beslenme ve çevre bilinçli yenilikçi yatırımlar örnek alınabilir.

7.Deniz ekonomisinde dijital yatırımlardan faydalanmak

Deniz teknolojilerine yapılacak yatırımlar, pandemi sonrasında deniz ekonomisini hızlıca canlandıracak yöntemlerden biri. Bu teknolojilerle birlikte denizleri daha etkili şekilde gözlemlemek ve bizlere sunduğu ürünleri daha verimli bir şekilde kullanmak mümkün olabilir. Örneğin, balıkçılık gözlemciliği endüstrinin avlanma ile ilgili bilgi dağarcığını genişletirken aynı zamanda soyu tükenmekte olan türlerle ilgili daha iyi gözlem yapabilmesini ve yasaların uygulanabilirliğini sağlıyor. Ancak pandemi döneminde balık gözlemciliği uygulamaları askıya alınmış durumda. Bu sebeple balık gözlemciliğinde yapay zeka kullanımına yoğunlaşmak daha etkili bir gözlem sistemini sağlayabilir. Uydu sistemleri ve drone teknolojileriyle birlikte daha büyük çapta bilgi toplama ve gözlem imkanı sağlanırken aynı zamanda pandeminin azalttığı güvenlik önlemleri sebebiyle birçok bölgede artan yasa dışı balıkçılık faaliyetlerinin de önüne geçilebilir.

8.Pandemi süreci ve sonrasında sürdürülebilirliği temel olarak almak ve uygulamak

Pandeminin sekteye uğratabileceği çevresel sorumluluk uygulamalarının bizleri daha sürdürülebilir ve sorumlu ekonomiler yaratma hedefinden uzaklaştırmaması gerektiğini hatırlamak gerekiyor. Örneğin, sağlık endişeleri sebebiyle pandemi sürecinde kullanımı artan tek kullanımlık plastikler deniz kirliliğinin en büyük sebeplerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu sebeple pandemi sürecinde ve sonrasındaki iyileşme döneminde sürdürülebilir kalkınma hedeflerini gözetecek uygulamaların devamlılığı ciddi bir önem taşıyor.


COVID-19 pandemisi ile birlikte ekonomilerin, gıda güvenliğinin ve insan sağlığının denizle yakından ilişkili olduğu bir kez daha gözler önüne serildi. Yukarıda bahsedilen maddeler pandemi sonrası iyileşme sürecinde ihtiyacımız olan ‘’sürdürülebilir iyileşme’’yi mümkün kılarken aynı zamanda ileride karşılaşılabilecek potansiyel kriz durumlarında deniz ekonomisinin daha dayanıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlayabilir. Bu sebeple içinde bulunduğumuz pandemi sonrası iyileşme dönemini ekonomilerimizdeki sürdürülebilirlik ve sorumluluk fikrini pekiştirme ve bunun için uygulamalara başlama fırsatı olarak değerlendirmek mümkün gözüküyor.

SHARE: READ MORE

11 June

Sürdürülebilirlik pandemi kesintisine mi uğradı?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Eğer anaakım iş medyası takip edilecek olursa pandemi ve ekonomik durgunluğun yarattığı çifte krizin sürdürülebilir iş faaliyetlerine bir son verdiği şüphe götürmeyebilir. Başka bir ifadeyle, tüm bu insani ve ekonomik katliamın ortasında şirketler neden kapılarını açık tutabilmek dışında bir şeye odaklanmalılar ki?

Örneğin, geçen ay the Wall Street Journal’da kurumsal yükümlülük ve programlar söz konusu olduğunda “yöneticilerin zaman aşımı çağrısı yaptığını” iddia eden bir yazı yayımlandı: “Dünyayı kurtarmaya yardım etmeyi planlayan işletmeler şimdi sadece kendilerini kurtarıyorlar.”

Bu durumun kanıtları arasında General Motors şirketinin araba paylaşım programlarını iptal etmesi, Starbucks’ın yeniden kullanılabilir kahve kupaları kullanımını durdurması ve "şirketlerin sürdürülebilirlik raporlarını ertelemesi" gibi noktalar yer aldı.

Evet, kimse bir salgının ortasında aracını bir yabancıyla paylaşmak veya yıkanmamış bir kahve kupasını doldurmak istemiyor. Temas ve virüse ilişkin risk içeren bu programların en azından geçici olarak rafa kaldırılması gerektiğiyle ilgili hiçbir şüphe yok.

Ancak gerçek şu ki, kurumsal sürdürülebilirlik canlı ve iyi durumda. Daha önceki ekonomik durgunlukların aksine sürdürülebilirlik kurumsal maliyet tasarrufu için bir kenara atılmıyor, aksine kârlılığa giden yolun bir parçası olarak hayatta tutuluyor.

Sürdürülebilirliğin bu süreçte ne kadar canlı olduğunu gösteren kanıtlar ise gittikçe artıyor:

Southern Company, 2050 yılına kadar net sıfır emisyon gerçekleştirmeyi taahhüt ediyor.
Microsoft, 2025 yılına kadar küresel olarak işletilenden daha fazla araziyi korumaya karar verdi.
Citigroup, 2030 yılına kadar termal kömür madenciliği için tüm finansmanı durduracak.
Shell, üretim operasyonlarında net sıfır emisyon elde etmeyi planlıyor.
Mattel, şeker kamışı bazlı plastikleri piyasaya sürdü.
Volvo ve Daimler, 1,2 milyar € yakıt hücreli kamyon ortak girişimini başlattı.
General Mills, 2030 yılına kadar %100 yenilenebilir elektrik taahhüdü veriyor.

Üstelik bunların hepsi yalnızca “kayıp ay” denilen Nisan ayında gerçekleşti: Ekonomik aktivitelerin en düşük seviyelere gerilediği, bir ay öncesine göre Covid-19 kaynaklı hayat kayıplarının beş katına çıktığı, ABD’de 20 milyon insanın işsiz kaldığı ve petrol fiyatlarının tarihte ilk kez negatife döndüğü Nisan ayında.

Eğer, Nisan ayı şirketlerin geleneksel olarak sürdürülebilirlik aktivitelerini artırdığı Dünya Günü’ne denk geliyor, ve bu sebeple bu ayın istisna bir gösterge olduğu düşünülüyorsa, biraz da Mayıs ayından başlıklara bakmakta fayda var:

Total, 2050 yılına kadar net-sıfır karbon operasyonları gerçekleştirme taahhüdü verdi.
Campbell Soup, 2030 yılına kadar %100 geri dönüştürülebilir ambalajlara geçiş yapıyor.
Dunkin' plastik içermeyen fincanlara geçiyor ve yeşil restoran sayısını iki katına çıkarmayı planlıyor.
• Fransız şirketler "yeşil ve kapsayıcı iyileşme" çağrısı yapıyor.
BNP Paribas "kömürden tam çıkış" planını hızlandırdı.
Intel’in 2030 taahhütleri arasında iklim odaklı ve sosyal hedefler yer alıyor.
• 300'den fazla şirket ABD Kongresini iklim eylemini teşvik etmeye zorluyor.
• 150'den fazla küresel şirket, dünya liderlerini COVID-19'dan net sıfır karbonlu iyileşmeye çağırıyor.
Siemens Gamesa "dünyanın en büyük rüzgar türbini" planını açıkladı.
Google, petrol ve gaz çıkarımı için AI araçları yapmayı bırakacak.
Cargill’in sürdürülebilir kakaosunun yarısı artık çiftlikten fabrikaya kadar izlenebilir.

Bu liste daha da uzatılabilirken yaşanan değişimlerin arkasındaki hikayeler birçok ülkenin yeniden açılmaya başlamasının öncesindeki ayda neler olduğunu gözler önüne seriyor.

Bu korkutucu dönemde özel sektörde sürdürülebilirlik neden hala güçleniyor?

1. Kurumsal sürdürülebilirlik uzun vadeli bir dönüşüm süreci.
Yukarıdaki başlıkların birçoğundan da anlaşılacağı üzere şirketler 2025, 2030 ve daha ileri yıllara taahhütlerde bulunuyorlar. Bu da bu şirketlerin uzun vadeli bir yapısal değişiklik için harekete geçmiş olduklarını gösteriyor. Bu nedenle bu dönüşümler genellikle üçer aylık dönemlerde var olup yok olmuyor.

2. Şirketler sürdürülebilirliğin dayanıklılığa yol açtığını anlıyorlar.
Sürdürülebilirlik, tedarik zincirlerini daha şeffaf ve operasyonları daha verimli hale getirirken bu operasyonların her tür felakete dayanma ya da bunların üstesinden gelme yeteneğini de geliştiriyor.

3. Yatırımcılar sürdürülebilirliği maddi bir perspektiften görüyor.
Büyük ölçüde üstteki ikinci maddeden dolayı kurumsal hissedarlar sürdürülebilirlik performansını strateji ve yatırım kararlarının verilmesinde risk odaklı bir yaklaşım benimseyen iyi yönetilen şirketler için bir gösterge olarak görüyorlar. Ve bunu açık bir şekilde belirtmekten çekinmiyorlar.

4. Yeşil iyileşme ön plana çıkıyor.
Dünya genelindeki ekonomileri canlandırmak ve bir sonraki muhtemel krize –iklim değişikliği– hazırlanmalarına yardımcı olmak için iş dünyasının başını çektiği “Yeşil İyileşme” çağrıları giderek hız kazanıyor. Mayıs ayında Avrupa Komisyonu Yeşil Yeni Düzen’e (the Green New Deal) bağlılığını iki katına çıkaran bir iyileşme paketi sundu.

5. Şirketler, dünyanın onları izlediğinin farkında.
Kurumsal şirketler çözüme katkı sağlamak ya da en azından sorunun bir parçası olmamak için müşterilerin ve yeteneklerin dikkatini çekmek ve onları elde tutmak istiyorlar. Evet, aslında müşterilerin ve iş arayanların "iyi" şirketler aradığına dair güçlü kanıtlar uzun yıllardır var, ancak içinde bulunduğumuz dönem bu trendi artırıyor. Şirketler de hem genç hem de deneyimli yeteneklerin dünyanın sorunlarına çözüm bulmaya yardımcı olan işverenlere doğru çekildiği bir dünyada yaşadığımızın farkında.

Ama tabii ki bu süreç toz pembe bir senaryo değil. Temiz enerji işlerinin bir kısmı yok oldu, birçok şirkette sürdürülebilirlik pozisyonları için alımlar durakladı ve birçok sürdürülebilir iş uzmanı zamanlarını bu günlerde pandemiye ve çalışanların, tedarikçilerin, müşterilerin ve diğer insanların refahını sağlamaya ayırıyor.

Ancak durup sürdürülebilirliğin dayanıklılığını ve buradan gelen başarısını kutlamamız çok önemli: Kurumsal sürdürülebilirlik, modern insanlık tarihinin en kötü anlarında büyük ölçüde yavaşlamadan devam ediyor. Sunduğu değerler, karşılaştığımız ekonomik, çevresel ve sosyal sorunların ele alınmasında ve ne şekilde olursa olsun bir sonraki şok dalgası için toplumsal direncin arttırılmasında merkezi olarak görülüyor. Şirketler yavaş yavaş, zorlukları aşmak ve fırsatları yakalamak için adım atıyorlar. Şimdiyse, tüm bu çabayı ileriye taşımak için daha sıkı çalışmak gerekiyor.

SHARE: READ MORE

11 June

Hindistan’ın benzersiz bir çevre koruma örneği teşkil eden ilk yeşil köyü Khonoma

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

2005 yılında Hindistan’ın ilk yeşil köyü ünvanını alan Khonoma köyü doğal çevreyi koruma ve sürdürülebilirlik uygulamalarıyla tüm dünya için benzersiz bir örnek teşkil ediyor. Biyoçeşitliliği ile ünlü bu köy, 1998’de Khonoma Doğayı Koruma Merkezi ve Tragopan Koruma Alanı’nın (KNCTS) bölgede kurulmasıyla birlikte sürdürülebilir turizme ilgi duyan turistlerin ilgisini çekmeye başladı. 700 senelik geçmişi olan ve Myanmar sınır bölgesine oldukça yakın Nagaland eyaletinde bulunan Khonoma köyü, sadece 2019’da 4 binin üzerinde ziyaretçiyi ağırladı. Turizm sayesinde köydeki birçok sakin iş sahibi oldu ve gelirlerinin neredeyse hepsini turizmden kazanıyorlardı. Pandemi nedeniyle sekteye uğrayan turizme rağmen Khonoma köyü sakinleri, sürdürülebilir ve çevre korumacı politikaları sayesinde gıda güvenliği sorunu yaşamıyor ve kendi kendine yeterliliği sağlıyor.

1998’de kurulan ve yaklaşık 20 km2’lik alana yayılan Tragopan Koruma Alanı, yoğun subtropikal ve ılıman geniş yapraklı ormanlardan oluşan bir coğrafyaya yayılıyor. Aynı zamanda bu alan, Hindistan’ın ilk resmi toplum koruma alanı. Bölgede Dumanlı Pars, Asya Kara Ayısı, Küçük Jibon gibi birçok memeli türünün yanı sıra 300’den fazla kuş türü bulunuyor. Uluslararası Kuşları Koruma Konseyi’ne göre bu barınak Hindistan’da bulunan 555 önemli kuş bölgesinden biri. Özellikle soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan ve Nagaland bölgesinin sembolik kuşu olarak bilinen bir Sülün türü (Blyth’s tragopan) bu alanının yüksek bölgelerinde yaşıyor.

Khonoma’da yaşayan sakinler çoğunlukla Angami ailesinden geliyor ve bu aile için avcılık önemli bir gelenek. 1990’ların başında yılbaşı dönemlerinde bölgedeki Sülünlerin (Blyth’s tragopan) fazlaca avlanmasından sonra köyün bilinçli bazı yaşlıları bölgede bulunan hayvan türlerinin korunması gerektiğiyle ilgili bir kampanya başlattı. Hayvan türlerinin yanı sıra bölgede bulunan ormanları korumanın da yağmur suyunu kullanma ve köydeki su ihtiyacını karşılama için faydalı olacağını görmeleriyle birlikte kampanya daha da kapsamlı hale geldi. Bu kampanya 1998 yılında kurulacak olan çevre koruma merkezi ve koruma alanının temellerini atmış oldu. Kısa bir süre içinde de sadece koruma bölgesi için kabul edilen avlanma ve ağaç kesme yasağı tüm köyde uygulanacak şekilde genişletildi.

Köyde yaşayan erkeklerin kısa bir süre içinde tekrar avlanmaya dönmesini engellemek için birçoğu, bu bölgede 3 yıl boyunca orman bekçisi olarak ücretli bir şekilde işe alındı. Geleneksel olarak koruma bölgesinden topladıkları meyve ve sebzeleri satan kadınlar için ise toplayıcılık yasaklandı. Khonoma köyünde bitki fidanlığı sahibi olan 35 yaşındaki Vitsokhono Pier’e göre toplayıcılığın yasaklanmasından sonra, kadınlar turistler için konaklama işletmesi veya fidanlık oluşturma gibi gelir getiren aktivitelere yöneldi.

Bölgede 2006 yılında ilk defa yüksek sayılara ulaşan turist yoğunluğuyla birlikte ücretli konaklama sunan evler açıldı. Bugün ise köyde 12 adet konuk evi ve 20 lokal turist rehberi bulunuyor. Öte yandan turizm aktiviteleri kapsamında taksi şöförlüğü yapan ya da hediyelik eşya yapımı ile uğraşan kişiler de bulunuyor. Böylelikle turizm sayesinde kazanılan gelir ile köydeki aileler çocuklarının okul masraflarını ve ev masraflarını karşılayabiliyor. Köyde yaşayan ve KNCTS’nin kurulmasında öncülük edenlerden biri olan 77 yaşındaki Tsilie Sakhrie’ye göre köyde bulunan 600 aileden 100’ü turizm aktivitelerinden ekonomik olarak faydalanıyor.

Tıpkı dünyanın diğer bölgeleri gibi Khonoma köyü de COVID-19 pandemisinin ekonomileri üzerinde yarattığı olumsuz etki ile baş ediyor. KNCTS başkanı Meyase’ye göre turizm sektöründeki aksaklık nedeniyle köy ciddi anlamda gelir kaybına uğrasa da çevre dostu politikaların da yardımıyla kendi kendilerine yeten tarım ve hayvancılık sayesinde köyde gıda güvensizliği yaşanmıyor. Köyde 20’den fazla pirinç çeşidi yetiştiriliyor, çeltik terasları tepelerin tabanına yerleştirilerek yamaçlardan aşağı akan ve besin açısından oldukça zengin olan yağmur suyu ile sulanıyor. Pirincin yanı sıra darı, mısır ve gözyaşı otu gibi diğer tahıl çeşitleri de yetiştiriliyor. Kevikelie Pier’e göre tahılların haricinde sadece hayvancılık aktiviteleri bile köyün 1 yıllık besin ihtiyacını karşılayabilecek durumda. Kabak, havuç, biber, patates, lahana, sarımsak gibi ürünler de evlerdeki bahçelerde veya tarlalarda yetiştiriliyor. Gerektiğinde komşular yetiştirdikleri sebzeleri takas ediyor.

Khonoma köyünün benzersiz bir sürdürülebilirlik örneği teşkil etmesi sebebiyle eyaletteki birçok köy de benzer bir yol izlemeye çalışıyor. Bir diğer köy sakini olan 64 yaşındaki Khriekhoto Mor, Nagaland eyaletinde topluluk tarafından korunmakta olan 700’den fazla alanın olduğunu ancak sadece birkaçının Khonoma kadar iyi korunabildiğini dile getiriyor. Khonoma’nın örnek teşkil ettiği en iyi koruma pratiklerini yaymak amacıyla 2014 yılında Nagaland Topluluk Koruma Alanları Forumu 22 üyesiyle birlikte faaliyete başladı. Bu forum sayesinde Nagaland bölgesindeki farklı köyler fikir alışverişinde bulunarak koruma faaliyetleri konusunda birbirlerini güçlendirebiliyor. Khriekhoto Mor ise Nagaland Topluluk Koruma Alanları Forumunun başkanlığını yürütüyor.

KNCTS’in kuruluşundan bu yana geçen 20 yıldır Khonoma köyü ender bulunan birçok türe ev sahipliği yapıyor. Pandemiye rağmen köy liderleri gelecek nesillerin de kendileri gibi koruma ve sürdürülebilir kalkınma pratiklerini devam ettireceğinden umutlu. Meyase ise geleceğe umutla bakan bir diğer köy sakini. ‘’Eminim ki gelecek nesiller bizim yaptığımızdan da iyi bir iş çıkararak barınağımızı ve bölgemizi korumaya devam edecek.’’ diyor.

SHARE: READ MORE

10 June

Morgan Stanley sürdürülebilir sinyaller: Varlık sahipleri sürdürülebilirliği yatırımın geleceğinin olarak görüyor

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) alanlarına odaklı çalışmalar yürütmek günden güne önem kazanıyor ve dünya çapında yatırımcılarla yapılan anketler bu konunun detaylarına dikkat çekerken ÇSY faktörlerini ele almanın öneminin altını çiziyor.

Morgan Stanley Sürdürülebilir Yatırım Enstitüsü ve Morgan Stanley Yatırım Yönetimi tarafından yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, artık küresel yatırımcıların çoğu ÇSY faktörlerini yatırım süreçlerine entegre ediyor.

Araştırma kapsamında yapılan anketin içerisinde %92'sinin toplam aktifleri 1 milyar doların üzerinde olan 110 kamu ve kurumsal emeklilik fonu, vakıf, sigorta şirketleri ve diğer büyük varlık sahipleri yer alıyor. Anket, sürdürülebilir yatırımlardaki yaklaşımlar, eğilimler, motivasyonlar, zorluklar ve uygulamalar hakkında bilgiler topladı. Bu çalışma, Enstitü'nün son altı yıldır sürdürülebilir yatırım eğilimlerini takip eden ve bireysel yatırımcılar ile yapılan kapsamlı Sürdürülebilir Sinyaller (Sustainable Signals) anket serisi araştırmalarının üzerine tasarlanan bir ürün.

Anketten elde edilen sonuçlar, bir bütün olarak sürdürülebilir yatırımlardaki büyümeyi yansıtan birkaç eğilimi ortaya koymakta. Öne çıkan bulguları aşağıda listeledik:

• Varlık sahipleri, sürdürülebilir yatırımları giderek daha fazla benimsiyor.
• Bu benimsenme, 2017'de %70'ten 2019'da %80'e yükseldi.
• Katılımcıların yaklaşık %78’i sürdürülebilir yatırımın bir risk azaltma stratejisi olduğu konusunda hemfikir.
• Mevcut durumda sürdürülebilir yatırımlar yapan varlık sahipleri bu yatırımları itibarları ve paydaş ilişkileri bakımından oldukça faydalı buluyorlar.
• Varlık sahipleri sürdürülebilirliği ölçmek için daha iyi araçlara ve verilere ihtiyaç duyuyor.
• Varlık sahipleri portföylerinin etkilerini ölçmek ve raporlamak konusunda istekli, ancak katılımcıların yaklaşık üçte biri (%31) ÇSY hedeflerine göre yatırımları değerlendirebilmek için gerekli araçlardan yoksun.
• Katılımcıların %86'sı yatırım yöneticilerinin ÇSY raporlaması ve eğitiminde kilit rol oynayabileceğine inanıyor.
• Tematik veya etki yatırımları yapan varlık sahiplerinin %88'i çevresel temaları ele alıyor.
• İklim değişikliği, su kaynakları, plastik atıklar ve döngüsel ekonomi ele alınmak istenen en önemli çevresel sorunlar arasında.
• Sosyal konular arasında toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve eğitim en önemli öncelikler.
• ÇSY entegrasyonu, sürdürülebilir yatırım için en yaygın yaklaşım olmaya devam ediyor.
• Tüm yaklaşımlar arasından, yatırımcılar, kamu özkaynaklarında (%78) ve sabit gelirli kıymetlerde (%69) sürdürülebilir yatırım stratejilerini yüksek nitelikli buluyor.

SHARE: READ MORE

10 June

Bir krizde ÇSY raporlaması: ÇSY bir lüks mü?

Çevresel, Sosyal ve Yönetişim- ÇSY standartlarını yüksek tutan şirketlerin performansının daha yüksek olduğuna dair işaretler giderek artıyor. Bu konuyu Investor Relations dergisinde ele alan yatırım uzmanlığı şirketi Iridium Advisors CEO’su Oliver Schutzmann’ın değerlendirmesi üzerinden ele aldık.

Mayıs ayında Saudi Aramco ilk çeyrek kazancını açıkladığında, medyanın dikkati ilan edilen düşük kâr oranına ve petrol devinin temettüsünü sürdürme gayretine odaklandı.

Daha az dikkat çeken husus ise ilk çeyrek kazancına dair basın açıklamasının yaklaşık %25’i finansal performansa değil Covid-19 pandemisinin yarattığı krize ilişkindi. Basın açıklamasının 'Covid-19 Güncellemesi’ kısmı şirketin çalışanlarını, operasyonlarını ve topluluklarını nasıl koruduğuna ilişkindi. Finansallarını, kârını, temettülerini bu denli ön planda tutan bir şirket için %25’lik bu kısım kritik bir eşikte olduğumuzu gösteriyor.

Basın açıklamasının içerisinde yer alan aksiyonlar oldukça kapsamlı ve etkileyici. Açıklamalar, okuyucuların bu konuda yapılanlara ilişkin şüphe duymayarak, krize ilişkin alınan aksiyonların şirketin yönetim gündeminin en üstünde olduğunu düşündürecek şekilde aktarılmış. Bununla birlikte, basın bülteninin okuyucuları Covid-19 hakkındaki bilgilerin olduğu web sitesinin başka bir sayfasına yönlendirmesi de oldukça etkileyici.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu Aramco'nun ortaya koyduğu kültür ve bakış açısı: Aramco hikayesinin merkezine ÇSY yaklaşımına koyan bir şirket.

Küresel bir sağlık ve ekonomik krizin ortasında, üst düzey yöneticilerin ÇSY alanlarında yaptıkları yatırımları sorgulamaları ve bunu kriz esnasında karşılanamayacak bir lüks olarak görmeleri beklenebilir.

Gerçekten de, dünyanın dört bir yanından gelen hikayeler, Covid 19'un yarattığı krize karşı toplumu öncelemesi gereken kararlar ve eylemlerle ters düşüyor: Hissedarlarına temettü ödeyebilmek için hükümet yardımı alan şirketler, yöneticilere verilen büyük ikramiyeleri ödeyebilmek için gerçekleştirilen işten çıkarmalar, kendi paylarını alabilmek için büyüme planlarını değiştirenler.

Bu ters tutumların aksine, ÇSY alanlarında hedeflerine sadık kalan şirketlerin değerleme, kredi notu ve sermayeye erişim açısından piyasa tarafından ödüllendirildiğine dair pek çok işaret var.

Küresel derecelendirme ajansı Standard & Poor's Nisan ayı sonunda ÇSY'yi benimseyen firmalar hakkında görüşlere yer veren bir rapor yayınladı. Rapora göre, paydaş odaklı ve uyarlanabilir kurumsal yönetim yapılarına sahip olan, ÇSY performansları güçlü olan şirketler günümüzün hızla değişen dinamikleri arasında güçlü ve esnek olmaya devam ediyor.

Bu rapor önemli, çünkü bir kredi derecelendirme kuruluşu olarak S&P’nin kararlarının derecelendirilen şirketlerin üzerinde önemli bir etkisi var. Bu açıklama ile S&P, daha fazla esnekliğe ve uyarlanabilirliğe sahip olan şirketlere açıkça övgüde bulunurken, güçlü bir ÇSY performansı olmayanları dolaylı olarak geriletiyor.

Benzer bir şekilde, endeks sağlayıcı ve en büyük ÇSY derecelendirme kuruluşlarından biri olan MSCI, bazı araştırmaların sonuçlarını açıkladı: Covid-19 pandemisinin yarattığı kriz henüz çok yeni olsa da 2008 krizinden bu yana MSCI ÇSY dereceleri yüksek olan şirketlerin esnekliğini ölçmek için gerçek zamanlı bir test niteliği taşıyor. Pandeminin tüm dünyayı ve gelişmiş ekonomileri de oldukça güçlü bir şekilde sarstığı göz önüne alınırsa bu testin sonuçlarını görmek daha iyi ÇSY performansı gösteren şirketler açısında oldukça önemli olacak.

Aslında bulgular oldukça açık: ÇSY odaklı şirketlerin kıyaslandığı diğer şirketlerden daha iyi performans göstermeleri sadece uzun vadeli bir eğilim değil, aynı zamanda – içinde bulunduğumuz kriz gibi - maksimum stres koşulları altında dahi bu performansı korumaktalar.

Görünen o ki ÇSY artık bir lüks değil; aksine sağlıklı yapılar ve organizasyonlar için bir zorunluluk. Derecelendirme kuruluşları, endeks sağlayıcıları, yatırımcılar ve analistler giderek böyle düşünüyor.

SHARE: READ MORE

10 June

Endüstri cinsiyetler arası ücret farklarının kapanması için atılacak adımların ana hatlarını çiziyor

Covid-19 sebebiyle cinsiyetler arası ücret farkı bildirme tarihi 2020 için ertelenmiş olsa dahi cinsiyet eşitliği ve ücret farkının kapatılması, yatırım yöneticilerinin gündeminde öncelikli konular arasında yer alıyor.

Investment Association (IA)’ın 6 Mayıs’ta yayımladığı rapor cinsiyetler arası ücret farkını kapatmak adına yatırım yönetimi endüstrisinin girişimlerini ortaya koyuyor.

‘Cinsiyetler Arası Ücret Farkını Ele Almak: Endüstri Girişimleri’ adlı bu rapor, şirketlerin cinsiyetler arası ücret farkıyla mücadele etmesinde 3 ana alandan bahsediyor: cezbetme ve işe alım, elde tutma ve ilerleme ve son olarak da ölçümleme ve gözlemleme. Bunu takiben de aşağıdaki çözüm önerilerini sıralıyor:

İşe alım süreci için çeşitlilik politikalarını hayata geçirme ve sektörün halk tarafından bilinip anlaşılmasını sağlama: Kariyer günleri, üniversite fuarları ve üçüncü partilerle ortaklık kurma gibi araçlar sektörün değeri ve amacına yönelik farkındalık yaratılması ve daha çeşitli bir beceri havuzuna ulaşılması konularında önemli rol oynayabilir. Cinsiyet nötr iş ilanları ve iş başvurularını anonimleştirmek gibi uygulamalar kadınları sektöre girmekten alıkoyan sorunlarla baş etmede yardımcı olabilir. Başlangıç seviyesi işlerde ise çıraklık, stajyer ve mezun çalıştırma gibi programların çeşitliliği sağlama hedefiyle planlanarak kadınların daha çok dahil edilmesine katkı sağlanabilir.

Kadınları şirkette kalmaya teşvik edecek politikaların ve programları uygulamaya koyma: Buna örnek olarak babaların da izin almasını ve paylaşımlı ebeveyn izinlerini destekleyen doğum izni politikaları gösterilebilir. Ek olarak kariyer molasından dönenler için yapılan şirkete dönüş programlarına mentorluk ve eğitimlerin entegre edilmesi de örneklerden biridir. Ayrıca şirket içinde kadınların deneyimlerini paylaşacağı, başarılarını kutlayacağı ve cinsiyet eşitliği stratejileri geliştirebilecekleri kadın networklerinin oluşturulması da sıralanabilir.

• Sektörün mevcut durumda cinsiyetler arası ücret farkı anlamında ne noktada olduğu ve nerede olması gerektiğini tespit etmek: Çeşitliliğin veriler üzerinden incelenmesi yoluyla kadınların üst düzey yönetim pozisyonlarında temsilinin artırılması ve başlangıç seviyesi işlere daha çok kadının alınması için net hedefler koyulması gerekmektedir.

Investment Association’ın başkanı Chris Cummings ise raporlar ilgili şu yorumları yaptı: “Bu zor zamanlar yatırım yöneticileri de pek çok firma gibi hızlıca ve başarılı bir şekilde uzaktan çalışmaya geçiş yaptı. Biliyoruz ki daha esnek bir çalışma kültürü benimseyen şirketler çok daha çeşitli bir iş gücüne cazip gelmekte. Bu sebeple krizden çıkarken de geleceği bu başarının üzerine kurmalı ve esnekliği benimsemeliyiz.

Bu esneklik aynı zamanda cinsiyetler arası ücret eşitsizliğiyle mücadelede de bize yardımcı olacak. Evet, bu eşitsizliği gidermek bir gecede gerçekleşmeyecek; ama endüstri de bu durumla mücadeleye sarf ettiği eforu azaltmadan yol alıyor. Daha kat edilmesi gereken uzun bir yol olduğunu biliyoruz ancak raporda da ana hatlarıyla bahsedilen pozitif eylemler bu eşitsizliği azaltmada ve nihayetinde de ortadan kaldırmada yol almamıza yardımcı olacak.”

SHARE: READ MORE

10 June

T. Rowe Price, şirketlerin ÇSY beyanına büyük önem veriyor

Mart 2020 sonu itibariyle 1,01 trilyon dolarlık portföye sahip olan küresel yatırım yönetim şirketi T. Rowe Price, Çevresel Sosyal Yönetişim (ÇSY) beyanının 2019’da dünya genelindeki şirket yönetimleriyle angajmanlarında bir numaralı konu olduğunu açıkladı. Geleceğe bakıldığında artan iklim risklerinin tüm portföy varlıklarını farklı derecelerde etkileyeceğini söyleyen T. Rowe Price, bu sebepten ötürü şirket esaslarını değerlendirirken analistlerin iklim ve diğer ÇSY faktörlerine giderek daha da çok ağırlık verdiğini belirtti.

Şirketin ikinci senelik ÇSY raporuna göre ÇSY kaygıları şirketin yatırım süreçlerinin her alanına işlemiş bulunuyor. Bu da portföyündeki binlerce şirketle nasıl etkileşimde olacağını, vekil oylarını nasıl kullanacağını ve paydaş hakları için yürüttüğü savunuculuk çabalarını derinden etkilemekte.

Rapor aynı zamanda Covid-19 sonrası kurumsal yönetimin geçirmek zorunda kalacağı köklü değişimlere yönelik de içgörüler barındırıyor. Kurumsal Yönetim Başkanı Donna Anderson “Şirketlerin beşeri sermaye, sağlık ve güvenlik, toplumsal katılım ve paydaşların işlere yaptığı katkılarla ilgili geçmiş tüm açıklamaları yeni bir çerçeveyle değerlendirilecek. Tahminlerimize göre bu konular yatırımcılar ve şirketlerin angajmanını yönlendiren temel etmenler olacaklar.”, sözleriyle kurumsal dünyayı bekleyen değişimlerin önemini özetledi.

Şirketin temel yatırım süreçleri, küresel çapta 14 bin özel kuruluş ve kamu varlığının sorumlu yatırım profilini inceleyen tescilli Responsible Investing Indicator Model (RIIM) tarafından desteklenmekte. Tedarik zinciri (çevre), çalışanların gördüğü muamele, iş etiği gibi 20 farklı göstergeyi inceleyen RIIM portföy analizi aynı zamanda portföy yöneticisinin tüm portföyü içerisinde veya karşılaştırmalı bir çerçevede ÇSY sorunlarına ilişkin risklere nicel değerler biçilmesinde de kullanılmaktadır.

T. Row Price, RIIM ve onun temel araştırma platformunun yanı sıra yatırım odaklı angajman programını da uyguluyor. Bu program sayesinde yatırım yapılan şirketlerin çevresel sürdürülebilirliği uzun vadeli stratejilerine nasıl entegre ettikleri saptanıyor ve şirketler endüstrinin en iyi uygulamalarına yönlendiriliyor. Yönlendirme dahilinde şirketlerin ÇSY beyanlarını Sustainability Accounting Standards Board (SASB) ve Task Force on Climate Related Financial Disclosure (TFFD) gibi küresel çerçevelerle hizalamaları için savunuculuk eylemleri de destekleniyor. Araştırma ve Sorumlu Yatırım Direktörü Maria Elena Drew, müşterilerin portföylerinin çevre riski boyutlarını giderek daha çok anlamak istediklerinin altını çiziyor ve şunları ekliyor: “Bizim için geniş yatırım sürecimizin bir parçası olan RIIM’da çevresel veri anahtar bileşenlerden biri. Geniş ölçeğimiz ve etkimizi de pozitif değişim yaratmak için kullanmaktayız. Hatta %38’ini çevresel beyanın oluşturduğu ÇSY beyanı 2019’da şirketlerle angajmanımızda bir numaralı konu oldu.”

T. Rowe Price vekaleten oy kullanma gücünü ise yatırım yapılan şirketlerle olan angajmanını tamamlayıcı bir öge olarak değerlendiriyor. Şirket, geniş iş ve etki alanının da kendisini ÇSY angajmanını artırmak adına güçlü bir pozisyona koyduğuna inanıyor.

Her ne kadar şirket bir yatırımcı olarak ÇSY kaygılarını ortaya koyan efektif ve iyi hedeflenmiş teklifleri desteklese de pek çok paydaşın ÇSY sorunlarına getirdiği çözümlerin anlamlı olup olmadığı hala tartışma konusu. Günün sonunda paydaş teklifleri çoğunlukla şirket yönetimleri tarafından veto edilen ve bağlayıcı olmayan oylardan öteye geçemiyor. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki T. Rowe Price’ın 2019’da kullandığı 64 bin 249 oyun yalnızca %0,5’i ÇSY kaygılarıyla ilgiliydi. T. Rowe Price’ın deneyimine göre şirketlerle birebir angajman paydaş çözümlerine nazaran daha etkili oluyor.

SHARE: READ MORE

28 May

Papua Yeni Gine'de ormansızlaşmayı kim finanse ediyor?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Papua Yeni Gine gezegendeki en geniş tropikal yağmur ormanlarından birine sahip. Ancak Avustralya'nın hemen kuzeyindeki ada ülkesinde son yıllarda ağaç kesimlerinden ve madencilikten kaynaklanan ormansızlaşmada büyük bir artış görülüyor. Bu durum da atmosfere büyük miktarda karbon salımı gerçekleşmesi tehdidini artırıyor.

Ormansızlaşma, arkasında ülke genelinde çıplak toprak parçaları bırakırken ortaya çıkan çevresel sorunların yükünü çoğunlukla yerel topluluklar taşıyor. Bölgedeki toplulukların birçoğu, kendilerine bir şey sağlamadan bu arazileri çıplak hale dönüştüren şirketlere karşı temkinli. Bunun etkisiyle Malezya kereste şirketi Maxland, 2017 yılında ülkenin Manus Adası'nda yağmur ormanlarına girmek için izin aldığında üç ila beş milyon kauçuk ağacı dikeceğine söz vermişti ve yakındaki topluluklara iş, telif hakkı ödemeleri ve iyileştirilmiş altyapı yoluyla fayda sağlayacağını belirtmişti.

Ancak eleştirmenler Maxland'ın ‘koyunların arasına saklanmış bir kurt’ olduğunu söylüyor. İnsan hakları ve çevre gözlemcisi Global Witness tarafından bu ay yayımlanan yeni bir rapora göre Maxland, beş yıllık sözleşmesinin iki yılı bitmiş olmasına rağmen bölgeye tek bir ağaç dikmedi. Rapor, bunun yerine şirketin yasadışı ağaç kesimi ve adanın değerli ağaç kerestesini ihraç etmeyi önceliklendirdiğini ve bu süreçte milyonlarca dolarlık bir paya sahip olduğunu iddia ediyor.

Dahası, Global Witness, bu şirketin dünyanın en önde gelen finans kurumlarından bazılarıyla bağlantılı olduğunu keşfetti. Bu kurumlar arasında, geçtiğimiz Ocak ayında sürdürülebilirliği yatırım yaklaşımının merkezine yerleştireceğini ve iklim değişikliğiyle ilgili önemli riskler ortaya çıkaran şirketlerden çıkacağını açıklayan dünyanın en büyük yatırım şirketi BlackRock da bulunuyor. BlackRock, Maxland’ın “ana şirketi”ni finanse eden üç bankanın en büyük 20 hissedarı arasında yer alıyor. Bu “ana şirket”, bir Malezya şirketi olan Joinland Group ve Papua Yeni Gine’de uzun bir ağaç kesme tarihine sahip olmasıyla biliniyor.

Geçtiğimiz hafta kömüre bağımlı büyük şirketleri portföyünden kara listeye almaya karar veren Norveç'in 1 trilyon dolarlık Küresel Devlet Emeklilik Fonu da (Government Pension Fund Global), geçen yıl ormansızlaşmayla bağlantılı olan birçok şirketten çıktığını kamuyla paylaşmasına rağmen bu bankaların en büyük 20 hissedarı arasında yer alıyor. Global Witness’in araştırması esnasında bu finansal kurumların Maxland’in ormansızlaşma projesini mümkün kılan bankalara bağlı yüz milyonlarca dolara sahip olduğu belirtiliyor.

Global Witness raporunun baş araştırmacısı Lela Stanley, “Düzenlenmemiş finansın fosil yakıt endüstrisini destekleyerek iklim değişikliğine katkıda bulunduğu ve aynı zamanda ormansızlaşma içeren endüstrilerin finansmanı için de bunun geçerli olduğu anlaşılmakta” diyor. “Birikimleri bu finansörler ile değerlendirilen insanlar da farkında olmadan bununla bağlantılı olabilir.”

Haberin yayımlandığı Grist kuruluşu, bunun sürdürülebilirlik hedeflerine nasıl uyduğuna dair yorum yapmaları için BlackRock'a ulaştığını ancak yayın zamanında bir yanıt almadığını belirtiyor. Bununla birlikte Norveç emeklilik fonu sözcüsünün Grist'e yazdığı bir e-postada, 2019'da “Güneydoğu Asya'daki bankalarla ormansızlaşmaya katkıda bulunan şirketlere borç verme politikaları hakkında diyalog sürdürdüğünü” söylediği belirtiliyor.

Global Witness'ın raporuna göre Maxland’ın Manus Adası girişimi (Pohowa Entegre Tarımsal Ormancılık Projesi), Manus Adası'nın yerli sakinlerini hayal kırıklığına uğrattı. Yereldeki köyler yol ve su taşıma gibi kritik altyapı ve hizmetlere hala büyük ölçüde ihtiyaç duyuyor. Bazı köyler yağmur ormanı ve deniz arasında yer alıyor ve adanın limanında yer alan ana pazara ve karşı taraftaki başkente ulaşmalarının tek yolu, ücret ödemelerinin gerektiği iki saat süren bir tekne yolculuğu.

Maxland’in, adanın sakinlerine yalnızca hayatlarını kolaylaştıracak bir yol inşa edeceğinin değil, aynı zamanda ormandan sadece kötü durumdaki ağaçları toplayarak yerine tarım iş kolları yaratabilecek milyonlarca kauçuk ağacı dikeceğinin de sözünü verdiği belirtiliyor. Birçok yerli, bunun iyi bir anlaşma olduğunu düşündü, ancak Global Witness 2019 Ekim ayında bölgeyi ziyaret ettiğinde Maxland’in vaatlerini yerine getirmediğini gözlemledi. Müfettişler, adanın uzak tarafında Maxland'a ait olmayan bir yerde birkaç bin kauçuk fidesi gözlemledi, ancak ihmal edilmiş ve kötü durumda gözüküyorlardı. Ve zaten o zamana kadar şirket, Çin ve Japonya'ya yaklaşık 1,8 milyon dolar değerinde 19 bin metreküp ahşap kereste ihraç etmişti.

Malezyalı bir girişimci ve Joinland Group'un kurucusu Thomas Hah, Global Witness'e bulgularını reddederek ve örgütün avukatından “resmi bir mektup” alacağı konusunda uyararak cevap verdi. (Hah, Grist’in yayın için yorum yapma talebine cevap vermedi.)

Bununla birlikte, Maxland’ın izinleri en başta İl Orman Yönetim Komitesi tarafından da onaylanmıyor. Ancak Papua Yeni Gine Ulusal Orman Otoritesi bu kararı iptal ederek izin çıkarıyor, üstelik Global Witness’ın izin için talepte bulunan şirketin daha önceki tarım ve arazi kullanımına ait kanıtları paylaşmasını gerektiren Orman Kanunu'nu ihlal ettiğini belirtmesine rağmen. Rapora göre Maxland’ın daha önce buna benzer bir deneyimi ya da girişimi bulunmuyor. Ancak Global Witness, bunun üzerine Maxland’ın ana şirketi Joinland’in daha önceden New Hanover adasında benzer bir ağaç kesme işlemi gerçekleştirdiğini belgeledi.

Haberde ayrıca Maxland’in, Manus Adası'nı gözüne kestirdiğinden bu yana mahkeme ve adadaki önemli kişilerin ve liderlerin güvenini kazanmak için çok çalıştığı belirtiliyor. Rapor, Maxland'ın bölgedeki kamu görevlileri için evler satın aldığını ve polis memurlarına özel güvenlik işleri için ödeme yaptığını ortaya çıkardı.

Global Witness, haberin yayımlandığı Grist'e raporun Papua Yeni Gine hükümetini eyleme geçirmesini umduğunu söyledi. Raporun baş araştırmacısı Stanely, “Umarız bu rapor, hükümeti bu örneği derinlemesine araştırmaya yönlendirir ve sonunda kırsal toplulukların bağlı olduğu toprakları ve ormanları koruyan kendi yasalarını uygulamaya başlamasına yol açar.” diyor.

SHARE: READ MORE

28 May

Amaç odaklı şirket kılavuzu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Ortak Değer Girişimi (Shared Value Initiative), amaç odaklı yeni stratejiler geliştiren şirketlerin bu amaçlarını ortak değer yaratarak nasıl hayata geçirebileceklerini gösteren The Purpose Playbook’u yayımladı. Ortak değer kavramı şirketlerin kendi operasyonlarını ve iş yapış modellerini kullanarak nasıl olumlu anlamda çevresel ve sosyal değişim yaratabileceği üzerinde odaklanan bir anlayış olarak karşımıza çıkıyor. Böylelikle şirketler kılavuzda anlatılan uygulamalarla hem değişimi mümkün kılıyor hem de şirketlerini amaçlarına ulaştırabiliyorlar.

Araştırmalar, içinde bulunduğumuz pandemi sürecinin tüm insanlık için önemli bir değişim ve öğrenme süreci başlattığını, şirketlerin de değişim geçireceğini öngörüyor. Bu anlamda pandemi başta finans, sağlık ve eğitim sistemleri olmak üzere sosyal ve politik anlamda kırılganlıkları ortaya çıkardı ve aslında tüm alanların küresel anlamda birbirine bağlı olduğunu ortaya koydu. Özellikle dünyada birçok kesimin karşı karşıya kaldığı sosyal eşitsizlikler içinde bulunduğumuz sağlık krizi nedeniyle çok daha belirgin hale geldi.

Pandemi sürecinde finansal olarak ya da ürün bağışlarıyla kriz sürecine destek olan şirketlerin pandemi sonrasında sosyal meselelere nasıl çözüm yaratacağı merak konusu. Ancak birçok şirketin tüm paydaşlarını sürece katacağı, daha şeffaf, geleceğe karşı daha sorumlu ve kriz dayanıklılığı yüksek modellere geçiş yapması bekleniyor. Bu doğrultuda Ortak Değer Girişimi’nin üzerinde birkaç yıldır çalıştığı amaç kılavuzu, şirketlere bu anlamda liderlik etmeyi hedefliyor.

Kılavuzda sektör ayırt etmeksizin tüm şirketlerin hayata geçirebileceği uygulamalar, alınması gereken aksiyon adımları, şirket örnekleri ve modeli hayata geçirmek için liderlerin yararlanabileceği öneriler yer alıyor. Kılavuza göre her şirketin doğrudan uygulayabileceği sihirli bir formül bulunmamakla birlikte her şirket kendi amaçları doğrultusunda uzun dönemli bir ortak değer planı yaratabilir.

Şirketler amaçlarını belirlemek için;

- Henüz tam olarak çözüm getirilmemiş bir sosyal meseleyi belirlemeli,
- Amacı şirket stratejisi, operasyonları ve çalışan-müşteri ilişkisi gibi insan faktörünün etkili olduğu tüm iletişim araçlarına entegre etmeli,
- Bu amaç yaratıcı ve belirli bir sosyal ihtiyaca işaret etmesinin yanı sıra hem şirket hem de toplum için ölçülebilir hale getirmeli,
- Belirlenen amaçların yalnızca bir pazarlama kampanyası olarak kalmaması için şirket modeli ve iş yapış biçimleri içine entegre etmeli.

Ortak Değer Girişimi tarafından önerilen modelde, şirketlerin ortak değer performanslarını arttırmaları için strateji, operasyon ve insan başlığı altında üç farklı kategoride uygulamalar paylaşılıyor. Donut şekline benzeyen bu modelin merkezinde şirket amaçları yer alıyor. Modelin çerçevesini ise tüm bu uygulamaları kapsayan şirket kültürü oluşturuyor.

Strateji

Bu başlık altında yer alan üç farklı uygulamaya göre amaç doğrultusunda şirketin stratejisi belirlenmiş oluyor. Strateji bölümünün ilk adımını oluşturan Fırsatların belirlenmesi ile şirketler kendileri için en çok önem taşıyan çevresel ve sosyal meseleleri belirleyerek, önceliklendirme yapıyor. İkinci adım ise şirket kaynaklarının belirlenmesi. Bu adımda şirketler seçtikleri ve odaklanmak istedikleri sosyal ve çevresel meseleler üzerinde iş modelleri ile nasıl çalışabileceklerini belirliyor. Üçüncü ve son adım olan strateji, amaç ve kaynaklar adımında ise daha önceki adımlarda belirledikleri üzerinden uygulamaya geçecekleri yönetim modeli stratejilerini belirliyorlar. Böylelikle amaçları doğrultusunda şirket kaynaklarını kullanarak en doğru şekilde nasıl bir değer yaratma biçimi oluşturacaklarını kararlaştırmış oluyor.

Operasyon

Bu temanın altındaki ilk adımı inovasyon oluşturuyor. Bu adıma göre şirketler seçtikleri sosyal meselelerden en çok etkilenenleri inovasyon ve fikir süreçleri ile birlikte en iyi şekilde anlamaya çalışıyor. İkinci adım olan yeni iş birliği modelleri ile şirketler kaynaklarını ve sistemlerini en iyi şekilde kullanabilecekleri ortakları belirleyerek yenilikçi ortaklık modelleri ortaya koyuyor. Böylelikle ortaklıklarla kaynaklarını ve imkanlarını birleştirerek ortak değer yaratma konusunda önemli adımlar atmış oluyor. Operasyon temasının son pratiğini ise ölçme ve raporlama adımı oluşturuyor. Bu son adımda oluşturulan modeller kapsamındaki olası etkiler ve bağlantılar gözden geçirilerek model hayata geçirildiğinde ortaya çıkacak sonuçlar analiz edilerek öngörülmeye çalışılıyor.

İnsan

Bu tema altındaki uygulamalarda insan faktörünün dahil olduğu tüm süreçlerde insanın yaratabileceği olumlu etkiler göz önünde bulundurularak insan sermayesinin yaratıcılığı ve yetenekleri teşvik ediliyor. Bu amaç doğrultusunda ilk adımı örgütsel tasarım oluşturuyor. Bu adımda ortak değer yaratım süreçlerine etki edecek tüm adımlardaki ortak yaratma sürecine katkı sağlayacak organizasyonel modeller geliştiriliyor. Yetenek kazanımı ise şirketlerin takip etmesi gereken ikinci adım. Bu adıma göre şirket yeni yetenekleri şirketine çekerek şirkete dahil olduklarında da onların gelişimine sürekli olarak katkı sağlamalı. Böylelikle şirket içindeki yetenekler aracılığıyla ortak değer yaratımı şirket için yeni bir kültür olarak hayata geçebiliyor. Son adımı ise iletişim ve entegre etme oluşturuyor. Kazanılan yetenekler oluşturulan yeni modeller ile ortak şirket amacını daha da sahiplenebilir ve ortak değer yaratımı sürecine tüm yaratıcılığıyla dahil olabilir.

Ortak Değer Girişimi’nin yayınladığı amaç kılavuzu, gelecekte karşılaşabileceğimiz potansiyel kriz durumlarına karşı dayanıklılığı ve esnekliği arttırabilecek önemli adımlar sunuyor. Bu kılavuz her ne kadar gerekli adımları belirtse de Ortak Değer Girişimi her şirketin kendine özgü adımlarını oluşturabileceğini belirtiyor.

SHARE: READ MORE

28 May

Pandemi, küresel gıda ticaret sisteminin ihtiyaç duyduğu değişimi mümkün kılabilir

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

2008 yılında yaşanan ekonomik kriz, tıpkı bugün yaşadığımız sağlık krizi gibi gıda tedarik zincirini ciddi şekilde etkilemiş, fiyatlarda aşırı artış yaratarak 100 milyondan fazla insanı açlığa sürüklemişti. Covid-19 pandemisinin etkisiyle birlikte gıda tedarik zincirlerinin kırılganlığı 2008 krizinden sonra bir kez daha gözler önüne serilmiş oldu. Pandemi, gıda ticaretinin karşılaştığı sorunları gün yüzüne çıkarsa da gıda sistemlerini daha dayanıklı hale getirecek değişim fırsatını yaratabilir.

Covid-19 pandemisi nedeniyle dünyada yaklaşık 265 milyon insan kıtlık ile başa çıkarken milyarlarca insan ise gıda güvensizliği yaşıyor. Kıtlık ve açlık problemleri pandemiden önce de sıkça dile getirilen ve her geçen gün daha fazla insanın maruz kaldığı problemler arasındaydı. Bu anlamda mevcut küresel gıda sisteminin değişen dünyadaki gıda ihtiyacına cevap veremediği ve köklü bir değişimin gerekliliği her geçen gün daha da önemli hale gelmesine rağmen henüz küresel gıda sisteminde ihtiyacı daha iyi karşılayacak köklü bir değişim uygulanmadı.

Dönemin Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı özel raportörü Sözcüsü Olivier De Schutter 2008 krizinden sonra yaptığı konuşmada gıda ticaretinin sadece bir meta değil, gıdanın herkes için hak olarak görüldüğü bir fikir ile yeniden yapılandırılması gerektiğini savundu. Bununla birlikte De Schutter, toplumlara gıda hakları için karar verme gücünü veren, ülke içindeki tarımsal-ekolojik uygulamalara yatırım yapan ve gıda ithalatına bağımlılıktan uzak yeni bir gıda sisteminin gerekliliğini vurguladı. Bu anlamda 2008'de yaşanan ekonomik krizin küresel gıda ticareti sistemi için yaratabileceği dönüşüm fırsatının önemini dile getirdi. Tıpkı 2008 krizinin yarattığı fakat değerlendirilmeyen değişim fırsatı gibi bugün de Covid-19 pandemisinin yarattığı kriz, gıda ticaret sisteminde ihtiyaç duyduğumuz köklü değişimi mümkün kılabilir.

