Menu TR

S360Mag

14 June

İnternetten alışveriş yapmak çevreye ne kadar zararlı?

İnternet üzerinden alışveriş yapmak her geçen yıl daha da popülerleşiyor. Günümüzde, internet alışverişleri dünya çapında perakende satışların yedide birini oluşturuyor ve e-ticaret pazarının 2019’da $3,5 trilyon $ değere ulaşması bekleniyor. Ancak, hızla büyüyen bu pazarın doğrudan mağazadan alışveriş yapmaya göre çok daha büyük bir karbon ayak izi bıraktığına dair savlar bulunuyor. Peki, bu sav ne kadar doğru?

Lojistik uzmanları, bir ürünün ulaştırılması esnasında en büyük karbon salımının üreticiden tedarikçiye olan aşamadan ziyade ürünün tüketiciye ulaşma aşaması olduğunu ifade ediyor. Ancak bir ürünü mağazadan almak ve internetten sipariş etmek arasında karbon ayak izi açısından bir karşılaştırma yapmak kolay değil. Mağazalardan alınan bir ürünün mağazaya hangi vasıta ile ulaşarak alındığı, tek seferde kaç ürün alındığı gibi faktörler önemli bir fark yaratabiliyor. İnternet siparişlerinde ise ürünün ağırlığı, kat ettiği mesafe, kapıda teslim alınıp alınmadığı, iade edilmesi gibi pek çok faktör devreye giriyor.

Kühne Logistics University’de yapılan bir araştırma, internetten alışveriş yapmanın mağazadan almaya göre 24 kat daha az karbon salımına sebep olduğunu öne sürüyor. İngiltere’de yapılan bir çalışmaya göre bir kargo kamyonu 80 km’de 120 kargo teslim ediyor. Müşterinin kendi başına dükkâna gidip gelmesi ise 40 km’de tek bir alışverişe hizmet ediyor.

2013’te Massachusetts Institute of Technology (MIT) bünyesinde yapılan bir araştırmaya göre kargo teslimatlarının yüzde 12 ila 60’ında müşteri paketi teslim almak için evde bulunmadığından yeniden adrese uğrama zorunluluğu doğuyor veya müşteri kendi aracıyla depoya giderek teslim alıyor, bu da iki yöntem arasındaki karbon salımı farkını azaltıyor. Bu da yukarıda bahsedilen çalışmada örnek gösterilen az mesafede çok teslimat imkanının etkinliğini azaltıyor.

Bunun yanında internetten yapılan alışverişlerde iade oranının yüksek olduğuna dikkat çekiliyor. Ürünlerin beşte biri iade edilmek üzere yeniden kargoya veriliyor ve bu da ürünün karbon ayak izini ikiye katlıyor. Günümüzde artan bir ilgi gören hızlı teslimat seçeneği ise kargo araçlarının az sayıda ürün ile teslimata çıkarak daha çok sefer yapmasına sebep oluyor. Bu da normal hızda yapılan teslimata göre üç kat daha fazla karbon salımı demek.

Yine de tek seferde tek bir ürünün satın alındığı dükkân alışverişlerine kıyasla internet alışverişi hala daha masum bir seçenek. Bir araştırmaya göre, tek bir ürün satın alarak ortalama yarısı dolu bir otobüste yolculuk ettiğimizde internetten getirtmeye göre yedi kat daha fazla karbon salımına sebep oluyoruz. Ancak toplu taşıma araçları alışveriş yapan kişiden bağımsız olarak zaten hareket halinde olduğundan yapılan alışverişin fazladan bir salım yaratmamış oluyor.

Sonuç olarak büyük resme baktığımızda mağazadan ve internetten alışveriş yapmanın çevreye etkileri bakımından genel bir karşılaştırma yapmak oldukça zor. Hesaba katılması gereken çok sayıda faktör olduğundan her satın alım için ayrı ayrı değerlendirme yapmak gerekiyor. Yine de karbon salımını azaltmak için yapabileceğimiz birkaç eylem şu şekilde özetlenebilir:

• İhtiyaçları biriktirerek alışverişi tek seferde gerçekleştirmek
• Yakın yerlerden alışveriş yapmak
• Yürüyerek, bisiklet veya toplu taşıma aracılığıyla ulaşım sağlanabilecek yerlerden alışveriş yapmak
• Kargoyu zamanında teslim almak
• Hızlı teslimat yerine normal sürede teslimatı tercih etmek
• Ürünleri dikkatli seçmek, iade gerektirmeyeceğinden emin olmak

SHARE: READ MORE

14 June

Küresel beslenme krizi karşısında tohumculuğun değeri

Günümüzde insanlar için en büyük sağlık riskinin yetersiz beslenme olduğu konuşuluyor. Gıda alanında Nobel ödülüne eşdeğer görülen “Dünya Gıda Ödülü”nü (World Food Prize) 8 Haziran’da alan Simon Groot, insan sağlığının korunabilmesi için kaloriye değil kaliteye odaklanılması gerektiğini vurguluyor. Tohum yetiştiricisi olan Groot, yetersiz beslenmenin önüne geçmemiz için daha çok sebze ve ekin çeşidi yetiştirebileceğimizi ifade ediyor.

2017 yılında yayınlanan Küresel Hastalık Yükü (Global Burden of Disease) araştırmasına göre dünyadaki ölümlerin %20’si yetersiz beslenmeden kaynaklanıyor. Özellikle gelişmekte olan ekonomilere ev sahipliği yapan Asya kıtasında bu durum oldukça belirgin. Besin değeri düşük ve karbonhidrat oranı yüksek olan pirince dayalı beslenme halk sağlığına zarar veriyor.

Tohum yetiştirici bir aileden gelen Simon Groot, 40 yıldır Asya, Güney Amerika ve Afrika’nın beslenme güçlüğü çeken bölgelerinde çiftçiler ile çalışıyor. Groot, çalışmalarıyla bu bölgelerde besin değeri yüksek sebzelerin yetiştirilmesini ve bölgenin yaşam kalitesini arttırmayı hedefliyor.

Tohum çeşitliliği

Groot, tohum kalitesinin ekin kalitesine doğrudan etki ettiğine dikkat çekerek tohumun çiftçi için önemini vurguluyor. Verimsiz tohumlar verimsiz bir hasata ve sonuç olarak açlığa sebep veriyor. Monokültür olarak adlandırılan tek ekin türüne odaklı üretim biçimi aynı zamanda ekinleri zararlı organizmalara karşı korunmasız bırakıyor. Zararlılar hızla tarla boyunca yayılıyor ve çiftçi o sezon hasat alamıyor. Bu durum, tarıma dayalı ekonomilerde ciddi krizlere sebep olabiliyor. İklim değişikliği de tohumların veriminin düşmesinde önemli bir faktör. Yüzyıllardır bölge halkı tarafından yetiştirilen ekinler, bölgenin iklim koşullarının değişmesi sebebiyle artık yetiştirilemez hale geliyor. Bu da yeni ve dayanıklı tohum türlerinin araştırılmasını gerektiriyor.

1960’lardan beri tarım sektöründe çeşitlilikten ziyade ürün miktarına odaklanılıyor. Daha büyük miktarlarda ve daha hızlı ürün alabilmek için yapay gübre, kimyasallar ve gelişmiş sulama sistemleri kullanılıyor. Ancak iklim değişikliğinin su kaynaklarımızı kısıtladığı, daha sert hava koşulları yarattığı ve toprağın giderek zenginliğini kaybettiği göz önüne alındığında bu tarım yaklaşımının artık etkili olamayacağını görüyoruz. Ekinlerin kuraklık ve sert iklim karşısında dahi yetişebilmesi ve yeterli besin değeri sağlayabilmesi gerekiyor. Tohum türlerini çeşitlendirerek yeni iklim şartlarına uygun ürünler yetiştirmeye odaklanmak dünyada giderek daha fazla insanı etkileyen yetersiz beslenmenin önüne geçebilmek için oldukça önemli.

East-West Seed tohum üreticisinin kurucusu olan Simon Groot, şirketin küçük çaplı tarım arazilerinde üretim yapan çiftçilerle çalışmaya devam ederek besleyici ancak az bilinen sebze türlerini yeniden pazara kazandırmayı hedeflediğini ifade ediyor.

SHARE: READ MORE

13 June

İngiltere Merkez Bankası, sigorta sektöründe iklim değişikliğinin finansal etkilerini değerlendirmek için bir çerçeve oluşturdu.

İngiltere Merkez Bankası, Mayıs ayında farklı sektörlerden bir araya gelen uzmanların oluşturduğu bir çalışma grubunun hazırladığı, fiziksel iklim değişikliğinin finansal etkilerini ölçümlemek konusunda bir çerçeve sunacak bir rapor yayımladı.

Temmuz 2018’de İngiltere Merkez Bankası, fiziki iklim risklerinin etkilerine ve ağır hava koşulları modellemelerine odaklanacak, reasürans sektörü uzmanlarından oluşan bir çalışma grubu kurulmasına önayak olmuştu. Grubun kurulmasında, iklim değişikliğinin yükümlülükler üzerinde yaratacağı potansiyel finansal etkinin değerlendirilmesi için uygulayıcılara bir çerçeve oluşturmak, iyi örnekleri ve vaka analizleri paylaşılması amaçlanmıştı.

Temmuz 2018’den Mart 2019’a kadar gerçekleştirilen bir dizi atölye çalışması sonucunda, çalışma grubu sigorta sektöründe halihazırda var olan araçları kullanarak riskin ve etkinin değerlendirilmesini sağlayacak bir altı aşamaları bir çerçeve oluşturdu.

Çerçevenin ilk aşaması faaliyet kararlarının belirlenmesini, ikinci aşama önceliklerin tanımlanmasını, üçüncü aşama bir arka plan araştırmasının gerçekleştirilmesini, dördüncü aşama uygun araçların değerlendirilmesini, beşinci aşama etkinin hesaplanmasını ve son aşama raporlama ve harekete geçmeyi kapsıyor. Bankanın hazırladığı çalışmanın tamamına buradan erişebilirsiniz.

SHARE: READ MORE

13 June

Hayvancılık yapmanın farklı bir yolu daha var

 Medyada çıkan birçok haber, iklim değişikliğinin önüne geçmek için insanların günlük hayatında yarabileceği en büyük etkinin et yemeyi kesmek olduğunu söylüyor. Çünkü, hayvancılık sera gazı emisyonuna en fazla sebep olan alanlardan biri. Sadece hayvanları -özellikle inekleri- gıda üretim sistemimizden çıkararak gezegeni kurtarmak mümkün. Bu gelişmelere paralel olarak günümüzde “etsiz et” anlayışı popülerlik kazanmaya ve birçok zincir restoranda kendine yer edinmeye başladı.

Bu iyi niyetli girişimlere rağmen iklim değişikliğinde asıl fark yaratan konu insanların hayvanları nasıl yetiştirdiği ve yönettiği. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (Food and Agriculture Organization – FAO) tarafından 2013 yılında yayınlanan rapora göre hayvancılık insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının yüzde 14,5’ini oluşturuyor, bunların yüzde 42’si sığır eti üretiminden kaynaklı. Emisyona sebep olan ana unsurlar; yem üretimi ve işlenmesi, bağırsak kökenli fermantasyon (hayvanın gıdayı nasıl sindirdiği) ve gübre yönetimi. Ancak, bu unsurların iklim değişikliğine etkisi hayvanların nasıl yetiştirildiğine göre değişiyor. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki sığırların yaklaşık yüzde 97'si yaşamlarının son dört ila altı aylık kısmında günlerini çok dar alanlarda birbirlerine çok yakın olarak ve çok fazla atık üreterek geçiriyorlar. Bu hayvanların ürettiği atıklar yüksek miktarda sera gazı salımına sebep oluyor ve su kaynaklarını kirletiyor.

Et içeren atıştırmalıklar üreten EPIC Provisions şirketi, sığır eti tedarikçilerinden biri olan White Oak Pastures ile yaptığı 2017 yaşam döngüsü değerlendirmesinde genel yargının aksine, onarıcı hayvancılık yöntemiyle yetiştirilen ineklerin topraktaki karbon depolamada yardımcı olabileceğini kanıtlıyor.

White Oak Pastures üretim çiftliğinde çalışan Will Harris 25 yılı aşkın süredir bozulmuş meşe alanlarını planlı bir otlağa dönüştürme gibi yeni birtakım tarım yöntemleri geliştirerek şirketin üretim çiftliğini bir ekosisteme dönüştürdü. Harris’in geliştirdiği bütünsel planlı otlatma modeli ile hayvan sürüleri otlanırken; gübre, idrar ve ölmüş bitkiler toprağa karışıyor. Bu maddeler toprak ekosistemine dahil olarak gübre böcekleri ve diğer faydalı böcekler tarafından kaynak olarak kullanılıyor. Bu böcekler ise toprağın havalandırılmasını sağlıyor.

Ayrıca tüm bu türleri beraber otlatmak, çiftlik ekosisteminin sağlığını da destekliyor. İnekler çimenlik otları, keçiler yabani otları otlarken kümes hayvanları da toprağı gagalarıyla didikleyerek böceklerle besleniyor. Bu bütünleşik döngü sistemi diğer onarıcı uygulamalarla birlikte Oak Pastures çiftliğinin kırmızı kil toprağını verimli bir toprağa dönüştürdü.

Sera gazı emisyonlarının üçte biri gıda sistemlerinden geliyor ve bunların %80’i ise tarım kaynaklı. General Mills şirketi 2017’de çiftlikte bir yaşam döngüsü analizi yaparak genel sera gazı ayak izini analiz etti. Analiz sonuçları hem şaşırtıcı hem de etkileyici: Oak Pastures’ün toplam karbon emisyonlarının yüzde 85'ini telafi ettiğini gösterirken ve sığır eti emisyonlarının telafisinin ise %100’ün üzerinde olduğunu belirtiyor. Üretilen her kilogram sığır eti için, çiftliğin bitki ve topraklarında 3,5 kg karbon tutuluyor. Başka bir deyişle çalışma, geleneksel bir sığır eti operasyonundan farklı olarak, White Oak Mill’in etinin bir “karbon yutağı” olduğunu ortaya koyuyor.

Harris’in hayvancılıkta uyguladığı onarıcı tarım yöntemleri gibi iklim eylemleri, doğal kaynakların önlenemez yok oluşunu yavaşlatıyor ve iklim değişikliğinin etkilerini azaltıyor. Bu yöntemler gerçekten de çözümün bir parçası olabilir. İnekleri tamamen sistemimizden çıkarmak iklim değişikliğine bir çözüm değil çünkü sağlıklı ekosistemler hayvanları da içeriyor. White Oak Mill hayvanların ve onarıcı uygulamaların pozitif etki gücünü gösterirken çiftlikleri çeşitli ve gelişen bir ekosistem olarak ele alıyor.

Gıda sistemimizde anlamlı bir değişim olması için gıda şirketlerinin gücüne ihtiyaç var. Gıda şirketlerinin tedarik zincirlerini incelemesi ve gezegenimizi gıda yoluyla yeniden canlandırmak için yeni yollar belirlemesi gerekiyor.

 

SHARE: READ MORE

13 June

Sürdürülebilirlik, IOSCO’nun 2019 İş Planı kapsamında öncelikli konuları arasında

Uluslararası Menkul Kıymet Komisyonları Örgütü (IOSCO)’nün bir araya gelerek menkul kıymetler düzenleyici ve denetleyicilerinin karşılaştıkları öncelikli konuların tartıştığı yıllık toplantıların 44’üncüsü bu yıl Sydney’de gerçekleştirildi. 

IOSCO Başkanlar Komitesi’ndeki tüm üyelerin katıldığı yıllık genel toplantıda 2019 yılına dair öncelikli konular görüşüldü. Öncelikli konular kapsamında sürdürülebilirlik finansmanı da yer aldı.

Genel Kurul’da geçen yıl oluşturulan IOSCO Sürdürülebilirlik Finansı Ağı’nın çalışmaları ve diğer organizasyonlar tarafından yürütülen girişimleri görüşüldü ve gelişmekte olan piyasalarda sürdürülebilir finans konusunda Büyüme ve Gelişmekte Olan Piyasalar Komitesi’nin (GEM) yayınlamayı planladığı bir rapora da dikkat çekildi.

 

SHARE: READ MORE

13 June

Demokrat Senatör Brian Schatz ile FED Başkanı Jerome Powell arasında iklim değişikliğine dair tartışma

Geçtiğimiz Ocak ayında Senatör Brian Schatz, 19 senatörün de imzaladığı bir mektup ile, Amerikan Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell’a iklim değişikliğinin Amerikan finansal kuruluşlarında neden olduğu riskleri ve merkez bankasının bu riskleri nasıl değerlendirdiğini sordu.

Powell, yanıtında FED’in iklim değişikliğine, sistemik bir sorundan çok ciddi hava olayı kapsamında ve sisteme yönelik olası şok çerçevesinden baktığını açıkladı. Powell, kısa dönem analiz ve gözlemlerin uygulanabilir olmadığı, uzun döneme yayılan olası bazı risklerin ölçümlenmesinin zor olduğunu belirtti ve “Bu nedenle, böylesine uzun dönemli ya da riskleri ölçmenin zor olduğu durumlarda bakış ve ölçümlerimizi geliştirmek için akademisyenler, personelimiz ve diğer uzmanlar tarafından sürdürülen araştırmalara güveniyoruz.” diye ekledi.

Oysa ki araştırmacıların ve dünyadaki birçok merkez bankasının, finansal kurumların denetiminde ve para politikasının oluşturulmasında iklim risklerinin daha fazla dikkate alınması için giderek daha fazla baskı yapmakta oldukları biliniyor.
Mart ayında, San Francisco FED’in kıdemli politika danışmanı Glenn Rudebusch da, “Yatırımcılar düşük karbonlu bir gelecek için varlıkları yeniden değerlerken, uzun vadeli risklerin de kısa vadeli sonuçları olabilecektir.” saptamasını yaptı.

Powell’ın yanıtının Schatz’ı tatmin etmediğini, paylaştığı yazısında “yanıtlar çöptü” açıklaması ile belirtti. Bununla birlikte, merkez bankasının “çevresel finansal balonu” görmezden geldiğini öne sürüyor.
 

SHARE: READ MORE

13 June

Avrupa Merkez Bankası, iklim değişikliği ve finansal istikrar üzerine bir çalışma yayımladı.

Avrupa Merkez Bankası, Financial Stability Review kapsamında Mayıs ayında iklim değişikliğinin hangi kanallar üzerinden finansal istikrarı etkileyebileceğini ve ayrıntılı veri kullanımı yardımıyla Avro bölgesi finansal kuruluşlarının maruz kaldığı iklim değişikliği kaynaklı riskleri gösteren bir çalışma yayımladı.

Araştırma kapsamında yapılan analizler, piyasaların riskleri doğru şekilde fiyatlamaması halinde ilkim değişikliği ile ilintili risklerin Avro bölgesi için sistemik bir hale gelme potansiyeli olduğunu gösteriyor. Bu sebeple, çalışmada daha fazla verinin karşılaştırılabilmesi ve risk değerlendirilmesi için daha kapsamlı bir çerçeve oluşturulması adına daha derin bir analizin gerektiği belirtilmiştir.

Çalışmada, giriş bölümünün ardından fiziki risklerin finansal istikrarı doğrudan etkilediği ve geçiş sürecinin düzenlemeler gerektirdiği vurgulanmıştır. Çalışmanın üçüncü bölümünde, Avro bölgesindeki finansal kurumların maruz kaldığı geçiş riskleri incelenmiş, dördüncü bölümünde iklim değişikliği riskleri ve finansal istikrar ile ilişkili politika girişimleri üzerinde durulmuştur. Politika girişimleri kapsamında, Avrupa Komisyonu, Finansal İstikrar Kurulu (FSB), Avrupa Bankacılık Otoritesi (EBA), Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı (NGFS), Avrupa Sistemik Risk Kurulu (ESRB) gibi kuruluşların çalışmaları irdelenmektedir.

SHARE: READ MORE

13 June

Dünya Okyanus Günü: Okyanuslarımızı tehdit eden unsurlar

Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası topluluklar, okyanusların yaşamımızdaki önemini vurgulamak ve bu hayati kaynağın korunmasında karşılaşılan zorlukları göstermek için 2009 yılında 8 Haziran’ı Dünya Okyanus Günü olarak kutlamaya başladı.

Okyanuslar, birçok tür için beslenme kaynağı, iklim ve hava olaylarında önemli bir role sahip. Bu nedenle okyanusların saflığını ve içinde barındırdığı tür çeşitliliğini korumak çok önemli.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres bu konuyla ilgili olarak kadınların okyanuslardaki kirlilik ve iklim değişikliğinden orantısız bir şekilde olumsuz etkilendiğini ve okyanustan sağlanan faydalardan eşit şekilde yararlanmadıklarını belirtti. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle yüzleşmenin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin okyanusla alakalı hedeflerine ulaşmak için de elzem olduğunu da ekledi.

Günümüzde okyanusların karşı karşıya olduğu belli başlı tehlikelere bakacak olursak:
• BM’nin yaptığı hesaplamalara göre her yıl yaklaşık 13 milyon ton plastik okyanuslara sızıyor.
• UNESCO’ya (BM Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü) göre okyanuslardaki plastikler her yıl bir milyon deniz kuşunun ve 100,000’den fazla deniz memelisinin ölümüne sebep oluyor.
• Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum - WEF) tarafından yayınlanan rapora göre okyanuslara aynı miktarda çöp atmaya devam edersek 2050 yılında okyanuslardaki plastiklerin toplam ağırlığı balıkların toplam ağırlığını geçecek.
• Artan kıyı erozyonu milyonlarca ton yeraltı çöpünü derin okyanus kanyonlarına taşıyor. Bu toksik atıklar ve plastikler onlarca yıl okyanuslarda kalıyor.
• İklim değişikliği okyanus asitlenmesine ve okyanus sıcaklığının yükselmesine neden oluyor.
• Dünya Kaynakları Enstitüsü (World Resources Institute – WRI) 2050 yılına kadar dünyadaki neredeyse tüm mercan resiflerinin tehlike altına gireceğini, %75’inin ise çok tehdit tehlike altında olacağını söylüyor. Deniz yaşamının %25’i hayatlarını sürdürmek için mercan resiflerine bağlı.
• Gübreler ve böcek ilaçları okyanuslara farklı türlerin üreme süreçlerine etkileme gibi geri döndürülemez zararlar veriyor.
• Aşırı avlanma da okyanuslar için başka bir büyük tehdit. Örneğin, Kanada’da morina balıklarının aşırı avlanması türün nesli tehlikede türler arasına girmesine sebep oldu
 

SHARE: READ MORE

13 June

BM Çevre Programı Finans Girişimi (UNEP FI) ve yirmi kurumsal yatırımcı, TCFD önerilerini uygulamak için yeni bir rehber oluşturdular.

BM Çevre Programı Finans Girişimi (UN Environment Finance Initiative UNEP FI) tarafından çağrı yapılan on bir ülkeden yirmi kurumsal yatırımcı, iklim değişikliğinin yatırımcı portföylerine olan etkisini değerlendirmek için İklim ile İlgili Finansal Bildirimler Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) önerilerine paralel bir şekilde kapsamlı bir rehber oluşturdular.

Rehber, yatırımcılar için en güncel yaklaşımlar ve araçların bir derlemesini içermektedir. Aynı zamanda yirmi kurumsal yatırımcının metodolojilerinin detaylarına ve tecrübelerine yer verilmiştir.

Rehberde öne çıkan bazı önemli bulgular aşağıdadır:
Yatırımcılar düşük karbonlu ekonomiye geçişte % 13,6 oranında bir risk ile karşılaşacaklardır. En büyük 500 yatırım yöneticisi için yönetimleri altındaki varlıkların 81.2 Trilyon ABD $ olduğu kabul edilmekte ve bu durumda değer kaybı tutarı 10.7 Trilyon ABD $ olmaktadır.
2°C senaryosunun gerçekleştiği dünyada yaklaşık 2.1 Trilyon ABD $ değerinde “yeşil kâr” yaratılabilir. Daha güçlü iklim politikaları, şirketlerin yeşil kâr yaratması için potansiyelin artması anlamına geliyor. 2 derece senaryosunda 30.000 şirketin yaratacağı toplam yeşil kâr yaklaşık 2.1 Trilyon ABD $ olarak hesaplanıyor.
Düşük karbonlu ekonomiye dönüşümden kaynaklananlar da dahil olmak üzere, iklim kaynaklı riskler sektörel farklılıklar göstererek oldukça belirgin hale gelmektedir. 1,5°C senaryo şartlarında, politika riskine en çok maruz kalan sektör kamusal hizmetler (-50,6%) olmasına rağmen sektör tüm portföyün iklim kaynakları riskine %10’dan az katkıda bulunmaktadır. İmalat sektöründe risk %16,5 oranında azalmakta ancak %46,7 ile en yüksek katkıyı bu sektör sağlamakta.
Düşük karbon teknolojisinin fırsatları riskleri dengelemektedir. 3°C, 2°C ve 1,5°C senaryolarında bir portföydeki toplam teknoloji fırsatları kayıpları dengeleyecektir. Söz edilen senaryolarda portföy değerleri sırasıyla %3,21, %6,9 ve %10,74 oranlarında artmaktadır.
Devletlerin gecikmeleri halinde yatırımcılar daha fazla riskle karşılaşmaktadır. Devletler GHG salımlarını azaltmak üzere iklim politikalarını uygulamakta gecikirlerse, iklim politikalarını hızlı etki edecek şekilde istikrarlı ve düzgün uyguladıkları senaryoya göre yatırımcıların yönetimi altındaki varlıklarda 1.2 Trilyon ABD doları kadar bir kayıp oluşacaktır.

SHARE: READ MORE

13 June

ESMA, MiFID II, AIFMD, UCITS Direktifleri kapsamında Avrupa Komisyonu’nun sürdürülebilirlik eylem planını destekliyor.

Avrupa Menkul Kıymetler ve Piyasalar Otoritesi (European Securities and Market Authority- ESMA), Avrupa Komisyonu’nun Sürdürülebilirlik Eylem Planı’nı desteklemek için Avrupa Komisyonu Sürdürülebilir Finans girişimlerine teknik tavsiyeler sundu.

ESMA, teknik tavsiyeler hakkında kamuya açık görüş alma ve toplantılar düzenledikten ve Menkul Kıymetler ve Piyasalar Paydaş Grubu’nun (Securities Markets Stakeholder Group -SMSG) da görüşlerini dikkate aldıktan sonra bir fayda maliyet analizi gerçekleştirdi.

Bununla birlikte ESMA, uyumu sağlamak için sonuç raporunu benzer gündemi bulunan Avrupa Sigorta ve Emeklilik Otoritesi (European Insurance and Occupational Pensions Authority- EIOPA) ile işbirliğiyle gerçekleştirdi.

İki nihai rapor, Avrupa Komisyonu’na yatırım şirketleri ve yatırım fonları ile ilgili çevresel, sosyal ve yönetim hususları ile ilgili olarak sürdürülebilirlik risk ve faktörlerinin yatırım hizmetleri (Avrupa Finansal Hizmetler Piyasası Direktifi- MiFID II) ve yatırım fonları (Alternatif Yatırım Fon Yönetimi Direktifi -AIFMD) ve UCITS düzenlemelerine entegrasyonu konusunda teknik danışmanlık içermekte.

ESMA'nın çevresel, sosyal ve yönetimsel faktörleri içeren ve kredi derecelendirmesinde kullanılabilir raporlamalara ilişkin devam etmekte olan çalışmasının sonuç raporunun da Temmuz 2019 sonunda yayınlanması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

13 June

IMF Yönetim Kurulu, Paris Anlaşması iklim stratejileri için mali politikaları gözden geçiren bir duyuru yayımladı.

IMF (Uluslararası Para Fonu) Yönetim Kurulu, 2015 Paris Anlaşması’nı imzalayan ülkelerin iklim değişikliğinin etkilerini hafifletme stratejilerinin uygulanmasına ve afet riski olan ülkelerdeki kırılganlıklara değinmek amacıyla, mali politikaların rolü ve tasarımı konusunda ülkeler seviyesinde rehber sunan bir çalışmayı paylaştı.

Araştırmanın iklim değişikliği etkilerini hafifletme tarafında, kapsamlı karbon vergileri, salım alım satım sistemleri, yakıtlar üzerinde vergiler ve enerji verimliliği teşvikleri gibi bir dizi aracın karbon salımı, mali gelirler, hava kirliliği ölümleri ve ekonomik refah üzerinde ne gibi etkiler yarattığını hesaplayarak sunan bir tablo paylaşılmaktadır.

İklim değişikliğine uyum tarafında ise, çalışma kırılgan durumdaki ülkelerde iklime dirençli yatırımların ötesinde bütünsel bir stratejinin gerekli olduğu vurgulanmaktadır.

Sunulan çalışmada, IMF’nin uzmanlığı, evrensel üye yapısı ve finans bakanlarıyla sık iletişimi göz önüne alındığında iklim taahhütlerinin ülkelerin mali ve makro politikaları için etkileri konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere diğer kuruluşlarla çalışarak önemli bir rol oynayabileceği vurgulanmıştır.