COVID-19’un gıda ticareti üzerinde oluşturacağı kalıcı etkiler hala bilinmiyor

Arz talep dengesine göre tedarik sağlayan ve bu anlamda gıda tedarik pazarını dengede tutmayı prensip edinen gıda ticareti sistemi, karşılaşılan kriz durumlarında sistemde yaşanan istikrarsızlık göz önünde bulundurularak olası krizlere karşı oldukça dayanıksız bir yapıya sahip olduğunu gösteriyor. İçinde bulunduğumuz pandemi sürecinin salgın sonrasında küresel gıda ticareti üzerinde yaratabileceği değişimler henüz öngörülemese de sistem üzerinde kalıcı etkilerinin olması bekleniyor.

Bu süreçte gıda ticaretini ve güvenliğini en çok sekteye uğratan faktör pandemi sebebiyle dünya çapında uygulanan ulaşım kısıtlamaları nedeniyle lojistik sistemlerin darbe almasıydı. Aynı zamanda ekim ve hasat zamanlarında çalıştırılan göçmen işçilerin yine ulaşım kısıtlamaları sebebiyle hem işlerinden olması hem de gıda tedarik zincirini ciddi şekilde etkileyen ekim ve hasat zamanlarının da sekteye uğraması anlamına geldi. Bu sebeple gıda tedarikini ithalatla sağlayan ve kendi ürettiği gıdayı yurtdışına ihraç eden ülkeler gıda güvenliği anlamında en çok darbe alan ülkeler oldu. Geçtiğimiz günlerde Rusya ve Ukrayna’nın yurtiçindeki kırılgan gıda ticaret zincirini sebep göstererek tahıl ihracatını durdurması, tahıl tedariki anlamında ithal ürüne bağımlı ülkeleri olumsuz olarak etkiledi.

Küresel gıda ticareti üzerinde oluşan tüm bu baskılar aynı zamanda birçok ülkede fiyat şoklarına sebep oldu. Küresel anlamda herkes için yeterli gıda hala bulunuyor olsa da dünya üzerindeki birçok kesimin gıda güvenliği tehdit altında. Ekonomide yaşanan darbe ve birçok hane için yaşanan gelir kayıpları da göz önünde bulundurularak fiyatlarda yaşanan ufak artışlar dahi gıdaya ulaşımı imkansız hale getirebiliyor. Tıpkı 2008 krizinde olduğu gibi içinde bulunduğumuz sağlık krizi döneminde de en çok darbe alanlar, gelirinin büyük bir kısmını gıda alımına harcayan düşük gelirli kesimler oldu.

İthalat ve ihracata oldukça bağımlı olan küreselleşmiş gıda ticareti sisteminde aksamaların olması gıda atığını da dünya çapında oldukça arttırdı. Her ne kadar artan gıda atığı problemi karşımıza yeni çıkan bir sorun olmasa da pandemi dönemindeki ciddi artışıyla birlikte daha çok gündeme gelmeye başladı. Özellikle tedarik zincirlerinin uzunluğu, gıda üretiminin mevsimsel bir süreç olması ve yavaş ilerlemesi sebebiyle değişen taleplere cevap verme konusunda da geride kalıyor. Tüm bu sebepler hem gıda ticaretini sekteye uğratarak birçok kesimin gıda güvenliğini tehdit ediyor hem de küresel anlamda gıda atığını ciddi anlamda arttırıyor.

Güney ülkeleri gıda ticaretinde yaşanan aksaklıklardan en çok etkilenen ülkeler arasında

2008 krizinde yaşanan fiyat artışı sonrasında, piyasalardaki şeffaflığı ve kriz dayanıklılığını arttırmak için yeni politikalar oluşturuldu ancak bu politikalarda az gelişmiş ya da gelişmekte olan güney ülkeleri dahil edilemedi. Bu sebeple halihazırda gıda güvenliği problemlerinin yaşandığı yerlerde gıda tedarikinde gerekli iyileşme ve gelişmeler sağlanamadı.

Koronavirüsün ortaya çıkması ile hayvandan insana bulaşan virüslere karşı duyulan endişenin, küresel anlamda iç ve dış ticarette daha sıkı önlemlerin alınmasını teşvik etmesi bekleniyor. Halihazırda kuzey ülkeleri tarafından belirlenen sağlık standartlarını sağlamakta zorluk çeken fakat dünyadaki birçok ülkeye gıda ihracatı yapan güney ülkeleri, yeni oluşturulacak gıda güvenliği önlemlerini almakta zorlanabilir hatta gıda ihracatını durdurmak zorunda kalabilir.

Bu sebeple gıda güvenliği kurumları yeni politikalar ve yerel gıda sistemleri üzerinde en az baskı yaratacak yeni sistemler üzerinde çalışmalarına devam ediyor. Uluslararası gıda örgütleri de pandemi sebebiyle daha da artan gıda güvenliği ve gıda ticareti sorunlarına çözümler üretmeye çalışıyor.

Yerel gıda sistemlerinin önemi bir kez daha ortaya çıkıyor

Çok yönlü ticaret odağı piyasa aksaklıklarını en aza indirgemeyi amaçlıyor ancak uluslararası ticaret kuralları bazı bölgelerde uygulanabilecek yerel ticaret çözümlerini engelleyebiliyor. Dünya Ticaret Örgütü gıda güvenliğini temel odak olarak belirlemesine rağmen gıda bağımsızlığı ve gıdada öz yeterliliğe karşı çıkarak yerelde uygulanabilecek çözümleri onaylamıyor. Haliyle bu durum gıda standartları konusunda zorluk yaşayan ve ekonomisi gıda ihracatına fazlasıyla bağlı olan güney ülkeleri için büyük zorluklar anlamına geliyor.

Yakın zamanda Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı özel raportörü olarak görevlendirilen Michael Fakhri’ye göre salgını bir uyarı niteliğinde algılamalı ve özellikle iklim değişikliğiyle birlikte daha da ciddi bir problem haline gelen gıda güvenliği konusunda ticarette yeni yapılandırılmalara ve politikalara gidilmeli.

Fakhri aynı zamanda gıda hakkı konusunda yapılacak çalışmaların sivil toplum ve uluslararası ticaret kurumları arasında olumlu bir etkileşim sağlayacağını dile getiriyor.

Bu anlamda pandeminin getirdiği değişim fırsatıyla birlikte küresel gıda ticaretini yerel gıda sistemlerini de koruyacak şekilde dönüştürerek dünyadaki tüm kesimlerin gıda hakkını savunmak mümkün olabilir.

SHARE: READ MORE

28 May

Azalan emisyonlar bireysel önlemlerin limitini mi gösteriyor?

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Evde kalma uyarılarının geçtiğimiz aylarda sıklaşmasıyla birlikte havalanmayan uçaklar, boşaltılmış otoyollar ve kepenk indirmiş fabrikalar küresel karbon emisyonlarının 2006 yılından bu yana görülmemiş seviyelere düşmesine neden oldu.

İklim araştırmacıları, 69 ülkenin dahil edildiği ve küresel emisyonların %97'sini kapsayan yeni bir çalışmada 7 Nisan'daki küresel CO² emisyonunun geçen yılın aynı dönemine göre %17 daha düşük olduğunu ölçümledi.

Salgın öncesinde bilim insanlarının 2020’ye dair beklentileri emisyon seviyelerinde çok az değişiklik olacağı ya da hiç değişiklik olmayacağı yönündeydi. Geçtiğimiz salı günü yayımlanan araştırma ise bu tahminlerin aksi bir tablo çizmekte. Araştırmaya göre ülkeler Covid-19 salgını sırasında en düşük seviyelere farklı zamanlarda ulaştılar; fakat bazı yerlerde CO² emisyonları 2019 günlük ortalamasında kıyasla %26 oranında düşüş gösterdi.

Bilim insanlarının 2020'nin tamamına dair yıllık emisyon tahmini yapabilmeleri ise hala belirsizliğini koruyan pek çok faktöre bağlı. Örneğin salgınla mücadele önlemleri bu yaz başlarında kaldırılırsa, emisyonların bu yıl geçen yıla göre %4 azalabileceği tahmin ediliyor. Eğer yılın geri kalanında bu önlemler daha az olmakla birlikte yine de uygulanmaya devam ederse 2020 yılı 2019’dan %7 daha düşük emisyonla bitebilir.

Uluslararası Para Fonu (IMF), öngörülen karbon emisyonlarının bu yıl GSYİH’deki %3 düşüşle birlikte %5,7 düşeceğini hesaplarken Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ise %8’lik bir düşüş beklediğini açıkladı. Olası ikinci bir Covid-19 dalgasının Nisan ayındaki gibi sıkı önlemlere yol açması durumunda emisyonların daha ne kadar düşebileceğine dair bir tahminde ise henüz bulunulmadı.

Her ne kadar arzu edilen şekilde olmasa da pandemi döneminde gerçekleşen bu düşüş iyimser bir bakış açısıyla karbon salımını azaltmanın mümkün olduğunu ortaya koydu. Öte yandan bazı araştırmacılar, içinde bulunduğumuz istenmeyen ve dramatik olaylar dizisinin küresel emisyon oranını yalnızca 14 yıl önceki seviyeye geriletebildiğine de dikkat çekiyor. Onlara göre bu sonuç pandeminin ortaya çıkarttığı en kayda değer iklim dersi.

Bu argümanı destekleyen yeni bir araştırma, pandeminin yarattığı durumun iklim hedeflerine ulaşmak adına bireysel davranışlarda yapılan en sert değişikliklerin bile sınırlı etkisi olduğunu ortaya koyuyor. Yani kirlilikteki bu düşüş küresel ısınmayı kabul edilebilir seviyelerle sınırlı tutmanın zorluğunu gösteriyor. Oslo’daki Uluslararası İklim Araştırmaları merkezi araştırma direktörü Glen Peters durumu şu sözlerle özetliyor: “Bu durumun da gösterdiği gibi yalnızca sosyal tepkiler net sıfır emisyonlara ulaşmak için gereken anlamlı ve sürekli azalmaları teşvik etmeyecektir.”

Bununla birlikte Peters, Covid-19 önlemleri sırasında görülen davranışların bir kısmının gelecekteki politika yapım süreçlerine bilgi sağlayabileceğini dile getiriyor. İnsanlara evden çalışma ve konferanslara uzaktan katılma gibi teşvikler sunulması, olası değişikliklere birer örnek teşkil etmekte. Peters böyle bir senaryoda değişiklikler emisyon oranlarında uzun vadeli kesintiler yaratsa dahi bunun iklim hedeflerine ulaşmak adına muhtemelen yeterli olmayacağını vurguluyor.

Öte yandan Covid-19, iklim değişikliğini kontrol altına alma sorununun boyutları konusunda daha fazla farkındalığa da yol açabilir. Geçen sonbaharda yayımlanan Birleşmiş Milletler raporu, küresel ısınmanın 1,5°C ile sınırlamanın mümkün olabilmesi için küresel emisyonların 2020'den 2030'a kadar her yıl % 7,6 azalması gerektiğini ortaya koymuştu. Bu da farkındalık artışının aciliyeti ve gerekliliğini çarpıcı bir şekilde göz önüne seriyor.

Bunların yanı sıra, özellikle Greta Thunberg’le birlikte popüler hale gelen, uçuş karşıtlığı gibi bazı iklim aktivistleri tarafından tercih edilen taktiklerin bu dönüşümde sanıldığı kadar etkili olmayabileceğini de unutmamak gerekiyor. Havacılıkta bir gecede gerçekleşen %75'lik bir düşüş bile iklim hedeflerine ulaşmada ne yazık ki pek yardımcı olmuyor; çünkü bu endüstri küresel emisyonların sadece %3'ünü oluşturuyor.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Leah Stokes, iklim değişikliği sorununa mantıklı bir yaklaşımın odak noktasında hava trafiğinin neden olduğu emisyonlar olmaması gerektiğini dile getiriyor. Stokes’a göre; “İklim kurumsal ve politik bir sorun. Bu yüzden bizi bu karmaşadan çıkarmak için hükümet liderliği ve politikası gerekiyor.”

Sonuç olarak 2020'nin geri kalanı için emisyon oranlarını salgın önlemlerin kaldırılmasından sonra ne olacağı belirleyecek. CO² kirliliği 2009 yılında resesyon sırasında %1,4 düşmüş ancak 2010 yılına gelindiğinde %5,1 artmıştı. Karbon salımının pandemi öncesi hızına dönmesini önlemek için ülkelerin enerji dönüşümünü hızlandırması gerekmekte. Aksi takdirde havayı kirleten teknolojiler Covid-19 sonrasında da bizimle olacak. Araştırmacılar, kriz sonrası hükümetlerin aldığı eylemlerin ve ekonomik teşviklerin küresel karbon emisyonların gidişatını on yıllar boyunca etkileyeceğini vurguluyor.

SHARE: READ MORE

14 May

Ters bir tedarik zinciri: Kullanmadığımız tişörtlerin yeni bir kazağa dönüşümü

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Kullanmadığımız bir tişörtü ne yapıyoruz?


Geçen yıldan bu yana Hong Kong sakinleri kullanmadıkları kıyafetleri eski bir tekstil fabrikasına götürerek makinelerin bu kıyafetleri büyüleyici bir şekilde kazağa dönüştürmesini izleyebiliyor.

Giysi-Giysi (G2G) Geri Dönüşüm sistemi, düzleştirilmiş lifleri ipliğe dönüştürmeden önce eski giysiyi temizliyor ve parçalıyor. Tüketiciler ise 40 metrelik bir kap içerisinde bulunan bu geri dönüşüm sistemini gerçek zamanlı olarak izleyebiliyorlar. H&M Vakfı ve bölgenin İnovasyon ve Teknoloji Komisyonu’nun finansmanıyla Hong Kong Tekstil ve Konfeksiyon Araştırma Enstitüsü (HKRITA) tarafından ortaya çıkarılan G2G, her seferinde bir giysiyle lineer moda tedarik zincirini tersine çeviriyor. Şu anda sistem bir ayda sadece 40 giysiyi işliyor, ancak HKRITA genel müdürü Edwin Keh daha fazla sayıda ürünün işlenebileceği, ticari bir sistemin yaklaşık bir yıl içinde faaliyete geçebileceği konusunda umutlu.

Diğer yandan moda döngüsünün dünyanın farklı yerlerinde tamamlanabilmesi için yaratıcı fikirler oluşturmanın yanı sıra geri dönüşüm sistemlerinin de doğru yerlere kurulması gerekiyor.

Peki moda için ters bir tedarik zinciri oluşturmak adına başka nelere ihtiyacımız var?

Yanlış pazar yerini düzeltmek

Keh, “Yıllar boyunca Doğu’da ürettiğimiz, Batı’da ise tükettiğimiz bir küresel tedarik zinciri geliştirdik. Bu yüzden geri dönüşüm malzemeleri yanlış pazarda bulunuyor.” diyor. Küresel olarak tedarik edilen giysilerin büyük bir çoğunluğu çoğu Çin, Vietnam ve Bangladeş gibi ülkelerde yapılıyor.

Moda endüstrisi, son tüketicilere birkaç hafta içinde giysi tasarlayan, tedarik eden, üreten ve ulaştıran oldukça etkili bir küresel tedarik zinciri kurmuş olsa da istenmeyen kıyafetlerin büyüyen yığınlarıyla başa çıkmak için henüz aynı ölçekte ters bir tedarik zinciri ortaya çıkmadı. Hızlı moda anlayışıyla birlikte giysi üretimi 2000 - 2014 yılları arasında neredeyse iki katına çıktı. Üretilen giysilerin yarısından fazlasının bir yıl içinde atıldığı belirtiliyor. Bununla birlikte tekstil endüstrisi küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık %10'undan sorumlu. Bunlar göz önüne alındığında ters lojistik sıkıntısının üstesinden gelebilmek için ortaya konulan yaratıcı fikirler daha da değer kazanıyor.

Küresel tedarik zinciri yapısının çok fazla değişmeyeceği varsayıldığında –perakendeciler ve markalar gelişmiş ülkelerde satmak için gelişmekte olan yerlerde aşırı miktarda üretmeye devam edecekler– ihtiyaç duyduğumuz şeyin ülke içi çözümler olduğu vurgulanıyor. Şu anda eski giysilerin yalnızca %1'inden daha azı yeni kıyafetler haline getirilirken yaklaşık %12'si yalıtım veya yatak doldurma gibi bir şekilde geri dönüştürülmekte.

Talep yaratmak ve uyumlu bir tedarik zinciri oluşturmak

Geri dönüşüm ve geri dönüşümlü moda pazarını genişletmek isteyen şirketlerin müşteriler arasında farkındalığı artırması ve tedarik zincirlerini hızlandırması gerekiyor. Ters bir tedarik zincirinin yükselişe geçebilmesi için istenmeyen veya atılan giysileri toplayan işletmelerin kendilerini atık şirketleri olarak değil, geri dönüştürülmüş kumaş için kaliteli hammadde tedarikçileri olarak görmeleri gerekiyor. Uzmanlar mevcutta var olan geri dönüşüm teknolojilerinin bir eksiği olmadığını ancak hammaddelerin adil bir şekilde standartlaştırılmasının gerekli olduğunu söylüyorlar.

Bugün geri dönüştürülmüş iplik tedarik eden birçok üretici var, ancak geri dönüştürülmüş malzemenin kaynağının izlenebilirliği ve böylelikle müşterilere bilgi sağlama yetenekleri sınırlı. Daha fazla izlenebilirlik için perakendecilerin, koleksiyonerlerin ve üreticilerin birlikte çalışması gerekiyor.

Düzenleme ve doğru fiyatlandırma

Giysiler dayanıklılık merkeze alınarak tasarlanabilir ve ayrılarak geri dönüşüm sürecine sokulabilecek güvenilir ve yenilenebilir materyaller kullanılarak üretilebilir. Keh’e göre giysiler şu anda yanlış fiyatlandırılmış durumda ve yapılacak yeni düzenlemelerle tekstil ürünlerinin tüketiminde sonra ortaya çıkacak işlenme maliyetlerinin dikkate alınması sağlanabilir. Ürünlerin tüketiciye kadar olan maliyetini anladığımız fakat kullanım ömrü ve geri dönüşüm maliyetini çözemediğimiz belirtilirken halihazırda tek teşvik olan tüketici baskısının yeterli olmadığı, yeniden kullanım ile ilgili düzenlemelere ihtiyaç olduğu vurgulanıyor.

Peki sürdürülebilir moda ne durumda?

Koronavirüs salgınını kontrol altına almak için alınan önlemler Primark, H&M ve Zara gibi moda devlerini binlerce dükkanı kapatmaya ve milyonlarca dolarlık siparişleri iptal etmeye zorladı. Ancak aynı sektörün diğer ucundaki sürdürülebilir markalar kısa tedarik zincirleri ve bununla birlikte gelen şeffaflığa sahip olmaları nedeniyle öne çıkıyorlar.

Şimdiye kadar, daha küçük ölçeğe sahip ve daha yüksek fiyatlı olması sürdürülebilir modayı ana akım trendlerin dışında bıraktı. Ancak aynı özellikler, hızlı moda markalarının tersine, Covid-19 salgınıyla birlikte deneyimlediğimiz kriz içinde sürdürülebilir markaları borca girmekten ve iflas etmekten kurtarabilir. Bilinçli kararlar almak için daha fazla vaktimizin olduğu bu günlerde online alışverişe yönelirken sürdürülebilir tercihlerde bulunarak moda sektörünün döngüsünün tamamlandığı tercihlerde bulunabiliriz!

SHARE: READ MORE

14 May

İçinde bulunduğumuz krizin reçetesi 'büyümeme' (Degrowth) olabilir mi?

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

İçinde bulunduğumuz krizin ekonomik etkilerinin yanı sıra var olan eşitsizlikleri de katmanlandırması bir çok insan için sürdürülebilir sistemler inşa etmediğimizi gösterirken her kriz döneminde olduğu gibi alternatif ekonomi anlayışları ön plana çıkıyor. Bunlardan özellikle provokatif ismiyle dikkatleri üzerine çeken ‘büyümeme’ (degrowth), görece yeni bir akım olmasına rağmen hararetli tartışmalar doğuruyor.

İlk ortaya çıktığı dönemde radikal bir söylem olarak görülmesine rağmen özellikle Covid-19 salgınıyla birlikte yaşadığımız değişimler ‘büyümeme’ hareketini bir çok insan için ekolojik, sosyal ve ekonomik krizlerin reçetesi haline getiriyor. Bu durum, adı yeniden gündeme gelen Degrowth’u muhtemelen daha çok duymaya devam edeceğimizi gösteriyor.

Peki ‘büyümeme’ hareketi nedir?

Planlı küçülme/büyümeme (degrowth), özellikle 2008 ekonomik krizinden sonra farklı disiplinlerden akademisyenlerin ve aktivistlerin bir araya gelerek büyüme odaklı ekonomi anlayışına karşı oluşturduğu bir hareket. Bu hareket kontrolsüz ekonomik büyümenin ekolojik olarak mümkün olmadığını savunuyor ve bunun tek amaç haline gelmesine karşı çıkıyor.

‘Büyümeme’ bir çok ekonomist tarafından gerçekçi olmadığı gerekçesiyle reddedilirken bir çoklarına da romantik bir hayal olarak görünebiliyor.

Ancak içinde bulunduğumuz küresel krizin ekonomik etkileriyle birlikte, toplum içindeki eşitsizliklerin de derinleştiği bu günlerde, alternatiflere açık olmaya ve birlikte daha iyisini hayal etmeye belki de her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Gerçek ekonomik ‘ilerleme’ neye benziyor? Refaha ve mutluluğa nasıl ulaşacağımızı hayal ediyoruz?

Büyük bir çoğunluğumuz için bu sorulara cevabımız doğrudan ekonomik olarak büyümeyi içeriyor. Aslında bu çok da tuhaf değil, çünkü ülkelerin gelişmişlik seviyelerinin çoğunlukla kişi başına düşen milli gelir üzerinden değerlendirildiği bir düzende yaşıyoruz. Büyük bir ekonominin her zaman daha iyi olduğunu politikacılardan, iş liderlerinden, ekonomistlerden, haberlerden ve daha bir çok yerden duymaya alıştık. Haliyle ‘gelişmiş’ olmayı ekonomik olarak büyümeyle eş tutar hale geliyoruz.

Ancak bu düşünce, sınırlı bir gezegende sınırsız bir ekonomik büyümenin mümkün olmadığı savıyla git gide daha çok sorgulanıyor.

Yapılan hesaplamalara göre (bile) daha sık karşılaştığımız şiddetli hava olaylarıyla birlikte iklim krizi, bizlere gezegenin limitlerine yaklaşmaya başladığımızı daha sık hatırlatıyor. 1880 yılında kayıt tutmaya başladığımızdan bu yana yaşanan en sıcak beş yılı 2015’ten bu yana deneyimledik.

Öte yandan bir çok çalışma, iklim değişikliğine neden olan karbon emisyonlarını kontrol altına almak için en etkili yolun ekonomik büyümenin en önemli bileşenlerinden biri olarak görülen tüketimi azaltmak olduğunu belirtiyor. Araştırmalar, eğer herkes ABD’de yaşayan ortalama bir insan kadar tüketirse – büyüyerek varmak istediğimiz noktanın bu olduğunu varsayıyorsak – dört dünyaya daha ihtiyacımız olduğunu ortaya koyuyor.

Bununla birlikte büyüme ve tüketim odaklı bir ekonomik sistemin negatif etkileri çevreyle sınırlı kalmıyor. Statü yarışı ve her zaman daha iyi performans gösterme baskısının insanlar üzerinde yarattığı stresin farklı bir çok psikolojik rahatsızlığa neden olduğunu ortaya koyan çalışmaların sayısı hızla artıyor. Uzun çalışma saatleri ise stres ve yorgunluğumuzu daha da artırıyor.

Diğer önemli bir nokta ise 1980 yılından beri verimlilik sürekli olarak artmasına rağmen çalışma saatleri kısalmazken işçi maaşlarının da yükselmiyor olması. Bu durum maaşların ekonomik büyümeden aldığı payı azaltırken gelir eşitsizliği de artıyor.

Büyümenin getirdiği bu olumsuz etkilere karşı ‘büyümeme’, bir alternatif olarak refah için kritik önem taşıdığını düşündüğümüz faktörlerin tekrar değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Böylelikle hem üretimde hem de tüketimde istekli bir azaltmaya gidilerek çevreye zarar veren sektörlerde (fosil yakıt endüstrileri gibi) büyümenin yavaşlatılmasını, insan refahını artıran sektörlerin ise genişletilmesini öneriyor.

‘Büyümeme’ anlayışını yükselmekte olan sürdürülebilir büyüme anlayışından ayıran en önemli nokta ekonomik büyümeye olan bakış açısı. Sürdürülebilir ya da ‘yeşil’ büyüme üretimin ve büyümenin artacağını varsayarken Degrowth destekçileri bu büyümenin eninde sonunda durmak zorunda olduğunu belirtiyorlar.

Şu an bir çok ülkede yaşanan ekonomik küçülme ‘degrowth’ mu?

Koronavirüs salgını ve içinde bulunduğumuz kriz halinin ekonomik göstergelerdeki yansımalarının ortaya çıkmasıyla birlikte özellikle salgından ağır etkilenen ülkelerde yaşanan ekonomik küçülmeyi konuşmaya başladık.

Fransa ekonomisi yılın ilk çeyreğinde 1949 yılından bu yana görülen en büyük düşüşle %5.9 daraldı, ABD ekonomisi %4.8, Çin’de ise 1992’de resmi olarak üç aylık veriler yayımlanmaya başlandığından beri ilk ekonomik daralma (%6.8) yaşanıyor. Türkiye’de de ekonominin son on yıl içinde ilk kez küçülmesi bekleniyor.

Bu durum ‘büyümeme’ kavramının içinde bulunduğumuz zorunlu ekonomik küçülme durumuyla karıştırılmasına yol açabiliyor. Hareketin destekçileri bu durumun degrowth olmadığını ısrarla belirtse de bazı yazarlar bu süreci “Degrowth hayalinin gerçekleşmesi” şeklinde yanlış okuyabiliyor.

Şu an küresel olarak deneyimlediğimiz ekonomik küçülmeden farklı olarak Degrowth, öncelikle bu dönüşümün insanların istekleri doğrultusunda ve demokratik olarak gerçeklemesi gerektiğini savunuyor. İkinci olarak, üretim ve tüketimin azaltılmasına ve toplumun daha adil bir şekilde yeniden düzenlenmesine uzun vadeli bir bağlılık gerektiriyor. Son olarak ise Covid-19’un toplumdaki kırılgan kesimleri daha fazla etkilediği göz önüne alındığında, Degrowth dönüşümünün merkezinde adalet ve eşitlik yattığı vurgulanıyor.

Yani ‘büyümeme’ anlayışı yalnızca ekonomik büyümeye odaklanmıyor, bunun toplumsal ve politik etkilerini de ele alarak eşitlikçi ve adil bir dönüşümü merkezine alıyor. Bu noktada Degrowth destekçileri, içinde bulunduğumuz politik-ekonomik sistemin yaşanan krize adil ve insancıl bir şekilde cevap vermediğini vurguluyor.

Covid-19’un insan hakları perspektifinden değerlendirildiği yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

‘Büyümeme’ nasıl bir sistem sunuyor?

Hareketin destekçileri öncelikle tüketim ve büyüme saplantısından vazgeçilmesi gerektiğini vurguluyor: Politik çabanın odağında insan refahını gezegenle uyum içinde artırmak olmalı, ekonomik olarak büyümek değil.

Toplumsal olarak eşitlikçi ve ekolojik olarak sürdürülebilir bir toplum öneren ‘büyümeme’, bunun için atılabilecek ilk adım olarak refahın bir göstergesi olarak GSYİH kullanmak yerine ekolojik sınırların ve eşitliğin de dahil edildiği farklı refah göstergeleri kullanılmasını öneriyor.

Bu tarz göstergelere ise halihazırda sahibiz: Birleşmiş Milletler (BM) tarafından geliştirilen İnsani Gelişme İndeksi (HDI), gelirin yanı sıra yaşam beklentisi, eşitsizlik ve eğitim faktörlerini de içeriyor. Örneğin GSYİH tablosunda Norveç 10., ABD 11. sırada iken; HDI tablosunda 2. ve 24. sırada geliyorlar.

‘Büyümeme’ hareketinin katı ve önceden belirlenmiş kurallara dayalı bir planı bulunmuyor, zira hareketin eşitlikçi ve katılımcı olmasının da buradan geldiği söyleniyor. Ancak hareketin genel hedefleri üç ana başlıkta özetlenebilir:

• İnsan faaliyetlerinin çevresel etkisini azaltmak
• Gelir ve serveti ülkeler içinde ve arasında yeniden dağıtmak
• Büyümeden bağımsız bir refah anlayışına odaklanmak

Bunların yanı sıra bu dönüşümde önemli miktarda ürünü yerelleştirmenin, tedarik zincirlerini kısaltarak şeffaflık yoluyla bu sistemlere dayanıklılık kazandırmanın önemi vurgulanıyor. Degrowth, tedarik zincirlerinin kırılganlığını deneyimlediğimiz bu günlerde bu odağıyla da ön plana çıkıyor.

Kısacası, hareketin destekçileri içinde bulunduğumuz durumun bir ‘büyümeme’ hali olmamasının yanı sıra mevcut yaşam tarzımızın sürdürülemez ve kırılgan olduğunu göstererek aslında Degrowth’a neden ihtiyacımız olduğunun ortaya çıktığını belirtiyor.

Şimdi ne olacak?

Degrowth’un önerdiği ekonomi ve politika araçlarının benzerlerini halihazırda uygulayan veya uygulama planı yapan bir çok hükümet var: Almanya’da temel gelir uygulamasına geçildi, İspanya’da bu uygulamanın salgın sonrasında da uygulanması konuşuluyor, Yeni Zelanda’da alternatif bir gösterge olarak “refah bütçesi” planı kullanılıyor ve Bhutan’da hükümet milli mutluluk endeksini (GNH) kullanıyor.

Degrowth bize Covid-19 sonrası iyileşmenin büyük bir çoğunlukla büyüme odaklı ele alındığı bu günlerde büyümeyle olan ilişkimizi düşünmemiz için yeni bir alan yaratırken aynı zamanda nasıl bir dünya hayal edebileceğimiz konusunda da bize yardımcı oluyor. Bir kesimin eve kapandığı bu günlerde çoğumuz tüketim ve mutluluğun doğrudan bağlantılı olmadığını daha rahat fark ediyoruz, bu durum doğayla olan ilişkimizi de yeniden düşünmek için bize bir alan yaratabilir.

Çoğunlukla karşı karşıya kaldığımız felaket senaryolarının yanı sıra içinde yaşamak istediğimiz dünyayı hayal etmek bizlerin elinde. Ashis Nandy’nin dediği gibi, tarihte hiçbir sistem yalnızca insanların hayal gücü daha iyisini hayal etmeyi başaramadığı için kabul edilebilir hale gelmiyor, değiştirmek ve dönüştürmek hayallerden başlıyor.

SHARE: READ MORE

14 May

Geleceğin ütopyası akıllı şehirler

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünyanın en sürdürülebilir fuarlarından biri olma iddiasını taşıyan Expo 2020, gelecekteki akıllı şehirlerin örnek alacağı prototipleri sunmaya devam ediyor. Peki bu akıllı şehir projeleri bizleri düşlediğimiz ütopik şehir fikrine ulaştırabilecek mi?

Bir zamanlar küresel modern şehir tanımı ile özdeşleştirilen New York şehrinin günde 5 milyar litre su tükettiğini belirten Siemens akıllı altyapılar müdürü Gedrik Neike’ye göre, bu miktar Endonezya’nın başkenti Cakarta’da yaşayan bir kişinin kullandığı toplam enerji ve diğer kaynakların yaklaşık 20 katını oluşturuyor. Neike’ye göre eğer Cakarta’da yaşayan her kişi bir New York’lu kadar kaynak tüketirse bu durum önemli bir kentleşme meselesi haline gelebilir. Bu sebeple şehirler, sakinlerine rahat ve güvenli bir şekilde yaşayacak kaynakları sunmanın yanı sıra nasıl daha sürdürülebilir yaşayacağımız üzerine de çalışmamız gerektiğini gösteriyorlar. Eğer ortalama bir kent sakininin hayatının %90’ını evde geçirdiğini düşünürsek binalarımızı dijital teknoloji ile donatarak daha akıllı ve sürdürülebilir bir hale getirmenin daha da önemli olduğunu görebiliriz.

Expo 2020 fuarı bu yıl akıllı şehir teknolojilerini ve nesnelerin internetini birleştirerek geleceğin akıllı şehirleri için örnek alınabilecek bir prototip oluşturacak. Nesnelerin İnterneti (Internet of Things) kavramı ilk kez 1999 yılında Kevin Ashton tarafından kullanılmış ve zamanla gelişen teknolojilerle birlikte daha da popülerleşmişti. Bu teknoloji birbirleri ile haberleşebilen ve birbirlerine bağlanarak akıllı bir ağ oluşturan cihazlar sisteminin bir bütününü temsil ediyor. Expo 2020’de hedeflenen ise bu teknolojilerin kent tasarımına entegre edilerek enerji, ulaşım, atık yönetimi ve diğer hizmet performanslarını geliştirerek daha sürdürülebilir hale gelmesi.

Geleceğin akıllı şehir prototiplerine bir diğer örnek ise Birleşik Arap Emirlikleri’nde bulunan Sürdürülebilir Şehir (The Sustainable City) projesi. Dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olan Birleşik Arap Emirlikleri, aynı zamanda sera gazı salımında da en çok etkili olan ülkelerden biri. Bu sebeple hükümet geçtiğimiz yıllardan itibaren fosil yakıt kullanımı azaltma ve şehirlerde daha çevre dostu kaynakların kullanımına geçişi amaçlıyor. Açıklanan hedeflere göre 2050 yılı itibariyle Dubai’de kullanılan tüm enerjinin %75’i yenilenebilir kaynaklardan karşılanacak. Bu hedefler doğrultusunda hayata geçen Sürdürülebilir Şehir projesinde bulunan her ev, çatısında bulunan güneş panelleri ile gerekli olan enerjiyi üretebiliyor. Alanda aynı zamanda 3,000 metrekare büyüklüğünde kent çiftliği bulunuyor, bu sayede şehirde yaşayanlar kendi tüketecekleri sebze ve meyveler için organik tarımla da uğraşma şansına sahip oluyor.

Akıllı şehirlerin yükselişi

Dünya kaynaklarının üçte ikisinin şehirler tarafından kullanıldığı biliniyor ve 2050 yılı itibariyle dünya nüfusunun üçte ikisinin şehirlerde yaşayacağı öngörülüyor. Bu anlamda akıllı şehirlerin hem gelecekte şehirlere olacak talebi sürdürülebilir bir şekilde karşılayabileceği düşünülürken aynı zamanda şehirlerde halihazırda yaşanan atık problemi, trafik ve hava kirliliği gibi problemlerin de önüne geçebileceği tartışılıyor.

Market araştırması şirketi International Data Corporation (IDC) tarafından elde edilen bilgilere göre, hükümetler 2023 itibariyle şehirlerini daha sürdürülebilir ve verimli hale getirebilmek için akıllı şehir inisiyatiflerine 200 milyar dolar civarında yatırım yapmayı hedefliyor.

Teknoloji araştırma şirketi olan ABI Research şirketinin genel başkan yardımcısı Dominique Bonte’ye göre ise özellikle Asya ve Afrika’da bulunan gelişmekte olan bölgelerde şehirler hızlı bir şekilde büyümeye devam ediyor. Büyümeyle birlikte yeni teknolojilerin kullanılmaya başlaması bu bölgeler için daha sürdürülebilir bir kalkınma fırsatı tanıyor. Asya kıtasının akıllı şehir pazarının 2025 yılı itibariyle 800 milyar dolar değerine ulaşması bekleniyor. Çin ise Asya kıtası bazında bu pazarın en etkin elemanı olmayı sürdürüyor.

Akıllı şehirler ve veri güvenliği

Daha sürdürülebilir ve verimli şehirler oluşturulmasını hedefleyen akıllı şehir projelerinden bahsederken veri güvenliğiyle ilgili oluşabilecek bazı endişeler de gün yüzüne çıkıyor. Akıllı şehirler genellikle daha tutarlı hizmet verebilmek için mobil telefonlar ve akıllı cihazlar aracılığıyla kullanıcıları hakkında düzenli olarak veri topluyor. Bu durumun insanlar üzerinde veriler sayesinde ciddi bir güç unsuru yarattığı biliniyor. Dominique Bonte’ye göre toplanan veri ile neyin nasıl yapıldığı kullanıcılar ile şeffaf bir şekilde paylaşılırsa bu endişelerin önüne geçilebilir.

Öte yandan şehirler bazı durumlarda siber saldırıların hedefi haline gelebiliyor. 2019 yılında Hindistan’da bulunan Telangana ve Andhra Pradesh enerji şirketleri bilgisayar korsanları tarafından saldırıya uğrayarak bölgede kesinti yaşanmasına sebep olmuştu. Benzer şekilde yapılan bir diğer saldırı sonucunda ise Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Atlanta şehrinde yaşayan sakinler park cezalarının yanı sıra elektrik, su ve doğalgaz faturalarını da ödeyememişti. Bu sebeple akıllı şehir projelerinin geliştirilmesi ile yeni siber güvenlik ve veri güvenliği önlemleri alınarak yasalar doğrultusunda yeni protokoller oluşturulması hedeflenebilir.

Yeşil hayalet şehirler

Akıllı şehirler her ne kadar çevresel ve teknolojik yenilikleri yaşam alanlarımıza nasıl cazip bir şekilde entegre edebileceğimize örnek teşkil etse de hala birçok şehir New York’un temsil ettiği kozmopolit şehir idealine ulaşamıyor.

Abu Dhabi’de bulunan ve 2008 yılında kurulduğunda ilk karbon nötr şehir olma ünvanı taşıyan Masdar City şehirde yaşayacak potansiyel sakinleri ve yatırımcıları etkileme konusunda zorluklar yaşıyor. Güney Kore’de bulunan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde kurulan Sürdürülebilir Şehir projesi ile benzer özellikler taşıyan Songdo şehri ise yüksek fiyatlar sebebiyle boş kalmış durumda. Songdo’da yaşayan sayılı kişilerden biri olan 92 yaşındaki Shim Jong-rae buradaki fiyatların çok pahalı olduğunu ve ülkenin yaşam masrafları düşünülmeden bu fiyatların oluşturulduğunu dile getiriyor. Jong-rae’ye göre civar bölgede yaşayan yerel halka da cazip gözükebilecek makul fiyatlar, ülkede yaşayanların alım gücü de hesaba katılarak belirlenmeli, yalnızca yabancı alıcıları değil lokalde yaşayanlara da cazip hale getirilmeli.

Singapur’un Yaşanabilir Şehirler Merkezi direktörü Limin Hee akıllı şehirlerin insanlara daha iyi yaşayabilecekleri bir hayat vadedebileceğini belirtirken bunu insanlara teknolojinin sunduğu daha fazla bilgi ve seçim hakkı ile destekleyebileceğini söylüyor. ‘’Teknoloji ancak bir yeri yaşanabilir kılmak için yardım eder, teknolojinin kendisi bir hedef değildir. Yani akıllı olması aslında bir şehrin katmanlarından biri diye düşünebiliriz. Bunun dışında bir şehir orada yaşayacak insanlara iyi bir konaklama, iyi bir çevre ve istihdam da sunuyor olmalı.’’ diye ekliyor Limin Hee.

McGill Üniversitesi Şehir Çalışmaları Bölümü direktörü Sarah Moser’a göre ise teknoloji ve yapı şirketleri gayrimenkul endüstrisiyle birlikte özellikle dünyanın güneyinde yer alan şehirlerde yaşanan güncel şehirleşme problemlerini çözmeye çalışmak yerine yeni şehirler inşa etmenin daha etkili bir çözüm olacağını öne sürüyor. Ancak Moser’e göre şehirlerde halihazırda bulunan sorunları yeni şehirler inşa ederek çözmek kazançlı bir yöntem değil. Özellikle Afrika ve Asya kıtalarında ve yoğun nüfuslu Hindistan gibi ülkelerde belirginleşen şehir problemleri, kentsel eşitsizlik sorununun yarattığı hizmet eşitsizliklerini ve COVID-19 gibi küresel krizlerde yaşanabilecek felaketleri gözler önüne seriyor. Su, elektrik ve sağlık hizmetleri gibi temel ihtiyaçlara ulaşımda sıkıntılar yaşayan bölgeler, pandemi döneminde kent sorunlarının getirdiği eşitsizlikler nedeni ile yüksek risk grupları arasında yerini alıyor. Bu sebeple geleceğin akıllı şehirlerini inşa etmekle birlikte halihazırda bulunan kentsel eşitsizlik problemlerinin de yenilikçi çözümler ve dijital teknolojilerin yardımı ile çözülmesi gerekiyor. Kentsel eşitsizlik sorununun COVID-19 perspektifinden ele alındığı haberimize buradan ulaşabilirsiniz. 

SHARE: READ MORE

14 May

COVID-19 ve kentsel eşitsizlik

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Geleceğin ütopyası akıllı şehirleri düşünürken içinde bulunduğumuz COVID-19 pandemisinin şehirler üzerinde oluşturduğu (ve oluşturacağı) etkileri de hesaba katmak önemli bir ders niteliğinde olabilir. Pandemi şehirlerde yaşayan her kesim için olumsuz etkiler yaratırken özellikle yoksul kesimin kentsel eşitsizlik sebebiyle daha yıkıcı şekillerde etkilenmesine neden oluyor.

Dünyada 1 milyardan fazla insanın gecekondu mahallelerinde ya da diğer gayri resmi yerleşim bölgelerinde yaşadığı biliniyor. Sosyal mesafe için yeterli alan bulunmayan bu bölgelerde koronavirüs önlemlerinin alınması bölge halkı için imkansız hale geliyor. Burada yaşayan ailelerin birçoğu ortak su kaynaklarını diğer mahalle sakinleri ile birlikte kullanıyor. Ekonomik sıkıntılar ise kişisel hijyen önlemlerinin önüne geçen bir diğer etmen. Bu bölgelerde yaşayan kişilerin %50 ila 80’i resmi olmayan koşullarda çalışıyor ve genellikle sokak satıcılığı ya da mevsimlik işçilik ile geçimini sağlıyor. COVID-19 pandemisi ile ciddi anlamda sekteye uğrayan bu geçim kaynakları pandemi öncesinde de ekonomik sıkıntılar yaşayan ve günden güne geçimini sağlayan bu aileleri daha da zor durumda bırakıyor.

New Delhi, Bangkok, Lagos, Mexico City ve Rio de Janeiro gibi birçok şehir koronavirüs önlemlerini alamazken, bölge sakinleri ise yeterli koruma ve desteğe ulaşamadıklarını belirterek kendilerini en kötü senaryolara hazırladıklarını belirtiyor. Hindistan’daki birçok şehir ise kentsel eşitsizlik sebebiyle pandemiden en çok etkilenen bölgeler arasında yer alıyor. Ülkede 152-216 milyon civarında insanın gayri resmi yerleşim yerlerinde ve gecekondu mahallelerinde yaşadığı biliniyor. Dünya Kaynakları Enstitüsü World Resources Institute‘nün hazırladığı Dünya Kaynakları Raporu Hindistan’daki Bangalore şehrinde bulunan bir gecekondu mahallesinin şehrin ortalamasından 12 kat daha yoğun ve sıkışık olduğunu gözler önüne seriyor. Bu orana göre bu bölgede her kilometre alanda 140 bin kişi yaşıyor. 2018’de alınan verilere göre ise burada yaşayanların ancak %60’ı çeşme suyuna ulaşım sağlarken bu hizmetten yararlananlar da ancak haftada 2 ya da 3 gün ve günde 2 saate sınırlı olarak çeşme suyundan faydalanabiliyorlar.

Ülkenin diğer şehirlerinde de suya ulaşım ve ekonomik zorluklar gibi birçok etmen koronavirüs önlemlerinin alınmasını imkansız hale getirerek kentsel eşitsizliğin yoksul kesim üzerinde olan baskısını gözler önüne seriyor. Öte yandan kazanç kaynaklarını kaybetme korkusu ile işlerine devam eden vatandaşlar açlık ve hastalık riski arasında seçim yapmak zorunda kalıyor. Bu bölgelerde çalışan kesimin büyük bir çoğunluğunu oluşturan göçmen işçiler ise ülke çapında ilan edilen karantina kararı ile birlikte kendi bölgelerine dönmeye başladı. Bu durumun virüsün ülke çapındaki yayılımını hızlandıracağı ve sağlık hizmetlerine erişimi oldukça kısıtlı olan kırsal kesimde yaşayanları da virüs tehlikesiyle karşı karşıya bırakacağı düşünülüyor.

Kentsel eşitsizlikler nasıl azaltılabilir?

Uzun dönemde su, barınma ve sağlık hizmetleri altyapılarına yapılacak yatırımlar dünya çapında artan nüfusun her kesiminin temel hizmetlere ulaşımını sağlayabilir. Bu yatırımların ise öncelikle temel hizmetlere erişim konusunda sıkıntı yaşamış, geri planda kalmış bölgelerdeki hizmet ulaşımlarını iyileştirme konusuna odaklanması gerekiyor.

Kentsel eşitsizlikleri azaltmak için uzun dönemde uygulanacak stratejilerin yanı sıra özellikle şehirlerdeki yoksul kesimin pandemi sürecini en az zararla atlatabilmesi için uygulanabilecek kısa dönemli stratejiler de önemini koruyor. Peki bu kısa dönemli stratejiler neler olabilir?

Şehirler, su ve sanitasyon hizmetlerine bedava erişimi mümkün kılabilir

Hükümet desteğiyle sağlanacak su tankerleri ve seyyar el yıkama tesisleri özellikle gecekondu mahalleleri ve diğer kırılgan grupların yaşadığı bölgelere hizmet verebilir. Bu durumun bir örneği Rwanda’nın Kigali şehrinde COVID-19 önlemleri kapsamında uygulanıyor. Seyyar el yıkama tesisleri otobüs duraklarına yerleştirildi, böylelikle yolcular otobüse binmeden önce bu tesislerde ellerini yıkayabiliyor.

Ulusal hükümetler şehirlere mali yardımda bulunabilir

Bu yardımlar şehirlerdeki tedarik zincirlerini de koruyarak pandemi durumunda temel gıdaya ulaşımda sıkıntı yaşanmasının önüne geçebilir. Delhi şehrinde hükümet gıda dağıtım çadırları kurarak kırsal kesimde yaşayan kişilere temel gıda yardımında bulunuyor, bu sayede kırsal kesimdeki olası göçün de önüne geçilmeye çalışılıyor. Sivil toplum kuruluşları, özel kuruluşlar ve hükümet arasındaki ortaklıklar da halkın temel gıdaya ulaşım hakkını destekleyebilir. Hindistan’ın Bangalore şehrinde hükümet, sivil toplum kuruluşları ve özel şirketlerle birlikte gıda dağıtım platformları oluşturarak bölgede yaşayan halka günde 500 bin yemek servis ediyor.

Hükümet ve özel sağlık hizmetleri kuruluşları sağlık hizmetlerine ulaşamayan kesimlere acil hizmetleri verebilir

Bu konuda teknolojiden ve sağlayacağı verilerden yararlanmak faydalı olabilir. Örneğin, Delhi şehrinde bölgelerdeki nüfus yoğunluğunu ve sağlık sistemi altyapılarının durumunu gösteren bir harita oluşturuldu. Böylelikle hem çok nüfuslu ve hem de sağlık altyapısının yetersiz olduğu kırmızı ile gösterilen bölgelerde acil sağlık hizmetlerine olan ihtiyaç gözler önüne serilmiş oluyor. Efektif toplu taşıma sistemleri ve ulaşım da sağlık hizmetlerine erişimde önemini koruyan konular arasında yer alıyor. Kolombiya’nın Bogota şehrinde ulaşım ağını genişletmek amacıyla Numo şirketi tarafından sağlık çalışanlarına 400 adet bisiklet sağlandı. Bu uygulamayla birlikte sağlık çalışanları erişimin zor olduğu bölgelere de hizmet verebilecek.

Hükümetler risk gruplarında olan kesimlerle sıklıkla çalışan toplum liderleri ve sivil toplum kuruluşları ile iş birliğine gidebilir

Şehirlerin bu süreçte ortaklıklara açık olması COVID-19 sebebiyle fazlasıyla belirsiz ve hızlı değişen süreci kontrol altına almak için etkili olabilir. Bu ortaklıkların bir örneği sonucu Kenya’nın Nairobi kentinde şehir yönetimi, UN-HABITAT ile birlikte gayri resmi yerleşim bölgelerinde seyyar el yıkama tesisleri kuruyor. Bunun yanı sıra, kentleşme uzmanları ve araştırma şirketleri de şehir bölgelerinin yüzleşmekte olduğu potansiyel riskleri saptama ve önlem alma konusunda faydalı olabilir.

Pandemi sürecinde alacağımız acil önlemler ve uzun dönemli stratejiler gelecekte karşılaşabileceğimiz COVID-19 pandemisine benzer diğer krizler için bir hazırlık niteliğinde olabilir. Güven ilişkisine dayalı ortaklıklar daha etkili politikaların uygulanmasına izin vereceği gibi, paydaşlar arasında da daha etkili bir iletişimi sağlayabilir.

Akıllı şehirler akla geldiğinde sıkça bahsedilen yeni teknolojiler ve dijital dönüşümler yalnızca geleceğin ideal şehirleri olacak akıllı şehirler için değil tıpkı Delhi bölgesi için yapılan veri haritası uygulaması gibi halihazırda bulunan kentsel eşitsizlik sorunlarının da önüne geçmek için kullanılabilir. Kentsel eşitsizliğin önlenmesi hem farklı kesimler arasındaki hizmet alım imkanını eşitleyerek tıpkı akıllı şehirlerin de hedeflediği gibi daha eşitlikçi ve sürdürülebilir şehirler kurmamıza yardımcı olabilir. Akıllı şehirlerle ilgili haberimize buradan ulaşabilirsiniz. 

SHARE: READ MORE

13 May

UNEP FI, finans sektörü için yeni etki analiz araçlarını tanıttı

Ülkeler, ekonomiler ve topluluklar arasındaki karşılıklı bağımlılıkların daha önce hiç olmadığı kadar belirginleştiği bir dönemden geçiyoruz. Dünyada günlük yaşamları derinden etkilenen milyonlarca insanın olduğu mevcut koşullar altında, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’nın her birinin neden birbirine bağlı bir şekilde sunulduğunu anlamak belki daha kolay olabilir. Her seferinde, yalnızca bir amaç üzerine yoğunlaşmak yeterli değil. Şimdi, tam da kriz döneminde, iş dünyasının bütünsel ve etki odaklı bir yaklaşıma ihtiyacı olduğu herkes için aşikar.

2017 yılında yayımlanan Olumlu Etki Prensipleri (Principles for Positive Impact), Rethinking Impact düşünce yazısı ve 2018'de yayımlanan iki set uygulayıcı rehberin (Impact Radar ve Model Frameworks) ardından, BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) şimdi bankaların, yatırımcıların ve onların hizmet sağlayıcılarının kullanabileceği yeni ve bütünsel bir yaklaşımla etki analizi yapan iki araç prototipi yayınlıyor.

Bu araçlardan ilki olan Kurumsal Etki Analizi Aracı (Corporate Impact Analysis Tool), bankaların ve yatırımcıların müşterilerinin ve yatırım yaptığı şirketlerin etki durumuna dair bakış açısı kazanmalarına yardımcı oluyor. Bu araç bankalar, yatırımcılar ve hizmet sağlayıcılardan oluşan bir Çalışma Grubu aracılığıyla geliştirildi. Olumlu Etki Girişimi'nin kendine özgü yaklaşımını takip eden araç, kullanıcıların şirketlerin bütünsel bir analizini yapmalarını, bu şirketlerin iş faaliyetlerini gerçekleştirdiği iş alanına ve kaynak, üretim veya satış için faaliyet gösterdikleri ülkelerin ihtiyaçlarına göre sağlıyor.