IMF Yönetim Kurulu’nun hazırladığı çalışmada öne çıkan diğer konular aşağıda özetlenmektedir:
• Alternatif uyum politikalarının etki analizlerinin periyodik güncellenmesi
• Her birinin kendi gündemi ve karşılaştırmalı üstünlüğü korunarak uluslararası kuruluşlarla işbirliği
• IMF tarafından yürütülen farklı kapsamdaki işlerde yakın işbirliği
• Uyum politikalarında, risk yönetiminde ve etkilerin azaltılması çerçevesine yoğunlaşarak IMF’in iklim değişikliğine yaklaşımı konusundaki gözetimine yönelik bir rehber geliştirilmesi.

SHARE: READ MORE

30 May

Okyanuslardaki plastik kirliliğinin çözülememesinin 3 temel sebebi

Uzun yıllardır mücadele edilen bir çevre sorunu olan plastik kirliliği, tüm girişimlere rağmen henüz ortadan kaldırılabilmiş değil. Aksine, büyüyerek varlığını koruyor. Şu an okyanuslarımızda dolaşan 150 milyon ton plastik atığına her yıl 8 ton ekleniyor. Giderek daha kritik ve çözümü zor hale gelen plastik krizi, aşırı ve sorumsuz tüketimimizin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Çözüm için bir araya gelen kurumların henüz bir sonuç elde edememesinin ise 3 temel sebebi var.

1. Plastik sorununun kaynağı konusunda anlaşamıyoruz. Bazıları için sorunun kaynağı plastiklerin okyanuslara karışmasına neden olan bir altyapı yetersizliği iken, bazıları için plastik atıkların toplanıp geri dönüştürülmemesi, bazıları için ise tek kullanımlık plastiklerin yaygınlığı. Ekonominin ve günlük yaşantımızın her alanına yayılmış olan plastik, tek bir bölge, sektör veya etkinin ortadan kaldırılması ile çözülemeyecek kadar karmaşık ve çok boyutlu bir problem. Okyanuslardaki atığın temizlenmesinin tek başına bir çözüm olamayacağı gibi çözümü geri dönüşümde veya tek kullanımlık plastikleri tamamen ortadan kaldırmak da bütüncül bir yaklaşım değil. Plastiğin hayatımızdaki yerini değerlendirerek sadece belirtileri ortadan kaldırmaya değil, bütünlüklü bir dönüşümü hedeflemeliyiz.

2. Açık konuşamıyoruz. Plastik sorununu çözmeye çalışırken “güvenli” ifadeler kullanmaya meyilli oluyoruz. Ezberlenmiş ifadeler, kalıp düşünceler açık fikirli olmamıza, sorunu açıkça görerek fikir yürütebilmemize engel oluyor. Sorunu sadece kendi açımızdan görüyor, başkalarını dinlemiyoruz. Bu durum kurumlar arasında iletişimsizliğe neden oluyor.

3. İş birliği sağlayamıyoruz. Küresel bir sorun olan plastik kirliliğinin üstesinden gelebilmek için tüm paydaşların iş birliği içinde olması gerekiyor. Bunun için de ortak bir vizyona sahip olunması çok önemli. Ancak paydaşların aynı hedeflere sahip olmadığı, dolayısıyla ortak bir plan çerçevesinde hareket edilemediği görülüyor. “İş birliği” sürdürülebilirliğin vazgeçilmez bir parçası ancak bunun sağlanabilmesi için tüm paydaşların iletişim içinde olması ve birbirlerinin bakış açılarını göz önünde bulundurarak ortak hedeflerde anlaşabilmesi gerekiyor.

Okyanuslardan karaya dönecek olursak, bu çok katmanlı sorunla baş edemeyeceğimizi düşünüp günlük rutinlerimize dönmemiz çok olası. Fakat bu soruna çözülebilir bir sorun olarak bakmak bizim elimizde. Okyanuslardaki plastik kirliliği çok sayıda paydaşı ilgilendiren bir sorun olduğundan pek çok bakış açısının bir arada değerlendirilmesi gerekiyor. Aktif ve doğrudan bir iletişim içerisinde olmaya, birbirimizi anlayarak uyum içinde çalışmaya ihtiyacımız var. Ancak ortak hedefler ve idealler eşliğinde harekete geçerek ve bütün paydaşların kaynaklarını bir amaca yönlendirerek insan dahil olmak üzere milyarlarca canlı hayatını tehlike altında bırakan plastik sorununa bir çözüm getirebiliriz.

SHARE: READ MORE

30 May

Lekeli kıyafetler

Özellikle 2013’te gerçekleşen Rana Plaza felaketinden sonra dünyanın gözü Batılı moda markalarının tedarik zincirlerinde. Kaliforniya Üniversitesi’nin yayınladığı bir rapor tedarik zincirlerinin sadece fabrikalarla sınırlı olmadığını aynı zamanda ev işçiliğine de uzandığını ortaya koydu. Bu rapor tedarik zincirlerinin transparanlıktan ne kadar uzak olduğunu gözler önüne seriyor.

Rapor bu zamana kadar tekstil endüstrisinde ev işçilerinin çalışma koşullarını ele alan en kapsamlı rapor. Rapor, çocuk işçi ve zorla çalıştırılma gibi konular da dahil olmak üzere ev işçiliği uygulamalarının acı gerçeklerini gözler önüne seriyor. Görüşülen ev işçilerinin %19’u 10-18 yaş arasında ve aralarında en genç olanının yaşı 10.

Görüşülen işçilerin çoğu kıyafetlerin nakış, püskül süslemesi, saçak takma, boncuk işi ve düğme dikme gibi “final dokunuş” işlerini yapıyor. Hiçbiri herhangi bir sendikaya üye değil ve çalıştıklarına dair herhangi bir yazılı belge yok. Kadınların 99%’undan fazlası Hindistan yasalarının belirlediği asgari maaşın altında çalışıyor. Bu işçilerin yaklaşık %85’i Amerika ve Avrupa Birliği’ne ihraç edilen tekstil ürünlerinin tedarik zincirlerinde çalışıyor.

Hindistan, Çin’den sonra 13 milyon fabrika çalışanıyla dünyanın en büyük ikinci tekstil üreticisi ve ithalatçısı. Çağdaş kölelik alanında uzman Siddharth Kara’nın yayınladığı Lekeli Kıyafetler (Tainted Garments) adlı rapora göre milyonlarca kişi kayıt dışı olarak evlerde çalışıyor. Bunların çoğu dışlanan etnikgruplardan gelen kadın işçiler. Bu kadınların çoğu saatte sadece 15 kuruş için uzun saatler boyunca tehlikeli koşullarda çalışıyor. Bu insanların tedarik zincirlerinin onlara sunduğu sömürü çalışma koşullarına boyun eğmekten başka şansları yok.

Siddharth Kara ev işçilerinin moda tedarik zincirinin en altında yer aldıklarını, enformel çalıştıkları için tazminat hakkı bile olmayan insanlar olduklarını ifade ediyor. Ayrıca, devletin bu duruma hiçbir düzenleme ve müdahale yapmamasının da bu durumu işçiler için daha da kötü bir hale getirdiğini savunuyor. Raporu hazırlayan araştırmacılar, ev işçilerinin sesini duyurmak ve bu durumun önüne geçecek adımların atılmasını umarak, 1452 farklı ev işçisiyle görüştü.

Ev işçiliği, genelde kadın işçilerin çoğunlukta olduğu evden ya da küçük, merdiven altı atölyeler de denilen mekanlarda bir şirket ya da marka için taşeron olarak çalışmasına deniyor. Ev işçiliği özellikle Hindistan, Bangladeş, Vietnam ve Çin gibi endüstrinin en korumasız olduğu ülkelerde moda tedarik zincirinin yapıtaşı haline gelmiştir. Ancak bu durum artık tüm dünyaya yayılmış durumda. Örneğin, İtalya’da lüks markalar için kayıt dışı çalışan ev işçilerinin haklarını konu alan bir makale New York Times dergisinde yayınlandı.

Siddharth Kara ev işçilerinin gördüğü zararın ve sömürünün evlerde çalıştıkları zaman dilimiyle sınırlı olmadığını sırt ağrısı, görme bozukluğu gibi hastalıklar da dahil olmak üzere pek çok yaralanma ve kronik hastalığa da maruz kaldıklarını dile getiriyor. Görüşülen işçilerin tamamının geçim kaynaklarını kaybetmek ya da ailelerine bir zarar geleceği korkusuyla isimlerini gizlediği raporda belirtiliyor.

Markaların ve şirketlerin çoğu tedarik zincirlerinde yer alan bu iş gücünün, ev işçiliğinin ve işçilerinin çalışma şartlarının farkında değil. Uzman Kara, bu marka ve şirketleri ifşa etmek istemediklerini çünkü markaların taşeron anlaşmalarını fes etmesi halinde ev işçisi kadınların ekonomik kaynaklarını tamamen kaybedeceğini belirtti. İfşa yerine, bu araştırmanın şirketlerin ve markaların şeffaflığa ve çalışan hakları konularına yatırım yapmalarını önerdiğini belirtti.

SHARE: READ MORE

30 May

Çevresel Adaletsizlik: Güneydoğu Asya Batı’nın yolladığı atık dağlarına tepki gösteriyor

Geçtiğimiz yıldan beri Filipinler, Endonezya ve Vietnam gibi Güneydoğu Asya ülkelerinin kıyılarında, batı ülkelerinden gelen atık yığınları birikiyor. Diğer yandan, Avrupa ve ABD’den yığınlarla ithal edilen toksik plastikler Malezya’yı zehirliyor. Ancak Güneydoğu Asya ülkeleri, bu çöp yığınlarını geldikleri yerlere geri göndereceğine söz vererek bu durumun artık değişmesini talep ediyor.

Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Kanada hükümetinin 2013 ve 2014'te Filipinler'e ihraç ettiği 1500 ton atık içeren 69 konteyneri geri almaması halinde Kanada'yla diplomatik bağlarını koparacağını söyledi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Salvador Panelo ise “Filipinler yabancı bir ulus tarafından çöp kovası olarak kullanılamaz.” dedi. Bu sözler, bölgede Tayland, Malezya ve Vietnam gibi ülkelerin bu duruma karşı olan tepkisini özetler nitelikte.

23 Nisan’da Malezya’da gerçekleşen bir soruşturma, İngiltere, Avustralya, ABD ve Almanya’nın atıklarını yasa dışı yollarla Malezya’ya döktüğünü ortaya koydu. Malezya Çevre Bakanı Yeo Bee Bin bu durumun kabul edilemez olduğunu ve bir an önce atıkları geldikleri ülkeye geri yollayacaklarını söyledi. Yeo sözünün arkasında durarak İspanya’dan Malezya kıyılarına atılan beş çöp konteynerini ve İngiltere, ABD, Avustralya, Japonya, Fransa ve Kanada’dan yasa dışı yollarla ithal edilen 3000 ton plastik atığı derhal iade edeceğini açıkladı.

Pek çok insan bu uygulamaların artık gelişmiş ülkelerin kendi atık problemlerini gelişmekte olan ülkelerin omzuna yüklemek yerine, sorumluluğu almalarını sağlayacak tek yol olduğunu düşünüyor. Dünyadaki plastik atıkların yalnızca %9’u geri dönüştürülüyor, geri kalanı ya Güneydoğu Asya’daki çöplüklerde çürümeye bırakılıyor ya da yakılarak etrafa zehirli gazlar yayıyor.

Penang Tüketiciler Derneği araştırma görevlisi Mageswari Sangaralingam “Malezya hükümeti tüm dünyaya topraklarımızın çöplüğe dönüşmemesi için sınırlarımızı korumakta ne kadar ciddi olduğumuzu gösterdi” dedi. Malezya’ya gelen plastik atıkların önemli bir kısmının “pis, karışık ve düşük dereceli” olduğunu yani işlenemez durumda olan zehirli dökümler olduğunu söyledi.

Güneydoğu Asya için problem 2018’de Çin’in çevresel sonuçları yüzünden dünyanın geri kalanından plastik atık alımını ve geri dönüşümünü durdurmasıyla başladı. 2016’da dünyadaki plastik, metal ve metal atıklarının neredeyse yarısının Çin’e ihraç edildiğini ve sadece Birleşik Krallık’tan gelen atıkların 10.000 olimpik havuzu dolduracak miktarda olduğunu düşünürsek bu karar başka sorunları beraberinde getirmiş oldu. Atık yasağı sonrası hem konum olarak yakın olduğu hem de yasal düzenlemeleri çok daha gevşek olduğu için Güneydoğu Asya’daki ülkeler, Çin’in yerini dolduracak iyi bir alternatif haline geldi.

Malezya Çin’den yönlendirilen atıkları karşılayan ülke oldu. Greenpeace’in verilerine göre Malezya’da 2016 yılında 168.500 ton olan plastik atık ithalatı 2018 yılının ilk yarısında 456.000 tona yükseldi. Bu durumun çevresel ve sosyal maliyeti ise çok daha yüksek.

Basel Anlaşması, gelişmekte olan ülkelere rızası olmadan geri dönüştürülemez ve zehirli plastik atıkların ithal edilmesini durdurmak amacıyla değiştirildi. Ancak, anlaşma 2020’de uygulanmaya başlayacak ve Güneydoğu Asya’daki tüm ülkeleri kapsamıyor.

Güneydoğu Asya’daki hükümetler ne kadar sorunu çözmek için adım atmış olsalar da atıklar ülkelerine gelmeye devam ediyor. Örneğin, Endonezya’da son beş ayda toplamda 60 yabancı tehlikeli atık Riau Adası’na atıldı. Avustralya’nın bir belediyesine ait atıklar ise Filipinler gümrüğünü atlatmak için yakıt olarak etiketlenmiş durumda bulundu.

SHARE: READ MORE

30 May

Çalışan Aktivizmi: Güçlenen ve sesini daha çok duyurabilen bir paydaş grubu ortaya çıkıyor

Geçtiğimiz yıllarda uluslararası faaliyet gösteren birçok büyük şirkette çok sayıda çalışan aktivizmi örneği görüldü. Çalışanlar, şirket yatırımları ve ortaklıklarından işyeri ve ücretlendirme koşullarına kadar pek çok konu üzerinde bir araya geldiler. İmza kampanyaları, yürüyüşler, eylemler düzenleyerek cinsel istismar, göçmenlik, taşeron işçi hakları gibi insan haklarını ilgilendiren konularda seslerini duyurdular.

Aktivizm örnekleri en çok teknoloji sektöründe görülse de tüm sektörler bu konuda ilerleme gösteriyor. Business for Social Responsibility (BSR) kuruluşunun 29 Nisan’da yayınladığı Five-Step Approach to Stakeholder Engagement (Paydaş Katılımına Beş Adımlı Yaklaşım) raporunda son sekiz yılda firmalarda sürdürülebilirlik ve insan hakları alanlarında yaşanan gelişmeler ele alınıyor. Raporun en önemli bulguları arasında büyük bir etki potansiyelini elinde bulunduran yeni bir paydaş grubunun, yani çalışanların analizi yer alıyor.

Günümüzde çalışanların şirket değerlerine olan duyarlılığının arttığını görüyoruz. Bunun sonucunda çalışanlar, şirketlerin yatırımlarını ve çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) performansını yakından takip ediyor, gerektiğinde şirket faaliyetleri konusunda toplumsal farkındalık yaratmak için çalışmalar düzenliyorlar. Çalışanların girişimleri şirketi topluma yönelik şeffaflığını ve hesap verebilirliğini arttırıyor. Bu durum da çalışanları şirketlerin halkla ilişkiler ve pazarlama performansları üzerinde büyük bir etkiye sahip kılıyor, paydaşlar ile hissedarlar arasındaki iletişim artıyor.

Nisan ayında Amazon çalışanları tarafından başlatılan ve şirketlerinin iklim değişikliğine yönelik daha aktif çalışmalar gerçekleştirmesini talep eden imza kampanyasını yaklaşık 7,700 çalışan imzaladı. Şirketin kapsamlı yenilenebilir enerji projeleri olmakla beraber lojistik faaliyetleri dolayısıyla ciddi bir karbon ayak izi de bulunuyor.

Şirketin sorumluluk almasını talep eden kampanyanın uluslararası medyada büyük yankı uyandırmasının ardından konu hissedarların yıllık toplantısında değerlendirmeye alındı. Sonuçta iklim eylemi talepleri hissedarlar tarafından reddedilse de kampanyayı temsil eden çalışanların davet edildikleri toplantıda sunum yaparak vizyonlarını ifade etme imkânı bulmaları büyük bir değişime gidildiğini gösteriyor. Hissedarlara danışmanlık yapan iki büyük firma, ISS ve Glass Lewis ise kampanyayı desteklediklerini açıkladılar. Bu durum iş dünyasının çalışanları şirket kararlarında etkili bir paydaş grubu olarak tanımaya başladıklarının bir göstergesi.

SHARE: READ MORE

15 May

WFE, 2019 Sürdürülebilirlik Araştırması'nı yayımladı

Dünya Borsalar Federasyonu, Nisan ayında bu yıl beşincisini yayınladığı Sürdürülebilirlik Araştırması’nı paylaştı. Araştırma, gelişmiş ve gelişmekte olan piyasalarda Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konuları ile üye kurumların taahhütlerinin performansını inceliyor.
Araştırmanın öne çıkan sonuçlarından bazıları aşağıdaki gibi:
- Hemen tüm borsalar bir çeşit ÇSY girişimlerinin olduğunu bildirmişlerdir. 2017’de kurumların %88’i böyle bildirirken bu seneki oran %90. 
- Borsaların %73’ü BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nden, çoğunlukla bilgi verme ve eğitim girişimleri olmak üzere bazılarını gerçekleştirdiklerini bildirmişlerdir. 
- Borsalar teşvik ederek veya zorunlu tutarak piyasalarda ÇSY raporlamasına yönlendiren birincil aktörler. Borsaların %77’si bu işlevi gerçekleştirmektedir. Henüz ÇSY raporlaması için global bir standart yoktur.
- ÇSY raporlamasına ilişkin artan bir yatırımcı talebi gözlemlense de, bir çok piyasada bu talebin kısıtlı olduğu tahmin edilmektedir. 
- Sürdürülebilirlik endeksleri en yaygın ürün olmayı sürdürmekle beraber ÇSY ilişkili tahvil ihraçlarında önemli artış gerçekleşmiştir. Borsaların %73’ünde yeşil tahvil gibi sürdürülebilirlik ürünleri bulunmaktadır.
Araştırma WFE tarafından 2018 yılını kapsamak üzere 57 borsa ve 6 bağlı şirketin verdiği yanıtlardan derlenerek 2019’un ilk çeyreğinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma, borsalar ve sürdürülebilirlik girişimleri, BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri, sürdürülebilirlik ve şeffaflık ve sürdürülebilirlik ürünleri olmak üzere dört ana alana odaklanmıştır. 

SHARE: READ MORE

15 May

İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) önerileri doğrultusunda raporlama için SASB ve CDSB'den yeni uygulama rehberi

Finansal İstikrar Kurulu (FSB) tarafından oluşturulan İklimle Bağlantılı Finansal Beyanlar Görev Gücü (TCFD) şirketlerin, yatırımcılara, borç verenlere, sigortacılara ve diğer paydaşlara iklim bazlı finansal risklerine ilişkin bilgi sağlarken kullanabilecekleri ilkeleri paylaştıkları rehberin 2016 ve 2017 yılında iki farklı versiyonu yayınlanmıştı. 
Bu yıl paylaşılan rehberde, şirketlerin raporlama sürecinde iklimle bağlantılı finansal beyanlarının sağlam, tutarlı, karşılaştırılabilir ve kullanılabilir olması için tavsiyeler paylaşıldı. Rehber, Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Kurulu'nun (SASB) ve İklim Bilgilendirme Standartları Kurulu (CDSB) standartlarına uygun olarak hazırlandı. 
Rehber, iklim ilişkili finansal raporlamanın dört ana unsurunu kapsamakta:
- Yönetim: Kuruluşun iklim ilişkili risk ve fırsatların öngörüsü. 
- Strateji: iklim ilişkili risk ve fırsatların kuruluşun faaliyetleri ve finansal planlaması üzerindeki durum ve potansiyelin değerlendirilmesi.
- Risk Yönetimi: Kuruluşun iklim ilişkili risklerin belirlenmesi, değerlendirilmesi ve yönetimi için kullandığı süreçler.
- Ölçüm ve hedefler: İlgili iklim ilişkili risk ve fırsatların değerlendirilmesi ve yönetilmesi için kullanılan ölçüm ve hedefler.

SHARE: READ MORE

15 May

Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi, ÇSY Raporlama El Kitabı'nı yayımlandı

Aralarında CDP ve İklim Bilgilendirme Standartları Kurulu (CDSB), Finansal Muhasebe Standartları Kurulu'nun (SASB), Küresel Raporlama Girişimi (GRI), Sürdürülebilirlik Muhasebesi Standartları Kurulu'nun (SASB) gibi kuruluşların bulunduğu bir inisiyatif tarafından oluşturulan Kurumsal Raporlama Diyaloğu, Çevresel, Sosyal ve Yönetişim (ÇSY) konularında raporlamaya ilişkin bir el kitabı hazırladı. Dünya Sürdürülebilir Kalkınma İş Konseyi’nin (WBCSD) yayımladığı rapor aşağıdaki altı temel soruya cevap vermeyi hedefliyor:
1. ÇSY bilgisi neden raporlanmalıdır?
2. ÇSY bilgisi kim için raporlanmalıdır?
3. ÇSY bilgisi nerede raporlanmalıdır?
4. Hangi ÇSY bilgisi raporlanmalıdır?
5. ÇSY bilgisi nasıl hazırlanmalı ve sunulmalıdır?
6. Ne kadar ÇSY bilgisi raporlanmalıdır?
Bu sorulara ek olarak, hazırlanan el Kitabında ÇSY raporlamasının adımları aşağıdaki gibi açıklanmaktadır:
A. Raporlanacak bilgiler aşağıda yer verilen kriterlere göre tarafsız ve objektif olarak değerlendirilmelidir.
     Raporlamanın amacını ve objektifliğini destekleyen
     İş değerine sahip
     Öncelikli olarak hedeflenen paydaşların gereksinimini karşılayan 
     Desteklenebilir nitelikli
     Kolaylıkla iletişimi yapılabilir
B.  Değerlendirme sürecine, varsayımlara, fikirlere, uzmanların ve yönetimin yargılarına dayanarak karar verilmelidir.
C. Süreç ve kararlar, yargılamaların oluşumuna etki eden duyarlılıklar ve belirsizliklerle birlikte belgelendirilmelidir. 

SHARE: READ MORE

15 May

Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı'ndan açık çağrı

İngiltere Bankası Başkanı Mark Carney, Fransa Bankası Başkanı François Villeroy de Galhau ve Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı’nın (Network for Greening Financial Services - NGFS) Başkanı Frank Elderson’dan iklim kaynaklı finansal risklerle ilgili açık mektup yayınladı.
Açık mektupla başkanlar iklim değişikliğinin altyapıya ve özel mülkiyete zarar verdiği, sağlığı olumsuz etkilediği, verimliliği düşürdüğü ve serveti yok ettiğini belirterek, iklim değişikliğinin şimdiden oldukça ciddi maliyetlere neden olduğunu paylaştılar ve bu maliyetlerin sorumluluğunun hükümetlerde ve özel sektörde olduğunun altını çizdiler.
Bu risklerden hareketle, merkez bankası ve denetleyici otoritelerden 34 kurumun 2017 yılında güçlerini gönüllü olarak birleştirerek Finansal Hizmetleri Yeşilleştirme Ağı olarak adlandırdıkları koalisyonu oluşturduklarını belirttikten sonra koalisyonun hazırladığı 17 Nisan 2019 tarihli ilk raporu tanıttılar.  
Açık mektupta dört önermeyi aşağıdaki gibi sıralandı. 
- Finansal istikrarın izlenmesi ve yönetim kurulunun risk yönetimi gibi günlük gözetim işlevine iklim değişimi kaynaklı finansal riskler de entegre edilmelidir.
- Merkez Bankalarının sürdürülebilirliği kendi portföylerinin yönetimine entegre etmeleri teşvik edilmektedir.
- İklim kaynaklı risklerin daha iyi anlaşılması için veri boşluklarını kapatmaya yönelik iş birlikleri geliştirilmelidir.
- İklim kaynaklı finansal risklerin yönetimine yönelik kapasiteyi geliştirilmeli ve paydaşlarla bilgi paylaşılmalıdır.
Bu önerilerin başarılması için ise; kararlar için en çok katkı sağlayacak ölçütlerin belirlenmesi ve yeşil ve düşük karbonlu ekonomiye dönüşüme katkı sağlayacak ekonomik girişimlerin belirlenebilmesi için uygun bir sınıflandırmanın geliştirilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

SHARE: READ MORE

15 May

Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Lautenschläger'dan iklimle ilişkili risklere dair yorumlar

Fransa’da Nisan ayında gerçekleştirilen Finansal Sistemi Yeşilleştirme Ağı (Network for Greening Financial Services- NGFS) Konferansı’nda Avrupa Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Sabine Lautenschläger katıldığı bir panelde, finansal sektördeki paydaşların ve merkez bankalarının iklim değişikliği konusunun, geleceğin değil günümüzün sorunu olduğunu ve finans sektörü de dahil olmak üzere tüm sektörleri ilgilendiren bir sorun olduğunu kabul etmelerinin oldukça önemli bir gelişme olduğunu paylaştı. 
Buna ek olarak Lautenschläger, iklim değişikliği risklerine dört geniş açıdan bakmayı ve üzerinde çalışmayı düşündüklerini söyleyerek bu perspektifleri aşağıdaki gibi sıralamıştır:
- Denetim işlevinin bankalardaki iklim değişikliğine bağlı riski değerlendirmek ve ele almak için nasıl kullanılacağı tartışılmalıdır. 
- İklim değişikliğine bağlı riskler ve bu risklerin finansal istikrara etkisi tartışılmalıdır. Bankaların kendi yatırımları ve emeklilik fonlarında iklim değişikliğini dikkate alıp almayacağı ve konuya nasıl yaklaşacağı tartışılmalıdır. 
- İklim değişikliğinin mali politikalar üzerindeki olası etkileri tartışılmalıdır. 
Konuşmada Lautenschläger, İklim değişikliği risklerine ilişkin veri ve kanıtları inceleyerek, sürdürülebilir finansal ürünlere yatırımın artması için yapılması gerekenleri sıraladı: 
- Yakın gelecekte, yeşil finansman ve iklim değişikliği risklerinin politika parametreleri Merkez Bankaları ve yasa düzenleyiciler için açıkça tanımlanmalıdır. 
- Finansal endüstriye aşırı yük oluşturmamak için farklı bilgi toplama uygulamaları geliştirerek farklı küresel grupları organize ve koordine etmek gerekmektedir.
- Küresel seviyede, ortak tanımlar, sınıflandırma, veri ve ölçümleme konusundaki eksikliklerin üzerinde çalışılmalıdır.
- Bankalar iklim değişikliği ilişkili risklerin değerlendirilmesi için kullandıkları yöntem ve uygulamalarda ilerleme göstermelidir.

SHARE: READ MORE

10 May

Son 30 yılda yatırımcıların sürdürülebilirlik liderliği

1989 yılında Exxon Valdez’in petrol tankerinin Alaska’da kaza yapması sonucu, dünyanın en uzun nehri olan Mississippi’yi uçtan uca kaplayacak kadar petrol denize yayıldı. Bu olay, Birleşik Devletler’de benzeri görülmemiş bir çevre felaketiydi. Denizi ve kıyı şeridini kaplayan petrol, binlerce kuş ve balığın ölümüne neden oldu. Exxon Valdez’in ödediği bedel ise yarım milyar dolar değerindeki tazminat oldu.

Bir grup yatırımcı, kazanın bölgedeki ekosistemler üzerindeki yıkıcı etkilerini görerek şirketlerin faaliyetlerini sorgulamaya başladı. Şirketlerin çevreye karşı sorumluluklarını, ekonomik ve toplumsal değişimdeki rolünü gözden geçirmek için bir araya gelme kararı aldılar. Coalition for Environmentally Responsible Economies (Çevreye Karşı Sorumlu Ekonomiler Koalisyonu- Ceres) organizasyonunu kuran grup, çevreci organizasyolar ile çalışarak şirketler için Ceres İlkeleri’ni geliştirdi.

Ardından Ceres, Küresel Raporlama Girişimi’ni (Global Reporting Initiative – GRI) kurdu. Günümüzde şirketlerin sürdürülebilirlik raporlamalarında kullandıkları en yaygın standart olan GRI, yaklaşık 13.400 şirket tarafından kullanılıyor. Çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularını değerlendirmek için geliştirilen yeni yöntemler, şirketlerin bu konuları içselleştirmesini ve raporlamasını sağlıyor. Bu raporlar, şirketlerin hem bu konularda performansını ölçebilmesine hem de çözüm için harekete geçebilmesine yarıyor.