Bankalar için Portföy Etki Analizi Aracı (Portfolio Impact Analysis Tool for Banks) ise Kurumsal Etki Analizi Aracı ile aynı bütünsel metodolojiyi kullanarak bankaların portföylerinin yukarıdan aşağıya analizi yoluyla onlara rehberlik etmek üzere tasarlanmış. UNEP FI üye bankaları ve Sorumlu Bankacılık İlkeleri’ni imzalayanlar ile ortaklaşa geliştirilen bu araç, bankaların, finanse ettikleri değerin yapısına, faaliyet gösterdikleri ülkelerin etki ihtiyaçlarına ve mevcut performans düzeyine göre küresel bir bakış açısı kazanmalarını sağlıyor. Analiz ile bankalar en önemli etki alanlarına yönelik hedefler koyarak topluma katkı sağlamayı amaçlayacaklar.

SHARE: READ MORE

13 May

S&P- COVID-19’a ÇSY Merceğinden Bakış

Uluslararası kredi değerlendirme kuruluşu S&P Global Ratings, Covid-19 salgınının çevresel sosyal ve yönetişim lensinden bakan iki kısımlı bir rapor yayınladı. Raporun 20 Nisan’da yayınlanan ilk bölümünde pandeminin ÇSY perspektifinden kuş bakışı ile görünümü, "S": Sosyal Mesafe ve Ötesi, "Y": İyi Yönetim için Turnusol Testi , "Ç": Belirsizlik Zamanlarında Çevresel Risk, Pandemi Cehennemi gibi başlıklara yer verilirken konu ile ilgili araştırmalar da incelendi.

Raporun önemli çıkarımlarını aşağıdaki gibi özetlemek mümkün:
- Virüs dünya genelinde şirketler için şimdiden yıkıcı oldu ve bu durum en az birkaç ay daha devam edecek gibi görünüyor.
- Pandemi, ÇSY ilişkili risklerin önemliliğine ve tedarik zinciri boyunca iş ve paydaşların derin bağlantılarına ışık tutuyor.
- Pandemi sosyal risklerin en akut riskler olduğunu gösterdi. Bununla birlikte sağlık, güvenlik ve işgücü dinamiklerinin de önemini ortaya çıkardı.
- Dikkate alınması gereken dolaysız finansal sonuçlar olduğu gibi daha az somut dolaylı itibar etkileri de gözden geçirmek gerekiyor.
- Bu zorlu günlerde iyi yönetim kritik önemde, çevresel performans kilit pozisyonunu kuruyor.

Raporun 28 Nisan’da yayınlanan ikinci bölümünde ise Farkındalık: Bilinmeyenleri Bilmek, Değerlendirme: Bilinen Bilinmeyenleri Keşfetmek, Eylem Planları: Hızlı Cevap Verme, Kültür: Kısıtlamalara katlanma, Karar Alma: Kısıtlamalar Sırasında Liderlik, Paradigma Değişimi İçin Hazırlanma başlıklarına yer verildi.

İkinci raporun önemli çıkarımlarını ise aşağıda özetliyoruz:
- Son haftalarda, yönetici takımları çoğunun hiç yüz yüze gelmediği toplum sağlığı ve ekonomik duruma tepki vermek üzere yeniden gruplandılar.
- Pandemi, anında oluşan sonuçlar bir yana, tahmin etmenin, ölçmenin, önceliklendirmenin daha zor oluğu siyah kuğu risklerine şirketlerin nasıl hazırlanacağı sorugulamasına neden oluyor.
- Üst yönetimlerin, kısa dönemde kendi sürdürülebilirliklerini sağlamak ve hızla gelişen epidemiyolojik konularında lider ekiplerin becerilerini arttırmanın yanı sıra birçok paydaşın ihtiyaçlarını dikkate alan planlamalar oluşturması gerekiyor.
- Daha ötesinde, ÇSY, sürdürülebilirlik ve etkili ortak bir kültürün geliştirilmesine yönelik girişimlerin bu salgından kaynaklanan olaylardan nasıl etkilendiğini anlamak için ekonomik toparlanmanın önümüzdeki aylarda nasıl şekillendiğini izleyeceğiz.

SHARE: READ MORE

13 May

İklim değişikliği bankacılığı: Fosil Yakıt Finansman Raporu 2020 Yayımlandı

Finansal şirketler aldıkları kararlarla iklim üzerine olan olumsuz etkilerini azaltmakla yükümlü olarak, müşterileri, hissedarları, düzenleyicileri ve genel olarak kamu tarafından sorumlu tutuluyorlar. Mart ayında Sierra Kulübü ve ortakları tarafından yayınlanan “İklim Değişikliği Bankacılığı - Fosil Yakıt Finansman 2020 Raporu” da kömür finansmanı alanındaki en büyük mesuliyeti olanlara işaret ediyor. Raporun öne çıkan konu başlıklarını S360Mag için aşağıda listeledik.

Kömür madenciliği: Çin İnşaat Bankası ve Bank of China kömür madenciliğinin en büyük bankacıları iken, Fransız bankaları Credit Mutuel ve Credit Agricole en güçlü politika puanlarına sahip.
Kömür santrali: Bu alan, bankaların politika puanlarının genel olarak en güçlü olduğu alan, ancak en büyük kömür enerjisi üreticileri için fonların düşüşü yeterince hızlı değil. Finansman ICBC ve Bank of China tarafından yönetilmekte ve Citi, Çin dışındaki en büyük kömür santrali bankacısı.

Kömür madenciliği finansmanı hâlâ, kömür yatırımlarını sınırlama politikaları ile kısıtlanmayan Çin bankalarının hakimiyetinde. Diğer bölgelerden pek çok bankanın kömür madenciliği için finansmanını kısıtlayan politikalar olmasına rağmen, raporun yazarları bu karbon yoğun yakıtın finansmanını hızlı bir şekilde ortadan kaldırmak için bu politikaların güçlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar.

Rapor bankaların atması gereken 3 adımı şu şekilde özetliyor:
• Bankalar iklim riskini varlıklarına göre ölçmeli ve açıklamalı.
• Bankalar dünyaya olan iklim etkilerini ölçmeli ve açıklamalı.
• Bu iklim etkisini ortadan kaldırmak için hedefler belirlemeli.

Rapor ayrıca, kömür haricinde bazı kilit fosil yakıt alt sektörlerinde finansman konusundaki banka politikasını ve uygulamasını da değerlendiriyor:

Katranlı kum yağı: Katranlı kum sektörünün en büyük bankaları TD ve RBC liderliğindeki Kanada bankaları, onların yanı sıra JPMorgan Chase ve Barclays - hepsi bu alt sektöre finansmanlarını kısıtlayan politikalardan yoksun.
Kutup petrolü ve doğal gazı: 2019’da Kuzey Kutup Bölgesi'nde proje finansmanlarını kısıtlayan bir dizi banka politikası gerçekleşti. Ancak genel olarak, bu bölgede en çok faal olan petrol ve gaz şirketlerine banka finansmanı Paris'ten bu yana her yıl arttı.
Açık deniz petrol ve gaz: Bu yılki rapor sadece derin deniz petrol ve gazına değil, Paris'ten bu yana en büyük bankacıların JPMorgan Chase, Citi ve BNP Paribas olduğu tüm açık deniz petrol ve doğal gazına bakıyor.
Sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG): Morgan Stanley ve JPMorgan Chase, Paris'ten bu yana LNG ithalat ve ihracat terminalleri inşa eden şirketlerin en büyük bankacıları, ancak Mizuho 2019 yılında en büyük bankaydı.

Bu rapor, fosil yakıtlar için banka finansmanının toplumlar üzerinde gerçek bir etkiye sahip olduğunu, Polonya'da planlanan bir kömür madeni genişlemesinden Arjantin'de gerçekleştirilen hidrolik çatlatmalara, Güney Teksas için önerilen LNG terminallerine kadar olan çeşitli vaka çalışmaları ile ortaya koyuyor.

SHARE: READ MORE

13 May

Endonezya’nın çevresel finansman ortamını şekillendirmek

Çevreyi koruma ve muhafaza etmek için kurulmuş olan Endonezya Çevre Fonu Yönetim Kurumu (BPDLH), ülkenin iklim hedeflerine ulaşması adına özgün bir finansal mekanizma sağlıyor.

Yıllık %5-6’lık oranla dünya ortalamasının neredeyse iki katı hızla büyüyen Endonezya aynı zamanda dünyanın en fazla sera gazı salımı yapan ülkeleri arasında. Bu da Endonezya’yı iklim değişikliğine karşı verilen mücadelede önemli aktörlerden biri haline getiriyor.

Sera gazı salımını koşulsuz olarak %29 ve uluslararası yardımla %45 oranında azaltmayı taahhüt eden Endonezya kademeli bir şekilde düşük karbonlu kalkınma rotasına girmiş bulunuyor. Bu taahhüte cevaben uluslararası camia da çok taraflı bağışçılar aracılığıyla ülkeye finansal yardım sağlamakta. Ulusal fonların yanı sıra bu uluslararası fonları da yönetebilmek adına kurulan Endonezya Çevre Fonu Yönetim Kurumu gerek hükümet seviyesinde gerekse sivil toplum içinde sera gazı salımı indirgeme projelerini uygulamayı hedefliyor.

Brezilya’daki Amazon Fonu örnek alınarak tasarlanan BPDLH’nin iklim değişikliği yönetimi adına hem devlet hem de devlet dışı fonlardan beslenebilmesi bakımından özgün bir yapılanması var. Bir kamu hizmet kurumu olan BPDLH devlet kurumlarına nazaran daha otonom olsa da devlet işletmelerine göre daha fazla düzenlemeye tabi tutuluyor. Sonuç olarak bu kurum, ulusal ve uluslararası fonları aynı anda yönetirken çok daha esnek ve etkili olabiliyor.

Devlet bütçesi ve ilgili bağışçılardan elde edilen birincil sermayeye ek olarak BPDLH ilgili kanunlar çerçevesinde başka bağış ve yardımlardan da gelir kaynağı sağlayabilecek şekilde düzenlenmiş. Bu kaynaklar vergi dışı devlet geliri olarak sınıflandırıldığından BPDLH’nin kendi kendini devam ettirebilen bir finansal yapısı olmasının da önünü açıyor.

Ek olarak ülkedeki Eğitim Fonu’na benzer bir şekilde BPDLH’nin de yatırım hizmeti verme izni var. Böylelikle yatırım portföyünü büyütme ve fon kapsamını genişletme fırsatı da kuruma verilmekte. Artan finansal ve yapısal kapasiteyle kurum, ormanların korunması, kirliliği azaltmak ve diğer çevre programlarını harekete geçirmek için çalışabilecek.

Böylesi esnek ve stratejik bir anlayışla kurulan BPDLH’nin iklim değişikliğini hafifletmek adına milyarlarca doları seferber edebilecek büyük bir potansiyeli olduğu öngörülmekte. BPDLH’nin şeması içinde fonların bağışçıların talep ettikleri programlara yönlendirilmesinin yanı sıra şeffaflık kurallarının uygulanması da mümkün. Bir diğer yapısal esneklik avantajı ise bağışçıların değişen gereksinimlerinin karşılanabilmesi. Amazon Fonu modelinden feyz alınarak bağışçıların talepleri ve alıcının kapasitesi arasındaki boşluk kapatılmaya çalışılmakta.

Gelişmekte olan ülkeler arasında yer alan ve geniş doğal kaynaklara sahip Endonezya, küresel iklim yatırımları için önemli bir istikamet olmaya devam etmekte. Bu çerçevede BPDLH’nin rolünü güçlendirmek uluslararası yardımı yereldeki çalışmalarla birleştirmek adına önemli bir hedef olacak. Nihayetinde, BPDLH’nin çevresel finansman ortamını şekillendirerek Endonezya’nın iklim hedeflerine ulaşmasına büyük katkı sağlaması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

13 May

Kömür finansmanı sonlanıyor mu?

Yenilenebilir enerji maliyetlerinin geçtiğimiz on sene boyunca yılda ortalama %10 azalmasının ve Covid-19 pandemisi sebebiyle tüm dünyada yaşanan ekonomik duraklamanın ardından IEEFA (Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Kurumu) güncellemesine göre, kömür yakıtlı santrallerin kredi çekiciliği hiç olmadığı kadar büyük bir düşüş trendine girdi. Bunun sonucu olarak finans kurumları kömür finansmanından çıkışlarına hız kazandırmaya başladılar.

Japonya’daki Sumitomo Mitsui Banking Corporation (SMBC) ve Mizuho Financial Group Nisan ayında yeni kömür finansmanı sınırlandırma politikalarını açıkladılar. Benzer bir açıklama Güney Afrika’daki ABSA Bankası’ndan da geldi.

ABD’nin önemli yatırım bankacılığı şirketlerinden CITI de kısa sürede kömür finansmanından çıkmaya fazlasıyla yaklaştı. 2015’te ilk defa duyurduğu kömür sınırlandırma politikalarını güncelleyen CITI artık yeni termal kömür madenlerine proje bazlı finansman sağlamayacak. 2025’e kadar 2020 oranlarını baz alarak kömür kredi riskini yarılayacak, 2030’a kadar da sıfırlayacak.

Hükümetler ve kurumsal liderler de kömürden uzaklaşanlar arasında. Güney Kore başkanı Moon Jae-in, kendi Yeşil Yeni Anlaşma (Green New Deal)’yla küresel kömür finansmanını bitirmeye yönelik bir dalga yaratırken Filipinler’deki Ayala Corporation ve Avusturya’daki Verbung AG gibi şirketler de geçtiğimiz günlerde kömür finansmanından çekildiklerini açıkladılar. Verbung AG bu kararının nedenini “Gelecek yenilenebilir enerjide” diyerek özetledi.

Shell, Total ve BP’nin yakın zamanda sıfır emisyonlu enerji üretimi taahhüttü verdiği de eklendiğinde bu gelişmeler finansal kurumların kömür finansmanını terk etmeleri ve rotayı sürdürülebilir kalkınmaya çevirmelerinde kayda değer bir etki yaratmakta.

Kömür, en büyük ve karbon salımı bakımından en yoğun enerji kaynağı. IEA (Uluslararası Enerji Kurumu)’nın modellemelerine göre küresel ısınmanın 2 derecelik yükselmenin altında tutulabilmesi için dünyanın 2050’ye kadar işlenmemiş kömür kullanımını bitirmiş olması gerekiyor.

Tarihsel olarak finans piyasaları fosil yakıtlardan kazanılan büyük paraları yarattıkları iklim ve çevre sorunlarının önüne koymaktaydı. Ancak, artan hissedar kaygıları ve pandeminin sebep olduğu küresel ekonomik yavaşlamaya rağmen emisyon seviyelerinin sadece göz ardı edilebilecek bir düşüş göstermesi sebebiyle şimdi piyasa aktörleri kaçınılmaz bir davranış değişikliğini hızlandırmak adına çalışıyorlar.

Küresel piyasalardaki önemli bankalar, yatırımcılar, fon yönetici ve sahiplerinin yeni ya da iyileştirilmiş kömür sınırlandırma politikaları açıklamaları bu sene %50 oranında arttı. Pek çok küresel aktör de Paris Anlaşması’na uyum sürecine girmenin önemine vurgu yapmaya başladı. 2013’ten bugüne 127 küresel önem taşıyan finans kurumu kömür finansmanından çıkış politikalarını açıkladı.

Yenilenebilir enerjiler artık yeni düşük maliyetli enerji kaynağı; üstelik sıfır karbon salımıyla küresel ısınmayı da artırmıyorlar. IEEFA önümüzdeki on senede bu maliyetlerin daha da düşeceğini, bunun da eskiyen ve giderek kullanılamaz hale gelen kömür yakıtlı santrallerine yapılan yatırımı hızla azaltacağını öngörüyor.

Hindistan ise yaşanılan enerji sistemi bozulmasını en iyi değerlendiren ülke olarak ön plana çıkıyor. Şu an ülkede yenilenebilir enerji maliyetleri yeni bir yerel kömür yakıtlı santral yapmaktan %20-30 civarında daha az. Bu oran yeni bir ithal kömür yakıtlı santral yapmakla kıyaslanınca ise %50’ye kadar çıkıyor. Açıkça görülüyor ki düşük maliyeti, sıfır enflasyon ve sıfır emisyon oranları ile yenilenebilir enerji Hindistan’da enerji piyasasının yeni kazananı.

Öte yandan, kömür kaynaklı enerji üretimi finansmanı almak da giderek zorlaşıyor. Finansal kurumlar ÇSY politikalarını düzenleyerek kömür kaynaklı yatırımlarını iyice azaltmak ve bu sayede giderek artan sermaye kaybından kaçınmak için değişime gidiyorlar.

Örneğin, dünyanın en büyük varlık yöneticisi BlackRock termal kömür madeni risklerini, yönettiği 1,8 trilyon dolarlık aktif varlıklar arasından çıkarma kararını açıkladı. BlackRock’u takiben 20 finans kurumu da kömür kontrolleriyle yönelik açıklamalarda bulundu.

2020 senesi büyük ihtimalle küresel termal kömür enerjisi endüstrisinde sonun başlangıcı olan yıl olarak tarihe geçecek. 2013’te kömür kullanımı beklenmedik bir küresel artış göstermişti. Benzer bir küresel artış 2018’de kömür enerjisi üretiminde görülmüştü. 2019’da ise kömür enerjisi üretimi %3’lük bir oran ile benzerine rastlanmamış ve tahmin edilemeyen bir düşüş yaşamıştı. Görünen o ki 2020’de de bu trendin devamı olan daha büyük bir düşüşle karşılaşacağız.

Sonuç olarak söylenebilir ki, finansal kurumlar içinde bulunduğumuz ekonomik durgunluğun öncesinde durumu analiz etmiş ve kömür finansman politikalarını yeniden düzenlemeye başlamıştı. Covid-19 pandemisi ise diğer tüm aktörlere de değişikliklere yetişebilmeleri için gerekli zamanı sunuyor.

SHARE: READ MORE

30 April

1970 Dünya Günü’nden beri değişenler: Unilever ve WWF liderleri anlatıyor

Bu haberi 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Bu yıl ellincisini kutladığımız 22 Nisan Dünya Günü modern çevre hareketinin doğuşunu temsil ediyor.

1970'te ilk Dünya Günü’nde Amerika’da 20 milyon kişi (o günkü ABD nüfusunun %10’u) gezegeni korumak ve yeni bir yol talep etmek için sokakları ve üniversite kampüslerini doldurdu. Bugün gezegenin en büyük sivil hareketlerinden kabul edilen Dünya Günü, Amerika Birleşik Devletleri’nde dönüm noktası olarak görülen birçok çevresel reformun kabul edilmesine yol açtı: 1970 yılı sonunda ABD Çevre Koruma Ajansı (EPA) kuruldu ve bununla birlikte ilk örneklerden kabul edilen çevre yasalarının ortaya çıkmasını sağladı (Temiz Hava Yasası, Temiz Su Yasası, Tehlikedeki Türlerin Korunması Yasası gibi).

Ancak tabii ki ilk Dünya Günü’nden beri çok fazla şey değişti. Yarım yüz yıl sonra bugün, Covid-19 salgınının zirvesinde, dünyanın birçok büyük şehrinde hava kirliliği daha önce eşi görülmemiş bir şekilde azaldı ancak ortak alanlarda maske takıyoruz; gençlerin önderliğindeki çevre aktivizmi bir kez daha yükselişte ancak yüz yüze büyük buluşmalar gerçekleştiremiyoruz.

Daha önce benzeriyle karşılaşmadığımız bu değişikliklerin ortasında, CEO'lar ve diğer liderler geçen hafta gerçekleşen Yale Kurumsal Sürdürülebilirlik Zirvesi için toplandılar. Kurumsal sürdürülebilirliğin geçmişi, bugünü ve geleceği üzerine konuşarak 700'den fazla webinar katılımcısına seslendiler.

İlk Dünya Günü’nden beri değişen üç ana başlık öne çıktı:

1. Özel sektör muhaliflikten savunuculuğa geçiyor

İlk Dünya Günü sırasında, endüstri açık bir şekilde düşman rolündeydi. Şirketler yalnızca havaya duman püskürten ve su yollarına artık yağlar döken işletmeler olarak görülüyordu. İş dünyası liderleri de bu kötü rolden kaçınmak için çok az şey yaptılar. Dünya Günü’nden sadece birkaç ay sonra, ekonomist Milton Friedman "kurumsal sosyal sorumluluğun kâr artırmak için olduğunu" savunan ve bugün çok da iyi bir şekilde hatırlamadığımız makalesini yazdı.

Bugüne geldiğimizde ise kötü aktörler bir sorun olmaya devam ediyor, ancak birçok kurumsal davranış temel olarak değişti.

Zirveyi organize eden Yale profesörlerinden Dan Esty, etkinlikte CEO’ların geçmişteki kurumsal liderlerden çok daha farklı bir ton kullandığını gözlemlediğini dile getirdi: “Milton Friedman dünyasında bazen hissedar önceliği olarak adlandırdığımız şey şimdi bir paydaş iş modeli haline geldi.”

Daha bütünsel bir bakış açısına doğru gerçekleşen bu değişim, Trane Technologies CEO'su Mike Lamach'ın açıklamalarında özellikle belirgindi: "Amacın kârlılıktan daha önemli olduğu bir hedefimiz var. Çünkü günün sonunda inanıyoruz ki amaç çalışanlarımızı bize bağlayan şey. Önemli deneyimler yaratan ve böylelikle hissedar gelirlerini de artıranlar şirketle birlikte kalan da çalışanlarımız.”

Öte yandan tabii ki, yeşil yıkama (greenwashing) ilk Dünya Günü’nden bu yana daha büyük bir endişe haline geldi, çünkü bazı şirketler çevreye olan olumsuz etkilerini önemli ölçüde azaltmadan sürdürülebilirlik dilini ve imajını benimsiyor. Ancak birçok lider, gerçek bir dönüştürücü değişim için hazır.

Uzun zamandır kendini sürdürülebilirlik alanında önde tutmayı hedefleyen Unilever’in CEO’su Alan Jope, kapitalizmin yeni bir modeline geçişi vurguladı: "Geleceğin şirketlerinin bir duruş alarak büyük sosyal ve çevresel konularda harekete geçmesi, önce hissedar anlayışından önce paydaşa evrilmesi gerektiğine inanıyoruz. … Ve bunu yapmayanlar, basit bir şekilde söylemek gerekirse, başarısız olacaklar."

2. Covid-19 pandemisi diğer risklere dair bir uyarı işareti ve aynı zamanda bunları ele almak için bir fırsat

Dünya Günü’nün 50. yıldönümünün Covid-19 salgınının tüm dünyayı etkisi altına aldığı bir zamana denk gelmesi sebebiyle Sürdürülebilirlik Zirvesi’nin en büyük tartışmaları da bu eksende gerçekleşti. Covid-19'a neden olan yeni koronavirüsün ortaya çıkışının insanlar ve doğa arasındaki ilişkideki kırılmayı gözler önüne serdiği ve bu ilişkiyi yeniden düşünmek için bir fırsat sunduğu tartışıldı.

ABD’deki WWF (Dünya Vahşi Yaşam Fonu) CEO'su ve Başkanı Carter Roberts, "Yalnızca yüksek riskli kategorilerde yer alan yaban hayvanları tüketimine son vermek zorunda değil, aynı zamanda dünyanın tüm bölgelerindeki insan sağlığını ve bu insanların geleceklerinin çevresel bozulmayla nasıl bağlantılı olduğunu düşünmek zorundayız. Hepimiz birbirimize bağlıyız.” diyor.

Şu an içerisinde bulunduğumuz küresel duraklama, şirketlere düşünme ve gelişme şansı sunuyor. Kısa dönemde bazı sürdürülebilirlik girişimleri beklemeye alınmış olabilir, ancak orta ve uzun vadede birçok şirket taahhütlerini iki katına çıkartıyor, hatta sistemik riskleri daha iyi ele almak için stratejilerini değiştiriyor.

3. Yeni nesil liderler daha da fazla eylem talep ediyor

Genç kuşaklar sürdürülebilirliğe derinden değer veriyor ve yetenekleriyle birlikte satın alma güçlerini bir etki yaratma amacıyla yönlendiriyorlar. Tüketiciler ne kadar genç ise sürdürülebilir olduğunu düşündükleri ürünler için daha yüksek bir fiyat ödemeleri o kadar olası oluyor.

Tabii ki gençler bu tercihlerini yalnızca satın alma güçleriyle göstermiyorlar: Dünya çapında yorulmadan kararlı bir aktivizm sergiliyorlar ve iş dünyası liderlerinin dikkatini çekiyorlar.

Unilever CEO’su Jope, genç nesillerin sürdürülebilirlik için en güçlü sesler olmaya devam edeceğini belirtti – özellikle böyle bir küresel bir krizi deneyimledikten sonra: "Koronavirüs sonrası dünyada bu konularda daha büyük bir farkındalık ve daha büyük bir değişim talebi olacak. Ve bence bu genç insanlardan gelecek."

Bunların yanı sıra, Sürdürülebilirlik zirvesindeki diğer bir kilit mesaj tam olarak dile getirilmese de gözlerden kaçmadı. Jope, zirveyi başlatan ve sürecin büyük bir çoğunluğunda yer alan 50 yaş üstü on beyaz erkekten oluşan konuşmacı sırasında sekizinciydi. Önümüzdeki elli yılın liderlerinin bu gruptan çok daha farklı görünmeleri ve sürdürülebilirliğe daha büyük bir aciliyet ve kararlılıkla yaklaşmaları çok olası – zira önümüzdeki zorluklar daha azını gerektirmiyor.

Covid-19 pandemisiyle birlikte insanların gezegeni ve bununla birlikte birçok şeyi etkilediğini, bilimin dikkate alınması gerektiğini ve hepimizin bir şeyler yapabileceğini bir kez daha hatırladık. Dünyanın her yerinde aldığımız eylemler koronavirüsle mücadelede kritik bir öneme sahip ve geleceğimizi de bu bilinçle şekillendirmek bizim elimizde.

Geleceğin liderlerinin dünyaya nasıl bir etkisi olabilir? Dünya Günü’nün 2016’daki yıldönümünde 170 ulus tarafından imzalanan Paris Anlaşması küresel ısınmayı 2° ile sınırlı tutmayı öngörüyor. Gelin önümüzdeki senelerde uygulanabilecek politikalar ve bunların etkilerine Bloomberg Green’in hazırladığı simülatör ile göz atalım. Simülatöre bu linkten erişebilirsiniz. Küresel ısınmayı yavaşlatmak sizin elinizde!
 

SHARE: READ MORE

30 April

Covid-19 sonrası dünyada daha sürdürülebilir toplu taşıma mümkün olacak mı?

Bu haberi 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Covid-19 pandemisi şehirlerin işleyişine devam edebilmesi için efektif toplu taşımanın önemini bir kez daha gözler önüne serdi. Sağlık ve gıda başta olmak üzere birçok sektörden çalışanın işlerine devam edebilmesi için toplu taşımayı kullandığı göz önüne alındığında toplu taşımanın ne kadar kritik bir hizmet sağladığını anlamak mümkün.

Öte yandan Covid-19 pandemisinin sebep olduğu kısıtlamalar dünya çapında toplu taşıma sistemleri üzerinde büyük baskılar yaratıyor. İstatistiklere göre toplu taşıma kullanımı %50-%90 arasında düşüş yaşarken bu azalmaların birçok bölgede uzun süreli etkileri olması bekleniyor. Örneğin, San Francisco’da bulunan hızlı raylı toplu taşıma sistemi (BART), azalan yolcu sayısı ve bilet satışları nedeniyle aylık 55 milyon dolarlık gelir kaybı yaşarken Brezilya’da ise günlük 188 milyon dolarlık toplu taşıma geliri kaybı olduğu belirtiliyor.

Yaşanan finansal kayıplar nedeniyle birçok hükümet toplu taşıma sistemlerinin iflas etmesini önlemek amacıyla müdahalelerde bulunmaya başladı. ABD, 2 trilyon büyüklüğündeki koronavirüs yardım paketinden toplu taşıma sistemleri için 25 milyar dolarlık bütçe ayırdı. Kısa vadede uygulana bu yardım paketleri toplu taşıma sistemlerini ayakta tutmak için iyi hamleler olsa da uzun dönemde oluşabilecek etkileri en aza indirgemek için hükümetlerin uzun vadeli planlar yapması gerekiyor.

Uzun dönemde bakıldığında, toplu taşıma karbon emisyonlarını en aza indirgerken, yolları daha güvenli hale getiren ve hızla istihdam yaratabilen bir yatırım. ABD 2008 krizi sonrasında toplu taşımaya yaptığı yatırımlarla yeni köprü ve yol yapımlarına kıyasla dolar başına %31 daha fazla istihdam yaratmıştı. Aynı dönemde Güney Kore’de toplu taşımaya yapılan yatırımların ise 138 bin civarı istihdam yarattığı ve bunun resesyonla mücadele programı kapsamında yaratılan toplan istihdamın %15’ini oluşturduğu biliniyor.

Toplu taşımaya yapılan yatırımın yeşil ekonomiye katkı sağlamasının yanı sıra özel araç kullanımına kıyasla daha az karbon salınımına sebep olmasıyla da daha efektif bir ulaşım yöntemi olmayı sürdürüyor. Bu anlamda toplu taşıma, her yıl 7 milyon insanın yaşamını yitirmesine sebep olan hava kirliliğini azaltmak için önemli bir araç.

Peki hem çevreye hem de topluma oldukça yarar sağlayan toplu taşıma sistemlerini Covid-19 pandemisi sonrasında da ayakta tutabilmek için hükümetler ve kuruluşlar neler yapabilir? Haberimizde bu önerileri S360 Mag’de sizler için derledik.

1. Ekonomik destek ile birlikte toplu taşıma operasyonlarında istikrarı sağlamak

Koronavirüs salgını hafiflemeye başladıkça ekonominin -en azından ilk başlarda- yavaş bir şekilde canlanacağı öngörülüyor. Bu da toplu taşımaya olan talepte ciddi düşüş yaşanması anlamına gelecek. Bu da toplu taşımanın, hem insanlara tekrar diğer bireylerle seyahat etmek konusunda güven verecek hem de hizmet kalitesini yüksek düzeyde tutmasını sağlayacak desteğe ihtiyaç duyacağı anlamına geliyor.

Ulusal ve yerel yönetimler toplu taşıma sistemlerine yapacakları para yardımlarıyla bir yandan güvenilir ve kaliteli hizmeti güvenceye alıp diğer yandan pandemi sonrası iyileşmeyle birlikte artacak olan talebi karşılayabilir. Böylelikle ekonomiler toparlanmaya çalışırken önemli oranda istihdam da korunabilir.

Aynı zamanda toplu taşımayı destekleyecek ekonomik yardım paketleri yenilikçi bakış açıları geliştirilmesinde de kullanılabilir. Toplu taşımaları sadece kullanım ücretleri ile finanse etmenin dışında alternatif yollar aranması yenilikçi önlemlere bir örnek teşkil etmekte.

2. Daha yüksek kaliteli ulaşım altyapıları geliştirmek

Pandemi nedeniyle çoğunlukla boş kalan yollar, bazı düzenlemeler ve altyapı çalışmaları için bir fırsat olarak kullanılabilir.

Kullanıcıların toplu taşımadan genel beklentileri göz önüne alındığında en öne çıkan kriterlerin güvenilirlik, hızlı ulaşım ve düşük fiyat olduğunu söylemek mümkün. Yaya yollarında ve bisiklet yollarında yapılacak iyileştirmelerin yanı sıra otobüsler için özel şerit uygulaması hayata geçirilebilir.

Otobüsler için uygulanacak özel şeritler tıpkı İstanbul’da hizmet veren metrobüs yolları gibi ulaşım zamanını kısaltmak ve yolculuğu daha güvenli hale getirmek için yapılabilecek uygulamalardan biri olabilir. Böyle bir uygulamayla birlikte daha fazla kişi toplu taşıma kullanımını tercih edebilir. Metro ve tramvay gibi ulaşım yollarının arttırılması da benzer şekilde teşvik sağlayabilecek yöntemlerden bir diğeri.

3. Elektrikli toplu taşıma araçlarına geçiş yapmak

Ekonomik yardım paketleriyle birlikte birçok ülkede elektrikli toplu taşıma kullanımı yaygınlaştırılabilir. Özellikle elektrikli otobüslere geçişi destekleyen projelerle birlikte sera gazı salımları azaltılarak hava kirliliği önemli ölçüde kontrol altına alınabilir.

Daha önceleri Çin’in Shenzhen şehrindeki tüm halk otobüslerinin elektrikliye dönüştürülmesi için Çin hükümeti otobüs başına 150 bin dolarlık yardımda bulunmuştu. 2019 yılında ise ABD’de artan elektrikli otobüs tedarik taleplerine üreticiler yetişmekte zorlanmıştı. Bu sebeple bazı ülkelerde daha fazla tedarik sağlanması için yardımlar teşvik edilerek birçok kişi için de istihdam olanağı yaratılabilir.

Afrika’nın birçok şehrinde ise geleneksel toplu taşımanın yüzlerce farklı operatör firma tarafından küçük minibüslerle sağlanması sıkıntı yaratmaktaydı. Bu sorunları çözmek adına Rwanda’nın başkenti olan Kigali şehrinde bir süredir kartlı ödeme sistemi, ücretsiz Wi-Fi gibi uygulamaları barındıran büyük kapasiteli otobüslere geçiş yapılmakta. Rwanda, özellikle büyük şehirlerde toplu taşımanın dijitalleştirilmesi ve hizmet kalitesini arttırarak daha fazla insanın toplu taşıma kullanımını sağlamada bir örnek teşkil edebilir.

4. Yürüme ve bisikletle ulaşıma yatırım yapmak

Toplu taşıma kullanmanın endişe yarattığı pandemi günlerinde bisikletle ulaşıma olan talep artıyor. Yürüyerek ulaşımın da oldukça yaygınlaştığı günlerde bazı şehirler araç yollarının bir kısmını yayalar ve bisiklet kullananlar için ayıracak şerit uygulamasına geçiyor.

Ulaşım pratiklerinin bisiklet ve yürümeye kaymasıyla birlikte ulaşım bireyler için daha ekonomik hale gelirken aynı zamanda daha sağlıklı bir yaşam biçimi teşvik edilmiş oluyor.

Bisikletle ve yürüyerek ulaşımın bölgesel ekonomik katkılarını da göz ardı etmemek gerek. Bisiklet yolları ve yaya yolları projelerinin hayata geçirilmesiyle birlikte araç yol yapımından daha fazla insan için iş imkânı yaratılabilir. ABD’de yapılan araştırmaya göre bisiklet ve yaya yollarına yapılan her 1 milyon dolarlık yatırım için 11 kişilik istihdam yaratılmış oldu.

Yaya ve bisiklet yollarına yapılan akıllı yatırımlar aynı zamanda araba kazalarının da önüne geçebilir. Korumalı bisiklet yolları ve daha geniş yaya kaldırımları da bisiklet kullanıcıları ve yayalar için tehdit oluşturabilecek kazaların önüne geçerek daha kaliteli bir hizmet sunabilir.

Pandemi tarafından en çok etkilenen ve hava kirliliği en yüksek şehirlerden biri olan Milano, geçtiğimiz günlerde 35 kilometrelik araç yolunu kalıcı olarak bisiklet ve yürüme yoluna dönüştüreceğini açıklamıştı. Bu uygulamayla birlikte şehirdeki özel araç kullanımını azaltmayı ve bisiklet-yaya yollarıyla birlikte güvenli ulaşımı sağlayarak yaz boyunca ekonomisini canlandırmayı hedefliyor.

5. Şehir yönetimini ve koordinasyonu geliştirmek

Covid-19 pandemisi özellikle şehirlerin birbirlerine ne denli bağlı olduğunu ve şehir yapılanmasının önemini bir kez daha gözler önüne seriyor. Ancak ne yazık ki kentsel planlama genellikle parçalı ve koordine edilmemiş yöntemlerle sürdürülüyor. Bunun da toplu taşıma üzerinde büyük yansımaları oluyor.

Bu durumu çözüm odaklı bir şekilde ele almak ise seçilebilecek en yapıcı yol. Covid-19 pandemisine müdahale zorunluluğunu kentsel planlama alanında bir sıçrama tahtası olarak kullanarak şehirlerimizi tekrar inşa etmekle kalmayıp daha da iyi ve sürdürülebilir bir şekilde yapılandırabiliriz. Bunun da yolu şehirler, bölgeler ve devletler arası koordinasyonu güçlendirerek uzun zamandır çözülememiş uyum sorunlarını masaya yatırmaktan geçiyor.

Son olarak, yeşil teşvik paketlerine yatırım yapmak toplu taşıma sektöründe Paris Anlaşması ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’yla paralel adımların atılmasına olanak sağlayabilir. Covid-19 sonrası kentlerimiz ve toplu taşıma sistemlerinin yeniden yapılandırılmasında karbon emisyonunu sınırlandırmaktan başlayıp 2030’a kadar trafik kazası ölümlerinin önüne geçmek, herkes için güvenli, erişilebilir, makul fiyatlı ve sürdürülebilir toplu taşıma sağlamak gibi hedefler yol gösterici olabilir.

Yukarıda bahsi geçen tüm prensipler, şehirlerin Covid-19 sonrası iyileşmelerine yardımcı olurken aynı zamanda daha sürdürülebilir bir geleceğe katkı sağlayacak gelişmeleri de teşvik ediyor. Bu prensiplerle birlikte daha çok istihdam yaratılarak Covid-19’un ekonomide sebep olacağı olumsuz etkiler en aza indirgenebilir ve toplum için daha efektif ve güvenilir toplu taşıma hizmetleri mümkün kılınabilir. Bu sayede ekonomik olarak fayda sağlanmasının yanı sıra karbon salımı, küresel ısınma gibi çevresel sorunların da önüne geçilebilir.

SHARE: READ MORE

30 April

Eco Vista: Kaliforniya'da öğrenciler tarafından kurulan bir eko-köy

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Eco Vista
, sıra dışı Isla Vista topluluğunu bir eko-köy haline getirme hayallerini 10 yıl içinde gerçekleştirmek için Kaliforniya Üniversitesi’nde uzun zamandır bölgedekilerle birlikte hareket eden bir grup öğrenci tarafından oluşturulan bir girişim. Isla Vista sıra dışı bir topluluk çünkü bu küçük bölgede birlikte yaşayan yirmi üç bin insanın yüzde 80’i 18 ile 24 yaş arasında.

Eco Vista Geçiş Girişimi (Eco Vista Transition Initiative), bu yıl Mart ayında Transition US isimli ağdaki en yeni bağlantı haline geldi ve ağın 169. üyesi oldu. Kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan Transition US, ABD genelinde kurulan geçiş girişimleri için ilham, teşvik, destek ve eğitim sağlarken bu girişimler arasında bir ağ oluşturuyor. Eco Vista’nın üniversite öğrencileri tarafından başlatılan ilham ve umut dolu dönüşüm hikayesini sizin için derledik.

Öncelikle, Eco Vista kuruluş amacını şu şekilde açıklıyor:

“Canlı bir kültürel yaratıcılıkla şekillendirdiğimiz bir eko-köyün kuruluşunu teşvik etmeyi ve ilham vermeyi amaçlıyoruz. Hayalini kurduğumuz eko-köy yenilenebilir enerji kullanıyor, gelişen ve yeniden üreten bir tarımsal ekolojinin oluşturduğu kent bahçelerine sahip, kooperatif şeklindeki hesaplı konutlarda yaşayan sakinlerin gerçek ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir döngüsel ekonomi üzerine kurulu, radikal öz yönetişim ilkelerini benimsiyor ve adada yaşayan herkesin ortak karar verdiği önceliklere sahip.”

Isla Vista, Amerika’da beş yüz yıl boyunca yerlilerin elinden alınarak mülksüzleştirilmiş bir bölgenin son 50 yıldaki adı. Aslen yerli Amerikalıların doğayla iç içe yaşadığı ve kendi gelişimlerini çevrenin korunmasıyla bir gördüğü “altın dönem” sonrasında Isla Vista, başlangıçta İspanyol misyonerler tarafından, sonrasında ise birçok farklı grup tarafından yeni bir yaşam tarzı benimsemeye zorlanıyor. Yıllar boyunca farklı kişilere satılan bölge bir süre sonra ABD ordusunun eline geçmesiyle birlikte kalkınma ve ilerleme amaçları çerçevesinde bugün bildiğimiz Isla Vista şehri haline geliyor. Biraz da tanıdık olduğumuz bu tarihi ve Eco Vista’nın şu anki amaçlarını anlatan videoya buradan ulaşabilirsiniz.

Uzun yıllar boyu yaşanan trajedi üzerine inşa edilen Isla Vista’nın son yarım yüzyılı alternatif yaşam biçimleri, otoriteye karşı sivil itaatsizlik, toplum yönetişimi ve çevre yönetimi konularında radikal deneylerle dolu. Isla Vista’nın tarihi, barındırdığı topluluğun gençlik kültürü ve nesiller arası dayanışmasının bir sonucu olarak mücadelelerle dolu.

Bugüne geldiğimizde ise topluluk, Amerika’da karşılaşılan en kritik sorunlardan birçoğuna aktif katılım yaratmak için çeşitli fırsatlar sunuyor. Ele alınan sorunlar arasında gıda güvensizliği ve adaletsizlik, barınma problemi, akıl sağlığı, cinsel şiddet, konuşma özgürlüğü ve polis-toplum etkileşimleri de bulunuyor.

Nihayet 2017 yılında Isla Vista ilk yerel olarak seçilmiş hükümetini kurma hakkını kazanıyor. Bu sayede hayata geçirilen yeni vergi hizmetleriyle birlikte 2019 yılında 1 milyon dolar yıllık bütçe elde ediyor. Topluluğun karbonsuzlaşmaya, adil bir dönüşüme, sürdürülebilirlik sonrası eleştirel ekolojiye ve halktan gelen sistem değişimine olan ilgisi böylelikle sürpriz bir gelişim ve değişim süreci başlatıyor.

Eco Vista Projesi

2017 yılında Santa Barbara’daki Kaliforniya Üniversitesi (UCSB)’nden iki lisans öğrencisi (Jessica Alvarez Parfrey ve Valentina Cabrera), kendi topluluklarını tabandan yukarı bir katılım süreci yoluyla bir “eko-köy”e dönüştürmek için şu an da devam etmekte olan çabaların temelini oluşturan bir proje başlattı. 2017 yılı yaz ve sonbaharı sürecinde projenin adı Eco Vista haline geldi ve sıkı çalışmalar başladı. O zamandan beri öğrenciler ve topluluk üyeleri “2050’deki dünya: Sistemsel alternatifler”, “Dünya’da ne yanlış gidiyor? Bunu nasıl düzeltiriz?” gibi konular üzerine dersler aldı. Aynı zamanda, “Eco Vista” isimli düzenli bir grup çalışması başlatarak gıda sorunları, konut, enerji, ulaşım, yerel kooperatif girişimleri, haber bülteni ve website, topluluktaki diğer insanlara ulaşmak gibi konularda kültürel yaratıcılık açısından zengin olan birçok proje gerçekleştirdi.

Şu anda koronavirüs nedeniyle online görüşmeye devam edilen ve iki haftada bir düzenlenen genel kurulun yanı sıra Eco Vista e-listesinde 250'den fazla kişi bulunuyor. Diğer yandan da gıda ormanları, kent bahçeleri, kiracı hakları (UCSB konutları dahil) ve daha fazlasını içeren birçok projeyle ilgili oluşturulan çalışma grupları faaliyetlerini sürdürüyor.

Benimsedikleri topluluk değerleri ve katılım davetiyeleri aynı fikirde olan herkese açık:

“Kapsayıcıyız.
Demokratiğiz.
Şiddet içermiyoruz.
Mümkün olduğunca kolektif olarak çalışıyoruz ve herkes kendi faaliyetlerini ve projelerini organize etmekte özgür.
Bu değerlerle uyumlu ve Eco Vista Misyonunu destekleyen tüm bakış açılarına açığız.
Tüm canlıların haysiyetine karşı sevgiyle hareket ederek yaşıyoruz ve bu sevgimizi sosyal ve iklim adaletinden ve radikal umuttan alıyoruz.

Hedefimizi yüksek tutuyoruz: Isla Vista’da eşitçi ve adil bir dönüşüm için sürekli ve çok kuşaklı olan bir öğrenci-topluluk projesinin temellerini atmak ve bunun sonucunda diğer üniversite öğrencilerinin kendi küçük topluluklarında benzerini oluşturabilecekleri örnek bir model yaratmak, yani Eco-Vista’yı oluşturmak. Yapmaya çalıştığımız şeyleri sürdürülebilir, esnek ve katılımcı kalkınma konularında bir deney olarak görüyoruz.”


Eco Vista, hep birlikte tüm sakinleri için yaşamı öne koyan bir yeri nasıl yaratabileceğimizi ve hayal gücümüzü kullanarak içinde yaşamak istediğimiz yenilikçi gelecek topluluklarını yaratmak için farklı yerlerdeki insanlara nasıl ilham verebileceğimizi gösteriyor:

“Eco Vista rüyası, ortak oluşturulan ve paylaşılan neşeli bir macera – umarız bizi bu hissettiğimiz sevgiyle uyumlu bir yere ulaştırır.”

Eco Vista'nın geleceği ise… Eh, aslında tam olarak öğrenmeyi amaçladığımız ve merak ettiğimiz şey de bu!

SHARE: READ MORE

30 April

Küresel risklerin artmasıyla birlikte sellerin önlenmesi ‘büyük’ faydalar getirebilir

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

İklim değişikliğiyle birlikte ortaya çıkan yoğun yağış ve yükselen deniz seviyesi, Asya’yı kıyı ve nehir taşkınlarından kaynaklanan tehditlerle karşı karşıya bırakıyor – ancak araştırmacılar bu riskleri azaltmak için setler inşa etmenin ve diğer önlemlere şu anda yatırım yapmanın büyük finansal getiriler sağlayacağını belirtiyor.

Örneğin, Hindistan’da 2050 yılına kadar sellerin ortalama olarak meydana gelme sıklığını her 11 yıldan 25 yıla azaltmak için korumaya harcanan 1 dolar başına yaklaşık 250 dolar tasarruf edebilir. Eğer dünya genelinde bu tarz önlemleri uygulanırsa geçen yıl yaklaşık 46 milyar dolar olarak hesaplanan küresel sel hasar faturasının büyük oranda azalması sağlanabilir.

Bu uygulamalar büyük bir finansal getirinin yanı sıra istihdam yaratarak yerel ekonomilerin gelişmesine de katkı sağlama potansiyeli taşıyor.

1980 yılından bu yana sel baskınları dünyaya 1 trilyon dolardan fazla zarar verdi. Üstelik nüfus artışı, göç ve yeni yapılan inşaatlar daha fazla insan ve mal varlığını riske attıkça tehditler artmaya devam ediyor.

Küresel bir online su riski değerlendirme ve haritalama aracı olan Aqueduct, hükümetlerin, şirketlerin, yardım kuruluşlarının ve diğer aktörlerin dünya çapında kıyı ve nehir taşkınlarından kaynaklanan riskleri değerlendirmelerini ve müdahalelerin ne kadar işe yarayabileceğini anlamalarını sağlayacak şekilde genişletildi.

Aqueduct Floods verileri, 2030 yılına kadar her yıl 132 milyon insanın ve 535 milyar dolar değerinde kentsel mülkün nehir taşkınlarından etkileneceğini gösteriyor.

En büyük insan kaybı Hindistan, Bangladeş ve Pakistan’da görülürken kentsel altyapıdaki en büyük kayıplar ise Hindistan, Çin ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde ortaya çıkıyor.

Verilere göre Bangladeş, Vietnam, Endonezya ve Hindistan selden en fazla etkilenen kıyı sakinlerine sahipken; Çin, Endonezya ve ABD ise şehirlerdeki en büyük mal varlığı kayıplarıyla karşı karşıya kalıyor.

Ancak ABD sel taşkınlarından ciddi bir şekilde etkilenecek tek gelişmiş ülke değil: Hollanda ve Almanya da hızlı bir şekilde yükselmekte olan hasarlarla karşı karşıya. Yani bu tehdit yalnızca daha fakir ve yeterli altyapıya sahip olmayan ülkeleri ilgilendirmiyor; iyi bir altyapıya sahip olan daha zengin ülkelerin de eyleme geçmesi gerekiyor.

Hollanda’daki Utrecht Üniversitesi’nde hidroloji profesörlüğü yapan ve Aqueduct Floods’ın oluşturulmasına yardımcı olan Marc Bierkens, geliştirilen bu yeni aracın sel tehdidine karşı koruma oluşturmak için yapılan yatırımların nasıl birçok hayat kurtararak ekonomik bir felaketi engelleyebileceğine dair önemli iç görüler sağladığını belirtiyor ve uyarıyor:

“Halihazırda içinde bulunduğumuz iklimde sellerden kaynaklanan ekonomik hasarlar korkunç bir durumdalar ve gelecekte iklim değişikliği ve sosyoekonomik kalkınmayla birlikte olağanüstü düzeye ulaşacaklar.”

Sellerin koronavirüs salgını gibi sağlık tehditlerini daha ciddi bir hale getireceği belirtilirken hükümetlerin ve kurumsal liderlerin bu riskler artmadan önce önlem alarak bunları uygulamaya geçirmesi tavsiye ediliyor.

Taşkınlar halihazırda içinde bulunduğumuz zorluklara bir yenisini ekliyor, bu yüzden sel tehlikesini azaltmak için olan yatırımların önceliklendirilmesi gerekiyor.

SHARE: READ MORE

24 April

Kadınların liderliğindeki ülkeler neden koronavirüsle daha iyi mücadele ediyor?

Bu haberi 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Hükümetlerin koronavirüs ile mücadelede aldığı ilk tedbirler tartışmasız bir şekilde virüsün yayılma hızı üzerinde inanılmaz sonuçlar doğurdu ve uzun sürecek ekonomik etkiler bıraktı. Hangi ülke liderlerinin virüsün yayılma hızını kontrol ederek hayat kurtarmak için doğru adımları attığını kesin olarak söylemek için henüz erken, ancak hızlı ve kararlı bir şekilde harekete geçen ülkelerin çok büyük bir çoğunluğunda hükümetlere kadınların liderlik ettiğini görüyoruz (Almanya, Tayvan, Yeni Zelanda, Finlandiya, Norveç, Danimarka ve İzlanda).

Bununla birlikte, dünya liderlerinin %7'sinden daha azının kadınlar olduğunu göz önüne aldığımızda kadın liderliğindeki hükümetlerin küresel bir salgınla başa çıkmalarındaki başarısı daha da dikkat çekici hale geliyor.

Ancak her ne kadar kadınların lider konumunda olması ile içinde bulunduğumuz krize müdahale etme arasında bir ilişki olabileceğini görsek de, aralarındaki bu bağlantı bir nedensellik yaratmıyor. Yani kadın olmak küresel bir salgını idare etmede otomatik olarak sizi daha başarılı yapmıyor, aynı zamanda daha iyi bir lider de yapmıyor. Hatta böyle bir bakış açısı, kadınlara doğuştan daha şefkatli ve işbirlikçi gibi karakteristik özellikleri atfeden cinsiyetçi fikirleri besliyor.

Tıpkı Justin Trudeau ve Donald Trump'ın liderlik stilleri arasında bir uçurum olduğu gibi Jacinda Ardern ve Angela Merkel’in de politikaları arasında büyük bir fark var. Ancak koronavirüsle mücadele sürecinde kadınların liderliğindeki hükümetlerin ön plana çıkmasında etkili olan birçok ortak nokta da görülüyor.

S360Mag için hazırladığımız bu özel haberimiz ile, kadın liderlerin başarılı kriz yönetimi yaptığı ülkelerdeki uygulamaların detaylarına değindikten sonra, iyi bir lider olmanın sadece kadın olmaya indirgenmemesi gerektiğinin altını çizmeyi amaçlıyoruz. Bununla birlikte ülkelerin kriz yönetimine toplumsal cinsiyet perspektifinden bir tartışma getiriyoruz.


Kadın liderler kriz yönetimindeki başarılarını nasıl sağladılar?
Yukarıda bahsettiğimiz ve krizi diğer ülkelere göre daha iyi yöneten bu ülkelerin hepsi erken harekete geçerek ve uzmanlara dayanan bilimsel müdahalelerde bulunarak salgını kontrol altına aldı. Yaygın testler uygulandı, kaliteli sağlık tedavisine kolay erişim sağlandı, temaslar sıkı bir şekilde izlendi ve sosyal toplanmalara ciddi kısıtlamalar getirildi. Fakat şunu not düşmekte fayda var: Krizi şimdiye dek başarıyla yöneten ülkelerde getirilen bu kısıtlamalar, otoriter rejimlerini güçlendirmek amacıyla kutuplaştırıcı siyasete dayanarak muhalefeti bastıran Macaristan ve Polonya’daki gibi gerçekleşmedi.

• Almanya
83 milyon nüfusuyla Almanya’yı koronavirüs salgını sert bir şekilde vurdu, ancak ölüm oranı %1,6. Bu oran, salgının ilerleme gösterdiği diğer ülkelerden çok daha düşük olmasıyla dikkat çekiyor: Fransa ve İngiltere’de ölüm oranı %10 iken Çin’de %4 ve ABD için bu oran %3. Kuantum kimyası alanında doktora sahibi Şansölye Angela Merkel’in pandemiyi becerikli bir şekilde ele alması nedeniyle halk tarafından onaylanma oranları 18 puan yükselerek yüzde 72’ye çıktı.

Almanya’da çok vaka - az ölüm yaşanmasına neden olan üç liderlik faktörüne işaret ediliyor: Merkel’in krize erken bir yanıt vermesi, testlerin çok yaygın olarak uygulanması ve sahip olunan yoğun bakım yatakları ve hastanelerin fazla olması.

• Tayvan
Tayvan, Çin’e olan yakınlığına rağmen virüsü büyük bir oranda kontrol altına aldı ve yalnızca 425 onaylanmış vakaya sahip. Aynı zamanda diğer ülkelere yardım göndererek ABD’ye ve on bir Avrupa ülkesine 10 milyon maske bağışlıyor.

Eski bir hukuk profesörü olan Tsai Ing-Wen, 2016 yılında Tayvan’ın ilk kadın devlet başkanı oldu ve krize ilk ve en hızlı müdahalelerden birinde bulundu. Ülkenin özellikle Çin’e olan yakınlığı göz önüne alındığında erken harekete geçerek büyük bir trajediyi engellediği için küresel olarak takdir topladı ve CNN’in salgını “dünyanın en iyi kontrol eden ülkeleri" listesinde yer aldı.

• Yeni Zelanda
5 milyondan az nüfusa sahip olan Yeni Zelanda’da şuana kadar yalnızca on yedi ölüm gerçekleşti. Turizmin ülke için olan büyük önemine rağmen Başbakan Jacinda Ardern turizmi durdurarak ve bir ay sürecek bir karantina başlatarak erkenden harekete geçti ve kayıp sayısını sınırlamayı başardı. Aynı zamanda karar alma sürecindeki şeffaf yaklaşımı, kayıplar için gösterdiği empati ve gerçeklere dayalı hareket etmesiyle de dikkat çekti.

Ardern, geçtiğimiz sene Christchurch şehrindeki cami saldırısı ve White Island adasındaki yanardağ patlaması sonrasında da etkin bir liderlik göstermişti. Ardern’in sadece kriz yönetimlerinde değil, genel olarak liderlik becerisi ile dünyadaki en etkili lider olabileceği söyleniyor.

• Nordik Ülkeleri
Finlandiya 5.5 milyonluk bir nüfusuyla toplam 172 ölüm sayısına sahip. 34 yaşındaki dünyanın en genç lideri Sanna Marin’in salgına olan hazırlığı ve süreci ele alış şekli halkın %85’i tarafından onay aldı.

Finlandiya’nın yanı sıra, Avrupa’nın geri kalanına göre çok daha düşük ölüm oranına sahip olan diğer Nordik Ülkeleri (Norveç, Danimarka ve İzlanda) de kadınlar tarafından yönetiliyor. Danimarka’nın başbakanı Mette Frederiksen de Avrupa’da ülke sınırlarını ilk kapatan ülke lideriydi. Çoğu ülke koronavirüs testini yalnızca semptom gösterenlere uygularken İzlanda Başbakanı Katrin Jakobsdottir, testi tüm vatandaşlara ücretsiz olarak sağlıyor. Öte yandan İsveç – bir kadın tarafından yönetilmeyen tek Nordik ülkesi – diğer Avrupa ülkelerinden çok daha yüksek ölüm oranlarıyla karşı karşıya.

Yukarıda bahsettiğimiz kadınların önderlik ettiği birçok ülke koronavirüs pandemisine karşı hızlı ve stratejik eylemlerinden dolayı övgü toplarken diğer yandan bu liderlerin başarılı olma sebebinin küçük bir ülkeyi ya da adayı yönetiyor olmaları olduğu da söyleniyor, çünkü böyle ülkelerde kontrolü ele almak diğerlerine kıyasla daha kolay olabiliyor. Buna karşılık, örneğin Almanya’nın büyük bir ülke ve mücadelenin önde gelen isimlerinden biri durumundayken, İngiltere’nin bir ada olmasına rağmen bambaşka sonuçlarla karşı karşıya kaldığı hatırlatılıyor.


Peki krizi başarılı yönetemeyenlerin ortak noktası ne olabilir?
Yukarıdaki liderlerin aksine, dünyanın özellikle önde gelen erkek liderleri uzmanların görüşlerini dikkate almayarak virüsün yayılmasının tetiklendiği eleştirisi de dahil olmak üzere birçok eleştiriyle karşı karşıya kaldı.

Salgının şu anki merkez noktalarından ABD’de Başkan Donald Trump Demokrat Parti’yi virüsü "aldatmaca" olarak siyasallaştırmakla suçladı ve aylarca üst düzey bilim insanlarının birçok uyarısını dikkate almadı. Benzer şekilde, İngiltere Başbakanı Boris Johnson, halk sağlığı krizinin ciddiyetini uzun bir süre reddetti ve diğer Avrupa ülkelerinin kapanmasından sonra uzun süre sosyal toplanmalara kısıtlamalar getirmedi. Covid-19 nedeniyle hastaneye kaldırılmadan önce gazetecilere, virüsün onu hastanedeki hastalarla el sıkışmasını engel olmayacağını söyledi.

Koronavirüsle mücadele sürecinde demokratik olmayan bir şekilde hareket eden ülkeleri incelediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.


Öyleyse bu kriz yönetiminde öne çıkan ülkelerin büyük bir çoğunluğunun kadınların liderliğinde olması nasıl açıklanıyor?
Aklımızda tutmamız gereken en önemli nokta, kadın ve erkek liderler arasında görülen bu farkın yalnızca cinsiyet farkına indirgenmemesi gerektiği: Kadınlar kadın oldukları için başarılı olmuyorlar ya da sadece kadın oldukları için daha şefkat dolu olmuyorlar. “Erkekler”i ve “kadınlar”ı homojen kategorilere ayırarak değerlendirirken özellikle dikkatli olmamız gerekiyor, çünkü görülen fark bu iki cinse atfedilen ve doğuştan geldiği düşünülen özelliklerden kaynaklanmıyor.

Peki bu farkı nasıl açıklamalıyız? Örnekleri incelediğimizde dört temel faktörün öne çıktığını görüyoruz:

1.  İlk olarak, krizi başarılı yöneten ülkelerde hükümete duyulan güven ve desteğin diğer ülkelere kıyasla daha yüksek olduğu vurgulanıyor. Bir ülke eğer hükümete güvenin yüksek olduğu, toplumsal uyumun güven oluşturarak devlet kapasitesini de güçlendirdiği bir politik kültüre sahipse ve bu kültür aynı zamanda kadın ve erkek arasında belirgin ayrımlar yapmıyorsa yarışa çoktan önde başlamış oluyor.

2.  Bununla beraber, kız ve erkek çocuklarına doğum öncesinde bile farklı davranıldığını düşündüğümüzde, bu durum kadın ve erkeğin farklı şekilde sosyalleşmesine neden olarak birbirinden farklı liderlik tarzları gelişmesine neden olabilir. Ancak bu durum kadınların dünyayı iyileştirmeye hazır sihirli anneler olduğu anlamına gelmiyor, bu kadınlar yaptıkları meslekte iyi olma hırsına ve isteğine sahip olan kararlı ve güçlü politikacılar. Asıl nokta şurada ortaya çıkıyor: Bu kadınlar cinsiyetlerinin bunu yapmalarını engellemediği ülkelerde bunu başardılar. Yeni Zelanda ve Almanya için önemli olan liderlerinin kadın olması değil, kadın liderlerin yeteneklerini tanımayı ve değer vermeyi başarabilmeleri. Yani aslında önemli olan cinsiyet değil, tam tersine, ülkenin cinsiyetinden bağımsız olarak en iyi adayı seçebilme yeteneği.

3.  Üçüncü etken olarak, kadınların liderlik pozisyonlarına giden yolda toplumsal cinsiyete dayalı ek engellerle karşılaşmasının, lider adayı olan kadınları “adilce seçilmiş bir grup” konumuna getirmesi. Yani kadınların lider olabilmeleri için çoğunlukla daha iyi bir performans sergilemeleri gerekiyor. Aynı pozisyon için kadınlardan beklenen standartlar erkeklere göre daha yüksek, o yüzden genellikle ciddiye alınabilmek için daha fazla çalışmaları ve daha deneyimli olmaları gerekiyor.

4.  Son olarak da, kadınlar özellikle liderlik rolleri açısından tarihsel olarak marjinalleştirildiklerinden, iktidara gelen kadınların geleneksel sistem tarafından daha az kısıtlanmış olmalarını söylemek mümkün. Yani, erkekler lider konumuna geldiklerinde onlardan beklenen belli birçok şey olduğu için, erkeklerin “normal” olandan farklı bir hareket alarak bu sınırları aşmaları daha zor olabiliyor. Örneğin, Norveç Başbakanı Erna Solberg’ün ülkenin çocuklarına doğrudan televizyondan seslenerek sorularını cevaplaması ve korku hissetmelerinin normal olduğunu açıklaması büyük ilgi toplarken liderlerin nasıl sevecen olabileceğini de göstermişti.


Sonuç yerine…
Krizi başarılı yöneten örnekler gösteriyor ki, kendini tamamen geliştirmiş bir liderin hem güçlü hem de hisli davranmayı başarabilmesi gerekiyor. Eğer kadınlar bu özelliklerin birbiriyle çatışan ve yarış halinde olan özellikler yerine birbirlerini tamamlayan ve iyi bir liderlik için gerekli olan özellikler olduğunu anlamamıza yol gösterebilirlerse bundan hepimiz faydalanacağız – cinsiyet fark etmeksizin.

Ancak günümüzde 152 devlet başkanının yalnızca 10’u kadın. Erkekler, milletvekillerinin %75’ini, idari karar vericilerin %73’ünü ve ana akım medyada çalışanların ise %76’sını oluşturuyor.

Kadınların üst düzey lider ya da yönetici pozisyonlarında az temsilinin bir nedeni olarak gösterilen cam tavan (glass-ceiling), davranışsal ve kurumsal önyargılardan kaynaklanan görünmez engellere işaret ediyor. Bu engeller bireysel olarak belirlenmiyor, kadınların kadın oldukları için yükselmesinin önündeki zorlukları açıklamak için kullanılıyor. Yani bir kadının aynı seviyedeki bir erkeğe göre o noktaya gelebilmek için daha fazla çabalaması gerekiyor. Ancak geleneksel cam tavan konsepti kadınların kariyer yolculukları boyunca karşılaşabilecekleri karmaşık ve çeşitli zorlukları tek bir noktaya indirgeme tehlikesine sahip. Zira kadınlar, liderlik pozisyonunun bir önceki aşamasına ulaşana kadar da birçok engelle karşılaşıyorlar.

Koronavirüs pandemisiyle mücadelede kadın liderler tarafından benimsenen erken ve kararlı yaklaşım toplumsal cinsiyet eşitliğinin küresel halk sağlığı ve uluslararası güvenlik açısından da çok önemli olduğunu gösteriyor. Dünyanın daha fazla kadın lidere ve siyasetin her alanında eşit temsiliyete ihtiyacı var: Böyle bir düzende belki de bir liderin cinsiyetinden bağımsız olarak yalnızca bir lider olarak oynadığı rolü konuşabiliriz.

SHARE: READ MORE

16 April

Yıkıntılar arasında umut yeşertmek: Halep’ten Lübnan’a bir tohum yolculuğu

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Dr. Safaa Kumari, bir otel odasında konferans sunumuna hazırlanırken çalan telefonu açmasıyla birlikte eşyalarını toparlayıp çıkmak için on dakikası olduğunu öğreniyor: Halep’teki evi silahlı askerler tarafından ele geçirilmiş ve ailesi kaçıyor. Kumari bu esnada Etiyopya’da, fakat hemen Suriye’ye hızlıca dönebilmek için harekete geçmesi gerekiyor. Kız kardeşinin evine kurtarmak için kendi hayatını riske atmaya hazır olduğu küçük ama çok değerli bir paket saklamıştı.

Kumari, sessiz ama yıkıcı bir kalkınma kriziyle ilgili çalışmalar yürüten bir bitki virologu. Bakla, mercimek ve nohutları etkileyen iklim kaynaklı virüs salgınları Suriye’den Etiyopya’ya yayılıyor ve düşük gelirli nüfusların geçim kaynaklarını yavaş yavaş yok ediyor. “Fakir adamın eti” olarak bilinen bu bakliyatlar, dünyanın bir çok yerinde hem gelir üretimi hem de gıda güvenliği için hayati önem taşıyor.

Kumari, bir tedavi bulmanın acil olduğunu belirtiyor, zor durumda kalan çiftçiler gittikçe daha fazla miktardaki ürünlerinin virüs kaparak sararmasını ve siyaha dönmesini izlemek zorunda kalıyor.

Peki bu neden oluyor?

İklim değişikliği yaprak bitlerinin sayılarının katlanarak artması ve salgınları yayması için gereken sıcaklığı sağlıyor, diyor Kumari.

10 yıl boyunca süren çözüm bulma çalışmalarının sonunda virüslerden birine doğal olarak dirençli bir fasulye çeşidi keşfediyor: bakla nekrotik sarı virüs (the fava bean necrotic yellow virus). Ancak bu esnada Suriye’deki çatışmalar da şiddetlenmeye başlıyor: “Onları çatışmadan korumak için merkez Halep'teki kız kardeşimde bırakmıştım.”

“Dünyanın yoksulları için” yaptığı çalışmasına savaşın engel olmaması için Halep’teki tohumları kurtarmaya kararlı olan Kumari, bunları Suriye’den çıkarırken karşılaştığı zorlukları “Şam'dan geçerek Halep'e kadar sürmem gerekiyordu, her yerde çatışma ve bombalamalar vardı.” diyerek anlatıyor. Elindeki tohumlarla tehlikeli yollarda iki gün sürdükten sonra, şimdi Suriye sınırına yakın bulunan Icarda'da (Kurak Alanlar Tarımsal Araştırma Merkezi - International Center for Agricultural Research in the Dry Areas) araştırmacı olarak çalıştığı Lübnan'a varıyor. Icarda’nın müdürü Hassan Machlab şöyle diyor: “Burada memnuniyetle karşıladığımız Suriyeli bilim insanlarının çoğu acı çekti. Bu çok zor."

Ancak diğer yandan tohumları güvenli hale getirmek sadece bir başlangıç, şimdi de sürdürülebilir bir çözüme dönüştürülmesi gerekiyor.

Kumari en baştaki denemelerinden sonuç alamıyor fakat daha iyi verime sahip olan başka bir çeşitle çaprazladığında hem daha dirençli hem daha üretken yeni bir çeşit elde etmeyi başarıyor. Dağıtıma başlandığında bu tohum çiftçilerin çevre dostu bir şekilde ve az maliyetle daha iyi verim almasını sağlayacak, aynı zamanda sağlığa zararlı olan böcek ilacının kullanılmasına da gerek kalmayacak.

Şimdi Kumari, ürettiği süper-tohumları çiftçilere ücretsiz dağıtmayı planlıyor. Büyük bir şirketten virüs algılama teknolojisi için gelen bir teklifi halihazırda reddettiğini söylüyor:
“Ürünümüzü alıp çiftçilere satmak istiyorlardı fakat reddettik. Bizimkiler ücretsiz, insanlara çözüm sağlamak bizim sorumluluğumuz.”

Ancak birçok Suriyeli mülteci için olduğu gibi savaş düşüncelerden uzak olmuyor, “Size söylemeyeceği bir şey varsa o da onun için kolay olmadığıdır” diyor Machlab. “Bütün bu çalışmalarla ilgileniyordu ve ailesi Halep'te kaldığı ve evi yıkıldığı için aklı ailesinde kalmıştı.”

Kumari ekliyor: “Geçen hafta Türkiye'de ailemi gördüm. Almanya, Türkiye ve Suriye'ye dağılmış beş kız kardeşim ve üç erkek kardeşim var. En son buluşmamız 2012'de Halep'teydi. Buraya geri döndüğümde birisi bana 'Safaa, bugün harika görünüyorsun!' dedi. Tabii ki, ailemle tekrar zaman geçirdim!” diyor gülerek.

Ancak şunları ekliyor: “Benim için kolay değil, bir kadının tarım (araştırma) üzerine çalışması kolay değil. Kolay değil, ama sorun değil.”

“Çalışırken yine de Suriyeli olduğumu ya da bir kadın olduğumu düşünmüyorum. Ama bazen kadın olduğum için [batılılardan] finansman aldığımı hissediyorum” diyor. “Belki de!”

Kumari, yıkıntılar arasından kurtardığı tohumlarla hem zor durumda kalan birçok çiftçi hem de gelecekteki gıda güvenliğimiz için umut yeşertmeye devam ediyor.

SHARE: READ MORE

16 April

Pandemi sonrası dünyada iklim değişikliği: Neler olacak, ne yapabiliriz?

Bu haberi 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Karşılaştığımız ani krizin büyüklüğünü ve uzun süre devam edecek olan etkilerini göz önüne aldığımızda, dünya şu anda iklim değişikliğine ve sürdürülebilirlik gündemine dikkat edebilir mi?


McKinsey, başka türlüsünü göze alamayacağımızı söylüyor. Koronavirüs krizi, eğer iyileşme planlarımızda daha iyi bir çevresel dayanıklılık oluşturmayı merkeze alırsak, iklim değişikliğini ele almamıza yardımcı olabilecek önemli dersler içeriyor.

İçinde bulunduğumuz bu krizin yalnızca birkaç ay öncesinde iklim değişikliği ve bunun sosyoekonomik etkileri ile alınacak ortak eylemler üzerine olan tartışma büyük bir ivme kazanmıştı. Pandemi krizinin aniden gündeme girmesiyle iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik konuları, salgının etkilerini hafifletebilmek için daha da önemli bir konuma gelecek. Çünkü iklim eylemi önümüzdeki on yılı kritik olarak tanımlarken aynı zamanda iklime dirençli altyapı yatırımları ve daha düşük karbonlu bir geleceğe geçiş, ekonomik ve çevresel dayanıklılığı artırırken kısa vadede önemli bir istihdam yaratmayı da sağlıyor.

Koronavirüs pandemisinin iklim kriziyle mücadelede bize ne öğretebileceğini, pandemi sonrası dünyada iklim hareketinin nasıl etkilenebileceğini ve bu konuda neler yapabileceğimizi anlatan McKinsey makalesini S360 Mag için derledik.

Koronavirüs pandemisi bize ne öğretebilir?
Temel Benzerlikler

İklim riski ve pandemilerin ilk benzerliği her ikisinin de sonrasında birtakım sosyo-ekonomik etkiler doğuran fiziksel şokları temsil ediyor olmaları. Bunun tersine finansal şoklar (piyasa çökmeleri, para biriminin değer kaybetmesi gibi), finansal sistemin içinden ortaya çıkıyor ve genellikle sisteme olan güvenin yeniden inşa edilmesiyle düzeltilebiliyor. Yani son zamanlarda hem kamu hem de özel sektördeki ortak deneyimlerimiz daha çok finansal şoklar etrafında şekillendi. Diğer yandan, iklim krizi ve pandemi gibi fiziksel şoklar yalnızca altta yatan fiziksel nedenlerin anlaşılması ve ele alınması ile çözülebiliyor. Bu nedenle mevcut salgın, iklim kriziyle birlikte eş zamanlı ortaya çıkabilecek şokların neler olabileceğini (tedarik zincirlerinin aksaması gibi) önceden tahmin edebilmemizi sağlıyor.

İkinci olarak, pandemilerin ve iklim riskinin ele alınması temelde aynı değişimi gerektiriyor: Kısa dönemdeki performans odağından uzun dönemde dayanıklılığın sağlanması odağına geçilmesi gerekiyor. Koronavirüs pandemisi ve içinde bulunduğumuz kriz, dayanıklılığı inşa edememiş olmanın ne kadar ciddi sonuçlar doğurabildiğini gösteriyor. İklim değişikliği için de pandemilerde olduğu gibi, küresel bir krizin getirdiği maliyetler, bu krizi önlemenin maliyetini büyük ölçüde aşıyor.

Son olarak, her ikisi de müştereklerin trajedisi (tragedy of the commons) sorununu ortaya çıkarıyor, çünkü bireysel hareketler kolektif iyiliğin önüne geçebiliyor ve değerli olan ortak bir kaynağı tüketebiliyor.

Temel Farklar

Küresel bir halk sağlığı krizi, hayatta kalmak için ele almak zorunda olduğumuz ve yakın zamanda karşılaşacağımız birbirinden ayrı, doğrudan fark edilebilir tehlikeleri ortaya koyuyor. Diğer yandan iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler ise dereceli olarak zaman içinde kendini gösteriyor, çünkü kademeli ve zaman içerisinde birikerek artan tehlikelerden oluşuyorlar. Bu yüzden pandemileri genellikle haftalar, aylar ve yıllar bazında ölçerken, iklim değişikliğini on yılar ve yüz yıllar ile ölçüyoruz. Bu da küresel bir iklim kriziyle karşılaşmamız durumunda etkilerin şu an deneyimlediğimizden çok daha uzun ve yıkıcı olabileceğini gösteriyor (Eğer daha kötüsünü hayal etmemiz mümkünse).

Aralarındaki İlişki

Stanford Üniversitesi ve farklı yerlerde yapılan birçok araştırmaya göre, iklim değişikliği aslında pandemilerin ortaya çıkmasına ve yayılmasına katkıda bulunabiliyor. Örneğin, artan sıcaklıklar sıtma gibi bazı bulaşıcı hastalıkların yayılması için elverişli koşullar yaratırken, yok olan yaşam alanları çeşitli hayvan türlerini göç etmeye zorlayarak patojenlerin yayılma ihtimalini arttırabilir. Bununla birlikte, çevresel riskleri azaltan faktörler aynı zamanda pandemi riskini de azaltmaya yardımcı olabilir. Örneğin, doğa üzerine olan taleplerimizi azaltmak için tüketimimizi optimize etmek, tedarik zincirlerini kısaltmak ve yerelleştirmek, hayvansal protein yerine bitkisel protein kullanmak ve hava kirliliğini azaltmak gibi.

Şimdi ne olabilir?
İklim eylemini destekleyebilecek ve hızlandırabilecek faktörler

İlk olarak, dijital çözümler üzerinden şu an yaşanan geçici düzenlemeler evlere kapanma dönemi bittikten sonra da devam ederek ulaşım talebi ve bundan kaynaklı emisyonları azaltılabilir. İkincisi, tedarik zincirleri kendi ülkelerine geri dönerek Kapsam 3 emisyonlarını (bir şirketin doğrudan salımını gerçekleştirmediği ya da satın aldığı enerjinin üretimi için olmayan, ancak değer zincirinde bulunan emisyonlar) azaltabilir.

Bunların yanı sıra insanlar, sistemik sorunların ele alınmasında bilimsel uzmanlığa dayanılmasını daha önemli bulmaya başlayabilirler. Ayrıca kesin olarak ortaya çıkacak olmasa da, hükümetlerin bu tür risklerle mücadelede önleyici ve koordine edici bir rol alması için daha büyük bir talep oluşabilir.

Bu gelişmelere ek olarak, düşük faiz oranlarıyla birlikte yakın dönemde istihdam yaratılmasını sağlayacak yeni sürdürülebilir ve dayanıklı altyapılara geçiş hızlanabilir. Son olarak, küresel işbirliğine olan ihtiyaç daha görünür hale gelerek daha evrensel olarak benimsenebilir.

İklim eylemini engelleyebilecek ve erteleyebilecek faktörler

Ancak tüm bunlarla birlikte, yüksek karbon salımı gerçekleştiren emitörlerin düşük fiyatları bunların kullanımını artırabilir ve enerji dönüşümlerini geciktirebilir. İkinci olarak, zorlayıcı ekonomik ihtiyaçlar göz önüne alındığında, hükümetler ve insanlar iyileşme dönemlerine iklimi bir öncelik olarak dahil etmekte zorlanabilirler. Üçüncüsü, yatırımcılar servetlerinin azalması nedeniyle daha düşük karbonlu çözümlere sağladıkları sermayeyi erteleyebilirler.

Peki ne yapılmalı?

Bireyler, şirketler, hükümetler ve sivil toplum bu anı büyük ve uzun süren aksamalar yaratacak iklim krizi etkileri konusunda farkındalığı arttırmak için kullanmalı. Bu, fiziksel şokların ekonomik sistemler üzerinde büyük ve doğrusal olmayan etkilere sahip olabileceği ve bu yüzden son derece maliyetli olabileceği farkındalığını da içeriyor.

İkinci olarak, çevreye olan talebimizi azaltmak için bu krizden sonra da devam etmesi muhtemel zihniyet ve davranışsal değişimler yaratmamız (evden çalışma gibi) ve bunları sürdürülebilir kılmamız gerekiyor. Bu bağlamda, iklim kriziyle mücadelede tüm aktörler kritik bir rol oynuyor.

Hükümetler için dört önemli hareket öne çıkıyor:

Öncelikle, iklim riskini modelleme ve iklim kriziyle birlikte karşılaşacağımız ekonomik etkileri değerlendirme yeteneği geliştirilmeli. Bu, iyileşme programlarının tasarlanması, altyapı planlaması için kullanılan geçmiş modellerin güncellenmesi ve finansman programlarında iklim stres testinin kullanılmasını daha mümkün hale getiriyor.

İkincisi, ekonomik iyileşme için kullanılan geniş kaynakların bir kısmının, iklim değişikliğine dayanıklılığı artırmak ve bunun etkilerini hafifletmek için ayrılması gerekiyor. Bu, yenilenebilir enerji altyapısına yatırım yapmak, ağır endüstrileri karbonsuzlaştırmak gibi yatırımları içeriyor. Bu tür yatırımlar hem riskleri azaltıyor hem de ekonomik büyüme için yeni kaynaklar yaratıyor.

Üçüncüsü, iklim değişikliğinin hızlanmasına neden olan mevcut destek programlarının yeniden değerlendirilmesi gerekiyor. Son olarak, sürdürülebilirlik konusunda ulusal ve uluslararası uyumun ve işbirliğinin güçlendirilmesi gerekiyor.

Şirketler için ise iki önemli hareket öne çıkıyor:

Öncelikle şirketlerin bu değişim dönemini yakalayarak yoğun karbonlu kaynak kullanımını bırakmaları gerekiyor. İkinci olarak da esneklik oluşturmak için sistemik ve döngüsel bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmekte. Bu da daha farklı senaryolara, özellikle beklenmedik fiziksel olaylara karşı kurumsal güvenlik açıklarını nitelik ve nicelik olarak daha iyi anlayabilme yeteneğini oluşturmaktan geçiyor. Pandeminin bazı bölgelerde sel ya da yangın gibi diğer olaylarla eş zamanlı olarak ortaya çıkmasını hayal etmek zor değil. Bu yüzden de birden fazla tehlikenin birleşeceği durumların modellenmesi ve bunlara hazırlık yapılması önemli hale geliyor. Aynı şekilde, kamu kurumlarının da esneklik konseptini daha fazla dikkate alması gerekiyor.

Şirketler, gereklilikten dolayı yeni şeyler denedikçe operasyonlarını daha dayanıklı ve daha sürdürülebilir bir şekilde devam ettirebilmek için yeni fırsatlar yaratıyor – daha kısa tedarik zincirleri, daha yüksek enerji verimliliği sağlayan üretim, iş seyahati yerine video konferans kullanma, satış ve pazarlamada artan dijitalleşme gibi. Bu uygulamalardan bazıları pandemi sonrasında da devam ettirmek için uygun ve ekonomik olabilir, aynı zamanda şirket düzeyinde sürdürülebilirlik dönüşümünün de önemli bileşenleri haline gelebilir.

Her durumda, bu on yıl içerisinde atacağımız adımlar iklim değişikliğini nasıl atlatacağımızı belirlemede kritik bir rol oynuyor.

1,5 veya 2°C'nin üzerindeki ortalama küresel sıcaklık artışı, küresel ekonominin henüz hazır olmadığı riskler yaratacak. Üstelik karşı karşıya olduğumuz bu sorunu bir veya iki yıl daha görmezden gelmeyi seçersek hesaplamalar daha göz korkutucu bir hale geliyor. Kısacası, dikkatimizi koronavirüsü yenmek ve ekonomiyi düzeltmek, hayatları ve geçim kaynaklarını kurtarmaya vermiş olsak da, daha iyi bir ekonomik ve çevresel dayanıklılığı şimdiden gelecekteki iyileşme planlarımızın bir parçası haline getirmemiz çok önemli.

SHARE: READ MORE

16 April

Olağanüstü Yasal Güçler ve Demokratik Haklar

Bu haberi 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Birçok ülke yönetimi koronavirüs pandemisi sebebiyle ülke çapında aldığı acil önlemler ve kısıtlamalarla salgının önüne geçmeye çalışıyor. Koronavirüsün yayılım hızını azaltmak ve hasta sayılarını kontrol edilebilir düzeyde tutmak amacıyla dünya çapında seyahat yasakları getirildi. ‘Evde kal’ çağrısı her fırsatta yinelenirken bu stratejinin sağlık sistemlerini ayakta tutmak için olan öneminden de bahsediliyor. Öte yandan bu kısıtlamaların politik liderlerin otoriter güç kullanımı uygulamasına sebep olup olmayacağı tartışma konuları arasında. Koronavirüs salgını ülkelerin sağlık sistemlerini, ekonomik dayanıklılıklarını sınayacağı gibi aynı zamanda hükümetlerin insan haklarına ve birey özgürlüğüne olan bağlılığını da sınayacak. Gelin hep birlikte koronavirüsün demokrasiye olan etkilerini 5 ülke özelinde inceleyelim:

Macaristan

30 Mart tarihinde Macaristan parlementosunda alınan kararla birlikte Macaristan başbakanı Viktor Orban’a koronavirüs pandemisi sebebiyle kararname ile yürütme yetkisi verildi. Alınan kararla birlikte yeni çıkarılacak kararnameler için parlemento onayı gerekliliği ortadan kalkmış oldu. Artık hükümet gerekli gördüğü uygulamalar için parlemento onayı gerekmeden kararname çıkarıp yürürlülüğe koyabileceği gibi yürürlükte olan yasaları da gerekli gördüğü durumlarda iptal edebilecek.

Bu durum, Orban’ın 2010 yılındaki seçiminden beri Macaristan’ın otoriterizme yönelim göstermesi ile birleşince endişe yaratmakta. Ülkesinin daha önce hiç duyulmamış bir ‘illiberal demokrasi’ örneği olabileceğini duyurduğundan beri medya, yargı ve sivil toplum gibi demokratik kurumları zayflatmaya çalışan Orban’ın koronavirüs krizi ile bu uğraşlarını daha da ileriye götürmesini meşru kılabileceğinden korkuluyor.

Koronavirüsle mücadele kararın süresi belirlenmemiş bir zaman dilimi boyunca uygulanacak olması demokratik endişeler yaratırken kararla ilgili resmi yazıda uygulanacak zaman dilimi ‘salgın tehlikesi geçinceye kadar’ şeklinde belirtiliyor. Çıkan karara göre bu uygulama devam ettiği sürece ülkede seçim ve referandum yapılamayacak. Öte yandan ‘karantinayı ihlal etmek’ ve ‘yanlış bilgi yaymak’ suçları hapis cezası ile sonuçlanabilecek.

Hindistan

Koronavirüs salgınından iki ay önce, Hindistan’da yürürlüğe giren yeni yasa sebebiyle ülke çapında büyük çapta protestolar gerçekleştirildi. Yeni çıkan yasaya göre Müslüman olanlar dışında Güney Doğu Asya’dan gelen tüm mültecilere vatandaşlık hakkı tanınacak. Yasa bu anlamda hem laikliği ihlal ettiği hem de dini grupları dışlayarak ötekileştirdiği gerekçesiyle büyük çapta tepkilere sebep oldu. Yapılan protestolarda polis birçok protestocuyu gözaltına alırken aynı zamanda birçok kişi de fiziksel şiddete maruz kaldı.

Ülkede yeni yasaya karşı yapılan en büyük protestolardan biri Müslüman kadın grupları tarafından Delhi’de işçi sınıfının yoğun olarak yaşadığı Shaheen Bagh bölgesinde gerçekleştirildi. Bu protesto ataerkinin baskın olarak görüldüğü ülkede tarihe geçen en büyük kadın protestolarından biri oldu.

Shaheen Bagh bölgesinde yüz gündür devam eden protesto 23 Mart günü ülke çapında uygulanması kararlaştırılan COVID-19 karantinası sebep gösterilerek polis tarafından sona erdirildi.

Şubat ayında polis güçleri hükümet karşıtı protesto yapanlara aşırı güç uygularken aynı zamanda Delhi’de müslüman mahallelere yapılan şiddet saldırılarına göz yumduğu gerekçesiyle eleştiriliyor.

Koronavirüs karantinası sebebiyle sokaklarda artan polis gücü Hindistan’daki azınlık grupların kendilerini güvensiz hissetmesine sebep oluyor. Hindistan sokaklarında bu sıralar sıklıkla uygulanan fiziksel şiddet ve gözaltılarla birlikte hükümetin pandemiden kaynaklı kaosu protesto ve sivil toplum aktivizmini bastırmak amacıyla kullanabileceği endişesi gündemini koruyor.

Zimbabwe

Henüz rapor edilen koronavirüs vakalarının oldukça az olduğu Afrika’da birçok bölgede pandeminin sebep olduğu kaos hükümetleri vatandaşları koronadan koruma adı altında devlet gücünün fazla kullanımına sebep oluyor.

Zimbabwe’de otoriter olarak görülen hükümet şimdiden toplumda korku ve güvensizliğe sebep oluyor. Ani alınan bir kararla birlikte 30 Mart tarihinde ülkede 21 gün karantina uygulaması başlatıldı. Karantina süreci boyunca hükümet tarafından vatandaşa herhangi bir ekonomik yardım sözü verilmezken Zimbabwe’nin halihazırda ekonomik krizle mücadele eden ülkelerden biri olduğu biliniyordu.

Koronavirüs pandemisi öncesinde bile su, yemek gibi temel mallara ulaşımda sıkıntı yaşayan vatandaşlar karantinayla birlikte yemek bulmakta zorlanıyor. Bu durum ülkedeki şiddet ve baskıyı arttırarak koronanın demokrasiye vurduğu darbelerden biri olarak zihinlerde yer ediyor.

Peru

15 Martta Peru’da olağanüstü hal ilan edilmesinden kısa bir süre sonra Peru başkanı Martin Vizcarra’nın ani kararıyla birlikte ülkede pandemiden etkilenen şirket ve aileler için 26 milyar dolarlık yardım paketi açıklaması yapıldı. Bu ani karar hem Peru’da hem de uluslararası düzeyde yapılan en büyük yardım paketlerinden biri olması dolayısıyla oldukça övgü topladı.

Alınan ohal kararı ülkenin geçmişinde süregelen ‘’cezasızlık’’ tarihi göz önüne alındığında ciddi demokratik endişeler yaratıyor.

Sivil toplum, insan hakları savunucuları ve gazetecilerin ülkede büyük bir baskıyla karşı karşıya kaldığı bilinirken yeni yürürlüğe konan polis koruma yasası toplumda ciddi endişeler yaratıyor. Yeni çıkan yasaya göre ülkedeki polis ve askerler ohal süresince olabilecek yaralama ve ölümlerden cezai olarak sorumlu tutulamayacak.

Ülkenin politik geçmişi göz önüne alındığında, Peru’nun ohal süreçlerini madenciliğe karşı yapılan protestoları bastırmakta kullandığı biliniyordu. Ülkenin toplam gelirinin %12’sini oluşturan maden endüstrisi yerel halk ve çevre grupları tarafından sıkça geniş çapta protesto ediliyor.

Bu sebeple Peru hükümetinin koronavirüs pandemisi sebebiyle ilan edilen ohalin yetkilerini insan haklarını baskılamak için kullanabileceği gerçeği endişe yaratıyor.

Amerika Birleşik Devletleri

Pandeminin sebep olduğu acil durum sebebiyle Amerika başkanı Donald Trump’ın uygulayabileceği acil durum güçleri koronavirüsün demokrasiye indirdiği darbenin bir başka örneğini gözler önüne seriyor. Trump, şu anda koronavirüs pandemisiyle mücadele etmek için 136 farklı yasal gücü uygulayabilir durumda.

Bunların arasında özel şirketleri cerrahi araç ve gereçler üretmeye yönlendirmekten başlayıp yabancı ülkelerden ve eyaletler arası virüs yayılımını önleyecek önlemler alma, hastaları fiziksel olarak kısıtlama, iletişim ve toplum merkezlerini kontrol altına alma veya tümden kapatmaya kadar uzanan pek çok farklı seçenek bulunmakta.

Bu gücünü kullanarak Trump’ın ülkedeki sığınmacılara uyguladığı yasak birçok sivil toplum kuruluşu tarafından şiddetle eleştirildi. Pandemi sebebiyle edindiği olağanüstü güçlerini toplumda yabancı düşmanlığı ve mülteci karşıtlığını beslemek için kullandığı düşünülürken aynı zamanda Trump’ın COVID-19 virüsünü ‘Çinli virüsü’ olarak tanımlaması da bu iddiaları destekleyen bir diğer kanıt olarak sunuluyor.

SHARE: READ MORE

16 April

Denizaltı ekosistemleri tehlikede mi?

Bu haberi 7 dakikada okuyabilirsiniz.

Okyanus biyoçeşitliliği ciddi bir şekilde azalıyor. Unesco’ya göre, okyanus biyoçeşitliliğinde kritik etki yaratacak olaylar yaşanmasa bile bu yüzyılın sonuna kadar deniz canlılarının yarısından fazlası tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

Deniz biyologlarının araştırmalarından öne çıkan teknikleri, bulguları ve bunların deniz biyoçeşitliliğine olan etkilerini S360 Mag olarak sizler için derledik.

Yoğunlukla Girit Adası açıklarında yapılan araştırmalarda biyoçeşitlilikte önemli değişimler gözlemlenirken bu etkinin tüm Akdeniz bölgesine de yayılabileceği endişesi gözler önüne seriliyor.

Hellenic Centre for Marine Research (HCMR) ve Institute of Marine Biology, Biotechnology and Aquaculture (IMBBC) araştırmacılarından Thanos Dailianis’e göre denizlerdeki biyoçeşitlilik özellikle sığ ekosistemlerde hızlı değişimler yaşıyor. Eskiden olan birçok canlı türü artık gözlemlenemezken zaman içinde yeni türler de keşfedilebiliyor.

Verimsizleşen deniz tabanları

Koruma altında olan midye türlerinden biri olan ‘pinna nobilis’ geçtiğimiz son iki yıl içinde bilinçsiz avlanmayla birlikte ortadan kayboldu.

Deniz altındaki türlerin önemli yaşam alanlarından birini oluşturan deniz yosunu tabakalarının neredeyse yarısı ise henüz sebebi tespit edilemeyen nedenlerle yok olan türler arasında yerini alıyor.

Deniz biyoçeşitliliği ile ilgili 6 gerçek:

-Okyanus, dünyadaki yaşam alanlarının %90’ını oluşturuyor.

-Okyanuslarda yalnızca %1’lik alan koruma altındayken, karalarda bu oran %12.

-Okyanus asiditesi plankton yaşamını tehdit ediyor, planktonlar ise balıkların yaşamı için vazgeçilmez unsurlardan biri.

-Deniz biyoçeşitliliğini etkileyecek ciddi değişiklikler yaşanmasa bile, 2100 yılı itibariyle deniz türlerinin yarısından fazlası tükenme tehlikesi ile karşı karşıya.

-Deniz ekosistemlerinin %60’ı sürdürülebilir olmayan ve birçok kesimin geçim kaynağını da tehdit edecek şekilde kullanılıyor.

-Okyanuslarda oksijen seviyesi oldukça düşük olan 500 ‘ölü alan’ bulunuyor. Bu alanların büyüklüğü yaklaşık 245 bin kilometre kare, yani Birleşik Krallık yüzey alanıyla eşit.


Araştırmacılar Avrupa Birliği tarafından fonlanan ve deniz ekosistemlerindeki biyoçeşitliliği korumayı hedefleyen projeler için deniz canlıları ile ilgili bilgiler toplamaya devam ediyor.

Girit Adası açıklarında bulunan deniz altı mağaraları süngerler ve mercanlar bakımından oldukça zengin bir bölge ancak kayalara yapışık olarak yaşayan bu canlılar yaşamlarını tehlikeye atacak stresli koşullardan kaçabilecek durumda değiller.

Deniz altı biyoçeşitliliğini inceleyen araştırmacılar özel geliştirilen yazılımlar kullanarak canlı türlerini sınıflandırırken aynı zamanda belli türlerin izini de sürebiliyor.

‘’Araştırmacılar tarafından deniz altında çekilen fotoğraflar enstitülerde incelenirken yüzeydeki organizmaların da ölçülmesine olanak sağlıyor.’’ diye belirtiyor ekolojist Vasilis Gerovasileiou. Gözle görülmesi oldukça zor olan canlılarsa stres durumunda olup olmadıklarının gözlemlenmesi için özel laboratuvarlarda inceleme altına alınıyor.

Gerovasileiou’ya göre araştırmalardan edinilen bilgiler turizm gibi biyoçeşitliliği ciddi anlamda etkileyen insan aktivitelerinin etkilerini gözler önüne seriyor. Bu anlamda Avrupa Birliği tarafından yürütülen bu çalışmalar kirlilik, kaynakların sorumsuz kullanımı gibi biyoçeşitlilikte kritik düzeydeazalış yaratacak sebepleri anlamamız bakımından oldukça önem taşıyor.

Deniz sularının ısınması

Deniz biyologlarının yürüttüğü araştırmalardan birinde yapılan deney, iklim değişikliğinin uzun süreli etkilerini taklit ederek deniz sularında oluşacak ısınma ve asidik artışı belirleyerek deniz salyangozlarına olabilecek olumsuz etkileri ölçümlüyor.

CretAquarium’da deniz biyoloğu olan Panos Grigoriou ‘’Bu araştırma ile birlikte deniz canlılarının beslenme ve üreme alışkanlıklarını gözlemlemeyi hedefliyoruz. Aynı zamanda av ve avcı ilişkilerini incelemek de araştırmamızın önemli parçalarından birini oluşturuyor. Tüm bunları gözlemlerken denizlerdeki koşullarda meydana gelebilecek değişimleri de hesaba katarak olabilecek potansiyel değişimleri saptıyoruz.’’ diye belirtiyor.

Atmosferdeki karbondioksit konsantrasyonun artmasıyla birlikte deniz suları daha da asidik olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu da, başta kabuklarında aşındırıcı etki yaratabilecek olan kabuklu canlıların yanı sıra diğer deniz canlılarının yaşamını da tehdit ediyor. Ayrıca, denizlerde yükselen asidik oranı deniz salyangozu gibi kabuklu canlıların kabuklarını aşındırırken onları avcıları için daha kolay bir av haline getiriyor.

HCMR ve IMBBC’de çalışan bir diğer deniz biyoloğu olan Eva Chatzinikolaou ise iklim değişikliğinin deniz biyoçeşitliliği üzerine olan etkilerini bütüncül bir açıdan değerlendirerek şunları dile getiriyor: ‘’İklim değişikliği denizlerdeki biyoçeşitliliği olumsuz olarak etkileyen en büyük faktörlerden biri. Denizde yalnızca bir canlı türünün etkilenmesi bile deniz altındaki tüm dengeleri değiştirerek diğer canlıların da ciddi şekilde etkilenmesine sebep oluyor. Bu sebeple burada yaptığımız çalışma yalnızca bir canlı üzerine odaklansa bile tüm deniz canlılarının yaşamı adına önemli bilgiler verebiliyor.’’

Araştırmacılar bu değişimleri gözlemlemek için bilgisayar tomografileri kullanarak bu etkileri ölçmek ve görselleştirmek için kullanıyor.

Bir diğer deniz biyoloğu olan Niki Keklikoglou’na göre iklim değişikliğinin hızlı etkileri dolayısıyla birçok canlı bu yeni duruma adapte olma ve evrilme zamanı bulamadan nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalacak.

Limanların deniz biyoçeşitliliğine olan etkileri

Limanlar yeni deniz türleri için oldukça önemli bir yere sahip, yeni türler gemilerin gövdelerine tutunarak birçok farklı bölgede yayılma şansına sahip olabiliyorlar. Ancak yeni bölgelere yerleştiklerinde buralardaki yerli türlerle savaşa başlıyorlar.

Yerli avcı türlerin bölgede bulunmaması durumunda bu yeni türler bölgedeki yayılmalarla birlikte kayda değer sayılara ulaşabilerek buradaki faunaların yerini alabilir.

Araştırmacılar Avrupa’nın 20 ayrı bölgesinde özel plakalar kullanılarak bu değişimleri gözlemleyebiliyor.

Bu plakalar küçük deniz canlıları tarafından istila edildikten aylar sonra araştırmacılar tarafından ayrıntılı olarak analiz edilebiliyor.

Hafif kirlilik

Kıyılarda gerçekleşen hafif kirlilik bile küçük deniz canlılarının yaşamını tehdit edebiliyor.

Araştırmacılar elektrikli lambalar kullanarak tasarladıkları özel tuzaklarla belli türleri etkileyerek, kirliliğin yarattığı etkileri incelemeyi hedefliyor.

Deniz biyoloğu Keklikoglou’ya göre bizler kirlilikle birlikte deniz canlılarının yaşamını ciddi şekilde etkileyerek onların beslenme alışkanlıklarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini ciddi şekillerde etkileyebiliyoruz. ‘’İşte tam olarak bu sebeple denizleri korumalıyız, çünkü denizleri korumakla birlikte aslında yalnızca deniz türlerini değil insanları da koruyoruz.’’ diye ekliyor Niki Keklioglou.

SHARE: READ MORE

14 April

2020 paydaş sezonunda toplumsal cinsiyet temelli ücret farklılıklarının “medyan” beyanı en temel konular arasında

Yatırım yönetimi şirketi Arjuna Capital’in yaptığı araştırma, toplumsal cinsiyet temelli ücret beyanı, yani şirketlerin kadın ve erkek çalışanlarının maaş, prim ve özkaynak tazmini olmak üzere tüm ücretlerinin medyanının kamu ile paylaşılmasının, 2020 hissedar sezonunun en önemli hissedar savunuculuk meselesi olacağını öngörüyor. Güncel bilgilere göre, 22 ABD şirketi cinsiyet temelli ücret farklılıklarını beyan etmeyi kabul etti.

Cinsiyet ve ırk temelli ücret farklılığının “medyan” beyanı, bir kurumda yüksek maaşlı pozisyonlarda ve liderlik pozisyonlarında azınlık ve kadın çalışan temsilinin ne ölçüde yetersiz olduğunu gözler önüne sermesi açısından “eşit ücret” beyanı yerine tercih edilen bir yaklaşım.

Geçtiğimiz haftalarda Mastercard ve Starbucks Arjuna Capital’ın toplumsal cinsiyet ve ırk temelli ücret eşitliği kararına cevap verdi ve kamuyla paylaştı. Bu karara cevap vermesi bekleyen diğer şirketler Adobe, Alphabet/Google, Amazon, Facebook, Intel, Microsoft, American Express, Bank of America, Bank of New York Mellon, JPMorgan ve Wells Fargo.

Arjuna Capital’in yönetici partneri Natasha Lamb, cinsiyet ve ırk temelli ücret eşitliği konusunun 2020 paydaş sezonu için çok önemli olacağını belirtiyor. Lamb, yirmiye yakın şirketin bu karara yanıt verdiğini ve içlerinden üç şirketin kamuyla paylaşma aşamasında bir sonraki aşamaya geçtiğini ve daha net bir standart belirleyerek cinsiyet temelli medyan maaş verilerini beyan ediyor. Lamb’ göre burada önemli konulardan biri hangi şirketin bu konuda liderliği üstleneceği ve hangilerinin geride kalacağı olacak. Yatırımcılar ücret eşitliği açıklamalarını yüksek maaşlı işlerde çeşitlilik gibi faktörler için de önemli görmekte.

Arjuna Capital’in öngörülerine ek olarak, The Institute of Workplace Equality’ni kurucu ortağı David Cohen, kurumların ücret eşitliği ve çeşitliliği sağlamak için uyguladığı istihdam faaliyetlerinin önemine vurgu yaparak Eşit İşe Eşit Ücret Endeksi (Pay Equity Index- PEI)’ni oluşturduklarını paylaştı. PEI, işverenler için hem bütünlüklü bir puan çizelgesi oluşturuyor hem de puanlarının yükselmesi için odaklanılması gereken alanlar hakkında bilgi sağlıyor.

Arjuna Capital tarafından 2020 hissedar sezonu için altı çizilen diğer başlıklar iklim riski, insan hakları ve işyerinde cinsel taciz. ExxonMobil’in kararına göre, hissedarlar yönetim kurulunun ve yöneticilerin iklim riskleri ve fırsatları ile ilgili daha iyi bilgilenmesi için iklim riskleri ile ilgili yeni bir komite kurulmasını talep ediyor. Facebook’un açıklamasında ise, hissedarlar yönetim kurulunda en az bir adayın insan hakları konusunda ileri seviyede uzmanlık sahibi olmasını talep ediyor. Comcast/NBC Universal’in açıklamasına göre ise 184.000 çalışanı olan Comcast’in çalışanlarını cinsel taciz ve ayrımcılıktan koruyacak şeffaf ve hesap verebilir bir kültür yaratması gerekiyor.

SHARE: READ MORE

14 April

'Teşekkürler Larry!': SASB BlackRock sayesinde güç kazandı

Şirketlerin çevresel ve sosyal etkilerini nasıl raporladıklarını standardize etmeyi amaçlayan Sürdürülebilirlik Muhasebe Standartları Kurulu (SASB), yatırım devi BlackRock Inc'nin bu yıl CEO'lara açık bir mektup göndermesinden bu yana kendilerine artan hızla bir ilgi oluştuğunu açıkladı.

San Francisco merkezli kâr amacı gütmeyen ve Michael Bloomberg ve Tom Steyer gibi milyarderler tarafından fonlanan kuruluş, web sitesinin Şubat ayında günde 1.092 yeni kullanıcı çektiğini, geçen yıla göre günlük oranın iki katına çıktığını ve ziyaretlerin çoğunluğunun kurumsal başvuruları denetleyen muhasebeciler ve avukatlar olduğunu belirtti.

SASB CEO'su Janine Guillot, grubun, şimdilerde artan yeni trafiğini daha fazla veri raporlamasına dönüştürmek için çalıştığını, söyledi. SASB, verilerini SASB’nin kılavuzlarına göre rapor eden dünya çapında 139 şirketi içeriyor. Guillot, bu sayının önümüzdeki yıl 300'e kadar çıkacağını umduğunu belirtti.

BlackRock’un CEO'suna referansla konuşan Guillot, Larry Fink'in kısa bir mektubunun dahi neler yaratabileceğinin şaşırtıcılığına değindi. Fink'in Ocak ayında CEO'lara gönderdiği mektupta, BlackRock'un yatırım yaptığı tüm şirketlerin yıl sonuna kadar sektöre özgü SASB yönergelerine ya da standartlarına uygun bir açıklama yayınlamalarını istemişti.

Bir başka büyük varlık yöneticisi olan State Street Corp da yakın zamanda yayımladığı açık bir mektupta şirketlerin açıklamalarını SASB ve benzeri standartlarla göre yayımlamaya teşvik etti.

GRI vs. SASB

SASB, yatırımcılar arasında iklim değişikliği ve diğer konularla ilgili endişelerin arttığı bir zamanda, şirketlerin sürdürülebilirlik konularındaki ilerlemelerinin nasıl ölçüleceğine dair belirsizliği gidermeye çalışan çeşitli kuruluşlardan biri - diğeri ise Küresel Raporlama Girişimi (Global Reporting Initiative, GRI) -.

Şimdiye dek sürdürülebilirlik ölçütlerine ilişkin yaygın olarak kabul edilen raporlama standartlarının eksikliği, şirketlerin performanslarını derecelendirmek isteyen kurumlar için endişe verici sonuçlar doğurdu ve bu da tamamen yeşil bir portföy oluşturmaya çalışan yatırımcıların işini zorlaştırdı.

Örneğin, geçen yıl yayınlanan bir çalışmada, MIT araştırmacısı Roberto Rigobon, en üstte yer alan beş ESG derecelendirme şirketinin sera gazı emisyonları konusunda skor verdiği şirketlerin ortalama korelasyonunu 0.13 olarak bulmuş. Bu oran, en büyük kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği ortalamadan (0.9) oldukça düşük. Rigobon, bu tutarsızlığın rahatsız edici olduğunu ve bu alandaki kitleler olarak hangi şirketin gerçekten iyi performans gösterip göstermediğini bilmeleri gerektiğini ifade etti.