Ceres’in yatırımcılar, şirketler ve kâr amacı gütmeyen kuruluşlar ile oluşturduğu iletişim ağları, yüksek ÇSY performansının doğrudan daha güçlü finansal performansla ilişkili olduğunu gösteriyor. Bu ağlardan biri olan Ceres Yatırımcı Ağı (Ceres Investor Network), küresel ekonomideki en etkili varlık sahiplerinin ve varlık yöneticilerinin bazıları ile birlik olarak kurumsal değişimin ön saflarında yer alıyor; şirketlerin iklim ve su risklerini tespit ederek yönetebilmeleri için önderlik ediyor. Yatırımcılar, İklim Eylemi +100 (Climate Action 100+) gibi küresel iş birlikleri yoluyla, en büyük sera gazı salımı yapan şirketleri Paris Anlaşması'nın hedefleriyle uyumlu hale getiriyor.

Yatırımcıların geliştirdiği Yatırımcı Gündemi (The Investor Agenda) ise 400 yatırımcıya ulaşmış durumda. Küresel ısınmadaki artışı 1,5 °C derecede tutmayı hedefleyen bu organizasyon kapsamında küresel yatırımcılar; düşük ve sıfır karbon projeleri, kömür temelli yatırımlardan uzaklaşma, iklim politikaları gibi konularda bir araya geliyor ve birbirlerini destekliyorlar.

Exxon Valdex petrol tankeri kazasından sonra artan farkındalık, iklim değişikliği ve sürdürülebilirlik konusunda çok yol kat edilmesini sağladı. Sermaye piyasasını sürdürülebilir kılmak için yeni uygulamalar devreye girdi. Fosil yakıtlar gibi iklimsel risk unsurlarının üstesinden gelinmesi için günden güne gelişen yeni projeler, yatırımcılar tarafından desteklenmeye başladı. Bütün bu örnekler gösteriyor ki yatırımcıların önderlik ettiği projeler çok etkili ve değerli olabiliyor. Sürdürülebilir ekonomiye geçilmesi ve dünyadaki tüm yaşamın korunabilmesi için yatırımcıların bu potansiyeli görerek iş birliklerini arttırması gerekiyor.

SHARE: READ MORE

10 May

Satın aldıklarınızla dünyayı değiştirebilirsiniz

Dünya genelinde küresel tedarik zincirlerindeki artan problemlerden dolayı sürdürülebilir kaynak kullanımı birçok kuruluşun iş öncelikleri haline geldi. Sürdürülebilir kaynak bulma konusunda büyüyen kurumsal dürtü de eşit derecede önemli hale geldi. FRDM’nin CEO’su Justin Dillon, tedarik zincirinde zorla ve köle işçiliğin önüne geçmek üzerine çalışıyor. Dillon ve sürdürülebilirlik ve inovasyondan sorumlu küresel başkan yardımcısı Padmini Ranganathan SAP Ariba Live etkinliğinde yaptığı konuşmada; tedarikte sürdürülebilirlik hakkında konuştular. Dillon, “Etik ve sorumlu terimleri kafa karıştırıcıdır. Çünkü, henüz gerçekleşmemiş gelecekteki bir durumdan bahsediliyor. Benim tutkum bir şeyleri yapmak ve insanlara aktarmak, böylece dünyayı değiştirebilmelerini sağlayabilirim. Tedarik zincirleri dünyayı değiştirmek için düzen de kaos da yaratabileceğimiz bir alan. Sürdürülebilir bir tedarik zinciri yolculuğuna çıkmak için nerede olduğunuzu ölçerek başlamalısınız.” dedi.

Teknoloji amaç değil araçtır
Dillon, “Tedarikçilerinizle olan ticari ilişkiniz sizin gücünüzdür” dedi. “Bir konferans şirketi olan müşterilerimizden biri konferans masaları hakkında ayrıntılı bilgi edinmek istedi. Asyalı işçilerin konferans masalarına yapıştırılan tutkalları yapmak için Polonya'ya getirildiğini öğrendiler. Bu bilgilere sahip olurlarsa, güçlerini, paralarını sürdürülebilir olmak için kullanabilirler.”

Satın alım, talebi tepeden değiştirme gücüne sahip
“Çok katmanlı dijital tedarik zincirlerindeki verilerden risk belirlemek, şirketlerdeki profesyoneller veya tüketiciler için kolay bir iş değildir. Bir deliğe inip orada kozmetik sektöründe kullanılacak parıldayan tozları toplamak için bir kuyuya inen üç yaşındaki bir kız çocuğunun hayatını düzeltebilmemizin tek yolu sistemin çalışma şeklini değiştirmektir. Sinyalin üstten değişmesi gerekir. Tüketiciler bunu söylüyor. Şirketler bunun hakkında konuşuyor. Şimdi, bu sinyalleri tedarik zinciri katmanlarımıza yerleştirmek bize bağlı.”

Şeffaflık ve eylem almak paylaşılan sorumluluklardır
Dillon, şirketlere tedarik zinciri riskini ölçmek için önce şirket içinde fikir birliği sağlamalarını, ardından organizasyonların en fazla etkiye sahip olduğu yere göre harekete geçmelerini tavsiye etti. “Yeterli sayıda şirket tedarikçileri daha sürdürülebilir uygulamalar benimsemeye zorlarsa değişim gerçekleşebilir.” dedi.

Ranganathan, “Tedarikçilerinize bakın, durum tespiti yapın, hatta belki onları iş yerlerinde ziyaret edin. Tedarikçilerinizi anladıktan sonra, iyi iş yapanlarını belirleyin. Bunu satın alma sözleşmenize uygulayın, iyi uygulama yapan şirketleri tercih ettiğiniz onaylı tedarikçilerin bir parçası haline getirin. Alıcı ve tedarikçi bu ortak sorumlulukta bir araya geliyor.” dedi.

Dillon, “Bu, kendimizden ve şirketimizden daha büyük bir hikayenin bir parçası olmak için bir fırsat” dedi. “Satın aldıklarımızla dünyayı değiştirmek için bir harekete katılıyoruz. Paranızın içinde sadece dünyayı değiştirmek için değil, kendinizi değiştirmek için de güç var.” dedi.

SHARE: READ MORE

10 May

Yönetim kurullarında kadınlar

Günümüzde, kadın yönetici talep ve arzı arasındaki fark olmasının iki temel nedeni var: Yönetici kurulları birçok kalifiye kadını görmezden geliyor ve CEO’lar kadınları yönetim kurullarına hazırlamıyor.

Çoğu kadın yöneticinin kariyerlerini İnsan Kaynakları (İK) adı verilen tek bir departmanda geçirdiğini düşünün. Birkaç yıl önce Washington DC'deki 400 kadınla yapılan bir konuşmada kadınlara kimin İK'da olduğu sorulduğunda, neredeyse herkes elini kaldırdı. Tek bir departmanda geçen bir kariyer yolculuğu kişinin uzmanlığını derinleştirir; ancak bakış açısını genişletmek ve işi kavramak için pek bir fayda sağlamaz. Bu yüzden birçok yönetici aday gösterme komitesi, İK profesyonellerini iş dünyası liderleri ve stratejik düşünürler olarak değil, yönetimsel angarya (administrivia) liderleri olarak düşünme eğilimindedir.

Ancak işler değişti; ve bu algı da değişmeli. Günümüzde, büyük şirketlerin İnsan Kaynakları Yönetim Kurulu Başkanları (CHRO) şirketin geleceğini planlamada oldukça büyük rol alıyorlar. Bir çok kurul toplantılarına katıldıkları ve üst düzey iş meselelerini anladıkları için, bir kurulla nasıl çalışılacağını da biliyorlar. Aynı zamanda İK liderlerinin iş kültürü, işe alımlar, maaş ve tazminatlar, ve diğer üst düzey insan odaklı konulardaki uzmanlıkları, yeteneğe önem veren üst yönetimler açısından da giderek değerli bir hal alıyor.

Ancak Fortune dergisinin belirlediği 100 CHRO'ların 58'i kadınken, şu anda sadece 5 tanesi halka açık bir şirketin yönetim kurulunda görev yapmaktadır. Bu kaçırılan bir fırsat. Kurullar, çoğu kadın olan bu yeni liderler için İK'yı derinlemesine araştırmalılar. Kadın CFO (Finans Yönetim Kurulu Başkanı) sayısı da keşfedilmemiş bir kaynak. Fortune 100’de 8'i yönetim kurulunda olan sadece 15 kadın yönetici var. Ancak bu kaynak da artan talebi karşılamayacak.

Türkiye’de ise bu eşik çok daha düşük. Türkiye’de 2018 Yönetim Kurullarında Kadın raporuna göre tüm BIST şirketleri içinde 159 şirket, BIST-100 içinde 34 şirket hala tamamı erkeklerden oluşan kurullar tarafından yönetiliyor. 2018 yılında BIST şirketlerinde yönetim kurullarında yer alan kadınların oranı %13,9’dan %15,2’ye çıkarak %9,4 oranında arttı. En az 3 kadın üyesi olan 42 şirket tüm şirketlerin sadece %10,4’ünü oluşturdu. Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu Direktörü Melsa Ararat Türkiye'de aileleri temsil eden kadın CEO'lar hariç tutulursa profesyonel kadın CEO oranının sadece yüzde 2 olduğunu belirtiyor. Bu oran oldukça çarpıcı.

Bu uçurumu kapatmak için CEO'lar bu önemli yetenek havuzunun geliştirilmesine yardımcı olabilir. Gördüğümüz en iyi uygulamalardan biri, G3 (Üçlü Grup) olarak adlandırılan oluşumdur: CEO, CHRO ve CFO’nun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu üç yönlü bir ortaklık. Üç lider ortaklaşa bir şekilde öncelikleri belirliyor ve şirketin operasyonlarını her üç ayda bir gözden geçiriyorlar. Bu yakın mesafe çalışma ilişkisi, insani ve finansal kaynakların organizasyonda verimli bir şekilde dağıtılmasını sağlıyor, strateji ve yürütmeyi büyük ölçüde geliştiriyor.

Daha da önemlisi, G3 oluşumu insan kaynaklarından sorumlu CHRO’nun şirketin finansal sorunlarını daha derinlemesine anlamasını sağladı ve CHRO’nun (ve de CFO’nun) kurum hakkındaki görüşünü genişletti. Aynı mantık organizasyonun daha düşük seviyeleri için de geçerlidir. İK liderleri, farklı alanlardaki liderlerle yakın çalışarak daha geniş beceriler elde edebilir. Birlikte çalışma pratiklerini bu şekilde yapılandırmak kurullarda hizmet verme potansiyeli ve / veya kapasitesi olan İK liderlerini belirlemede yardımcı olur. Bazı şirketler, İK liderlerini İK departmanının içinde ve dışında görevlerini değiştirtmeye başladı.

G3 olarak adlandırılan üç liderin yan yana çalışma pratiklerini geliştirmesi, CHRO'ları üst yönetim kurullarına hazırlamanın en iyi yoludur. Bununla birlikte, şirketlerin aşağıdakileri yapmalarını öneririz:

Daha derin ve daha geniş arama yapın. Denkleme toplumsal cinsiyet faktörünü eklemeden önce de kar-zarar hesabını yönetecek tecrübeli insanlar bulmak zordu. Ancak, bu sorumluluğu alabilecek ve yeterli iş deneyimine sahip kadın çalışan havuzu, CEO’nun üç veya dört seviye altına indiğinizde şaşırtıcı derecede geniş. Ayrıca, şirketler yetenek aramada tek kaynak değil. Yetenekler; devlet kurumları, akademi ve küçük işletmelerde de bulunabilir.

Risk almak. Kurullar, sıklıkla ilk kez yönetici olacak adayları seçmekte tereddüt eder. Ancak doğru yeteneği elde etmek için, bu tereddüdün üstesinden gelmeli ve ölçütlerini karşılayan daha genç ve / veya daha az deneyimli kişiler için şans yaratmalılar.

Şu andaki verilere göre ABD’nin 2055’e kadar kurullarda toplumsal cinsiyet dengesine ulaşamayacağı söyleniyor. Hepimiz o dengeye daha erken gelmeyi umalım ve bunun için, orada olduğunu bildiğimiz kalifiye kadınları bulalım.

SHARE: READ MORE

10 May

Birleşmiş Milletler ilaca dirençli enfeksiyonlara karşı uyarıyor

Birleşmiş Milletler’in (BM) 29 Nisan’da yayımlanan Bekleyecek Vakit Yok: Dünyayı ilaca dirençli enfesiyonlardan korumak (No Time to Wait: Securing the future from drug-resistant infection) raporuna göre antimikrobiyal ilaçların aşırı kullanılması mikropların ilaçlara karşı direnç geliştirmesine sebep oluyor. Direnç geliştiren mikropların ise 2050’ye kadar 10 milyon insanın ölümüne yol açabileceği tahmin ediliyor. Bu durum çok ciddi bir insanlık krizini beraberinde getirebilir.

Rapora göre her yıl 700.000 kişi ilaca dirençli enfeksiyonlardan hayatını kaybediyor. Önümüzdeki 30 yılda Avrupa, Kuzey Amerika ve Avusturalya kıtalarında toplam 2,4 milyon insanın diz ameliyatı, doğum gibi ameliyatlarda tedavi edilemeyen enfeksiyonlar nedeniyle ölebileceği tahmin ediliyor.

Raporu hazırlayan BM Antimikrobiyal Dirençte Kurumlararası Koordinasyon Grubu (U.N. Interagency Coordination Group on Antimicrobial Resistance) acilen BM’de bu tehlikeye karşı bir panel oluşturulması gerektiğini vurguluyor. Küresel bir krizin önüne geçebilmek için alınabilecek pek çok önlem var. Tıbbi öneme sahip antibiyotiklerin hayvancılıkta kullanımınının yasaklanması, ilaç şirketlerinin yeni antimikrobiyal bileşikler geliştirmesi için ekonomik teşvik verilmesi ve reçetesiz ilaç satılan ilaçlara kısıtlama getirilmesi üzerinde duruluyor.

Dirençli mikropların yayılmasındaki en etkili faktör olarak gelişmemiş ülkelerdeki kirlenmiş su kaynakları ve yetersiz kanalizasyon sistemleri gösteriliyor. Bu ülkelerde insanların temel bir insan hakkı olan sağlık hizmetlerine erişimi bulunmuyor. BM, doktor muayenesini karşılayamayan kişilerin ucuz antibiyotik satın alma yoluna gittiklerine dikkat çekiyor. Salgınların önüne geçmek için bu ülkelerin Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 3 (Sağlıklı Bireyler) kapsamında ekonomik olarak desteklenmesi ve kamu sağlığının güvence altına alınması; aşıların ve kaliteli antibiyotiklerin erişilebilir hale getirilmesi gerekiyor.

Rapora göre hayvancılıktaki antimikrobiyal kullanımının takip edilmemesi mikropların direnç geliştirmesindeki en büyük faktörlerden biri olarak öne çıkıyor. BM’in bir anket araştırmasına göre 146 ülkeden 39’u hayvancılıkta antimikrobiyal kullanımı konusunda istatistik sahibi değil. Hayvanların bünyesinde bulunup verilen ilaçlara direnç geliştiren bakteriler su ve yiyecek yoluyla insanlara geçiyor.

Yeni bir antimikrobiyal bileşik geliştirmenin bedeli yarım milyon dolara kadar çıkabiliyor. Ancak geliştirilen bileşikler direnç oluşabileceği gerekçesiyle doktorlar tarafından reçete edilmiyor. Bunun sonucunda ilaç şirketleri gelir getirmeyecek yeni ilaçları geliştirmek için yatırım yapmıyorlar. Raporda yeni ilaç geliştirme teşvikleri arasında, araştırma için devlet finansmanı ve tıbbi olarak önemli kabul edilen antibiyotiklerin masraflarını karşılayacak yasal değişiklikler gösteriliyor.

Dirençli hastalıkları kontrol altına almanın yılda 9 milyar dolara mal olduğunu açıklayan Dünya Bankası, bu yatırımların ekonomiye oldukça büyük bir getirisinin olacağını da ifade ediyor.

SHARE: READ MORE

26 April

Yatırımlarda sürdürülebilirliğin rolü

Bloomberg, 2017’de sürdürülebilirlik yaklaşımı ile yapılan yatırımlarda önceki yıla göre %37 artış olduğunu belirtiyor. Sürdürülebilir projelere ilginin artması ile yatırımların değerlendirilmesi için de yeni verilere ve analiz yöntemlerine ihtiyaç doğuyor.

Toplamda 5.2 trilyon dolarlık varlığı idare eden 30 yatırım uzmanı ile yapılan bir araştırmada uzmanlar, çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) faktörlerine bakarak değerlendirme yaptıklarını ifade ediyorlar. Sosyal ve yönetişim alanlarında; iş gücünde çeşitlilik, cinsiyet eşitliği, insan hakları, yolsuzluk ve adaletli iş gücü uygulamaları gibi veriler değerlendiriliyor. Çevresel değerlendirmede ise karbon salımı, su kaynaklarının kullanımı gibi faktörler göz önünde bulunduruluyor.

İklim değişikliği Faktörü
Sürdürülebilir yatırım yaparken en önemli ölçüt iklim değişikliği oluyor. Sayısı artan sert hava olayları, kuraklık, deniz seviyesinin ve asitliğinin yükselmesi ekonomik kalkınma önünde büyük bir tehdit oluşturuyor. 2.5 trilyon dolarlık varlığın küresel ısınmadan etkileneceği öngörülüyor. İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü (Task Force on Climate-related Financial Disclosures -TCFD) yatırımcılara fiziksel riskleri değerlendirmeleri için iyi bir çerçeve sunuyor ancak bu risklerin oluşturabileceği ekonomik hasarı saptamak için daha kapsamlı analizlere ihtiyaç var. Şirketler, varlıklarının konumunu, hassasiyetini ve bunların oluşturduğu finansal riski belirlemek durumunda. Yatırımcılar için nüfus hareketleri, göç, altyapı harcamaları, bölgesel karbon vergileri, gelişen düşük karbon teknolojileri, kanun düzenlemeleri gibi gelişmeleri takip etmek son derece önemli. Bunun yanında şirketlerin karbon ve metan salımı, enerji ve su tüketimi, doğal kaynakları bilinçli kullanması da dikkate alınan veriler.

Veri paylaşımı
Kurumların faaliyetleri konusunda şeffaf olmaması yatırımcıların somut verilere ulaşmasına bir engel. Yatırım uzmanları, projelerin sürdürülebilirliğinden emin olmak istiyorlar. Ancak şirketlerin enerji, su kullanımı gibi somut verileri açıklamaktan yana olmamaları yatırımın gerçekte ne kadar sürdürülebilir olacağı konusunda soru işaretleri yaratıyor. Yatırımcıların ihtiyaç duyduğu veriler çoğunlukla şirketlerin kendi raporlarından ediniliyor. Ancak veri sağlayan ve özellikle ÇSY verilerine odaklanan üçüncü parti kuruluşlar da var. Ancak veri sağlayıcılar arasında ortak kararlaştırılmış ölçütler bulunmaması yatırımlar arasında karşılaştırma yapılmasını zorlaştırıyor. En yaygın kullanılan ölçütün ise Global Reporting Initiative (GRI) olduğu görülüyor.

SHARE: READ MORE

26 April

Microsoft’tan yeni sürdürülebilirlik adımları

Microsoft, yakın zaman önce sürdürülebilirlik performansını ikiye katlayacak bir yol haritası paylaştı. Şirketin sürdürülebilirlik alanındaki vizyonunu yansıtan bu haritada sürdürebilirliği işlerinin temeline yerleştirerek bu alandaki çalışmalarından sonuç alabileceklerini ön görüyorlar. Şirketin Hukuk Müdürü Brad Smith’e göre, iklim değişikliğinin etkilerinin boyutu ve bu etkilerin yayılma hızı bu konuda daha fazlasının yapılması gerektiğini gösteriyor. Microsoft, bu konuda harekete geçerek dünya genelinde sürdürülebilirlik karşısındaki zorlukları, çalışan ve teknoloji kaynaklarından faydalanarak ele alacak.

Microsoft, sürdürülebilirlik yol haritasının ilk adımı olarak şirket içi karbon ücretlerini ton başına 15 dolara yükseltti. Yedi yıl önce bütün departmanların karbon emisyonlarını azaltmada finansal açıdan sorumlu olmaları için Microsoft Vergisi oluşturuldu. Artan ücretlerden oluşturulan bu fon, Microsoft’un sıfır karbon anlayışını koruyarak teknoloji devinin, iş süreçlerinin özüne sürdürülebilirliği koyacak teknoloji yaklaşımını benimsemesine yardımcı oluyor.

Microsoft’un diğer önemli sürdürülebilirlik adımları ise şunlar:

• Puget Sound da dahil olmak üzere sıfır karbon anlayışıyla kurulmuş sürdürülebilir kampüs ve veri merkezleri kurmak. Tüm dünyadaki kampüslerde karbon salınımını azaltmak için yenilikler yapmak
• Dünya için Yapay Zeka Programı’ndaki (AI for Earth) verilerle yapılan araştırmaları, yeni verilerle ve açık yapay zeka prosedürlerinin çevresel uygulamalarıyla birlikte hızlandırmak
• Düşük karbon bulut (low-carbon cloud) çözümler ile sürdürülebilir dönüşümler sağlamak adına hem mevcut hem de yeni müşterilerle ortaklıklar geliştirmek
• Ulusal bir karbon fiyatlandırma yapısı oluşturmak adına Karbon Liderliği Konseyi’ne (Carbon Leadership Council) katılmak da dahil olmak üzere çevresel politika değişikliklerini desteklemek

Microsoft’un açıklamalarına ek olarak, bir danışmanlık şirketinin araştırmasına göre yapay zeka, sera gazı emisyonlarını azaltırken potansiyel ekonomik gelişmeyi sağlıyor. Enerji, tarım, su ve ulaşım ana sektörlerine bakıldığında yapay zekanın, gayrisafi küresel hasılada (global GDP) %4,4 artış ve küresel karbon emisyon oranlarında %4 oranında azalma sağlarken dünyada milyonlarca yeni iş imkanı yaratacağını gösteriyor.

Microsoft’un çalışmaları, karbon emisyon oranlarını azaltmak ve 1,5 GW’dan fazla yenilenebilir enerji satın almak için müşterilerle sürdürülebilir bir dönüşüm ortaklığı kurmak ve Dünya için Yapay Zeka programına 50 milyon dolarlık bir yatırımda bulunmak gibi uygulamaları içeriyor.

SHARE: READ MORE

26 April

Amazon çalışanları iklim değişikliği hareketi için birleşti

4,200 Amazon çalışanı, şirketlerini iklim değişikliği ile mücadeleye nasıl katkıda bulunduğunu sorgulamaya çağırıyor. Bu eylem teknoloji endüstrisinde gerçekleşecek olan en büyük çalışan merkezli iklim değişikliği hareketi niteliğinde.

Çalışanlar, iklim değişikliği konusundaki tepkilerini bir mektup ile ortaya koydu. Mektuplarında, şirketlerinin karbon ayak izini azaltmak için belirsiz açıklamalar yerine kesin ifadeli eylem planlarında bulunmaları gerektiğini söylediler. Amazon’un daha fazla petrol ve gaz kaynağı bulmasına ve çıkarmasına yardımcı olan bulut sistemlerini de durdurması gerektiğini ifade ettiler.

Yukarıdaki ifadeleri içeren mektubu imzalayan Amazon çalışanları, şirketlerini karbon ayak izini ele almak için bir plan geliştirmeye zorlayacak bir hissedar kararı önerisinde bulundular. Karar geçtiğimiz yılın sonlarında iki düzineden fazla mevcut ve eski çalışan tarafından verildi ve gelecek ay oylamaya sunulacak. Kampanyalarını kamuoyuna duyurduklarında, Amazon’un sürdürülebilirlik çalışmasının bir bölümünü yöneten Chris Page de dahil olmak üzere bir düzine çalışan daha harekete katıldı.

Amazon’un sözcüsü Sam Kennedy, doğrudan mektup üzerine yorum yapmadı, ancak şirketin iklim değişikliğini birçok yönden ele aldığını şu sözlerle dile getirdi: “Bu yılın başlarında, karbon ayak izimizi, ilgili hedefler ve programlarla birlikte paylaşacağımızı duyurduk. Ayrıca Sıfır Sevkiyat (Shipment Zero) programımızı duyurduk. Bu vizyon ile 2030 yılına kadar tüm sevkiyatlarımızın yarısını sıfır karbon haline getireceğiz.”

Amazon diğer teknoloji şirketlerine oranla karbon ayak izi konusunda eleştiriye daha açık bir yapıya sahip. 2014 yılında veri merkezleri için %100 yenilenebilir enerji kullanımı sağlamak için uzun vadeli bir plan duyurdu ancak bu planın hedef yılı henüz belirlenmedi. Ayrıca, üç yeni Rüzgar çiftliği projesi oluşturuldu. Ancak çalışanları, Amazon’dan daha büyük bir çaba göstermesini bekliyor. Bu amaçla Ocak ayında, bir grup işçi Amazon'un sürdürülebilirlik ekibi ve yatırımcı ilişkileri görevlileri ile teklifleri hakkında görüştü. Tekliften birkaç gün sonra Amazon, Sıfır Sevkiyat girişimini açıkladı. Amazon ayrıca bir blog yazısında bu yıl şirket genelinde karbon ayak izini açıklayacağını duyurdu.

Amazon ile yapılan ikinci bir toplantıda, çalışanlar, petrol endüstrisi ile şirketin sürdürülebilirlik ekibini birleştirdi. Ancak üyelerin konuyla ilgili farkındalığının çok olmadığını düşünen çalışanlar tepki gösterdi. Mart ayı ortalarında Amazon, aktivistlere kurulun hissedarlara karara itiraz etmelerini önereceğini bildirdi. Böylece çalışanlar, içlerinde “petrol ve doğal gaz çıkarımı ve keşfi için özel olarak tasarlanmış tüm özel çözümlere son verilmesi” ilkesi de dahil olmak üzere altı ilkeyi içeren bir mektup hazırladılar. Bu altı ilkenin bir eylem planına öncülük edeceğini düşünüyorlar. Bu mektup bir haftadan kısa bir sürede 4.200 çalışan tarafından imzalandı.

SHARE: READ MORE

26 April

Fashion Transparency Index 2019 yayınlandı

Modaya yenilikçi ve sürdürülebilir bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen Fashion Revolution’ un hazırladığı 2019 Moda Şeffaflık Endeksi (Fashion Transparency Index 2019), 200 markayı şeffaflık açısından değerlendirmeye alıyor. Markaların tedarikçilerini ne kadar yakından takip ettiklerini, sorunları nasıl ele aldıklarını ve üretim süreçlerinin ne kadarını tüketici ile paylaştıklarını ölçüyor. Markaların ortalama skorunun %21 olduğu görülüyor. Markalar 5 kategoride değerlendirilip puanlandırılıyor: ilkeler ve taahhütler, yönetim, tedarik zincirinin izlenebilirliği, tedarikçilerin takibi ve iyileştirilmesi ve küresel sorunlar (cinsiyet eşitliği insana yakışır iş, iklim eylemi, sorumlu tüketim ve üretim).

Bu ortalama, hala hedefin çok altında olsa da 2018 değerlendirmesine göre %5 artış göstermiş olması olumlu bir gelişme. En yüksek şeffaflığı gösteren firmalar ise %60 civarı skorlara sahipler.

Fashion Revolution’ın moda endüstrisinde hedeflediği değişim, Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi 8: İnsana Yakışır İş ve Ekonomik Büyüme kapsamında bulunuyor. SKH 8; tam istihdam, insana yakışır iş ve eşit ücret, modern kölelik ve çocuk işçiliğinin sona erdirilmesi, işçi haklarının korunması ve güvenli çalışma ortamlarının desteklenmesini öngörüyor.

Moda endüstrisinin üretim sürecinde şeffaf olmayı benimsemesi neden önemli?
Moda endüstrisi yalnızca tasarım yapan markalardan oluşmuyor. Askıdaki her giysinin ardında uzun bir tedarik zinciri var. Bu tedarik zinciri içinde ham madde üreticileri, kumaş üreticileri ve giysileri üreten işçiler de bulunuyor.

Genellikle, Bir marka için yüzlerce bağımsız işletme üretim yapıyor. Bu işletmeler, markalar veya başka kurumlar tarafından denetlenmiyor. Buralarda işçiler çoğu zaman tehlikeli ve sağlıksız ortamlarda uzun saatler düşük ücretle çalışmak zorundalar. İnsanların çalıştığı mekanların emniyetli olmaması, 2013’te Rana Plaza’nın çökmesiyle sonuçlanan felakette olduğu gibi yüzlerce çalışanın hayatına dahi mal olabiliyor. Denetlenmeyen bu işletmelerde zarar gören işçiler ise, kurumların işletmeler hakkında yeterli bilgiye sahip olmaması nedeniyle haklarını savunamıyorlar. Şeffaflık, üretimi yaptıran markaların gerekli takibi sapması ve ihmalkâr işletmelerin sorumlu tutulabilmesi anlamına geliyor.