Breckinridge Capital Advisors başkan yardımcısı ve SASB üyesi Robert Fernandez'e göre, sürdürülebilirlik için bir dizi tek tip raporlama standardı bulmak, finansal muhasebe standartları gibi yatırımcıların bir şirketin finansal sağlığını değerlendirmesini kolaylaştıracak şekilde sorunu çözebilir.

Buna ek olarak, ellerinde daha fazla veri olduğu takdirde bu derecelendirme kuruluşlarına da ihtiyaçları olmayacağını ve ellerindeki veriyle analizleri kendilerinin yapabileceğini de belirtti.

SASB’nin rakibi olan GRI, sürdürülebilirlik raporlaması kılavuzlarında SASB’nin sektöre özgü taleplerinden daha fazla ayrıntı istiyor. Araştırma şirketi Corporate Register'a göre son yıllardaki artış hızı düşük olsa da GRI yaklaşık 4.000 şirket tarafından kullanılıyor.

GRI CEO'su Tim Mohin, yatırımcıların ve şirketlerin GRI’nın daha kapsamlı olan yönergeleri yerine SASB’nin daha dar tuttuğu çerçevelere yöneleceğinden endişe duyduğunu söyledi. SASB’nin daha yaygın olarak kullanıldığı durumda ESG’ye dair şirket açıklamalarında geriye gidiş olabileceğini ifade etti.

BlackRock, yöneticilerin neden SASB'yi tercih ettiklerini tartışmaya açmadı. BlackRock'un yönetim kurulunda SASB standartlarını belirleyen bir temsilci var, ve BlackRock ve State Street'ten yöneticiler SASB'nin yatırımcı danışma grubuna hizmet ediyorlar.

Fazlasıyla evrak işi

Vornado Realty Trust (VNO.N), JetBlue Airways Corp (JBLU.O) ve Duke Energy (DUK.N) gibi şirketlerin de dahil olduğu bazı şirketler hem SASB hem de GRI standartlarına karşı bildirimde bulunuyor veya bulunmayı planlıyor. Duke yöneticileri standartların nihai olarak birbirlerine yakınsayacağını umduklarını söyledi. Duke CFO’su Steve Young, tutarlıklık aradıklarını belirtti.

Diğer şirketler içinse SASB’nin yönergelerinin daha sade olması, onu tercih edilir kılıyor. Mississippi'den Sanderson Farms Inc (SAFM.O), geçtiğimiz ay hissedarlarının kısmi SASB raporlaması isteyen bir kararı reddettikten sonra bile SASB yönergelerini benimseyeceğini söyledi. Şirketin CFO’su Mike Cockrell, şirketin BlackRock ve diğer yatırımcıların önerisi üzerine karar verdiğini söyledi. Bu hareketin, GRI da dahil olmak üzere çok daha ayrıntılı açıklamalar talep eden hissedarları da önleyeceğini umduğunu söyledi ve şöyle ekledi: “52 hafta boyunca haftada 40 saat çalışan 30 kişilik bir personelim olabilir ve yine de bu raporların bazılarını tamamlayamamam”.

Çevre çözüm sponsoru As You Sow CEO'su Andrew Behar, şirketlerin ideal olarak GRI seviyesinde rapor sunsa da, BlackRock ve State Street'in SASB’yi desteklemesini önemsediklerini belirtti ve “Şimdilik, istediğimizi aldık” diye ekledi.

SHARE: READ MORE

14 April

Yeni iklim finansal modellemesi et sektöründe milyarlarca doların tehlikede olduğunu ortaya koyuyor

20 trilyon değerindeki yatırımcı networkü FAIRR, Mart ayında çığır açan yeni bir finansal model yayımlayarak yatırımcılara iklim değişikliğinin et sektöründeki finansal sonuçlarını anlatmayı hedefliyor.

Coller FAIRR Index, en büyük hayvansal protein şirketlerinin Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) sorunlarına yönelik kapsamlı değerlendirmeler sunan dünyanın çapında ilk endeks olma özelliğini taşımakta. Coller FAIRR Climate Risk Tool ise yatırımcılara 2 derecelik bir küresel ısınma senaryosunda et sektörünün karşılaşabileceği potansiyel risklerin yanı sıra ortaya çıkabilecek fırsatlarla ilgili bir online model sunuyor. Model aynı zamanda senaryo analizleri de içermekte.

Model, iklim değişikliğinin olası fiziksel etkilerinin ve alternatif protein türlerindeki seri büyümenin McDonalds, Walmart, Burger King, Marks& Spencer ve daha birçok markanın tedarikçisi olan Tyson Foods ve JBS gibi gıda sektörünün devleri için milyarlarca dolarlık risk oluşturduğunu öne sürüyor.

Model 2050’de 2 derecelik küresel ısınma olması senaryosundan yola çıkarak 7 ana risk grubu saptıyor. Bu risklerin arasında karbon fiyatlandırması sebebiyle elektrik giderlerinin yükselmesi, kötü hasat dolayısıyla yemleme giderlerinin artması ve sıcaklığın artmasıyla besi hayvanlarında ölüm oranlarının yükselmesi sayılıyor. Ayrıca model, 2050’de alternatif proteinlerin -bitki bazlı burger eti gibi- et piyasasının %16’sına hâkim olacağını öngörüyor.

FAIRR girişiminin kurucusu Jeremy Coller’a göre bu model kaçınılmaz olarak alınması gereken önlemleri ve alınmadığı takdirde et sektöründeki şirketlerin nasıl yıkıma uğrayacağını matematiksel olarak ortaya koyuyor. Yani yüzleşilen risk, ‘şirketlerin kafalarını kuma gömemeyeceği kadar büyük’.

FAIRR Climate Risk Tool, 3 ana ‘iklim yolu’ ortaya koyuyor. Seçilen yola göre şirketler ya büyük risklerle ya da olumlu fırsatlarla karşılaşma olasılıklarını artıracaklar:
Regresif iklim yolu: Şirketler 2020 piyasa pozisyonlarını koruyacak, alternatife proteinlere yönelik piyasa payları olmayacak ve 2050’ye gelindiğinde hala sığır eti gibi karbon-yoğun protein türleri odaklı çalışacaklar.
Anahat (piyasa yolu): Şirketler protein paylarını -hem konvansiyonel hem alternatif türlerde- 2050’ye kadar artırarak yol alacak.
Progresif iklim yolu: Şirketler anahat yoluna kıyasla alternatif protein üretimine daha çok yoğunlaşacak, 2050’ye kadar yem ve besi hayvanlarını daha az iklim etkisi olan mahsul ve türlere yönlendirecekler.

Proje kapsamında dünyanın en büyük 43 et şirketi incelendiğinde ise sadece iki tanesinin (Tyson Foods ve Marfrig) iklimle alakalı senaryo analizi beyanı olduğu görülmüştür.

Raporun tamamına bu linkten ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

14 April

IR ekipleri ÇSY derecelendirmesine giderek daha fazla ilgi gösteriyor

BNY Mellon’ın 41 ülkeden 335 yatırımcı ilişkileri profesyonelini dahil ederek hazırladığı küresel bir araştırma, yatırımcı ilişkilerinde ÇSY faktörlerinin etkisi üzerine bir analiz ortaya koydu. Çalışmaya göre IR ekiplerinin %62’si Çevresel Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) skorlarını takip ediyor. 2017’de bu oran %45’ken 2015’te %41’di. Çalışmadan çıkan başka bir önemli bulgu ise büyük şirketlerin ÇSY derecelendirmelerini daha fazla takip ediyor olması. Büyük şirketlerin %80’inden fazlası bu takibi yaparken küçük şirketler için bu ora %29.

Sürdürülebilir yatırımın artması ile ÇSY verilerine ve derecelendirmesine olan talep de aynı oranda artıyor. Ancak IR ekipleri bu verinin doğruluğu ile ilgili şüphelerini dile getiriyor: Aynı araştırma yatırım ilişkileri profesyonellerinin sadece %12’sinin ÇSY derecelendirmesini sağlayan kurumların analizine katıldığını gösteriyor. Ancak bu veri, şirketlerin konu ile ilgili faaliyet göstermediği anlamına gelmiyor. Araştırmaya dahil edilen IR ekiplerinden %52’si ÇSY derecelendirmesini sağlayan kurumlar ile iletişime geçtiğini belirtiyor.

Çalışmanın öne çıkardığı bir başka konu ise IR ekiplerinin TCFD ile ilgili farkındalığının düşük olması. Anket çalışmasında katılımcıların %53’ü için TCFD tanıdık bir kavram bile değilken %15’i yeterli bilgiye sahip olmadığını belirtiyor.

SHARE: READ MORE

14 April

Taksonomi: Sürdürülebilir finans teknik uzman grubunun final raporu yayınlandı

Avrupa Komisyonu tarafından taksomoni dahil olmak üzere iklim değişikliğine adaptasyon veya etkilerini azaltma konularında öneride bulunmak üzere görevlendirilen Sürdürülebilir Finans Teknik Uzman Grubu son raporunu yayınladı. Bu rapor teknik uzman grubunun Komisyon’a olan önerilerinin son halini oluşturuyor.

Rapor, taksonominin kapsamlı tasarımının yanı sıra taksomoni kullanıcılarına kamuya açıklamalarını geliştirmeleri için rehberlik de sağlamaktadır. Teknik tarama kriterleri tarafından kapsanan ekonomik etkinliklerin özetini de içermektedir.

Öneriler 20 aydan fazla bir sürede sağlanan danışma, bilimsel ve teknik girdilerle geliştirildi. Rapora uzman grup yatırım zincirinin her bir halkasından, sektör temsilcilerinden, akademi çevresinden, çevre uzmanlarından, sivil topumdan ve kamusal yapılardan girdi sağlandı.

AB taksonomisi yatırımcılara, şirketlere, menkul kıymet arz edenlere ve proje destekleyicilerine düşük karbonlu, dayanıklı ve etkin kaynak kullanımlı ekonomiye geçişlerinde yön göstermektedir.

Taksonomi aşağıda özellikleri belirtilen ekonomik etkinliklere performans eşik değerleri belirlemektedir:
• Çevresel altı hedeften biri için kapsamlı katkı sağlamak
• Katkı sağlamadığı diğer beş çevresel hedefe ciddi bir zarar vermemek
• OECD Çokuluslu Girişimler Rehberi ve BM İş ve İnsan Hakları hakkında Rehber İlkeleri, gibi minimum korumaları kapsamak.

SHARE: READ MORE

14 April

İleriyi düşünmek: Covid-19 sonrası sürdürülebilir bir iyileşme

World Bank Group paylaştığı blogda, hükümetlerin Covid-19 krizine yönelik eylemlerine yönelik yaptığı destekleri vurgularken önceliğin, büyük baskı altındaki sağlık sistemlerini ve milyonlarca işçi ve işvereni desteklemek olduğunu belirtiyor. Ancak, salgına karşı alınan önlemler, daha dayanıklı daha sürdürülebilir bir gelecek için fırsat sunuyor. World Bank’ın paylaştığı bu öngörü ve önlemleri aşağıda derledik:

- Birinci Aşama: Felakete karşı ön hatlardan dersler

Birincil öncelik ön hatlara yani doktor ve hemşirelere yönelik olmalıdır: Doktorlar, hemşireler ve aileleri desteklenmeli, evlerinde ve hastanelerde enerji ve suya sahip olduklarından emin olunmalı, atıklar düzgün imha edilmeli, gıda erişilebilir olmalıdır. İkinci olarak da hane halkının çok az birikim sahibi olduğu en yoksul kesimler, istikrarsız gelir sahipleri, turizm ve yeme içme gibi salgından etkilenen meslekler olmak üzere azalan gelirden etkilenen hane halkına da odaklanmak gereklidir.

Virüs kontrol alınmadan önce, talebi teşvik edip ekonomik faaliyetleri arttırmak hedef olarak belirlenemez. Bunun yerine şok etkilerini yumuşatmak için yeniden dağıtım faaliyetlerine odaklanılması gerekiyor.

- İkinci Aşama: Ülkelere Sürdürülebilir İyileşme için Yardımcı Olmak

Sağlık krizi hafiflediğinde, birçok hane halkı birikimlerini harcamış ya da büyük borçlar altına girmiş olacağından tüketim azalacak ve birikim artacak. Benzer şekilde şirketler ve finansal kurumlar da daha az yatırım yapabilir durumda olacak. Bu dönem finansal ve ekonomik iyileşmeyi amaçlayan teşviklerin zamanı olacak. Sağlıklı bir ekonomik ortama hızlı dönüş için hükümetin adımları kritik öneme sahip olacaktır. Bağlamına göre vergi reformu ve indirimleri, nakit yardımı ve sübvansiyonları, belirli sektör ve projelerde daha çok harcamayı içerecek. Yaklaşımlar yoğun tartışmaları beraberinde getirebilir, bir teşvik paketi içinde geniş kamu harcamaları için sağlam bir durum olduğu açıktır.

Bu adımların ekonomik sistem üzerinde uzun süreli etkileri olacaktır. Yatırımların kısa dönemde benzer faydaları olsa da bazı opsiyonlar uzun dönemli sürdürülebilir büyüme ve yoksulluğu azaltmada daha etkili olacaklardır.

- “Yeşil” Teşvik Yapısı

Krize tepki verirken sıfırdan başlamaya gerek yok. Hali hazırda belirlenmiş ulusal veya sektörel planlardaki projeler, aynı zamanda Paris Anlaşması’nın iklim değişimine uyum planları ve Ulusal Katkı Beyanları (Nationally Determined Katkılar- NDCs) kullanılabilir.

Bu durumda projeler kısa dönemde canlandırıcı ve iş yaratıcı, orta dönemde büyüme, uzun dönemde ise sürdürülebilirlik ve katkıları bağlamında geçici ve sektörel boyutları ile bir teşvik politikasının gereklilikleri yönünden tekrar değerlendirilmelidir.

Birçok proje bu üç vadede değerlendirilerek yüksek puan alacaktır. Eneri verimliliği, doğa, temiz enerji çeşitleri, taşımanın sürdürülebilirliği yatırımlarını teşvik kazan kazan durumunu ifade edecek.

- Uzun Dönem Faydaları

İklim değişimi tehditlerine odaklanıp zor edinilmiş kazanımlar elde edenler için bu krizde bir önsezi var gibi. Fakat politika önlemlerini tasarlarken stratejik davranırsak, hem ulusal hem de küresel ölçekte çıkarlar sağlayacak kısa ve uzun dönem sonuçlar elde edebiliriz.
 

SHARE: READ MORE

14 April

Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası Çevre Sosyal Yönetim (ÇSY) rehberi yayınladı ve online eğitim başlattı

Hong Kong Menkul Kıymetler Borsası, aşağıda belirtilen altı başlığı kapsayan “Borsa’nın Yeni ÇYS Gereksinimleri” isimli online bir eğitim başlattı:
• Borsa’nın Yeni ÇYS Gereksinimleri
• Kurul Yönetimi
• Raporlama İlkeleri ve sınırlar
• Hedef Oluşturma
• İklim Değişimi
• Sosyal Anahtar Performans Göstergeleri

Kurul Üyeleri ve Yöneticiler için Yeni Rehber

Eğitime ek olarak, Borsa, Kurul üyeleri ve Yöneticiler için “Liderlik Rolü ve ÇYS Konularında Hesap Verebilirlik” başlıklı bir rehber yayınlayarak yönetici ve kurulların yeni ÇYS gereksinimlerini kavraması ve görevlerini yerine getirebilmeleri sağlamayı hedefliyor.

Rehber içeriğinde “Adım adım ÇSY Raporlama rehberi” ve “Sıklıkla Sorulan Sorular” gibi bölümler bulunmaktadır.
 

SHARE: READ MORE

14 April

Koronavirüs Pandemisi ÇSY fonlarını uçuracak

Koronavirüs pandemisi ve pandeminin ekonomik yansımalarının, önümüzdeki 12 ay boyunca sürdürülebilir, sorumlu ve etki odaklı yatırımlarda ‘yukarı doğru bir dalgalanma' tetikleyeceği vurgusu, dünyanın en büyük bağımsız finansal danışmanlık kuruluşlarından birinin CEO'su tarafından doğrulandı.

Danışmanlığı içinde 12 milyar dolardan fazla bulunan deVere Group patronunun bu tahmini, tam da Bloomberg analizi sırasına denk geldi. Bu analize göre, Covid-19 krizi esnasında S&P 500 Endeksi içinde yer alan ortalama Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ESG) fonları yarı yarıya düştü.

Nigel Green, koronavirüs pandemisinin önümüzdeki 12 ay boyunca sürdürülebilir, sorumlu ve etki odaklı yatırımlarda yukarı doğru bir dalgalanmayı tetikleyeceğini 3 temel nedene dayandırıyor:

İlk olarak Green, pandemiden önce yapılan araştırmaların, ESG açısından iyi puan alan yatırımların piyasanın üzerinde performans gösterdiğini ve uzun dönemde düşük bir volatiliteye sahip olduğu tespitini dile getiriyor. Covid-19 itibariyle dünyanın genel anlamda durduğu şu dönemde yapılan analizler de ESG fonlarının tipik olarak diğerlerinden daha iyi performans göstermeye devam ettiği bilgisini paylaşıyor.

İkinci olarak ise, koronavirüs pandemisi ile dünyanın ve toplumların ne kadar da kırılgan olduğunun altının çizildiğine değiniyor. Bu durumun, şirketlerin, ancak çalışma sahalarında daha geniş bir kamu onayı alarak ayakta kalabileceklerinin anlaşıldığına dikkat çekiyor. Aynı zamanda, dünyanın, ticaret anlamında da ne kadar karmaşık ve birbirine bağlı olduğunun da görünür olduğunu ve şayet sürdürülebilir olmazlarsa nasıl tehdit altında olabileceğinin de ortaya çıktığını vurguluyor.

Üçüncü olarak ise demografik değişimlerin de günümüz trendleriyle örtüştüğünü ekliyor Mr. Green. Y kuşağı, yani 1980'lerin başından 1990'ların ortalarına ve 2000'lerin başlarına kadar uzanan sürede doğanların yatırım fırsatları göz önüne alındığında en öncelikli konular olarak ESG yatırımlarını gördüklerini belirtiyor. Bunun çok çok önemli olduğunu, çünkü şimdiye kadar yaşanan en büyük kuşaklararası servet transferinin, “babyboomer”, yani savaş sonrası doğanlar kuşağından Y kuşağına aktarılacağını ifade ediyor. Aktarılacak miktar ise yaklaşık olarak 30 trilyon dolar civarında.

deVere Group, Ocak ayında gerçekleştirdiği küresel bir ankette, Y kuşağının %77'sinin yatırım fırsatları göz önüne alındığında ESG alanındaki yatırımları öncelik olarak belirttiklerini ortaya koymuştu. Bu anket, bildiğimiz anlamda yatırımlardan beklenen geri dönüşlerin hala önemli olduğunu gösterse de Y kuşağı katılımcıların karar verme süreçlerinde artık yeterli olmadıklarını saptadı.

Sonuç olarak, Nigel Green, ESG yatırımlarının önümüzdeki yıllarda yatırım ortamını zaten yeniden şekillendirecek olduğunu ancak koronavirüs etkisiyle bu şekillenmenin çok daha hızlanacağı vurgusunu yapıyor.

 

SHARE: READ MORE

2 April

Koronavirüs salgınını yaşarken geçmişteki AIDS krizinden çıkarılabilecek 3 ders

Bu haberi 7 dakikada okuyabilirsiniz.

20. yüzyıl kuir ve trans politika tarihçisi Laurie Marhoefer yaşadığı şehir Seattle’da koronavirüs pandemisi nedeniyle hayatın durma noktasına geldiğini gördüğünde 1981 yılında AIDS krizinin yaşandığı dönemi hatırlıyor. Marhoefer’e göre HIV virüsünün ilk keşfedildiği zamandan bu yana hastalığın kontrol altına alınması ve tedavi edilmesi konusunda ciddi hatalar yapıldı ancak Amerikan hükümeti bu hatalardan oldukça önemli dersler çıkardı. AIDS krizinden çıkarılan bu dersler bugün içinde bulunduğumuz koronavirüs pandemisi için de yol gösterici olabilir.

1. Hızlı müdahale et ve büyük düşün

HIV virüsü insandan insana bulaşmasının daha zor olması ve kuluçka süresinin daha uzun olması gibi birçok yönden koronavirüsünden ayrılıyor. Bu özellikler HIV virüsünün yayılma hızını önleyecek önemli bilgiler olsa da bu hastalığın sağlık uzmanları tarafından fark edilmesi ve gerekli müdahalelerin yapılması oldukça zaman aldı. Yapılan çalışmalar HIV virüsünün 1920’lerde hayvanlardan insanlara geçtiğini gösteriyor. İnsanlara ilk geçiş anından itibaren 1981 yılına kadar birçok insanın ölümüne sebep olan virüs o yıllara kadar tespit dahi edilememişti. Ölen kişilerin başka hastalıklar dolayısıyla öldüğü varsayılıyordu.

1981 yılında ilk kez bulaşıcı bir hastalık olarak fark edilen HIV’nin henüz adı dahi konulmamıştı fakat ilk fark edildiği andan itibaren alınacak hızlı önlemler ve büyük çapta yatırımlar birçok insanın hayatını kurtarabilirdi. Hastalığın ilk keşfinden ancak 4 yıl sonra HIV virüsünü tespit edecek kan testi geliştirildi. Özellikle Amerika’da hükümet hastalık hakkında önlemler alma konusunda oldukça geç kaldı ve hatta 1982 yılında Beyaz Saray basın sekreteri olan Larry Speakes’in AIDS sorusu karşısında yaptığı homofobik şaka gösteriyor ki hastalık ancak belli bir kesimin hastalığı olarak görülerek göz ardı edildi.

Bu yıllarda hastalığın yalnızca homoseksüel erkeklere bulaştığı varsayımıyla birlikte hastalığı tedavi edecek ilacın geliştirilmesi konusunda araştırmaların teşvik edilmesi yerine homoseksüel erkeklerin karantinaya alınması gerektiği gibi öneriler sunuldu. 1990’larda ise bu durum iyileşme göstermeye başladı ve toplum sağlığı örgütleri HIV’nin yayılımını azaltmak amacıyla cinsel partnerlerle olan iletişimin ve HIV testlerinin önemi hakkında toplumu bilgilendirmeye başladı.

Şu anda koronavirüs salgını tüm dünyaya yayılmış durumda ancak AIDS krizinden farklı olarak bizler virüsün bulaşmasını nasıl önleyeceğimize dair önlemleri şimdiden biliyor ve uyguluyoruz. Elleri sık sık yıkamak, zorunda kalmadıkça evden dışarı çıkmamak ya da çıktığımızda da sosyal mesafeyi korumak gibi önlemleri küresel olarak tüm ülkeler uyguluyor ya da mümkün olduğunca uygulamaya çalışıyor.

2. Bu hastalık herkesi etkileyebilir

HIV’nin tespit edildiği ilk yıllarda hastalıkla ilgili yapılan tartışmalar yalnızca belli risk grupları üzerine yoğunlaşmıştı. Toplum sağlığı yetkilileri bile yalnızca homoseksüel erkeklerin, seks işçilerinin, uyuşturucu kullananların ve Haitililerin hastalık riski taşıdıklarını düşünüyorlardı. Daha sonraları görüldü ki ırk, etnik köken, cinsiyet ve cinsel kimlikler fark etmeksizin herkes bu hastalığa yakalanma riskine sahip.

HIV krizi bize yalnızca ‘’risk grupları’’ üzerine yoğunlaşmanın tehlikeli olabileceğini de gösterdi. Toplum sağlığı yetkililerinin alacağı karantina, seyahat kısıtlamaları, mekan kapatma gibi uygulamalar belli risk gruplarına yönelik önyargılı tutumlarla değil şeffaf ve bilime dayalı yöntemlerle yapılmalı. Aksi takdirde insanlar toplum sağlığı yetkililerinin bilim dışı ve taraflı davrandığını düşünebilir, bu da toplumda güvensizlik yaratabilir.

1980’lerde yalnızca risk grupları üzerine yoğunlaşılarak alınan önlemler homofobi, homoseksüeller için iş kaybı, evlerinden atılma, HIV pozitif çıkan kişiler için ömür boyu karantina altına alınma gibi olumsuz sonuçlara sebep oldu. Yaşanılan durum birçok gey aktivisti tarafından toplama kamplarına benzetildi.

Koronavirüsün ilk olarak Çin’de tespit edilmesi sebebiyle şu anda da Çinlilere karşı ırkçı yaklaşımlarda artış görülmekte. Dünya Sağlık Örgütü’nün de belirttiği gibi bu virüse ‘’Wuhan virüsü’’ ya da ‘’Çinli virüsü’’ gibi isimler koymak ırkçılığın yanı sıra insanları semptomlarını gizleme ve tedavilerini reddetme gibi olumsuz etkilere sebep olabilir. Virüsü bu şekilde isimlendirmenin aynı zamanda fazlasıyla yanıltıcı ve damgalayıcı bir yaklaşım olması sebebiyle ırkçılığı daha da arttırması mümkün. Bu durum Türkiye’de 65 yaş üzeri bireylere yönelik sokağa çıkma kısıtlaması getirilmesiyle birlikte ortaya çıkan yaşlı ayrımcılığını akıllara getiriyor. Psikiyatrist Dr. Arzu Erkan Yüce 65 yaş üstü bireylere getirilen sokağa çıkma kısıtlamasının getirilmesiyle birlikte yaşlı vurgusunun çokça yapıldığını ve bu durumun ‘’riskli değil tehlikeli’’ gibi bir algı oluşturduğunun altını çiziyor. Getirilen kısıtlamanın ardından yaşlılar sosyal medyada da çeşitli saygısız söylemlere ve zorbalığa maruz kalmışlardı.

3. Toplum sağlığına ve araştırmaya yapılacak yatırımlar çok önemli

AIDS krizinden çıkarılabilecek derslerden üçüncüsü, HIV virüsünü toplum sağlığı önceliği yapma, hastalığı iyileştirecek ilaçlar geliştirme ve bunları hastalara ulaştırma konusunda oldukça geç kalınmış olmasıydı. Bu yavaş ve geç kalınmış müdahale sonucunda her yıl neredeyse 1 milyon insan AIDS nedeniyle hayatını kaybediyor. Bugün bile bakıldığında HIV pozitif tanısı konulmuş birçok insan ilaçlara erişemiyor. Ancak hala umut var. 1996 yılında HIV virüsüne karşı geliştirilen tedavi tanıtıldı ve 2004 yılında önemli bir adım atılarak bu mucize ilaçlar ihtiyacı olan AIDS hastalarına ulaştırılmaya başlandı. Bu durum bizlere toplum sağlığı ve bilimin neler başarabileceğini de göstermiş oldu.

Özellikle ekonomik durumu iyi olan ülkelerde toplanan araştırma fonları sayesinde AIDS hastalığı fazlasıyla yıkıcı olabilecek bir epidemi olmaktan çıkarak yönetilebilir bir kronik hastalık haline geldi. Ekonomik durumu iyi olmayan ülkelerde yaşayan AIDS hastaları için bile durum eskiye kıyaslandığında çok daha iyi bir durumda. Küresel olarak AIDS hastalığından dolayı yaşanan ölümler 2017 itibariyle yarıya inmiş durumda.

Koronavirüs için de daha önceki deneyimlerden ders alarak hala hızlı ve akıllıca alınacak önlemler için umut var.

SHARE: READ MORE

2 April

Toksik plastikleri yiyen bakteri keşfedildi

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Bilim insanları tarafından keşfedilen bir tür bakteri, plastiği parçalamakla kalmıyor aynı zamanda onu kendisi için bir yiyecek olarak kullanarak parçalama sürecini daha da güçlendiriyor.

Spor ayakkabı, bebek bezi, mutfak süngeri, yalıtım köpüğü gibi ürünlerde kullanılan plastik her yıl milyonlarca ton üretiliyor. Geri dönüşümü zor olarak nitelendirilen bu plastik içerikli ürünler kullanım sonrasında geri dönüştürülmeyip atılmak üzere katı atık sahalarına yollanıyor.

Plastiklerin atıldığı bir atık sahasında keşfedilen bakteri ilk olarak plastikte bulunan poliüretan maddesine saldırıyor. Plastikler parçalandıklarında ortama çoğu bakteriyi öldüren toksik ve kanserojen kimyasallar salıyor fakat yeni keşfedilen bakteri bu ortamda hayatta kalabiliyor. Bilim insanları yeni keşfedilen bakterinin bazı önemli özelliklerini tanımlamayı başarsalar da bu bakterinin plastik atığı problemini çözmede kullanılması için daha atılması gereken birçok adım bulunuyor.

Almanya’da bulunun Helmholtz Centre for Environmental Research (UFZ) araştırmacılarından biri olan Hermann Heipieper ‘’Bu bulgular geri dönüşümü zor olan poliüretan içerikli plastiklerin geri dönüştürülebilmesi için önemli bir adım teşkil ediyor. Keşfedilen bakteri önümüzdeki 10 yıl içinde plastik atığını geri dönüştürmek için büyük ölçekli olarak kullanılmaya başlanabilir.’’

1950’lerden beri 8 milyar tondan fazla plastik üretimi yapıldı ve bu plastiklerin birçoğu okyanus ve kıtaları kirletirken bir kısmı da katı atık sahalarına atıldı. Yapılan araştırmalar üretilen plastik miktarının 1 milyar filin ağırlığına eşit olduğunu ve bu atıkların yüzlerce ve hatta binlerce yıl boyunca yeryüzünde kalacaklarını gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında yakın gelecekte yapılacak plastik üretimleri de hesaba katılarak plastik atık probleminin en az iklim krizi kadar önemli bir çevre problemi olarak karşımıza çıkacağını söylemek mümkün.

Yeni keşfedilen bakteriyle ilgili makale “Frontiers in Microbiology” adlı dergide yayınlandı ve keşfedilen bakterinin Pseudomonas bacteria’ların yeni bir türü olduğu gözlemlendi. Daha önce yapılan araştırmalardaki bulgulara göre bu bakterilerin yüksek sıcaklık ve asidik ortam gibi zorlu koşullarda da hayatta kalabildikleri biliniyordu. UFZ araştırmacılarından biri olan Heipieper ‘’Keşfedilen bakteriye poliüretanın ana kimyasal maddeleri yedirildi ve bakterinin bu maddeleri karbon, nitrojen ve enerji kaynağı olarak kullandığı gözlemlendi.’’ diye ekliyor.

Daha önceleri bir tür mantar da poliüretanı parçalamak için kullanılmıştı fakat bakterilerin endüstriyel anlamda kullanılmak için çok daha kullanışlı olacağı belirtiliyor. Heipieper’e göre araştırmada bir sonraki adım bakteride poliüretanı parçalayan enzimlerdeki genetik kodları tanımlamak olacak.

University of Portsmouth’da Centre for Enzyme Innovation Direktörü Profesör John McGeehan daha öncesinde içinde bulunduğu ekibin 2018 yılında kaza ile yaptıkları bir keşifte plastik şişeleri parçalayan bir mutant enzim yarattıklarını ve bu keşfin bir ilk olduğunu söyleyerek yeni yapılan çalışmayı takdir ettiğini belirtti. ‘’Bu yeni keşif bize yeni biyokatalistler bulmak için doğaya dönüp bakmanın önemini gösteriyor. Bu anlamda doğada var olan süreçleri anlamak bizlere plastik atık sorunu için ihtiyacımız olan yenilikçi çözümleri sunabilir.’’

Yeni bulgular her ne kadar plastik atık problemini çözmek adına önemli bir adım teşkil etse de, Heipieper’e göre asıl çözüm doğaya bırakılan ve kirliliğe sebep olan plastik tüketimimizin önüne geçmek.

SHARE: READ MORE

2 April

Asya’da su (krizi) dalgaları içinden koronavirüs

Bu haberi 10 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs pandemisi suyun hayatımızdaki vazgeçilmez yerini bizlere bir kez daha hatırlatırken temiz su ve sağlık arasındaki bağlantı daha da ön plana çıkıyor.

İyi hijyenin (su ve sabun) virüsten korunmada ve yayılmasını engellemedeki kritik öneminin gündemde olduğu bu günlerde, gelişmekte olan ülkelerdeki hanehalklarının dörtte üçü suya ve sabuna erişemiyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarından (SKA) herkes için temiz suya erişimin sağlanmasını hedefleyen 6. Temiz Su ve Sıhhi Koşullar’a ulaşmak için on yıldan az bir zaman kaldı. Ancak 2,2 milyar insan hala güvenilir içme su hizmetlerine erişemiyor.

Suyun ve sağlığın önemini daha derinden kavradığımız bu zamanlarda 22 Mart Dünya Su Günü için şiddetli su krizi yaşanan Asya ülkelerinde suya erişimin sağlanması için neler yapıldığını ve suya erişimin koronavirüsle olan bağlantısını derledik.

Asya’da neler oluyor?

Hızlı nüfus artışı, endüstriyel kalkınma ve kentleşme nedeniyle özellikle Asya’da şiddetlenen su krizi, dünyanın en büyük ve en kalabalık kıtasını ciddi bir su kıtlığı tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor.

Bununla birlikte, iklim değişikliği ve artan nüfus nedeniyle 2050 yılına kadar Asya’daki bölgelerin %74-86’sında su kıtlığının artması ve kıta nüfusunun yaklaşık %40’ının ciddi bir su kıtlığıyla karşı karşıya kalması bekleniyor.

4.5 milyar insana ev sahipliği yapan Asya kıtasında küresel su tedariğinin %65’i kullanılıyor. Tarım faaliyetleri suyun en fazla kullanıldığı alanı oluştururken endüstriyel ve kentsel su kullanımı bunu takip ediyor.

Hindistan

Hindistan dünyanın en fazla su sıkıntısı çeken 13. ülkesi ancak su kıtlığından en çok etkilenen diğer 16 ülkenin toplam nüfusunun üç katından fazlasına ev sahipliği yapıyor.

Ülke çapında 600 milyon insan “aşırı yüksek” su stresiyle karşı karşıya iken her yıl yüzey ve yeraltı suyu arzının yüzde 80’inden fazlası çekiliyor. Arz ve talep arasındaki bu fark ülkeyi kuraklık ve artan su çekilmesi gibi dalgalanmalara karşı savunmasız bırakıyor. İklim değişikliği ve artan nüfus ise bu etkiyi daha kritik bir duruma getiriyor.

Hindistan Hükümeti düşünce kuruluşu Niyi Aayog tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre 2020 yılında 21 şehirde yeraltı suyunun tükeneceği öngörülüyor.

Su krizinin ciddiyeti göz önüne alınarak herkesin temiz suya erişiminin sağlanmasına öncelik vermek için Su Kaynakları (Jal Shakti) Bakanlığı 2019 yılında kuruldu. Bu yeni bakanlık, eski Su Kaynakları ve İçme Suyu ve Sanitasyon bakanlıklarını birleştiriyor ve suyla ilgili tüm çalışmalardan sorumlu.

Pakistan

Dünyanın herhangi bir bölgesinden daha fazla buzula sahip olmasına rağmen Pakistan dünyada en çok su sıkıntısı yaşayan ülkeler arasında 14. sırada geliyor.

Pakistan Su Kaynakları Araştırma Konseyi (The Pakistan Council Research in Water Resources) 2025 yılına kadar ülkenin suyunun tükenebileceği uyarısında bulunuyor.

Kışın karla kaplı alanların ve yağışların azalmasına yol açan iklim değişikliği etkilerine ek olarak hızlı nüfus artışı, eski altyapı sistemleri ve yetersiz su yönetimi su varlıklarının aşırı kullanımını tetikliyor ve su krizini kritik boyutlara taşıyor.

Pakistan’ın can damarı İndus Nehri de yıllardır süren politik tehdit altında. Nehir Hindistan’dan ve tartışmalı bölge Keşmir’den Pakistan’a akıyor ve nehrin kullanımı 1960 İndus Suları Anlaşması uyarınca yıllar önce düzenlenmişken bugün anlaşmazlıklar devam ediyor.

Hindistan, İndus Vadisi’ne su akışını değiştirecek ve Pakistan’ın ana su kaynağını etkileyecek yeni barajlar inşa etmeyi planlıyor. Tüm bu faktörler ileride Pakistan için daha büyük su sorunları yaratıyor.

Anlaşmazlıklar nedeniyle on yıldan fazla süredir ertelenen Ulusal Su Planının 2018 yılında kabul edilmesi ülkenin su geleceği için bir dönüm noktasını oluşturuyor. Plan, federal ve eyalet hükümetlerinin çeşitli meseleleri ele alabilmeleri için bir çerçeve de dahil olmak üzere azalan su kaynaklarını yönetmek için çok sayıda çözüm sunuyor. Ancak diğer yandan belirsiz ve çelişkili ifadelerin ilerlemeyi zedeleyebileceği ve su krizinin geleceğinin nihayetinde Hindistan ve Pakistan hükümetleri arasındaki iş birliğinde yattığı da vurgulanıyor.

Çin

Suyun yüzde 80’inin ülkenin güneyinde yoğunlaştığı Çin’de su krizi daha çok sanayi ve tarımın yoğunlaştığı kuzey bölgesinde hissediliyor.

Son yıllarda hükümet su kıtlığını azaltmak için daha fazla tedbir alıyor. Bunların arasında Çin’in en uzun nehri Yangtze Nehri’nden ülkenin kuzeyini beslemek için su alınmasını tasarlayan mega su transferi projesi de var.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping bu seneki konuşmasında Çin’de bir başka büyük nehir olan Sarı Nehir’in ülkenin sürdürülebilir kalkınması için olan önemini yineledi. Geçen yıl Jinping, nehrin ekolojik olarak daha fazla korunması ve yüksek kaliteli gelişiminin sağlanmasını önemli bir ulusal strateji olarak belirlemişti. Bu strateji, nehirdeki su kaynaklarının daha verimli kullanımını ve rasyonel bir nüfus planlamasıyla beraber aşırı su talebini kararlı bir şekilde azaltmak için kentsel ve endüstriyel kalkınmayı içeriyor.

Bunların yanı sıra, kirliliği önlemek için ülke genelindeki her nehir yoluna “nehir şefi” ya da “göl şefi” olarak da bilinen görevliler atandı.

2018 yılında nehrin su kalitesinin yüzde 5,2 oranında iyileştiği görülürken uzmanlar suyun aşırı kullanımının ciddi çevresel bozulmaya ve su kıtlığına yol açtığını belirterek daha fazlasının yapılması gerektiğini savunuyorlar.

Endonezya

Endonezya daha önce iddialı bir şekilde 2019 yılına kadar herkesin suya ve hijyenik koşullara erişiminin sağlanması hedefini belirlemişti, ancak bugün 28 milyon Endonezyalı hala güvenli suya erişemiyor.

Adalarının coğrafi dağılımı nedeniyle suyu bol olan adalardan ihtiyacı olan adalara suyu dağıtmak zorlu bir görev yaratıyor.

Ülkedeki su kıtlığı en büyük sorunu Endonezya'nın en kalabalık adası Java'da yaratıyor. Java, nüfusun yüzde 60'ından fazlasına ev sahipliği yapıyor fakat ülkenin su arzının sadece yüzde 10'una sahip.

Artan kentleşme, çevresel bozulma ve tarım daha fazla akışa sebep oluyor. Bu da yağışlı mevsimde suyun çoğunun gelecekte kullanılmak üzere depolanmak yerine nehirlere aktığı ve sellere neden olduğu anlamına geliyor.

2018 yılında Dünya Bankası, ülkedeki 6 milyon kişiye su temini ve hijyenik koşullarınsanitasyonun sağlanmasını amaçlayan Ulusal Kent Su Arzı Projesi için 100 milyon dolarlık krediyi onayladı. Proje, yetersiz hizmet veren su hizmeti sağlayıcılarının performanslarının iyileştirilmesini kapsıyor.

Suya Erişim ve Koronavirüs

22 Mart’ta yayımlanan Birleşmiş Milletler (BM) Dünya Su Gelişim raporu, su altyapısının kritik önemine rağmen yetersiz fonlandığına dikkat çekiyor.

Gelişmekte olan ülkelerdeki sağlık tesislerinin üçte biri bulundukları bölgede temiz suya erişemiyor. Bununla beraber, onlarca yıldır yetersiz fonlanan su alt yapısı birçok ülkeyi koronavirüs krizine karşı daha büyük bir risk altına sokuyor.

Raporun baş editörü Richard Connor, temiz su ve sanitasyonun ekonomik faydaları yeterince vurgulanmadığı için harcama ve yatırım konularında suyun göz ardı edildiğini belirtirken koronavirüs krizinin bu hataları gün yüzüne çıkartmak için bir fırsat yarattığını vurguluyor.

Connor, su ve sanitasyondaki yatırım eksikliği nedenlerinden birinin bu hizmetlerin enerji alanında olduğu gibi ekonomik bir meseleden ziyade çoğunlukla sosyal ve çevresel bir mesele olarak algılanması olduğunu da ekliyor.

“Ancak Covid-19 gibi bir salgının ekonomik maliyetleri hem ulusal ekonomiler ve borsalar açısından hem de hane geliri açısından çok büyük. Suyun ve sanitasyonun ekonomik öneminin farkına varmak daha fazla yatırım için nedenler yaratmalı.”

Su ve sanitasyonun ihmal edilmesinin bir başka nedeni insanların evlerine gelen suyun bedelini ödemeye çoğunlukla istekliyken sonrasında bu suyun taşınması ve işlem görmesi için olmamaları. Connor bunun için “Sifon çekildiğinde kayboluyor ve başka birinin sorunu haline dönüşüyor,” diyor.

“İlk olarak, atık suların arıtılması kaynak suyun arıtılmasından birkaç kat daha pahalı. Dolayısıyla kullanıcılar tarafından ödeme yapmaya istekli olunmadığında bu faturaların üstesinden gelmek hükümetlere düşüyor. Fakat hükümetler daha çok çevresel bir mesele olarak ele alınan atık suyun işlenmesinin ekonomik değerini tanımadıklarından bu tür harcamaların arkasındaki politik istek düşük.”

Ancak su ve hijyenik koşullara erişimin iyileştirilmesi koronavirüs krizinin aşılmasına fayda sağlamanın da ötesinde büyük yararlar sağlıyor. Daha büyük makroekonomik faydalar göz önüne alındığında su ve sanitasyon yatırımlarının geri dönüşü yüksek olabilir: İyileştirilmiş sanitasyon için küresel ortalama fayda-maliyet oranı 5.5 olarak, içme suyu için ise 2.0 olarak hesaplanıyor. Yani, suyun yeniden kullanım için iyileştirilmesinin geri dönüşü içme suyunda daha yüksek!

Dünya genelinde son on yılda temiz enerji ve düşük karbon teknolojisi yoluyla sera gazı salımlarının azaltılmasına trilyonlarca yatırım yapılırken su tedariğine çok az kaynak ayrılıyor. Bu yılki BM su raporu, su projelerinin bir yandan temiz suya erişimi iyileştirmek ve diğer yandan sera gazı emisyonlarını azaltmak için kullanılma fırsatlarının kaçırıldığını vurguluyor.

Kanalizasyon arıtma bu durum için açıklayıcı bir örnek oluşturuyor: Atık su, küresel sera gazı salımlarının yüzde 3 ile 7’sine neden oluyor. Bu miktar uçmanın getirdiği etkiden fazla. Kanalizasyon arıtma sürecinde metanın tutularak doğal gaz yerine kullanılması atık suyu bir karbon kaynağından temiz bir enerji kaynağına dönüştürebiliyor.

Suyu daha verimli kullanmak ve aynı zamanda atmosferdeki karbonu azaltmak için tarım yöntemleri de kullanılabiliyor. Toprak daha iyi yönetildiğinde daha fazla organik madde, daha fazla karbon ve daha çok su tutuyor – böylelikle sera gazlarını hapsetmesinin yanı sıra toprak da daha verimli hale geliyor.

Bu durum suya yatırımı üç yönden de kazançlı kılıyor: insanların hayatlarını iyileştirmek, ekonomik büyüme sağlamak ve karbonun azaltılmasına yardımcı olmak.

Ancak gelişmekte olan ülkelere yönelik yüzlerce milyarlık iklim finansmanının sadece %1’inden az bir kısmını su içeren projeler oluşturuyor.

Unesco Genel Direktörü Audrey Azoulay, suyun bir sorun olması gerekmez – [iklim değişikliğine] çözümün bir parçası olabilir, diyor.

SHARE: READ MORE

2 April

Boyut boyut insan hakları: koronavirüsün hatırlattıkları

Bu haberi 14 dakikada okuyabilirsiniz.

Koronavirüs kriziyle beraber dünyanın farklı yerlerinden sansür, ayrımcılık, keyfi gözaltı, yabancı düşmanlığı gibi haberlerle karşılaşmaya devam ediyoruz.

Ancak tüm hükümetler, ciddi bir halk sağlığı krizinin insan hakları krizine de dönüşmemesini sağlamakla yükümlü. Birçok ülkenin deneyimlediği olağanüstü durumlar insan haklarını bugünle daha az alakalı hale getirmiyor, aksine insan hakları aslında bu gibi kriz zamanlarında bize her zamankinden daha fazla yol gösteriyor.

Uluslararası insan hakları hukuku, herkese mümkün olan en yüksek sağlık standardına sahip olma hakkını garanti ederken bugün deneyimlediğimiz gibi ciddi halk sağlığı tehdidi içeren durumlar için özel muafiyetler de içeriyor. Yani aslında insan hakları tarafından korunmamız tam da böyle kriz zamanları için var.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch Institute) tarafından yayımlanan makale, koronavirüs salgınıyla ortaya çıkan meselelere genel bir bakış sunuyor. Hükümetlerin bugüne kadar yaptıklarından yola çıkarak, hem hükümetlerin hem de diğer aktörlerin insan haklarına saygılı bir şekilde aksiyon alabilmesi için önerilen bu yolları sizin için derledik.

1) İfade özgürlüğünü korumak ve eleştirel bilgilere erişim sağlamak

Bazı ülkelerde hükümetler, gazetecilere ve sağlık çalışanlarına karşı kısıtlayıcı uygulamalarda bulunarak ifade özgürlüğü hakkını savunmada başarısız oluyor. Çin hükümeti başlangıçta koronavirüs hakkındaki temel bilgileri halktan saklamış, enfeksiyon vakalarını eksik raporlamış, enfeksiyonun ciddiyetini hafife almış ve insanlar arasında bulaşma olasılığını reddetmişti.

Ayrıca, Tayland’da bazı sağlık sektörü çalışanları ve gazeteciler hükümetin salgına verdiği tepkileri eleştirdikten sonra dava ve tehditlerle yüzleştiler. İran’da hükümet görevlileri arasında yüksek oranda görülen vakalar ve yetkililer ile yerel medya kaynakları tarafından açıklanan rakamlardaki tutarsızlık, verilerin kasıtlı olarak az bildirildiği veya yetersiz toplandığı ve analiz edildiği yönündeki endişeleri artırdı.

Bunun yanı sıra, açık iletişim ve vaka sayısı konusunda şeffaf raporlamaya öncelik veren Tayvan, güvenilir bilgilerin derhal halka açık hale getirilmesi de dahil olmak üzere virüsle mücadele etmek için hızlı adımlar attı. Güney Kore hükümeti de sağlık verilerini yayınladı ve sağlık yetkilileri halkın güvenini sağlamak ve halkı bilinçlendirmek için günlük açıklamalarda bulundu.

COVID-19 hakkındaki tüm bilgiler, okuma yazma bilmeyenler için de olmak üzere birçok dilde erişilebilir olmalı. Tayvan'da yapıldığı gibi televizyonda yapılan duyurular işaret dili yorumu içermeli. Çocuklara kendilerini korumaları için yardımcı olacak yaşlarına uygun bilgiler verilmeli. Ayrıca, internete güvenilir ve kesintisiz erişim sağlanmalı ve düşük gelirli kişiler için internet erişiminin artırılmasına yönelik adımlar atılmalı.

2) Karantinaların, izolasyonların ve seyahat yasaklarının hak normlarına uygun olmasını sağlamak

Belirsiz uzunluktaki geniş çaptaki karantinalar nadiren insan hakları kriterleriyle uyuşuyor ve genellikle karantina altındakilerin (özellikle risk grupları) korunması sağlanmadan ani şekilde uygulamaya konuluyor. Bu yüzden alınan hareketleri adil bir şekilde uygulamaya koymak zorlayıcı hale geliyor ve bu yüzden genellikle keyfi veya ayrımcı oluyorlar.

Çin'de hükümet, hakların yeterince gözetilmediği geniş bir karantina uyguladı. İtalya'da ise bireysel haklar için daha fazla koruma sağlayan bir karantina uygulandı. İtalyan hükümeti, Şubat ayının sonlarında ülkedeki ilk COVID-19 vakalarının patlak vermesinden bu yana giderek artan bir şekilde kısıtlayıcı önlemler aldı.

Güney Kore, Hong Kong, Tayvan ve Singapur gibi ülkeler salgına kişisel özgürlüklere kapsamlı kısıtlamalar getirmeden cevap verdiler. Güney Kore'de hükümet, COVID-19 için proaktif ve yaygın testleri hayata geçirdi.

3) Hapishanedeki insanları korumak

Hapishanelerdeki insanlar, ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde ve normal şartlar altında bile yeterli sağlık hizmetine ulaşmıyor.

Amerika’da hapishanelerdeki birçok insan suçlu bulunduğu için değil, davalarında belirlenen kefaleti ödeyemediği için parmaklıklar ardında. Uzun hapis cezaları nedeniyle yaşlı erkekler ve kadınlar, Amerikan hapishanelerinde sayıları en hızlı artan grubu oluşturuyor ve cezaevi yetkilileri halihazırda uygun tıbbi bakımı sağlamakta zorluk çekiyor. Bunların yanı sıra, örneğin Ohio eyaletinde mahkemeler hapisteki kişilerin gözden geçirilmesini hızlandırarak bazılarını serbest bıraktı.

İtalya'da 40'tan fazla hapishanedeki mahkum, aşırı kalabalık yerlerde enfekte olma korkusu ve aile ziyaretlerine gelen yasaklar nedeniyle protestolar düzenledi. Buna karşılık, yetkililer ilk kez mahkumlar ve aileleri arasında iletişim için e-posta ve Skype kullanımına izin verdi ve bazı mahkumların salınması için dizayn edilen planını açıkladı.

4) Sağlık çalışanlarının korunmasını sağlamak

Hükümetlerin iş kazası ve meslek hastalığı riskini, çalışanların açık bilgilere ve yeterli koruyucu giysi ve ekipmana sahip olmalarını sağlayarak en aza indirme yükümlülüğü bulunuyor. Bu, sağlık çalışanlarına ve bu sürece dahil olan diğer kişilere enfeksiyon kontrolü eğitimi ve uygun koruyucu giysiler sağlamak anlamına geliyor.

Geçmiş salgınlarda hastalığa maruz kalma korkusu sağlık çalışanlarına karşı saldırılara neden olmuştu. Hükümetler bu tür saldırıları engellemek için gözlem yapmalı ve bu tarz saldırıların meydana gelmesi halinde hızlıca yanıt verelebilmeli.

5) Eğitim hakkını sağlamak – okullar geçici olarak kapalı olsa bile

COVID-19 salgınıyla beraber birçok ülke okullarını kapatırken yüz milyonlarca öğrencinin eğitimi sekteye uğruyor. Ancak kriz zamanlarında okullar çocuklara bir normallik hissi veriyor ve bir rutin oluştururken değişen durumlarla başa çıkmak için duygusal olarak desteklenmelerini sağlıyor. Çevrimiçi öğrenme teknolojileri kaybedilen normal okul zamanının ani etkisini azaltmak için kullanılmalı. Bu teknolojileri kullanan okullar, bu araçların çocuk haklarını ve gizliliğini koruduğundan emin olmalı.

Hükümetler, halihazırda eğitime ulaşmada engelle karşılaşan ya da farklı nedenlerden ötürü dışlanan (marginalized) çocuklar üzerindeki orantısız etkileri azaltmak için önlemler almalı.

Okula gitmeyen çok sayıda çocuğun bulunduğu ülkelerde okul kapanmaları, özellikle ortaöğretim düzeyinde okul kayıt ve devam oranını artırma çabalarını tehlikeye atabilir. Hükümetler, zorunlu eğitimin ve okullar yeniden açıldığında okula dönüşlerin takibi için ek önlemler almalı.