Şeffaflık değişim yaratabilir mi?
Fashion Revolution’a göre şeffaflık değişim için önemli bir araç, ancak tek başına tüm sorunların çözümü olamaz. Şeffaflık ilkesi, yalnızca sistemdeki kusurları tespit etmek değil, aynı zamanda onları düzeltmeyi amaçlıyor. Ayrıca, tüketicilerin tercihlerini etkileme potansiyeline sahip. Raporda 2018 yılında, 3,25 milyon kişinin Fashion Revolution etkinliklerine katıldığı belirtiliyor. İşçilerine sağlıklı ve güvenli çalışma ortamı sağlayan, adil ücretler veren, cinsiyet eşitliğini göz önünde bulunduran, insana ve çevreye duyarlı üreticileri desteklemek isteyen pek çok tüketici var. Üretim ve tedarik süreci konusunda şeffaf olan firmalar, büyük bir tüketici kitlesine hitap etme imkanını da buluyor.

SHARE: READ MORE

25 April

S360 Yeni Takım Arkadaşı Arıyor!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi bakış açısına sahip yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor.

Büyüyen ekibimizle beraber strateji ve gayri maddi varlı yönetimi alanında çalışmak üzere takım arkadaşı arıyoruz. İlgili adaylar en geç 6 Mayıs Pazartesi gününe kadar info@s360.com.tr adresine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.

Görev Tanımı:

- Yürütülen projelerin koordinasyonunu üstlenmek
-Projelerin zaman planlamasına uygun bir şekilde tamamlanması konusunda sorumluluk almak
-Projelerin yürütülmesi esnasında müşteri iletişimini etkin bir biçimde ve ihtiyaçlar doğrultusunda gerçekleştirmek
-Sürdürülebilirlik raporlaması sürecinde yer almak
-Sektör dinamikleri ve müşteri ihtiyaçlarına yanıt verecek sürdürülebilirlik stratejisi oluşturulması sürecinde takım çalışmasında yer almak

Aranan Özellikler:

-Analitik yönü güçlü
-Hızlı problem çözümü ve proje yönetimi konularında etkili
-İletişim yönü kuvvetli, insan ilişkilerinde başarı
-Detaylara önem verirken aynı zamanda büyük resmi gören
-Çok iyi derecede İngilizce bilen
-Hem Türkçe hem İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
-Minimum 3 yıl sürdürülebilirlik alanında profesyonel tecrübeli

SHARE: READ MORE

12 April

Kapitalist dünyada anti-kapitalist yaşam

Perakende sektöründe birçok ülkede ücretsiz poşet uygulaması kaldırılmış olsa da dünyadaki plastik tüketimine sürdürülebilir ve anlamlı bir katkının verilebildiğini söylemek zor. Türkiye'deki yeni plastik poşet yasasına verilen tepkilere baktığımızda, ücretsiz olan bir metaya artık para ödemeye verilen bu tepkinin bir ayağında kapitalist olmayan bir ilişkinin ortadan kaldırılmasının payı olduğunu söylemek mümkün.

Amerikalı aktivist Rebecca Solnit’in, Hope in the Dark (Karanlıkta Umut) adlı kitabında belirttiği gibi: “Gündelik hayatımızı nasıl yaşadığımız – aile yaşantımız, arkadaşlık ilişkilerimiz ve çeşitli sosyal, manevi ve politik organizasyonlarda yer alma biçimlerimiz – özünde kapitalist olmayan hatta anti-kapitalist, ücret talep etmeyen ve sevgiye dayalı şeylerle dolu.”

İnternet bu tip kapitalist olmayan faaliyetleri ve ilişkilenmeleri daha da görünür hale getirdi. Kendi sebzelerini üretenlerden, araba satın almayı reddederek paylaşımlı araç kullananlara, gönüllü aktivitelere katılanlardan, ihtiyaç fazlası eşyaları ücretsiz olarak ihtiyacı olan kişilerle buluşturulanlara, birçok insan kar güdüsü olmadan düşünmeyi sessizce sürdürerek binlerce inisiyatif ve organizasyon kuruyorlar.

The Guardian, okurlarından, “kapitalist olmayan yaşam” konusundaki düşüncelerini ve gündelik hayattaki uygulamalarını sorarak yanıtları 24 başlık altında derledi. Biz de öne çıktığını düşündüğümüz alternatif yolları sizinle paylaşıyoruz:

1. Mümkün olduğunca “Serbest-dönüşüm (Freecycle)” yapın
Bir eşyamızı artık istemediğimizde veya ona ihtiyaç duymadığımızda internetteki platformlar üzerinden ihtiyacı olanlarla bağlantı kurarak kullanıma geri kazandırabiliriz. 2009'a kadar bu alandaki en büyük oyuncu 2003'te Arizona'da kurulan Freecycle ağıydı. Daha sonra dünyada ve ülkemizde bu tip pek çok platform ortaya çıktı.

2. Geleneksel “Serbest-dönüşümü” deneyin
Berlin’de “Sperrmüll” adı verilen bir kavram var; istemediğiniz kitap, mobilya, kıyafet hatta yiyecek gibi şeyleri sokağa bırakıyorsunuz ve ihtiyacı olanlar alıyor.

3. Kendi kıyafetlerinizi yapın
Mümkün olduğunca küçük ve bağımsız üreticilerden organik iplikler alarak, ihtiyacınız kadar üretim yapabilirisiniz. Böyle bir üretim biçiminde ne çocuk işçiliği ne de toksik kimyasallarla ilgili endişelenmenize gerek var. Buna alternatif ise, her zaman daha az kıyafetle yaşayabileceğimizi unutmamak!

4. Deterjan ve şampuan almayı bırakabiliriz
Bu alternatif, hazırlık bakımından zaman gerektirdiği için uygulaması çok kolay olmasa da çoğu okuyucu artık ne deterjan ne şampuan ne de saç kremi kullandığını belirtiyor. Sabun cevizi sıvısı, sirke ve güzel koku vermesi için uçucu esansiyel yağ kullanarak birçok karışımı elde etmek mümkün. Merak edenler için sabun cevizi, Sapindus Mukorrossi ağacından gelir ve lychee ailesinin bir parçasıdır. Sabun cevizi sıvısını internet üzerinden satın almak mümkün.

5. Spor salonlarını terk edin
Her ay belirli bir para vererek aşırı yüksek sesli müzikte, sıcak ve ter kokan bir havayı soluyarak ve de devamlı gösteriş peşinde koşan insanları izleyerek spor yapmak oldukça stresli. Bunun yerine huzurlu bir ortamda, bir parkta koşu yapmak ve doğanın tadını çıkarmak çok daha sağlıklı! Böyle bir ortamda spor yaparken, spor salonlarında olduğu gibi aynalar ile bedenlerimizle devamlı karşı karşıya gelerek vücudumuza dair “iyi” “kötü” gibi değerlendirmeler ile karşılaşmak zorunda değiliz. 

6. Facebook, Twitter ve Instagram hesaplarınız kapatın
Herhangi bir sosyal medya hesabına sahip olmamak mümkün mü? Influencer olarak adlandırılan ve kendi moda tarzlarını, favori mekanlarını ya da gözde eşyalarını sosyal medya üzerinden takipçilerine duyuran ve de dayatan sosyal medya otoritelerinden kaçınmanın iyi yolu bu gibi gözüküyor. Daha az reklama maruz kalmayı kim istemez?

7. Sosyal girişim ya da topluluk yararına çalışan bir şirket bulun
Bugün kar amacı güderken sosyal ve çevresel sorunlara çözüm üreten şirketler gittikçe yaygınlaşıyor. Daha anlamlı bir işte çalışma tatmini yaşamak için B Corp’ları tanıyın ve değer yaratmak için çalışın.

8. Yüksek oranda kimyasal içeren temizlik ürünleri satın almayı bırakın
Ev temizlik ürünlerinin çoğunu beyaz sirke, su ve sodyum bikarbonat karışımı ile yapmak mümkün.

9. Atılan yiyecekleri paylaşın
Atılmaya hazır ürünleri temin ederek ihtiyacı olanlarla paylaşmak aradığımız anlam yolculuğunda bize yardımcı olabilir. Türkiye’de atık ürün olma noktasına gelmiş gıdaları değerlendiren Fazla Gıda, gıda israfını önlemek için çalışmalar yürütüyor.

10. FAIRphone'u deneyin
Akıllı telefonların üretiminde çoğu zaman işçi hakları ihlal ediliyor, üretimde toksik materyaller kullanılıyor. Hollandalı Fairphone markası Android işletim sistemini kullanıyor ve çok daha etik bir üretim sürecine sahip. Ayrıca telefonun modüler olması, her bir parçanın tamir edilebilir, programların güncellenebilir ve kolay eklenip çıkarılabilmesi için kullanıcı dostu olması markayı diğer tüm akıllı telefonlardan ayırmaya yetiyor. Ayrıca şirket, iş dünyasının gücünü amaç ile birleştiren bir B Corp!

SHARE: READ MORE

12 April

Gıda sistemlerinin sürdürülebilirliğinde iş dünyasının önemi

Dünya nüfusunun 2050 yılında 10 milyara yaklaşacağı ön görülüyor. Geleneksel tarım yöntemleri ise toprağın sağlığını olumsuz yönde etkileyerek doğal kaynaklar üzerinde baskı yaratıyor. Diğer taraftan iklim değişikliği çoğu bitki türünün varlığını tehdit ediyor, şiddetli hava olaylarını tetikleyerek tarımın geleceği üzerinde risk oluşturuyor. Bildiğimiz yöntemlerin yerine çevreyi ve çiftçi refahını gözeten yöntemler koymazsak gıda sistemleri çok ciddi bir krizle karşı karşıya kalabilir. Olası risklerin önüne geçmede hükümetlerle birlikte iş dünyasının katkıları da büyük önem taşıyor.

Bira üreticisi Anheuser-Busch ile tarım teknolojisi alanında faaliyet gösteren Indigo, verimli pirinç yetiştiriciliği için iş birliği yapıyor. Gıda sektöründen General Mills ise 2030’a kadar yaklaşık 400 futbol sahası büyüklüğünde tarım alanını ıslah edeceğinin sözünü verdi.

Çiftçileri iş ortağı olarak konumlayan Indigo, kârlılık, çevresel sürdürülebilirlik ve tüketici sağlığı konularında iyileştirmeler sağlamak üzere, mikrobiyoloji ve dijital teknolojilerden faydalanıyor. Anheuser-Busch için pirinç yetiştirmek üzere Indigo ile anlaşan çiftçiler su ve nitrojen kullanımını %10 oranında azaltacak ve ABD’deki çiftçilerin ortalama referans değerinden %10 daha az sera gazı salımı yapma sözü verecekler. Bu anlaşma, sürdürülebilir pirinç üretiminde türünün ilki olma özelliği taşıyor.

Indigo’nun Genel Müdürü David Perry, sürdürülebilir üretim için sektörde iş birliklerinin önemine dikkat çekiyor ve Indigo ile, tüketiciler için değer yaratma ve gelecekler nesillere kaynaklarımızı bırakma vizyonunda birleştiklerini belirtiyor. Indigo’nun mikrobiyal teknolojisi ve veriye dayalı desteği ile çiftçiler kimyasal, gübre ve su kullanımında azaltım sağlarken daha çok verim alabiliyorlar. Anheuser-Busch’un desteği ise sorumlu üretim ile müşterilerin beklentilerini karşılamayı, ancak bunu yaparken çevreyi korumayı ve çiftçilerin refahına katkı sunmayı sağlıyor.

Gıda sektörünün önemli oyuncularından General Mills, 2030’a kadar yaklaşık 400 futbol sahasına tekabül eden tarım alanında yenileyici tarım (regenerative agriculture) uygulamaları yapacağını duyurdu. Geleneksel ve organik tarım yapan çiftçiler, tedarikçiler ve yenileyici tarım uygulamalarında uzman danışmanlarla iş birliğine gidecek olan şirket, gıda sistemlerinin çevre üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmayı hedefliyor. Toplam sera gazı emisyonlarının üçte biri, su tüketiminin ise %70’i küresel gıda sisteminden kaynaklanıyor.

150 yıldır faaliyet gösteren General Mills’in Genel Müdürü Jeff Harmening, 150 yıl daha insanları besleyebilmek için güçlü bir dünyaya ihtiyaç olduğunu söylüyor ve misyonlarını tedarik zincirinden başlayarak dünya için pozitif etki yaratmak olarak açıklıyor. Yenileyici tarım, doğal kaynakları korumayı ve çiftçiler ile ailelerini güçlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir yöntem. Yöntemin çevresel boyutu karbonun havadan çekilip toprakta tutulmasını ve toprağın şiddetli hava koşullarına karşı dayanıklı olmasını içeriyor. General Mills, kilit tedarikçilerle iş birliği içinde yulaf, buğday, mısır, şeker pancarı ve süt ineği yemi üretiminde yöntemin benimsenmesinde ve yayılmasında öncülük edecek.

SHARE: READ MORE

12 April

Ambalaj ve giyim endüstrileri döngüsel ekonomi için ilham veriyor

Atıkların bertaraf edilmesi dünyada artık birçok endüstrinin odaklandığı bir konu. Ancak ambalaj ve giyim endüstrisi hem atık konusunda en büyük sorumluluğu taşıyan, hem de bu konuda oldukça ilham verici çözümler geliştiren iki endüstri olarak daha yakından incelenmeyi hak ediyor.

Plastik Ürünler ve Paketleme
Dünyaca ünlü birçok marka, güçlerini birleştiriyor ve plastik atıkların okyanus ve karada yarattığı büyük yığılmaların önüne geçmek için birden çok inisiyatife, ortaklığa veya görev gücüne katılıyor. İnisiyatiflere üye olan üreticilerin büyük çoğunluğunun, paketlemeden kaynaklanan atıkların sorumluluğunu üzerine almaları oldukça önemli bir gelişme.

Ellen MacArthur Vakfı’nın başlattığı “Yeni Plastik Ekonomisi Küresel Taahhüdü” dünyaca ünlü 70 markanın da aralarında bulunduğu ve küresel plastik endüstrisinin %20’sini temsil eden toplamda 250’den fazla imzacısı bulunan bir oluşum. Bu oluşumun hedefi ise, dünyadaki tüm plastik paketlemenin %100 yeniden kullanılabilir, geri dönüştürülebilir ve biyolojik olarak tamamen bozunabilir hale getirilmesi ve bununla birlikte yeniden tasarım ve inovasyonla gereksiz plastik paketlemenin önüne geçilmesi. Bu alanda ortaya çıkan inisiyatifer ve inovasyonlar oldukça heyecan verici olmakla birlikte, bu çalışmaların sonuçlarını görmek zaman alacak. Bu süreç içinde, sivil toplum kuruluşları plastik kirliliği konusunda ürünleri ve ambalajları ile en büyük zararı yaratan büyük markalara plastik atıkların toplanması ve temizlenmesi konusunda çağrıda bulunuyor.

Giyim
Moda endüstrisi, doğal kaynakların giysilerin üretimi için kullanılması ve yeniden kullanılabilir tekstil ürünlerinin çöp alanlarında birikmesi sonucunda  en büyük çevresel etkiyi yaratan endüstri. Küresel verilere baktığımızda, giysi üretiminde kullanılan materyalin %73’ü yaşam döngüsünün sonunda ya yakılıyor ya da çöp alanlarında birikiyorken, eski giysilerin sadece %1’i yeni giysilerin üretiminde kullanılıyor. Dünyaca ünlü büyük markalar bu sonucu değiştirmek için artık çeşitli çalışmalar yapıyor.

Pamuktan ve diğer saf ham maddeden üretilen kumaşların geri dönüşümü bilinen bir uygulama iken, farklı ham maddelerin karışımı ve sentetik malzemelerden üretilen kumaşların geri dönüşümü oldukça karmaşık. Ancak kimya alanında gerçekleşen inovasyonlar ile bu durum daha kolay uygulanabilir bir süreç haline geldi. Kullanılmış kumaştaki polyester ve pamuğun ayrıştırılarak yeniden kullanılmasını sağlayan Worn Again adlı kimyasal geri dönüşüm teknolojisi, H&M ve Kering ile pilot projeler gerçekleştirmeye başladı. Bununla birlikte H&M, başlattığı “Küresel Değişim Ödülü” ile tekstilde geri dönüşüm yoluyla giysi endüstrisinde ezber bozan start-up’ları desteklemeyi hedefliyor. Patagonia, Levi Strauss gibi markalar ise giysilerin kullanım ömürlerini uzatmak için tüketicilerine ürün bakım tavsiyeleri vererek farklı bir strateji uyguluyor.

Tüm bu gelişmeler gösteriyor ki, artık giyim ve ambalaj sektörlerinde birçok üründe ve iş süreçlerinde yaratılan atığın azaltılması için, küresel ivmeyle birlikte bilgi birikimi ve satın alma gücü yaratıldı. Bununla birlikte, bu ivmenin devamlılığının sağlanması ve sorumlu tüketimin artırılması için tüketici ve üretici iş birliğinin altı çiziliyor.

SHARE: READ MORE

12 April

Kentsel alanları otomobillerden geri almak mümkün: Bisiklet başkenti Amsterdam

Amsterdam’a arabayla yolu düşenler tüm şehrin bisikletliler tarafından ele geçirilmiş olduğunun hızlıca farkına varacaktır. Oysa ki şehrin yakın geçmişini bilenler bugün trafiğin mutlak sahibi olan bisikletlilere, günümüz kentleri arasında ayrıcalıklı sayılabilecek bu denli bir özgürlüğün sağlanabilmesi için çok fazla yol katedildiğini hatırlayacaktır.

Kent genelinde özenle oluşturulmuş bisiklet altyapısı, bisikleti güvenlik ve konfor açısından şehiriçi ulaşımın merkezine öylesine taşımış durumda ki 7’den 70’e nüfusun büyük bir yüzdesi bisikleti gündelik hayatlarının ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Bu arada durumun sadece Amsterdam’da böyle olduğunu düşünüyorsanız yanılabilirsiniz. Benzer altyapı ve kültür neredeyse tüm Hollanda’da yerleşmiş durumda.

Peki dünyanın bisiklet başkenti olarak bilinen Amsterdam bugünlere nasıl geldi?

Aslına bakarsanız yakın geçmiş diyebileceğimiz 1950’lerle birlikte bisikletler hızla artan araç sayısından ötürü Amsterdam sokaklarından silinmek üzereyken yaşanan olaylar ve sıkı aktivizm Amsterdam’ın bugünkü çehresinin temelini oluşturuyor.

20. yüzyılın başlarında otomobil henüz bu denli yaygın ve ulaşılabilir değilken bisikletler herkes tarafından saygın bir ulaşım aracı olarak görülüyordu. Hollanda ekonomisinin savaş sonrası dönemde hızla büyümesi ve insanların satın alım gücünün günden güne artması sebebiyle şehir otoriteleri otomobili geleceğin ulaşım aracı olarak görmeye başlamıştı. Buna paralel olarak Amsterdam’ın mahalleleri motorlu taşıtlara yer açabilmek adına tekrar düzenlendi ve bisikletin ulaşım içerisindeki payı her yıl ortalama %6’lık düşüşle azalmaya başladı.



Tam da bu noktada hızla değişen ulaşım tercihleri bir takım olumsuzlukları da beraberinde getirdi. 1971 yılında 400’den fazlası çocuk olmak üzere 3300 kişi trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. Bu kayıplar kamuoyunda yankı bulmaya başladıkça çeşitli gruplar tarafından protestolar gerçekleştirilmeye başlandı. Bu gruplardan en hatırda kalanı eski Avrupa Parlemento Üyesi, Maartje van Putten’in de başkanlığını yürüttüğü “Çocuk cinayetlerini durdurun” (Stop de Kindermoord) grubuydu.“Stop de Kindermoord” 70’li yıllarda kaza noktalarını ele geçirip, caddeleri çocukların özgürce gezebilmeleri için düzenli olarak kapatmaya başladı ve hızlı bir şekilde kamuoyu desteğini arkasına aldı. Bunun sonucunda Hollanda hükümeti tarafından maddi desteğe bağlanan inisiyatif, güvenli şehir planlama üzerine fikirler geliştirme görevini üstlendi. Bunun ilk tohumlarından biri olan “woonerf” leri (yaşayan sokaklar) halen Hollanda’nın birçok şehrinde görüyoruz.



Stop de Kindermoord kurulduktan iki yıl kadar sonra başka bir aktivist grup olan “First Only Real Dutch Cyclists’ Union” kamusal alanda bisikletliler için daha fazla alan talebiyle ortaya çıktı. Grup bisiklet kullananların gündelik hayatta karşılaştığı problemleri sistematik olarak bir envanterde toplamaya başladı.Tüm bunlar yaşanırken 1973 yılında ortaya çıkan petrol krizinin etkilerini de hissetmeye başlayan Hollanda, vatandaşlarının yeni bir hayat tarzını benimseyerek enerji tasarrufuna gitmesi yönünde bir politika izlemeye başladı. Sıkı aktivizmi takip eden bu dalga ile öncelikle araçsız Pazar günleri düzenlenmeye başlandı. Böylelikle otomobillerin hegemonyası kamusal alanda azaldı.

Bisikleti insanların gündelik hayatlarının bir parçası haline geitren uygulamalar arttıkça iki tekerin faydaları konusundaki deneyimlerin sayısı da buna paralel olarak artmaya başladı. Bu da beraberinde ülkenin ulaşım politikalarının bisiklet ve yaya dostu hale gelmesinde etkili oldu. Günümüzde Hollanda 35 bin kilometrenin üzerinde bisiklet yoluna sahip ve ülke genelinde yolculukların %25’ten fazlası (İngiltere’de bile bu oran sadece %2) bisikletlerle gerçekleştiriliyor. Bu oranın Amsterdam’da %38, Groningen de ise %59 olduğunu hatırlatmakta fayda var. Her şehirde bisiklet ağının geliştirilmesinden sorumlu devlet memurları var ve elektrikli bisikletlerin yaygınlaşması da bisiklet kullanımına yeni bir ivme kazandırmış durumda. Tüm bu tabloya rağmen kamusal alanları şehirlerin gerçek sahibi insanlara bırakma noktasında yeni mücadele alanları ortaya çıkıyor. Günden güne eskiyen bisiklet altyapısının yenilenmesi ve artan bisiklet kullanımını karşılayabilecek yeni rotaların açılması bunlardan sadece birkaçı. Günümüz şehir planlama anlayışına baktığımızda ise halen araçları kentsel tasarımın merkezine koyan anlayışın yerleşik olduğunu görüyoruz. Şehirlerimizin tamamen yeni bir zihniyetle tasarlanması gerekiyor.

SHARE: READ MORE

11 April

Yeni nesil düşük karbon ölçütlerinde fikir birliğine varıldı

Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu’nun ve AB üye devletlerin sürdürülebilir proje ve varlıklara olan yatırımları arttırmak için gerekli olan yeni nesil düşük karbon kıyaslama ölçütlerinde (benchmarks) görüş birliğine vardıklarını açıkladı.
Sağlanan görüş birliği, iklim değişikliği kıyaslaması ve yatırım fonlarının Paris Anlaşması hedefi ile uyumlu olacak şekilde özelleştirilmiş bir kıyaslama olmak üzere iki yeni kategoride düşük karbon kıyaslaması yaratıyor.
İlk olarak Mayıs 2018’de Komisyon tarafından önerilen bu kuralların benimsenmesi, ekonomideki ihtiyaçlar ile finansmanı bir araya getirerek Sermaye Piyasaları Birliği ve AB Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nin hedeflerine destek olacak.
Bu iki yeni kategori, iklim esaslı yatırım stratejisi uygulamak isteyen yatırımcıları yönlendirmek amacıyla tasarlanan gönüllü etiketler. Bu yeni etiketler, aynı zamanda yatırımcılara bir kıyaslamanın çevresel faydaları hakkında yanıltıcı veya doğrulanmamış iddialarla aldatılmalarına neden olan yeşil badanadan (greenwashing) kaçınılabilmesi için ek güvence sağlıyor.

SHARE: READ MORE

11 April

İklim değişikliği ve Federal Rezerv

San Fransisco Federal Rezerv Bankası’nın 25 Mart’ta yayımladığı “Ekonomi Mektubu”nda, Kıdemli Politika Danışmanı ve Araştırma Departmanı GMY’si Glenn D. Rudebusch’un İklim Değişikliği ve Federal Rezerv başlıklı yazısı paylaşıldı. Yazıda, iklim değişikliğinin sebep olduğu sonuçlar ile Fed’in para ve maliye politikası ilişkisine yer verildi.
İklim değişikliği ve düşük karbonlu ekonomiye geçiş bölümünde iklim değişikliği üzerine kısa bilgi paylaşılan yazıda, iklim değişikliğinin ABD ekonomisi üzerine etkilerinin üzerinde de duruluyor. Kanunlar doğrultusunda zorunlu olarak 13 Federal Kurum tarafından hazırlanan son “Ulusal İklim Değerlendirmesi” raporundan aşağıdaki alıntıya yer verilmiş:
“Küresel bazda esaslı ve sürekli azaltma ve bölgesel uyum çabaları olmadan iklim değişikliği bu yüzyılda Amerikan altyapısı ve varlıklarında artan şekilde kayıplara yol açacak ve ekonomik büyüme oranına sekte vuracaktır.”
Yazıda, iklim değişikliği kaynaklı maliyetlerin uygun bir karbon vergisi ile karşılanmasındaki zorluklar ele alındıktan sonra “İklim değişikliği ve Fed” alt başlıklı bölümde “İklim değişikliği ve Fed’in finansal ve makroekonomik istikrar hedefleriyle nasıl ilişkilendirilir” sorusu ele alınıyor. Bunun ardından, finansal istikrar bağlamında birçok merkez bankasının iklim değişikliğinden kaynaklanan ve artmakta olan finansal risklerin hesaplanıp dikkate alınmasının önemini kabul ettiği belirtiliyor.
İklim değişikliğinden kaynaklanan finansal risklere karşı, bazı ülkelerin düzenleyici otoriteleri şirketlere iklim ile ilgili tüm finansal risklerini açıklamalarına ve stres testleri uygulamalarına ilişkin düzenlemeler yaparken bazı merkez bankaları, iklim değişikliğinin parasal politikalara uygun olduklarını görüyorlar.
Kısaca, potansiyel üretim büyümesi, sermaye oluşumu, verimlilik ve uzun dönemli reel faiz oranı gibi bir dizi makro ekonomik politikanın geliştirilmesinde iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına da dikkat edilmesi gerekildiğinin altı çiziliyor.

SHARE: READ MORE

11 April

Sürdürülebilir yatırımların kamuya açıklama kuralları üzerine uzlaşmaya varıldı

Avrupa Komisyonu, Avrupa Parlamentosu ve AB üye devletlerin sürdürülebilir yatırım ve sürdürülebilirlik risklerinin kamuya açıklanmasına ilişkin yeni kurallarda uzlaşmaya vardığını paylaştı.  
Yeni düzenleme, müşterilerinin lehine davranma görevlerinin bir parçası olarak finansal piyasa katılımcılarının ve finansal danışmanların ÇSY risk ve fırsatlarını iş süreçlerine nasıl entegre edeceklerini belirliyor. Düzenleme aynı zamanda finansal piyasa katılımcılarının ÇSY risk ve fırsatlarının entegrasyonuna uyumu konusunda yatırımcıları nasıl bilgilendireceklerine dair kuralları da içeriyor. Böylelikle sürdürülebilirlik konularında finansal piyasa katılımcıları ve danışmanlar ile yatırımcılar arasındaki bilgi eşitsizliğini gidermeyi hedefliyor. Yeni düzenleme yatırımların sürdürülebilirliğini garanti almak için, su kirleten veya biyolojik çeşitliliği tahrip eden varlıklar gibi ÇSY konularında olumsuz etkilerin açıklanmasını da içeriyor.
Yeni düzenleme üç ana başlık etrafında oluşturuldu:

- Yeşil badananın (greenwashing) engellenmesi: Bir yatırım ürününün sürdürülebilirlik özellikleri ve faydaları hakkındaki doğrulanmamış veya yanıltıcı iddiaların engellenmesi ve sürdürülebilirlik konularında piyasa hassasiyetinde artış.
Düzenleyici tarafsızlığı: Farklı finansal piyasa işletmecilerinin aynı şekilde uygulayacağı şekilde kamuya açıklama araçlarının sağlanması.
- Eşit şartlar oluşturulması: Düzenlemenin, yatırım fonları, sigorta tabanlı yatırım ürünleri, özel ve mesleki emeklilik fonları, bireysel portföy yönetimi ve sigorta ve yatırım danışmanlığı gibi farklı finansal hizmet sektörlerini kapsaması.

SHARE: READ MORE

2 April

Stajyer çalışma arkadaşı arıyoruz!