6) Kadınlar ve kız çocukları üzerindeki orantısız etkileri ele almak

Salgınların çoğunlukla cinsiyetler üzerinde farklı etkileri oluyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2014 Ebola salgınının özellikle kadınlar ve kız çocukları üzerinde zararlı etkileri olduğunu ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini pekiştirdiğini belirtiyor. Haberler ve halk sağlığı analizleri, COVID-19'un kadınları orantısız bir şekilde etkilediğini gösteriyor.

COVID-19'a maruz kalan hamile kadınların karşılaştığı farklı riskler henüz net olmasa da, salgın cinsel ve üreme sağlığı ve haklarını olumsuz etkileyebilir. Aşırı yüklenilen sağlık sistemleri, kaynakların dağıtımı, tıbbi malzeme eksikliği ve küresel tedarik zincirlerinin aksaması kadınların doğum kontrolüne ve bakımlarına erişimine zarar verebilir.

Çin'de basın raporları karantina altında aile içi şiddetin arttığını gösteriyor. Türkiye’de de koronavirüs nedeniyle evlere kapanmanın ardından aile içi şiddet acil yardım hatlarını arayan kadın sayısında artış yaşanmaya başlandığı belirtiliyor.

Krizler, sosyal izolasyonlar ve karantina; artan stres, zorlu yaşam koşulları ve toplumsal destek mekanizmalarındaki aksaklıklar sebebiyle aile içi şiddetin yoğunluğunu artırabilir. Krizler çoğunlukla kadınların istismardan kurtulma kabiliyetini daha da kısıtlayabiliyor.

Dünya genelinde kadınlar erkeklerin yaklaşık 2,5 katı kadar ücretsiz bakım ve ev işi yapıyor. Ayrıca okullar kapalıyken ek bakım sorumlulukları ile karşı karşıya kalma ihtimalleri erkeklerden daha fazla, bu da ücretli istihdam bulmalarını daha zor hale getiriyor.

Bazı bölgelerdeki kadın çalışanların yüzde 95 kadarı, COVID-19 gibi bir kriz nedeniyle kazançlarını kaybetmeleri durumunda iş güvenliği olmayan kayıt dışı sektörlerde çalışıyor. Kadınlar, COVID-19'dan en ağır etkilenen sektörler arasında yer alan hizmet sektörlerinde de çoğunluğu oluşturuyor.

Dünya çapında, sağlık ve sosyal hizmet görevlilerinin yüzde 70'i kadın - yani kadınlar COVID-19'un kontrol altına alınmasında en ön safhalarda yer alıyor ve virüse daha fazla maruz kalabiliyor.

Hükümetler, aile içi şiddetle karşı karşıya kalanların uygun servislere nasıl erişebileceğini açıklayan kamuoyu bilinçlendirme kampanyaları oluşturmalı. Ayrıca, bu servislerin aile içi şiddetle karşılaşan herkese açık olduğundan emin olunmalı. Ayrıca hükümetler, ön safhadaki sağlık ve sosyal servis bakım çalışanlarının çoğunluğunun kadın olduğunun bilincinde olarak bu çalışanları hem çalışan hem de kendi ailelerindeki durumlarını göz önüne alarak desteklemeli.

7) Damgalama ve ayrımcılığı yok etmek, hasta bilgilerinin gizliliğini korumak

Daha önceden yaşanan halk sağlığı krizleri sırasında, enfeksiyon veya hastalığı olan kişiler ve aileleri sıklıkla ayrımcılık ve damgalanma ile karşı karşıya kalmıştır. Halk sağlığı araştırması, Batı Afrika’da Ebola’dan kurtulanların ayrımcılıkla (bazı durumlarda istihdam kaybı, şiddet ve tahliye) karşılaştığını gösteriyor.

Koronavirüs patlak verdiğinden beri, bazı ülkelerden gelen haberlerde Asya kökenli insanlara karşı önyargı, ırkçılık, yabancı düşmanlığı ve ayrımcılık belgeleniyor. Bu olaylar arasında fiziksel saldırılar, okullarda şiddetli zorbalık, öfkeli tehditler, okulda veya işyerlerinde ayrımcılık ve bunların yanı sıra haber raporlarında ve sosyal medya platformlarında aşağılayıcı dil kullanımı yer alıyor. BBC Güney Kore tarafından hazırlanan rapor, virüsle ilgili halk sağlığı uyarılarının virüslü kişilerin gizliliğini yeterince korumamış olabileceğini söylüyor.

Hükümetler, COVID-19 konusunda sağlık çalışanlarını eğiterek ve insan hakları bilincini artırmak için kitle iletişim araçlarını kullanarak damgalanma ve ayrımcılıkla mücadele etmek için çalışmalı.

8) Ötekileştirilen nüfusların ayrımcılığa uğramadan sağlık hizmetlerine erişebilmelerini sağlamak

Birçok ülkedeki LGBTİ+ bireyler sağlık hizmetlerine ulaşımda ayrımcılıkla karşılaşıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü; Amerika, Tanzanya, Japonya, Endonezya, Bangladeş, Rusya ve Lübnan’ının da içinde bulunduğu birçok ülkede cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliğine dayalı sağlık hizmeti ayrımcılığını belgeliyor.

Bu ayrımcılık, HIV testi ve tedavisine erişimi ve özellikle LGBTİ+ bireyleri COVID-19 sonucunda ciddi hastalık ve hayatını kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakabilecek diğer kronik hastalıkların bakımını etkileyebilir.

Hükümetler ayrıca finansal kısıtlamaların bireylerin COVID-19 için test, önleyici bakım ve tedaviye erişimini engellememesini sağlamalı. ABD'de 28 milyon insan sağlık sigortasına sahip değil ve ülkenin neredeyse üçte biri sigortalı olsa bile tedavi için ödeme yapmakta zorlanıyor. Ancak bir salgın esnasında tıbbi bakımdan kaçınma sadece hastalığa sahip insanlara zarar vermekle kalmıyor, aynı zamanda virüsün yayılmasının artmasına da neden oluyor.

9) Sivil toplum kuruluşlarını ve toplulukları korumak

Birçok ülkede, sivil toplum kuruluşları virüsün yayılmasını önlemek ve COVID-19'lu kişilerin – ya da tek başına veya karantina altında yaşayanların – gerekli korumaya, bakıma ve sosyal hizmetlere erişimini sağlamak için önemli çalışmalar yapıyor.

Hong Kong'da insanlar, politika açıklarını kapatarak savunmasız gruplara maske ve el dezenfektanı üretip dağıtmak için örgütlendiler. Ancak Çin hükümeti, uzun süredir sivil toplum örgütleri üzerindeki baskısını sürdürüyor ve bazı gruplar salgın sırasında daha az finansmanla yüzleşerek zor zamanlar yaşıyor.

Hükümetler, sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını kısıtlamak veya engellemek için koronavirüs salgınından faydalanmamalı. Aksine, bu işi yapan sivil toplum örgütleriyle birlikte salgının etkileri hakkında rapor verenleri de korumalı ve desteklemeli.

10) Su ve sanitasyon haklarını teşvik etmek

Dünya çapında milyarlarca insanın güvenli içme suyuna erişimi yok. Ancak, DSÖ'nün belirttiği gibi, COVID-19 salgını sırasında insan sağlığının korunması için güvenli su, sanitasyon ve hijyenik koşulların sağlanması şart.

Suya erişimin koronavirüsle olan bağlantısını daha ayrıntılı bir şekilde derlediğimiz yazımıza buradan ulaşabilirsiniz.

Venezuela sağlık altyapısının zayıflığı, el yıkama gibi en temel önerileri güç şartlar altında çalışan sağlık hizmeti sağlayıcıları için bile zorlayıcı hale getiriyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün son birkaç ay boyunca görüştüğü Venezuelalı doktorlar ve hemşireler, sabun ve dezenfektanların kliniklerinde ve hastanelerinde neredeyse hiç bulunmadığını söylüyor. Enflasyon yükseldikçe ve gelirlerin değeri düştükçe Venezuela’nın kendi tedariğini sağlaması imkansız hale geliyor.

Hükümetler ödeme yapmamaktan kaynaklanan su kesintilerini acilen askıya almalı. Su hizmetlerinin herhangi bir bağlamda ödeme yapılmaması nedeniyle kesilmesi insan haklarıyla bağdaşmıyor ve özellikle COVID-19 salgını gibi halk sağlığı krizleri bağlamında bu kesintiler zararlı sonuçlar doğurabiliyor.

11) İnsani yardımın devam etmesini sağlamak

Birleşmiş Milletler'e göre, COVID-19'dan etkilenen birçok ülke çatışmalar, doğal afetler veya iklim değişikliği nedeniyle halihazırda krizle karşı karşıya. Krizden etkilenen bu ülkelerdeki birçok insanın hayatta kalması insani yardıma bağlı.

Hükümetler, COVID-19'un bir sonucu olarak BM ve diğer yardım kuruluşları tarafından yürütülen hayati insani yardım operasyonlarına verilen desteğin zarar görmemesini sağlamalı.

12) Düşük ücretli çalışanlar için ekonomik yardım sağlamak 

Uzaktan çalışma; perakende, restoran, kişisel hizmetler ve kayıt dışı sektörler gibi alanlarda milyonlarca çalışanlar için bir seçenek değil. Bu alanlarda istihdam durumu daha güvencesizken ücretler de daha düşük olma eğiliminde.

Küresel tedarik zincirleri, azalan imalat ve fabrika kapanmalarına neden olan COVID-19 nedeniyle halihazırda kesintiye uğramış durumda. Hükümetler, COVID-19’un ilk ve en ağır şekilde düşük ücretli çalışanları etkileyecek ekonomik etkilerini hafifletmek için politik önlemler almalı. Bir seçenek, 2008 krizi sırasında ABD hükümetinin yaptığı gibi eksik çalışma saatlerini telafi etmek için doğrudan nakit ödemeler gerçekleştirmek.

İtalya, Fransa ve İspanya’nın da içinde bulunduğu Avrupa ülkeleri; işçileri, düşük gelirli aileleri ve küçük işletmeleri desteklemek için özel finansal tedbirler almayı düşünüyor veya bunları çoktan uygulamaya geçirdi.

SHARE: READ MORE

19 March

Koronavirüs ve iklim krizi: Azalan emisyonlar iyiye işaret değil

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Daha bir ay kadar önce, CEO'lar sürdürülebilirlik planları ve yeşil yatırımlar hakkında konuşuyor, iklim aktivistleri Yeşil Anlaşmalar için küresel bir hareket olduğuna atıfla övünüyordu. Bugün ise, Avrupa Birliği iklim yasası tartışmalarını erteliyor, Fridays for Future protestoları online buluşmalara çeviriyor, yoğun karbon salımı yapan endüstriler kurtarma operasyonları arıyor.

Geçtiğimiz aylar içerisinde dünyada karbon salımında ciddi azalmalar görülse de bu azalmaların hangi yollarla olduğu da en az azalması kadar önem taşıyor. New York Üniversitesi Çevre Araştırmaları Bölümü'nde klinik Doçent Gernot Wagner MIT Technology Review'a “Çin'de emisyonlar, ekonomi durduğu, insanlar öldüğü ve düşük gelir sahibi insanlar ilaç ve gıda alamadığı için azaldı. Bu iklim değişikliğinden kaynaklanan emisyonları azaltma için ne amacımız ne aracımız değildi” diyor.

Benzer bir söylem ise geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres’ten gelmişti. Guterres açıklamasında koronavirüs salgınının küresel ısınmaya neden olan emisyonlarda geçici bir düşüşe neden olabileceği halde sorunun sona ermeyeceğini söylemişti. Bunun yanı sıra, emisyonlarda birkaç aydır gözlemlenen azalmanın abartılmaması gerektiğini ve iklim kriziyle virüs ile savaşılmayacağını belirtiyor.

Koronavirüsün iklim krizine kısa ve uzun dönemde yararları olduğu kadar zararlarının da olacağı bekleniyor. S360Mag için bunları derledik.

Öncelikle yararlarından bahsedelim:

Hava kalitesinde iyileşmeler: Çin'de kaydedilen hava kalitesindeki iyileşmelerin 5 yaşın altındaki 4.000 çocuğun ve 70'in üzerindeki 73.000 yetişkinin hayatını kurtarmış olabileceği öngörülüyor. Diğer bir deyişle, hava kalitesindeki iyileşme koronavirüsün öldürdüğünden daha fazla insan yaşamını kurtaracak gibi görünüyor. Avrupa Birliği'nin hava kalitesi için belirlediği sınırlara uyma konusunda kronik olarak başarısız olan Avrupa'nın en kirli şehirlerinde trafiğin azaldığı gözlemleniyor.

Endüstrilerin kapatılması: Çin'de karbon dioksit emisyonlarının yaklaşık yüzde 25 oranında düştüğü görünüyor ve azalan petrol talebinin küresel çapta emisyonları azaltacağı bekleniyor. Havayolları uçuşlarını azaltmaya gidiyor. Bu da büyük ölçüde emisyon azalmasına sebep olabilir.

Yapısal değişimlere açık olma: Şu anda odaklanılan konu sağlık ve tedarik zincirleri. Ancak, mekânsal olarak işe gitme zorunluluğu gibi varsayımlara meydan okumak ve uzaktan çalışma pratiklerinin gelişmesi ile örneklendirilebilecek temel davranış değişimleri, bu sağlık krizi sona erdiğinde iklim eylemi savunucuları tarafından tekrar gündeme getirilebilir.

Kamu finans kurumlarından yeşil teşvik: Yeşil yatırım, IMF ve Avrupa Merkez Bankası başkanı tarafından el üstünde tutuluyor. Avrupa Yatırım Bankası ise zaten kömür yatırımlarını geri çekiyordu.

Düşük petrol fiyatlarının petrol sektöründeki rekabeti zorlaştırması ve devlet yardımlarının azaltılması: OPEC + petrol kartelinin çöküşü sebebiyle petrol fiyatlarının son dört yılın en düşük seviyesinde olduğu görülüyor. Politik endişeler sebebiyle otomobil ve ısınma yakıtı için pahalı ve piyasaya zarar veren devlet yardımlarını kesme konusunda isteksiz olan hükümetler artık bunu yapabilir hale geliyor.

Ancak durum yukarıda sıralanan olumlu maddelerden ibaret değil.

Vermont Üniversitesi Gund Enstitüsü'nün iklim değişikliğine bağlı bulaşıcı hastalık vektörlerini inceleyen ekonomist Jon Erickson, emisyonların önemli ölçüde azaldığını gördüğümüz dönemlerin ülkelerin durgunluğa girdiği dönemler olduğunu belirtiyor. Bu söylemden çıkarılan en büyük sonuçlardan biri ise sera gazı emisyonları ve ekonomik büyümenin birbirine ne kadar bağlı olduğu. Koronavirüs, 7.000’in üzerinde küresel ölüm oranıyla bile hala fosil yakıtlardan çok daha az ölümcül olduğu görülüyor. Greenpeace tarafından yapılan yeni bir araştırmaya göre ise, iklim etkileri bir kenara bırakıldığında bile fosil yakıtların her yıl 4,5 milyon ilgili ölümden sorumlu olduğu belirtiliyor. Ayrıca bilim insanları, daha sıcak, daha ıslak koşulların bu tür salgınların olasılığını arttırdığı konusunda uyarıyorlar.

Peki, koronavirüsün kısa ve uzun vadede iklim değişikliğine verebileceği zararlar neler?

Siyasi ve finansal sermayede farklı yollar izlenmesi: İlerleyen günlerde hükümetlerin halk sağlığına öncelik vereceği ve bankaların borç verme kriterlerini değiştirmesi bekleniyor. Bu durumda ise siyasal ve finansal alanlarda belirlenen iklim hedefleri tekrar gözden geçirilmek durumunda kalabilir.

Tonlarca atık: Salgın sebebiyle Starbucks başta olmak üzere birçok kahve zinciri müşterilerinin yeniden kullanılabilir bardaklarını kabul etmeyi bıraktı. Çin, tek kullanımlık tıbbi atıklar altında boğuluyor. Wuhan şehrinde atıklar günde 200 tonun üzerine ulaştı.

Evde enerji kullanımı: Petrol fiyatları düştü, insanlar evlerden çalışmaya başladı ve toplu taşıma virüsün en çok yayıldığı yerlerden biri haline geldi. Bu durum tüketici bazlı enerji kullanımının artmasına yol açıyor.

Sonuç olarak, koronavirüse ve iklim değişikliğine karşı koymak için uyumlu bir uluslararası çabaya ihtiyaç duyulmasına rağmen, iki sorunun çok farklı olduğu ortaya çıkıyor. “Biri, kendisinin ve etkilerinin geçici olmasını beklediğimiz bir hastalık diğeri ise yıllardır var olan ve yıllarca bizimle kalacak, sürekli bir aksiyon alınması gerektiren iklim değişikliği." diye özetliyor Guterres.

SHARE: READ MORE

19 March

Şok gelişme: Cinsiyet eşitliğine ulaşmış bir ülke bulundu!

Bu haberi 9 dakikada okuyabilirsiniz.

Equiterra1’da her birey, cinsiyet fark etmeksizin, eşit hak ve fırsatlara sahip. Kadınlar ve kız çocuklar gece yürürken güvende hissediyor. Eşit işlere eşit maaşlar alıyor.

Sadece bu da değil; kadınlar ve erkekler ev işlerini bölüşüyorlar ve yüksek kalitede bakım hizmetlerine erişilebilir fiyatlarla ulaşabiliyorlar. Muhteşem değil mi!

Karar alma mekanizmalarında kadınlar için “minimum yüzde 30“ kotasından kimse bahsetmiyor, kadınlar ve erkekler siyasi makamlarda, şirketlerin yönetim kurullarında ve fabrikalarda eşit olarak temsil ediliyor. Kadınlar; hayatlarını, vücutlarını, politikalarını ve çevrelerini etkileyen kararlarda eşit söz hakkına sahipler. Kız çocukları da erkek çocukları kadar değer görüyor, cinsiyet kimlikleri ve cinsel yönelimleri fark etmeden insanlar kendilerini güvende ve eşit hissediyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlandığı bir ortam böyle görünüyor. Bu toplumun hareketli başkentinde bir tur atmaya hazır mısınız?

1. Basmakalıpların Olmadığı Bulvar

Bu bulvarda yürüyen küçük bir kıza ne olmak istediğini sorunca her şey olabileceğini söylüyor; bir bilim insanı, mühendis, anayasa mahkemesi hâkimi, olimpiyat şampiyonu, sanatçı ya da astronot – konu hayaller olunca sınırlar yok.

Stereotip kavramı bu ülkede anlamını kaybetmiş.

İnsanlar, futbol oyuncusu olmak isteyen genç bir kızı, kabiliyetlerini sorgulamadan destekliyor. Öğretmenler, kızların STEM alanlarına ilgisi olmayacağını varsaymaksızın bu alanları seçmek isteyen tüm öğrencilerini teşvik ediyor.

Equiterra’da çeşitlilikten korkulmuyor, çeşitlilik kutlanıyor ve herkesi tercihleriyle kabul etme kültürü kalplere ve zihinlere yön veriyor.

Gerçeklerle yüzleşme:
6 yaşına geldiklerinde kız çocukları erkek çocukların daha zeki olduklarını ve gerçekten akıl gerektiren aktivitelere daha uygun olduğunu düşünüyor.
Bu toplumsal cinsiyet eşitsizliği kaynaklı durumun bir sonucu olarak dünyadaki araştırmacıların sadece yüzde 30'u kadınlardan oluşuyor.


2. Şiddetsiz Geçiti

Şiddetsiz Geçiti’nde iki kadın yürüyor ve o gün işte geçirdikleri günü konuşuyor.

“Çok saygılılardı, bugün toplantıda dinlendiğimi ve anlaşıldığımı hissettim” diyor kadınlardan biri. “Ben de” diyor öteki kadın.

Equiterra'da, kadınları bir araya getiren cinsel taciz ve istismarla ilgili deneyimler değil, güçlendikleri ve eşitlik deneyimleri haline gelmiş.

Kadınlar sokakta yürürken ya da iş hayatlarında cinsel taciz ile karşı karşıya kalmıyorlar. Kıyafetleri yüzünden yargılanmaya ya da saldırıya uğramalarına karşı, ellerine anahtar sıkıştırıp yürümeleri onlara öğretilmiyor. Kadın cinayetleri diye bir kavram yok, burada kadınlar değer ve saygı görüyor.

Aile içi şiddet çok nadir görünüyor çünkü bu gibi durumlara karşı güçlü yasalar ve mağdur durumda olanları koruyan hizmetler var. Toplumsal cinsiyet eşitliği kabul görmüş bir toplum kuralı haline geldiği için partnerler arasındaki güç dinamikleri zehirli ya da baskın değil.

Gerçeklerle yüzleşme:
Dünya çapında, kadınların %17,8'i son 12 ay içinde partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddet yaşamıştır, mevcut verileri olan çoğu ülkede şiddet gören kadınların %40'ından azı yardım istemekte.
2017 yılında, kasıtlı cinayet mağduru kadınların yarısından fazlası (%58), her gün 137 kadın, partnerleri veya bir aile üyesi tarafından öldürüldü.


3. Eşit Ücret Sokağı

Eşit Ücret Sokağı’nda – ve aslında Equiterra’daki her yerde – kadın ve erkek çalışanlara eşit işe eşit ücret politikası bir tartışma konusu dahi değil. Her sektörde kariyer hedefleri belirleyebildikleri için kadınları geri tutan sistemik bariyerler yok, “kadın işi” ya da “erkek işi” kavramları yok.

İş ve ev sorumlulukları eşit olarak bölüşüldüğü için aile ve hayat tercihleri kadınların iş hayatında ilerlemesini engelleyebilecek konular olarak algılanmıyor.

Tüm sektörlerde ebeveyn izni var. Yani, babalar da anneler gibi ebeveyn izni alıyor ve keyifle çocuklarına bakıyor. İşverenler, bakım sorumlulukları olanlar için esnek düzenlemelere izin veriyor.

Ayrıca, Equiterra'da asgari ücret iyi bir gelir sağlayacak şekilde ayarlanmış ve herhangi bir bakıma ihtiyaç duyanlar için kaliteli ve uygun fiyatlı bakım her zaman mevcut. Sonuç olarak, erkekler ve kadınlar gelişmekte olan ekonomiye eşit katkıda bulunabiliyor, çocuklar ise mutlu ve sağlıklı.

Gerçeklerle yüzleşme:
Dünya çapında, kadınlara erkeklerden %16 ila %22 daha az ödeme yapılmaya devam edilmekte.
Kadınlar ortalama olarak erkeklerin üç katı ücretsiz bakım ve ev işi yapıyor. Bu durum ise kadınların güvencesizliğine uzun vadeli sonuçlar yaratıyor.


4. Toksik Erkeklik Geri Dönüşüm Tesisi

Tıpkı her uygarlıkta olduğu gibi, Equiterra vatandaşları da ataerkil normlar, cinsiyet rolleri, erkek ya da kadın olmanın, transseksüel ya da cinsiyete uymayan (gender non-conforming)2 olmanın anlamı konusunda tarihten etkileniyor.

Ancak Equiterra halkı, kadınları ve erkekleri jenerasyonlar boyunca sınırlayan bu tarihsel toplumsal cinsiyet kökenli basma kalıplara uymak yerine toksik erkekliği sorgulamayı seçiyor.

Toksik Erkeklik Geri Dönüşüm Tesisi’nde yenilikçi diyaloglar ve öğrenme yoluyla, toksik davranışlar cinsiyet eşitliğini sürdüren tutumlara dönüştürülüyor.

Örneğin, erkekler ve erkek çocuklar üzerindeki “duygularını göstermeme” ya da “doğuştan agresif bir yapıları olmalı” gibi beklentiler daha sağlıklı davranışlara, her bir bireyin kendi benliği, duyguları, hayalleri ve yetenekleri ile yaşama hakkına saygılı tutumlara dönüşüyor. Sadece “kadın” ve “erkek” olarak ikili cinsiyet tanımlarından ziyade, cinsiyet kimliği ve yönelimi geniş bir spektrum olarak görülüyor.

Baskıcı cinsiyet rollerinden ve toksik erkeklikten kurtulmuş olan Equiterra halkı, tüm toplumlardan daha mutlu ve zihinsel olarak daha sağlıklı.

Gerçeklerle yüzleşme:
2007-2017 yılları baz alınarak yapılan ve 42 ülkeyi kapsayan ankete göre kadınların %8’i ve erkeklerin %13,2’si partnerlerin tartışmasını kadına şiddettin haklı bir gerekçesi olduğunu savunuyor.
Her 40 saniyede 1 kişi inithar ediyor; yani yılda 800.000 kişi hayatını kaybediyor. Erkekler arasında intihar oranları, kadınlara göre dört kat daha fazla. Toksik erkeklik hem kadınlara hem de erkeklere zarar veriyor.


5. Kapsayıcılık Meydanı

İki adam çocuklarının oyun parkında oynamasını izliyor. Çocukları tekerlekli sandalyede bir çocuk ve küçük bir kızla arkadaş olmuş. Rol yapıyorlar: hepsi birer şövalye ve kalelerini hayali düşmanlara karşı koruyor. Kapsayıcılık meydanı ailelerin ve arkadaşların rahatlamak ve dışarıda vakit geçirmek için buluştuğu bir yer. Herkes burada keyifli vakit geçirebilir: burası engelli bireyler için erişilebilir bir alan ve insanlar ırk, din, sosyoekonomik durum ve cinsel yönelimlerine göre yargılanmıyor. Burada herkes saygı ve hoşgörüyle karşılanıyor, topluma dahil ediliyor ve güvende hissediyor.

Gerçeklerle yüzleşme:
68 ülkede, aynı cinsiyetten partnerlerin varlığının suç teşkil ettiği yasalar var ve bu ülkelerin 11'inde bu suç ölümle cezalandırılabiliyor.
Engelli çocukların ve gençlerin %5'inden azının eğitime erişimi vardır; engelli kız çocukları ve genç kadınlar ise sosyal hayata katılma konusunda erkeklere göre daha fazla engellerle karşılaşmakta.


6. İklim Eylemi Sokağı

Equiterra’da iklim değişikliğini inkar eden kimse yok. Herkes dünyayı korumak, sıcaklıktaki artışı durdurmak ve kaynakların yok olmasını engellemek için kendisine düşen payı yapıyor. Bu sokak boyunca geri dönüşüm ve gübreleme kutuları görülüyor. Bireysel araçlara sahip olma ve kullanma ihtiyacını azaltan sürdürülebilir ve güvenli ulaşım sağlanıyor. Sürdürülebilir, geri dönüştürülmüş moda ve atıkların sınırlandırılması burada rağbet görüyor.

Ayrıca kadınları, erkeklerle eşit şartlarda liderlik ederken görebilirsiniz. İş dünyasında ve hükümette kadın liderler, çevreyi koruyan politikaların oluşturulmasında kilit aktörler. Kadınların deneyim, yetenek ve bakış açılarının dahil edilmesi ile Equiterra karbon ayak izini ve gıda atıklarını sürdürülebilir bir şekilde azaltmanın yeni yollarını buldu.

Gerçeklerle yüzleşme:
Çevresel bozulma, düşük gelirli ülkeleri ve iklim krizine sebep veren ülkeler arasında en aşağılarda bulunan kesimlerdeki kadınları orantısız bir şekilde etkilemekte. Kadınların büyük ölçüde geçim kaynağı olan çevresel kaynakların yok edilmesi, gıda güvensizliğinin ve hastalık oranının artmasına sebep oluyor. Bu durumda kadınların üzerindeki ücretsiz bakım ve ev işi yükünü arttırıyor.
Dünya çapında iş sahibi olan kadınların %7’si tarım, ormancılık ve balıkçılık ile geçimini sağlıyor ancak arsa sahibi olan kadın yüzdesi sadece %13,8.


7. Eşit Temsil Caddesi

Eşit Temsil Caddesi boyunca birçok önemli kurum bulunuyor: hükümet merkezleri, önde gelen şirketler, büyük gazetelerin ve televizyon kanallarının ofisleri. Hepsinde toplumsal cinsiyet dengesine sahip liderlik pozisyonları var.

Parlamentoda kadınlar ve erkekler eşit temsil ediliyor, çeşitlilik sağlayan yönetim kurullarında kadınlar ve erkekler ortak hedefler için çalışıyor. Medyada ise toksik kalıp yargılar ve cinsiyetçilik yok.

Gerçeklerle yüzleşme:
Erkekler hala dünyanın dört bir yanındaki parlamentoların tek veya alt meclisindeki koltukların dörtte üçünden fazlasına sahip.
Haziran 2019 itibariyle, Fortune 500 şirketlerinin sadece 33'ü kadın CEO'lar tarafından yönetiliyordu.


8. Eğitim Bulvarı

Equiterra’da eğitim en büyük öncelik. Okullarda, kız ve erkek çocuklarının topluluklarını ve kültürlerini şekillendiren kadın ve erkeklerin hikayelerini içeren tarih kitapları okuduğunu görürsünüz.

Çocuklar güvenlikleri açısından endişe etmeden okula gidiyor, ev işleri kız ve erkek çocuklar arasında da eşit olarak paylaşılıyor. Öğrenmek ve büyümek için ihtiyaç duydukları tüm kitap ve teknolojilere erişimleri var.

Kız çocuklara, onlara göre olmadığı varsayımı olmadan bilim ve matematik öğretiliyor. Erkek çocuklar insani bilimler ve sanat öğrenirken toplumsal cinsiyet eşitliğinin önemini de öğreniyor. Kız çocuklarının okuldan alınıp evlendirilmeleri, çocuk evlilikleri diye bir şey burada yok.

Gerçeklerle yüzleşme:
Eskiye nazaran çok daha fazla kız çocuğu okula gidebiliyor, ancak tahminlere göre 15 milyon kız çocuğu ve 10 milyon erkek çocuk hala okula gidemiyor.
Her beş kız çocuktan biri 18 yaşından önce evleniyor.


9. Özgürlük Bulvarı

Özgürlük, Equiterra'da yaşamın yol gösterici ilkelerinden biri. İfade ve hareket özgürlüğü, kimliğinizi seçme özgürlüğü, kaç çocuğunuz olacağını seçme ve kendi bedeniniz üzerinde kontrol sahibi olma özgürlüğü…

Özgürlük Bulvarı’nda bu seçeneklerden bazılarına rehberlik edecek kaynaklar bulunuyor. Burada güvenli, gönüllü aile planlaması bilgilerine erişim sağlanabiliyor. Cinsellik, üreme sağlığı ve hakları hakkında kapsamlı eğitim herkese sağlanıyor ve bu okul müfredatının bir parçası.

Equiterra'da, herkes bilgi ve hizmetlere erişim yetkisine sahip olduğundan, çiftler ve bireyler ne kadar ve ne zaman çocuk sahibi olmak isteyip istemediklerini planlayabilir, kadınlar eğitimlerini tamamlayabilir, kariyer hedeflerini takip edebilir ve iyi bir sağlık sisteminden yararlanabilirler. Hayatlarını etkileyen sağlık politikalarını ve bütçelerini şekillendirmede her bir birey kendi lideri haline geliyor.

Genç ya da yaşlı her kadın, sosyal olarak damgalanma korkusu olmadan ya da ayrımcılığa uğramadan HIV testi ve tedavisi alabiliyor. Equiterra'da halk sağlığı sistemleri tamamen finanse ediliyor, kullanıcı ücretleri kavramı geçmişte bırakılıyor.

Gerçeklerle yüzleşme:
2019 yılında dünya çapında 190 milyon üreme çağındaki kadının doğum kontrol yöntemlerine erişimi yoktu.
Ölçülmesi zor olsa da, kürtajla ilgili güvenli olmayan ölümlerin tüm anne ölümlerinin %8 ila 11'ini oluşturduğu tahmin edilmekte.


Şimdi Equiterra'nın nasıl bir yer olduğunu gördüğünüze göre, ailenizde, toplumunuzda ve ülkenizde buradaki prensipleri bir gerçeklik haline getirmek için #GenerationEquality'ye katılın.

1 Equiterra, UN Women tarafından hayal edilen bir coğrafya! Sadece hayallerde de olsa, ilham alacak çok fazla yönü var. Maalesef günümüze değil, hiçbir ülkede toplumsal cinsiyet eşitliliği sağlanamadı.

2 Toplum tarafından kabul görülmüş cinsiyet ifadelerini ve rollerini kabul etmeyen insanları ifade eder.

SHARE: READ MORE

19 March

Doğal yaşam alanlarının daralması küresel salgınların hızını mı arttırıyor?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Yabani hayvanların yaşam alanına giderek daha yakın yaşamaya başlamamız türden türe virüs geçişlerini günden güne hızlandırıyor, bu nedenle doğal yaşamı koruma artık toplum sağlığı sorunu olarak ele alınan konulardan biri haline gelebilir.

Büyük salgınlar ve pandemiler çok eski yıllardan beri tarih sayfalarında yerini alsa da bugünle kıyaslandığında nadir görünen olaylardı. SARS, domuz gribi, MERS, Ebola, Zika, Dang humması gibi salgın hastalıklardan sonra şimdi de COVID-19 tüm dünyada endişe yaratmaya devam ediyor. Bilim insanları yeni koronavirüs salgını için aşı ve ilaç bulmak için uğraşıyor fakat bu, sıklığı artan salgın hastalıkların kaynaklandığı problemleri çözmek için yeterli olmayabilir. İnsanlar ve doğal yaşam arasındaki ilişki ölümcül virüslerin yayılımıyla doğrudan ilişkili, eğer bu ilişki önümüzdeki yıllarda değişmezse COVID-19 salgınından daha ölümcül ve büyük çaplı salgınlarla yüzleşmemiz olası.

Harvard T.H. Chan School of Public Health’in İklim Sağlık ve Küresel Çevre Merkezi direktörü olan Aaron Bernstein son yıllarda tanık olduğu doğal yaşam tahribi ve salgın virüsler arasındaki ilişkiyi şu şekilde dile getiriyor: ‘’Bugün ile 100 yıl arasındaki fark, yaşayan dünyayı insanlık tarihinde eşi görülmemiş bir oranda tahrip ediyor olmamız. İklim değişikliği yüzleştiğimiz en önemli konulardan biri, biyosfer ile olan ilişkimiz tamamen değişmiş durumda. Bu da virüslere ve bakterilere daha önce bulunmadıkları yeni türlere girme fırsatı yaratıyor.’’

Mevcut COVID-19 salgınının kurt yavruları, miskler, bambu sıçanları ve timsahlar da dahil olmak üzere vahşi hayvanları yiyecek olarak satan bir Çin pazarında başladığı varsayılıyor, yani bu türler yeni koronavirüs için taşıyıcı olmuş olabilir. Soyu tükenmekte olan hayvanları satmak her ne kadar yasadışı olsa da bu durum bize yasaların yeterince uygulanmadığını gösteriyor. Conservation International (CI)’da araştırmacılardan biri olan Lee Hannah yaban hayata dair herhangi bir parçayı küresel ticarete dahil etmeyi delilik olarak tanımlıyor çünkü bu durum izole olması gereken şeylerin yüksek popülasyonlu bölgelerde dolaşması demek.

Dünyamız küreselleşmeden önce elbette salgın hastalıklar da belli bölgelerle sınırlıydı. CI araştırmacısı Hannah’ya göre hastalıklar ormanda yaşayan bir topluluğa bulaşıp onların köyünü yok edebilirdi fakat tüm dünyayı yok etmesi imkansızdı. Yaban hayatı küresel ticarete dahil ettiğimiz noktada doğanın sağlığı zarar görmeye başladı ve izole olarak bir kenarda kendi kendine yok olması gereken hastalıklar da tüm dünyada yayılmaya başladı. Şu anda geldiğimiz noktada kentleşme ve küreselleşme kavramları hayvandan insana geçen virüslerin de hızla yayılma fırsatı bulması anlamına geliyor. Yeni koronavirüs’ün ortaya çıktığı Wuhan şehri 2000-2018 yılları arasında şehir kapasitesini 3 katına çıkarmış, yeni demir ve havayolları ile Çin ve dünyanın diğer kesimlerine bağlanmıştı.

Çin, yasadışı yaban türlerinin ticaretini önlemek ve yaban hayvan pazarlarını kapatmak amacıyla yeni aksiyonlar alıyor fakat bu kararların ne kadar kalıcı olacağı bir merak konusu. Çünkü biliyoruz ki SARS virüsü salgınının da yaban hayvan pazarlarında ortaya çıkmış olabileceği öne sürülmüş ve pazarlar sadece geçici olarak kapatılmıştı. Öte yandan, yaban hayvan tüketimi ancak problemin bir kısmını oluşturuyor. İnsanlar daha önce dokunulmamış alanlara temas etmeye devam ettikçe hayvanlarda dolaşan virüslerin temas yoluyla insanlara geçmesi daha olası hale geliyor. Bilim insanlarına göre COVID-19 gibi koronavirüs türleri yaklaşık 1 milyondan fazla, sadece yarasalarda 500’den fazla çeşitte koronavirüs tespit edilmiş durumda.

CI araştırmacısı Lee Hannah’ya göre durum oldukça kritik ve doğal yaşam ekosistemi sağlıklı tutacak şekilde korunmalı, bunu yaparken insanın doğal yaşamla olan ilişkilenme şekli yeniden gözden geçirilmeli. Doğal yaşamı korumak lüks gibi gözükse de aslında toplum sağlığını korumak için ele almamız gereken esas konulardan biri olarak önemini koruyor. Bernstein’a göre ise bizler bu tip salgın durumlarında aşı geliştirerek kendimizi koruyabileceğimize inanıyoruz fakat problemin arkasındaki asıl nedenleri görmekten kaçınıyoruz: ‘’Umuyorum ki bu salgın felaketinden dersler çıkarırız ve meselenin sadece aşı üreterek kendimizi iyileştirmek değil, problemlerin arkasındaki sebepleri görmek ve bunları önlemek için tedbirler almak olduğunu görürüz.’’

Öte yandan Bernstein, hızlı biyoçeşitlilik kaybı oranlarının aslında doğayı ne kadar tahrip ettiğimizin bir göstergesi olduğunun altını çiziyor. ‘’Borsa büyük darbeler aldığında insanlar ne kadar üzülüyor ve endişeleniyorlarsa biyoçeşitlilik ve doğal yaşamla ilgili konularda da bir o kadar endişelenmeliler. Çünkü borsayı bir refah göstergesi olarak görüyoruz ancak içinde yaşadığımız dünyayla ilgili gelişmeler çok daha fazla önem arz ediyor.’’

SHARE: READ MORE

19 March

Amazon (bile) bir gün yok olabilir mi?

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Yeni yayınlanan bir araştırmaya göre, büyük ölçekteki biyomlar –aynı iklim koşulları ve bitki örtüsünden oluşan yaşam alanları– kritik bir eşiğe ulaştıktan sonra Jenga taşları gibi yıkılarak yok olabilir. Beklenenin aksine büyük canlı topluluklarının küçük olanlara kıyasla daha hızlı yok olabileceğini gösteren araştırma, Amazon yağmur ormanları büyüklüğündeki ekosistemlerin bile birkaç on yıl içerisinde çökebileceğini ortaya koyuyor.

İnsanın gezegen üzerindeki etkisi arttıkça, iklim değişikliği ve biyoçeşitlilik kaybıyla birlikte “rejim kaymaları”nın sıklığının artması bekleniyor. Rejim kayması, bir sistemin yapısında ve işlevinde meydana gelen büyük, ani ve kalıcı değişiklikleri için kullanılan bir tanım ve bu sistemleri aniden etkileyerek ekosistemlerin bozulmasına ve toplumların yoksullaşmasına neden olacağı öngörülüyor.

Bir sistemin yok olma hızının büyüme hızından yüksek olmaya olan yatkınlığı halihazırda biliniyordu. Fakat ortaya konulan bu yeni çalışma, sistemlerin yok olma eğilimini açıklıyor ve ölçüyor.

Araştırmacılar, ekosistemin büyüklüğü ve yok oluş hızı arasındaki ilişkiyi anlamak için önceden meydana gelmiş 42 “rejim kayması” olayını incelediler. İlk aşamada, daha büyük ve karmaşık biyomların küçük ve biyolojik olarak daha basit olan sistemlere kıyasla daha dirençli olduğu ortaya konuldu. Ancak kritik bir eşiğe ulaştıktan sonra, büyük biyomlar nispeten daha hızlı çöküyor çünkü sistemdeki bozukluklar modüler yapıları boyunca tekrar etmeyi sürdürüyor.

Yapılan istatistiksel analizlere göre, kritik eşiğe ulaşıldığında Amazon büyüklüğünde bir ekosistemin (yaklaşık 5.5m km2) yaklaşık 50 yıl içerisinde yok olabileceği ortaya konuyor. Karayip mercan resiflerinin büyüklüğünde (yaklaşık 20.000 km2) olan bir sistem ise tetiklendikten sonra 15 yıl içinde çökebiliyor.

Bu ay içerisinde yayınlanan başka bir araştırma; ağaç kesimi, tarımsal faaliyetler ve küresel ısınma nedeniyle Dünya’daki bozulmamış tropik ormanların emdiği karbon miktarının 1990’daki seviyelerin üçte birine kadar düştüğünü ortaya koydu. Buna göre, önümüzdeki on yıl kadar kısa bir zaman içerisinde Amazon ormanları atmosferdeki karbonun en büyük emicilerinden biri olmak yerine atmosfere karbon salan bir sisteme dönüşebilir.

Araştırmacılar, bu sonuçların karar vericileri iklim ve biyoçeşitlilik kriziyle başa çıkmak için fark ettiklerinden daha az zamanları olduğu konusunda uyarması gerektiğini belirtiyorlar ve bizi de bu değişimlerin çok da uzak olmayabileceği konusunda uyarıyorlar: “Herhangi bir doğal sistemde rejim kaymalarının meydana gelmesi için birden çok nesli kapsayan yüzyıllar ve binyıllar yerine ‘insan’ zaman çizelgeleri olan yıllar ve on yıllara kendimizi hazırlamalıyız.”

Avustralya’da uzun süren kuraklık ve sıcaklıklar sonrası son zamanlarda yaşanan orman yangınlarının da bu duruma bir örnek olabileceğini belirten araştırma, bu durumun daha kurak bir ekosisteme geçişi gösterebileceğini söylüyor.

‘Kara yaz’da Avustralya ormanlarında ne olmuştu?

2019 Haziran ayında başlayan ve ancak 6 ay sonra kontrol altına alınabilen yangınlarda birçok ülkenin yüzölçümünden büyük olan yaklaşık 19 milyon hektarlık alan yok olmuş, 2 binden fazla bina zarar görmüş ve en az 34 insan hayatını kaybetmişti. Bir milyardan fazla hayvanın ölmüş olduğu tahmin edilirken bu durumun tehlikede olan bazı türlerin yok olmasına yol açabileceği söylenmişti.

Bunun dışında; Avustralya’da hava kalitesi tehlikeli seviyelere düştü, yangınlarla başa çıkma maliyetinin 4,4 milyar doları aşması beklenirken turizm sektörü gelirleri 1 milyar dolardan fazla azaldı, duman Şili ve Arjantin’e 11.000 km boyunca taşındı ve atmosfere 306 milyon ton karbondioksit salımı gerçekleşti.

Peki orman yangınları iklim değişikliğini nasıl etkiliyor?

Orman yangınları ve iklim değişikliği çift yönlü olarak karmaşık bir şekilde birbirini etkiliyor.

Bir yandan orman yangınları biyoçeşitliliği azaltırken iklim değişikliğini meydana getiren sera gazlarının atmosfere salımına neden oluyor. Diğer yandan, iklim değiştikçe sıklaşan aşırı sıcaklar ve kuraklıklar orman yangınlarının daha sık, daha büyük ve daha yaygın görülmesine neden oluyor.

Tahminler farklılık gösterse de bazı uzmanlar orman yangınlarının küresel sera gazı salımlarının %20’sini oluşturduğunu söylüyor ve 2019 Avustralya yangınlarının atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunu %1-2 oranında arttırdığı belirtiliyor.

SHARE: READ MORE

12 March

IOSCO-GEMC “Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü” isimli raporu yayınladı

2017’nin sonlarına doğru IOSCO’nun Büyüyen ve Gelişmekte Olan Piyasalar Komitesi (Growth and Emerging Markets Committee, GEMC) Gelişmekte Olan Piyasalarda Sürdürülebilir Finans ve Menkul Kıymet Düzenleyicilerin Rolü başlıklı bir proje başlattı.

Proje kapsamında hazırlanan ve 2019 Haziran ayında yayınlanan raporda gelişmekte olan piyasalarda sürdürülebilir varlıklar ve bu alanda piyasa gelişimi için ölçütlere odaklanarak sermaye piyasalarında sürdürülebilir finansın gelişimini etkileyen hususlar ve zorluklar ele alınmaktadır.

Raporda sunulan ve yargı yetkisini elinde bulunduranların göz önüne alması önerilen tavsiyeler aşağıdaki gibi özetlenmiştir:

• Menkul kıymet arz edenler ve düzenlemeye tabi kuruluşların ÇSY’ye özgü hususları risk değerlendirme ve yönetim bütünlüğüyle birleştirmeleri

• Kurumsal yatırımcıların ÇSY’ye özgü hususları yatırım analizleri, stratejileri ve yönetimleri ile birleştirmeleri

• ÇSY’ye özgü açıklamalar, raporlama ve veri kalitesi

• Sürdürülebilirlik araçlarının tanım ve taksonomisi

• Sürdürülebilirlik araçlarına ilişkin özgün gereksinimler

• ÇSY hususlarında kapasite ve uzmanlık oluşturma

SHARE: READ MORE

12 March

Emtia Vadeli İşlem Komisyonu iklim ilişkili piyasa riskinin finansal sisteme olan etkilerini görüştü

12 Haziran 2019 günü gerçekleşen Emtia Vadeli İşlem Komisyonu (US Commodity Futures Trading Comission, CFTC) üyesi Rostin Behnam toplantıda açılış konuşması yaptı. Konuşmasından öne çıkan vurguları aşağıda derledik:

- Dünyanın birçok piyasası ve piyasa düzenleyicisi iklim değişikliğinin mevcut ve potansiyel tehditlerini değerlendirme ve etkisini azaltma konusunda somut adımlar atıyor. CFTC de dahil olmak üzere kamusal ve özel tüm sektörlerden iklim değişikliğini önceleyen aksiyonlar talep edilmeli.

- Global finansal sistem birbirine bağlı. Bunu göz önüne alarak iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler de dahil olmak üzere tüm risk analizleri bütünlüklü bir inceleme içermeli.

- Kaliforniya’da gerçekleşen yangınların ve benzeri trajedilerin içerisinde insan unsuru olduğu gerçeği kalp kırıcı. Aynı zamanda bu trajedilerin ekonomik bir boyutu da var. Sigorta sağlayıcılarının, varlık yöneticilerinin, emeklilik fonlarının, ticari ve perakende bankaların - türev piyasaların tüm aktörlerinin – risklere maruz kalması tam anlaşılamamaktadır. Ancak, nihai risk genellikle çiftçiler, yatırımcılar, müşteriler, tüketiciler ve ev sahipleri üzerindedir. İklim değişikliğinin yol açtığı kalıcı riskleri ele almak içinse hep birlikte hareket etmenin tam zamanı.

SHARE: READ MORE

12 March

1000 Avrupa şirketini kapsayan araştırma sürdürülebilirlik raporlamasının düşük kaliteyi ortaya koydu

Avrupa Birliği yasalarının gelişimi desteklemek amacıyla veri ve kanıt dayanaklı öneriler sunan The Alliance for Corporate Transparency adlı girişim, AB Mali Olmayan Raporlama Yönergesi’nin şartlarını takiben şirketlerin çevresel ve toplumsal riskler ve etkileriyle ilgili beyanlarını analiz etti.

Rapora göre şirket beyanlarındaki kalite ve kıyaslanabilirliğin düşük olması yatırımcıların tercihlerini etkileyecek güvenilir bilgiye ulaşmasına engel olarak sürdürülebilir finans eforlarını da aksatmakta. Bu da özellikle iklim değişikliği gibi sürdürülebilirlik sorunlarına dayalı büyük finansal risklerin hesaplanamamasına ve bazı sosyal ve çevresel problemlerin ele alınamamasına sebep oluyor.

Bu araştırma, kurumsal raporlama pratiklerinde düzeltilmesi gereken temel eksikliklere ışık tutuyor. Ana sorun grupları ile araştırmanın bulguları ise aşağıda özetlenmektedir:

Ortak Problemler
• Beyanlar, şirketin genel pozisyonunu ve ilerideki gelişmelerini anlayabilmeye yer vermeyecek kadar genel kalıyor. Raporlar genel politika ve taahhütlere (yüzde 80- 90 civarında) odaklanırken bu politikaların doğurduğu sonuçlara, somut hedeflere, risk ve etkiye dayalı bilgiye sadece yüzde 20 oranında yer veriliyor.
• Yüksek raporlama oranına sahip finansal göstergelerin aksine şirketlerin sadece yüzde 22’si temel performans göstergelerini raporlarında beyan etmekte.

İklim
• Şirketlerin yüzde 13,9’u hedeflerinin Paris Anlaşması hedefleriyle paralel olduğunu beyan ediyor. Bu oran enerji sektöründe daha da yüksek (yüzde 23,5). Ancak hala en etkili şirketlerin dörtte üçünden fazlası bu kapsamdaki hedef ve planlarını raporlamıyor.
• Şirketlerin yüzde 53,8’i iklimle ilgili risklerden haberdar olduklarını raporlarken bu şirketlerin de sadece yüzde 23,4’ü bu risklerle ilgili okuyucuyu bilgilendirecek detayları paylaşıyor.
• Finans şirketlerinin sadece yüzde 13,4’ü portföylerinin en çok atık üreten endüstrilerle olan bağlantısını beyan etmekte.

İnsan Hakları
• Şirketlerin yüzde 82,8’i insan hakları politikaları olduğunu açıklarken yalnızca yüzde 22,2’si insan hakları uygulamaları durum tespit süreçleriyle ilgili bilgilere raporlarında yer veriyor.
• İnsan hakları ihlali risklerinden haberdar olduğunu söyleyen şirketlerin (yüzde 56,6’lık oranla) içinde yüzde 25,5’i kendilerinin yüzleştiği spesifik riskleri beyan ederken sadece yüzde 14,6’sı gerçek etkilere ve sadece yüzde 3,6’sı risk yönetiminin sonuçlarına raporlarında yer vermekte.
• Konfeksiyon ve tekstil sektöründe yüksek risk ülkelerindeki ana tedarikçilerini insan hakları kapsamında beyan eden şirketler yüzde 13,6’lık bir grubu temsil etmekte. Düşük bir oran olsa da raporda bunun geçmişe kıyasla büyük bir gelişme olduğunun altı çiziliyor.

Yolsuzlukla Mücadele
• Yüzde 88,1 gibi büyük bir oranla şirketler yolsuzlukla mücadele politikalarını beyan ederken aralarından yalnız yüzde 33,7’si bunların nasıl uygulandığı hakkında bilgi veriyor.
• Yolsuzlukla mücadele rakamlarının iş ortaklarına nasıl uygulandığının beyanına gelince yukarıdaki oran yüzde 39,5’e gerilerken şirketi temsilen hareket eden partilerle ilgili beyanlarda oran yüzde 25’e kadar düşmekte.
• Şirketlerin yalnız yüzde 18,3’ü potansiyel yolsuzluk alanlarında risk ölçümü yapıp yapmadıklarına dair bilgileri rapor etmekte.

Ülke Sonuçları

Özetle rapor, Doğu Avrupa ülkelerindeki şirketlerin geride kalmasının dışında Avrupa ülkeleri arasında trendlerde pek değişiklik olmadığını gözlemliyor. Fark büyük olmamakla birlikte İskandinav ülkelerindeki şirketler daha detaylı bilgi beyanında bulunan bölgeler arasında bulunuyor. Ortalama olarak Fransız şirketler iklim değişikliği stratejileriyle ilgili daha fazla bilgi beyanında bulunuyor. Genel ortalama yüzde 13,9 iken Paris Anlaşması amaçlarına paralel olan iklim hedeflerini beyan ortalaması Fransız şirketlerinde yüzde 24,41 olarak ölçülüyor. Tüm sonuçları kapsayan rapora linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

12 March

Yeşil tahviller gerçekten sürdürülebilir mi?

Yeni finans trendi olan yeşil tahvillere olan ilginin artışı, yatırımcıların iklim değişikliğinin bilincinde olduğuna işaret etmekte. Peki nedir bu yeşil tahvil? Investopedia’nın tanımına göre yeşil tahvil, özel olarak iklim ve çevre projelerine fon sağlamak için tahsis edilen bir çeşit sabit gelir enstrümanı. Bu tahvillerin ilk destekçilerinden biri ise Dünya Bankası’na bağlı bir kuruluş olan Uluslararası Finans Kurumu (IFC). The Wallstreet Journal’ın haberine göre yeşil tahvil satışları tahvil piyasasının büyüklüğüne kıyasla belirgin olmasa da artan bir grafik çizmekte. Öte yandan, yeşil tahvillerin popülerliği arttıkça bunların çevresel sorunlara eğilmede ne kadar etkisi olduğunu irdeleyen sesler de yükselmeye başlıyor.