S360 olarak tüm sorunların yeni bakış açıları ve çeşitlilik ile aşılabileceğine inanıyoruz. Günümüz sorunlarına çözüm üretirken, sürdürülebilirlik alanında deneyimli ve yenilikçi yetenekleri aramıza katmak önceliklerimiz arasında bulunuyor. Ekibimizle birlikte çalışacak stajyer pozisyonu için takım arkadaşları arıyoruz. İlgilenen adaylar en geç 12 Nisan 2019 Cuma gününe kadar info@s360.com.tr veya ece.akdogan@s360.com.tr adreslerine CV'leri ile birlikte bir sayfayı geçmeyen bir niyet mektubu gönderebilirler.
 
Stajyer Görev Tanımı ve Aranan Özellikler:
• Sürdürülebilirlik iletişimi ve sosyal medyaya ilgi
• Üniversitelerin ilgili bölümlerinde eğitim görmek
• Çok iyi derecede İngilizce bilmek
• Türkçe ve İngilizce dillerinde kalemi kuvvetli
 
S360 Hakkında:
Ülkemiz ve yakın coğrafyamızda bugünden “farklı” bir geleceğin inşasına katkıda bulunmak arzusuyla çalışan, genç, yaratıcı ve değer odaklı çalışan bir ekibiz. Amacımız, günümüzün ve geleceğin nesiller için sürdürülebilirliği mümkün kılacak karmaşık konulara yalın ve etkin çözümler üretmek. Değişimin yönetimi için kurumlara stratejik sürdürülebilirlik ve iletişim hizmetleri sunuyoruz. Sosyal ve çevresel sorunların/etkilerin çözümü/yönetimi için yenilikçi yaklaşımlar sunarak; kurumların toplum için değer yaratmasını sağlıyoruz. Sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlarken, temel paydaşlar üzerinde değer yaratan kurum anlayışının gelişimine destek oluyoruz. Günümüzün hızla değişen risk ve fırsatlarına, kurumların proaktif cevap verebilmesi için 360 derece stratejik sürdürülebilirlik yaklaşımını tüm iş süreçlerine entegre ediyoruz.

SHARE: READ MORE

22 March

Tarımda yüksek teknoloji

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri yeni teknoloji kullanımına açık olan Avrupa tarım sektörü bu durumun karşılığını, dört çiftçi kuşağının bir önceki kuşaktan daha çok verim almasıyla gördü. Fakat gün geçtikçe düşen tarım ürünleri fiyatları, yüksek üretim miktarlarına sahip olan çiftçilerin artık tarımla geçinemeyecekleri bir dünya yaratıyor. Bu soruna çözüm olabilecek bazı uygulamalar dijitalleşmeden destek alıyor.

Dijital teknoloji
Tarımda besi hayvanı veya mahsul ihtiyaçlarının “doğru zamanda doğru miktarda” ölçülmesini sağlayan dijital yaklaşım “hassas tarım” olarak adlandırılıyor. Özellikle mahsul için değerli bir yöntem olduğu kanıtlanan yönteme GPS yönlendirmesi, makine kontrol arayüzleri ve gömülü veri işleme teknolojilerinin geliştirilmesiyle ulaşıldı. “Hassas tarım” yaklaşımı atık ve verimsizlikleri azaltmada da etkili bir yol olsa da böcek ilacı kullanımına bir çözüm getirmiyor. Yeni yollar araştırmak yerine halihazırdaki uygulamaları geliştirmeye yönelik olan yaklaşım, çiftçilerin böcek ilacına bağlı kalmalarına ve sürdürülebilir tarımın da ilerleyemeyecek noktada takılmasına yol açıyor. Bu sebeple, tarımda verimliliği artırabilecek olan dijital teknoloji, sürdürülebilirlik anlamında pozitif bir etki yaratamayıp, teknoloji bağımlılığında artış ve istihdam oranlarının azalması gibi riskleri beraberinde getirebilir.

Farklı bir dijital tarım
Dijital teknoloji, toplumun ve çiftçilerin ihtiyaçları çerçevesinde oluşturulacak ve tarım faaliyetlerini geliştirmeye, regülasyon değişikliklerine ve pazara ilham olacak bir iş birliğine önayak olacak şekilde de kullanılabilir. Ulusal ve uluslararası düzeyde sağlanacak iş birlikleri, dijital teknoloji sayesinde toplumun ve çiftçilerin tarım konusunda söz hakkına sahip olmasını sağlayabilir. Arz ve talebi orta yolda buluşturan dijital tarım ile hem üretici hem de tüketicilerin isteklerini karşılayabilecek bir sistem tasarlanması planlanıyor. Çiftçilerin dijital teknolojiye dahil oluşu ile ekipman paylaşımı, arazi kullanımı, tedarik ve üretim kanallarında alternatiflerin araştırılması konularında dayanışma mümkün olabiliyor. Ortak çalışmaya dayalı dijital teknolojiler ile günümüz pazarının finanse etmediği sosyal ve çevresel sürdürülebilirlik elde edilebilir.

Teknoloji ne için kullanılmalı?
Performansı ölçmek için kullanılan araçlar ve süreç yönetimi değiştirilmediği sürece günümüzdeki sistem değişmeyeceğe benziyor ve toplumun tarımın işlevi konusunda daha net olması bekleniyor. Tarımla amaçlananların bir kısmının pazar değeri yokken (su ve hava gibi doğal kaynakların sürdürülmesi), bir kısmı sosyal değerden uzak (karbon depolanması) ve bazıları da çiftçi emeğinin karşılığını vermiyor. Örneğin; lavanta tarlalarının turizm sektörü ve bal üretimi sektörlerine açılmasıyla sağladığı kazanç çiftçilerin lavantayı kozmetik sektörüne satarak elde ettiği geliri aşsa da, çiftçiler bu sektörlere verdikleri katkıdan ek gelir bulamıyorlar. Tarımın gıda, lif ve yakıt üretiminin ötesinde önem kazandığının anlaşılması ve hayvan sağlığında olduğu gibi kapsamlı bir kaynak ve alan yönetimine dahil edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Süreçleri takip etmek önemli
Tarımda yürütülen dinamik süreçler mevsimlere ve alanlara göre değişkenlik gösterirken hayvanların ve bitkilerin çevreyle etkileşimine göre belirleniyor. Tarım sistemlerini değiştirebilmek ve takip edebilmek için dijital teknoloji, materyal ve enerji akışını değerlendirmekte kullanılabiliyor. Sensör teknolojilerinin ilerletilmesinin hayvan ve bitki sağlığı yönetiminde dönüştürücü bir güç olması bekleniyor. Birden fazla değişkeni ölçmek için birden fazla sensör kullanımı, böcek ilaçlarının insan sağlığına ve tarım alanlarına etkisini ölçmek de dahil olmak üzere oluşturacağı uygulamalarla tarım anlayışını değiştirebilir. Dijital teknolojilerden destek alan tarımda, böcek ilacı kullanılmayan yöntemlere önem verilmesi gerektiği belirtiliyor. Tarımdaki performansı ölçmek için sadece yüksek üretim odaklı ekonomik kriterlere odaklanmak, sürdürülebilirliğin tümünü yansıtmıyor. Bunun yerine sürdürülebilir tarım için dijital teknolojiler ile bütünsel bir tarım yaklaşımına geçiş sağlanması bekleniyor. Çiftçileri sürdürülebilir olmayan bitki ilacına bağlı tutmaktansa alternatif yolların araştırılmasıyla uygulanabilir sistemlerin performans ölçümlemeleri yapılabilir. Avrupa Birliği Tarım Politikasının ve diğer global anlaşmaların oluşturulduğu günümüzde, çevresel sürdürülebilirliği ve hem üreticiler hem de tüketiciler için toplumsal adaleti sağlamak adına performansın, daha fazla üretim adına ihmal edilmemesi gerekiyor.

SHARE: READ MORE

22 March

Tüketiciler sürdürülebilir şirketleri tercih ediyor

Nielsen, paketli ürünler sektörüne dair “Sürdürülebilirlik Tüketicilerde Neden ve Nasıl Önem Kazanıyor (How and Why Sustainability is Gaining Momentum with Customers)” raporunu yayımladı. Rapor, sürdürülebilirlik iddiasında olan ürünlerin büyüme oranının tüm ürünler arasında daha fazla olduğunu gösteriyor. Raporda işleyişleri farklı olan üç hızlı tüketim malı kahve, çikolata ve banyo ürünleri inceleniyor. İncelemenin yapıldığı bir yıllık dönemde üç ürün kategorisinde de sürdürülebilir olanlar diğerlerine kıyasla %3 daha fazla büyüme gösterdi. Kahve kategorisinde, yükselen talep nedeniyle pazarlama stratejilerine çevresel sürdürülebilirliği dahil eden şirketlerin raflarda daha çok alan alabildiği görüldü. Raf alanı yerleşiminin ve miktarının önemli olduğu perakende sektöründe bu sayede daha yüksek satışlar da sağlanabiliyor.

Nielsen’in Raporuna göre sürdürülebilirliği aksiyonlarıyla stratejik anlamda bağlayabilen şirketlerin artan tüketici beklentilerini ve taleplerini paraya dönüştürmekte daha avantajlı olduğu görülüyor. Tüketiciler sürdürülebilir ürünleri sürdürülebilir şirketlerden satın almak istiyor. Bu sebeple, paketleme konusunda yapılan sürdürülebilirlik beyanlarının çalışma koşullarından çevresel etkiye kadar şirketin iç ve dış ortamlarda işleyişini de yansıtması gerektiği söyleniyor. Sürdürülebilirlik konusunda çalışmaları olan E Squared Enerji Danışmanlığı kurucusu Tim Grosse, Nielsen Raporu’nun gezegenin karbon ayak izini düşürmek için uygulanan sürdürülebilir enerji programları ve teknolojileri hakkında savunduklarını destekleyici nitelikte olduğunu belirtiyor. Raporun, enerji ve sürdürülebilirlik birlikte ele alındığında şirketlerin karlılık oranlarının artmasına ve yüksek gelir getirmesine kanıt oluşturduğunu ekliyor.

Tüketicilerin satın alma kararlarıyla bir nevi oy kullandıkları söylemi, Nielsen’inki gibi prestijli satış araştırmaları ve analizi şirketlerinin raporlarıyla anlam kazanıyor. İklim odaklı haberlerin, hasarların ve sağlık tehditlerinin arttığı günümüzde sürdürülebilirlik trendi de yükselişe geçiyor. Tüketiciler, geçmişte yapılan satın alma kararlarının bedellerini ödemeye başladığından kendi sağlıkları ve çocuklarının geleceği için satın alma alışkanlıklarını değiştirmeleri gerektiğini fark etmiş durumda. Giderek daha da zarar gören bir çevrede yaşamak zorunda olan şimdiki ve gelecek kuşaklara mal ve hizmet götüren şirketler de büyümelerinin sürdürülebilirlik çalışmalarına bağlı olduğunu fark ediyor. Nielsen raporu pek çok sektörde karşılanamayan tüketici ihtiyaçları olduğunu ve stratejik ve pazarlama planlarını bu karşılanamayan ihtiyaçlarla paralel yürüten şirketlerin bir sonraki sürdürülebilirlik dalgasında kazançlı çıkacağını söylüyor.

SHARE: READ MORE

22 March

Plastik atıklarla mücadelede yeni adımlar

Ellen MacArthur Vakfı (Ellen MacArthur Foundation-EMF) Yeni Plastik Ekonomisi (New Plastics Economy) girişiminin Birleşmiş Milletler Çevre departmanıyla birlikte hazırladığı rapor, şirketlerin, devletlerin ve diğer organizasyonların plastik kirliliğini nasıl yönettiğini paylaştı. Barilla, Tetra Pak gibi şirketler ve Sao Paulo ve Ljubljana gibi şehirlerin de dahil olduğu Ekim 2018’de imzalanan Yeni Plastik Ekonomisi Global Taahhüt’ünün ardından yayımlanan rapor, önceden paylaşılmayan verileri ve katılımcıların plastik atıkları azaltma konusundaki planlarını paylaşarak günümüz plastik sistemine de şeffaflık getiriyor. Global Taahhüt, katılımcılara belirlediği aşağıdaki hedeflerle plastik paketleme sektöründe yeni normlar oluşturmayı planlıyor:

*Gereksiz veya sorun çıkaran plastik paketlemeyi durdurmak ve tek kullanımlık paketlemeden, tekrar kullanılabilir modellere geçiş yapmak
*2025’e kadar tüm plastik paketlerin kolay ve güvenli biçimde tekrar kullanımını, geri dönüştürülmesini veya kompost haline getirilmesini sağlamak
*Yeni paketleme için tekrar kullanılan veya geri dönüştürülen plastik miktarını artırarak üretilen plastiğin dönüşümünü sağlamak

EMF raporu, plastik paketlerdeki geri dönüştürülmüş materyal oranının arttığını belirterek 2025’e kadar 5 milyon tona kadar ulaşmasını bekliyor. Yapılan Global Taahhüt’ün plastik paketleme konusunda yapılan en büyük adımlardan biri olduğu söyleniyor ve bu adımla daha kaliteli geri dönüşüm yatırımları ve plastik üretiminin azaltılması konularında fayda sağlanması bekleniyor. Bununla birlikte geri dönüşüm ne kadar önemli olsa da sorunun çözümlenmesi yeniden tasarım, inovasyon ve modellemelerle mümkün olacak.

Global Taahhüt’ün ulusal boyuttaki yansımaları ise Plastik Paktları çalışmaları ile görülüyor. Hükümet, sivil toplum kuruluşları ve şirketlerin çalışmalarıyla ülke bazında plastik kirlilik için döngüsel ekonomi çözümleri oluşturuluyor. Birleşik Krallık ilk Plastik Paktını Nisan 2018’de, Fransa Şubat 2019’da yayımlarken Şili hükümeti de 2019 yılı içerisinde yayımlamayı planladığını açıkladı. Global Taahhüt’ün destekçilerinden biri olan Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum) ise Endonezya’da Global Plastik Aksiyon Ortaklığını uygulamaya koydu.

Ellen MacArthur’la benzer çabalarda olan Closed Loop Partners (CLP) organizasyonu da geçtiğimiz günlerde 2018 etki raporunu yayımladı. Raporda CLP’nin portföyündeki 36 yatırımın sera gazı salımlarını düşürmek, değerli materyalleri topraktan döngüsel tedarik zincirlerine geri kazandırmak ve istihdam sağlamak alanlarındaki etkileri sunuluyor. CLP’nin 2018’de oluşturduğu Döngüsel Ekonomi Merkezi (Center for the Circular Economy – CCE) danışmanlık servisi grubu, Starbucks, Coca-Cola Company ve McDonalds gibi şirketlerle yaptığı projede tek kullanımlık kahve bardak atıklarını sektörden kaldırmak için çalışıyor. Oluşturdukları başka bir projede ise Amazon’un 10 milyon dolarlık desteğini alarak Birleşik Devletler’deki geri dönüşüm altyapısını geliştirmeyi hedefliyorlar.

SHARE: READ MORE

22 March

Sürdürülebilirlik raporlamasında 5 yeni trend

Sürdürülebilirlik raporlamaları ve çevresel, sosyal ve yönetişim (ÇSY) konularındaki açıklamalar dünyada gün geçtikçe önem kazanıyor. Asya’da artan çevresel regülasyonlar, Birleşik Devletler’de yatırımcıların karar mekanizmalarının ÇSY ve sürdürülebilirlik etrafında şekillenmesi, Avrupa’da ise bu uygulamaların şirketlerden kesin bir şekilde bekleniyor oluşu sürdürülebilirlik kavramının içselleştirildiğini kanıtlar nitelikte. Önümüzdeki yıllarda ilerlemesi beklenen konu ise raporlama standartlarının belirginleşmesi ve bu sayede daha verimli, karşılaştırmaya açık sürdürülebilirlik raporlarının oluşması.
Raporlamalarda yükselen trendler ise aşağıdaki gibi listeleniyor:

1. Sürdürülebilirlik uzmanları raporlamanın geleceğini belirliyor
Sürdürülebilirlik raporlaması uzmanları, şirket raporlamalarının geleceği adına büyük önem teşkil ediyor. Raporlamayla en yakından ilgili olanlar olduklarından, raporlama standartlarının geliştirilmesi ve performansın artırılması adına uzmanlardan alınacak bilgiler değerli görülüyor. Çeşitli boyutlarda standardizasyona gidilmesinin raporlamanın odak noktası olması, şirketlerin bilgileri paydaşlarıyla paylaşmalarını ve verimliliklerini artırmalarını destekler nitelikte.

2. Etkiyi ölçümleyen şirketlerin ve yatırımcıların sayısı artıyor
Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne (SKH’ler)yönelik raporlamalar da dahil olmak üzere şirketlerin ve yatırımcıların etkiyi ölçümleyebilme yönünde yaptıkları çalışmaların artması yükselen trendlerden. Şirketlerin SKH’lerden sadece bahsetmenin ötesinde halihazırdaki ve gelecekteki projelerine SKH öncelikli tasarımları dahil ederek bu katkının etkilerini ölçmekle ilgilenmesi gerektiği belirtiliyor. Yapılan ölçümlerin şirket performansı ve stratejileri konusunda da belirleyici olacağı düşünülüyor. Yatırımcılar ölçümler sonunda sağlanan bilgileri, bireysel kararlarında ve yeni fonların yaratılmasında da kullanabiliyor.

3. TCFD tavsiyelerinin uygulanması yükselişte
İklimle Bağlantılı Finansal Beyan Görev Gücü’nün (Task Force on Climate-related Financial Disclosures- TCFD) şirket raporlamalarında yayımladığı senaryo analizi raporlamaları gibi tavsiyeleri uygulamak da şirketlere öneriliyor. Bu tavsiyeleri benimsemek bazı şirketler için zorlayıcı olacak olsa da tümünü eş zamanlı olarak uygulamaya geçirmeden önce halihazırdaki raporlamalarıyla uyumlu olanları seçmeleri işlerini kolaylaştıracak.

4. ÇSY açıklamaları giderek artıyor
ÇSY açıklamalarını yönetim seviyesine de dahil etmek, şirketlerin sürdürülebilirlik çabalarındaki imajını artırmak ve toplum gözünde değerlerini genişletmek adına fayda sağlıyor. İnovatif şirketler yöneticilerini sürdürülebilirlik konularında donatmak için çabalıyor ve yönetim kurulları gündemlerinde ÇSY meseleleri gün geçtikçe sürdürülebilirlik çerçevesinde yükseliyor.

5. Finansal açıklamalarda sürdürülebilirlik vurgusu artıyor
Şirketlerin sürdürülebilirlik verilerini finansal açıklamalarına daha çok dahil etmesi beklenirken detaylı, konu odaklı ve spesifik bir kitleye hitap eden sürdürülebilirlik raporlamasının da yaygınlaşması isteniyor. Raporlamanın Geleceği (The Future of Reporting) grubu, bu konularla ilgili yürüttükleri çalışmada şirketlerin tüm açıklamaları bir rapora toparlamak yerine farklı beklentileri olan paydaşlara yönelik farklı raporlar yayımlayabileceklerini belirtti.

SHARE: READ MORE

8 March

İnsan hakları tehdit altında

Sivil toplum kuruluşlarının ortak bir çatı altında toplandığı Civicus Monitor’un yayımladığı rapora göre her 10 ülkeden 6’sı vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlıyor ve bu durum dünyada büyüyen baskının da habercisi. Rapora göre Eritrea ve Suriye gibi ülkelerde aktivizm için neredeyse hiç yer yokken Fransa, Birleşik Devletler, Hindistan ve Macaristan gibi demokrasinin yerleştiği düşünülen ülkelerde ise endişe verici gelişmeler yaşanmaya başladı. İfade özgürlüğü ve barışçı toplantı hakkı gibi temel haklar dahi 196 ülkenin 111’inde tehdit altında.

Ülkelerin bir kısmında ise toplumsal tartışmaları kontrol edebilmek adına baskıcı yasaların yürürlüğe girdiği ve yeni teknolojilerin de bu yolda kullanıldığı söyleniyor. Çin’de yeni teknolojiler aracılığıyla sansürlemenin Başkan Xi Jinping iktidara geldiğinden beri eşi benzeri görülmemiş bir noktaya geldiği belirtiliyor. Civicus, böyle uygulamaların ülkelerdeki baskının sadece görünen yüzü olduğunu ve ülkelerin şiddet ve taciz yollarına çok daha sık başvurduğunu söylüyor. Araştırmayı yürütenler, gazetecilere saldırmak ya da göstericilere şiddet uygulamak gibi aksiyonların da çoğu zaman görüldüğünü ve bu tip yöntemlerin diğer vatandaşların aktivizme yönelmeleri veya kendilerini ifade etmek istemelerini önlemek için sakinleştirici etki olarak tasarlandığını ekliyorlar.

Raporda Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 2015 yaşanan politik krizin arkasından muhalif sesleri bastıran hükümeti sebebiyle kaygı veren ülkeler arasında. Rapor, şiddetin üst boyutları ulaştığı, 2018’de 21 insan hakları savunucusu öldürülen Guatemala ve baskıcı yasaları dolayısıyla Bangladeş ve Fransa’ya da dikkat çekiyor. 2015’te yaşanan terör saldırılarının arkasından uygulanan geçici acil durum güçlerinin kalıcı hale geldiği Fransa’da, polisin tutuklama, ceza ve gözetim yetkileri genişletiliyor. Rapor, polisin yetkilerini özellikle çevre aktivistleri ve Müslüman sivil toplum grupları üzerinde kullandığını söylüyor.Orta Doğu’da ise Suudi Arabistan, dinle bağlantılı figürlerin ve araba kullanma haklarını savunan kadınlar da dahil olmak üzere insan hakları aktivistlerinin tutuklanması sebebiyle endişe veren ülkeler arasında.

Civicus raporda dünya genelinde kadın aktivistlerin daha çok tehdit altında olduğunu belirtiyor. 9 ülkede Mart 2018’den beri sivil toplum gruplarının koşulları kötüleşmiş durumda. Fakat Etiyopya’nın içinde bulunduğu 7 ülkede ise sivil toplum alanı genişledi; Civicus bu gelişmenin politik irade var olduğunda gerçekleşebileceklerin bir işareti niteliğinde olduğunu söylüyor. Baskı uygulanan diğer ülkelerde değişim isteyenlerin de bu gelişmelerden cesaret bulması söyleniyor. Civicus, kısıtlamaların kaldırılması ve sivil alanın korunmasıyla ülkelerin sivil toplumun gerçek potansiyelini anlayarak geniş ölçekli bir ilerleme yaşayabilecekleri kanısında.

SHARE: READ MORE

8 March

Yükselen ÇSY Trendi: Endeksler ve Derecelendirmeler

Çevresel, sosyal ve yönetimsel (ÇSY) alanlarda yapılan bütüncül değerlendirmeler gün geçtikçe sürdürülebilirlikte daha da önemli hale geliyor. SustainAbility, derecelendirme şirketlerinin performanslarını ve şeffaflık kalitesini değerlendirmek ve artırabilmek için geliştirdiği Rate the Raters programı kapsamında 2019 raporunu yayımladı. Özel sektör, kamu, akademi ve sivil toplum kuruluşlarından (STK) 300’den fazla sürdürülebilirlik uzmanının katılımıyla oluşturulan rapor, çevresel, sosyal ve kurumsal yönetim (environmental, social and governance - ESG) konularında derecelendirme yapılmasında yaşanan zorluklara, bu alanda en iyi olan endekslere ve bu sürecin gelişimine değiniyor.

SustainAbility’nin araştırmasının ilk ayağı GlobeScan ile gerçekleştirilen global ölçekli anket ve sürdürülebilirlik uzmanlarının görüşlerinden ve ÇSY’nin nasıl algılandığından oluşuyor. İkinci faz ise yatırımcı perspektifinden bu değerlendirmelere ışık tutuyor. Binlerce sürdürülebilirlik uzmanının katıldığı ankette iyi bir sürdürülebilirlik derecelendirmesinin nasıl olması gerektiği ve bunlardan en yüksek faydanın nasıl sağlanabileceği inceleniyor ve şirketler, yatırımcılar ve diğer paydaşlara nasıl daha çok katkı sağlanabileceği de araştırılıyor.

Raporun ön plana çıkanlarını sizin için özetliyoruz;

- ÇSY derecelendirmelerinin sayısı son yıllarda beş kat büyüyerek global düzeyde 600’e ulaştı.
- ÇSY’nin yatırım araçlarına dahil edilmesi sayesinde, 2018 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan yatırımların dörtte biri sürdürülebilir, sorumlu veya etki odaklı yatırım stratejileri çerçevesinde yapıldı.
- Yatırımcıların ÇSY odaklı ürün ve portföylere ilgisinin artmasıyla birlikte, varlık yöneticileri de yatırım karar mekanizmalarını geliştirebilmek adına ÇSY veri ve derecelendirme araçlarında arayışa girdi.
- Araştırmaya katılanlar 2012’de olduğu gibi 2018 yılında da lider olarak Dow Jones Sürdürülebilirlik Endeksiyle bilinen RobecoSAM’i ve İklim Değişikliği, Su Programı gibi programlarıyla bilinen Karbon Saydamlık Projesini (Carbon Disclosure Project – CDP) işaret etti.
- MSCI ve Sustainalytics de derecelendirme ve değerlendirmeler arasında öne çıktı. Kalite bakımından en çok listelenen derecelendirmeler
- Raporda katılımcıların ESG derecelendirmelerinde en çok önemsediği faktörlerin veri kaynaklarının güvenilirliği ve şeffaflığı ile metodolojinin sağlamlığı olduğu görüldü.
- Katılımcıların yaptığı değerlendirmelerde bu endekslerin kalite seviyesine dikkat çekildi ve bu yüksek puanlandı. Ancak şirketler ve yatırımcılar ÇSY çalışmalarına dahil olma ve bilgilendirilme için derecelendirme araçlarına yönelse de bu araçların kalitesi ve etkisi konularında henüz ikna olmuş değiller.
- Puanlamalar sektör ve coğrafya bazında ufak farklılıklar gösterse de genel olarak katılımcıların seçimleri benzerlik gösteriyor.
- Sürdürülebilirlik uzmanları endekslerin geliştirilmesinde önemli rol oynuyor ve değerlendirmeler konusunda çok fazla geri bildirim sağlıyorlar.

SustainAbility, 2019 yılında yayımlamayı planladığı ikinci Rate the Raters raporunu yatırımcıların ESG derecelendirmeleri hakkındaki görüşlerini, yatırımcı anketleri ve röportajları sonucunda oluşturmayı planlıyor. İkinci rapor, yatırımcıların yatırım kararları sürecinde ESG derecelendirme verilerini nasıl kullandığı hakkında içgörü sağlayacak. Raporla, yatırımcıların ÇSY derecelendirmelerini nasıl daha faydalı kullanabileceklerinin ve hangi derecelendirme araçlarını daha değerli gördüklerinin ortaya konması bekleniyor.

SHARE: READ MORE

8 March

Kadın aktivizmi dünyayı şekillendirmeye devam ediyor

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women), 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesinde tarihteki kadın hakları direnişlerinden örneklerin yer aldığı bir haber yayımladı. UN Women haberi, dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi için çabalayan ve güçlüklere dayanan kadın aktivistleri hatırlama ve takdir etme niteliğinde.

Başlangıç: Oy hakkı, işçi hakları ve devrim
Dünya Kadınlar Günü, Birinci Dünya Savaşı kadar erken vakitlerden beri kadınların ortak bir amaçta birleşme günü oldu. 1911’de ilk Dünya Kadınlar Günü’nde Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre’de 1 milyonun üzerinde kadın oy hakkı ve işçi hakları için harekete geçti. Rusya’da ise “ekmek ve barış!” isteyen kadınların liderliğindeki hareketten dört gün sonra çarın tahttan çekilmesiyle 1917’deki baş kaldırma Rus Devrimi’yle birlikte anılmaya başladı.

Birleşik Devletler’de kadınların oy hakkı, 1920
19.yasa değişikliği (The 19th Amendment), Birleşik Devletler’de 1920 yılında kadınlara oy hakkını sağladı. Ülkede kadınların oy hakkı hareketi 1848’de ilk kadın hakları konferansında başlamıştı. Kölelik karşıtı konferansta konuşmaları engellenen Elizabeth Candy Staton ve Lucretia Mott’un çabalarıyla yüzlerce kişi Seneca Falls, New York’ta kadın hakları için bir araya geldi. Konferans, kadınlar için sivil, politik ve dini haklar isteyerek Birleşik Devletler’de kadınların oy verme yolculuğuna bir başlangıç niteliğinde oldu.

Dominik Cumhuriyeti’nde politik değişim, 1960
Patria, Minerve ve Maria Teresa Mirabal, Trujillo diktatörlüğü altındaki Dominik Cumhuriyeti’nde politik aktivist ve yönetim karşıtı hareket liderleriydi. Trujillo’nun işkencelerine rağmen Mirabal kardeşler değişim için çabalamayı ve insan hakları için savaşmayı sürdürdüler. 25 Kasım 1960’da suikasta uğramalarının ardından ülkede yaşanan şaşkınlık ve öfke, bir yıldan daha kısa sürede Trujillo diktatörlüğünü bitirecek Dominik Cumhuriyeti bağımsızlık hareketi başlatıcılarından biri oldu. Mirabal kardeşleri onurlandırmak adına 25 Kasım, Dünya Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü olarak belirlendi.