Örneğin, Naked Capitalism adlı online finans ve ekonomi blogunda kaleme alınan bir makale, yeşil tahvillerin sürdürülebilirliğe olan katkısına kritik bir yaklaşım getiriyor. Sorgulanan esas nokta ise yeşil tahvillerin özel sektörün gerçekte çevre sorunlarına olan etkisini olduğundan fazla gösterip göstermediği.

Makalede yer alan verilere göre 2019’da yeşil, sosyal ve sürdürülebilir tahviller küresel tahvil ihracının yüzde 4,5’ini oluşturmuş ve 2020’de bu rakamın yüzde 5 ila 7 arasında seyretmesi beklenmekte. Artan bu trend ilk bakışta olumlu bir tablo çizse de makalede yeşil tahvillerin bazı dezavantajlarının da unutulmaması gerektiğinin altı çizilmekte.

Makale, yeşil tahvilleri ‘dünya yanarken boşa zaman harcama’ya benzetmesiyle tartışmayı açıyor. Bazı yatırımlara ‘yeşil’ mührünü basmanın yatırımcı davranışını değiştirmede kayda değer bir etkisi olmadığını söylüyor. Her ne kadar yeşil tahviller yatırımcıyı daha yararlı yatırımlara yönlendiriyor gibi gözükse de yatırımcıların çevreye zararlı yatırımlardan sadece seçime bağlı olarak uzak durduğunu da unutmamak gerekiyor. ABD’de tüketilen enerjinin yüzde 75’inin hala fosil yakıtlardan geldiği düşünülürse bu, üstünde durulması gereken bir nokta.

İkinci argüman ise toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılacak kaynakların harekete geçirilmesinde özel finansman kullanımının yanlış bir yol olması. Pek çok araştırmanın da ortaya koyduğuna göre, özel yatırımcılar getiri taleplerini çok yüksek tutma eğilimindeler. Bu da en ‘yeşil’ yatırımcının bile söz konusu market getirilerinde düşüşe sebep olabilecek uzun vadeli bir yatırıma ne kadar sıcak bakacağını sorgulatıyor. Daha da önemlisi, ekonomiyi yeniden yapılandırma çabalarının esas itibariyle bir ‘getiri’ sorunsalı değil, medeni bir seviyenin devamlılığını sağlamakla ilgili olması gerektiğine de parmak basılıyor.

Öte yandan makale, yeşil tahvil gibi trendlerin ‘green-washing’ (yeşil badana), yani aklama boyutu da olabileceğine dikkat çekiyor. Burada Financial Times’ın karbon azaltma projeleriyle ilgili bir yazısına değinerek ağaçlandırma girişimlerinin dahi doğru koşullar altında yapılmadığında ormanlık alanları genişletme ve oksijen üretimi artışına bir katkısı olmadığı örneğini veriyor. Bu da yeşil tahvillerin de diğer bir takım yeşil projeler gibi net getirisinin sorgulanması; hatta diğer sınırlı kaynakların kullanımını ne derecede artırabileceğinin incelenmesi gerektiği konusunu gündeme getiriyor.

Sonuç olarak bu makale, yeşil tahvillere şüpheli bir gözle bakıyor ve çizdiği tabloyu bir diğer karamsar argümanla tamamlıyor: Günün sonunda yeşil tahviller PR (halka ilişkiler) kaygılarıyla aracıların kazancını artırmaktan öteye gidemiyor. Büyük finans şirketlerinin, genç ve yatırım stratejilerinden bihaber yeni yatırımcıları vicdan temizleme kampanyasıyla kendine çekme girişiminin yeni formunun yeşil tahviller olduğunu tartışan bu makale, genel olarak ‘yeşil yatırım’ın aslında doğaya ne kadar katkısı olup olmadığını okuyucuya sorgulatıyor.

SHARE: READ MORE

12 March

Yatırımlar şimdi 'İklim-Akıllı' olmalı

WSDS 2020 sırasında yapılan tartışma, özel sektör yatırımcılarının korunması ve yenilenebilir projelerin risklerinin azaltılması etrafında dönüyordu.
Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi (WSDS) 2020 sırasında yapılan tartışma, özel sektör yatırımcılarının korunması ve yenilenebilir projelerin risklerinin azaltılması konuları etrafında gerçekleşti.
Kömür, dünyadaki çoğu ülke için halen gerekli bir bela. Hindistan da dahil olmak üzere birçok gelişmekte olan piyasa sürdürülebilir enerjiye geçiş yapmakla birlikte, kömür kullanımı, güneş enerjisi gibi daha temiz enerji kaynaklarıyla ikame edilmekten çok uzakta.
Kömür enerjisi baskın olmaya devam ederken, elektrik tüketme şeklimizde hızlı değişiklikler oldu. Hindistan'da yenilenebilir enerjinin payı son yıllarda sürekli olarak artmakta. Merkezi Elektrik Kurumu (Central Electricity Authority, CEA) ve Yeni ve Yenilenebilir Enerji Bakanlığı verilerine göre, yenilenebilir enerji (hidrolik enerji dahil olmak üzere), 2019 yılı sonunda Hindistan'ın toplam güç kapasitesi yaklaşık %36'sını oluşturdu.
Hindistan, 2022 yenilenebilir enerji hedefi olan 175 GW için hazırlanırken kritik bir noktada duruyor. Bu hedefi gereçkleştirmek doğrultusunda istekler yükseldikçe, finansmana erişim, endüstrinin en büyük endişelerinden biri olmaya devam ediyor. Son birkaç yılda, yenilenebilir enerji konusunda yatırımlar oldukça rahatlamış olsa da, bu alanda geliştirme yapanların sınırlı sermaye ve kaynakların oluşu hız kesici olarak rol oynuyor.

SHARE: READ MORE

12 March

Yeni rapor: “Tüketicilerden öğrenme: Değişen talepler, şirketlerin döngüsel ekonomiye geçişini nasıl şekillendiriyor?”

ING tarafından, 2019'un üçüncü ve dördüncü çeyreğinde Avrupa, Asya-Pasifik ve Kuzey Amerika'daki 11 ülkede 15.001 tüketici ile yapılan yeni bir küresel anket, tüketici tutumlarının bir dönüm noktasına ulaştığını, ve tüketicilerin sürdürülebilirlik ve çevre konularına öncelik vermeyen markalardan kaçındıklarını gösteriyor. Değişim talebine rağmen, şirketler 'döngüsel ekonomiye' geçmedikçe, müşteriler ‘al, tüket, bitir’ modelinin yaygın olduğu ‘kolaylık ekonomisi’ni tercih ediyorlar. Habere göre, şirketler, kârlılıklarına potansiyel bir hasar gelmesi ile karşı karşıya olduklarından, 'azalt, yeniden kullan ve geri dönüştür' genel ilkeleriyle anlamlı bir ilişki kurmak ve tüketicilere daha uygun sürdürülebilir seçenekler sunmalılar.
'Tüketicilerden öğrenme: Değişen talepler, şirketlerin döngüsel ekonomiye geçişini nasıl şekillendiriyor?' başlıklı yeni rapora göre, katılımcıların yüzde 83’ü davranışlarının ve seçimlerinin küresel çevresel zorlukların ele alınması üzerinde olumlu bir etkiye sahip olabileceğine inanıyor. Dahası, katılımcıların yüzde 61'i bir şirketin ürününün çevresel uygulamalarda kötü performans gösterdiğini fark ederse ürünü satın almaya daha az istekli olacağını söylüyor.
Döngüsel ekonominin yarattığı fırsatları daha iyi yakalamak ve bunu talep eden müşterilerle etkileşime girebilmek için, şirketler öncelikle, tüketicilerin davranış değiştirmelerinin önündeki engelleri anlamalılar. Bu engelleri rapor şu şekilde özetliyor;

- Farkındalık ve eğitim: Katılımcıların sadece yüzde 21'i elektronik endüstrisindeki şirketlerin ürünlerinin çevresel etkileri hakkında ayrıntılı bilgi verdiğini düşünmekte; Yüzde 41'i onarım hizmetlerine nereden erişeceğini bilmiyor; Yüzde 71'i cihaz paylaşım platformlarının farkında değil; ve yüzde 39'u geri dönüştürülebilir ve geri dönüştürülemez plastikler arasında ayrım yapamıyor.
- Güçlendirme ve güvence: Kıyafetleri tamir etmemenin en önemli nedeni tüketicilerin bunu yapacak becerilere sahip olmadıklarını düşünmeleri. Katılımcıların yüzde 48'i bu düşünceye sahip. Buna ek olarak, veri güvenliği konusundaki endişeler (yüzde 42), elektronik cihazların kiralanması konusunda en çok atıf yapılan ikinci endişe.
- Döngüsel altyapı ve kolaylık: Döngüsel uygulamara ilişkin tutum, bu uygulamalara harcanak çaba algısı sebebiyle geride kalıyor: Katılımcıların yüzde 41’i, kıyafet kiralamanın çok daha fazla çaba gerektireceğini düşünüyor ve yüzde 36’sı, cihazların onarımı için yeterli zamanı olmadığını düşünüyor.
- Maliyet: Fiyat, kıyafet, gıda veya elektronik cihaz satın alırken birçok tüketici için hala belirleyici bir faktör. Tüketicilerin yarısından fazlası (yüzde 54) daha pahalı ama daha dayanıklı olan ürünlere kıyasla düşük maliyetli, hızlı moda ürünleri seçmekte. Şirketlerin bu engelleri bütünüyle ele alabilmeleri için tüketici motivasyonunu daha iyi anlamaları gerekmekte. ING’nin analizi üç geniş grup tanımlıyor: ‘Döngüsel Şampiyonları’, ‘Döngüsel Sempatizanları’ ve ‘Tarafsızlar’. Rapor, her grubun döngüsel ekonomi uygulamalarını benimsemede veya benimsememede, her sektördeki farklı satın alma kararlarını, davranışlarını ve motivasyonlarını tanımlıyor. Markalar, her tüketici segmentindeki motivasyon farklılıklarını anlayarak, döngüsel modellerine nasıl geçileceği konusunda iç görü kazanırken, satın alma kararları çevresel faktörlere dayanmayan tüketicilerle de etkileşime girebiliyor.
ING’nin geçtiğimiz yıl benzer konuda yayınladığı rapora göre ise, ABD'deki her beş şirketten yaklaşık dördünün (yüzde 62) döngüsel ekonomi uygulamak üzere stratejik bir çerçevesi veya zaten uygulamaya aldığı planları bulunmakta (yüzde 16).

SHARE: READ MORE

5 March

Bu yılın Dünya Kadınlar Günü teması  #EachforEqual !

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Her yıl 8 Mart’ta kutlanan Dünya Kadınlar günü tarih boyunca dünyanın dört bir yanındaki kadınları onurlandırmaya adanmış bir gün haline geldi. Dünya Kadınlar Günü’nde farklı geçmişlere ve kültürlere sahip kadınlar cinsiyet eşitliği ve kadın hakları için savaşmak için farklı yollarla bir araya geliyor.

Bu yıl, Dünya Kadınlar Günü her yıl olduğu gibi özel bir temaya sahip, #EachforEqual.

Dünya Kadınlar Günü Nedir ve Neden 8 Mart’ta Kutlanıyor?

Dünya Kadınlar Günü (IWD), kadınların sosyal, ekonomik, kültürel ve politik alanlardaki kazanımlarını kutlamaya adanmıştır. Kadınlar tarafından kolektif olarak yaratılan gün, toplumsal cinsiyet eşitliğine ve kadın haklarına da dikkat çekiyor.

Dünya Kadınlar Günü'nün küresel olarak kutlaması, cinsiyet eşitliğinde başarılanları görmek, ihtiyaç duyulan şeylerin savunuculuğunu yapmak ve engelleri yıkmaya devam etmek için harekete geçmeyi temsil ediyor. Yüzyılı aşkın bir geçmişe sahip olan IWD, birlik ve güç merkezli büyüyen bir hareket olarak da tanınıyor.

Dünya Kadınlar Günü 108 yıl öncesine dayanan zengin bir tarihe sahip. Kutlamalar ilk kez 1909'da, Amerika Sosyalist Partisi’nin uzun çalışma saatlerini, düşük maaşları ve New York'ta oy haklarını protesto eden 15.000 kadını anmak üzere başlıyor. Başta Ulusal Kadınlar Günü olarak adlandırılan yıllık kutlama, dünya çapında yayıldı ve resmi olarak ilk kez 1911'de kutlandı.

8 Mart trendini belirleyen ise Rusya oldu. Dünya Kadınlar Günü 1913'te Rusya'da resmi bir tatil olmasına rağmen, kadınlar hala 1.Dünya Savaşı'nın neden olduğu zorlukları yaşamaya devam ediyordu. Erkekler savaştayken kadınlar yiyecek kıtlığı ve onları dinlemeyen bir hükümetle uğraşıyorlardı. 2 milyon Rus askerin ölmesi üzerine 8 Mart 1917'de, on binlerce Rus kadın sokaklara çıktı ve “ekmek ve barış” sloganıyla değişim talep etti. Ortaya çıkan yardım çığlığı, kısa süre sonra Rus kadınlara oy hakkı tanınmasının yolunu açtı.

Dünya Kadınlar Günü’nün 2020 Teması Nedir?

1975'ten itibaren Birleşmiş Milletler Dünya Kadınlar Günü'nü resmen tanıyor. 1996 yılında ise her yıl için yeni bir tema benimsemeye başladı. İlk tema "Geçmişi kutlamak, Geleceği planlamak" idi. Bu yılki #EachforEqual temasının 2020 yılı boyunca benimsenecek bir ortak hedef olması bekleniyor.

8 Mart’ta stereotiplere meydan okumayı, önyargılarla mücadele etmeyi, algıları genişletmeyi, durumları iyileştirmeyi ve kadınların başarılarını kutlamayı aktif olarak seçebileceğimizin altı çiziliyor. Bu yıl #EachforEqual teması her bir bireyin bir bütünün parçası olduğunu ve bireylerin eylem, davranış ve zihniyetlerinin toplum üzerinde bir etkisi olabileceği fikrini ifade eden “kolektif bireycilik” kavramını ele alıyor.

Dünya Kadınlar Günü Nasıl Kutlanıyor ve Nasıl Katılabilirsiniz?

Dünya Kadınlar Günü, Afganistan, Küba, Laos, Rusya ve Vietnam gibi birçok ülkede resmi bir bayram olarak kutlanıyor. Bununla birlikte, Nepal ve Çin gibi ülkelerde sadece kadınlar için bir tatil. ABD’de ise Dünya Kadınlar Günü’nün resmi bir tatil olması teklif edilse de kabul edilmediği için resmi olarak kutlanmıyor. Ancak farklı geçmişlere ve kültürlere sahip kadınların bir araya geldiği çok sayıda siyasi miting, konferans ve kurumsal etkinlik gerçekleştiği için kutlama heyecanının ABD'de yaşanmadığından söz edilemiyor.

Dünya Kadınlar Günü kutlamalarına katılmanın dünya çapında çok sayıda etkinlik düzenlendiği için birçok yolu bunuyor. Bu etkinlikler küresel toplantılardan bilgilendirici konferanslara, güçlü sanat sergilerinden festivallere kadar uzanıyor ve kadın grupları, hayır kurumları, siyasi partiler, şirketler veya diğer sosyal gruplar tarafından hazırlanıyor.

Bununla birlikte, bir etkinliğine katılamıyor olunsa bile, 8 Mart'ta mor giyerek milyonların katıldığı bir hareketin içinde olunabiliyor. Adalet ve onuru simgeleyen mor renk, kadın eşitliğinin simgelendiği mor, yeşil ve beyazı kullanan 1908 İngiltere Kadınların Sosyal ve Siyasi Birliği'nden geliyor. Mor, adalet ve onuru; yeşil ise umudu simgeliyor. Beyaz saflığı temsil ediyor, ancak 'saflığın' tartışmalı bir kavram olması nedeniyle artık kullanılmıyor.

Dünya Kadınlar Günü’nde bu yılın özel temasını kutlamak için #EachforEqual pozunu da yapabilirsiniz aynı zamanda sosyal medyanın gücünü kullanarak #IWD2020 etiketi ile bu kutlamaya katılabilirsiniz.

SHARE: READ MORE

5 March

İskoçya Ücretsiz Regl Ürünleri Sağlayacak İlk Ülke Olma Yolunda

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

İskoç Parlamentosu 112 evet, 1 çekimser oy ile kadınlara ücretsiz regl ürünleri sağlayan tasarıyı onayladı. İskoç Parlamentosu regl ürünlerinin halk tarafından kolay bir şekilde ulaşabilmesi için anayasada düzenlemeler yapabilecek.

Hem yüksek gelirli ülkelerde hem de düşük gelirli ülkelerde yaşayan kadınlar regl ürünlerine ulaşmada sıkıntı yaşıyor. ABD’de her 5 kız öğrenciden 1’i regl ürünlerine ulaşamadığı için regl dönemlerinde okula gitmiyor. Yapılan bir araştırmaya göre ise St. Louis, Missouri'de yaşayan kadınların 3’te 2’si geçen yıl regl ürünlerine finansal yetersizliklerden dolayı ulaşamadı. Dahası, St. Louis, Missouri'de yaşayan kadınların 5’te 1’inden daha fazlası regl ürünlerine ulaşamama problemini her ay yaşadıklarını belirtti. Ekonomik sebeplerle ped gibi regl ürünlerine ulaşamayan kadınlar zorunlu olarak havlu, peçete ve elbise gibi ürünleri kullandıklarını belirtti.

Regl ürünlerine ulaşamamadan kaynaklanan hijyen eksikliği kadınlar için üreme sağlığı problemleri ve idrar yolu enfeksiyonları gibi tehditler oluşturuyor. Bu sebeple, ekonomik durumu gözetmeksizin, İskoçya kendi sınırları içerisindeki her kadının regl ürünlerine ücretsiz bir şekilde ulaşması için çalışıyor. Ücretsiz regl ürünleri tasarısı sponsoru Monica Lennon tasarının ihtiyacı olan bütün kadınlara destek sağlayacağını ve reglin normal bir şey olduğunu ve bu yüzden de ped, tampon gibi regl ürünlerine ulaşımın da bütün kadınlar için mümkün hale getirilmesi gerektiğini söylüyor.

Yapılan bir araştırmaya göre regl ürünlerine finansal yetersizliklerden dolayı ulaşamamanın yanı sıra, Birleşik Krallık’ta yaşayan genç kadınların yaklaşık %71’i regl ürünlerini satın alırken utanıyor ve bu sebeple ürünlere ulaşamıyorlar. Bu sebeple, onaylanan tasarı kadınların ücretsiz olarak regl ürünlerine ulaşmalarını sağlarken aynı zamanda bu konudan kaynaklanan olumsuz düşünceleri de ortadan kaldırılması üzerine çalışacak.

Peki şu ana kadar regl ürünlerine ulaşımı kolaylaştırmak için neler yapıldı?

Tampon ve pedler okullar ve üniversiteler tarafından öğrenciler için fonlanıyor. İskoç Hükümeti kamu alanlarında ücretsiz ped ve tampon erişimi için yaklaşık olarak 5.2 milyon sterlinlik fon oluşturdu. Bu fonun yaklaşık 500 bin sterlini FareShare adlı vakfa bağışlanarak düşük gelirli ailelere regl ürünlerine erişim kolaylaştırılmış oldu. Diğer bir 4 milyon sterlinlik bağış ise İskoç Meclislerine dağıtılarak kamu alanlarında ücretsiz pede ve tampona erişim sağlanmış oldu. Daha iyi bir gelişme ise restoran ve bar gibi yerlerde işletmeciler müşterileri için ücretsiz ped ve tampon sağlamaya başladı.

Hijyenik ürünler, dünya genelinde kadınların ve kız çocukların sağlığı, refahı topluma ve eşit ve tam bir şekilde katılımı için hayati önem taşımaktadır. Tuvalet kağıtlarını yanımızda taşımadığımız gibi, tampon ve pedleri de yanımızda taşımadığımız bir kamusal tasarının gerekliliği uzunca bir süredir konuşulan bir konu. 1986'da ABD’li feminist, gazeteci ve kadın hakları savunucusu Gloria Steinem, eğer erkekler de regl olsaydı, “ne kadar çok ve ne kadar uzun süre övüneceklerini”, regl başlangıçlarını erkekliklerinin başlangıcı olarak görüp bunun hakkında konuşacaklarını, “hediyeler ve ritüellerle kutlayacaklarını ve hatta hijyenik ürünlerin tedarikinin federal olarak finanse edilecek ve ücretsiz olacağını yazmıştı. Ücretsiz olması bir yana, bu ürünlerdeki vergi oranları bile dünyada genel olarak düşürülmüş değil. Kadınlar için “muayyen günlerinde” damgalamasının ötesine geçmek ve kadın hijyen ürünlerinin her zaman ücretsiz olması için politikaların üretilmesi gerekli.

SHARE: READ MORE

5 March

Koronavirüsünün ekonomik sonuçları neler olacak?

Koronavirüs salgını yüz binlerce insanı etkileyen bir insan trajedisi olarak kendisini gösterdi. Bununla birlikte küresel ekonomide de etkisi her geçen gün büyüyor. Salgının, gerek ekonomik büyüme gerekse de GSYH’ye etkileri incelenmesi gereken konular haline geliyor. McKinsey tarafından hazırlanan makale salgının ekonomik boyutuna odaklanırken liderlere şirketler için gelişen durum ve çıkarımlar hakkında bir bakış açısı sağlamayı amaçlıyor. Salgın ve salgının ekonomik etkilerini potansiyel senaryolarla anlatan bu makaleyi S360Mag için derledik.
 
24 Şubat 2020’de dönüm noktasına ulaşan COVID-19 virüsünün, 29 Şubat tarihinden itibaren, Çin dışında rapor edilmiş vaka sayısı Çin’deki vakaların sayısını geçti. Salgının, Çin (Hubei), Doğu Asya (Güney Kore ve Japonya), Orta Doğu (İran) ve Batı Avrupa (İtalya) olmak üzere dört bölgede yoğunlaştığı gözlemleniyor. Toplamda en çok etkilenen ülkeler küresel ekonominin %40’ını oluşturuyor.
 
Salgının ilerleyen günlerde yaratacağı etki belirsiz olsa da vaka sayısının bu dört ana bölgede artması ve yeni salgın bölgelerinin ortaya çıkması bekleniyor. Bu durum halk tarafından enfeksiyonun sınırlandırılamaması sebebiyle potansiyel bir “sızıntı” korkusu ortaya çıkarıyor. Bu bölgelerde tüketici açısından güvenilirlik zarar görmeye başlıyor, toplu buluşmalara ve seyahatlere konulan sınırlandırılmanın ise bu güveni daha da zayıflatacağı düşünülüyor. Makale, büyük resme bakıldığında ilk olarak Çin’in iyileşmeye başlayacağını ancak virüsün küresel etkisinin çok daha uzun bir süre hissedileceğini belirtiliyor. Bu sebeple de 2020 yılı küresel ekonomik büyümede yavaşlama bekleniyor.
 
McKinsey’in hazırladığı çalışmada Koronavirus salgınının ekonomik etkileri, üç farklı senaryoda inceleniyor: Hızlı iyileşme senaryosu, temel durum senaryosu (ekonomik gerileme), kötümser senaryo (küresel pandemi ve ekonomik gerileme). Çalışma, gerçekleşmesi ihtimali yüksek olan iki senaryonun ekonomiyi nasıl etkileyebileceğini paylaşıyor.
 
Temel durum senaryosunda salgının daha fazla bölgeye yayılacağı ve küresel GSYH’nin 2020 yılında 0,3 ila 0,7 yüzde puan düşmesi bekleniyor. Çin’de ise iyileşme sürecinin devam edeceği ve ikinci çeyreğin ortasında ekonomik faaliyetlerin yeniden başlatılması bekleniyor. Diğer coğrafyalarda artan vakalar hastalığın yayılmasını durdurmak veya azaltmak amacıyla ulaşımın kısıtlanmasına sebep olacak. Bu durumun yarattığı doğal tepkinin talepte hızlı bir düşüş olacağı ve dolayısıyla ikinci ve üçüncü çeyreklerde ekonomide büyümeyi yavaşlatacağı bekleniyor. Azalan talebin iyileşmesi, vaka ve ölüm sayısına bağlı olarak gerçekleşebilir. Temel durum senaryosu bu durumun ön koşulunun mevsimsellik olduğunu belirtiyor. Influenza virüsünde de görüldüğü gibi havaların ısınması ile birlikte salgının azalması gözlemlenebilir. 
 
Henüz hızlı vaka artışı görmemiş olan bölgelerde, örneğin ABD, daha kontrollü bir yayılma görülebilir. COVID-19 hakkında artan farkındalık ve hazırlanacak bir ek süre varlığı, ülkenin vaka sayılarının yönetmesine yardımcı olabilir. Bununla birlikte, daha az güvenilir ve zayıf sağlık sistemlerine sahip bölgelerde geniş çaplı bir vaka artışı gözlemlenme riski var. Vaka sayısındaki artışın düşük talebe, düşük talebin ise küresel ekonomik büyümeyi yıl başında öngörülen yüzde 2,5 yerine yüzde 1,8 ile yüzde 2,2 arasında yavaşlatacağı bekleniyor.
 
Beklendiği üzere her sektör daha farklı seviyelerde etkilenecek. Havacılık, turizm ve otelciliğin çok fazla talep kaybedeceği bekleniyor. Bu talep çoğunlukla tersine dönemeyecek bir kayıp yaratacak. Diğer sektörlerde ise gecikmiş talep görüleceği düşünülüyor. Örneğin, pandemi endişesi tüketici ürünlerinde keyfi harcamalarda kayıplara sebep olabilir ancak bu endişe azaldığında ve ekonomik güven geri geldiğinde bu harcamaların gecikmeli olarak yine gerçekleşeceğini gözlemleyebiliriz. Bu talep şokları yıllık büyümede ciddi oranda bir azalma görüneceği anlamına geliyor.
 
Ele alınan ikinci senaryo olan kötümser senaryoda, mevcut bölgelerde vaka sayıları hızla artıyor ve Kuzey Amerika, Güney Amerika ve Afrika'da yeni salgın merkezleri ortaya çıkıyor. Kötümser senaryo, virüsün mevsimsel olmadığını ve vakaların 2020 boyunca büyümeye devam ettiğini varsayıyor. Bu senaryo, 2020 yılı boyunca ekonomik büyümede küresel ekonomik gerilemeye yol açacak olan bir etki bekliyor.
 
Her iki senaryoda da tüketici talebi dalgalanmalarının yanı sıra diğer bir ortak beklenti şirketlerin tedarik zinciri kaynaklı zorluluklarla da baş etmek zorunda kalacak olması.
 
Günümüzde güçlü, merkezi satın alma ekipleri olan ve Çin'deki tedarikçilerle iyi ilişkileri olan şirketlerin, bu tedarikçilerin karşılaştığı risklerin (2.seviye kritik ve 3.seviye kritik tedarikçileri dahil) farklında olduğu görülüyor. Diğer şirketler ise hala bu zorluklarla boğuşuyor. Çin'de nispeten hızlı bir ekonomik iyileşme olacağı düşünüldüğü için, birçok şirket tedarik zincirlerini Çin dışına taşımak yerine geçici istikrar önlemlerine odaklanıyor.
 
Şirketler COVID- 19 karşısında ne gibi aksiyonlar almalı sorusuna ise makalenin 7 önerisi bulunuyor.

1. Çalışanlarını korumak: COVID-19 krizi, birçok insanı duygusal olarak zorluyor ve günlük yaşamı ciddi anlamda etkiliyor. Şirketler için, iş hayatı ve iş düzenine ara vermek bir seçenek olarak görülmüyor. Ancak, bazı şirketlerin yapmaya başladığı gibi çalışanlara yönelik doğru politikaları ve destek düzeylerini belirleme yönünde aktif bir karşılaştırma süreci benimsenmesi gerekiyor. Liderlerin, çalışanlarla doğru sıklık ve özgünlük ile iletişim kurması bir gereklilik haline geliyor. 

2. Çapraz fonksiyonel COVID-19 müdahale ekibi oluşturmak: Şirketin her fonksiyonu ve disiplininden çalışanlar olmak üzere CEO’ya doğrudan raporlama yapan bir ekip oluşturulması öneriliyor. Bu ekip üyelerinin çoğu zaman günlük rollerinden çıkmaları ve zamanlarının çoğunu virüse karşı alınacak potansiyel aksiyonlara adamaları bekleniyor. Bu ekiplerin, şirketin genel olarak onaylanan planlama senaryosuna dayanarak, 48 saatlik ve haftalık periyodlar için hedefler oluşturmasının bu mücadelede kolaylık sağlayacağı düşünülüyor

3. Fırtınayı dindirmeye yetecek likiditeye sahip olduklarından emin olmak: Şirketlerin finansal tablolarını (nakit akışı, P&L, bilanço) her senaryo için modellemeli ve likiditeyi önemli ölçüde azaltabilecek tehtidleri belirlemesi gerekiyor. Her tehdit için ise stabilizasyon hamleleri düşünülmeli. Maliyet düşürülmesi, birleşme ve satın alma ve tasfiye bu stabilizasyon hamleleri arasında bulunabilir.

4. Tedarik zincirini stabilize etmek: Şirketler, 1-2-3. seviye kritik tedarikçileri ve envanter seviyeleri de dahil olmak üzere salgın alanlarına maruz bırakılacakları süre ve kapsamı tanımlamalıdır.  Aynı zamanda talepte olağandışı artışlar görülebilecek ürünler için arzın nasıl yönetileceğini planlamaya başlamalıdır.  

5. Müşterilere yakın olmak: Dalgalanmaları doğru yöneten şirketler çoğunlukla temel müşteri segmentlerine yatırım yaptıkları ve bu segmentlerin davranışlarına karşı hazır oldukları için başarılı oluyor. Örneğin, Çin'de tüketici talebi azalsa da tamamen yok olmadığı ve tüketicilerin gıda teslimatı da dahil olmak üzere her türlü ürün için online alışverişe geçtiği gözlemleniyor.  Bu durum düşünüldüğünde, şirketlerin online alışverişe yatırım yapmaları ve online kanal kullanarak satılan ürünlerin kalite kontrolüne odaklanmaları doğru bir karar olabilir. Tüketicilerin değişen tercihlerinin salgın öncesi normlarına geri dönmesi şu an mümkün görünmüyor.  

6. Planın alıştırmasını yapmak: Şirketler, bir plan tasarladıklarında aksamalar ve sorunların neler olabileceğini anlamak için zaman harcamayı tercih etmiyor, ta ki hepsi karşılarına çıkana kadar. Yuvarlak masa görüşmeleri ve simülasyonlar tam bu noktada değerli hale geliyor. Şirketler, farklı yanıt senaryoları için protokollerini tanımlamak ve doğrulamak için bu araçları kullanabilir.  

7. Amaçlarını göstermek: Şirketler ancak içinde bulundukları topluluklar kadar güçlüdür. Bu sebeple krizle mücadeleyi nasıl destekleyeceklerini anlamaları ve aksiyon almaları gerekiyor. Bu destek her şirket için değişebileceği gibi finansal destek, ekipman ya da uzmanlık desteği olabilir.  
Koronavirüs krizi sonu belli olmayan bir hikâyeye sahip. Belli olan tek şey ise insanlığa olan etkisinin şimdiden trajik bir boyutta olduğu ve şirketlerin çalışanlarını korumak, zorlulukları ve riskleri tanımlamak ve salgını azaltmak için acilen aksiyon alması gerektiği.

SHARE: READ MORE

5 March

Sürdürülebilirlik İçin El Ele: Dünya Kahve Fonu

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

Kahve, yılda 400 milyar kupadan fazla tüketilme oranıyla dünyada en çok tercih edilen içecek olma özelliğini taşıyor. Çoğumuz kahveyi severek içmekte ve günlük rutinimize dahil ederek bu sayıya katkı sağlamaktayız. Peki kahve üretiminin sürdürülebilir bir şekilde yapılabileceğini bilmek kahve severleri daha mutlu etmez miydi?

Columbia Üniversitesi akademisyeni Jeffrey Sachs ve Columbia Üniversitesi Sürdürülebilir Yatırım Araştırmaları Enstitüsü’nden Kaitlin Cordes’in araştırmalarından derledikleri habere göre kahve üretiminde iki temel sorun ön plana çıkıyor: Bunlardan ilki kahve üretim sektöründeki gelir dağılımı eşitsizliğinin kaygı oluşturan düzeylerde seyretmesi. Tüketicinin satın aldığı kahvenin fiyatı her geçen gün artarken, kahve çiftçileri için ise satış fiyatları aynı kalıyor. Bu problemin yanı sıra, kahve çiftçileri kahve tarımında su kıtlığı gibi çevresel sorunlar ve iklim değişikliklerinden çokça etkileniyorlar.

Her ne kadar kahve üretiminde sorunları giderebilecek sürdürülebilir çözümler olsa da çoğu kahve çiftçisi bu sorunlara yatırım yapacak kadar gelir elde etmiyor ve/veya bu konuda onları bilinçlendirebilecek, bilimsel çalışmalar yapan organizasyonlarla iletişim bağları yok. Yaşanılan ekonomik ve çevresel sorunlara çözüm bulunmazsa kahve çiftçilerini karanlık bir gelecek bekliyor.

Gelir dağılımı eşitsizliği, özellikle Kuzey Amerika’da New York, Chicago gibi şehirlerde yaşayan tüketicilerin kahveye ortalama 3 dolar verirken kahve çiftçilerinin bu satıştan 1 ile 2 cent arası bir kazanç sağlaması örneğinde netlik kazanıyor. Sonuç olarak kahve çiftçileri masraflarını karşılayabilecek kazanca ulaşamadıkları için fakirlik, açlık ya da ABD’ye zorunlu göç ile karşı karşıya gelebiliyorlar.

Kahve çiftçileri finansal zorluk çekerken, kahvenin işlenmesi sürecinde yer alan kurumlar ve perakendeciler yüksek oranda kazanç sağlıyor. Gelir dağılımı eşitsizliği konusunda şirketler her ne kadar önlem alacaklarını söyleseler de şimdiye dek bu şirketlerin çok az bir kısmı harekete geçti. Örneğin Nestlé, hiçbir şirketin tek başına gelir dağılımı eşitsizliğini çözebilmede yeterli olamayacağını, bunun için iş birliğine ihtiyaç duyulduğunu belirterek pasif bir tutum sergiliyor.

Buna istinaden Columbia Center on Sustainable Investment ve London School of Economics’in bir araya gelip yazdığı raporda gelir eşitsizliği dağılımı konusunda bütün kahve odaklı şirketler sorumluluk almaya çağrılıyor. Kurulacak ortak bir platform altında bir araya gelmeleri gerektiği belirtiliyor.

Raporda önerilen ortak platform ise Dünya Kahve Fonu olarak adlandırılmış. Sürdürülebilir kahve tarımcılığı için üreticilere finansal krizlerde gelir desteği, sigorta, kötü iklim koşulları ve afet olaylarında yaşanabilecek kayıplar için yardım fonları, tarım eğitimi ve altyapı oluşturmada destek sağlama adına kurulması tavsiye ediliyor.

Kısaca bu rapor kahve tarımında sürdürülebilirlik hedeflerinin gerçekleşmesi için özel sektörün elini taşın altına koymasını şart koşuyor. Dünya Kahve Fonu’nun beklenilen etkiyi yaratması için endüstrinin en çok kazanan partileri tarafından yıllık 2.5 milyar dolar toplanması ve bunun kahve çiftçilerinin kırılganlıklarını azaltmada kullanılması öngörülmekte. Gelişmiş sektörlerden gelecek bu yatırım ile yaklaşık 12 milyon ailenin; yani 60 milyon kişinin fondan yararlanması hedefleniyor. Bu rakamın gerçekçiliğini sorgulayan argümanlara karşı da hatırlatmakta yarar var ki fona yapılacak yıllık 2.5 milyar dolarlık katkı kahvenin işlenmesinde rol alan kurumların ve perakendecilerin yıllık gelirlerinin sadece yüzde 1’ine tekabül ediyor. Bu sayede fon, çiftçilerin üretimi sayesinde yüksek gelir elde eden şirketlerin de gereken asgari sorumluluğu almasını sağlama potansiyeline sahip.

Haberde alternatif bir çözüm olarak ise gelişen teknoloji sayesinde kahve çiftçilerinin internet üzerinden kendi ürettikleri kahveleri perakendecileri aradan çıkararak satma fırsatlarına değiniliyor. Bu sayede perakendecilere ucuz fiyattan ürün satmak yerine kendi belirledikleri fiyata ürünlerini satabilirler. E-ticaret sayesinde çiftçiler hem daha fazla kazanç sağlarken hem de tarım için ihtiyaç duydukları teknolojiyi artan kazançları sayesinde daha kolay satın alabilirler.

Sonuç olarak, Sachs ve Cordes’in araştırmalarının da gösterdiği gibi gelir dağılımı ve iklim olayları kahve çiftçilerini olumsuz yönde etkiliyor. Bu bağlamda kahve firmaları, kahve çiftçilerinin karşılaştığı problemleri hafifletmek adına en kısa zamanda üstlerine düşeni yapmaya başlamalı ve sürdürülebilir kahve üretiminin önünü açmalılar. Aksi takdirde çiftçilerin teknolojiye daha çok entegre olup kendi pazarlarını oluşturmasını takiben kahve firmalarına duyulan ihtiyacın önemli ölçüde azalması riskiyle karşı karşıya kalabilirler.

SHARE: READ MORE

20 February

Coğrafya, varlık, kültür ve iklim değişikliği: Bangladeş

Bu haberi 6 dakikada okuyabilirsiniz.

Dünya genelinde gözlemlenen sıcaklık artışının olumsuz etkileri her geçen gün daha fazla hissedilmekte. Temmuz 2019’da en yüksek küresel sıcaklık görüldü. Ocak 2020’de Avustralya'da yangınlar sağlık ve güvenliği tehlikeye attı, Venedik’te San Marco meydanı 50 yılın en yüksek gelgitleri ile su baskınlarına maruz kaldı. Yaklaşık 4.500 mil daha doğuda yer alan Bangladeş'te ise insanlar yıllardır tehlikeli sellerle yaşıyor.

Küresel çerçevede çoğu ülke iklim değişikliğinden olumsuz etkilenirken gelişmekte olan düşük gelirli ülkeler daha fazla risk altında kalıyor. Bunun sebeplerinden bir tanesi başa çıkma kapasitelerinin çok sınırlı olması, ikincisi ise temel geçim kaynaklarının tarım ve balıkçılığa dayalı olması. Bu durumdaki ülkeler arasında, Bangladeş'in en zor durumda olan ülkeler arasında olduğuna inanılıyor.

Coğrafya, varlık, din ve hatta cinsiyet bile insanların iklim değişikliği ile başa çıkma serüvenini etkiliyor. Çevresel Sosyal Bilimci olan ve disiplinlerarası çalışmaları olan Dr. Saleh Ahmed, iklim ve toplum arasındaki karmaşık ve dinamik ilişkilerin anlaşılması için kritik sorular sormaktadır. Ahmed, iklim değişikliğinin toplumun farklı kesimleri için farklı etkileri olabileceğini anlatırken doğup büyüdüğü Bangladeş'i bir örnek olarak ele alıyor. Farklı yaşam tarzlarının iklim ve hava değişikliklerine etkisini Bangladeş üzerinden anlamaya çalışıyor.

İnsanların iklim değişikliği tehditlerine karşı eşit derecede hazırlıklı olmadığını savunan Ahmed, Bangladeş'in kıyı bölgesinde iklim değişikliğinin etkilerinin daha farklı olduğunu belgeliyor. Ekstrem hava olaylarının yarattığı sıkıntılı durumlarda yaşayan insanları desteklemek için, bölgesel olarak mahkum olunan savunmasızlığın sosyal yapısını da anlamak gerektiğine inanıyor.

Aslında tüm Bangladeş tehlike altında. Ancak, Bengal Körfezi boyunca uzanan yoğun nüfuslu kıyı bölgesi büyük ölçüde güvenlik açığına sahip olan bir cephe hattı haline geliyor. İnsanlar sürekli olarak deniz seviyesinin yükselmesine, erozyona, tropikal siklonlara, fırtınalara ve düzensiz yağışlara maruz kalıyor. Hava ve iklim olaylarının beklentinin aksine bir değişiklik gösterdiği durumda ise gıda güvenliğinde ciddi bir azalma bekleniyor. Bu durum da ülkenin yoksullukla savaşını ve Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları’na ulaşma çabalarını etkiliyor.

Araştırmalar, ırk, etnik köken, din, cinsiyet, yaş ve diğer sosyoekonomik farklılıkların doğal afetin yarattığı olumsuz sonuçları artırabileceğini ve yerel savunmasızlıkları şekillendirebileceğini gösteriyor.

Varlık, din ve cinsiyetin rolü

2017 ve 2018 yıllarında Bangladeş kıyılarındaki “Kalapara” bölgesi deniz seviyesinin yükselmesi, tropikal siklonlar, kıyı selleri, düzensiz yağışlardan doğrudan etkilenmiştir. Ancak burada yaşayanların bu denli etkilenmesi ve savunmasız durumda olmaları din, etnik köken, cinsiyet ve çiftlik faaliyetlerinin büyüklüğü gibi etkenlere de bağlı.

Daha geniş bir operasyon faaliyetine sahip olan çiftçiler genellikle daha fazla paraya, sosyal güce ve yerel etkiye sahip. Çeşitli kamu ve özel kaynaklara daha iyi erişimleri bulunuyor. Bunun yanı sıra yoksul ve kısıtlı kaynaklara sahip olan kesim ise bu krizlerle yüzleşmek için bir donanıma sahip değiller.

Dini yapı da yerel savunmasızlıkları şekillendirmede hassas bir rol oynuyor. Kalapara'da dini çoğunluğu Müslümanlar, azınlığı ise Hindular oluşturuyor. Araştırmalar, Müslüman çiftçilerin hem tarım hem de tarım dışı faaliyetlerden Hindu çiftçilere kıyasla daha fazla para kazandıklarını gösteriyor. Müslüman çiftçiler doğal afet zamanlarında erken uyarılara ve mali destek, gıda yardımı gibi diğer kamu destekli ve özel yardımlara daha kolay erişebiliyor. Kalapara'da Hindu çiftçilerin çoğu zaman ötekileştirilmesi iklim krizi zamanlarında kaynaklara sınırlı erişim olarak karşılarına çıkıyor.

Cinsiyet ise bir diğer önemli faktör olarak karşımıza çıkıyor. Kadın çiftçilerin çoğunluğu yerel güç yapılarından hariç tutuluyor. Erkek nüfus daha güçlü bağlantılara sahip olduğu için hava ve iklim uyarılarını daha erken alıyor. Daha erken uyarı alabilmelerinin bir başka sebebi ise yerel pazarlara ve cep telefonlarına ulaşımlarının daha kolay olması. Bütün bu kaynaklar onlara hava ve iklim hakkında bilgi verirken, kadınlar genellikle dini ve kültürel kısıtlamalar nedeniyle iletişimde engellerle karşılaşıyor.

Kalapara'daki karmaşık demografik yapıda nüfus çoğunluğunu Müslümanlar ve Hindular olarak bölünmüş etnik Bengal'ler oluşturuyor. Diğer bir grup ise etnik azınlık üyeleri olan “Raknine”ler. Bu etnik azınlığın dil engeli ile karşılaması, yerel yönetimlere veya diğer sosyal ve politik etkinliklere katılma becerilerini sınırlıyor. Uzak köylerde yaşadıkları ve iletişimde sıkıntı yaşadıkları için büyük fırtınalar gibi doğal afetlerin erken uyarılarını çoğunlukla alamıyorlar.

Bangladeş tüm dünyaya örnek olabilir mi?

Tüm dünyada olduğu gibi Bangladeş'de de iklim krizi etkileri görülüyor. Bu krize uyum sağlamak için ülkedeki sosyal dinamiklerin karmaşık ve savunmasız yapısını anlamak gerekiyor.

Politikada söz sahibi olanlar iklim krizine yönelik durumlarda erken uyarılar, yiyecek veya diğer sosyal hizmetler sağlarken yerel sosyal dinamikleri göz ardı edebiliyor. Dikkatli bir planlama yapmadan veya yerel toplumları anlamadan aksiyon almak, bazı grupları savunmasız bırakabildiği gibi iklim değişikliği nedeniyle halihazırda zor durumda olan grupları gözden kaçırma riski de taşıyabiliyor.

Sonuç olarak sunduğu karmaşık sosyal yapı ve bundan doğan sosyoekonomik eşitsizliklerle Bangladeş’in iklim değişikliğine uyum sağlama yollarını arama yolculuğunun diğer ülkeler için de kapsayıcı bir örnek oluşturabileceğine inanılıyor.

SHARE: READ MORE

20 February

Ecolab CEO’sundan şirketlerin büyük ölçekte olumlu etkiler yaratması için 7 yol

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İş dünyasından, hükümetlerden, akademiden ve sivil toplumdan 1500’ün üzerinde sürdürülebilirlik liderinin güncel trendleri tartıştığı GreenBiz 20 konferansında, Ecolab CEO'su Doug Baker, işletmelerin hem ekonomik hem de çevresel faydalar sağlayarak değişimi nasıl yönlendirebileceği ve yönlendirmesi gerektiği konusundaki vizyonunu paylaştı. 2004 yılından bu yana Ecolab CEO'su olan Doug Baker, şirketin sürdürülebilirlik hedeflerine ulaşmasına yardımcı olmak için operasyonlarına ve dünya çapında yaptığı işlere sürdürülebilir amaçlar aşılıyor. Baker’ın önerilerini S360Mag için derledik.

1- Şirketin ana faaliyet alanını, hedeflediğiniz SKA’lara bağlayın

Baker, şirketlerin operasyonlarının Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SKA) tarafından tanımlanan küresel gündemle ilişkilendirmenin önemine dikkat çekti. Bunu kendi şirketinden örnek vererek açıklayan Baker, Ecolab’ın içiçn bunun altıncı amaç olan “Temiz Su ve Sanitasyon'a odaklanmak anlamına geldiğini söylüyor.

2- İş birliği yapın

Ecolab, dünya çapındaki su stresini azaltmak ve nihayetinde ortadan kaldırmak için BM Global Compact CEO Water Mandate ile birlikte çalışıyor. Birçok büyük şirket de Baker'ın “Doğru iş birlikleri, amaçlara ulaşmada bir hızlandırıcı görevi görebilir” görüşüne katıldılar. İmzacı olan şirketler havzalar ve yerel koalisyonlarla çalışıyorlar. Çalışmalarının bir kısmı, eğitim imkanları sağlayarak mücadeleye daha fazla insanı dahil etmeyi içeriyor.

3- Bir taraftan verirken öbür taraftan alamazsınız

Ecolab için sürdürülebilirlik, şirket içinde yapılan operasyonların doğasında var olabiliyor. İnsanlar Baker'a genellikle sürdürülebilirliğin Ecolab gibi bir şirket için doğal olduğunu ve diğer endüstrilerdeki veya hizmet alanlarındaki işletmeler için daha ağır ve ek bir sorumluluk olduğunu savunabiliyor. Baker, Ecolab bu adımları atmadan önce sürdürülebilirliğin bu sektör için de doğal karşılanmadığını ve her sektörün kendi içinde bu konuda bir evrimden geçip yeni normalinin sürdürülebilirlik olabileceğine inanıyor.

4- Sürdürülebilirlik artık bir tercih değil

İki yıl kadar önce, konferanslarda sürdürülebilirliğin iş hayatı için önemli bir husus olup olmadığı tartışılıyordu. Baker, bu durumun radikal bir şekilde değiştiğini ve sektör liderlerinin çevresel etkiyi hesaba katmanın bir gereklilik olduğunun farkına vardıklarını söylüyor. Buna ek olarak, her geçen gün daha fazla fon operasyon sorumlusu Çevresel Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) değerlendirmelerini analizlerine dahil ediyor. İşletmelerin finansal olarak iyi performans göstermesi aslında yaratılacak çevresel ve sosyal etkileri de destekliyor. Baker, "Ne kadar büyürsek, o kadar iyi etki yaratacağız" diyor.

5- Şeffaf olun, çeşitlilik yaratın

Baker, şeffaflık politikalarının çevresel ve sosyal etkileri iyileştirmek için etkili bir stratejinin gerekli bir unsuru olduğunun altını çiziyor. Şeffaflıkla birlikte çeşitliliğe sahip bir yönetim kurulu oluşturmak da bu yolun bir parçası. Ecolab’ın yönetim kurulunun yıllar içinde önemli ölçüde geliştiğini belirten Baker, bu durumun şirketin etki bazlı gündeminde kritik önem taşıdığını söylüyor. Diğer sektör liderleri de kendi kurullarında artan çeşitliliğin performanslarını iyileştirdiğini söyleyerek bunu destekliyor.

6- Dijitalleşin

Ecolab, verilerini tesislerinde daha iyi fırsatlar ortaya çıkarmak için kullanıyor. Örneğin, çelik ve kağıt fabrikalarında su kullanımı söz konusu olduğunda, Ecolab izleme ve denetim teknolojileri sayesinde en iyi ve en kötü performans konusunda daha iyi bir görüşe sahip oluyor. Son beş yılda dijital teknolojilere artan yatırım, bu yatırımların devamlılığının sinyallerini veriyor. Baker, "Verimliliği artırmak için topladığınız verileri kullanın" diyor.

7- CEO’ları sığınaklarından çıkarın

CEO ve üst yöneticileri sosyal ve çevresel amaçları iş stratejilerine dahil etmeye ikna etmek isteyen liderler bu konuda aksiyon almalı. CEO'lar çoğunlukla diğer CEO'larla iletişim halinde ve bu iletişim onların izole olmalarına sebep olabiliyor. Bu yüzden iyi fikirler sunmak ve ısrarcı olmak önem taşıyor. Baker’a göre, önümüzdeki 10 ila 20 yıl içinde büyük bir dönüşüm yaşanması gerekiyor ancak büyük işletmeler ihtiyaç duyulan değişikliği desteklemezse bu değişimin gerçekleşmesini bekleyemeyiz.

SHARE: READ MORE

20 February

Ambroisa Yemek Atıklarından Temizlik Üretiyor

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Ellen MacArthur Foundation’ın verilerine göre kullandığımız temizlik malzemelerinin ana bileşenini yüzde 90 su oluşturuyor. Yemek atıkları da içerisinde ortalama yüzde 75 su bulundurarak temizlik malzemeleri ile ortak bir nokta paylaşıyor diyen Ambrosia’nın CEO’su Amanda Weeks, bu ortak özelliğin geliştirdikleri temizlik ürünü Veles’in çıkış noktası olduğunu vurguluyor.

Veles, bileşenlerinin yüzde 97’si atık yemeklerden elde edilen su, asetik asit, laktik asit ve alkolden oluşuyor.

Başlangıçta hedefi küçük şehirlerde yemek atıklarının nasıl geri dönüştürüleceğine dair çalışmak olan Ambrosia hedefine ulaştıktan sonra atık yönetiminden ürün geliştirmeye kadar farklı alanlar üzerine çalışıyor. Atık yönetimi endüstrisinin yüksek miktarda sermaye gerektirdiği için yavaş gelişen bir sektör olduğunu belirten Weeks, Ambriosa’nın yemek atığından daha fazla ve farklı ürünler üreterek bu sorunun üstesinden gelmeyi planladıklarını söylüyor.

Veles’in piyasaya sürümünden önce yemek atıklarından suni gübre oluşturmayı planlayan Ambroisa gerek sektörün yatırıma daha fazla açık olmaması, gerek var olan çeşitli markalardan ötürü önceliğini tüketicilere atık geri dönüşümünden yeni ürün sunmak olarak belirledi.

Veles’i sürdürülebilir atık yönetiminde bir örnek olarak gösteren Weeks aynı zamanda geri dönüşüm sonunda elde edilen üründen gelir sağlanmadığı durumunda atık yönetiminin finansal yetersizliklerden dolayı hayata geçirilemeyeceğini ve bu yüzden yemek atığından elde edilen ürünlerin piyasaya yeni inovatif bir ürün olarak sunulması gerektiğini belirtiyor. Bu yüzden ev temizleme ürünü olan Veles risk sermayedarları tarafından yatırım için fırsat olarak değerlendiriliyor.

Çevreyi korumak ve katkı sağlamak için kendisine prensipler oluşturan Ambrosia, kaynağını yemek atıklarının oluşturuldukları restoranlar, süpermarketler gibi müşterilerden toplayan atık nakliye şirketi RTS’ten alıyor. Kaynağa ulaşımdaki stratejisinin yanı sıra, Ambroisa internetten online olarak 16 dolara satın alınabilen tekrar doldurulabilir metal şişeleri kullanıcılarına sunuyor. Bu sayede, tüketiciler sıvı kartuşlar ile ilk aldıkları metal şişeleri uzun süreli kullanarak gereksiz fazla şişe kullanımından da kaçınmış oluyorlar.

Ambroisa yüzde 97’lik kısmı sudan oluşan Veles’in yüzde 3’lük kısmı ile de inovatif fikirlerle tüketicilerinin karşısına çıkmak istiyor. Bu sebeple kullanacağı koku ve stabilizatörü doğal kaynaklardan elde ediyor. Birçok ev temizleyici maddesi Polisorbat 20 içerirken Ambrosia kanserojen içerdiği için Polisorbat 20 kullanmak yerine kendi formülünü oluşturarak bitki kökenli stabilizatör kullanıyor.

Sonuç olarak Ambrosia’nın geliştirmiş olduğu Velves ürünü birçok şirkete üretimde sürdürülebilirliğe örnek bir adım oluşturuyor. Velves’in piyasaya sürümü ile Ambroisa diğer şirketler ile ortaklık geliştirerek şirketlere yemek atıklarından ürün üretimlerinde danışmanlık yapmayı hedefliyor ve daha büyük çapta etki oluşturabilecek şirketlere teşvik edici bir örnek oluşturuyor.

SHARE: READ MORE

20 February

Amerika ve Çin tek kullanımlık plastik kullanımına dur diyebilir

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

2017’de Çin, Ocak 2018’de başlamak üzere yabancı ülkelerden plastik ithalatını yasakladı. Çin’in almış olduğu karar üzerine birçok Batı ülkesi kullandıkları plastikleri kendi içlerinde geri kazandırmak için yeni bir yol aramak zorunda kaldı. Almış olduğu yasaklama kararından önce dünyada üretilen çöpün yüzde 45’ini ithal eden Çin, geçtiğimiz ay ise yeni bir karar il ülke içerisinde tek kullanımlık plastikleri yasakladı.

Çin’in bu tutumu gereksiz ve aşırı çöp üretimini engellemeyi teşvik ediyor. Öte yandan, alışveriş tatiline dönüşen 11 Kasım Bekarlar Günü (Single’s Day) gibi faaliyetler sonucu ortaya çıkan 9,4 milyon tonluk plastik kirlilik, Çin’in geri dönüşüm konusunda yetersiz kaldığına işaret ediyor.

Çin’in çöp ithalatı yasağından sonra Amerika, Kanada ve atıklarının bir kısmını ithal eden Almanya gibi ülkeler plastik kullanımında yeterli geri dönüşüm altyapısına sahip olmadığından bu tehlikeye karşı acil önlem almak zorunda kaldılar. Bu çerçevede küresel ekonomide en çok plastik üreten ve tüketen ülkeler olan Çin’e ve ABD’ye sürdürülebilir bir ekonomi ve yeni istihdam kolları oluşturarak krizi fırsata çevirme imkânı doğabilir. Plastik 40 bin üretim çeşidine sahip. Farklı üretim çeşitlerine sahip olduğu için plastik geri dönüşümde üretim şekline göre farklı yöntemlerle ayrıştırılmak zorunda. Bu sayede plastik adına geri dönüşüme yatırım yapan öncü ülkeler geliştirdikleri teknolojileri satmak için büyük avantajlar elde edebilir.

Her ne kadar teoride fırsat potansiyeli olsa da durumun aksi yöne doğru gelişebileceğine yönelik işaretler de var. Çin, atık ithalatı yapma yasağından sonra kaliteli ürünlere ulaşımını kısmi olarak kısıtladığı için geri dönüşüm kalitesini azaltırken, Amerika da geri dönüşüm adına yetersiz iç politikalara sahip olduğu için sürdürülebilir bir ekonomi oluşturma konusundaki potansiyelini göremiyor.

Sınır ötesi atık ticaretinin yasaklanması durumunda geri dönüşüm yapısı yetersiz olan ülkelerde sıkışıp kalan plastik atıklar, küresel tedarik zincirine geri dönüşü sağlanmadan çevreyi kirletmeye devam ediyor. Bu da gösteriyor ki sınır ötesi atık ticaretinin tamamen yasaklanması, geri dönüşüm üstüne kurulacak bir ekonomi için zararlı sonuçlar da doğurabilir. Aslında, yeterli önlemlerin alınması ve kriterler belirlenmesiyle ithal edilen atıklar kaliteli parçalar elde etmede kullanılabilir. Piyasaya ulaşma izni verilirse, Amerika ve Çin’den üreticiler de atık ticaretinden faydalanabilirler.

Ülkelerin plastik kullanımına karşı sahip olduğu kaygılar büyük şirketleri de plastikte geri dönüşüm adına harekete geçirdi. Bu örneklerden bir tanesi Nestlé’nin 2025’e kadar yapacağı ürün paketlemelerinde 2 milyon tonluk geri dönüştürülmüş plastik kullanacak olması. Şirketler de çevreyi korumak adına geri dönüştürülmüş plastik için taleplerini arttıracaklar. Bu sebeple, yeterli geri dönüşüm altyapısına sahip olmayan şirketlerin ürünleri geçerliliklerini yitirecek gibi gözüküyor.

Geri dönüştürülebilir plastiğe ulaşım konusunda şirketlerin ihtiyacını karşılayabilecek çok az ülke olacağından Çin ve Amerika potansiyel kazanç sağlamada baş aktörler olarak yükselebilir. Bu sebeple bu iki üretim ve tüketim devi ülke plastik kirliliğini önlemede lider rol alarak dünyayı daha az plastik içeren bir yere dönüştürmede umut vaat ediyorlar.

SHARE: READ MORE

13 February

A Listesi: İklim değişikliğine karşın adımlar atan şirketler

Kar amacı gütmeyen Karbon Saydamlık Projesi (CDP), çevresel veriler sunan 8.000'den fazla şirketin yüzde 2'sini “A Listesi” adı altında sıraladı. Bu sıralamayı, Davos’ta Ocak ayında gerçekleşen iş insanı, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcisini bir araya getiren Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık toplantısına denk gelecek şekilde yayımlandı.

Japonya ve ABD, 'A Listesi' şirketlerinin genel merkezlerine en çok bulunduğu ülkelerken, bölgesel blok olarak Avrupa en yüksek sayıya ev sahipliği yapıyor.

Şirket isimleri olarak bakıldığında BT, Danone, Microsoft ve Sony, en üst sıralara sahip 178 şirket arasında yer alıyor.

Olumlu adımlara örnek olarak, Japon elektronik devi Sony'nin oyun konsollarını daha enerji verimli hale getirdiği ve Danimarkalı oyuncak üreticisi LEGO'nun 2025 yılına kadar tüm paketlemede ve 2030 yılına kadar tüm ürünler için sürdürülebilir malzemeler kullanmayı amaçladığı, verilebilir.

Listede önde gelen küresel şirketler arasında AstraZeneca, L'Oreal, Sainsburys, Nestle, LEGO, Walmart ve Bayer de bulunuyor. Ek olarak Microsoft da bir taahhütte bulundu ve 45 yıl içinde yaymış olduğu kadar karbon emisyonunu gidermeye söz verdi.

SHARE: READ MORE

13 February

Larry Fink Sürdürülebilirlik Raporunuzu Okumayacak

CEO’lara yönelik yazdığı mektupta, BlackRock CEO’su Larry Fink iklim değişikliğinin finans sektörünü köklü bir şekilde yeniden şekillendirdiğini ve yakın gelecekte sermayenin büyük bir kısmının da yeniden bölüştürüleceğini ifade etti. Bu mektuba ilişkin Harvard Business Review’da Mark R. Kramer tarafından ele alınan yazıyı S360 Finans haber bülteni için çevirdik.

BlackRock sürdürülebilirliği, yatırım stratejisinin merkezine almak üzere taahhüt verdi. Fink, şirketleri sürdürülebilirlikle ilgili açıklamalar ve iş uygulamalarının altında yer alan sürdürülebilir adımlar konusunda yeterli ilerleme kaydetmediklerinde yönetim kurulu üyelerine karşıt daha fazla oy kullanacaklarını belirtti.

Bu, dünyanın en büyük hissedarından gelen bir uyarı. Bu uyarı aynı zamanda finans, yatırımcı ilişkileri ve sürdürülebilirlik, yani nadir bir araya gelen üç farklı tarafı temsil ediyor:

Birçok şirket için sürdürülebilirlik ikinci planda. İş modellerinin tamamını sürdürülebilir hale getirmek ve paydaşların refah seviyesini şirketlerinin uzun dönemli hedefleri arasına koymak yerine, birçok şirket toplumsal sorunları çözmek için Kurumsal Sosyal Sorumluluk departmanlarını veya sivil toplum kuruluşlarını görevlendiriyor. KSS departmanlarından ya da STK’lardan aldıkları sonuçları da yıllık sürdürülebilirlik raporlarında yayımlıyorlar. Fakat asıl sorun, yatırımcıların yayımlanan sürdürülebilirlik raporlarını okumaması.

Okumamalılar da. Mark R. Kramer, Michael Porter ve George Serafeim, birlikte ele aldıkları “ESG başarısız olursa” adlı makalelerinde belirttikleri gibi neredeyse bütün sürdürülebilirlik raporları güvenilmez, tutarsız ve global seviyede etki oluşturma hedefi için hiçbir değer oluşturmayan verilerden oluşuyor. Başka bir raporda ise, Serafeim her şirketin insanlar ya da dünya için pozitif veya negatif bir etki oluşturduğunu iddia ettiği ama bu etkilerin ne karşılaştırılabilir ne de kapsayıcı bir biçimde ölçülebildiğini savunuyor.

Fink’in, sürdürülebilirlik politikaları en iyi olan şirketler arasında sermayenin bölüştürüleceğine dair tahmini doğruysa, yatırımcılar sürdürülebilirlik stratejilerinin ekonomik önemini anlayabilmeleri için yeni veri kaynaklarına ihtiyaç duyacak.

Bu durum şirketlerin ileride yatırımcıları ile farklı şekillerde iletişime geçmeleri gerektiği anlamına geliyor. Şirketlerin en öncelikli konularda (SASB, Sürdürülebilirlik Muhasebe Standartları Kurulu’nca belirlenen) şirket planlarını kamuyla paylaşmaları Fink’in de önerdiği gibi gerekli bir adım.

Fakat asıl soru, iklim değişimine ve sosyal etkiye önem veren yatırımcılar tarafından şekillenen bir gelecekte, belirli bir sektör şirketinin gelişmeye eğilimli olup olmadığı. Ve bu sorunun sermaye piyasaları tarafından duyulması isteniyorsa, cevapların mali bilançolar, çeyrek raporları ve yatırımcı brifingleri ile verilmesi gerekiyor – sürdürülebilirlik raporları ile değil.

Şirketler, işlerini etkileyen sosyal ve çevresel konulara yönelik planlarını paylaştıklarında piyasaların bu paylaşımlara cevap verdiğine dair kanıtlar halihazırda mevcut. CEO'lar “Strategic Investor Initiative of the Chief Executives for Corporate Purpose (CECP)” gibi etkinliklerde uzun vadeli planlarını açıkladıklarında planları neredeyse her zaman iklim değişikliği, ekonomik fırsatlar ve paydaşların refah seviyesi konularını göz önüne alan tasarılardan oluşuyor. Yapılan bir çalışma, şirketin hisse fiyatlarının bu paylaşımlara tepki verdiğini gösteriyor. Diğer bir deyişle, yatırımcılara veri sunulduğu takdirde, yatırımcılar planları için bu verileri kullanıyorlar.

Fakat uzun vadede planlama tek başına yeterli değil. İhtiyaç duyulan şey yeni bir dil – veya sosyal etkiyi ve ekonomik performansın birlikte çalışmasını sağlayabilecek bir köprü. Şirketler yarattıkları ortak değerleri yeni bir şekilde raporlamaya başlamalılar. Alternatif olarak, Serafeim şirketlerin çevreye, topluma ve kendi paydaşları üzerindeki etkisini analizlerine yansıtan, “Etki Ağırlıklı Muhasebe (Impact-Weighted Accounts)” sistemini öneriyor.

Ortak paydaş değerlerini hesaplarken ya da şirketlerin etki değerlendirmeleri yapılırken ortaya birçok sorun çıkacak (Bu konuda sosyal etki danışmanlığı, The Social Impact Consultancy, FSG, bir çalışma başlatıyor ve şirketlerin katılmasını bekliyor.)

Fakat bugün bile, kendilerini pozitif sosyal etki ile diğer kurumlardan farklılaştıran şirketler konu üzerinde gelişmekte. Walmart başlangıç maaşlarını yükselttiğinde, iş hacmi küçülmüş ve üretkenlik artmış. Novartis, Hindistan’daki kırsal bölgelere sağlık eğitimi götürdüğünde, 70 milyon potansiyel müşterisi olan yeni bir market oluşturdu. PayPal kredi başvuruları reddedilen küçük işletmelere yeni bir finansman yolu bulduğunda, 10 milyar dolarlık bir market oluşturma şansına sahip oldu.

Bu örnek verilen şirketlerin yapamadıkları ise yatırımcılara, sosyal etkileri ve ekonomik performansları arasındaki nedensel bağlantıyı etkili bir şekilde iletmek. Ve bu bağlantı olmadan, yatırımcıların gelişebilecek şirketleri ayırt etmesi neredeyse imkansız.

Larry Fink’in düşünmüş olduğu gelecek hiç de uzak değil ve BlackRock’ın kaldıracı bu süreci daha da hızlandıracak. Sürdürülebilirlik ve finans arasında köprü kuran yeni bir dile ihtiyaç var.

SHARE: READ MORE

13 February

AB Komisyonu Başkanı von der Leyen'in Dünya Ekonomik Forumu'nda açılış konuşması

22 Ocak’ta Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nun 50. zirve toplantısında AB Komisyonu Başkanı von der Leyen yaptığı açılış konuşmasında, iklim değişikliğine ve iklim finansmanına yönelik aşağıda özetlenen konuların altını çizdi:

• AB Komisyonu, Avrupa Yeşil Anlaşmasını birinci önceliği olarak kabul etmektedir. Avrupa 2050 yılında iklim nötr katkılı ilk kıta olma vaadini verdi. Bunun gerçekleşmesi için gereken yatırım, inovasyon ve yaratıcılığı sağlamayı taahhüt ediyor.
• Önümüzdeki on yılda Avrupa bütçesinden 1 Trilyon Euroluk yatırım gerçekleştirilecek ve bu bir yeşil yatırım dalgası yaratacaktır.
• Geçtiğimiz ay, 6 Trilyon varlığı temsil eden en büyük yatırımcılardan 44’ü AB’den iklime nötr katkıyı kanun olarak düzenlenmesini talep ettiler. Bu kanunun çıkarılması, yatırımcıların uzun vadeli yatırım yapmak için ihtiyaç duyduğu güveni, hesap verebilirliği ve güvenilirliği sağlayacak.

SHARE: READ MORE

13 February

Enerji dönüşümünü 2030’a kadar ertelemek 1,2 Trilyon Dolarlık sermayeyi riske sokacak

Uluslararası Enerji Ajansı’nın yeni raporuna göre, iklim değişikliğine karşı mücadelede en büyük engellerden sorumlu petrol ve gaz şirketlerinin enerji dönüşümlerini 2030’a ertelemeleri halinde 1,2 Trilyon Dolar sermaye sıkıntıya girecek.

Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum- WEF)’nun Ocak 2020’de Davos’ta gerçekleşen yıllık toplantısında sunulmak üzere hazırlanan ‘Enerji Dönüşümünde Petrol ve Gas Endüstrisi’ raporunda, petrol ve gaz şirketlerinin kısa dönemli getirileri ile uzun dönemli çalışma lisansları arasında denge sağlamak için iklim değişikliğine yönelik çabalarını arttırmaları gerektiğinin altı çizilmektedir.

Raporda, emisyon azaltımı uygulamasında gecikme olursa veya piyasa katılımcıları piyasa sinyallerini dikkate almazlar ise sorunlu sermaye seviyesi hızla yükselebileceği belirtiliyor. Dönüşümün 2025’e ertelenmesi halinde sorunlu sermayenin 950 Milyar dolara, 2030’a ertelenmesi halinde ise sorunlu sermayenin 1,2 Trilyon dolara yükseleceğine işaret edilmektedir.

SHARE: READ MORE

13 February

Mastercard, şirketleri iklim değişikliğine karşı birleştirmek ve mücadelelerini yoğunlaştırmak için bir platform oluşturdu

Mastercard’ın oluşturduğu “Paha Biçilmez Gezegen Koalisyonu (Priceless Planet Coalition)” şirketlerin sürdürülebilirlik çabalarını birleştirmeyi ve çevreyi korumak için anlamlı yatırımlar yapmalarını amaçlıyor.

Citibank, Santander UK, IHS Markir, Saks Fifth Aavenue, L.L.Bean, New York Metropolitan Transportation Authority, Transport for London and American Airlines’ın da üyeleri arasında olduğu platform, önümüzdeki beş yılda 100 milyon ağaç dikmeyi taahhüt etmiştir.

Koalisyonun diğer hedeflerini aşağıdaki gibi özetlemek mümkün:

• Koalisyon 3 milyardan fazla tüketici veya kurumsal Mastercard sahibine ulaşarak onları iklim değişikliği hakkında bilgilendirecek. Üyeler tüketicilerin toplu ve akıllı taşıma kullanımını teşvik edecekler.
• Üyeler sürdürülebilirlik stratejilerini uygulama ve gerçekleştirmede bilgi paylaşımı yolu ile birbirlerine yardımcı olacaklar.
• Kurumsal Mastercard sahipleri kartlarını seyahatlerde, mal ve hizmet alımlarında kullandıklarında koalisyonun ağaçlandırma girişimine katkı sağlayacaklar.

SHARE: READ MORE

13 February

Brunel Emeklilik Ortaklığı’nın Sıfır Karbonlu Gelecek için Yeni Politikası

Birleşik Krallık’taki sekiz yerel Yönetim emeklilik programından biri olan Brunel Emeklilik Ortaklığı, iklim değişikliği risklerini yönetmek üzere yeni bir yaklaşım oluşturduğunu açıkladı.

Bu politikanın oluşturulması sırasında 130 varlık yöneticisi ile iletişim kuruldu ve 530 yatırım stratejisi iklim açısından gözden geçirildi.

Brunel’in yeni politikasının beş noktasını aşağıdaki gibi özetlemek mümkün:

• Politika –Brunel, karbona anlamlı bir fiyat koymaları ve fosil yakıt sübvansiyonlarını kaldırmaları için politika oluşturucularını teşvik edecek.
• Ürün – Daha yaratıcı ürünlere talebin olduğu alanları belirleyerek bu alanlarda gelişmeyi desteklemek için Brunel yatırım yapacak.
• Portföyler– Brunel, bir dizi iklim senaryosu altında portföylerine stres testi uygulayacak. Böylece, iklim risklerine daha az maruz kalmayı gerçekleştirmek ve 2°C gelecek hedefi ile bir hizaya getirmek üzere şirketlerle etkin bir iletişim kurmak üzere yatırım yöneticilerini yönlendirmek ve bu hedefleri gerçekleştiremeyenleri değiştirmek hedefleniyor.
• Pozitif Etki – Brunel düşük karbon dönüşümüne yatırdığı portföy oranını ve portföylerinin Paris Sözleşmesi Hedefleri ile nasıl uyum sağladığını açıklayacak.
• İkna- Brunel öncelikli holdingleri ile iletişim kurarak, iklim yönetimi kalitelerini yükseltmek için onları ikna edecek. Bu süreçte Dönüşüm Yolu Girişimi’nin (Transition Pathway Initiative- TPI) değerlendirme yapısını kullanarak, adım adım ilerlemek ve 2022 itibariyle tüm önemli yatırımlarında TPI dördüncü seviyeye gelmek hedeflenecek.

SHARE: READ MORE

13 February

BlackRock’ın kömür yatırımından çekilmesi yatırım dünyasında takdir topluyor

Dünyanın en büyük yatırım kuruluşlarından BlackRock’ın kömüre bağlı olan şirketlerin holdinglerine yapacakları yatırımlara son vermesi kararı ile BlackRock iklim dostu finansı destekliyor. Fakat BlackRock’ın vermiş olduğu bu karar, analistlerin aklında yatırımcıların dünyanın geleceğini nasıl önceliklendireceğine yönelik soru işaretleri yaratıyor.

Geçen hafta dünyanın en büyük özel yatırım fonunun, satışlarının çeyreğinden fazlasını kömürden elde eden şirketlerdeki hisselerini 2020 ortasına kadar elden çıkaracağını paylaşması fon yöneticileri tarafından olumlu bir adım olarak karşılandı. Bunun yanı sıra, BlackRock’ın yatırım stratejilerinde iklimi önceliklendirmesi ve fosil yakıtlarda tamamen çekilmeyi düşünüyor olması büyük ilgi çekti. Ancak aynı analistlere göre BlackRock'un planlarında bu yeni yatırım standartlarının sürdürülebilirliğini nasıl sağlayacağı henüz net değil.

İklim değişikliğinin yıkıcı etkileri ve yarattığı finansal yük su yüzüne çıktıkça giderek daha fazla şirket ve yatırımcı riski azaltmak için önlemler almaya başlıyor. Kömür de dünya ekonomisindeki hidrokarbonlar içinde çevre için en büyük zararı yaratanlardan.

BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), 1,5 derece Paris iklim anlaşması hedefine ulaşmak için daha iyi bir şans elde etmek için, kömür kullanımının 2030 yılına kadar üçte iki oranında düşmesi ve 2050 yılına kadar tamamen sıfırlanması gerektiğini söylüyor.

BlackRock’ın iklim değişikliği üzerine aldığı sorumluluk yatırım sektöründe bir dönüşüm noktası niteliğinde. Fakat fosil yakıtların ve yenilenebilir kaynaklar için yapılan yatırımların takibini yapabilen Influence Map’in kurucusu olan Thomas O'Neill, BlockRock’ın bu hamlesinin kömüre olan yatırımını yarısından fazlasını bitirebileceğini söylüyor. Ancak, Norveç emeklilik fonunun 2015’te yaptığı benzer bir hatayı yapabileceği uyarısını ekliyor: Norveç fonu, kömür termik santralinden elde edilen satışın yüzde 25 ve üzeri satış yapan şirketlerle ilişkisini keserken, yüzde 25 barajının altındaki firmalara yatırım yapmaya devam etti ve bu da kömür termik santrallerine yaptığı yatırımları yüzde 12 oranında artırdı. Örneğin fon, dünyanın en büyük maden şirketlerinden biri olan Anglo-İsviçre devi Glencore'daki hissesini neredeyse ikiye katladı. O'Neill, sonuç olarak Norveç fonunun bu kadarının kömür sermayesi üzerinde çok küçük bir etki yarattığının altını çiziyor.

IEEFA’nın enerji finansı direktörü Tim Buckley, BlackRock’ın bu stratejisinin küresel yatırım topluluklarında önemli bir adım olduğunu belirtiyor. Paris Anlaşması’nın ilkelerine uymaya çalışan bir şirketin aynı zamanda dekarbonizasyon sözü verdiğinin de altını çiziyor.

SHARE: READ MORE

6 February

50. Dünya Ekonomik Forumu’nun ana temasını Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları belirledi

Bu haberi 5 dakikada okuyabilirsiniz.

İsviçre’nin Davos kasabasında gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu (WEF), 117 ülkeden iş insanı, siyasetçi, akademisyen ve sivil toplum kuruluşu temsilcisini bir araya getirdi.

Davos haftası boyunca Dünya Ekonomik Forumu tarafından düzenli raporlar, duyurular ve taahhütler yayınlandı. 2020 Ocak ayı ise şirketlerin, STK’ların ve hükümetlerin sürdürülebilirlik dünyasında atmaları beklenen adımların gözlemlendiği bir ay olarak önem kazandı. Bu sene sürdürülebilirlik ve iklim krizine ilişkin konular ana tartışma konuları olarak belirlendiği için WEF’e, Yeşil Davos ünvanı verildi. Resmi teması “Uyumlu ve Sürdürülebilir Bir Dünya için Paydaşlar” olan forumun aynı zamanda sıfır karbon olması hedeflendi. Forumda elektrikli araçlar sıralandı, vegan menüler ve etsiz proteinli opsiyonlar sunuldu.

Oturumlarda konuşulan konular oldukça geniş bir yelpazeye sahip olsa da özellikle ilgi çeken konular arasında; sürdürülebilir gıda sistemleri, doğaya dayalı çözümler, sürdürülebilir moda, döngüsel ekonomi ve ESG yatırımı vardı. WEF tarafından yayımlanan 2020 Küresel Riskler Raporu bir hafta önceden bu durum için gerekli hazırlığı başlatmıştı. Geçen haftaki yazımızda da yer verildiği gibi bu raporun amacı birçok farklı sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşu temsilcisinin bir araya gelmesiyle önümüzdeki 10 yıl için dünyanın ve sektörlerin beklediği riskleri tanımlıyor. Raporun dikkat çekici bir özelliği ise 15 yıllık tarihinde ilk kez, ilk beş riskin tümünün çevresel faktörlere ait olmasıydı. Geçtiğimiz 5 yıla bakıldığında ise, bunun devam eden bir trend haline geldiği anlaşılıyor.

Forumda sürdürülebilirliğin farklı yanlarını ve onu bekleyen zorlukları ölçmek için araçlar oluşturmak kesişen bir odaktı. Üç gün boyunca devam eden gündemin önemli noktalarından biri ise WEF’in Uluslararası İş Konseyi, Büyük Dört (the Big Four) denetim firması (Deloitte, EY, KPMG ve PwC) ile "Sürdürülebilir Değer Yaratmanın Ortak Ölçütlerine ve Tutarlı Raporlamasına Doğru" adı alındaki iş birliğiydi. Bu iş birliğindeki amaç ise farklı sektörler ve şirketlerin yıllık raporlarında kullanılacak bir dizi yeni tutarlı ölçüt ve açıklamalar oluşturmak olarak gözlemleniyor.

Sunulan ölçüt ve açıklamalar, SKA'lar ve ESG alanlarıyla uyumlu dört başlık halinde düzenleniyor:

• Yönetim (SKH 12, 16 ve 17 ile uyumlu) – bir şirketin etik ve toplumsal faydaya bağlılığı
• Gezegen (SKH 6, 7, 12, 13, 14 ve 15) – iklim sürdürülebilirliği ve çevresel sorumluluk
• İnsan (SKH 1, 3, 4, 5 ve 10) – insan ve sosyal sermayenin iş dünyasındaki rolü
• Refah (SKH 1, 8, 9 ve 10) – adil ve kapsayıcı büyümeye iş katkıları

Yeni bir metodoloji oluşturulacağı ve oluşturulurken mevcut çerçevelerden ve standartlardan yardım alınacağı iddia ediliyor. Bu metodolojin yeni standartlar mı oluşturacağı yoksa karma birtakım ölçütler mi olacağı ise devam eden bir tartışma konusu.

Forumda birtakım önerilerde de bulunuldu. Bunlara bakıldığında ise öne çıkan sonuç şirketlerin SKA’lara ulaşma yolunda neler yaptığını rapor etmekle yetinmemesi gerektiği oldu. Şirketlerin, yatırım faaliyetleri de dahil olmak üzere tüm ticari faaliyetlerinin SKA'lar yolundaki ilerlemeyi nasıl etkilediği, ilerlemenin boyutu ve nelerde eksik kalındığıyla alakalı daha spesifik verilere yönelmeleri gerektiği düşünülüyor. Aksi takdirde, şirketler tarafından sadece olumlu bildirimler yayımlanmasının ötesine geçmek mümkün gözükmüyor.

Forumda daha iyi ve kapsamlı ölçümler için ölçütler ve açıklamaların yanı sıra araçlar ve platformlar da tanıtıldı. Bunlardan biri, S&P Global tarafından iklim değişikliğinin şirketler ve yatırımcılar için düzenlemeler, değişen pazar dinamikleri ve teknoloji aracılığıyla nasıl önemli bir geçiş süreci ve fiziksel riskler oluşturduğunu inceleyen "etkileşimli bir veri duvarı" olan The Big Picture on Climate Risk’i tanıttı.

Dünya çapında insanların bir araya gelmeleri, fikirlerini paylaşmaları ve iş birliği yapmaları için gerekli koşullar oluşturmak her geçen gün daha büyük bir ihtiyaç haline geliyor. Hem günümüz ve geleceğin bireyleri hem de dünya için sürdürülebilirliği hayatlarımıza entegre etmek amacıyla bir araya gelinmesinin faydalı sonuçlar doğurabileceği 50. Dünya Ekonomik Forumu’nda da görünüyor.

SHARE: READ MORE

6 February

Yapay Zekada İnovasyon: Şehirlerde Karbon Nötrlük

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

6 Avrupa şehri; Helsinki, Amsterdam, Kopenhag, Stavanger, Tallin ve Paris, yapay zeka kullanarak sera gazı emisyonlarını önlemek amacı ile ve şehirlerin iklim taahhütlerini sağlamaları için Avrupa Birliği tarafından 3 yıl süreli finanse edilen AI4Cities projesi adı altında bir araya geliyor.

AI4Cities projesi aracılığı ile üye şehirler Ticarileşme Öncesi Tedarik süreçlerinde kamu sektörünün ihtiyaçlarını karşılayacağı çözümlerin ne olduğunu belirleyeceği bir süreçten geçecek. Öncelikli olarak, satın alma yetkilileri, karbon nötrlük hedefine ulaşmak için enerji ve hareketlilik (mobility) alanlarında çözümler için ihtiyaçları ve yerine getirilmesi gereken koşulları belirleyecek. Daha sonra, bu şehirler, startup’ları, kobileri, daha büyük şirketleri ve diğer paydaşları yapay zeka, Nesnelerin İnterneti (IoT) ve 5G gibi benzer teknolojilere başvurarak inovatif çözümler üretmeye davet edecek.

AI4Cities’de proje koordinatörü ve Forum Virium Helsinki’de proje yöneticisi olan Kaisa Sibelius, AI4Cities için şunları söyledi: “Şehirlerin ve bölgelerin konu iklim olduğunda söyleyecek ve yapacak çok şeyi var. Ülkelerin iklim hedeflerine ulaşmalarında onlara yardımcı olmak için iyi bir donanıma sahibiz. AI4Cities, liderlik kabiliyetimizi ve Ticarileşme Öncesi Tedarik (Pre-Commercial Procurement, PCP) stratejilerimizi kullanarak Avrupa’daki inovasyonu, yapay zeka kullanımını ve sürdürülebilirliği artırma konusundaki istekliliğimizi gösteriyor.”

AI4Cities 5 farklı kısımdan oluşuyor: hazırlık aşaması, üç farklı araştırma ve geliştirme aşaması ve bir final etki değerlendirme aşaması. Hazırlık aşamasında, tedarikçi şehirler toplantılar, workshoplar ve işbirlikleri gibi etkinlikler düzenleyerek birlikte üretim pratiklerini gerçekleştirecekler. Araştırma ve geliştirme süreci ise kendi içerisinde üçe ayrılarak: çözüm üretim aşaması, prototip oluşturma ve prototipin test edildiği süreçlerden oluşuyor.

AI4Cities tedarik hedefine en az 40 farklı girişimci bularak ve finanse ederek ulaşacak. Birinci aşamada bu girişimciler raporlarını, fikirlerini ve araştırma sonuçlarını sunacak. Daha sonra bu girişimcilerden en az 20 tanesi prototiplerini geliştirmek üzere ikinci aşamaya davet edilecekler. İkinci aşamadan sonra en az 6 girişimci üçüncü aşamaya davet edilerek pilot çalışmalarına başlayacaklar.

AI4Cities projesinin etkisini artırmak için, üye şehirlerden yetkililer seçilecek. Seçilen yetkililer PCP sürecini takip edecek ve projenin işleyiş sürecinde destekçi olarak rol alacaklar. Sürdürülebilir kalkınmayı taahhüt eden ve ulusal ve bölgesel seviyede çalışan ICLEI, Local Governments for Sustainability, yetkililerin seçilmesinden sorumlu olup, aynı zamanda PCP sürecinin geliştirilmesinden de sorumlu olacak. Türkiye’de Marmara Belediyeler Birliği’nin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin, ve Eskişehir, Tepebaşı Belediyesi’nin üyesi olduğu ICLEI yerel belediyelerle yaptığı çalışmalardaki gibi projeye dahil olan şehirler için yönergeler oluşturacak.

Son aşama olarak, PCP’de elde edilen sonuçları geliştirmek üzerine odaklanılacak. ICLEI’da koordinatör olarak görev alan Philipp Tepper’ın söylediği gibi ICLEI Procura+ ağı sayesinde üye şehirler Ticarileşme Öncesi Tedarik sürecini en verimli şekilde kullanarak üye şehirler kamu sektörünün ihtiyaçlarını karşılayacağı çözümlerin ne olduğunu belirleyebilecek ve bu sayede sürdürülebilirliğe katkı sağlanırken aynı zamanda karbon ayak izinde de azalmalar yaşanacak.

SHARE: READ MORE

6 February

Modanın yeni trendi: H&M kıyafetlerde geri dönüşüm üzerine çalışıyor

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Moda endüstrisi çevre kirliliği sorununun en ciddi aktörlerinden. Ellen MacArthur Foundation’ın uyarısına göre, eğer moda endüstrisi bu konuda bir önlem almaz ise 2050 yılına kadar 2 derecece kalmak için ayrılan karbon bütçesinin çeyreğinden fazlasını moda endüstrisi kullanmış olacak. Bu sorun, moda endüstrisinin üretmiş olduğu ürünlerde neredeyse hiç geri dönüşüm olmamasından kaynaklanıyor.

Dünya çapında, kıyafet yapımında kullanılan materyallerin %87’si kullanıldıktan sonra ya atık depolama alanlarına bırakılıyor ya da yakılıyor. Bu materyallerin %1’den daha azı yeni kıyafet yap amacı ile geri dönüşümde kullanılıyor. Dahası, moda endüstrisi kullan ve at anlayışını yüz yıldan daha fazla bir süredir değiştirmiyor ve geri dönüşüm kıyafetleri söküp iplik haline getirmekten ileri gitmiyor.

Geleneksel mekanik geri dönüşüm, kumaşın hem lif kalitesini düşürüyor hem de geri dönüştürülen kumaşların daha önce kullanılmamış kumaşlarla karıştırılarak üretim yapabilmek için kullanılması gerekiyor. İsveç merkezli yeni bir şirket olan Re:newcell’in uyguladığı kimyasal çözücüler sayesinde kumaşları birbirinden ayırırken lif kalitesinde daha önce kullanılmamış etkisi yaratan “chemical garment to garment” geri dönüşüm yöntemi ise moda endüstrisinde sürdürülebilirlik ve geri dönüşüm anlamında yeni bir akım yaratıyor.

Moda endüstrisindeki Re:newcell tarafından geliştirilen “chemical garment to garment” geri dönüşüm metodu H&M’den ve İsveç merkezli moda zinciri olan KappAhl’dan gelen yatırımlar sayesinde araştırma ve geliştirme alanında daha çok fırsat yakalıyor. Re:newcell ile yaptığı ortaklığın yanı sıra, H&M’in girişimcilik kolu olan CO:LAB Hong Kong Tekstil ve Konfeksiyon Araştırma Enstitüsü’ne, Hong Kong Research Institute of Textiles and Apparel (HKRITA), 6 milyon avroluk yatırım yaparak moda endüstrisinde sürdürülebilirlik alanında örnek liderlik teşkil ediyor. HKRITA ile geri dönüşüm adına geliştirdikleri teknolojileri kâr amacı gütmeden gerçekleştirdiklerini belirten H&M Vakfı İnovasyon Lideri Erin Bang, geliştirmiş oldukları teknolojileri endüstrisindeki diğer şirketlerle de paylaşacaklarını belirtiyor.

Moda endüstrisindeki kullanılan kıyafetlerin geri dönüşüm oranının %1’den bile daha az olması sebebi ile H&M gibi büyük şirketlerin moda sektöründe sürdürülebilirlik üzerine AR-GE çalışmaları yapan şirketlerle işbirliği yapması ve kendi vakıflarının bu alan üzerine yatırımlar yapması, moda sektöründe sürdürülebilirlik adına ümit verici gelişmeler olduğunu gösteriyor.

SHARE: READ MORE

6 February

UNICEF’in yeni çadır tasarımı iklim değişikliğiyle mücadele ediyor

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Son yirmi yıldır UNICEF çadırları sığınma kamplarında, geçici okullar ve sağlık ocakları olarak görev yapıyor. Basit, geniş ve çok işlevli olan bu çadırlar sığınmacıların temel korunma ihtiyaçlarını karşılıyor. Ancak başka pek çok alanda yetersiz ve her geçen yıl daha fazla alanda yetersiz kalıyor.

Sorunların kaynağı düşünüldüğünde, en temel sebep iklim değişikliği. Sığınma kampları iklim değişikliğinden sarsıcı derecede etkileniyor. Fırtına, sel gibi afetler kamp alanlarının zarar görmesine ve çadırların parçalanmasına sebep olarak insanları savunmasız bırakıyor. Sıcak günlerde çocuklar çadırların içinde duramıyor. Sıcak dalgalarından fırtınalara, iklim değişikliği ile artan şiddetli hava olayları eski çadır tasarımlarının baş edemediği boyuta ulaşmış durumda. UNICEF’in Kopenhag lojistik biriminde proje yöneticisi olarak görev yapan Bo Sorensen, çadır tasarımının yirmi yıl öncenin iklimine uygun olarak tasarlandığı için yetersiz kaldığını ifade ederek iklimin çok hızlı değiştiğine dikkat çekiyor.

Günümüzde satışa sunulan çadırlar arasında söz konusu ihtiyaçları karşılayabilecek bir tasarım bulunamadığı için UNICEF, kendi tasarımını yapma kararı aldı. UNICEF’in tıbbi gereçlerden mataralara uzanan 20 ürünlük bir inovasyon portföyü bulunuyor.

UNICEF'in geliştireceği bu yenilikçi çadırın odağı çok amaçlı olmak. Özellikle çocuklar için afet ve çatışma sonrası insani yardım sağlayan UNICEF, temelli barınma olanağı yaratmaktansa eğitim, beslenme, sağlık gibi konularda kullanılmak üzere çadır kuruyor. Her yıl binlerce devasa çadırı dünyanın dört bir yanına ulaştırıyor. Kimi bölgelerde kar fırtınalarına, kimi bölgelerde ise dayanılmaz sıcaklara karşı dayanıklı ve konforlu olması gereken bu çadırların çeşitli koşullara uyum sağlayabilmesi çok önemli.

UNICEF ekibi, son kullanıcının dışında ürünün ulaştırılmasına dahil olan depo ve gümrük görevlileri ile de görüşerek çadırın sahip olması gereken özellikleri belirledi. Bu bütünsel yaklaşımın sonucunda karşılanması gereken yaklaşık 1000 ihtiyaç tespit edildi. Son tasarım bu ihtiyaçları karşılamak üzere pek çok özellik ve duruma göre eklenebilen parça içeriyor. Çadırın iskeleti, erkek halatları ve yere sabitlenmesi konularındaki gelişmeler sayesinde rüzgâr tüneli testlerinde çadırın kasırga şiddetinde rüzgarlara karşı koyabildiği görüldü. Sıcak günler için ise karşılıklı konumlandırılarak hava akışını arttıran ve cibinlik ile örtülmüş pencereler serinlik sağlıyor.

Ek olarak, çadırın çatısında gölge ağı adı verilen ikinci bir katman, güneş ışınlarını saptırmaya yardımcı oluyor ve çadırın havalanmasını sağlayan bir rüzgâr tüneli oluşturuyor. Gölge ağı aynı zamanda, şiddetli bir fırtınada yağmurun veya karın çadırın üstünde birikmesini önleyerek çadırın çökmesine engel olmak için tasarlandı. Soğuk iklimlerde, yalıtım amaçlı eklenebilecek bir kış astarı da bulunuyor.

Kolay taşınabilir ve kurulabilir olması bir çadırın en hayati özellikleri arasında. 48 metrekarelik devasa çadırların ağırlığı yarım tona kadar çıkabiliyor. Bu afet ve çatışma zamanlarında çadıra ihtiyaç duyan kimseler için büyük bir zorluk. Sorensen, çadırların 40°C derecede veya dağlık bölgelerde taşınması gerektiğini ve bunların standart çadırlarla mümkün olmadığını ifade ediyor. UNICEF’in yeni çadır tasarımı hala ağır olsa da ek parçaların sırt çantalarında taşınabiliyor olması bir miktar kolaylık sağlıyor. Yönergeler ise sığınmacıların da rahatlıkla anlayarak uygulayabileceği şekilde yazıldı.

Çadır prototipi bugüne kadar kuru sıcak iklime sahip olan Uganda, nemli sıcak olan Filipinler ve soğuk iklimli Afganistan olmak üzere üç iklimde test edildi.

SHARE: READ MORE

23 January

Lemurlarla birlikte biyoçeşitlilik de tehlikede

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Afrika'nın güneydoğu kıyılarındaki Madagaskar adası, Afrika’dan 115 milyon yıl önce kopması sebebiyle, endemik en az 12.000 bitki türüne ve 700 omurgalı türüne ev sahipliği yapıyor. Bu egzotik ada aynı zamanda çok yoksul bir ülke ve yerliler hayatta kalmak için bulundukları coğrafyadaki doğal kaynaklara muhtaç oluyor. Madagaskar’ın insan faaliyetleri ve iklim değişikliği tarafından tehdit alında kalması, biyoçeşitliliğe ormansızlaşma ve doğal yaşam alanlarının yok edilmesi aracılığıyla ciddi oranda zarar veriyor. İklim değişikliği günümüzde küresel düzeyde dikkat çekse de araştırmalar Madagaskar için tehlikenin baskın sebebinin iklim değişikliği olmadığını gösteriyor.

Madagaskar geçtiğimiz 60 yılda ormanlık alanlarının neredeyse yarısını (%44) kaybetti. Bu kaybın en büyük sebebinin ormanlık alanların tarla alanı oluşturmak için yakılması ve kömür madenleri olduğu savunuluyor. Ormansızlaşma, canlı kaynaklarının aşırı kullanımı ve endemik türlerin avlanıp satılması birçok türün ve doğal yaşamlarının yok oluşuna sebep oluyor.

Yakalı lemur da insan faaliyetleri sonucu tehlike altında kalan bir canlı. Daha da önemlisi, habitat kaybı yakalı lemurların coğrafi dağılımını ve genetik sağlığını da etkiliyor. Ormansızlaşmanın, kontrol altına alınmazsa, yakalı lemurların tüm doğu yağmur ormanı habitatını ve bu habitattaki hayvanları ortadan kaldırabileceğinden endişeleniyor. Yakalı lemurlar için orman kaybının etkileri iklim değişikliğinin etkilerini büyük bir oranda geçiyor. Bu örnek özelinde ise yakalı lemurlar Madagaskar'daki toplam primat dışı topluluk zenginliğinin önemli bir göstergesi haline geliyor.

Kasım 2019'da yayınlanan bir çalışmada, lemurların hayatta kalmalarının habitatlarına bağlı olduğunu gösteriliyor. Bu çalışma lemurların yayılmasını engelleyen doğal ve insan kaynaklı engeller ve genlerinin habitatlar arasında değiştikçe ve çoğaldıkça yarattıkları hareketleri izlenerek gerçekleştirildi. Gen akışı (gen akımı) olarak da bilinen bu hareket, popülasyonlardaki genetik çeşitliliği korumak ve lemurların değişen ortamlara uyum sağlamasına izin vermek için önemli. Bu analize dayanarak insan aktivitesinin yakalı lemurların popülasyon yapısının ve gen akışının en iyi göstergesi olduğu sonucunda varılıyor. İnsan topluluklarından sonra ise ormansızlaşma en önemli ikinci engel olarak sıralanıyor. Sonuç ise habitat kaybının yakın gelecekte yakalı lemurlar için iklim değişikliğinden daha acil bir tehdit haline geldiği yönünde.

Bu durum sadece yakalı lemurlar için değil, aynı zamanda yakalı lemurların bulunduğu bölgelerdeki diğer bitki ve hayvanlar için de tehlike teşkil ediyor. Küresel düzeyde de bitki türlerinin üçte birinden fazlası (yaklaşık %36,5) aşırı derecede nadir olarak tanımlanıyor. Nadir türlerin var olduğu bölgelerde insan etkisinin daha yüksek düzeyde olduğu düşünüldüğünde insan faaliyetlerinin denetlenmesi gerekiyor.

SHARE: READ MORE

23 January

Çin’de plastik atığı mücadelesi başladı. Peki tüketiciler ne diyor?

Bu haberi 4 dakikada okuyabilirsiniz.

Birleşmiş Milletler’e göre tek kullanımlık plastik, 21. yüzyılın en hayati sorunları arasında. Buna cevap olarak devletlerin tek kullanımlık plastiklere yönelik yeni uygulamalar ve yasaklar getirdiğini görüyoruz.

Çin, 2020’nin sonuna kadar bütün büyük şehirlerinde, 2022’de ise tüm şehirlerinde plastik poşetleri yasaklayacağını açıkladı. Taze ürünler satan marketler, 2025’e kadar yasaktan muaf tutulacak. Plastik poşet yasağına benzer şekilde 2020’nin sonundan itibaren lokantalarda tek kullanımlık pipetler kullanılmasına yasak getirilecek. 2025’e kadar ülke genelinde lokanta sektörünün tek kullanımlık plastik tüketimini %30 düşürmesi isteniyor. Tüm bu düzenlemelere ek olarak, geçtiğimiz yıllarda plastik atığı ithalatına yasak getiren Çin, geri dönüşümün ve yeniden kullanımın arttırılması amacıyla “kapsamlı kaynak kullanımı” tesisleri inşa etmeye başladı.

Avrupa Birliği ise 2025’e kadar ambalaj üretiminde 10 milyon ton geri dönüştürülmüş plastiğin değerlendirilmesi hedefini koymuş durumda. Avrupa pazarına giren tüm plastik ambalajların uygun maliyetle üretilerek geri dönüştürülebilir veya tekrar kullanılabilir olması amaçlanıyor. Birleşik Krallık ise Nisan 2022’den itibaren plastik ambalaj üretimi ve ithalatına vergi getirmeyi tasarladığını açıkladı.

Buna karşılık ambalaj üreticileri yeni yasal düzenlemelere ve tüketici farkındalığına göre kendini yeniden konumlandırıyor. 2019’da 70 şirket, ürünlerinde geri dönüştürülmüş plastiği daha çok kullanmak ve 2025’e kadar geri dönüştürülmüş plastik pazarını en az %60 büyütmek için gönüllü taahhütte bulundu. Dünyanın en büyük plastik ambalaj kullanıcısı şirketleri, ambalajlarında geri dönüştürülmüş plastik kullanımını beşe katlayarak %22’ye yükseltmek üzere 2025 yılına hedef koydular.

Atılan plastikten yapılmış şişeler ile geri dönüştürülmüş kâğıttan üretilmiş ambalajlar bir süredir hayatımızda. Yeni pek çok ünlü markanın gıda sınıfı ambalajlarında geri dönüştürülmüş karışık plastik atıkları kullandığı haberleri geliyor. Kişisel bakım ve sağlık ürünleri de atık plastikten üretilmiş ambalajlara geçiyor.

Ürünün kalitesi, işlevselliği ve fiyatını etkilemediği sürece geri dönüştürülmüş ambalajların tüketiciler tarafından tercih edilebildiğini görüyoruz. Nielsen şirketinin ABD’de 21.000 hane ile gerçekleştirdiği 2019 araştırması, çevre dostu ürünlerin ve geri dönüştürülmüş ambalajların tüketicilere yüksek oranda hitap ettiğini gösteriyor. Aynı şekilde GFK’nin hazırladığı başka bir anket tüketicilerin, üreticilerin ilk adımı atıp daha çevre dostu ürünler sunarak sorumlu tüketime ön ayak olmalarını beklediğini gösteriyor. DS Smith’e göre görüşülen her on kişiden dokuzu, aynı kalitede iki ürün arasından daha az plastik ile ambalajlanmış olan tercih ediyor.

Ancak “yeşil badana” (greenwashing) tüketiciler için caydırıcı bir unsur. Sürdürülebilir ambalajlamanın uluslararası standartlara bağlanması ve güvenilir bir referans ile pazara sunulması bekleniyor. Tüketiciler arasında etiketlere duyulan güven düşük düzeyde. Bu sebeple, markaların somut verilere dayalı etkili bir iletişim gerçekleştirmesi önem taşıyor.

Avrupa Birliği, ürün etiketleme konusunda daha net standartlar getirmek üzere çalışmalar yürütüyor. Avrupa Komisyonu’nun geliştirmekte olduğu Ürün Çevresel Ayak İzi (Product Environmental Footprint-PEF) metodu yeni yasal düzenlemeler için iyi bir başlangıç noktası. PEF, ürünlerin yaşam döngüsünü inceleyerek karbon ayak izi ve doğal kaynak kullanımı gibi etkiler üzerinden ürünlerin çevresel performansını ölçüyor. PEF verilerini temel alan “eko-etiketler” tüketiciler için kıyaslanabilir bir bilgi kaynağı oluşturma potansiyeline sahip. QR kod gibi dijital çözümler, bu etiketlerin etkin kullanımını kolaylaştırabilir. Uluslararası bir “%100 geri dönüştürülmüş ambalaj” sertifikası oluşturulması ise sürdürülebilir ambalaj iletişimi konusunda atılabilecek en önemli adım.

SHARE: READ MORE

23 January

Almanya kömür santrallerini kapatma için planını açıkladı

Bu haberi 3 dakikada okuyabilirsiniz.

Uzun görüşmeler sonucunda Almanya hükumeti ve Almanya’nın kömür üreticisi eyaletleri kömür santrallerinin 2038 yılına kadar kapatılması konusunda anlaşmaya vardılar. Bazı santraller 2020 içerisinde kapatılacak.

Oluşturulan program dahilinde Kuzey Ren-Vestfalya, Saksonya, Saksonya-Anhalt ve Brandenburg eyaletlerinde bulunan linyit yakıtlı termik santrallerin kapatılması ve eyaletler ile enerji firmalarının başka gelir kaynaklarına geçiş yapması için zaman çizelgesi belirlendi. Anlaşmanın ana hatları aşağıdaki şekilde:

• Hükumet, 2038’e kalmadan 2035’te tüm kömür santrallerinin kapatılmış olmasını hedefliyor. Ancak resmi hedef 2038 olarak belirlendi.
• Enerji firmaları ekonomik kayıplarını telafi etmek için hükumetten 4,35 milyar Euro ödeme alacaklar.
• 2020 yılında en az 8 kömür santrali kapatılacak.
• Kömürden uzaklaşma program dahilinde geçişi kolaylaştırmak için ekonomik olarak etkilenen eyaletlere hükumet tarafından 14 milyar Euro destek ödeneği sağlanacak. • Etkilenen eyaletleri desteklemek amacıyla 26 milyar Euro “ilave tedbirler” için ayrılacak.
• Finansal ödemeler, parlamento anlaşmayı bağlayıcı yapmak üzere yasama sürecinden geçirdikten sonra başlayacak.

2019 yılında Almanya hükümeti 2030’a kadar enerji ihtiyacının %65’inin karbon nötr kaynaklardan elde edilmesi hedefine ulaşılması için bir iklim programı oluşturdu. Ancak koyduğu hedeflere rağmen Almanya, Avrupa Birliği içericinde en yüksek karbon salımlarına sahip olmayı sürdürüyor. Almanya, AB’nin toplam CO2 salımlarının %22’sini oluşturuyor.

Günümüzde Almanya’nın elektrik üretiminin üçte biri kömürden elde edilmekte. Linyit sanayisi yaklaşık 20.000 kişiye istihdam sağlıyor. Bu işçilerin 15.000 kadarı açık ocak işletmelerinde, kalanı ise linyit yakıtlı termik santrallerde çalışıyor. Ülkenin son aktif kömür madeni 2018'de kapandı ancak 5.000'in üzerinde işçi kömürle işleyen termik santrallerde çalışmayı sürdürüyor.

Müzakere sürecinde hükümet, özellikle politika değişikliğinin eski Batı Almanya eyaletleri ile ekonomik eşitsizliği kötüleştirebileceğine dair kaygı ifade eden kömür üreticisi eski Doğu Almanya eyaletleri Saksonya, Brandenburg ve Saksonya-Anhalt'ın baskısı altındaydı. A