Kenya topraklarını korumak
Kenya Marsabit bölgesindeki Rendille toplumu kadınları, topraklarını ellerinden almak için hak iddia eden yatırımcılara karşı korumak adına birlik oldu. Kadınlar, ortak bir çözüm için çalışmanın toplumu bir araya getirdiğini ve özellikle kadınların toplantılar yaparak topraklarını geri almak için tek ses olduklarını söylüyor. Kadın sesini merkeze alan Rendille insanları, topraklarını korumak için mücadelelerini mahkemeye de taşıdı. Dava henüz sonuçlanmış değil.

Hindistan’da çocuk evliliklerini bitirmek
Hindistan’ın beş kırsal bölgesinde Kadın Grupları (Women’s Peer Groups) çocuk evliliğine son vermek için çalışıyor. Bölge halkı toplantılarında, Kadın Grupları liderleri katılımcılardan kızları reşit olmadan evlendirmeyecekleri ya da bu tür düğünlere katılmayacaklarına dair teminat alıyor. Toplantılardan sonra ise katılımcıları köylerinde çocuk evliliğinin kötü etkilerini anlatmak için yönlendiriyorlar. Bazı durumlarda planlanan bir çocuk evliliği haberi aldıklarında, o eve giderek kızlarının eğitimi ve haklarını korumak adına müdahale ediyorlar.

Suriye’nin geleceğini korumak
Birleşmiş Milletler Suriye Özel Temsilciliği (UN Special Envoy for Syria) tarafından oluşturulan Suriyeli Kadınlar Danışma Kurulu (The Syrian Women’s Advisory Board) barış sürecine kadınların bakış açılarını ve liderliklerini de dahil etmek için çalışıyor. Suriye sivil toplumundan farklı geçmişlere sahip 12 bağımsız kadının oluşturduğu Kurul, Suriyeli kadınlara kurban konumunda olmaktan ziyade barış sürecinde rol alması gereken liderler olduklarını hatırlatıyor. Kurul üyesi Rajaa Altalli, kadınların Suriye’de demokrasi sağlanması adına politik değişim için çabaladıklarını fakat bir yandan da doğruları söylemek adına hayatlarını riske attıklarını söylüyor.

SHARE: READ MORE

7 March

Geçmişten geleceğe sağlık, bilim ve inovasyon alanındaki kadınlar

James Watson ve Francis Crick’in, DNA molekülünün yapısını 1953 yılında Cambridge’teki Eagle Bar’da keşfetmelerinin havalı hikayesi yıllardır konuşuluyor. 1962 yılında Tıp kategorisindeki Nobel Ödülünü Mauris Wilkins ile paylaşmalarını sağlayan bu keşif, şüphesiz yüzyılın en önemli buluşlarındandı. Ancak o dönemde ve sonrasında birçok insan ödülün gerçek sahibine gitmediğini düşündü: Rosalind Franklin. Üç bilim insanının ünlü Nature dergisinde art arda yayımlanan çalışmaları karşılaştırıldığında bilim çevresi Franklin’in çalışmalarını veri açısından çok daha zengin buldu. O dönemlerde erkek meslektaşları ile aynı yemekhanede yemek yeme izni bulunmayan Franklin, Nobel Ödülüne aday gösterilmedi ve çalışmaları uzun süre arka planda kaldı. Tarihe geçemeyen Rosalind Franklin, bugün tüm dünyadaki kadınlar için rol model oluyor. Genlerin siyahlar ve beyazlar arasında entelektüel kapasite ve zeka açısından farklılıklar yarattığını ve bunun zeka testlerinde ortaya çıktığını ileri süren, öncesinde yaptığı ırkçı söylemleriyle de bilinen James Watson, Ocak 2019’da, 90 yaşında iken tüm unvanlarını ve Nobel Ödülü’nü kaybetti.

60’lı yıllardan günümüze bilim ve iş dünyasında toplumsal cinsiyet eşitliği açısından olumlu gelişmeler yaşanırken, kadınların geri planda kalmaya zorlandığı olaylara da şahit oluyoruz. 2018 yılında Japonya bir skandal ile çalkalandı. Tokyo Tıp Okulu, yoğun baskılar sonucunda daha çok sayıda erkeğin doktor olması için giriş sınavı sonuçlarını manipüle ettiğini kabul etti. Tarihten bugüne yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen başarılı kadınların hikayeleri kız çocuklarını güçlendiriyor ve gelecek için umut veriyor.

Pulsar(titreşen yıldız) keşiflerinde bulunan astrofizikçi Dame Jocelyn Bell Burnell, yakın zamanda yayınlanan TED konuşmasında Marie Curie, Rita Levi-Montalcini ve Julie Payette gibi cesur bilim kadınlarını hatırlattı. Çalışmalarıyla tabuları kıran bu kadınların, savaş, cinsiyet ve ırk ayrımına maruz kalmasına rağmen erkeklerden bağımsız ve bazı durumlarda erkeklere rakip olarak da çalıştıklarını söyledi. Nöroetik alanındaki çalışmalarının yanı sıra kadınların bilimdeki yerini kuvvetlendirmek için de çabaladığını söyleyen Burnell, 7000’den fazla kadın liderin dahil olduğu Uluslararası Kadın Forumu’nun (International Women’s Forum) da üyesi.

Başarılı bilim kadınlarının bıraktığı miras, dünya çapında bazı kadınlar tarafından sürdürülmeye çalışılıyor. Üniversite mezunlarının çoğunluğu kadın olsa da bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında kadınlar hala yeterince temsil edilemiyor. Araştırmalara göre, son yıllarda bu sayılar artsa da kadınlar erkeklere kıyasla bilim ve teknoloji alanlarında daha az kariyer seçimi yapıyor. 2014 yılındaki bir rapora göre, yapılan tüm bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmalarındaki kadınların üçte birinden azı yaptığı katkılar için tanınırken bilgi teknolojileri sektöründe yönetim kurullarındaki kadın oranı %12.

İş piyasası, aile ve iş dengesi, sosyal statü, kültürel birikim gibi faktörler kadınların hem kariyer seçimini hem de kariyer gelişimini ve tatminini etkiliyor. Motivasyon da kadınların bir iş alanında yer almasını etkileyen faktörlerden biri olarak görülse de, kariyer yollarından ayrılma sebepleri dışlanma, yetersiz geribildirim, duyarsız ilişkiler ve danışabilecek insan bulamamak gibi meseleler olarak belirtiliyor. Fakat sektörde bazı gelişmeler de var. 2016 yılında Avrupa Birliği ülkelerinde bilim insanları ve mühendisler arasındaki kadınların oranı 2007 yılına göre %20 artarak %40’lara ulaştı. Orta Asya, Latin Amerika, Orta ve Doğu Avrupa ve Arap ülkelerinde ise kadınlar inovatif işgücünün üçte birini oluşturuyor. Eşitlik ve çeşitlilik konularında dengenin ve adaletin sağlanabilmesi için çabaların arttığı iş ve akademi dünyasında, Athena Programı da kadınların liderliğini destekleyen şirketleri belirleyip ödüllendiriyor.

Kadın iş gücü ve uluslararası birliktelik ışığında Vancouver Kanada’da Dünya Kadınlar Günü ile bağlantılı olarak farklı ülkelerden kadın liderleri buluşturacak olan Bilim, Sağlık ve İnovasyonda Kadınlar: Geleceği gözleyen Liderlik (Woman in Science, Health and Innovation: Leadership Looking To The Future) etkinliği gerçekleştirilecek. Kanada, Birleşik Devletler, Fransa, Birleşik Krallık ve İsviçre gibi ülkelerden gelen araştırmacı ve konuşmacılar aşağıdaki konulara değinecek:

• Kuzey Amerika ve Avrupa’da sağlık, bilim ve inovasyon alanlarında çalışan kadınların yaşadığı en büyük zorluklar neler?
• Geçmişte kadınların mühendislik ve bilim alanlarına dahil olması önündeki engeller nelerdi?
• Cinsiyet, sağlık ve inovasyon araştırmalarında gelecek yıllarda nelere önem verilecek?
• Önceki yıllarda akademideki kadınlar kendilerinden sonra gelenler için sağlık ve girişimcilik alanlarını nasıl şekillendirdiler?

Organizasyon, Haziran ayında Vancouver’da toplumsal cinsiyet eşitliği teması ile gerçekleşecek 2019 Woman Deliver konferansına da hazırlık niteliği taşıyor.

SHARE: READ MORE

21 February

Kurumlarda sosyal faydanın geleceği

Son yıllarda şirketler toplumsal ve çevresel konulara giderek daha çok dahil oluyor. 2011 yılında şirketlerin %24’ü gönüllülük programlarına sahipken 2018 yılına gelindiğinde bu sayı %56’ya kadar çıkmış durumda. Dünyada bu gönüllülük faaliyetlerini düzenleyen büyük organizasyonlardan biri olan Points of Light’ın şirketlerin sosyal sorumluluk stratejilerini incelemek için bir araya gelen Kurumsal Servis Konseyi (Corporate Service Council-CSC) bu sene de Ocak ayında buluştu. Şirket temsilcileri iki gün boyunca şirketleri için nasıl sosyal fayda odaklı amaçlar edinebileceklerini ve hem çalışanlarını hem de müşterilerini nasıl dünyada yaşanan değişimlerin bir parçası haline getirebileceklerini tartıştılar. Buluşmada vurgulanan birkaç konu şu şekilde:

"Sosyal” faydanın yükselişi
Çevresel, sosyal ve denetimsel konular bir arada yürütülse de çevre ve denetim geçmiş yıllarda daha çok öne çıkıyordu. CSC toplantısında öne çıkan bir bulgu sosyal meselelerin de 2019 yılında geride kalmayacağı yönünde oldu. Sosyal fayda odaklı çalışmaların yükselişi ve etkilerinin ölçülmesi hem şirket içi hem de şirket dışı aktörlere bağlanabiliyor. Veraworks’ten Bea Boccalandro, ölçümü çalışanların dahil olduğu gönüllülük faaliyetlerinin çalışanların şirkete olan katılımına etkisi çerçevesinde yaparken, Mission Measurement’ın hazırladığı Impact Genome projesi BM Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’ne odaklanıyor.

Şirketlerin bakış açısında değişiklik
Sosyal fayda odaklı çalışmalara verilen önem artarken, şirketler de yeni iş ortakları fırsatları ve ortak değerde birleşecekleri kurum ilişkileri arayışına giriyorlar. Kar amacı gütmeyen ortaklıklarından giderek daha çok şeffaflık ve etki ölçümü bekleyen şirketler, bu ortaklarına destek olmaları gerektiğinin de önemini kavrıyorlar. Gönüllülük faaliyetlerine zaman ayırmak dışında, Booz Allen Hamilton’un oluşturduğu Data Science for Social Good gibi çalışmalar, tüm bu faaliyetleri organize etmek isteyen şirketler için bir altyapı ve veri tabanı oluşmasını sağlıyor. Çalışanlarına ek olarak müşterileri ve ticari partnerleri gibi tüm paydaşlarını da dahil etmeyi amaçlayan şirketler sosyal değişim meselelerindeki duruşlarının paydaşlarınınkiyle aynı doğrultuda olmasına özen gösteriyorlar.

Çalışanların dahil edilmesi
Şirket politikalarının sosyal fayda faaliyetleriyle ve sundukları ürün ve servisleriyle uyumlu olmasına çabalayan şirketler, çalışanlarının da önemsediği sosyal değerlere dikkat etmeye başlıyor. Z kuşağının da iş ortamına dahil olması ve sosyal faydaya olan ilgilerini beraberinde getirmeleriyle, şirketlerin toplumsal fayda stratejileri de değişiyor. Şirketler gelen yeni neslin bu ihtiyacını karşılayabilmek için yenilikçi gönüllülük faaliyetleri araştırmalarına başlamış durumda.

SHARE: READ MORE

21 February

IOSCO, iklim riski açıklamaları yapmaması nedeniyle eleştiriliyor

Çevre hukuku şirketi ClientEarth’un yayımladığı rapora göre, Uluslararası Menkul Kıymetler Komisyonları Örgütü (International Organization of Securities Comissions - IOSCO), ÇSY raporlamalarında yatırımcılar için ortak bir düzenleme çerçevesi sunamıyor. Yatırımcılar, ülkeden ülkeye değişen standartlar nedeniyle yatırımlarını iklim değişikliği riskleri açısından değerlendirmekte zorlanıyor. IOSCO’ya yapılan eleştiriler, raporlama düzenlemelerini yapmamalarının ötesinde bu düzenleme için Finansal İstikrar Kurulu’nun (FSB - Financial Stability Board) 2017 yılında yayımladığı önerileri benimsememesinden de kaynaklanıyor.

FSB’nin İklimle İlişkili Finansal Beyanlar Görev Grubu (Task Force on Climated Related Financial Disclosures - TCFD) tarafından hazırlanan öneriler, yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken faydalanabileceği bir rehber niteliğindeydi. Bu öneriler, şirket kaynaklı bilgilerin iklim değişikliği etkisi çerçevesinde nasıl değerlendirileceğine yönelik bilgiler sunuyordu.. Fakat IOSCO’nun bu önerileri değerlendirmeyerek uluslararası yatırımcılar için ortak bir kaynak oluşturmaması, pek çok yatırımcı ve yöneticiyi IOSCO’ya baskı yapmaya yönlendirdi. Bu baskılar sonucunda ise IOSCO ÇSY konularında bir beyan yayımladı.

Beyanda IOSCO, yatırımcıların karar verme süreçlerinde önemli olan finansal sonuçlar, risk ve diğer bilgilendirmelerin halka arzda bulunanlar tarafından tam, doğru ve zamanında yapılması gerektiğini vurguluyor. Yatırımcıların ÇSY açıklamalarını yatırım ve oy verme kararlarında tamamlayıcı bilgi olarak gördüğünü ifade eden IOSCO, ÇSY konularının stratejik ve finansal riskler ile uzun dönem değer yaratımı etkilerini öne çıkardığını belirtiyor.

IOSCO şirketlerden ÇSY bilgi ve açıklamalarındaki mukayese edilebilirlik ve güvenilirliğin geliştirilmesini bekliyor ve bu gelişimin daha doğru risk değerlemesi ve dolayısıyla daha bilgiye dayalı yatırım kararını destekleyeceğini düşünüyor. Beyanda, ülkelerin ÇSY raporlamasını kendi hukuk ve düzenleme sistemleri ile bazı bilgilerin önemine ilişkin bakışları kapsamında ele aldığı ve bazı ülkelerin belirlenmiş ÇSY bilgilerinin açıklanmasını zorunluluk, uyumlu olma veya açıkla yapma yaklaşımı altında talep ettiği söyleniyor.

TCFD’nin önerilerine de değinen beyan, IOSCO’nun halihazırda süren çabalarından bahsederek sona eriyor. IOSCO, Sürdürülebilir Finans Ağı (Sustainable Finance Network) adıyla oluşturduğu yeni platformla piyasadaki gelişmelerin ve tartışmaların bir araya gelebileceğini söylese de henüz yatırımcılar için oluşturduğu resmi bir raporlama düzenlemesi bulunmuyor.

SHARE: READ MORE

21 February

Şirket içi çeşitlilik ticaret sırrı olabilir mi?

Harvard Business Review (HBR)’da yayımlanan bir araştırmada şirket içi çeşitlilik bilgilerinin ticaret sırrı olarak kabul edilip edilemeyeceği sorgulanıyor. IBM’in şirket içi çeşitlilik direktörünün Microsoft’ta benzer bir pozisyona geçmesi ve IBM’in ticaret sırlarını açık edebileceği kaygısıyla açtığı davayla başlayan tartışmalar pek çok yönden ele alınıyor. Coca Cola’nın gizli formülü, Google algoritması ya da McDonalds’ın özel BigMac sosu gibi saklamaları gerek somut bir veri içermeyen bilişim şirketleri, çalışanlarına dair bilgilerin “ticaret sırrı” olma meselesini yasal bir söyleme çevirmek istiyorlar.. Fakat HBR araştırması, bu taktiğin rekabet haklarını korumaktan çok, kötü itibar kaynaklarını engelleme çalışmaları olarak algılanması gerektiği kanısında. Araştırma, bu bilgilerin ticaret sırrı olarak korunmasının yetenek çeşitliliğine zarar verebileceğini, şeffaflığı ve izlenebilirliği zedeleyebileceğini ve şirket içi eşitliği sağlayabilecek çabaları kısıtlayabileceğini söylüyor.

Yetenek çeşitliliğini kısıtlanması
Araştırma, IBM-Microsoft davasında olduğu gibi bu meselenin çalışanların iş değiştirmesini ve yeni yeteneklerin ortaya çıkmasını da engelleyebileceğini söylüyor. Şirketlerin ticaret sırlarını koruma yaklaşımının sadece onların finansal kazanımlarına zarar vermemek için geliştirildiği vurgulanıyor. Şirketlerin bu “sırları” rakiplerinden saklayarak bir yandan da çalışanlarını şirket dışına çıkmaktan alıkoydukları belirtiliyor. Araştırma, yaklaşımın özellikle en çok kadınları etkilediğini ve kariyerleri söz konusu olduğunda en kötü sonuçlarla onların karşılaşacağını gösteriyor.

Şeffaflığın zedelenmesi
Araştırma, CNN’in 2011’de bilişim şirketlerine yaptığı ilgili verilerin açıklanması yönündeki çağrısına da değiniyor. Apple, Google, HP, IBM ve Microsoft gibi sektör öncülerinin reddettiği bu çağrıya 20 şirketten sadece 3 tanesi bilgilerini paylaşma kabulüyle karşılık vermişti. Bu üç şirketten hala şeffaflık faaliyetlerini sürdürmekte olan Intel, bu bilgiler istenmeden önce de veri paylaşımında bulunuyordu. Intel yetkilileri, veri şeffaflığının müşterileriyle kurulabilecek en iyi iletişim yolu olduğu kanısında ve bilişim sektöründeki diğer şirketlerin de ekonomik kaygıların ötesine geçerek veri paylaşımında ortak hareket etmesini umuyor.

İzlenebilirliği engellemek
Şirketler ticaret sırrı söylemini şirket içi çeşitlilik bilgisi talep edilen eski çalışanlarının açtığı ayrımcılık davalarında da kullanarak izlenebilirliklerini kısıtlıyorlar. Microsoft, bir cinsiyet ayrımcılığı davasında bilgi paylaşımı yapılmasının, rakiplerinin Microsoft şirket içi çeşitlilik politikalarına erişimine sebep olacağı ve bunu Microsoft aleyhinde kullanacakları gerekçesiyle ilgili tüm belgeleri ve veriyi paylaşmamak için uğraş verdi. Şirket hakkındaki bilgilerin yanlış yorumlanabileceğini ve şirket faaliyetlerini kötü etkileyecek şekilde kullanılabileceğini belirtti.

Araştırmada bu gibi davalarda şirketlerin çalışan sayıları ve çeşitliliğinin şirketin rekabet durumunu nasıl etkileyebileceği tartışma konusu olsa da şirketlerin şirket içi çeşitlilik bilgilerini saklamasının itibarlarını kötü etkileyebileceği belirtiliyor. Şirketlerin ticari sır yasaları ile bu bilgileri koruma çabalarına kalkışmaları yerine şirket içi çeşitlilik bilgilerinde şeffaflık politikasına gitmeleri tavsiye ediliyor. Bu sayede şirketlerin cinsiyet eşitliği ve şirket içi çeşitlilik konularında daha etkili programlara yatırım yapmaya da motive olabileceği düşünülüyor.

SHARE: READ MORE

12 February

Sürdürülebilir getiriler sağlayan etik yatırımlara ilgi artıyor

Yatırımcıların finansal getiri ile olumlu sosyal etkiyi bir araya getiren fonlara olan talebi giderek artıyor. Birleşik Krallık'ın TKYD'si olarak tanımlanabilecek The Investment Association’ın geçtiğimiz temmuz yayımladığı rakamlara göre, etik fonlar altında yönetilen para miktarı son 10 yılda üç kat artarak 16,7 milyar Euro’yu buldu. Bu miktar, yönetilen toplam paranın hala çok küçük bir bölümünü temsil ediyor. Fakat etik fonlar dışında da birçok yatırımcı karar alma süreçlerinde çevresel, sosyal, yönetimsel (ÇSY) faktörleri göz önünde bulundurmaya başladı. Bunun yanında fon yöneticilerinin emeklilik fonları gibi uzun vadeli yatırımlarda iklim değişikliği gibi risk faktörlerini göz önünde bulundurmalarını zorunlu kılan yasal düzenlemeler ve uzun vadeli risklerin yönetimiyle ilgili danışmanlık veren kurumlar da yaygınlaşıyor.
Sorumlu yatırım yaklaşımını benimseyenler, karar alma süreçlerinde çevresel ve sosyal etkileri de önemsemenin yalnızca etik ve doğru olmakla kalmadığını, aynı zamanda uzun vadeli riskleri daha iyi yönetmeyi ve sürdürülebilir getiriler yaratmayı sağladığını savunuyor. Örneğin, bazı hisse senetleri uzun vadede iklim değişikliği, olumsuz sağlık şartları, güvenlik sorunları gibi faktörlere karşı savunmasız kalarak değer kaybına uğrayabiliyor. Bu ve benzeri risklerin doğru yönetimi ise karar alma süreçlerine ÇSY faktörlerini de dahil etmekten geçiyor.
Etik fon piyasalarında, uzun vadeli riskleri daha iyi yönetmek ve hem çevre hem de toplum için daha prensipli bir yaklaşım sergilemek isteyen yatırımcıların emeklilik ya da bireysel tasarruflarıyla ilgili karar alırken faydalanabileceği, geleneksel piyasalar için yeni sayılabilecek terimler ve yaklaşımlar kullanılıyor. Örneğin “Koyu Yeşil Tahviller” (Dark Green Funds); etik prensipleri katı bir şekilde uygulayan, dolayısıyla silah, fosil yakıt, tütün ve kumar gibi sektörlerde faaliyet göstermeyen fonlar anlamına geliyor. “Açık Yeşil Tahviller” (Light Green Funds) ise faaliyet alanlarının biraz daha esnek olmasıyla koyu yeşil tahvillerden ayrılıyor. Örneğin açık yeşil tahviller, tüm petrol şirketlerini elemek yerine yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını arttırma konusunda sorumlu davranan petrol şirketlerini faaliyet alanlarına dahil edebiliyorlar. Etik piyasalarda sıkça kullanılan bir başka terim de “Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) Faktörleri” (ESG Factors). Bu faktörler fon yöneticilerinin hisse senedi seçerken göz önünde bulundurabileceği; bir şirketin iklim değişikliği, israf, kirlilik, ormansızlaşma, çalışanlar için sağlanan koşullar, çalışanların arka planları bakımından çeşitliliği, sağlık ve güvenlik koşulları, yönetim yapısı ve vergi stratejisi gibi konulara yaklaşımlarını içeriyor. ÇSY faktörlerine odaklanan tahviller için de herhangi bir sektör sınırlaması bulunmuyor. “Etki Yatırımları” (Impact Investing) ise yatırımcıların olumlu sosyal veya çevresel sonuçlar yaratma potansiyeli olan şirketlere ve projelere yönelmesi anlamına geliyor. Son olarakSürdürülebilir, Sorumlu ve Etki Odaklı Yatırımlar” (Sustainable, responsible and impact investing); bahsedilen tüm terimleri kapsayan, yani hem ÇSY faktörlerini hem de olumlu sosyal etkiyi amaçlayan bir yatırım stratejisini ifade ediyor.
Finansal piyasalarda her geçen gün biraz daha önemli bir yer edinen etki fonları, sürdürülebilir çevre ve toplumlar için umut vadediyor. Daha sürdürülebilir bir gelecek yaratmaya katkı sağlamak isteyen yatırımcıların, yatırım kararları alırken bu terimlerin birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmadığını da unutmaması gerekiyor. Örneğin, bazı sektörleri tamamen eleyen koyu yeşil tahviller, diğer şirketlerin yatırım kararlarına yardım etmek için ÇSY faktörlerini de göz önünde bulundurabiliyor.

SHARE: READ MORE

12 February

Sorumlu yatırımlarla gelecek neslin iş dünyasına hazırlanması

Farklı kuşakların iş dünyası ile ilgili konularda sağlıklı bir iletişim kurması ve gençlerin iş hayatında gelecekte alacakları sorumluluklara karşı hazırlıklı olması, aile içinde varlıkların başarılı bir şekilde devredilebilmesi ve sürdürülebilirliğinin sağlanması için oldukça önemli. Sorumlu yatırımlar hem bu iletişimi sağlamak hem de gençleri iş hayatına hazırlamak için kullanılabilecek araçlardan biri olabilir. Kişisel değerler hakkındaki tartışmalar nesilleri birbirine bağlayan bir köprü olurken temel yatırım bilgilerinin ve tecrübelerinin aktarılması da gençleri iş hayatına hazırlayabilir. Üstelik gençleri sorumlu yatırımlar aracılığıyla iş süreçlerine dahil etmek, aile üyelerinin danışmanlığı ışığında çalışmanın anlamını ve değerini öğrenmeleri açısından da faydalı olabilir.
Sorumlu yatırımların hayata geçirilmesi için birçok farklı strateji izlenebilir. Örneğin geleneksel finansal analize dahil edilmeyen, şirketlerin karşılaştığı finansal olmayan konuları ifade eden Çevresel, Sosyal ve Yönetimsel (ÇSY) faktörler, yatırım süreçlerinde ÇSY faktörlerinin de göz önünde bulundurulduğu “Sosyal Sorumlu Yatırımlar” veya toplumda somut bir pozitif etki yaratmayı hedefleyen “Etki Yatırımları" gibi kavramlar; yatırımcıların kişisel değerlerini iş hayatına yansıtabilecekleri yatırım stratejilerinden yalnızca bazıları. Bunun yanında her varlık seviyesine uygun sorumlu yatırım çözümleri üretmek de mümkün. Bu çeşitlilik sayesinde genç nesillerle, kendi tutku ve değerlerine uygun yatırım planları hakkında iletişim kurmak kolaylaşıyor.
Sorumlu yatırımlar aracılığıyla elde edilecek gelirler ve topluma veya çevreye sağlanacak katkılarla ilgili diyaloglar; varlık sahiplerinin ve mirasçılarının kişisel değerlerini keşfetmeleri, bu değerleri halihazırda uyguladıkları alanlarda geliştirmeleri ve yeni alanlara adapte etmeleri için fırsatlar yaratabilir. Varlıklı ailelerin büyük bir kısmı, ellerindeki varlığın ailenin gelecek nesillerini nasıl etkileyeceği konusunda endişe duyarlar. Aileler gelecek nesle fırsatlar yaratmayı, onları güvence altına alırken güçlendirmeyi, kariyerlerini anlamlı bir şekilde geliştirmelerini ve topluma olumlu bir katkı sağlamalarını isterken, çocuklarının işlerle ilgisiz olmalarından endişe ederler. Gençlerin aile işleri ve varlıklarıyla ilgili rolleri hakkında bilgi ve sorumluluk sahibi olmaları için işle ilgili diyalogların kurulması gerekir; fakat sahip olunan varlıkların değeri, elde edilen gelirler gibi detayların paylaşılması konusu iki nesil arasında bir gerilim yaratabilir. Bu gerilimin çözülmesi için sorumlu yatırımlar; para ve gelirlerle ilgili detaylı bilgileri sohbetin dışında bırakarak değerler ve hedefler etrafında şekillenen, sağlıklı diyalogların kurulmasını sağlayabilir.
Genç nesillerin aile varlıklarının yönetimiyle ilgili konulara dahil olmak istememeleri, varlıkların başarılı bir şekilde devredilememesinin en yaygın sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun gençlerin okul, aile, özel hayatları gibi konularla meşgul olmalarından finans diline yabancı olmalarına kadar birçok sebebi olabilir. Fakat özellikle Y Jenerasyonunda yaygın görülen özelliklerden biri filantropi ve sosyal sorumluluğa önem vermeleri: Birçok genç bu konulardaki fikirlerini hem iş hayatına hem de topluma yansıtmak ve eylemlerinin yarattığı etkilerle olumlu değişimin parçası olmak istiyor. Bu yüzden gençlerin ailelerinden gelen sorumlu yatırımlarla ilgili süreçlere dahil olmaları yönündeki çağrıya olumlu yanıt vermeleri muhtemel görünüyor. Dolayısıyla, sorumlu yatırımlar yoluyla gençlerin iş dünyasına adım atmalarını sağlamak, ilgilerini çekmek ve böylece onları gelecekte alacakları sorumluluklara karşı hazırlamak, ailelerin başarılı bir varlık transferi için atabilecekleri en uygun adımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor.
Bu bağlamda sorumlu yatırımlar bir tür eğitim biçimi haline gelebilir ve gençlerin aile değerlerini anlamasına yardımcı olurken varlık yönetimiyle ilgili temel bilgilerin aktarılmasını da sağlayabilir.
 

SHARE: READ MORE

7 February

Sürdürülebilirlik iletişiminde sosyal medyayı en iyi kullanan şirketler

Türkiye’de ve dünyada sürdürülebilirliği iş süreçlerine dahil eden ve sürdürülebilirlik raporlaması yapan şirketlerin sayısı giderek artıyor. Hedefler belirlemek ve bu hedeflere paralel olarak gelişme performansını klasik yöntemlerle paylaşmak oldukça önemli ancak sosyal medyanın önemli bir iletişim aracı haline gelmesiyle birlikte, sürdürülebilirlik performansı bu popüler kanal aracılığıyla da paylaşılıyor.

Reuters Enstitüsü’ne göre 2018’de sosyal medya, internet aramalarını dahi geride bırakarak, 18-34 yaş grubu kullanıcılar için ana haber kaynağı oldu. Dolayısıyla bu yaş grubunun dikkatini çekmenin tek yolu sosyal medya gibi görünüyor. Çünkü bu yaş grubu özenle hazırlanan sürdürülebilirlik raporlarına göz atmak için internet sitelerini ziyaret etmeye pek istekli değil.

Sosyal medya ise genellikle kısa, mizahi ve görselliğe dayalı paylaşımlar yapıldığı için sürdürülebilirlik mesajları için çok uygun bir mecra gibi görünmeyebilir. Bu sebeple sosyal platformlarda en iyi etkiyi yaratmak için sürdürülebilirlik ekiplerine büyük iş düşüyor. Peki sürdürülebilirlik paylaşımlarını büyük kitlelere ulaştıracak en popüler platformlar hangileri? Şirketler bu platformlarda sürdürülebilirlik paylaşımları için özel bir hesap açmalılar mı? En fazla etkileşimi nasıl elde edebilirler? Sürdürülebilirlik için sosyal medya kullanımında en başarılı şirketler hangileri? Context America’nın oluşturduğu ilk Sürdürülebilir Sosyal Medya sıralaması bütün bu sorulara cevap arıyor.

Facebook, Instagram ve LinkedIn gibi platformlar her ne kadar yaygın olarak kullanılsalar da sürdürülebilirlik ekiplerinin en aktif oldukları mecralar değil. Sıralama oluşturulurken Twitter paylaşımları ön plana çıkıyor. Analizin tek bir sosyal mecrayla sınırlandırılması ise seçilen 100 şirket arasında doğrudan karşılaştırma yapma imkânı sağlıyor. Analizde yapılan sürdürülebilirlik tanımı, gönüllü etkinliklerle ilgili bilgilendirme paylaşımlarından yorumlara, iklim değişikliğiyle mücadele için koyulan hedeflerin açıklanmasına kadar birçok konuyu kapsıyor.

Değerlendirme süreci ise belirlenen üç kritere göre yürütüldü:

• Sürdürülebilirlik paylaşımlarının sıklığı
Takipçi kitlesi oluşturmak ve daha fazla insana ulaşabilmek için düzenli olarak paylaşım yapmak önemli.

• Etkileşim sayısı
Beğeniler, “retweet”ler, yanıtlar… Etkileşimler sayesinde daha fazla insana ulaşmak mümkün.

• Geniş kitleler üzerinde sürdürülebilirlikle ilgili etki sahibi olan takipçilerin sayısı
Paylaşımların güvenilir ve sürdürülebilirlik konularına uygun olduğunun kanıtı.

Paylaşım yapan şirketlerin metotları üçe ayrılıyor; şirketin ana hesabın kullananlar, sürdürülebilirlik paylaşımlarına özel bir hesap açanlar ve şirketin sürdürülebilirlikten sorumlu liderinin kişisel hesabını kullananlar. Her hesap tipinin kendine özgü avantajları ve dezavantajları var. Örneğin sürdürülebilirlik paylaşımlarını şirketin ana hesabı üzerinden yürüten şirketler genellikle en fazla takipçiye ulaşanlar ancak özel olarak sürdürülebilirlik paylaşımları için açılmış olan hesapların takipçileri arasında konuyla ilgili insanların daha yoğunlukta olduğu görülüyor. Sürdürülebilirlik liderlerinin kişisel hesapları ise etki sahibi takipçiler için en çekici hesaplar olarak karşımıza çıkıyor. En sık paylaşım yapanlar, ayda ortalama 29 paylaşımla sürdürülebilirliğe özel olarak açılan hesaplar iken şirketin ana hesabını kullanan şirketler ayda ortalama 19 paylaşımla bu konuda ikinci sırada yer alıyor.

Sürdürülebilirlik liderlerinin kişisel hesapları üzerinden ise ayda ortalama beş sürdürülebilirlik paylaşımı yapılıyor. Fakat oldukça aktif olan liderler de var. Örneğin Marks&Spencer’ın sürdürülebilirlik faaliyetlerinden sorumlu yöneticisi Mike Barry’nin günlük sürdürülebilirlik paylaşımı ortalaması 2’nin üzerinde. Şirketler aldıkları etkileşim sayısına göre sıralandığında Microsoft’un 18 bin etkileşimle zirvede olduğu görülüyor. Üç kriterin harmanlanmasıyla ortaya çıkan genel sıralamanın en üstünde ise Cisco bulunuyor. Sıralamayla ilgili detaylı bilgilere ve diğer analizlere raporun tamamından erişilebiliyor.

SHARE: READ MORE

6 February

Birleşik Krallık'ta hızlı modanın etkileri parlamentoya taşındı

Birleşik Krallık Parlamento üyeleri, pek çok giyim markasını yüksek çevre standartlarına uymamak ve çalışanlarını koruyamamak ile suçluyor. Çevresel Denetim Komitesi’nin (EAC – Environmental Audit Committee) soruşturması hızlı moda endüstrisinin aşırı tüketime teşvik ettiğini ve fazla miktarda atık oluşumuna neden olduğunu ortaya koydu. EAC, ülkenin giyim sektöründeki iş modelinin sürdürülebilir olmadığını söyleyerek markaları sömürücü uygulamalarını durdurmaya çağırdı. Birleşik Krallık’tan JD Sports, Sports Direct, TK Maxx, Amazon UK, Boohoo ve Misguided markaları sektördeki karbon salımı, su kullanımı veya atık yönetimi aksiyon planlarının hiçbirine katılmadıklarından en az ilgili markalar olarak gösterildi. Aynı zamanda bu şirketlerin, organik veya sürdürülebilir pamuk da kullanmadıkları belirtildi.

Next, Debenhams, Arcadia Group ve Asda Stores orta derecede ilgili markalar olarak gruplanırken, organik ve sürdürülebilir pamuk ile geri dönüştürülmüş materyal kullanan Asos, Marks&Spencer, Tesco, Primark ve Burberry en çok ilgili markalar kategorisinde yer aldı. Parlamento üyesi Mary Creagh, Komitenin yürüttüğü çalışma sonucu yayımlanan bu bilgilerle tüketicilerin çevreyi korumak için çok az çabalayan ya da çalışanlarına yeterince maaş sağlamayan markaları sorgulamaları gerektiğini söyledi. Markaların eğer çevresel sürdürülebilirlik performansları düşük ise ortaya çıkan bu bilgilerin, onları çalışan hakları ve çevresel etki konusunda harekete geçmeye motive edeceğini umduğunu ekledi.

Listede ilgisiz veya orta ilgili düzeyinde değerlendirilen şirketlerden birçoğu henüz duruma bir yorum yapmaazken, Boohoo soruşturmanın marka politikalarını ve çevresel sürdürülebilirlik konusundaki çalışmalarını tamamen yansıtmadığını, JD Sports'un, ürünlerinin %90’ının üçüncü parti şirketler tarafından tedarik edildiğini belirtmesi ise moda sektörünün karmaşık ve çok katmanlı tedarik zinciri ağını gündeme taşıyor.

Komite ilerleyen haftalarda markalarla yaptığı görüşmeler sonrasında tamamlayacağı raporu yayımlayacak. Raporun, devletin daha sürdürülebilir ve adaletli bir endüstri için uygulayabileceği politikalar için öneriler içermesi bekleniyor.

SHARE: READ MORE

6 February

2019 Küresel Risk Raporu yayımlandı

Küresel Risk Algısı Anketi’nin ortaya çıkardığı sonuçlarla hazırlanan Küresel Risk Raporu, arka planda dünyanın birçok bölgesinde ve çeşitli konular hakkında yaşanan politik gerilimlerin eşliğinde yayımlandı. Ankette; kamu, özel sektör, akademi ve sivil toplum kuruluşlarından yaklaşık 1000 katılımcı dünyanın karşı karşıya olduğu riskleri değerlendirdi.

“Dünya bilinçsizce bir krize doğru mu yürüyor?” sorusundan yola çıkarak küresel risklerin büyüdüğünü ve çeşitlendiğini ortaya koyan raporda, kolektif bir şekilde alınması gereken önlemlerin yetersiz kaldığı belirtiliyor. 2018 raporunda bahsedilen “devlet merkezli politikalara geçiş”in hızlı ve güçlü bir şekilde devam ettiği dünya sahnesinde; bu temelin üzerinde makroekonomik riskler, jeopolitik ve jeoekonomik gerilimler, teknolojiden kaynaklanan sorunlar ve katılımcılar tarafından en endişe verici risk olarak görülen iklim değişikliğine bağlı çevresel yıkımlar şekillendi.

Raporda uluslararası ekonomik ortamda yaşanan olumsuz gelişmeler kısa vadede büyümesi beklenen tehlikelerden biri olarak gösteriliyor. Katılımcıların %91’i dünya devleri arasındaki anlaşmazlıkların, %88’i de ticaret anlaşmalarının ve kurallarının ihlal edilmesinin 2019’da ekonomik sorunların artışına sebep olacağını düşünüyor. Bunun yanında finansal piyasalardaki dalgalanmalar ve gelir eşitsizliği de en büyük ekonomik sorunlar arasında gösteriliyor.

Ekonomik sorunların temel sebebi olarak gösterilen jeopolitik gerilimler, başlı başına bir risk olarak raporda inceleniyor ve bu gerilimlerin ekonomik alanın dışında başka alanlara yayılması da muhtemel görülüyor. Uluslararası arena büyük güçler arasındaki sürtüşmelerin yanı sıra ulusal çaptaki politik gelirimler de toplumsal kutuplaşmalara ve yönetim zafiyetlerine sebep olduğu için birçok ülkenin politik ortamının işlevselliği hakkında soru işaretleri yaratıyor. Kuzey Kore ile ABD ve Güney Kore arasındaki diplomatik ilişkilerin artması ve Kuzey Kore’nin nükleer programı hakkındaki gerilimin ve belirsizliğin azalması ise geçtiğimiz yılın olumlu olarak yorumlanabilecek tek politik gelişmesi olarak gösteriliyor. Teknolojik gelişmelerin ise bu gerilimleri daha da kızıştırabileceği düşünülüyor. Geçen yılın raporunda vurgulanan siber saldırılar ve veri hırsızlığına ek olarak yalan haberler ve kimlik bilgilerinin şirketlere ve hükümetlere sızdırılması da teknolojik riskler arasında sıralanıyor. Yapay zeka ve nesnelerin interneti gibi gelişmiş teknolojiler de dijitalleşmeyi hayatın her alanına yaymaları sebebiyle bu endişeleri büyütüyor.

Raporda çevresel riskler ise en büyük sorun olarak değerlendiriliyor.Katılımcılar, en büyük etkiye sahip tehlikelerden biri olan iklim değişikliğiyle mücadele için ortaya koyulan anlaşma ve eylem planlarının uygulamada başarısız olmasından endişe duyuyor. Çevre sorunlarının altında incelenen bir başka gelişme de biyoçeşitliliğin hızla azalması olarak karşımıza çıkıyor: 1970’ten günümüze biyoçeşitlilikte %60 oranında azalma yaşanması gıda zincirini olumsuz etkiliyor. Bu etkilere bağlı sosyoekonomik sorunların artması bekleniyor.

Raporun Gelecek Şokları adlı bölümünde ise gittikçe daha da karmaşık ve iç içe geçmiş hale gelen dünyada meydana gelebilecek, ani ve ciddi çöküntülere yer veriliyor. Örneğin Hava Durumu Savaşları başlığı altında hava koşullarının belli bölgelerde olumsuz yönde manipüle edilebileceğinden bahsediliyor. Kırsal ve kentsel alanlar arasında; değer yargıları, yaş ortalamaları, eğitim seviyesi, refah gibi konulardaki uçurumun daha da artacağını öngören Kent Limitleri senaryosu, bu farkların daha büyük sorunların başlangıcı olabileceğini ortaya koyuyor. Dijital Hapishane kavramı ise biyometrik gözetlemeyle sağlanan yeni kontrol biçimlerinin kullanılması olarak tanımlanıyor. Duyguları algılayabilen ve bunlara cevap verebilen yapay zeka teknolojileri de Duygusal Bozulma başlığı altında inceleniyor. Gıda ve su tedarikinin günlük hayatın en önemli sorunlarından biri haline gelmesi de gelecek şokları arasında gösteriliyor.

Raporun sonunda ise risklere karşı alınması gereken önlemlere ve risk yönetimiyle ilgili önerilere yer veriliyor. András Tilcsik ve Chris Clearfield yalnızca raporda belirtilen küresel risklerin değil günlük hayatta ve iş hayatında karşılaşılabileceğimiz risklerin de yönetimiyle ilgili tavsiyelerde bulunuyorlar. Bunlardan bazıları; küçük başarısızlıklardan büyük dersler çıkarmak, olaylara ve durumlara karşı şüpheci yaklaşımı arttırmak; gerektiği zaman bir işten vaz geçmeyi bilmek ve başarısızlık senaryolarını da planlara dahil etmek olarak karşımıza çıkıyor.

SHARE: READ MORE

6 February

Etkili bir strateji: Kurumsal sorumluluğa çalışanları dahil etmek

Etik ve sosyal sorumluluk odaklı uygulamaların politik fayda ve müşterilerini etkilemek dışında kârlılıklarını da iyi etkilediğini gören şirketler bu uygulamalara ağırlık vermeye başladı. Walmart, otopark alanında LED ışıklar kullanarak çevresel fayda sağlamanın yanında şirkete enerji maliyetlerindeki düşüş ile yılda milyonlarca dolar kazandırabileceğini gösterdi. Çevre bilincinin şirketlere kazanç sağlayabileceği bu örnekte görülse de önemli olan noktanın şirketteki herkesi aynı bakış açısı etrafında toplamak olduğu belirtiliyor.

Yönetim kurulu, yöneticiler ve çalışanları sosyal fayda ve sorumluluk etrafında bir araya getirmek, farklı politik görüşler ya da kişilik yapılarından dolayı zaman zaman zor olsa da stratejik olarak fayda sağlıyor. Benevity tarafından yapılan araştırmaya göre gönüllülük ve bağış uygulamaları şirket misyonunun bir parçası haline geldiğinde, çalışan devir oranlarında %57’lik bir azalma yaşanıyor.

İş gücünüzle birlikte etik yaklaşımlar geliştirmek için aşağıdaki uygulamalar yol gösterici olabilir:

1. En kolay yoldan başlamak
Her çalışan grubunun ortak noktasını bularak başlamak şirketlerin yapmak istediklerini daha hızlı ve daha az zorlukla yapmalarını sağlıyor. Özellikle şirketin sosyal değişim sağlamaya çalıştığı konu hassas denilebilecek bir konuysa, yapılmak istenenleri tartışmaya yol açmayacak bir şekilde ifade etmek iyi bir seçenek olabilir.

2. Sadece satışları değil, sürdürülebilirliği de hedef haline getirmek
Kârlılık arayışı şirketler için önemli olsa da, şirketin sosyal fayda sağlayan uygulamalar içinde olması da müşterilerin şirketle ilgili algılarına anlam katıyor. 2920 Sleep şirketi, test için kullandığı yatakları atık alanlarına yollamak yerine sığınaklara yollayarak hem toplumda iyi bir algı inşa ediyor hem de atıklarını azaltıyor. Kârının %1’ini çevresel fayda için bağışlayan şirket, asıl meselenin bu bağlılığı hem çalışanlar hem de müşteriler için anlamlı kılmak olduğu kanısında.

3. Kapsamlı bir liderlik anlayışı için çalışanları katılıma cesaretlendirmek
Kâr amacı gütmeyen kuruluşlarla beraber çalışmak şirketlerin sosyal fayda konularına dahil olma isteklerinin bir göstergesi olmakla birlikte çalışanlarına farklı bakış açılarına sahip insanlarla tanışarak liderlik becerilerini geliştirme fırsatı da sunuyor. Bir danışmanlık şirketinin yaptığı bir ankete göre gönüllülük faaliyetlerine katılan çalışanların empati yetenekleri %76 oranında artarken farklı bakış açılarına saygıları da artıyor.

SHARE: READ MORE

25 January

Dünya Ekonomik Forumu Başladı

Her yıl ocak ayında İsviçre’nin Davos kasabasında yapılan toplantılar bu yıl 22 Ocak’ta başladı. Aralarında küresel liderlerin, kurumsal devlerin, akademisyenlerin ve düşünürlerin bulunduğu yaklaşık 3000 katılımcı; küresel iş birliğini arttırmak, dijital devrime uyum sağlamak ve iklim değişikliğine karşı etkin bir mücadele yürütmek amaçlarıyla tartışma oturumları gerçekleştiriyor.

Bu yıl toplantılara katılım göstermeyen dünya liderleri de var. Ülkelerindeki güncel sorunları sebep göstererek Davos’taki toplantılara katılmayan liderler arasında ABD Başkanı Donald Trump, İngiltere Başbakanı Theresa May ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da bulunuyor. Meksika sınırına yapılması istenen duvarın maliyetini de içeren bütçe isteği muhalefetle karşılanan Donald Trump’ın ABD Hükümeti’ni kısmî olarak kapatması, Davos ziyaretini iptal etmesine gerekçe olarak gösterildi. Bunun yanında Davos’ta ABD’nin dünyanın ekonomik sistemlerindeki rolü hakkındaki oturum da dahil olmak üzere birçok panelde söz alması beklenen ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin, Dış işleri Bakanı Mike Pompeo gibi Amerikalı temsilcilerin toplantılara katılımı da Başkan Donald Trump’ın isteği üzerine iptal edildi.

Ülkedeki ekonomik durgunlukla mücadele içinde olan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve seçim kampanyası sürecinde olan Hindistan Başbakanı Narenda Modi de Davos’ta göremediğimiz liderler arasında. Yine de Almanya’dan Angela Merkel, İtalya’dan Giuseppe Conte ve Brezilya’nın çiçeği burnunda Devlet Başkanı Jair Bolsonaro gibi onlarca ülkeden onlarca lider Dünya Ekonomik Forumu’nun toplantılarına katılıyor. Suçlarla mücadele konusundaki sert politikalarıyla ve ekonomik liberalizmle geleneksel aile değerlerini bir araya getirme vaadiyle Brezilya’da seçimin galibi olan ve eşcinseller, kadınlar ve siyasilerle ilgili ayrıştırıcı açıklamalarından dolayı Tropiklerin Trump’ı olarak adlandırılan Bolsonaro’nun Davos’ta da eleştiri oklarının hedefi olması bekleniyor. Bolsonaro’nun Amazon yağmur ormanlarındaki ormansızlaşmaya engel olmak için alınan önlemleri hafifletmesinden korkuluyor. Fakat yabancı yatırımcıları ülkesine çekmek isteyen Bolsonaro’nun toplantılar boyunca iyi bir izlenim bırakmak için elinden geleni yapması bekleniyor.

İklim değişikliği, Dünya Ekonomik Forumu üyeleri tarafından bu yılın en büyük sorunu olarak belirlendi. Üyeler, ekstrem hava koşullarının her geçen gün yaygınlaşmasından ve dünyanın bu duruma karşı etkili önlemler almamasından dolayı endişeli. İklim değişikliği ve diğer çevre sorunları, kitle imha silahları ve siber saldırılarla beraber 2019’da en büyük zarara sebep olacak sorunlar olarak gösteriliyor. Daha da endişe verici olan ise Donald Trump’ın 2015 Paris Anlaşması’ndan çekilmesi örneğinde görüldüğü gibi, artan milliyetçilik ve ekonomide korumacı politikalar sebebiyle dünya liderlerinin iklim değişikliğiyle mücadelede yapılması gereken iş birliklerine sırt çevirdiği muhtemel senaryolar.

Bu yılki toplantılara geçen yılın aksine karamsar bir havanın hakim olduğu açıkça hissediliyor. Geçen yıl hem Avrupa’da hem de Asya’da görülen ekonomik büyüme oranları ve ABD’nin yeni vergi düzenlemesi Davos’ta da olumlu bir iletişim ortamı yaratmıştı. Ancak ekonomik ortam dünya genelinde geçen yıldan beri oldukça değişti. ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı, İngiltere’deki Brexit belirsizliği, ABD hükümetinin kısmî olarak kapatılması ve dünya genelinde finansal piyasaların istikrarsızlığı gibi ekonomik sorunlar Davos’taki gergin havanın sebepleri olarak görülüyor.

Davos’taki en ilgi çekici oturumlardan biri de ünlü biyolog ve çevre aktivisti, bir çok doğa belgeselinin sesi David Attenborough ile Cambridge Dükü Prens William’ın bir araya geldiği, Salı günü yapılan David Attenborough ve Cambridge Dükü ile sohbet başlığı ile verilen panel oldu. Oturum Prens William’ın Attenborough’yu Dünya Ekonomik Forumu tarafından verilen Kristal Ödüle layık görülmesinden dolayı tebrik etmesiyle başladı. David Attenborough dünya liderlerini iklim değişikliğiyle ilgili daha etkili mücadeleye davet ettiği konuşması sırasında insan türünün dünya üzerindeki tüm türleri her an -hatta belki farkında bile olmadan- yok etmeye yetecek güce ulaştığını vurguladı.

SHARE: READ MORE

24 January

Beslenme alışkanlıklarımızın çevresel etkileri

Bir büyükbaş hayvan yılda ortalama 100 kg Metan gazı salımı yapıyor. Sera gazı olan Metan’ın iklim üzerindeki olumsuz etkisi CO2’nin 23 katı. Bu miktar, 1000 litre petrolün yanmasıyla ortaya çıkan CO2’ye karşılık geliyor. Etobur beslenmenin taleplerini karşılamak üzere dünyada yaklaşık 1.5 trilyon inek ve boğa bulunuyor ve bu nüfusun otlanması sonucu yok olan yeşil alanlar yılda fazladan 2.8 trilyon metrik ton CO2 emisyonu anlamına geliyor.

Et ve süt ürünleri tüketimini azaltmak çevre üzerindeki olumsuz etkimizi azaltmada etkili bir yol olabilir. Fakat dana eti tüketmekle tavuk eti tüketmenin çevresel etkileri aynı mı? Bir tabak pilav ve bir tabak patates kızartması, hangisi çevreyi daha çok etkiliyor? Şarap biradan daha mı çevre dostu?

Oxford Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre atmosfere salınan toplam sera gazının çeyreği gıda üretimi sırasında ortaya çıkıyor. Fakat besinlerin çevresel etkileri büyük farklılıklar gösteriyor. Örneğin gıdalardan kaynaklanan sera gazı salımının yarısını hayvansal ürünler oluşturuyor. Bu ürünlerin arasında da en büyük olumsuz etkiyi yaratan besinlerin dana ve kuzu eti olduğu belirtiliyor. Üstelik hayvansal ürünler, günlük besin tüketimimizin yalnızca %15’ini oluşturuyor. Araştırmada dünya çapında tüketimi en yaygın olan 40 gıdaya odaklanıldı ve bu gıdaların üretim sürecinde kullanılan arazi alanı, su miktarı ve sebep oldukları sera gazı değerlendirilerek karbon ayak izleri belirlendi.

Araştırmanın sonuçları Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (Intergovermental Panel on Climate Change-IPCC) iklim değişikliğiyle mücadele için ortaya koyduğu önerilere de yön veriyor: Hayvansal ürünleri azaltmanın yanı sıra önerilenler arasında; yaşadığımız bölgede üretilen gıdaların günlük tüketimimizdeki payını arttırmak, bu gıdaları mevsiminde tüketmek ve gıda israfını mümkün olan en düşük seviyeye getirmek de bulunuyor.

Oxford Üniversitesi’nin araştırmasında, et ve süt ürünleri tüketimini azaltmanın bir bireyin karbon ayak izini -su tasarrufundan kirliliğin azaltılmasına kadar birçok yolla- üçte birine kadar düşürebileceği belirtiliyor. Bunun yanında gıdaların çevre üzerindeki etkisi nerede ve nasıl üretildiklerine göre de büyük değişiklikler gösterebiliyor. Örneğin ormansızlaştırılmış bir arazide yetiştirilen bir dana, doğal koşullarda yetiştirilmiş bir ineğin 12 katı, Güney Amerika’da yetiştirilen bir dana ise, Avrupa’da yetiştirilmiş bir dananın 3 katı kadar sera gazı salımı yapıyor. Ayrıca çalışmada, en uygun çevresel koşullarda yetiştirilen danaların dahi çevre üzerindeki olumsuz etkisinin, fasulye ve fındık gibi vejetaryen protein kaynaklarından daha fazla olduğu belirtiliyor. Çikolata ve kahve ise, hayvansal ürünler kadar olmasa da, iklim değişikliği üzerindeki olumsuz etkisi oldukça yüksek olan gıdalara örnek olarak veriliyor. Çünkü ormansızlaştırılmış arazilerde yetişen kakao ve kahvenin toplam sera gazı salımında önemli bir payı var.

Hayvansal proteinin muadili olup olmadığına dair tartışmalar devam ederken, Birleşmiş Milletler beslenmeye yönelik yeni bir öneri sunuyor: yarı zamanlı vejetaryan beslenme (Flexitarianism). Artan et üretimi ve tüketimi iyi halimizin devamlılığını sağlayan sistemlerin sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. Bu nedenle haftada en fazla 500 gram et tüketilen bitkisel gıda ağırlıklı bir beslenme alışkanlığı çevresel etkiyi azaltma ve insan sağlığı açısından ideal olabilir.

SHARE: READ MORE

24 January

Amaç odaklı çalışma itibarı arttırıyor

Halkla ilişkiler ve iletişim şirketi Porter Novelli’nin yayımladığı 2018 Amaç Primi Endeksi, ABD’nin en başarılı 200 şirketini derinlemesine inceleyerek, faaliyetlerini iyi bir amaca odaklanarak yürüten şirketlerin kazandığı Amaç Primi’ni açıklıyor: İtibar her şeydir. Tüketicilerin satın alma kararlarında, çalışanların işe yaklaşımlarında, şirketlerin ortaklık kurma süreçlerinde ve belki de en önemlisi yatırımcıların yatırım kararlarında şirketlerin itibarı büyük önem taşır. İtibar zor, emek gerektiren ve uzun bir sürecin sonunda kazanılır ve onu korumak büyük bir dikkat ve ihtiyat gerektirir. Fakat kaybetmek için bir an yeterlidir ve bir kez kaybedildiğinde tekrar kazanmak yıllar alır. Bu yüzden itibarınızı inşa ederken koyacağınız her tuğla çok önemli.

Porter Novelli, Amaç Primi raporunda şirketlerin itibarlarını güçlendirmeleri ve rakipleri arasından sıyrılmaları için ipuçları veriyor. Birçok açıdan benzer yetkinliklere sahip iki şirket arasında seçim yapılması gerektiğinde belirleyici unsur haline gelen itibar, birçok katmanın birleşiminden oluşuyor. Bu katmanlar arasında en büyük bölümü oluşturan üç ana kategori; kalite, vizyon ve amaç odaklılık olarak karşımıza çıkıyor. Raporda değerlere önem vermek ve sorumlu bir iş planı oluşturmak olarak tanımlanan amaç odaklı çalışma, şirketlerin kendilerine özgü rollerini ve topluma kattıkları değeri belirliyor. Bu yüzden de şirketlerin itibarının önemli bir parçasını oluşturuyor.

Raporun ortaya koyduğu diğer önemli sonuçlar ise şöyle;

• Amaç odaklı olmanın şirketlerin genel itibarındaki payı %13 olarak hesaplanıyor. Bunun yanında amaç odaklı çalışma skoru yüksek olan şirketlerin genel itibarlarının da yüksek olduğu görülüyor. En itibarlı 10 şirketten dördünün (Amazon, UPS, Colgate-Palmolive ve Alphabet) aynı zamanda amaç odaklı çalışma skoru en yüksek 10 şirket arasında da olduğu görülüyor.

• Amerikalı tüketicilere göre amaç odaklı çalışmanın şirketlerin itibarına katkı sağladığı noktalar; faaliyetlerini sorumlu şekilde yürütmek, toplumsal sorunlarla ilgilenmek ve bu sorunlarda toplumun savunucusu pozisyonunda olmak.

• Amaç odaklı çalışma, tüketici davranışlarına da yön veriyor. Tüketiciler, amaç odaklı çalışan şirketleri satın alma kararları ve diğer destekleriyle ödüllendirmeye daha istekliler. Bu durum amaç odaklı çalışmanın genel itibara katkısının yanı sıra somut getirileri de olduğunu gösteriyor. Örneğin Amerikalı tüketicilerin, amaç odaklı çalışan bir şirketin ürününü ilk defa denemeye diğer şirketlerin ürünlerinden %33 daha istekli olduğu görülüyor.

• Amaç odaklı çalışma skoru yüksek olan şirketlerle tüketici kitleleri arasında daha güçlü bağlar kuruluyor. Hem sosyal medya üzerinde hem de geleneksel iletişim kanallarında bu şirketlerin içerikleri daha fazla ilgi görüyor.

• Amaç odaklı tüketimi önemseyen tüketici kitleleri bölgelere göre değişkenlik gösterebiliyor. Bu durum amaç odaklı çalışan şirketler için bazı bölgelerde daha büyük fırsatlar elde etmesini sağlayabiliyor.

SHARE: READ MORE

24 January

2019’da iklim değişikliğiyle mücadelede etkili olabilecek 10 grup

2018 yılında çevresel değerlendirmelerin neredeyse tamamı can sıkıcı sonuçlar ortaya koydu: Tropik yağmur ormanları gibi önemli habitatlar yok olmaya devam etti, son 40 yılda vahşi yaşam popülasyonları %60 oranında daraldı ve belki de en endişe vericisi iklim değişikliğini güvenli sınırlarda tutmak için gerekli önlemleri almada başarısız olduk. Bütün bu olumsuz gelişmelere karşın gezegenimizde insanlara ve doğaya sürdürülebilir bir gelecek sağlamak hala mümkün. Bunun yolu ise önümüzdeki on yıl boyunca etkili ve kesin adımlar atmaktan geçiyor. Üstelik bu adımların yalnızca iklim değişikliğiyle ilgili akla ilk gelen kurumlar ve kişiler tarafından atılması yeterli olmayacak. Her kesimden her grubun elini taşın altına sokması gerekiyor. İklim değişikliği ile mücadelede etkili olabilecek 10 grubu ve bu mücadelede nasıl konumlanabileceklerini paylaşıyoruz:

1. Gençler: Devrim sosyal medyada yayınlanacak!
Günümüzde gençler yaşadıkları ortamlarla ve toplumlarla yakından ilgileniyorlar, küresel bir bilince sahipler ve iklim değişikliğiyle mücadelenin de daha fazla çabaya ihtiyaç duyduğu konusunda hemfikirler. Son araştırmalara göre, 186 ülkeden 31 bin genç, iklim değişikliğini dünyadaki en büyük ve önemli sorun olarak görüyor, %90’ından fazlası iklim değişikliğilinin sebebinin insanlar olduğunu düşünüyor ve %60’ı sürdürülebilir çözümler aramak üzere çalışmayı planlıyor.

2. Meteoroloji uzmanları: Hava bugün bulutlu, iklim değişikliği ihtimali de var!
Birçok insan her sabah kahvaltı sırasında hava durumu tahminlerini izliyor. Bu yüzden televizyon meteorologlarının en kolay ulaşabildiğimiz ve güvendiğimiz bilim insanları olmasına şaşırmamalı. ABD’de, 2012 yılı boyunca yalnızca 55 hava durumu yayınında iklim değişikliğinden bahsedilmişti. Bugün ise 500’den fazla televizyon meteorologu günlük hava durumu tahminlerinin yanı sıra iklim değişikliğinin etkilerini inceliyor. Böylece izleyicilerin iklim bilinci her geçen gün artıyor.

3. Belediye başkanları: Yerel liderler, küresel kazançlar!
Küçük kasabalardan metropollere kadar her düzeyde pek çok yerel lider çevre bilinciyle çalışıyor. Örneğin ABD hükümetinin Paris Anlaşması’ndan geri çekilme ihtimali konuşulurken Amerikalıların %70’ini temsil eden 450 belediye başkanı iklim değişikliğiyle mücadele etmeye devam edeceğini açıkça belirtti. Çin’den Brezilya’ya kadar dünyanın birçok yerinde belediye başkanları benzer şekilde eylemlerini sürdürüyor ve yeni girişimlerde bulunuyor.

4. Kadınlar: Komuta kadınlarda!
Yerel belediyelerden ulusal hükümete kadar her yönetim kademesinde kadınlar süreçlere daha fazla dahil olduğunda, elde edilen iyi sonuçlar artıyor. Küresel çapta yürütülen bir araştırmaya göre mülk sahibinin kadın olduğu bölgelerde toprağın daha iyi korunduğu, tarımsal verimliliğin daha yüksek ve ormansızlaşmanın daha az olduğu görülüyor. Bu da çok açık bir gerçeği ortaya çıkarıyor: Cinsiyet eşitliği iklimle mücadeleyi güçlendiriyor.

5. Yatırımcılar: Her yatırım, bir tür etki yatırımı!
Daha yüksek maddi getiri mi yoksa çevre üzerinde daha fazla olumlu etki mi? Kurumsal yatırımcıların %70’inden fazlası her ikisini de istiyor. Belki de bu yüzden yatırım devi BlackRock, yatırımların sürdürülebilirlikle ilgili sonuçlarının takip edilmesi için çeşitli araçlar ortaya koyuyor. İş dünyası üzerinde geniş bir etkiye sahip olan yatırımcılar iklim değişikliğiyle mücadelede de etkili, önemli gruplar arasında.

6. Sağlık uzmanları: Doktorlar ne tavsiye ediyor?
Araştırmalar, kalp-damar ve solunum hastalıkları nedeniyle ölenlerin sayısıyla ormansızlaşmanın bağlantılı olduğunu gösteriyor. Birçok kentsel alanda yeşil alanların azlığı insanların ruh sağlığını da olumsuz etkiliyor. The Lancet Medical School’dan 150 doktor, iklim değişikliğinin yüzyılın en büyük küresel tehdidi olduğunu belirtiyor.

7. Yerel halklar: Toprağın gözü-kulağı
Moğolistan’dan Kanada’ya kadar dünyanın pek çok yerinde, yerel topluluklar doğal sistemlerle ilgili derin bilgileriyle doğanın en yakın dostu. Bununla beraber biyoçeşitliliğin korunmasında da yerel topluluklar oldukça etkili. Biyoçeşitlilikle insan sağlığı arasındaki bağlantı da göz önünde bulundurulursa yerel toplulukların hem gezegenimizin geleceği hem de insan sağlığı için vazgeçilmez olduğu sonucuna varılabilir.

8. Risk Yöneticileri: Mercan Resifleri!
Sigortacılık, altyapı gibi hizmetlere herkes ihtiyaç duyar ama bunlar kimseye heyecan verici gelmez. Sahiller ve mercan resifleri için ise tam tersi geçerli; herkes için heyecan vericidir ama kimse onlara ihtiyacımız olduğunu düşünmez. Tabii mercan resiflerinin de bir tür altyapı hizmeti olduğunu bilmiyorlarsa. Mercan resifleri 200 milyon insanı fırtınalara karşı koruyor ve böylece 4 milyar dolarlık bir zararı da önlemiş oluyorlar. Yani mercan resifleri ve benzer çevre risklerinin doğru yönetilmesi iklim değişikliğiyle mücadelede oldukça önemli.

9. Çiftçiler ve balıkçılar: Korkusuz liderler!
Dünya nüfusunu beslemenin bir maliyeti var: Gıda sistemleri, sera gazı salımlarının %29’unun kaynağı ve biyoçeşitlilik kaybının da ana sebeplerinden biri. Bu yüzden toprağın karbon depolama potansiyelinin keşfedilmesi ve bu potansiyelden faydalanarak üretimde verimin artırılması çiftçilerin iklim değişikliğiyle mücadelede önemli bir konuma gelmesini sağladı. Denizlerde ise Micronesia gibi şirketler balıkçılık sektöründe şeffaflığı sağlamayı ve böylece daha sağlıklı denizlere, daha dayanıklı toplumlara ve avlanmada daha yüksek verime ulaşmayı amaçlıyor.

10. Silikon Vadisi: Büyük dehalar toplantısı!
Büyük değişimler yaratmak için çok az vaktimizin kaldığını kabul etmeliyiz. Bu yüzden az zamanda geniş çaplı ve büyük etkili çözümler bulmamız gerekiyor. Bu konuda çalışacak bağımsız girişimleri desteklemek amaca ulaşmak için önemli olabilir. Techstars ve TNC Sustainability Accelerator gibi ortaklıklar; su yönetimi, balıkçılık uygulamalarını gözlemlemek gibi faaliyetlere yönelik teknolojiler üreten girişimlere destek oluyor.

SHARE: READ MORE

10 January

2019’da yeşil finans trendleri

Lüksemburg borsası yönetim kurulu üyesi ve Lüksemburg Yeşil Borsası’nın başındaki isim olan Julie Becker, 2019’un yeşil finans trendleriyle ilgili açıklamalar yaptı.

COP24’ün ardından…
Cop24’te Paris Anlaşması’nın hedeflerini hayata geçirmek için bazı kurallar üzerinde anlaşmaya varıldı. Bu kurallar arasında hükümetlerin gaz salımını azaltma girişimlerinin sonuçlarını ölçmeleri, raporlamaları ve doğrulamaları da bulunuyor. Bu da gaz salımının ölçülmesiyle ilgili ortak bir çerçeve ortaya koyarak ülkelerin bu konuda aynı dili konuşmalarını sağlıyor. Böylece finans sektörünün, düşük karbonlu ekonomiye geçişe öncülük etme rolüyle, önemi artıyor.

Kahverenginin düşüşü, yeşilin yükselişi
2019’da yatırımcıların karar alma süreçlerinde yeşil tahvil finansının etkilerini de göz önünde bulunduracağı tahmin ediliyor. Kurumların çevre sorunları ve bu sorunların faaliyetleri üzerindeki etkileriyle ilgili bilinç düzeyinin yükselmesiyle de piyasalarda çevresel, sosyal ve yönetimsel riskleri temel alan kararlar veren oyuncuların sayısı artıyor. Yatırımcıların odak noktaları bir gecede değişmeyecek olsa da bilinç düzeylerinin ve şeffaflık taleplerinin artmasının ekonominin dönüşmesini sağlaması bekleniyor.

İş modellerinin dönüşümü
Şirketlerin yeşil ekonomiye geçişi benimsemesinden sonra yatırımcıların, bu değişimi iş modellerinde de görmek isteyeceği öngörülüyor. Bu yüzden yatırımcıların odaklandığı konulardan biri de kurumların faaliyetlerinin Paris Anlaşması’nda belirlenen hedeflerle uyumlu olup olmadığı olacak.

Sınıflandırma
Avrupa Komisyonu’nun Teknik Bilirkişi Grubunun oluşturduğu Avrupa Sürdürülebilirlik Sınıflandırması’nın, çevresel sürdürülebilirliği sağlayacak ekonomik faaliyetlerin kullanışlı bir listesini sunması bekleniyor. Bu sayede araçların çeşitlenmesine paralel olarak uluslararası düzeyde sınıflandırmaya olan ilgi de artacak.

Yeşil ekonomiden Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine: Tahvillerin farklı tonları
2018’in ikinci yarısında piyasadaki gelişmeler tahvillerin yeşilde kalmayarak gökkuşağına dönüşeceğini gösteriyor. Dünyanın ilk mavi tahvilinin ihraç edilmiş olması 2019’da da büyümeye açık bir trendin ilk adımı olarak görülüyor. Yeşil tahviller sürdürülebilir finansın ana aracı olmaya devam edecek olsa da bu trendin, yeşil tahvillerin ihracı üzerinde de etkili olması bekleniyor.

Mahallenin yeni çocukları: Yeşil krediler
Bankaların sürdürülebilir finans arenasına hızlı girişiyle yeşil kredilerin daha fazla dikkat çekeceği tahmin ediliyor. Her meslek örgütünden katılımcının -özellikle enerji verimliliği yüksek ev kredilerinde- yeşil borçlanmaya yönelmesi bekleniyor.

SHARE: READ MORE

4 January

Dünyadaki en değerli doğal varlık: Mercan resifleri

Kıyı ormanları, artan sıcaklık sebebiyle beyazlama riski altında kalan mercan yataklarına sığınacak bir yuva sağlıyor. National Geographic’in haberinde, Amerikalı Jeologların mercan resiflerini kurtarmak için yeni bir stratejiden bahsettikleri duyuruluyor: Mangrove’ların gölgeleri.

Yoğun kök yapısıyla mangrovelar, erozyonu önlemeye, tsunami ve fırtınaların verdiği zararı azaltmaya yardımcı oluyor. Araştırmalara göre bu ağaçlar gölgeleri sayesinde okyanuslardaki ısınmanın etkisini azaltarak mercanların beyazlamasının önüne de geçebiliyor.


Mangrove ağaçları

Küresel ısınmayla artan okyanus sıcaklıklarından en çok etkilenen canlı türlerinden biri deniz mercanları. Beyazlama, mercanların hayati aktivitelerini sürdürmelerinde büyük önemi olan foto-sentetik alglerin, mercan hücrelerinden dışarı çıkmasıyla oluşan ölümcül bir olay. Denizlerdeki ısınma ise bu olayın arkasında yatan sebep. Beyazlamanın en yoğun gözlemlendiği alanlardan olan Karayipler’deki mercan resifleri 1970’lere kıyasla %50 oranında azaldı. Deniz canlıları için barınak görevi gören mercan resifleri deniz eko-sistemleri için hayati bir öneme sahip. Ayrıca denizel doğal afetlerde doğal dalga kıran göreviyle felaketlerin mali kayıplarını düşürüyor. Turizme olan ekonomik katkısı da düşünüldüğünde, mercan resifleri hektar başına yaklaşık 353.000 dolar mali değerle dünyanın en değerli doğal varlığı olarak gösteriliyor.

Meksika kıyılarında yapılan son çalışmalarda dördü nesli tükenen olmak üzere otuz çeşit mercan resifinin su altındaki ağaç gövdelerinde büyümeye devam ettiği bulundu. Araştırmacılara buradan hareketle, mangrove köklerinin bu mercan türlerini koruduğunu düşündüler.

Kök gölgelerde yaşamaya devam eden bu mercanların, beyazlamaya karşı daha dirençli olma ihtimalleri de soyu hızla tükenmekte olan resifler için bir umut oluşturuyor. Önceki araştırmalarda gözlendiği üzere, çevresel dalgalanmalara alışmış resifler, aşırı sıcaklarda da hayatta kalabiliyorlar. Daha dirençli bu mercanların, ölü resiflerin yerini alması umuluyor.


Mercan resiflerinde beyazlama

2030’a kadar küresel ısınma, artan karbondioksit miktarıyla beraber denizlerdeki asitlenmenin artması ve turizm gibi sebeplerle soylarının %90 oranında tükeneceği öngörülen mercan resifleri için araştırmacılar barınacak yeni yerler aramaya devam ediyor. Bu son gelişme doğrultusunda da yapılacak ilk iş mangroveların korunmaya başlanması olacak. Mercan resiflerinin çeşitliliği tahminleri güçleştirse bile, en azından bazı türlerin yaklaşmakta olan değişimlere uyum sağlayabileceği düşüncesi bu koşullar altında bile bir umut ışığı yakabiliyor.

SHARE: READ MORE

4 January

2018’in en etkili sürdürülebilirlik iletişimine sahip şirketleri

Sürdürülebilirlik stratejisi için 2019’da odak noktası olacak alanlardan biri de etkili iletişim olarak gösteriliyor. Şirketlerin sadece aksiyon almasının yeterli olmadığı, bu aksiyonların paydaşlarla anlamlı ve samimi olarak paylaşılmasının da giderek önemli hale geldiği belirtiliyor.

2018’de sürdürülebilirlik iletişimleri ile öne çıkan markalar, sadece etkili bir stratejiyle yarını planlamadıklarını, stratejilerini de etkili bir şekilde paylaştıklarını ortaya koydular. Starbucks’ın tek kullanımlık plastik pipet kullanımını yasaklaması, Walmart’ın silah satış politikalarını değiştirmesi, Nike’nin, eski Amerikan futbolu oyuncusu ve aktivist Colin Kaepernick’in yanında olduğunu gösteren bir reklam filmi yayınlaması gibi örneklerle markalar, tüm paydaşlarına değerleri doğrultusunda davrandıklarının gösteriyorlar. Bu durum, şirketlere akılda kalıcılıktan tüketici seçimlerindeki değişimle paralel yükselen satışlara birçok fayda da sağlıyor.

Şirketlerin etki alanlarını büyütmeleri iki katmanlı bir süreçten oluşuyor. İlki bir firmanın etkisini kitleyle paylaşmasını oluştururken ikincisi de kitleden alınan destekle bu etkinin artırılmasını kapsıyor. Bu doğrultuda, hitap ettikleri hedef gruplarına göre 2018’de gündeme gelmiş markaları sıralıyoruz:

Müşteriler (B2B) : SAP
SAP, sene başında yayınladığı “İyi iş dünyayı iyileştirir - The Best-Run Businesses Make the World Run Better” kampanya videosuyla, mevcut müşterilerini çağın büyük sorunlarına karşı çözümler üretmeye çağırırken, onların yanında olduğunun altını çizdi.

Topluluklar: Patagonia
Patagonia CEO’su Rose Marcario, paylaştığı açık mektupta vergilerden biriktirdikleri 10 milyon doları havayı, toprağı ve suyu koruyan, iklim değişikliğine çözüm bulmaya çalışan STK’lara bağışladıklarını duyurdu. Bu davranışıyla markanın bağlı olduğu değerleri tekrar gösteren Patagonia, marka imajını daha da güçlendirdi.

Çalışanlar: Salesforce
Salesforce CEO’su Marc Benioff, yeni işe başlayan çalışanların ilk günlerini yerel topluluklarla ilgili gönüllü aktivitelerde geçirmelerini sağladıklarını söyledi. Bu durumun çalışanlara kendilerini iyi hissettirdiğini söyleyen CEO, çalışanların potansiyelinin sadece şirketin iyiliği için değil başkalarının iyiliği için de önemli olduğunu vurguladıklarını belirtti.

Yatırımcılar: SAP
SAP, 2017 Entegre Raporu ile etkili sürdürülebilirlik iletişimi yapan şirketler listesine iki kez giriyor. Şirketin iş ve sürdürülebilirlik stratejilerinin birbirine bağımlılığını, hedefler ve girişimler doğrultusunda geçirdikleri gelişimi ve gelecek planlarını etkili bir biçimde paylaştıkları bu rapor, çevresel, sosyal ve yönetişimsel sürdürülebilirlik boyutlarındaki etkilerin yatırımcıları nasıl kapsadığını gösteriyor.

STK’lar: Unilever
Bu sene hayata geçirdiği “Harekete Geç-Take Action” kampanyası dahilinde oluşturduğu web sitesinde Unilever, yenilikçilikten eşitliğe dokuz anahtar konu ile ilgilenen elliden fazla girişime ve STK’ya yer veriyor. Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ile ilgili farkındalığı artırmayı amaçlayan site konu ile ilgilenen kişileri de bu organizasyonlarla buluşturabilmeyi hedefliyor.

SHARE: READ MORE

4 January

2018'i şekillendiren 10 ulaşım teknolojisi trendi

Ulaşım, doğrudan hayatın içinde bir kavram; her gün okula, işe, alışverişe nasıl gittiğimizi, yolculuğumuzu ne koşullarda ve ne kadar sürede yaptığımızı belirliyor. Teknoloji ise programlama biçimleriyle, kablosuz ağlarla, yapay zekayla ve düşük maliyetli bataryalarla ulaşım trendlerini temelden değiştiriyor. Bir yandan da insanlar ilgi alanlarının yansımalarını yeni ulaşım teknolojilerinde bulabiliyor: Scooter-severlerin e-scooterlar hakkındaki toplantıları, “Model 3”e hemen sahip olmak isteyen Tesla hayranlarının kampları, sürücüsüz arabada yolculuk deneyimi… Bunlara paralel olarak 2018 boyunca, ulaşım teknolojisinde dönüm noktalarına ve altyapının elektrikli, otonom ve paylaşımlı trendlere doğru yönlendiğine şahit olduk. Bu gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:

Elektrikli otobüslerin yükselişi
İklim değişikliğiyle mücadelenin unsuru olan elektrikli otobüsler yıl boyunca dünyanın pek çok şehrinde yükselişteydi. Otobüslerin elektrik bataryalarının maliyetleri düşse de elektrikli otobüsler, hâlâ dizel motorlu benzerlerine göre daha pahalı. Aradaki farkı kapatmak amacıyla hükümetler çeşitli teşvikler ve zorunluluklar koyuyor. Örneğin Kaliforniya’da 2029’dan sonra devlet şirketlerinin fosil yakıtla çalışan otobüsler alması yasaklandı. Bunun gibi uygulamalar, otomobil üreticilerinin daha fazla elektrikli araç üretmesini teşvik edebilir. Bloomberg Yeni Enerji Finansmanı’nın öngörüsü de bu tahmini destekliyor: 2040’ta şehir içi ulaşımda kullanılan otobüslerin %80’i elektrikli olacak.

“Micro-mobility” heyecanı
Mümkün olduğunca küçük araçlarla, en fazla iki kişinin yolculuk yaptığı ulaşım çözümleri olarak tanımlanan “micro-mobility”, 2018’de kendini scooterlarla gösterdi. Mobil uygulamalar üzerinden hizmet veren şirketler ve otomobil imalatçıları da bağımsız girişimlerle bu sektördeki heyecanı karşılamaya talip oldu. Toplu taşımanın yetersiz olduğu bölgelerde de scooterlar, alternatif bir ulaşım aracı olarak görülüyor.

Elektrikli araç şarj sistemleri
2018’de elektrikli araç şarj sistemlerinin geliştirilmesi için ciddi miktarda yatırım yapıldı. Edison Elektrik Enstitüsü raporuna göre 2025’te, elektrikli araç kullanımının artışıyla beraber 4.5 milyondan fazla şarj istasyonuna ihtiyaç duyulacak. Bu talebi karşılamak için ChargePoint gibi şirketler ağlarını hızla büyütmeye çalışıyor. ChargePoint; Chevron Technology Services, BMW i Ventures ve Simens’in de aralarında bulunduğu kurumlardan 240 milyon dolarlık yatırım aldı. Petrol şirketleri ise bu sektörde nispeten yeni. Örneğin BP, elektrikli araçların şarj sistemleri üzerine çalışan Chargemaster’ı 170 milyon dolara devraldı.

• Sürücüsüz araçlar
May Mobility, EasyMile ve Local Motors gibi şirketler, okul kampüsü gibi alanlarda sürücüsüz servisleri kullanıma açtı. Birçok Amerikalıyı sürücüsüz bir otomobilde yolculuk yapma fikri geriyor. Ancak servisler, arabalara göre daha güvenli bir deneyim sunuyor. Bu yüzden üretici şirketler, kullanıcıların sürücüsüz araçlarla ilk deneyimlerinden olumlu ayrılmalarını önemsiyor.

• Otomobil endüstrisinin ulaşımın dönüşümü üzerindeki etkisi
Otomobil imalatçıları, ulaşımdaki teknolojik dönüşümden hem en büyük yararı sağlamaya hem de en büyük zararı görmeye açıklar. Bu yüzden elektrikleşme, mobilizasyon ve yakıt verimliliği çalışmaları artarken bu dönüşümün karşısında duran imalatçılar da var. General Motors, fabrikalarının yedisini kapatacağını, dolayısıyla 14 bin çalışanı ile ilişiğini keseceğini duyurdu. Ford da çalışan sayısında daralmayı planlıyor.

• Ulaşım teknolojileriyle dönüşen şehirler
Dünyanın her yerinde şehirler; insanların bir yerden bir yere ulaşma biçimlerine müdahale eden teknolojilerle karşı karşıya kaldı. Bu süreç kent sakinlerine mobil uygulamalardan scooterlara kadar birçok ulaşım seçeneği sunmaya kadar vardı. Bu yüzden bu hizmetlerin şehirler üzerinde olumlu ve olumsuz birçok etkisi var. Örneğin Uber ve Lyft, bazı kentlerde ciddi trafik sıkışıklıklarına sebep oluyor. Kaldırımları işgal eden scooter kullanıcıları ise yayaları rahatsız ediyor.

Robot-arabalar nihayet hayatımızda
Waymo, Phoenix’te robot-taksi hizmeti vermeye başladı. Sürücüsüz araç teknolojilerinin öncülerinden biri olan şirket, zaten yıllardır deneme sürüşleri yapıyordu. Hayata geçirilen sürücüsüz minivanlar ilk aşamada yüzlerce gönüllüye hizmet verecek. Aracın içinde acil durumlarda müdahale edebilmesi için bir sürücü bulunacak.

Elektrikli araçlarda rekor
15 yıl boyunca birçok ilke imza atan Tesla’nın halkın büyük bir kesimine hitap eden, düşük maliyetli Model 3’ünün performansı 2018’in etkileyici olaylarından biriydi.

• Ulaşıma bağlı gaz salımında artış
Birçok bölgede elektrik enerjisi, yenilenebilir kaynakların kullanımının artmasına katkı sağlıyor. Yine de ulaşım sebebiyle ortaya çıkan karbon salımı trendi çok parlak görünmüyor. Bu yüzden ulaşımın elektrikleşmesi iklim değişikliğiyle mücadelenin önemli bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

• Elektrikli araç sektöründe Çin’in büyük payı
Çin, elektrikli araç sektörüne, rakiplerine göre çok daha iyi bir giriş yaptı. Hükümet, bu konuda birçok zorunluluk ve teşvik ortaya koydu. Yüksek nifusuyla Çin, elektrikli araç sektörünün en büyük üreticisi haline geldi.

SHARE: READ MORE

4 January

Mevcut ekonomi, enerji sistemindeki değişimlere hazırlıklı değil

Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2019’da yayımlanacak olan Global Sürdürülebilir Kalkınma Raporu’nun ekonomik tarafının oluşturulmasında rol oynayacak ve bağımsız bir grup bilim insanı tarafından gerçekleştirilen çalışmaya göre, alışmış olduğumuz hızlı ekonomik büyüme, ucuz enerji seçeneğinin bitmesiyle sona erecek.

Araştırma, tarihte ilk kez kapitalist ekonomilerin daha az verimli enerji kaynaklarına dönüş yapacağını öne sürüyor. Buradaki verim, Enerji Yatırımlarının Geri Ödeme Süresi’ne (Energy Return on Investment-EROI) göre tanımlanıyor, yani endüstriyel toplumun enerji ihtiyacını karşılamak için ilk kez daha fazla efor ve kaynak gerekecek.

Endüstriyel aşırı kullanım sonucunda ödediğimiz ekolojik ve ekonomik bedeller, kapitalizmin alıştığı ekonomik büyüme hızını tehlikeye sokuyor, dolayısıyla alışılmış politikaların gözden geçirilmesi gerekiyor. Aşırı tüketim nedeniyle ortaya çıkan atıkların çevresel maliyetleri düşünülmüyor, ancak bu atıkların yarattıkları sonuçlardan kaçmak imkansız. Şu anda yaşadığımız iklim değişikliği sorunu bunun en belirgin örneklerinden.

Mevcut modellerin ekonominin bu gibi enerji maliyetlerini kapsamadığını söyleyen araştırmacılar, bu modeller ile enerji fiyatlarındaki artışların anlamlandırılamayacağını savunuyorlar.

Yatırımcı Jeremy Grantham, kapitalizm ve alışılageldik ekonomik modellerin ekosistemlerin ve kaynakların sistematik tüketimini dikkate almadığını söylüyor. Bu kaynakların tekrar yerine konulması için gereken masraflar düşünüldüğünde, geçen on ila yirmi yılda kar elde etmiş sayılmadığımızı, aksine zararda olduğumuzu ekleyen Grantham, sistemin mevcut formunda sosyal faydaya itibar etmeden kısa zamanlı kar maksimizasyonuna odaklandığını söyleyerek durumu özetliyor.

Artık doğal gaz veya kömür gibi konvansiyonel kaynakların madenciliği bile çok daha yüksek maliyetlere tekabül ediyor. Bu durum, ucuz enerji çağının bitmesi olarak yorumlanıyor, üstelik henüz bunu algılayacak ekonomik bir modele sahip değiliz.

Bilim insanları, son yıllarda alıştığımız gibi bir ekonomik gelişmenin devam etmeyeceğiyle yüzleşmemiz gerektiğini, mevcut tüketim alışkanlıklarımızı devam ettirmemizin mümkün gözükmediğini vurguluyor. Ancak, toplam enerji tüketimini düşürmek için hep birlikte çalışırsak ve hükümetler de bu doğrultuda teşvik sağlarsa yeni bir sistem oluşturabileceğimizi de ekliyorlar.

SHARE: READ MORE